Vücûdun Birliği ve Varlığın Temel Meselesi
İbn Arabî, vücûdun birliğini ve tekliğini savunurken bölünmeyi ve parçalanmayı kabul etmez. Ona göre mevcut olan her şey tek bir vücûdun içindedir; vücûdun dışında ayrı bir vücûdun oluşması söz konusu olamaz. Varlıkların birbirlerine olan bağlantıları incelendiğinde, aralarında mutlaka bir birleştirici unsurun bulunduğu anlaşılır; bu birleştirici unsur da aynı varlığın kendisidir.
Varlıkların birbirine bağlılığı farklı derecelerdedir. Nasıl ki anne ile çocuk arasında, su ile buhar arasında zorunlu bir ilişki varsa, yaratılmış olan her şey de yaratıcısına muhtaçtır. Yaratıcısına muhtaç olan bir varlık, kendi kendine ayakta duramaz; dolayısıyla mecaz anlamında yok hükmündedir. Çünkü gerçek varlık, kendi nefsiyle kaim olan yalnızca Allah’tır.
Bu durumu somutlaştırmak için şöyle düşünebiliriz: İnsanın gözünü çıkarıp masaya koyduğunuzda, o göz artık yok hükmündedir; hiçbir işe yaramaz. Vücûdun içindeki bütün sıfatlar ve organlar, ancak vücûdun içinde kaldıklarında anlam ifade ederler. Vücûdun kuvvet ve kudretine bağlı olan her şey, o bağ kesildiğinde anlamsız hale gelir.
Cenâb-ı Hakk’ın Zâtı ve Sıfatlarıyla Tanınması
Cenâb-ı Hak, kendi küllî emirlerini kendi sıfatlarının üzerinde tecellî ettirir. İlm-i ilâhîde var olan her şey, bu sıfatların tecelliyâtı üzerinden zuhûr eder. Küllî irade de sıfatların tecelliyâtından ibarettir. Allah, kendi zât-ı ulûhiyetiyle doğrudan bir insanın karşısına çıkıp kendini tarif etmez; peygamberlerin ve velîlerin diliyle kendisini tanımlar ve tanıtır.
Cenâb-ı Hakk’ın gerçek vücûdu latîftir; gözle görülmesi ve kulakla hissedilmesi mümkün değildir. Tıpkı suyun buhar halindeyken görünmez oluşu gibi, Allah’ın varlığı da bu denli ince ve latîftir. Varlık, sudûr içinde letâfetten kesâfete geçince, biz onu varlık sahnesinde görmeye başlarız.
Cenâb-ı Hak, hem zahiren hem de bâtınen kendini tanıtmak için insanı kullanmıştır. Fussilet 53. âyette bildirildiği üzere Allah, âyetlerini hem âfâkta (dış dünyada) hem de enfüste (insanın iç dünyasında) gösterir. Seksen yıllık nâfile ibadet sevabına denk olan tefekkür, işte bu sıfatları tanıma çabasıdır.
İnsanın Sıfatlarla Tanınması ve Varlığın Anlam Kazanması
Cenâb-ı Hak, ayetlerini hem dış âlemde hem de insanın kendi iç dünyasında gösterir. İnsanın gönlü, Allah’ın sıfatlarıyla tecellî ettiği en önemli mahaldir. Kalbimize ilhâm yoluyla gelen bilgi, Hakk’ı tanımanın en sağlam yoludur.
Peygamberlerin kalplerine vahiy ile bildirilen hakikatler, insanlığa en keskin ve en sağlam yolla aktarılmıştır. Allah, kulunun kalbine doğrudan vahyeder; bu, O’nun kendini tanıtmasının en mükemmel biçimidir. Velîlere de ilhâm yoluyla sıfatlarını tanıtır; bu sebeple Allah’a itaat etmek, Resulüne ve emir sahiplerine itaat etmekle aynı anlama gelir.
Peygamberlerin diliyle aktarılan ilâhî haberler, Cenâb-ı Hakk’ın kendini bize vasfetmesidir. Bu sebeple hadisleri ve peygamberin getirdiklerini kenara koymak, hakikate gözleri kapatmak demektir. Peygamber, kıyamete kadar ümmetinin baş danışma makamıdır; ondan bağımsız olarak Allah’ı bilmek mümkün değildir.
Ayna Metaforu: Ârif-i Billâh’ın Hakikati
İbn Arabî’nin en derin tespitlerinden biri şudur: Biz O’nu gördüğümüz vakit kendi nefsimizi görürüz, O bizi gördüğünde de kendi nefsini görür. Bu, tasavvuf terbiyesinin özünü oluşturur: Gördüğün her eksiklikte kendi eksikliğini görürsün, gördüğün her yanlışlıkta kendi yanlışlığını görmüş olursun.
İnsan-ı kâmil, öylesine cilalanmış bir ayna gibidir ki üzerinde pas, kir ve toz bulunmaz. Bu kişi, Allah’ın yeryüzünde yürüyen halifesi niteliğindedir; halk ona baktığında Allah hatıra gelir, Allah ona baktığında ise kendi sıfatlarını görür. Ârif-i billâh olan bir kimsenin üzerinde her iki cihetten de sürekli tecellî gerçekleşir.
Kendi nefsini bilen kimse, üzerinde neyin tecellî ettiğini en iyi bilendir. İnsan, bu mânâdaki kemâlât noktasında varlığın içindeki en mükemmel varlıktır; çünkü o, öyle bir ayna olabilir ki bakan herkes Allah’ın sıfatlarını görebilir.
Varlığın Yok Hükmünde Oluşu ve Hakka Nispet Edilmesi
Varlığın gerçek sahibi Allah’tır. Yaratılmış olan her şey Allah’a muhtaçtır; ayakta tutan Allah, ayakta tutulan ise bu yaratılmış varlıklardır. ‘Lâ fâile illallah’ — Allah’tan başka fail yoktur; yaratan, döndüren, ayakta tutan yalnızca O’dur.
Bu anlayış şöyle özetlenebilir: Madem ki her şeyim ona bağlı ve her şeyimi kudretiyle O ayakta tutuyor; o hâlde ben kendi varlığımı var görmekte ne anlam var? Gerçek fakirlik, ekmeğe ya da yemeğe muhtaç olmak değildir; asıl fakirlik, kendi varlığını O’na muhtaç görmek ve kendini daima O’nun önünde hiç saymaktır.
Cenâb-ı Hak’ın zâtı, Bâtın ve Latîf isimlerinin altında gizlidir; varlığının neye benzediğini bilemeyiz. Ancak varlığın üzerinden sıfatlarını tanımaya çalışırız. Varlığın içindeki her tecellî Hakk’a nispet edilir; yapılan her şey, çıkan her fiil Hakk’ındır.
Mürşid, Taklit ve Sufilik Anlayışı
Gerçek bir mürşid-i kâmil, kendi yoluna bakar ve kendi rengine çağırır; müridinin kendi rengini bulmasını ister. Taklit, yolun başında gerekli olabilir; ancak bir noktadan sonra sona ermesi gerekir. Kimsenin konuşma stilini, giyimini veya tavırlarını körü körüne taklit etmek, sufilik değildir.
Her ustanın, ardından ustalar bırakması gerekir. Usta, herkesin istidadına göre ona ustalık öğretisi verir; bu öğretinin amacı müridi kendine benzetmek değil, onu kendi özgün haline kavuşturmaktır. Gerçek sufilik eğitimi, herkesi tek bir kalıba sokmaya çalışmak değil, herkesi kendi renginde parlatmaktır.
Sufi terbiyenin özü şudur: Herkes kendi renginde güzeldir. Taklidin yarattığı kısıtlamaların farkında olan gerçek üstadlar, müridlerinin kendi renklerini bulmalarını ve onları kendi boyalarıyla parlatmalarını ister. Bu, Hz. Peygamber’in ‘Benden gördüğünüz ibadetle ibadet edin’ buyruğunun özüdür.
Kaynaklar
Âyet: “Sizi hem âfâkta (dış âlemde) hem de enfüste (kendinizde) âyetlerimizi göstereceğiz.” — Fussilet, 53
Hadîs: “Her kim nefsine ârif olursa Rabbine de ârif olur.” — Zayıf rivâyet; tasavvuf geleneğinde yaygın
Âyet: “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” — Mâide, 54
Âyet: “Sana iyilikten bir şey isabet ederse Allah’tandır; kötülükten bir şey isabet ederse nefsindendir.” — Nisâ, 79
Âyet: “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise zengindir, hamde lâyıktır.” — Muhammed, 38
Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin 5. Fusûsü’l-Hikem Okumaları sohbet kaydından yazıya aktarılmış ve tez formatında düzenlenmiştir. Orijinal video kaydı: https://www.youtube.com/watch?v=JqIiTcAX0Fk
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Nefs, Halife, Tecellî. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı