Giriş
26 Kasım 2011 tarihinde Karabaş-ı Velî Tekkesi’nde gerçekleştirilen bu çok uzun ve sarsıcı sohbet; namazı kasten terk etmenin Hanefî-Şâfiî fetvâları, Yûnus Emre’nin Molla Kâsım’ı, rüyâların üç sınıfı ve sâlih rüyânın vahiyden farkı, ırkçılık yasağı, olgun insanın zehirden etkilenmemesi (Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir örnekleri), gıybet ve içki içenle ilişki, sonra önceki sohbetin “ağır dili”nden özür, dîni sevdirme misyonu ve “tedrîcî tebliğ” sünneti, gölge âlem kavramı ve Budizm’den köklü fark, İslâm sûfîliğini taklit eden sapık dört söylemin reddi (“İnsana secde, Kur’ân-ı insanın yüzünde, melekler yazmıyor, mihraba ihtiyacımız yok”), deist akımın tanımı ve İlhan Selçuk örneği, Batı’nın Mevlânâ’sıyla gerçek Mevlânâ’nın farkı, Hallâc-ı Mansûr’un gecede 100 rekât namâz kıldığı, cemaatin dehhilerden-Batınîlerden-Yûnân felsefesinden-Oşo’dan-Budizm’den-Hallâc’tan haberdar olmayışına dâir samîmî bir sitem gibi derin ve uzun bir yelpazede konuları kapsamaktadır.
1. Namazı Kasten Terk: Hanefî ve Şâfiî Fetvâları
“Dînimizde namâz kılmayanın hadîsinin hükmünü kıl. Hanefîler demişler ki, namâzı bir kimse harâm olduğunu bile bile terk ederse kasten günâh-ı kebâire girmiştir. Şâfiîler demişler ki, bir kimse namâzı kasten terk ederse küfre girmiştir.”
“Şâfiîler ile Hanefîlerin arasındaki fark: İmâm Şâfiî Hazretleri ameli îmândan görür. İmâm-ı Âzam Hazretleri ise ameli îmândan görmez. Ama velâkin İmâm-ı Âzam Hazretleri bir kimse namâzı kasten terk ederse ‘Ona namâz tebliğ edilir; yine kılmamakta ısrâr ederse hapsedilir; yine kılmamakta ısrâr ederse tuzlu su içirilerekten katledilir’ der.”
“Namâz — bir kimse eğer dînî bir eğitim aldıysa, îmân ettiyse — o kimse için farzdır. Ama dînî bir eğitim almamışsa, kulaktan dolma bir dînî eğitim aldıysa, kulaktan dolma-duyma bir İslâm öğrendiyse, ona söylenecek bir söz olmaz. Ama eğer dînini biliyorsa, namâzın farziyetini de biliyorsa, o kimsenin namâzı terk etmemesi gerekir. O yüzden namâzı kasten terk etmek, Hanefîlerde günâh-ı kebâirden biridir.”
2. Yûnus Emre’nin “Molla Kâsım”ı Kimdir?
“Yûnus Emre’nin şiirinde bahsettiği Molla Kâsım kimdir?” — “Molla Kâsım’dır; yani o bir rumuz değildir. Sonuçta bir gün bir Molla Kâsım çıkar ve Molla Kâsım da kalkar, Yûnus’un hakkında fetvâyı verir. O yüzden her ehl-i tasavvufun bir Molla Kâsım’ı vardır. Muhakkak birisi ona çıkar, çıktıktan sonra ona muhakkak bir fetvâ verir. Bu noktada tasavvuf erbâbının başında devâmlı olun, onun eksik-kusurlarını araştırmaya hazırlıklı olun — her kimse olacak.”
3. Rüyâların Üç Sınıfı: Rahmânî, Şeytânî ve Etkilenmeyle Görülenler
“Bir kimseye rüyâda ya da hâlinde olacak bir şeyi Allah’ın göstermesi illâ ki o gün olacağı kesim midir? Hz. Allah te’hîr eder mi? Muhakkak te’hîr eder — o gün de olur, olmayabilir de. Rüyâ görenin hâline bağlıdır. Her rüyâ görenin rüyâsı illâ hakîkat mânâsında olacak diye bir kâide yoktur.”
“Hakîkat noktasında duran insanlar hakîkat noktasında rüyâ görürler. İmâm-ı Tirmizî’nin naklettiği bir hadîste ‘Sâlih insanlar sâlih rüyâlar görürler.’ O zaman sâlih rüyâlar ancak hakîkat noktasından alınır. Dikkat edin — rüyâyı hakîkat noktasında alıyoruz.”
“Rüyâlar üç ayrı olur: (1) Rahmânî rüyâlar, (2) Şeytânî rüyâlar, (3) bir şeyin etkisinde kalınarak görülen rüyâlar. Rahmânî rüyâları ancak rahmânî insanlar görürler. Bazen rahmânî olarak görünmeyen insanlar da rahmânî rüyâ görürler — onların özünde hakîkatta rahmânî olduğunu, ama dışlarını henüz rahmânîyete çevirmediklerini anlarız. Hâlleri değiştiren Allah’tır.”
“Rüyâda görülen remzlerse hakîkat noktasından remzlerdir. Rüyâ yorumunun önemli noktası burada çıkar: mânâda tecellîden sûretler zâhirde aynı şekilde tecellî etmeyebilir. Şeytan bu âleme zuhûr eder — Hadîs-i şerîfte ‘Şeytan sizin damarlarınızda dolaşır’ buyrulmuştur. Mânâ âleminde şeytan, bu âlemde insan sûretindedir. Hz. Ali Efendimiz’in sabah namâzına yetişmek için karşılaştığı yaşlı adam hakîkatte şeytan, zâhirde insandı. Aynı şekilde Cebrâîl (a.s.) Dıhye el-Kelbî’nin sûretine gelmiştir.”
“Ulemâ, sâlih rüyâları Peygamber’e indirilen vahiyle karıştırılmasın diye ‘vahiy’ dememiş; ‘rüyâ’ veya ‘sâlih rüyâ’ olarak adlandırmış. Ama o gerçek mânâda vahiydir. Vahiy sâdece peygamberleredir; peygamberlerin dışındaki Allah’ın bu mânâdaki tecellîyâtlarını biz ehl-i sünnet ve’l-cemaat olanlar ‘vahiy’ olarak nitelendirmeyiz. Cenâb-ı Hak arıya da vahiy eder — o zaman arıya olan vahiyle insana olan vahiy aynı kategoride anlaşılamaz.”
4. Gölge Âlem ve “Ölmeden Önce Ölmek”: Budizm’den Fark
“Bazıları kendi âlemlerinde uykuya kaldıklarında hakîkate erişirler. Hadîs-i şerîf: ‘İnsanlar uykudadır — öldüklerinde uyanırlar.’ İslâm tasavvufu bu âlemi uyku âlemi olarak görür. Gölge âlem. Herkes uykudadır; ne zaman uyanacak? Öldüğünde uyanacak. Bakacak ki kendisi gölge âlemdeymiş. Bakacak ki bu âlem normal bir âlem değilmiş — uykudaymış.”
“Ölmeden önce ölmenin sırrına vâkıf olanlar ise o bütün nâsın ölümle karşılaştığı noktayı daha öncesinden yaşayarak dirilenlerdir. Yolda giderken dahi o kimse hakîkate erişebilir. Ehl-i tasavvuf bu âleme bakarken ‘hayâl’ değil ‘gölge âlem’ olarak görür. Bir kısmı ‘hayâl âlem’ olarak görenlerin tasavvuf bilgileri yoktur; ilmi yoktur, hâl âlemleri yoktur. Çünkü hayâl âlemi hakîkat âlemidir — mânâ âlemidir ki orası hakîkattir.”
“Budistler mevcut görünen âlemi yok kabul ederek varlığa kavuşmaya çalışırlar. Bu bir öğretidir. Ama Budistlerin içinden Budistler kendileri de ‘varlığa kavuşanı çok azdır, yok hükmünde gibidir’ derler. Varlığa kavuştuğunu söyleyen kimseler bize o varlık âleminden inciler sunmazlar. Son dönem Budistlerin en zirve noktasında gösterdikleri o Oşo, varlık âleminden bize bir inci getirmez. Oşo’nun eserlerinde varlık âleminden bir inci yoktur.”
“Ama İslâm tasavvufunda ‘ölmeden önce ölünüz’ sırrına vâkıf olanlar yaşayarak varlık âleminden inciler dökerler. Dünyâ bu varlık âleminden dökülen incilerle ihyâ olur. İnanç dünyâsı ve düşünce-felsefe dünyâsı bu varlık âleminden çıkan incilerle neşv-ü nemâ bulur.”
“Bir Budist dünyânın Mevlânâ’sı yoktur, Hacı Bektaş Velî’si yoktur, Hacı Bayram Velî’si yoktur, Abdülkâdir Geylânî’si yoktur, Hallâc-ı Mansûr’u yoktur, Cüneyd-i Bağdâdî’si yoktur, Bişr-i Hâfî’si yoktur, İmâm-ı Rabbânî’si yoktur. Ama o Oşo İmâm-ı Rabbânî’den, Bişr-i Hâfî’den, Cüneyd-i Bağdâdî’den, Hz. Mevlânâ’dan aktarımlar yapar. Demek ki kendi kültüründe varlık incisinden, varlık âleminden inciler döken kutup noktasında kimseler olmuş olsaydı, onlar incilerini bütün dünyâya saçacaklardı. Ama kendileri bu varlık âleminden yoksundur.”
“Oysa İslâm tasavvufu bu âlemi yok görmez. Aradaki fark budur. Muhyiddîn Arabî Hazretleri görünen bu âlemi ‘gölge âlem’ olarak nitelendirir. Gölge bir varlığın tecellîyâtıdır. Bir şey vardır, varın gölgesi düşer. Var olmayanın gölgesi yoktur — ama gölge varsa bir varlık vardır. İslâm varlık âlemini yok görerek yürümez; varlık âlemini gölge görür.”
5. Mi’râc ve Varlık Âleminden İnciler
“Hz. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in haricinde bize Mi’râc’ı anlatan yine hiç kimse yoktur. Nirvana’ya ulaşmış olan bir kimse bize varlık âleminden bir şey aktarmamıştır. Peygamber Efendimiz’den sonra felsefede çok derinleşen insanlar, O’nun varlık âleminden aktardığının yanında bir nokta dahi kıymetinde değillerdir.”
“1400 yıllık yakın târihe bakın: akıl sahibi, denge sahibi, vicdân sahibi Batı’nın yetiştirdiği en büyük feylesoflar bile Hz. Resûlullâh’ın hakkını teslim ederler. Batı eğer kendi içinden varlık âleminden bir inci getiren kimseler olsaydı, Arabî kürsüleri, Mevlânâ kürsüleri kurmazdı kendi içinde.”
“Batı emperyal olarak nerede ne varsa hepsini emip yutup bitirmeyi düşünür. Enteresan bir şey: Batı 300-400-500 yıldan beri emperyalizmle bütün ilahlarını yalayıp yutmuştur, yiyip bitirmiştir. Batı’da yalayıp yutulacak ilah dağı kalmamıştır. Mekke müşriklerinin helvadan put yapıp karınları acıktığında yemesi gibi, Batı da kendi değerlerini helvadan put yapıp yiyip bitirdi — emperyaldir çünkü.”
“Batı’nın yiyip bitiremediği bir tek şey kaldı dünyâ üzerinde. Dikkat edin — İslâm demiyorum. Batı bütün İslâm dünyâsını yiyip bitirdi. Batı’nın yiyip bitiremediği tek şey kaldı: sûfîlerin Allah inancı, düşüncesi ve İslâm anlayışları. Batı bir taraftan İslâm sûfî inancını ayakta tutan o büyük pîrlerin ne düşündüklerini öğrenip onları alt etmeyi düşünürken, alt edemediğini görünce Osmanlı’nın üzerinden Cumhuriyet’in içinde bütün tekke ve zâviyeleri kapatarak sûfî dünyâsını çökertmeyi denemiştir.”
“Ve İslâm’ın kendi içindeki ‘yaramaz çocuklarını’ kullanarak sûfî dünyâsını çökertmeyi hedeflemiştir: Suudi Arabistan, İran gibi örnekler — veya İslâm’ın kendi içindeymiş gibi hareket eden ‘radikal takılıyoruz’ diyen kimseler. Bu meseleyi geniş çerçeveden anlattım: çünkü İslâm sûfîliğinin altını oymaya çalışan emperyal güçlerin oyunlarını görmemiz lâzım.”
6. Batı’nın “Mevlânâ”sı: Namazsız, Oruçsuz, İbâdetsiz
“Karşımıza getirdikleri Mevlânâ’nın namaza abdesti yok, ibâdeti yok — Batı’nın Mevlânâ’sı. Karşımıza getirdikleri Hacı Bektaş Velî Hazretleri’nin namâzı-niyâzı yok — Batı’nın ve Doğu’nun sapık Bektâşîleri. Batı’nın getirdiği Şems-i Tebrîzî’nin namâzı yok — oysa Şems-i Tebrîzî sabahlara kadar ‘Resûlullâh’ın hâliyle hâlleneceğim’ deyip ayakları şişinceye kadar namâz kılan kimsedir.”
“Batı’nın Mevlânâ’sında namâz yok. Oysa Hz. Mevlânâ kışın tâ ortasında, tâ göbeğinde aşka gelip aşkın tecellîyâtına bakıp semâ edip-edip-edip terlediğinde, semâ ede ede semâhâneden çıkıp nereye gittiğini beklerlerken, yanını buzun üzerine koyup Allah’a ağlarken-yalvarırken, yanı buzla berâber buz tutup yanını buzdan çıkaramayan bir Mevlânâ’dır bizim.”
“Halîfeler ve çavuşlar ‘Mevlânâ’mız nerede kaldı?’ diye peşine düştüklerinde, yanını buza dayamış, yanı buzla derd olmuş, buz tutmuş ve yanını buzdan orada ‘yanımın derisi kalır’ korkusuyla hohlayarak kaldırdıkları Mevlânâ’dır bizim. Bu bizim Mevlânâ’mız.”
“Sofrasında iki çeşit yemek gördüğünde ‘Sofram Firavun sofrasına döndü, hanım’ diyen Mevlânâ’mız. ‘Ben Tebrîzî’den böyle gördüm’ deyip ayakları şişinceye kadar namâz kılan Mevlânâ’mız. ‘Hz. Resûlullâh böyle yaşadı’ deyip ertesi güne evinde yiyecek-içecek bırakmayan Mevlânâ’mız. Bu bizim Mevlânâ’mız. Ama Batı’nın Mevlânâ’sında namâz yok.”
7. Sapık Dört Söylem: İslâm Sûfîliğini Taklit Eden İddialar
Sohbette İslâm sûfîliği gibi gösterilen dört sapık söylem tek tek reddedilir:
İddia 1: “Biz gerçeğe-ebedî gerçeğe ulaşarak Hakk’a kavuştuk. Mihrâba gereksinimimiz kalmadı.”
Cevap: “Hz. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem namazdan sâkıt olmamıştır. ‘Sana hakkıyla kulluk edemedim yâ Ma’bûd’ diyen bir peygamberin namazdan sâkıt olduğu görülmemiş. Son nefesine kadar namâzını kurmuş. Bir namâz borcu yok Hz. Resûlullâh’ın. Uhud’da, Hendek’te namazlarını kılamamış — akşamına kazâ etmiş, ertesi güne bırakmamış. Seferî hayattayken sabah namâzına uyanamamışlar, öğle ezanı okunmadan gün biraz yükselince namâzını kılmış. ‘Biz gerçeğe vardık, bize mihrâb gerekmiyor’ dememiş. Ashâb, Tâbiîn, Tebe-i Tâbiîn dememiş. Cüneyd-i Bağdâdî dememiş, Sırrî-i Sakatî dememiş, Habîb-i Acemî dememiş. Hallâc-ı Mansûr dememiş — dikkat edin: ‘Enel-Hak’ diyen Hallâc-ı Mansûr bunu hiç kimse konuşmaz, gecede 100 rekât namâz kılıyordu her gece.”
İddia 2: “Bizde canın önemi yoktur; biz cânânı ararız. Gönlü Kâ’be biliriz — bu nedenle insana secde ederiz. Bizim için bundan başka bir ibâdet yoktur.”
Cevap: “İnsana secde etmek, insana ilâh tanımak Yunan felsefesinden gelir. Yunan felsefesinde yarı-tanrı insanlar vardır ve insanlar o yarı-tanrı insanlara secde ederler. Bu târih boyunca var olmuş bir şeydir. Tarihte bazı câhil insanlar, insanları tanrı niyetine koymuşlar ve onlara secde etmişlerdir. Önceden Hristiyanlar da, Mûsevîler de dîn adamlarına secde etmişlerdir. Ama Muhammed Mustafâ bunu nehyetmiştir. Sahâbeler Hristiyanların dîn adamlarına secde ettiklerini görüp ‘Secde edilecekse bizim peygamberimize edilir’ deyip koşarak gelmişler, Peygamberimize secde edecek olmuşlardır. Allah Resûlü onları kaldırmış ve ‘İnsanın insana secde etmesini emretseydim, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim’ buyurmuştur. ‘Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım dileriz.’ Biz peygamberimizi tanrı gibi görmeyiz — peygamberimiz tanrı değildir, tanrının adı da değildir. Bizde üçlü inanç yoktur. Biz velîlere ibâdet etmeyiz, secde etmeyiz. Bir kimsenin gönlünden Allah haykırsa dahi o kimseye secde etmeyiz. Secdemiz Allah’adır.”
İddia 3: “Biz Kur’ân’ı insanın yüzünde bulup oradaki Kur’ân’ı okuruz.”
Cevap: “O kimse Hz. Resûlullâh’tır — O canlı yaşayan Kur’ân’dır. Onun haricinde canlı yaşayan bir Kur’ân yoktur. Eğer Kur’ân bir yüzden okunacaksa Hz. Resûlullâh’ın yüzünden okunur. Cenâb-ı Hakk’ın indirdiği kutsal kitabı okumayı kendi kibirlerine yediremeyenler, Allah’a ve peygamberlerine îmân etmeyenler, kendi îmânsızlıklarını, Kur’ânsızlıklarını-kitapsızlıklarını böyle saklamaya çalışıyorlar. ‘Biz Kur’ân’ı insanın yüzünden okuruz’ — hadi gel, oku bir yüzden ben de dinleyeyim seni! Bana öyle bir yüz getir, ondan Kur’ân’ı okuyayım ben. Biz bir yüz bulduk: Hz. Resûlullâh. Biz Kur’ân’ı O’ndan dinlemeye çalışıyoruz, O’ndan dinledik, O’ndan öğrendik, hâlâ da O’ndan öğrenmekteyiz, hâlâ da O’ndan dinlemekteyiz. Hz. Resûlullâh’ın haricinde bir yüz bulduysan sen getir ki ondan dinleyelim. Aldatmayalım birbirimizi.”
İddia 4: “Biz meleklerle dostuz — bu nedenle günâh ve sevâp melekleri bizim günâhımızı-sevâbımızı yazmayı bırakmıştır.”
Cevap: “Hz. Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde insanların sağında ve solunda meleklerin olduğunu hiç ayırt etmeksizin beyân ediyor. Sağındaki meleğin iyiliklerini, solundaki meleğin kötülüklerini yazdığını; ve bunların yazmaya devâm edeceğini söylüyor. Hiçbir Kur’ân âyetinde, hiçbir hadîs-i şerîfte bunun nehyedildiği yoktur. ‘Biz meleklerle dost olduk, onlar bizim sevâbımızı-günâhımızı yazmıyor’ demek kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Ve bu İslâm sûfîliği değildir. Bunu İslâm sûfîlerinin hiçbirinde göremezsiniz — ancak Şiâ’nın içinden ayrılan Bâtınîlerde, İsmâiliyye mezhebinden ayrılanlarda ve deistlerde görebilirsiniz.”
8. Deizm: İlhan Selçuk ve Atatürk Tartışması
“Türkiye’de de deistlerden var. Kendisini deist gören biri geçenlerde ölen gazeteciyle gömüldü ya Hacı Bektaş Velî’ye — İlhan Selçuk. Cumhuriyet gazetesi yazarıydı. Türkiye’deki son deistlerden biriydi. Şimdi o deistliği kime havâle etti bilmiyorum.”
“Deistlikte şu vardır: Deistler Allah’a inanırlar, Allah’ın varlığına da inanırlar. Allah’a inanırlar; peygamberlere ve kitaplara inanmazlar. Siz onlarla konuştuğunuzda onların gerçekten Allah’a inandığını zannedersiniz.”
“Meselâ deistler Hacı Bektaş Velî Hazretleri’ni deist olarak görüyorlar. Hz. Mevlânâ’yı da deist olarak görüyorlar. Aynı zamanda Atatürk’ün de deist olduğuna dâir söylemler var.”
“Deistliği tanımlamanız için size bir yol: Bir kimse Allah’a inanıyorsa, Allah’ın varlığına inanıyorsa, ama peygamberlerine-kitaplarına, dîn gününe, hesâba-kitâba inanmıyorsa, o kimse deisttir. Ama ‘Ben deistim’ diyemiyorlar — deistliklerini açıklamaları yasak, deistlik gizli bir örgüt gibi.”
“Herkes Atatürk’ü kendinden göstermeye çalışıyor, onunla güç bulmak için. Türkiye’deki İslâmî cenâh diyor ki ‘Atatürk Müslümandı, imândı.’ Deistler ‘Deistti’ diyor. Solcular ‘Solcuydu, devrimciydi’ diyor. Çeyciler, ateistler ‘Atatürk ateisti’ diyor. Karmakarışık. O bir değer — herkes kendinden gösterip güç bulacak. Bunların içinde en fazla üzüldüğüm kimseler Müslümanlardır. İslâmî cenâh Atatürk’ü neredeyse halîfe yapacaklar. Yapma — bununla güç mü kazanacaksın? Bir kimsenin İslâm olmasıyla İslâm ne güç kazanır, bir kimsenin İslâm dışı kalmasıyla İslâm ne de bir şey kaybeder. Mustafa Özbağ İslâm olsa olur, olmasa olur. Güç Allah’ındır.”
9. “Ben Kur’ân ve Sünnet Yolunda İslâm Sûfîsi Olmaya Çalışan Bir Kimseyim”
Sohbetin kimlik manifestosu: “Deistler var, Sebataistler var, Türkiye’de ve dünyada dinsizler var — hepsi de kendilerini sûfî gösteriyorlar. Bunu unutmayalım. Ben kendimi nitelendirmem gerekirse, ben Kur’ân ve Sünnet yolunda İslâm sûfîsi olmaya çalışan bir kimseyim. Muhammedî bir sûfî olmaya çalışan bir kimseyim. O yüzden benim sûfîliğe, tasavvufa, dîne ve diyânete bakışım budur. Ben Kur’ân ve Sünnet’in çizdiği yolda yürümeye çalışan bir kimseyim. Böyle açık ve rahat konuşmamın sebebi de odur.”
“Herhangi bir noktada kıskanılacak bir şey yok — bir şey Kur’ân ve Sünnet’e uygunsa, bunu biliyorsam başıma koyarım. Uygun değilse, nereden gelirse gelsin, reddeder ortadan. O yüzden söz konusu olan son soruların hepsi de İslâm sûfî inancında olmayan şeylerdir.”
“Biz ölünceye kadar namâzı kılmakla mükellefiz. Ölünceye kadar haram-helâl çizgisine dikkat etmekle mükellefiz. Ölünceye kadar Allah’ı zikretmekle mükellefiz. Gücümüzün yettiği nispette oruç tutmakla mükellefiz. Biz Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin gittiği ve çizdiği o nûrlu yolda yürümekle mükellefiz. O nûrlu yolun yolcuları olacak olanlar Resûlullâh’ın izine basacaklar — ya da onun izine basanların izine basacaklar. Başka alternatifleri yok.”
10. Çocuğun Olgun Kişide Olması: Zehirin Tesir Etmemesi
“Gönül sahibi olan — olgun kişi, kâmil insan — zehri içse dahi o zehir ona zarar vermez. Yahudi kadınlarından birisi kızarmış kuzu budunun içerisine zehir zerk etmiş ve Hz. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine getirmişti. Hz. Resûlullâh onu ısırdıktan sonra zehirlendiğini fark etti: ‘Beni zehirlediler’ dedi. Ama o zehir Hz. Resûlullâh’a bir zarar vermedi.”
“Aynı şekilde mağarada beklerken Hz. Ebû Bekir Efendimiz yılanın deliğine elini koymuştu. Yılan gelip onu ısırıp zehirlemişti. Zehirlendiğini anlayınca Hz. Ebû Bekir hiç seslenmedi, terlemeye başladı. Peygamber Efendimiz onu anladı; ağzına bir taş aldı, onun ağzına koyuverdi. Ve zehir onda bir etki göstermemiş oldu.”
“Olgun insan, kâmil insan zehri içse de onda o bereket olur, lütuf olur, ikram olur — bir zarar olmaz. Ama olgun olmayan bir kimse o zehirden bir damla almış olsa helâk olur gider. Allah muhâfaza eylesin.”
11. “Kusursuzu Sevmek Kolaydır”: Kusur ile Günâh-ı Kebâir Farkı
“Kusursuz Allah’ı sevmek kolaydır. Zor olan hatâsıyla-sevâbıyla fâni insanları sevmektir.” Cemaatten birçok “Şems-i Tebrîzî sözü” gelir: “Başkalarını terbiye etmek bana taştır. Tesettür — önemli değil, sen çılgın-çıplak dolaş.” “Ey oruç tutanlar, oruç tutmayanlara kibirlenirseniz siz hayvandan daha aşağısınız.” “Esas kirlilik dışta değil, içte. Kisvede değil, kalpte olur.” “Sûfî kusur görmez — kusur artar.”
Bu sözlere bakıldığında aralarında tenâkuz varmış gibi görünür. Cevap: “Kusursuz insanları sevmek — insanların kusurlarını görmemek. Kusur ile günâh-ı kebâir arasında fark vardır.”
“Kusur sehven, bilmeden yapılan bir şeydir. Bir kadının başı örtülüyken sehven başı açılıp saçı görünür — bu kusurdur. Veya namâz kılarken bir şeyi unutur — kusur, sehiv secdesiyle yerine getirilir. Ama günâh-ı kebâir başka: dîn haramlarla çevrilidir. İçki içen bir kimsenin içkisini mi görmeyeceğiz, kendisini mi görmeyeceğiz? Kendisini görmeyeceğiz. Diyeceğiz ki ‘İçki haram, kardeş — tövbe et, dön gerek.’ Biz seni reddetmedik. Biz senin hâlinin iyi olmadığını sana tebliğ ediyoruz. Yapma.”
“Hz. Resûlullâh dîn geldiğinde tedrîcî tedrîcî dîni insanlara tebliğ etti; tavsiye etti. Eğer içki içene tepeden bakar, hor-hakir görürsek yine hayvandan aşağı noktadayız. İçki içeni hor-hakir görme — ama içkinin haram olduğunu beyân et, tebliğ et.”
“Sen sakın ha insanların kusurlarını araştırıcı olma, fert fert. Bir kimsenin kusurunu yüzüne vurma. Ama dîn nasîhattir — dînin doğrularını tebliğ et. ‘Elinizin altındakinlerden sorumlusunuz’ hadîs-i şerîfi. Sorumluluk alanına giren noktalarda haramı haram, helâli helâl olarak insanlara tebliğ et. Ama fert fert yüzüne vurma.”
12. Deccaliyetin İdare Yöntemi: Uyuşturucu, Fuhş, Magazin
“Bir şey söyleyeceğim. Bugün dünyâ nüfûsunun yedide biri huşla geçiniyor — yedide biri. Dünyâ nüfûsunun yedide biri uyuşturucunun pençesinde. Ve dünyâyı idâre etmek isteyen deccaliyet insanları fuhuşla, seksle, çıplaklıkla, uyuşturucuyla ve magazinle idâre ediyor.”
“Ehl-i tasavvuf insanların fert fert kusurlarını araştırmayı, yüzlerine vurmayı asla ve asla kabul etmez. Ama doğruyu, hakîkati — Kur’ân ve Sünnet’in ölçüsünü — her yerde söyleyin. Bu mânâda kendimizi Kur’ân ve Sünnet çizgisinde tutup insanlara da aktarmak zorundayız.”
13. Geçen Sohbetin “Ağır Dili”nden Özür
Sohbetin en samîmî bölümü: “Toplumun içerisinde gelenek ve âdetten olan şeyler olmuş — biz bunları doğru kabul ediyoruz. Aslında doğru değil; fakat bu bizim içimize yerleşmiş. Kur’ân ve Sünnet’in haram kıldığı şeyleri gelenek noktasından baktığımızda haram gibi görmüyoruz. Toplumun büyük bir kısmı bunu işliyor.”
“Benim dayımın oğlu, ablası var — benden 5-6 yaş küçük. Ben yeni döndüğümde İslâm olduğumda ablası koşarak sarılmaya geldi anneannemin bahçesinde. ‘Abla, dur, gelme’ dedim. Kolları düştü. ‘Ne oldu?’ dedi. ‘Abla, haram.’ Kolları düştüğünde sözünü hiç unutmuyorum: ‘Demeliydin de.’ ‘Doğru, abla.’ ‘Bundan sonra sarmaşmayacağız.’ Haram çekilir. 26 yıl önce. Kolları düştü ablamın. Ablayla o gün ipimiz koptu. Ondan sonra bir daha eski sıcaklığı bulamadık.”
“Ben onu kardeşim gibi görüyordum — kardeşimdi bu mânâda. Sarılmak onun için gayet normal bir şeydi. Ama dîn bunu haram kılmış. Ve toplum geleneksel olarak bu haramın haram olduğunu bilmiyor.”
“Benim hatâm da bu: toplumun geleneksel olarak haram görmediği şeyleri biraz ağır kelimelerle haram olduğunu gözlerinin içerisine sokmuşum. Ağır kelimeler. Ağır kelimelerinden dolayı özür diliyorum.”
“İşin merkez noktası hakîkat — doğru. Ama ben kendime bir misyon işlemişim: insanları dîni, tasavvufu, dindârlığı sevdirme misyonu. Bu misyon noktasında bazen çok gerçek ve hakîkat noktasında olan şeyleri susarak geçiştirmeye çalışıyoruz — konuşamadığımız bazı şeyler oluyor.”
14. Tedrîcî Tebliğ Sünneti: Zekâtın Başlangıçta Farz Kılınmaması
“Hani bir gün Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri yeni İslâm olmuş bir topluluğa zekâtı farz kılmıyor. Zekâtı tebliğ etmiyor onlara. Sahâbeler ‘Ya Resûlallâh, zekâtı söylemedin’ diyor. Peygamber Efendimiz ‘Onlar dîne alışınca, dîni öğrenince zekâtı kendiliklerinden verecekler’ diyor.”
“Ben de bu mânâda insanlara meselâ hiç kimseye ‘örtünün’ demem. Hiç kimseye ‘namâz kılın’ demem. Hiç kimseye ‘oruç tutun’ demem — birey olarak doğrudan yüzüne. Namazı anlatırım, orucu anlatırım, tesettürü anlatırım. Ama birisine direkt ‘Sen şunu şöyle yap’ demem. Demeyişimin sebebi budur. O dîne alışsın, o dîni sevsin. O dîni sevdikten sonra, dindârlığı sevdikten sonra kendi elinden yapacak.”
“Geçen haftaki sohbette bu misyonuma ters sözler sarf etmişim. Kendi felsefeme, kendi misyonuma darbe vurmuşum — ona çok üzüldüm. Bayağı üzüldüm. Ben sohbetlerimin geriye dönüp hiç dinlemem. Birkaç dostum-arkadaşım vardır: bir dost, bir arkadaş bir kimsenin eksiğini-kusurunu hatırlatan, onun yanlışını ikaz eden kimsedir. Ben o tip arkadaşlarla istişâre ederim.”
“Hani bir gün Hz. Ömer Efendimiz çıkar hutbeye: ‘Eğer bu Ömer saparsa ne yaparsınız?’ Sahâbeden biri kılıcını çıkarır: ‘Bununla düzeltmesini biliriz yâ Emîru’l-Mü’minîn.’ Ben de Allah’a hamd ediyorum — etrafımda öyle dostlarım var. İpin ucunu kaçırırsam beni uyaracak. ‘Burada haddi aşmış, böyle olsaydı daha iyi olacak’ diye söyleyen dostlarım var elhamdülillâh. O yüzden bunun için de Allah’a hamd ediyorum. Ben sırça köşkte oturan, eleştiriye açık olmayan bir insan değilim.”
“O yüzden şu anlaşılmasın: tesettürsüzlük haramdır; buradan geri döndüğüm anlaşılmasın. Ama bu haramı anlatan dilim ağır olmamalıydı. Dilinden dolayı eğer kırdığım, üzdüğüm insanlar varsa hepsi haklarını helâl etsinler inşâAllâh. Ve beni uyarma görevinde bulunan kardeşlere de teşekkür ediyorum.”
“Biz felsefemizden dönmüş veya tavîz vermiş değiliz. Felsefemiz yine: dîni, dindârlığı, tasavvufu, sûfîliği sevdirmek. Misyonumuz budur. ‘Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz. Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.’ Misyonumuz budur.”
15. Cemaate Sitem: Dehhiler, Bâtınîler, Yûnân Felsefesi, Oşo, Hallâc
Sohbetin son bölümünde cemaate samîmî bir sitem yapılır: “Bu soruları soran kardeşlere, bu meselenin araştırmasını yapan insanlara kem gözle bakmayın. Aksine bu sorular hoşuma gidiyor. O kardeşlerin araştırmalarına devam etmelerini istiyorum. Neden?”
“Bizler buradaki cemaat tek minvâl üzerine gidiyoruz. Farklı bir eser okuyan yok, farklı bir kitap okuyan yok. Hattâ dînî eserleri, dînî kitapları okuyan da yok. Hadîsleri okurken hadîs-i şerîfleri derinlemesine tefekkür eden de yok. Bu acı tarafımız. Bu eksik tarafımız.”
“Ben üç yıldan beri İsmâîliyye’nin Bâtınîliğinden ve Dehhîlerden bahsediyorum. Hiç kimse Dehhîlerle alâkalı bir şey okuyup getirip soru sormadı. İsmâîliyye mezhebinin Bâtınîlik konusunda hiç kimse sormadı. Sebatâîlerden bahsediyorum, kimse gelip sormadı. Yûnân felsefesinden bahsediyorum, yarı-tanrılardan kimse sormadı. Oşo’dan konuşuyorum, kimse ‘Oşo şurada bunu demiş’ deyip gelip sormadı. Budistlikten bahsediyorum, kimse Nirvana’dan, Budizm felsefesinden bir şey okuyup sormadı.”
“Bu çok acı hâlimiz. Bir de işin bu tarafı vardı. Veya Hallâc-ı Mansûr’un hayâtını araştırıp ‘Hallâc-ı Mansûr kimdir, nedir, ne değildir, nasıl yaşamış’ diye kimse bilmiyor. Birisi aşk adına bir kitap yazıyor, ‘Enel-Hak’ dedi diye bütün kitaplar yok satıyor — ama hiç kimse Hallâc-ı Mansûr’un hayâtını incelip sorgulamıyor. Allah bizi affetsin.”
Soru ve Cevaplar
Soru: Namazı kasten terk etmenin hükmü nedir?
Cevap: Hanefîler “günâh-ı kebâir”, Şâfiîler “küfür” demişlerdir. İmâm-ı Âzam ise tebliğ-hapis-katl sürecini belirtmiştir — namâzı inatla terk eden kimseye önce tebliğ edilir, sonra hapsedilir, ısrâr ederse tuzlu su içirilerek katledilir. Dînî eğitim almış, namâzın farziyetini bilen kimsenin namazı terk etmemesi gerekir.
Soru: Yûnus Emre’nin şiirindeki “Molla Kâsım” kimdir?
Cevap: Molla Kâsım gerçek bir kişidir — rumuz değildir. Sonuçta bir gün bir Molla Kâsım çıkar ve Yûnus hakkında fetvâ verir. Her ehl-i tasavvufun bir Molla Kâsım’ı vardır — muhakkak birisi çıkar, kusurlarını araştırır ve fetvâ verir.
Soru: Rüyâlar gerçek olur mu?
Cevap: Rüyâlar üç çeşittir: Rahmânî, Şeytânî ve bir şeyin etkisiyle görülenler. Sâlih insanların sâlih rüyâları hakîkate açılan birer kapıdır — o gün veya ertesi gün tecellî edebilir, te’hîr de olabilir. Vahiy sâdece peygamberleredir; sâlih rüyâ “vahiy” olarak adlandırılmaz ama gerçek mânâda aynı kaynaktandır.
Soru: Budizm ile İslâm tasavvufunun farkı nedir?
Cevap: Budistler bu âlemi yok kabul ederek varlığa kavuşmayı hedefler — ama varlık âleminden inciler döken kutup şahsiyet çıkaramamışlardır; Oşo bile aktarımlarını İmâm-ı Rabbânî, Cüneyd, Mevlânâ’dan yapar. İslâm tasavvufu bu âlemi “gölge âlem” olarak görür — gölge varsa varlık vardır. “Ölmeden önce ölme” sırrına eren sûfîler varlık âleminden sayısız inciler dökmüşlerdir: Mevlânâ, Hacı Bektaş, Geylânî, Hallâc, Cüneyd, Bişr-i Hâfî, İmâm-ı Rabbânî.
Soru: “Biz gerçeğe vardık, bize mihrâb/namâz gerekmiyor” diyenlere ne cevap verirsiniz?
Cevap: Peygamber Efendimiz bile “Sana hakkıyla kulluk edemedim yâ Ma’bûd” diyordu ve son nefesine kadar namâzı terk etmedi; bir namâz borcu yoktu. Cüneyd, Sırrî, Habîb, Hallâc — hepsi namâz kılıyordu. Hallâc-ı Mansûr “Enel-Hak” derken gecede 100 rekât namâz kılıyordu. Namazdan sâkıt olma iddiâsı İslâm sûfî inancında yoktur; ancak Şiâ Bâtınîliğinden, Dehhîlikten, deistlikten gelir.
Soru: “Biz insanın yüzünde Kur’ân okuruz” diyenlere ne cevap verirsiniz?
Cevap: O canlı yaşayan Kur’ân Hz. Resûlullâh’tır. Onun haricinde canlı yaşayan bir Kur’ân yoktur. Kendi Kur’ânsızlığını, kitapsızlığını saklamak için “Biz insanın yüzünde Kur’ân okuruz” diyenler, kutsal kitabı okumayı kibirlerine yediremeyen îmânsızlardır. Hz. Resûlullâh’ın haricinde böyle bir yüz bulduysalar getirsinler, biz de ondan dinleyelim.
Soru: “Biz meleklerle dostuz, onlar bizim günâhımızı-sevâbımızı yazmıyor” iddiâsı doğru mudur?
Cevap: Hayır. Kur’ân-ı Kerîm her insanın sağında ve solunda iki meleğin olduğunu ve yazmaya devâm edeceğini ayrım yapmadan beyân eder. Bu iddia İslâm sûfîliğinde yoktur — Şiâ Bâtınîliğinden gelir ve deistlerce de söylenir.
Soru: Deist kimdir? Atatürk deist miydi?
Cevap: Deist, Allah’ın varlığına inanan ama peygamberlere, kitaplara, dîn gününe, hesâba-kitâba inanmayan kimsedir. Türkiye’de İlhan Selçuk son deistlerden biriydi, Hacı Bektaş Velî’ye gömüldü. Atatürk hakkında herkes “bizimdendi” demeye çalışıyor — Müslümanlar da, deistler de, solcular da, ateistler de. Müslümanların Atatürk’ü neredeyse halîfe yapmaya çalışmasına üzülüyorum. “Bir kimsenin İslâm olmasıyla İslâm güç kazanmaz, İslâm dışı kalmasıyla İslâm bir şey kaybetmez — güç Allah’ındır.”
Soru: Kusur ile günâh-ı kebâir arasındaki fark nedir?
Cevap: Kusur sehven (unutarak) yapılır — sehiv secdesiyle telâfî edilir. Günâh-ı kebâir bilerek yapılan haramdır. Günâh-ı kebâire düşen bir kimseye tepeden bakmak, hor-hakir görmek hayvandan aşağı bir yerdedir. İçki içenin içkisini haram bilelim, ama kendisini hor görmeyelim — ona tedrîcî tebliğ yapalım.
Soru: Dîni tebliğ ederken neden tedrîcî davranmalıyız?
Cevap: Peygamber Efendimiz yeni İslâm olmuş bir topluluğa zekâtı hemen farz kılmamıştı. Sahâbe “Yâ Resûlallâh, söylemedin” deyince “Onlar dîne alışınca kendiliklerinden verirler” buyurmuştu. Misyonumuz “Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız”dır. İnsanları dîne ısındırmak, dîni sevdirmektir — fert fert yüze kusur vurmak değildir.
Kaynakça
Âyet-i Kerîmeler
- “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn” — Fâtiha, 1:5 (“Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım dileriz”)
- Kaf Sûresi, 50:17-18 — Sağında ve solunda oturan iki melek
Hadîs-i Şerîfler
- “en-Nâsu niyâmun fe-izâ mâtû intebehû” — İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar
- “Sâlih insanlar sâlih rüyâlar görürler” (Tirmizî)
- “Şeytan sizin damarlarınızda dolaşır”
- “Elinizin altındakilerden sorumlusunuz”
- “Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız”
- “ed-Dînu’n-nasîhe” — Dîn nasîhattir
- “İnsanın insana secde etmesini emretseydim kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim”
Fıkhî Kaynaklar
- İmâm-ı Âzam — Namâzı kasten terk edenin hapis-tebliğ-katl süreci
- İmâm Şâfiî — Namâzı kasten terk edenin küfrüne fetvâ
- Ameli îmândan sayma/saymama tartışması
Tasavvufî Kaynaklar
- Yûnus Emre — Molla Kâsım
- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî — “Sofram Firavun sofrasına döndü”, buz üzerinde secde
- Şems-i Tebrîzî — Ayakları şişinceye kadar namâz
- Hallâc-ı Mansûr — Gecede 100 rekât namâz ve “Enel-Hak”
- Hz. Ebû Bekir’in yılan ısırığı (mağara hikâyesi)
- Hayber Yahudisi kadının zehirli kuzu hikâyesi
- Hz. Ömer’in “Eğer sapârsam ne yaparsınız?” hutbesi
- Muhyiddîn İbnü’l-Arabî — Gölge âlem kavramı
- Cüneyd-i Bağdâdî, Sırrî-i Sakatî, Habîb-i Acemî, Bişr-i Hâfî, İmâm-ı Rabbânî
- Hacı Bektaş Velî, Hacı Bayram Velî, Abdülkâdir Geylânî
Modern Referanslar
- Oşo (Bhagwân Shree Rajneesh) — Batı Budizminin zirve şahsiyeti, İslâm sûfîlerinden aktarımlar
- İlhan Selçuk — Cumhuriyet gazetesi yazarı, Türkiye’deki son deistlerden biri
- İsmâîliyye’nin Bâtınîliği, Sebatâîlik, Dehhîlik — Sûfîlik kisvesine bürünen sapık akımlar
Sohbetin Özeti
Bu çok uzun ve sarsıcı sohbet, namazı kasten terk etmenin Hanefî ve Şâfiî fetvâları, Yûnus’un Molla Kâsım’ı, rüyâların üç çeşidi ve sâlih rüyânın vahiyden farkı, gölge âlem kavramı ile Budizm’in “yok” anlayışının karşılaştırılması, Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir’in zehirden etkilenmemeleri, kusur ile günâh-ı kebâir ayrımı, deccaliyetin idâre yöntemi (fuhuş-uyuşturucu-magazin), geçen sohbetin “ağır dili”nden samîmî özür, tedrîcî tebliğ sünneti ve asıl hedefin dîni sevdirmek olduğu, Batı’nın “Mevlânâ”sı ile gerçek Mevlânâ’nın arasındaki uçurum, İslâm sûfîliğini taklid eden dört sapık söylemin (“mihrâba gerek yok, insana secde, insanın yüzünde Kur’ân, melekler yazmıyor”) tek tek reddi, deizm tanımı ve İlhan Selçuk örneği, Atatürk üzerindeki çok sesli tartışma ve cemaate samîmî bir sitem (“Dehhîler, Bâtınîler, Yûnân felsefesi, Oşo, Hallâc hakkında hiçbiriniz gelip sormadınız”) içermektedir. Sohbetin merkezî mesajı: “Ben Kur’ân ve Sünnet yolunda İslâm sûfîsi olmaya çalışan bir kimseyim. Biz ölünceye kadar namâz kılmakla, haram-helâl çizgisine dikkat etmekle, Allah’ı zikretmekle mükellefiz. Peygamber Efendimiz’in izine basacağız — başka alternatif yok.”
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Hakîkat, Sünnet, Halife, Aşk, Tecellî, Hamd, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı