A’yân-ı Sâbite’nin Sırlarına Vâkıf Olanlar
İbn Arabî, Fusûsü’l-Hikem’in bu bölümünde, Hakk’ın sırlarına vâkıf olan kimseleri iki sınıfa ayırır. Birinci sınıf, meseleyi icmâlî olarak bilenlerdir; ikinci sınıf ise tafsilâtlı biçimde bilenlerdir. Tafsilâtlı bilen, icmâlî bilenden daha üstündür.
Bu üstünlüğün sebebi şudur: Tafsilâtlı bilen kimse, kendi hakkında Allah’ın bildiğini —yani Allah’ın o kulunun a’yân-ı sâbitesine verdiği ilmi— ya doğrudan keşif yoluyla, ya da a’yân-ı sâbite üzerindeki sonsuz tecellî değişimlerini müşâhede ederek öğrenir. Bu mertebeye ulaşan kimsenin nefsine dair bilgisi, Allah’ın o kul hakkındaki ilmiyle aynı kaynaktan beslenir; zira ilmin alındığı kaynak birdir.
Meseleyi icmâlî bilmekle tafsilâtlı bilmek arasındaki fark, bir âlimin yıllar içinde yazdığı on sekiz ciltlik tefsiri özet olarak aktarabilmekle, o tefsirin her satırını derinlemesine kavramış olmak arasındaki fark gibidir. İkincisi, birincisinin önündedir; çünkü onun izinden gitmiş, onun yolunu tafsîlen yürümüştür.
A’yân-ı Sâbite ve Hakkın Bilmesi
Varlığın sureti olan a’yân-ı sâbite, Allah’ın ezelde her şeyi gösterdiği ve bildirdiği hakikatlerdir. Hakk’ın bu a’yânı bilmesi, onların yokluk hâlinde değil, zâtî hizmetler çerçevesinde gerçekleşir. Bu zâtî hizmetler içinde ‘sonra’ diye bir şey yoktur; dolayısıyla a’yân-ı sâbite içinde zamansallık aranmaz.
Bu noktada İbn Arabî’nin önemli bir tespiti vardır: Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm’de ‘tâ ki bilelim’ şeklinde buyurması, Zât açısından değil, sonradan konuşanlar —yani mahlûkat— açısındandır. Zât boyutunda bilmek zaten mevcuttur; ‘tâ ki bilelim’ ifadesi, varlık âleminde imtihanın ve tecellînin gereği olarak kullar için geçerlidir.
İcmâlî ve Tafsilâtlı Bilginin Pratik Karşılığı
Bir kimsenin a’yân-ı sâbitesini icmâlî olarak bilmesiyle tafsilâtlı bilmesi arasındaki fark, insanın üzerindeki elbise katmanlarına benzetilerek açıklanabilir. Dışarıdan bakıldığında yalnızca ceket görülür; oysa içeride iç çamaşırından gömleğe, kazaktan cekete pek çok katman vardır. Bunların yanı sıra, görünmez âlemdeki varlıklar —kirâmen kâtibîn, hafaza melekleri ve daha nicesi— da insanın üzerindedir. Tafsilâtlı bilen, bu katmanların tamamını görür.
Keşif ve ilham ehli olan velîler, bu mertebeyi müşâhede yoluyla elde ederler. Keşif ile bilenler, taklîdî bilenlerden öndedir; zira onlar, yalnızca aktarılmış bilgiyle değil, bizzat yaşanmış hâl ile gerçeği tanırlar.
Peygamberlerin Vahiy Mertebeleri
Kur’ân-ı Kerîm’de üç tür ilâhî konuşma yolundan söz edilir: Birincisi doğrudan vahiy, ikincisi perde arkasından konuşma, üçüncüsü ise bir elçi —melek— vasıtasıyla iletilen mesaj. Hz. Mûsâ aleyhisselâm ağacın arkasından, Hz. Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem ise doğrudan Cebrail aracılığıyla ve miracın en yüksek noktasında hiçbir perde kalmaksızın muhatap olmuştur.
Bu mertebelerin her biri, peygamberin a’yân-ı sâbitesindeki istidâda göre biçimlenir. Hz. Peygamber’in hadîs-i şerîfleri, hevâdan değil Allah’ın emrinden kaynaklandığı için, hangi sahîh hadîs söz konusu olursa olsun onlara kalp ile iman etmek gerekir. Hadîslere şüpheyle yaklaşmak, o meclise ve o ruha ortak olmaktan uzak kalmayı doğurur.
Bazı peygamberlere melek vasıtasıyla, bazılarına ise doğrudan vahyedilmiştir. Bu fark, peygamberliklerin hakikatine leke getirmez; her peygamber kendi istidâdı ve mertebesi ölçüsünde ilâhî hitabı almıştır.
İnsan-ı Kâmil ve Tecelliyâtın Sürekliliği
A’yân-ı sâbitesini tam olarak bilen kimse, geçmiş, hâl ve gelecekteki her tecellîyi eksiksiz bilir. O kimse ‘ânda’ olmakla birlikte ezele ve ebede vâkıftır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in a’yân-ı sâbitesinin bu noktada en tafsilâtlı bilgi sahibi olduğu kabul edilir; zira onun nûrâniyeti, bütün yaratılmışların önüne geçer.
Tecellî hiçbir zaman durmaz. Velîlerin ve peygamberlerin gördüğü tecellîlerde kesilme yoktur; ancak bazen bir perde, bazen başka bir suret, bazen de rüya ve keşif hâlinde zuhûr eder. Eğer rüyada Hz. Peygamber’in sûretini görmüşseniz, bu gerçek bir görüştür; zira şeytan onun şeklini alamaz.
Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber’e mirâç gecesi mihmandarlık etmiş; ancak belirli bir noktada ‘Ben buradan öteye gidemem’ demiştir. Bu nokta, zât mertebesine yakınlık noktasıdır. Hz. Muhammed Mustafâ ise o noktanın da ötesine geçmiştir. Bu durum, insan-ı kâmilin ulaşabileceği mertebe ile meleklerin sınırı arasındaki farkı gösterir.
Soru-Cevap
Soru: İlâhî ilimden ilk zuhûr eden nedir ve bu Hz. Muhammed’in nûru ile nasıl ilişkilendirilir?
Cevap: İbn Arabî’ye göre ilk zuhûr eden, Muhammedi nûrdur. Bu nûr, a’yân-ı sâbitelerin tamamını kuşatır ve onların her birinin hakikatini içerir. Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in a’yânı, diğer tüm varlıkların önüne geçer; dolayısıyla ‘ilk zuhûr eden’ denilenin Muhammed Mustafâ’nın nûraniyeti olduğu anlaşılır.
Soru: Balık-su benzetmesi bağlamında Cebrail’in rolü nasıl değerlendirilir?
Cevap: Balık suyun içinde özgürce hareket edebilir; ancak sudan çıktığında bu özgürlüğünü kaybeder. Cebrail, Allah’ın deryasının içindeyken anlam taşır; fakat zât noktasına gelindiğinde bu mihmandarlık sona erer. Hz. Muhammed Mustafâ ise o zât noktasına girmeye dayanabilecek tek varlık olarak zikredilir.
Kaynaklar
Âyet: ‘(Allah) size bilmediğiniz şeyleri öğretti.’ (el-Bakara, 2/239) — el-Bakara Sûresi, 239. âyet
Âyet: ‘…tâ ki bilelim.’ (Muhammed Sûresi, 31. âyet) — Muhammed Sûresi, 47/31
Âyet: Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, ya da perde arkasından, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyetmek suretiyle konuşur. (eş-Şûrâ, 42/51) — eş-Şûrâ Sûresi, 42/51
Hadîs: Hz. Peygamber, Mescid-i Aksâ’nın iki direği arasındaki mesafeyi soranlara, Cebrail’in onu o anda gözünün önüne getirmesiyle cevap vermiştir. — Buhârî, Enbiyâ
Âlim Sözü: İbn Arabî, a’yân-ı sâbite hakkında ilimden önce bilmek ile tafsîlî bilmek arasındaki farkı, Fusûsü’l-Hikem’in ‘Kelime-i İsmâiliyye’ faslında ele alır. — Fusûsü’l-Hikem, İsmâil Fassı
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 13. Fusûsü’l-Hikem Okuması sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=dSBbsFTgEhs
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Müşâhede, Tecellî, Nûr. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı