Allah’ı Bilme İlminin En Yüce Mertebesi
İbn Arabî bu fasılda şu ilkeyi koyar: Allah hakkındaki bilginin en yüce mertebesi, peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir. Bu bilgiye —marifete— resimlerden bakarak ulaşmak isteyenler, ancak Hatemü’n-nübüvvet olan Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’in kandilinin ışığıyla görebilirler.
Fusûsü’l-Hikem, sûfî bir temel olmadan anlaşılması son derece güç bir eserdir. İbn Arabî, metni hâl ve makam üzerine kurar; yalnızca akıl ile yaklaşan, metnin dışında kalır. Bu yüzden her bölüm, hem ilmî hem mânevî bir hazırlık gerektirir.
Peygamberlik ve Velâyet: Fark ve İlişki
Peygamberlik, insanlık içinde kalıcı bir makamdır; ancak bu makam Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem ile kapanmıştır. Velâyet ise kıyamete dek sürer. Peygamberlik makamının sona ermesi, Allah’ı bilme yolunun kapandığı anlamına gelmez; bilakis bu yolun en mükemmel rehberi artık sabit ve değişmez biçimde belirlenmiştir.
Allah’ı bilme ilmiyle peygamberlik ilmi aynı şey değildir. Peygamberler hem Allah’ı bilen hem de insanlara şeriat tebliğ eden kimselerdir. Veliler ise şeriat kurmaksızın Allah’ı bilme yolunda ilerlerler. Bu nedenle velilerin mertebesi, peygamberlik makamının üstüne asla çıkamaz; onlar, peygamberlerin çizdiği yolun üzerinde yürürler.
Kitap indirilmiş peygamberler, aynı zamanda velilerin en büyükleridir. Bu nedenle Allah’ı bilme ilmine sahip olanlar, ancak Hatemü’n-nübüvvet olan Hz. Muhammed’in kandilinden faydalanarak bu bilgiye ulaşırlar; başka bir kapıdan bu ilme girilemez.
Hatemü’l-Evliyâ Meselesi
İbn Arabî, ‘hatemü’l-evliyâ’ kavramını ilk olarak ele alan âlimlerden biridir; bu tabiri İmam Tirmizî’ye dayandırılsa da özgün kullanım İbn Arabî’ye aittir. Hatemü’l-evliyâ, velâyet makamının en son ve en mükemmel örneğidir; o, tüm velîlerin nûrlanma kaynağı olan kişidir.
Peygamberlik makamı kapandıktan sonra, Allah’ın bilgisi —marifet— genişlemeye devam eder. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, sahâbeye şeriat hükümlerini tebliğ etti; o dönemde arabalar ve cep telefonları yoktu. Ancak zaman genişledikçe, onun nûru o alanlara da ulaşır ve velîler bu ışıkla hüküm çıkarırlar.
Hayrette Kalmak ve Marifet Kapısı
İbn Arabî bu bölümde, Allah’ın sıfatlarının ve varlığın karşısında ‘hayrette kalmayı’ bir mârifet hâli olarak ele alır. Müminler, olağandışı tecellîlere hayranlıkla bakarlar; kâfirler ise dehşete düşerler. Bu fark, bakışın kaynağından ileri gelir: Mümin, ilâhî sıfatın tecellîsini tanır; kâfir ise bilmediği için şaşırır.
Hz. İbrâhim aleyhisselâm’ın kıssası bu bağlamda zikredilir: Hem kendisinin hem eşinin yaşlı olmasına rağmen İshak aleyhisselâm ile müjdelendiklerinde eşinin duyduğu hayret, mucizenin dışsallığından değil, alışılmış doğa kurallarını aşmasından kaynaklanıyordu. Bu, hissî-ilâhî tecellînin bir örneğidir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bu hâli şöyle tasvir eder: Sevgilinin cemâliyle hayrete düşen kimse, ne dünya kaldı ne cennet kaldı ne cehennem — her şeyi unuttu, varlıkla bütünleşti. Bu hayret hâli, konuşmayı bile sona erdirir; susma ve huşû başlar.
Hurma Bahçesi Hadisi ve Hz. Peygamber’in Özel İlmi
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in hurma bahçesiyle ilgili hadisi, önemli bir ilke ortaya koyar: Bazı konularda O’nun sözü, zâhirî bir deneyim veya tahminden ibarettir. Bu, O’nun mânevî ilmini zedelemez; aksine O’nun ilminin kaynağının vahiy olduğunu, dünyevî işlerde ise ashâbın tecrübesinin değerli olduğunu gösterir.
Hz. Peygamber bu olayla şunu öğretmiştir: Peygamberlik, her konuda mutlak otoriteymiş gibi anlaşılmamalıdır. Dînî emirler ve ahlâk konularında O’nun her sözü hüccettir; ancak teknik dünyevî meselelerde O da ashâbın görüşüne başvurabilir.
Varlık Mertebeleri ve Kandil Benzetmesi
Sohbetin sonunda şu benzetme yapılır: Uzayın karanlığında tek bir kandil yaksak, o ışık her yöne yayılır. Güneşin ışığının ay üzerinden yansıması gibi, Hz. Muhammed Mustafâ’nın nûru da âlem içindeki velîler üzerinde yansır. Biz o yansımayı görür ve ‘işte bu velî’ deriz; ama aslında gördüğümüz, o nûrun bir tecellîsidir.
Bu bağlamda İbn Arabî’nin temel öğretisi şudur: Varlığın başlangıcı Hz. Muhammed Mustafâ’nın nûrudur; peygamberlerin özlemi de, evliyânın son halkası da bu nûrda toplanır. Dolayısıyla hem Hatemü’n-nübüvvet hem de Hatemü’l-evliyâ, bu nûrâniyetin iki farklı tezâhürüdür.
Soru-Cevap
Soru: Peygamberler merdivenler yapıyor dediniz; diğer peygamberler de merdiven yaptı, en son Hz. Muhammed Mustafâ geldi. O merdivenlerden kimse çıkmadı mı?
Cevap: Evet, her peygamber kendi zamanında bir merdiven kurdu; ve o merdivenden çıkanlar oldu. Ancak bu merdivenler zamanla tamamlandı, kapandı. Hz. Muhammed Mustafâ’nın merdiveni ise ebedîdir; kıyamete kadar herkes bu merdivenle çıkar. Diğer peygamberlerin yolundan gelenler de, sonuçta bu merdivenin basamaklarından biri üzerinde yürümüş olurlar.
Soru: Allah’ı bilme mertebesinde en üst sıraya çıkan velî, Hz. Muhammed Mustafâ’dan daha mı üsttedir?
Cevap: Hayır. Velî, Allah’ın bilinirliği noktasında yüksek bir yere gelebilir; ancak bu mertebe, Hz. Muhammed Mustafâ’nın şeriatı ve nûru çerçevesinde gerçekleşir. Kendi şeriatıyla değil, O’nun şeriatıyla çıkar. Dolayısıyla peygamberlik makamının üstüne asla geçilemez.
Kaynaklar
Âyet: Muhammed, içinizden hiçbir erkeğin babası değildir; fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. (el-Ahzâb, 33/40) — el-Ahzâb Sûresi, 40. âyet
Âyet: Gecenin bir bölümünde, sana mahsus nafile olarak namaz kıl. (el-İsrâ, 17/79) — el-İsrâ Sûresi, 79. âyet
Âyet: Hiçbir peygambere, yeryüzünde düşmanlarına tam bir darbe indirmedikçe esir almak yakışmaz. (el-Enfâl, 8/67) — el-Enfâl Sûresi, 67. âyet
Âyet: Şüphesiz sen güzel ahlak üzeresin. (el-Kalem, 68/4) — el-Kalem Sûresi, 4. âyet
Hadîs: Ben gizli bir hazineydim, bilinmek istedim ve halkı yarattım. — Hadîs-i Kudsî (meşhur rivayet)
Âlim Sözü: İbn Arabî: Hatemü’l-evliyâ, velâyet makamının son ve en mükemmel örneğidir. — Fusûsü’l-Hikem, Hâtemiyye Fassı
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 15. Fusûsü’l-Hikem Okuması sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=6jOekH86_vQ
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mârifet, Velâyet, Hayret, Nûr. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı