Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Arabide Fusus Okumaları ·

3. Fususul Hikem Okumaları Muhiyiddini Arabi

Muhyiddîn İbnü’l-Arabî Fusûsu’l-Hikem okumaları 3. bölüm. Mustafa Özbağ Efendi sohbetlerinden.


Geçen derste kaldığımız yerden devam ediyoruz. Arabi’nin “Görmez misin ki dünya hazinesini mühürleyen insan-ı kâmildir; o hazineden ayrılıp da mühür bozulacak olsa, Allah’ın bu hazinede saklayacağı bir şey kalmaz” sözünden hareket edeceğiz. Bu manada insan-ı kâmil varlık âleminin mühürlü hazinesi üzerine ebedî mühürünü vurmuş olur.

3. Fususul Hikem Okumaları Hakkında

Rütbesi bakımından insan-ı kâmil bütün varlığı kendinde toplamak ve kavramak mertebesine erişmiştir. Allah’ın hücceti bu manada insan-ı kâmille yerleşmiştir. O hâlde uyanık ve dikkatli olmak gerekir; bu makam hem büyük bir şeref hem de büyük bir sorumluluktur.

Kalem ve Levh-i Mahfuz insan-ı kâmil için, insan-ı kâmil ise Cenâb-ı Hakk’ı bilmek ve tanımak için yaratıldı. Eğer insan bu amacını yerine getirmezse yaratılış hikmetini yitirir; âlem de onun bu körlüğüyle anlamsızlaşır.

Zamanın kutbu, kendi döneminde Allah’ı en iyi, en derin ve en güzel bilen kimsedir. Her dönemin bir kutbu vardır; o kutup yaşadığı sürece o dönem ruhî bir merkeze sahiptir. O merkez yok olduğunda âlem dengesini bir ölçüde yitirir.

Bir kimsenin kalbi durduğunda vücut anlamsızlaşır; aynı şekilde âlemin kutbu olan insan-ı kâmil vefat ettiğinde âlem anlamsızlaşır. Bu yüzden sûfîler her çağda bir kutbun var olduğunu söyler; çünkü âlemin ayakta durması buna bağlıdır.

Bütün varlık insan için var edilmiştir. İlâhî isimlerin hepsi insanın varlığında açıklandı; Cenâb-ı Hak insanla birlikte bütün isim ve sıfatlarının aynasını yarattı. Başka hiçbir varlıkta bu cem olmamıştır.

Belki de bundan bin yıl sonra o günün insan-ı kâmilinin üzerinde, bugünkün üzerinde tecellî eden isim ve sıfatlardan daha fazlası sudûr edecektir. Çünkü Allah’ın tanınması bir hedeftir; ve bu hedef insanlığın gelişimiyle her dönem biraz daha derinleşir.

Zaman gelecek ki insanlar Cenâb-ı Hak’kın isim ve sıfatlarının sudûrunda daha mükemmel bir noktaya ulaşacak; o sudûra daha açık, daha elverişli bir hâle geleceklerdir. Allah’ın tanınması bitmez; her çağ bir öncekinden daha derin bir tanımaya kapı açabilir.

Ne kadar isim ve sıfat varsa hepsi insan-ı kâmilin üzerinde sudûr etti; ve bu manada insan-ı kâmil Allah’ın bütün isim ve sıfatlarını taşıyandır. Bu sadece bilgi meselesi değil, hâl ve yaşantı meselesidir.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin yolunda gidenler onun üzerinde tecellî eden isim ve sıfatlara yönelirler. Bu isimler tek tek değil; hepsi birden, bir bütün hâlinde onun şahsında sudûr etmiştir.

Allah ismi şerîfi, bütün isim ve sıfatların toplandığı, onların sudûr noktası olan isimdir. Diğer bütün güzel isimler onun altında toplanır; ve bu ism-i câmî olan “Allah” ismi her şeyin özüdür.

Arabi’nin terimiyle melekler kördürler, her daim kör olacaklar ve körlükleri hiçbir zaman kalkmayacaktır. Meleklerin her biri yalnızca bir isim ve sıfatla sınırlıdır; ötesini göremezler. Bu körlük onların yaratılış özelliğidir, bir kusur değil.

Hz. Cebrail Aleyhisselâm vahyi Hz. Peygamber’in kalbine nakşetti; ama bu süreçte bir aracı ve bir ölçü mevcuttu. Halifenin yaratılışında, yani insanın bu âlemdeki konumunda, görünmez bir düzey ve ölçü işlemektedir.

Allah’ı bilmek sayısal bir mesele değil, keyfiyetle — nitelikle — ilgilidir. Bir kimse Allah’ı ne kadar derinlemesine bilirse o kadar bilebilir; sınır yoktur. Fil fablındaki gibi: kimi hortumunu, kimi bacağını, kimi kulağını tutar — her biri gerçeğin bir boyutunu kavramış ama bütününü değil.

Allah’ı bilmek her kimsenin kendi kapasitesi kadardır. Herkes kendisi kadar Allah’ı bilir; bu küçümseyici değil, aksine her insanın bu tanımaya ortak olduğunu gösteren bir gerçektir.

Kör adam fili dokunarak tarif etmeye çalışır: hortumundan tutan “fil hortuma benzer” der, bacağından tutan “fil direğe benzer” der. Allah’ı bilmek de buna benzer; her kimse O’nu kendi kapasitesinden tarif eder. Ama gerçek O, tarif edilemez bütünde gizlidir.

İsim ve sıfatların cem edilişi meleklerde yoktur, ancak insanda ve bilhassa insan-ı kâmilde bulunur. Çünkü insan-ı kâmilde bu isim ve sıfatlar hem zahir hem de bâtın noktasında cem edilmiştir.

Adem’in üzerinde Cenâb-ı Hak bütün isim ve sıfatlarıyla sudûr etmiştir. O yüzden Adem’de bütün isim ve sıfatlar mevcuttur; sadece bilkuvve değil, bilfiil de. Bu, insanın diğer bütün mahlukattan üstün kılan özelliğidir.

Adem ebediyen Cenâb-ı Hak’ın bütün isim ve sıfatlarının sudûr edeceği maddi, zahiri ve manevi bir alan hükmündedir. Bu alan, zamanla daha da derinleşir ve genişler; ama temel kapasite başından beri insana verilmiştir.

Mürşid-i kâmiller Hz. Muhammed Mustafâ’nın sallallâhu aleyhi ve sellemin ayak izlerini takip ederler; hücre hücre, atom atom. Onun yolundan yürüdükçe onun üzerinde tecellî eden isimlere doğru ilerlemiş olurlar.

O kimsenin ismi şerîfi onun esması olur; bütün insanlar ism-i azamı ararlar. O kimsenin ismi ism-i azamın hükmündedir; ama bu iddia ile değil, ilâhî bir lütuf ve seçimle gerçekleşir.

İtikâfa giren sûfîlerde tecellî eden hâller kitaplarda yazılı değildir; bunlar yaşanır. Bu söylediklerim bir kitaptan değil; bu hâlleri yaşayan kimselerden, bizatihi o hâli yaşamaktan öğrenilir.

Tehlikeli bir noktadır bu: mürşide muhtaçtır. Bir insan-ı kâmil lazımdır ki o kimseyi bu hâlden başka bir isme doğru yönlendirsin. Bir ism-i şerîf insana galip geldiğinde, onu dengeleyen başka bir isim devreye girmeli; bunu yapacak olan mürşid-i kâmildir.

Sûfî kendi kendine telkinde bulunmaya devam etmemeli; kendi kendine ilaç alıp kendi kendine devam etmemelidir. Bu noktada fizikî rahatsızlıklar da yaşanabilir; mürşide başvurmak zorunludur.

Bazı durumlar bize şizofrenik bir mesaj gibi görünse de bu insanların derdini anlamak gerekir. Dergâhımızda bu tür hâllere giren insanlar olmuştur; onlara sabırla ve bilgiyle yaklaşılmıştır.

Arabi der ki: “Uyanık ol, dikkatli ol.” Allah insana “Sen yeryüzünde fesat çıkaracak mı?” diye sormadı; Arabi bu noktada insanın meleklerin itirazına rağmen seçildiğini ve bu seçimin büyük bir hikmete dayandığını anlatır.

Meleklerin Hz. Adem hakkında söyledikleri ile bugün bazı kimselerin Allah hakkında söyledikleri arasında benzerlik kurmak mümkündür. Melekler Adem’i tanımıyorlardı ve itiraz ettiler; bugün de bazıları Allah’ın sınırsız hikmetini kavrayamadan itiraz eder.

Yaratılış benim anlamak istediğim gibi değil. Ama ben şunu söyleyebilirim: duygularımdan hareket ediyorum. Ben bir şekilde “ben buradayım, bu şekildeyim, bu yoldayım” diyorum; bu benim varlığımın ve imanımın temelidir.

Meleklerin şuuru yoktur; düşünmezler, akletmezler. Bu onların bir eksikliği değil, yaratılış özellikleridir. Eğer düşünseydiler, akletseydiler, insan olmuş olurlardı. Ama insan hem akleder hem de seçer; bu yüzden hem sorumluluk taşır hem de yücelme kapasitesine sahiptir.

Melekler kendilerini tanımazlar; kendi istidatları kadar yaratılışları kadar bilirler. Bu “cebr” değildir; bu onların fıtratlarına uygun bir var oluştur. İnsan ise hem fıtratına uymak hem de irade etmek arasında bir köprüdür.

Meleklerin yaratılış perdesinde Allah’ı tenzih ve takdis ederler; ama bu tenzih eksikten değil, kendi fıtratlarından gelen bir zorunluluktan kaynaklanır. Onlar Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederler; insansa hem Allah’ı tenzih eder hem de O’na şükranda bulunur.

Allah’ın en güzel şekilde görülmesini isteyen kullarına baktığında orada kendi esma ve sıfatlarını en güzel biçimde görür. Bu noktada Allah-insan ilişkisi bir ayna ilişkisine dönüşür: insan Allah’ın isimlerini yansıtır, Allah da o yansımada kendini görür.

Meleklerin Allah’ı tespih ve takdis etmeleri, insanın Allah’a dua ve ibadetle yönelmesiyle farklıdır. Melek sadece tenzih eder; insan hem tenzih eder hem de dua eder, hem uzaklığı hem de yakınlığı bir arada taşır.

Allah’a davet eden bir nokta olarak insanın bu özelliği, onu bütün mahlukattan farklı kılar. Bitirelim diyerek hikmet bölümüne geçiyoruz; sorularınızı buraya kadar açığa çıkarabilirsiniz.

Velilerin önceden seçilmiş, belirlenmiş oldukları söylenir; bu cebri olur mu? Hayır. Ben şöyle düşünüyorum: dini İslam olarak seçilmiş kabul ediyorum; ama velilik bu manada sonradan verilen bir şeydir. Allah seçer, ama kul gayret eder.

Allah’a yakın olma çipinin bütün insanlarda var olduğunu, ama velilik mertebesine erişenlerin o çipin aktifleştiğini düşünüyorum. Velinin gayreti ve çabasıyla o program daha fazla açılır ve daha üst bir noktaya erişilir.

Bir kimse gayret eder ve bir üst kata çıkar. Şimdi birinci katta bulunan bir komşu onu görür; o da çıkmak ister. Bu da mümkündür. Bir velinin makamına ulaşan bir başkasının varlığı diğerlerine de ilham verir.

Bazıları anne baba ve çevrelerinin diniyle uyuyakalmış gider. Ama Cenâb-ı Hak apaçık yolu göstermiştir; “Bizi doğru yola ilet” duasını öğretmiştir. Bu yola giren kimse o apaçık yolda yürür.

“Doğru yola iletenler” diyeceğiz; eğer düz irademiz olmamış olsaydı bu dua anlamsız olurdu. Dua etmek irade gerektirir; irade var olduğunda da sorumluluk doğar. Allah’ın hidayeti ile kulun iradesinin bir araya gelmesi kurtuluşun şartıdır.

Delalete gidenlerden eyleme diye dua ediyoruz. Bir zaman boyutunda değil, ebediyet boyutunda dünya insanlarının Allah’ı ve hakikati kabul edeceğine inanıyorum. Çünkü insanlık hem çok hızlı gelişiyor hem de bu gelişimin içinde pek çok insan hakikate yaklaşıyor.

Tek bir esma üzerinde kalınca sufi kabız hâline geçer. Maddi dünyada da kabızlık olduğu gibi manevi dünyada da kabızlık vardır; tek bir hâlde kalmak insanı daraltır. Niyetle kabız hâlini aşmak mümkündür ama zordur.

İnsanoğlu maddi şeylere sahip olunca kısa sürede doyar; o şey oyuncak gibi olur elinde. En son model telefon alırsın, bir süre sonra manası kalmaz. Bu dünya böyledir; maddeye bağlanan bir gönül tatmin bulamaz.

İnsanın tam anlamıyla Allah’ı bilmesi mümkün mü? Eğer “tam” dan kastımız sonsuzun bilinmesi ise, hayır. Ama insanın Allah’ı sonsuzca daha fazla tanıması mümkündür; bu da sonsuz bir yolculuktur.

Varlığın içindeki zaman olgusunu aşmak mümkündür. Bunu anlatmak tuhaf karşılanabilir; ama sufi yaşantısında zaman olgusunun farklı işlediğine dair pek çok örnek vardır. O hâllerde zaman genişler, daralır veya kaybolur.

Bir kimse “bildim” dediğinde tenzih etmeyi bırakır; oysa asıl bilgi tenzihle birlikte gelir. Bildikçe bilmediğini anlamak, sufiliğin en temel dönüm noktalarından biridir. O noktayı geçemeyenler şatahata düşer.

“Sizi imtihan etmekle sizi aldırdık; imkânınızla sizi çarptık.” Bir insanın ilk hasta olduğu andır, eşini kaybettiği andır, imkânını yitirdiği andır — işte o anda gerçek hâl ortaya çıkar. İmtihan her şeyi olduğu gibi gösterir.

Melek, Arabi’ye göre bir araç ve vasıtadır; sadece kendi işini yapan bir olgudur. Elinizdeki bir çekiç neyse, melek de o manada bir araçtır. Ama çekici kutsalamaz, çekici putlaştıramazsınız; aynı şekilde meleği de sınırlarının ötesine taşımamalısınız.

Sufi şeyhinden izinsiz bir ism-i şerîf ile başlarsa sonucu ağır olur. İsm-i azam kavramı “Lâ ilâhe illallah” çevresinde şekillenir; bu isim bütün esma ve sıfatların sudûr ettiği merkezdir. Ama bu merkezin yanlış kullanımı tehlikelidir.

Bir melek görevi dışına çıkarsa o sufilerin söylediği anlamda bir görevi ihlal olur. Melekler belirlenmiş görevlerinin dışına çıkmazlar; bu onların hem sınırlılığı hem de güvenilirliğidir.

Bir varlığa kutsiyet yüklemek, onu ilâhîleştirme tehlikesini taşır. Bir meleğin belirli bir görevinin olduğunu ve bunun dışına çıkmayacağını bilmek önemlidir. Meleklere kutsallık yüklemek ve onları Allah’ın sıfatlarıyla donatmak doğru değildir.

Şeriatın kurallarına uymamak sûfîyi manevilik yolundan çıkarır. Peygamberi bir metot olarak takip etmeden manevi yolda yürümek mümkün değildir; şeriat manevi yolun çerçevesidir, dışı değil içidir.

Maddenin üstünde mana vardır. Ama merkeze maddeyi koymamalıyız; madde bir basamaktır. Bununla birlikte, sadece maneviyi merkeze alırken dünya tamamen reddedilmemelidir; denge şarttır.

Dünya ile kazanıyoruz, dünya bizim için bir basamak; ama kazandığımızda merkezi dünya mı olmuş olmuyor mu? Bu soruyu sormak gerekir. Dünya bir vasıtadır; amaç değil. Bu ayrımı kaybedersek yol kaybolur.

Madde ile mana arasındaki fark nerededir? Bu soruyu derinlemesine sormak gerekir. “Ben madde ile manayı ayıramıyorum” diyen için şunu söyleyebiliriz: baktığın yere değil, nereye doğru gittiğine bak. Yön madde mi, yoksa mana mı?

“Eftal-i zikirler Lâ ilâhe illallah’tır” hadis-i şerîfi bize zikirde en faziletli olanı gösterir. Bu hadis-i şerîf dururken ism-i azam tartışmaları yapmak gereksizdir; asıl olan bu temel zikri güzel ve derin yaşamaktır.

İsm-i azam kavramının “Lâ ilâhe illallah” etrafında şekillenmesi, bütün esma ve sıfatların bu temel kelime-i tevhidte toplanmasından kaynaklanır. Bu kelime bir denizdir; bütün esma onun içinden çıkar.

Bir meleğin görevi bildirmekle sınırlıysa, o zaman o görev dışına çıkması zaten söz konusu olamaz. Sûfînin o noktada anlaması gereken, her meleğin ve her varlığın kendi sınırlarını bilmesi ve o sınırlar içinde mükemmel olmasıdır.

Bir varlığa ilâhîlik anlamı yüklemek tehlikelidir. Melekler belirli bir görevin sahibidir; onları o görevin ötesinde kutsallaştırmak tevhide aykırıdır.

Her gördüğüm haksa neden ikilik var? Bu soru sufi yolunda sıkça sorulan bir sorudur. Cevap şudur: her tecellî haktır, ama her tecellî bütünü değildir. Parça gerçekliği bütünün gerçekliğinden farklıdır.

Derviş o esnada sadece Allah’ı zikreder; başka hiçbir şeyi davet etmez. Sufi yolunun özü budur: hep O, her şeyde O, her hâlde O.

Doktor bir çocuğuna isim koyulurken soran oldu: isim koymada bir hikmet var mı? Evet, vardır. İsimlerin manası ve insana yükledikleri bazen hayat boyunca bir iz bırakır. Sûfîler isimlerin hikmetine dikkat eder.

Velilerin sıfatları tecellî eder; bir merhaleye gelip duranlar, bir sonrakinde daha fazla tecellî eder. Bu süreç devam eder; velinin makamı sabit değil, büyüyen bir kapıdır.

Bütün velilerin durduğu, gelip durduğu nokta aynı yerdir: Allah’ın yakınlığı. Ama bu yakınlık içinde de mertebeler ve derinlikler vardır; her veliinin hâli kendine özgüdür.

Buradaki tanıma ve bilme ile öteki âlemdeki tanıma ve bilme aynı derecede değildir. Her zamanın kutbu kendi döneminin en derin tanıyışını yaşar; ama sonraki kutup onun üzerine bir kat daha koyar.

Ehadiyet hususunda bir benzerliği idrak eden, o hususta bütün varlığı kuşatan bir bakışa ulaşmış demektir. Bu bakış sufilikte “fena” hâline yakındır; varlığın birliğini hem aklî hem de hissî olarak kavramak.

Alim üstün olduğunu kabul eden kimse bilginin değerini bilir. Bilgi ve güven bir arada olmalıdır; bilgiden kopmayan ve güvenilir olan kimse hem kendini hem de etrafını şereflendirmiş olur.

Doğru hâl sahipleri bilginin üstünlüğünü bilenlerdir; onlar bilginin peşindedir. Çünkü hâl, onlara yaratılışın sırrını kapı kapı açar; ve her kapı bir sonrakini gösterir.

Bilgi hem dünyada hem ahirette ve her yerde hüküm sahibidir; çünkü onun üzerinde eksiksiz olan Allah’ın bilgisidir. Bu yüzden insan bilgisini asla tam görmemeli; eksikliğini bilerek aramaya devam etmelidir.

Bütün makamları ve hayalleri idrak etmiş, celal ve cemalinin ötesine geçmişler için ne sıfat kalır ne de baskı. Onlar Allah’ta yok olmuştur; bu yok oluş kurtuluşun değil, birleşmenin adıdır.

Kabrin başına gittiğinde ilk defa o kimseyi görenler, Allah’a daha fazla yönelmiş olurlar. Vedanın kendisi bile bir ders verir; ölüm hatırlatır, yakınlaştırır.

“Seni çok seviyorum” dersem ama hiç ziyarete gelmezsem bu sevgi nereye kadar gider? Sevgi eylemle, davranışla ispat edilir. Sufilikte sevgi salt bir duygu değil, bir yaşam biçimidir.

Bir varlık kendi yerinde kalamazsa öyle bir hâl vardır ki o kimse tamamen değişmiş demektir. Abdullah Gürbüz’ü tanıdığında o artık ölmüştür, yenisi doğmuştur. İşte bu dönüşüm sufiliğin hedefidir.

İkinci bir varlık olarak hayatta devam edeceğini kimse söylemez; o artık öncekinden farklıdır. Veliliğin bir makamı vardır ki onda kişi kendinden geçer; adını ateş bile yakmaz artık.

Hz. Peygamber ümmetine şunu söylemiştir: birleşin, birbirinizle çatışmayın. Ümmet beraberliği ve birliği, hem dünya hem de ahiret için kurtarıcıdır.

Hepinize teşekkür ederim. Buradaki sessizlik ve sükunet çok kıymetliydi. Bu sükûnet sohbetin içine sindiğinde, kelimeler çok daha derine işler. Allah cümlemize nasip eylesin.


Kaynaklar

Kaynak: Mustafa Özbağ EfendiSohbet Kaydı


Bu metin, Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbet serisinden derlenmiştir.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Kalb, Tecellî, Sabır, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı