A’yân-ı Sâbite: Kulun İstidadının Kökü
Fusûsü’l-Hikem’in bu bölümünde kulun ‘a’yân-ı sâbite’si—yani ilm-i ilâhîdeki sabit hakîkati—ele alınmaktadır. Her kulun yaratılışından önce, ilm-i ilâhîde sabit bulunan bir özü vardır. Hak Teâlâ kula yalnızca o özün gerektirdiği ilmi bildirir; bunun dışında bir şey vermez.
Kulun kendi istidadına şuuru yoktur. Kişi ne yapabileceğini, neye istidadı olduğunu başlangıçta bilmez; tıpkı yeni doğmuş çocuğun yürüyüp yürüyemeyeceğini bilmediği gibi. Ancak yürüme çağı geldiğinde çocuk yürüdüğünü görür; işte istidad da bu şekilde kendini gösterir.
Hz. İsâ Aleyhisselâm’ın doğar doğmaz konuşması Cenâb-ı Hakk’ın tabiat ve sebep kanunlarının üzerinde tecellî ettiğinin bir işaretidir. Normal sebepler kanunu dışında gelen bu türden haller, istidadın zamansız açılışına değil, doğrudan ilâhî lutfa işaret eder.
İstidadın Şuuruna Ermek: Acı ve Deneyim
Bir kimse ancak belirli haller, acılar veya olaylarla karşılaştığında istidadının o alana ait olup olmadığını anlar. Acıyı tanımlamanın yegâne yolu acıyla karşılaşmaktır. Oruç tutmaya dayanıp dayanamayacağını, çocuğa bakıp bakamayacağını, yola sabrı olup olmadığını kişi ancak o halle yüzleşince öğrenir.
Ehl-i keşif olan velîler ise kendi istidatlarına şuur olmakla kalmaz; başkalarının istidatlarını da görebilirler. Bu sebeple bir üstadın bir müride ‘Bunu yapamazsın’ veya ‘Bu yol sana açık’ demesi, kendi keşfine dayalıdır; tahmine değil.
İstidadı Bilenler ve Bilmeyenler: Sınıflandırma
İbnü’l-Arabî Hazretleri bu meselede birkaç sınıf belirler. Birinci grup: Kendilerinden bir şey zuhur edince istidatlarının var olduğunu anlayanlardır. İkinci grup: Daha baştan, henüz bir şey ortaya çıkmadan kendi istidatlarını bilenlerdir; bunlar tevekkülle Allah’ın takdirine razı olurlar.
Bu ikinci grubun en önemli özelliği, kendi istidatları ne olursa olsun Allah’ın takdirine boyun eğmeleridir. Onlar ‘Üzerimize ne gelecekse gelsin; biz ona razıyız’ derler ve bu tavrı kulluk gereği olarak benimserler.
Üçüncü bir sınıf daha vardır ki bunlar, kendi istidatlarını bilmekle kalmayıp karşılarındaki kimsenin istidadını da bilenlerdir. Bu sınıf, önceki sınıfların üzerindedir; çünkü karşı tarafın istidadına yönelik duaları daha isabetlidir ve tecellîyi daha doğru okurlar.
Huzur Ehli: Sükût ve Razı Oluş
Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri’nin Mesnevî’sinden alınan beyitlerle bu hal anlatılır: ‘Şu hâlde yürü, şeyhin emrinin gölgesi altında ol; ona uy.’ Huzur ehlinin en belirgin vasfı, gelen gidene razı olmaları, kaza ve kaderle mücadele etmek yerine onlara boyun eğmeleridir.
Bu tavrı tembellikle karıştırmamak gerekir. Huzur ehli her şeye ‘hayır’ demez; aksine içlerinde derinlemesine bir itirazsızlık taşırlar. Bu hâl bir makam değil, Allah’ın o kimsenin kalbine verdiği özel bir hüsn-i zandır.
Velîlerden bir kısmı dua ederler; bir kısmı ise dikmek diken, sökmek söken gibi Allah’ın hükmüne teslim olurlar. Her iki tutum da bu yolda mümkündür; hangisinin hangi velîye uygun olduğu, o velînin istidadına göre belirlenir.
A’yân-ı Sâbite’nin Işık Metaforuyla Anlatımı
A’yân-ı sâbite—her varlığın ilm-i ilâhîdeki sabit özü—tıpkı filmdeki bir kare gibidir. Bir film aslında art arda dizilmiş binlerce fotoğraftan ibarettir. Allah Teâlâ her anda bu kareleri ‘yok edip yeniden yaratmakta’dır; bu sürekli yaratma sayesinde varlık devamlılık izlenimi uyandırır.
Elektrik devresindeki kesik-yeniden kesik döngüsü de bu hakîkatin fiziksel bir yansımasıdır. Her karanlık anın ardından gelen aydınlık anın hızı, süreci bizim için ‘süreklilik’ gibi gösterir. Oysa Cenâb-ı Hak her an tüm varlığı yaratıcılığıyla tecellî ettirmektedir.
Bu çerçevede a’yân-ı sâbite sabit bir ‘yazılım’ değildir; ilm-i ilâhîde akarak durmadan tecellî eden bir hakîkattir. Her velîde, her peygamberde bu tecellî ayrı bir renk ve derinlikte zuhur eder.
Sadreddin Konevî ve Mânevî Veraset
Hz. Sadreddin Konevî, İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin mânevî evladıdır; zâhiren değil mânen. Üstadın a’yân-ı sâbitesinden tecellî eden bilgi ve nur, müridi aracılığıyla nesilden nesile aktarılır. Bu manada velîler bir kavim gibidir; peygamberlerin vefatından sonra da bu miras yaşamaya devam eder.
İbnü’l-Arabî Hazretleri’nin Sadreddin Konevî’ye bakışı buydu: ‘Ben nereye gidersem git; sen benim izimi takip et.’ Bu sadakat ve teslimiyet, mânevî veraset zincirinin en temel halkasıdır.
İbnü’l-Arabî ve Mevlânâ: İki Üslûbun Karşılaştırılması
Bir dinleyici, İbnü’l-Arabî’nin keskinliği ile Mevlânâ’nın yumuşaklığı arasındaki farkı sorar. Mustafa Özbağ Efendi cevap verir: Her ikisi de aynı hakîkati anlatmaktadır; ancak üslupları ve dönemleri farklıdır.
İbnü’l-Arabî, İslâm’ın Anadolu’ya henüz yerleşmekte olduğu bir dönemde, daha keskin ve doktrinel bir dille yazmıştır. Mevlânâ ise aynı meseleleri, o toprakların kültürüne ve insanlarının duygusal dil dağarcığına uygun biçimde yumuşatarak aktarmıştır. Mevlânâ’nın daha sığ olduğu düşünülmemelidir; aksine bazı meseleleri daha da derinleştirmiştir.
Bu toplumun zihin dünyası büyük ölçüde Mevlânâ örtüsüyle biçimlendiğinden, Fusûs’u Mevlânâ’dan alınan alıntılarla açıklamak daha kolay anlaşılmayı sağlamaktadır. Nitekim geçen aylardaki sohbetlerde bu yöntemin etkili olduğu gözlemlenmiştir.
Soru-Cevap
S: Velîler geçmişi ve geleceği görebiliyorlar mı?
C: Hz. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem Miraç’ta Mescid-i Aksâ’yı Cebrâil Aleyhisselâm’ın gözünün önüne getirmesiyle yeniden gördü ve Müşriklerin sorularını eksiksiz cevapladı. Velî kullar da a’yân-ı sâbitedeki yazılımı okuyabildiklerinde hem geçmişe hem geleceğe ait ‘kareleri’ görebilirler. Ancak bu bilgi, keşif yoluyladır ve kişinin istidadına göre farklılık gösterir.
S: İbnü’l-Arabî ile Mevlânâ’nın yaklaşımı arasındaki keskinlik/yumuşaklık farkı kasıtlı mıdır?
C: Her iki zât da kendi döneminin ve coğrafyasının dilini ve ihtiyacını karşılamıştır. Bu fark özden değil, üsluptan kaynaklanır. Mevlânâ’nın hikâyeli ve şiirsel anlatımı, soyut hakîkatlerin zihinde canlanmasını kolaylaştırır; İbnü’l-Arabî’nin doktrinel titizliği ise o hakîkatlerin temelini sağlamlaştırır. Her ikisi de birbirini tamamlar.
Kaynaklar
Âyet: “Şu hâlde dilediğin yerde yürü, O’nun sıfatlarını kazan; nura istidad kazan.” — Fusûsü’l-Hikem’den, İbrâhîm Sûresi 36’ya atıfla
Hadîs: “Sâlih rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden biridir.” — Buhârî, Ta’bîr 2; Müslim, Rüya 6
Eser: Fusûsü’l-Hikem — Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240)
Eser: Mesnevî — Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ö. 672/1273)
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 12. Fusûsü’l-Hikem Sohbeti kaydından yazıya aktarılmış ve düzenlenmiştir. Orijinal video: https://www.youtube.com/watch?v=ZdKeM7K_CvA
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Hakîkat, Şeyh, Tecellî, Mîrâc. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı