Mesnevî 2275: Sahte Önderlerin Belâgât Sanatı ve Süslü Lafazanlığı
Beyit’te kalmışız. Malum burada Hz. Pîr sahte önderler, sahte şeyhlerle alakalı bölümü anlatıyor. Bunları sohbet ediyorum. Hz. Pîr’in beytleri sonuç itibariyle hoşuna gitmeyenler olabilir. O yüzden burada belli bir şahıs, cemaat, cemiyet, topluluk söz konusu değil. Ölçüyü konuşuyoruz. Ölçüden rahatsız oluyorlarsa kendi bulundukları topluluğu sorgulayacaklar. Kendi peşlerini sorgulayacaklar. Ölçüden rahatsız oluyorlarsa kendi bulundukları topluluğu sorgulayacaklar. Kendi peşlerine düştükleri ama lider ama şeyh ama hoca ama âlim ama zalim neyse onları sorgulayacaklar. Bizim bu konuda ölçüyü konuşmaktan başka bir işimiz yok. Ölçüyü konuşmaktan da korkmayız. Öyle abaaltından sopa göstermek bizi geri adım attırmaz.
Kendimizce hak ve hakikati konuştuğumuz için başımıza bir çorap örülsekse de örülür. Bu noktada da herhangi bir tehditvari sözlere pabuç bırakacak noktada da değiliz. Cenâb-ı Hak’a hamdolsun. O yüzden hak bildiğimizi konuşuruz. 2275. Beyid, söz söylerken lafı Bâyezîd’den ziyade inceler. Onu bile kusurlu bulur. Halbuki onun iç yüzünden yezid arlanır. bu sahte önderler, sahte şeyhler, sahte hocalar. Bu toplumun insanların önüne geçmiş ama o işe liyarkatlı olmayan kimseler, söz söylerken böyle bir dervîşlik taslayacaklar, müslümanlık taslayacaklar ya, onlar böyle takvâ taslayacaklar ya, adam faizin içerisinde gömülmüş bana evliya menkıbesi anlatıyor. Diyor ki ya, faizin içinde gömülmüşün, bana evliya menkıbesi anlatma.
Ona bakacak olursan o herkesten fazla evliya. Ama kol çalışıyor boyuna. Kol çalıştığı halde bize o evliya menkıbesi anlatıp ders verecek bize kendince. söz söylerken onlar senden fazla, benden senden fazla müslümandır onlar. O yüzden normalde bu sahte olan aslında dünyaya tapınmış, makama tapınmış, mevkisine tapınmış, onları kendine ilah edilmiş olan insanlar laf ustasıdır. Onlar öyle bir laflar söylerler ki, kelimeleri süsterler, cümleleri süsterler. Onların normalde o laf süslemelerine kanar bütün herkes. Onlar öyle belagatlı konuşurlar ki, onların konuşmasına normalde belagatına şeytan bile önünü ilikler. Öyle dervîşlik satarlar, öyle şeyhlik satarlar, öyle önderlik, liderlik satarlar. Şeytan der ki ben bu kadarını yapamazdım.
O yüzden ama onların hakikatlerinde nur yoktur, kalplerinde nur yoktur. Onların maneviyatları yoktur. Ama maneviyatları olmadığı halde dilleri çok süslüdür. Hatta giderler konuşma terapisi alırlar, hitabet sanatını güçlendirirler. Hussisi hitabeti nasıl olması lazım? Onların giderler eğitimini alırlar. onlar teklemezler hiç.
Müsned-i İmâm-ı A’zam Hâdisesi — Geylânî, Bistâmî ve İbrâhîm Edhem’i Kusurlu Görenler
Hele şimdi bir de ne diyorlar, printer mı diyorlar? Şimdi oradan okuyorlar ya hiç teklemiyorlar. Onlar böyle belagat ustasıdır her biri. Güzel konuşurlar, tatlı konuşurlar, mükemmel konuşurlar. Senin aldanmaman çok zordur. O yüzden ama onların hakikatleri sıkıntılıdır. Oysa Cenâb-ı Hak sizin normalde dışınıza bakmaz, suretlerinize bakmaz, mallarınıza bakmaz. İçinize bakar sizin, kalbinize bakar. Ama onlar normalde kalp ehli olmayanların önünde konuştukları için rahat konuşurlar. Mesela onlar kalp ehli olan bir kimsenin önünde normalde rahat konuşmazlar. Öyle bir kimseyi de istemezler. Öyle bir kimseyi de ne yanlarında ne etraflarında istemezler. Oysa Cenâb-ı Hak hadîs-i şerifte de, Müslim’de geçiyor.
Allâh sizin süsünüze, kalıbınıza değil, malınıza değil kalbinize bakar der. O yüzden insanın merkezi kalbidir. Başka bir hadîs-i şerifte kalp dükkanı dil tüccar derler. O yüzden senin kalbinde ne var ona bakar. Hatta bu kimseler otururlar mesela o büyük zatlarda dahi kusur bulurlar. Mesela Hazret-i Pîr Geylânî Hazretleri’nde kusur bulur. Bâyezîd-i Bistâmî’de kusur bulur. İbrâhîm Edhem’de kusur bulur. Çünkü ondan daha yüce gösterir kendini. işte adam diyor ya televizyonda öyle dedi. Ben imam-ı azamdan üstünüm dedi. Ben günün imamı azamı mıım dedi bir arada. Bir arada da üstünlüğünü söyledi. Onlar normalde çünkü veya Türkiye’de tırnak içerisinde söylüyorum. Öyle bir topluluk var kendi hocalarını, kendi bu fıkıh, fetva veren hocalarını imam-ı azamdan üstün görüyorlar.
Örnek. Diyor ki bizim hocalarımız imam-ı azamdan üstündür. onların hocalarının verdiği fetva geçerli. İmam-ı azamınki değil. onlar imam-ı azamdan daha üstün. Bunu söyleyene dedim ki o zaman sizin hangi herhangi bir hocanızı söyleyin bana dedim. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kabrinin başına gitsin. Müsnedi, imam-ı azamın müsnedi var hadîsleri topladığı. fetva verdiği bütün hadîsleri kitabında toplamış. İmâm-ı A’zam müsnedi var. İmam-ı şafinin müsnedi vardır. İmâm Ahmed b. Hanbel’in müsnedi vardır. Müsned dediğim onlar fetva verdikleri hadîsleri bir kitapta toplamışlar. İmâm-ı A’zam hazretleri kendi müsnetini eline almış. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kabrinin başına gitmiş.
Yanında 300.000-400.000 kişi var orada o zaman için. Geçmiş kabr-i şerifin başına hadîs-i şerifleri teker teker okuyormuş. Kabr-i şerifin başında. Ya Resulallah bu hadîs senin mi? Kabirden cevap geliyormuş. Ne am? Evet. İşaret koyuyormuş. Talebeler de duyuyor orada. Herkes duyuyor o sesi. Dedim sizin hocanız böyle mi? Kaldı. Biraz edeb lazım dedim. Biraz edeb lazım. bir kimse benim hocam imam-ı azamdan üstündür demek için edeb lazım. Veya benim şeyhim Geylânî Hazretlerinden üstündür demek için yapmayın bu kadar küstahlık. Edeb lazım biraz. Ama yok onlar o sahtekar insanlar bu işin dünyasını düzeltmeye çalışan kimseler öyle keramet anlatırlar ki sanki peygamber mucizesinden yukarıdaymış gibi.
Allâh muhâfaza eylesin. Hatta o geçmiş velileri, o geçmiş büyük imamları, geçmiş büyük velileri kusurlu görürler. Daha ilerisi olanlar var daha ilerisi gören. Bunu normalde bizim Hacı Okta ile beraber şahidiz. Adam peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin kusurlu görüyor bizim önümüzde. Kendisini daha üstün görüyor. Normalde şimdi bu kabul edilebilir bir şey değil ama ve lakin bugün var mı? Var. hadîsleri inkar edenler, peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinden kendilerini üstün görüyorlar. Ki kendi sözlerini söylüyorlar.
Müslim Hadîsi — Zerre Kadar Kibir Cennete Engeldir, Şeytân’ın Ahlâkı
Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden nefis gözüyle bakan bir kimse, heva ve hevesine uyan bir kimse, haşa kendisini Allâh’tan bile üstün görür. Görür, nefis insanı o noktaya bile getirir. Peygamberden üstün görür. Hatta intisâb ettiği şeyhinden bile kendisini üstün görür. Evet. Kıyaslar kendince ben ondan üstünüm der. şeytan böylesine insana vesvese verir. Sonuçta kendisi Adem’den üstün olduğunu iddia etti. Bir kimse bir kimseden bir müslümandan kendini üstün görüyorsa onda şeytanilik vardır. Kibir şeytanın ahlakıdır. Şeytanın ahlakıdır. Zerreci kibir olan o yüzden asla cennetime giremez dedi. Kibir şeytanın işidir çünkü. Ve siz o kibri kabul ederseniz, o şeytani sıfatı kabul etmiş olursunuz. O kibre karşı susarsanız, susarsanız diğisi şeytan olursunuz.
Kibirlenene kibirleniniz. Kibirlenene nasihat et. Kibir gösterdiğinde, hala da kibirleniyorsa ona da kibirlen. Hala da kibirleniyorsa o kimse, evet şeytan ona galip gelmiş. Nasihattan da anlamıyor, kibirlenmekten de anlamıyor. Ve sen onu toler etmeye çalışırsan, kabul edersen, sen o şeytani halini kabul etmiş oldun. Çünkü bu öyle bir şey ki, nerede duracağı belli değil kibirliliğin. Tabiri caizse yılan küçükken kafasını ezeceksin derler ya, evet kibir küçükken kafasını ez. Kafasını ezmezsen küçükken 15 yıl sonra senin normati bütün bedenini sarabilir o yılan. 5 yıl sonra, 3 yıl sonra senin başına ne getireceği belli değil. O kibri baştan böyle onu ezeceksin. Allâh muhâfaza eylesin. Çünkü o kibir herkesi kusurlu gösterir sana.
Adam dervîş, buradaki dervişleri kusurlu görüyor. Buradaki dervişleri horhakir görüyor. Buradaki dervişleri ikinci sınıf vatandaş görüyor. Kendisi birinci sınıf vatandaş. Buraya giremez o. Hocam sizden ders alsam ama sohbetlerinize gelmesem, hayırdır? Ya ne bileyim oradaki arkadaşlar, evet bizim arkadaşlar avam, ben de avamım. Sen bizden ders alma. Öyle demek istemedim. Ya ne demek istedin? Ya ne demek istedin sen? Vardır böyle çevre, ilçelerde de vardır, bayanların içerisinde de vardır, erkeklerde de vardır. Bunlarla ben çok şahit olmuşumdur. Sen çok iyisin hocam ama arkadaşlar öyle değil. Kibir. Buradaki bir dervişten kendini üstün görüyorsan kibirlisin. Kibirli sen asla cennete giremezsin.
Asla cennete giremeyen kimlerdir? Lanetlik amel işleyenlerdir. Şimdi insanlar sufilere tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. Müslümanlara tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. Üstadlara, dervişlere, onlara, bunlara, Müslümanlara tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. İlahiyat kısmı, Diyanet kısmı, sufilere tepeden bakıyorlar mı? Bakıyorlar. Kibirlerinden dolayı bakıyorlar. Hiçbirisi de cennete giremez. O kibir onda olduğu müddetçe giremez. Çünkü neden? Onlar çünkü herkesi kusurlu görürler. Vardır. Anne vardır mesela. Herkes kusurludur, anne kusurlu değildir. Baba vardır, herkes kusurludur, o kendisi kusurlu değildir. Kusurunu kabul etmeyen, hatasını kabul etmeyen, yanlışlığını kabul etmeyen kibir vardır onda.
O kibirli kimsede Allâh’ın sevmediği, lanet ettiği kimsedir. Yok. Öyle bir şey yok. Kendini karıncadan bile üstün görmedi. O da mahlukat, sen de mahlukatsın. Hele sen de o kibir varken sen karıncadan daha aşağısın. Sen karıncadan daha aşağısın. Ve kibirlilerde manevi bir necaset kokusu vardır. Kibirlilerde. Burnun koku alıyorsa anlarsın onu. Burnun koku alması lazım. Hz. Piri diyor, burnun senin neden koku almaz, bilir misin diyor. Neden koku almaz? Senin burnun koku almaz çünkü manevi değil. Manevi olmuş olsaydı koku alacaktı. Allâh muhâfaza eylesin. Hz. Piri devam ediyor. Halbuki onun iç yüzünden yezit arlanır. o kimsenin dışı süslü, cübbesi süslü, sarığı süslü, ne bileyim, kölemeleri süslü, davranışları süslü.
Vay. Ne ahenk var. Yollarda karşılıyorlar onları. Etrafında koşuşturuyorlar. Ama yezit diyor, onun içinden kendi sarlanır, kendi sultanır onun içinden. İçi çıfıt çarşısı çünkü. Onun içi bozuk. Onun içi yezitten daha bozuk. Onun içi yezitten daha bozuk. Yezit hiç olmasa Hazret-i Hüseyin’e karşı, Radıyallâhu anh hazretlerine karşı düşmanlığını açıkça beyan etti. Ona olan düşmanlığını açıkça beyan etti. Ama bu sahte insanlar, bu dışı süslü, içi bozuk insanlar, en tehlikeli insanlar. Çünkü onun dost mu, düşman mı olduğunu bilmiyorsun. Sana dostmuş gibi görünüyor. Sana Müslümanmış gibi görünüyor. Sana müminmiş gibi görünüyor. Ama içi yezitten daha kötü. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden hadîs-i şerîf, müslümde içinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.
İç yüzü böyle kibirle, gösterişle, şatahatla, şatafatla dolu.
Eşler-Anne-Dervîş Arasında Kibir ve Devr-i Veled — «Toprağın Altında Usta da Çırak da Bir»
İçi ayrı dışı ayrı insanlar. İki yüzü değil, çok yüzü insanlar. Bunlar asla ümmet-i Muhammed’i aldattıkları için onlar cennet yüzü görmeyecekler. Ölçü Kur’ân ve sünnet. Ölçü Sünnet-i Seniyye’ye uymak. Ölçü Kur’ân’ın ahkamına uymak. Ölçü bu. Başka bir ölçü yok. O yüzden bir kimsenin ağzının laf yapması, dışının süslü olması seni aldatmasın. Anlattığı şey Kur’ân sünnet ise, davet ettiği yer Allâh ve Resulü ise sıkıntı yok. Ama yok, seni Allâh ve Resulüne davet etmiyorsa, anlattığı tebliği Kur’ân ve sünnet değil ise o zaman sıkıntı büyük. Ve Allâh bizi affetsin, gerçek sufiler, olgunlaşmış insanlar, etraflarındaki insanlarda kusur aramazlar. Etrafındaki insanlarda kusur arayan, onların kusurlarından dolayı onları ikinci sınıf, üçüncü sınıf vatandaş gibi tutan kimseler kibirli insanlardır.
O kibirli insanlarda asla cennet yüzü görmez. Bunu dervîş kardeşlere özellikle üstüne basa basa söylüyorum. başınızda zikrullâh yapan kimse sizden üstündür. Kendini ondan üstün görme. Kendini ondan kıymetli görme. Kendini ondan fazla görme. İster zâkir ol, ister nakîb ol, ister nügebâ ol, istersen şeyh ol, istersen mürşid ol, istersen zamanın kutbu ol. O başındaki kimseden kendini üstün görme. başındaki kimseden kendini üstün görüyorsan, ayrıcalıklık istiyorsan ve ayrıcalık bekliyorsan sende kibir var. Sufilerin hiç sevmediği şeydir. Allâh da çünkü hiç sevmez. O yüzden sufilerin içinde kalbinde asla kibir olmaması gerekiyor. Birinin zenginliğinden dolayı temennâ ederseniz dininizin yarısını kaybedersiniz.
Birinin makamından dolayı ona temennâ ederseniz dininizin yarısını kaybedersiniz. O yüzden bütün dergahlara, cemâatlere sözüm, insanları ayırmayın. Birinci sınıf vatandaş, ikinci sınıf vatandaş olarak ayırmayın. Allâh katında üstün olan takvaca üstün olandır. Allâh katında zenginler üstün değildir. Allâh katında bürokrata sahip olanlar üstün değildir. Allâh sizin mesleğinize bakmaz. Allâh sizin ne iş yaptığınıza bakmaz. Allâh sizin takvanınıza bakar. Allâh sizin evinizin süsüne bakmaz. Allâh sizin kalbinize bakar. O yüzden eğer kalpte bir kimsenin kibir var ise ve onu terbiye etmiyorsa, o yılanın başını ezmiyorsa onda büyük bir sıkıntı vardır. O kibir onu helaka götürür. Erkek kibirleniyorsa kadına karşı, kadın kibirleniyorsa kocasına karşı, anne baba çocuğuna kibirleniyorsa, çocuk annesine babasına kibirleniyorsa, dervîş dervişe kibirleniyorsa, zâkir dervişe kibirleniyorsa, çavuş dervişe kibirleniyorsa, zâkire kibirleniyorsa, dervîş üstada kibirleniyorsa veya zâkir üstada kibirleniyorsa, üstad zakirlere dervişlere kibirleniyorsa asla cennet yüzü görmez.
Hazret-i Pîr’in sözü muhteşem. Toprağın altında usta da bir, çırak da bir. O yüzden devr-i veledde üstad en son selamlaştığı kimse, en son tennûre giyen derviştir, en çömezdir. Devri veledin hakikatinde son elbise giyen son tennûre giyen dervîş çıkar üstadın karşısına. Üstad şunu der, verdiği mesaj şudur, seninle benim aramda bir makam farkı yok. Seninle benim aramda herhangi bir mertebe problemi yok. Ben seninle eşdeerdeyim der. Gerçek mevlevîlik budur, sufilik budur. Sen ben zakirim, ben çavuşum, ben nakibim, ben nükabâyım, ben milletvekilim, ben müdürüm, ben belediye başkanım, ben amirim, ben memurum, ben şuyum, ben buyum deyip de kendini ayrıcalıklı görüyorsan, vallâhi de billâhi de tillâhi de şeytanlaşmış insansın sen.
Şeytanisin. Şeytan seni çepeçevre sarmış, kibir yılanı senin kalbine oturmuş. Şimdi eşler arasında problem çıkar. Eşler arasındaki problem kibirle alakalıdır. Adam eşinden, karısından kendini üstün görür. Kadın, kocasından kendini üstün görür. Kibirlilik yapar. Anne baba çocuğa kibirlilik yapar. O, o anne baba ne muhterem, ne büyük insandır. Neler yapmıştır. O yüzden kibirlenmek onun hakkıdır. Otur oturduğun yere şeytani insan. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden etrafında kusur arayıp, kusurlu bulup, ona tepeden bakan kimse kibirlidir.
Şeyh Efendi’nin Karıştırma Yemeği — «Şeyhinin Yediğini Yiyeceksin»
Şimdi Şeyh Efendi ve birkaç kişi yemek yiyoruz. Mustafa Efendi sen karıştırmayı seversin. Severim efendim. Hadi karıştır. Ben şimdi böyle bir tepsi var bildiğiniz çorba az kaldı içinde. Ben ne varsa atıyorum içine sofrada. Kahvaltı. Böyle tepsinin böyle bu kadar bir tepsi var içine atıyorum ne varsa. Salatayı varıncaya kadar attım. Tatlıyı varıncaya kadar attım. Birkaç kişi kenara çekildi. onu yiyemeyecekler. Ağam karıştırdım ben. Şeyh Efendi de karıştırdı. Ağam Mustafa Efendi senin karışımın çok güzel oluyor dedi. Şimdi bir iki üç ayrıldılar şimdi biz kaşıklıyoruz Şeyh Efendi ve gerçek tabi olan odur ağam. Hepsi dervîş. Birine döndü ne oldu ağa için mi kalktı dedi yiyemeyeceğim efendim dedi.
Sen ne oldun ağa dedi ona döndü. Sen de mi yiyemeyeceksin dedi efendim ne bileyim dedi. Şeyh’inin yediğini nerede yiyemeyeceğim dedi. Kibirlilik başka bir şey değil. Kibirlilik şeyhin taş yese taş yiyeceksin. Taş yiyeceksin. O yemeği yemediler taş yediler zaten. Bitti. Ona döndü ağa midenin kalkması geçti mi dedi efendim şöyle de böyle de filan. Kibirlilik sen nereye yemeği beğenmiyorsun. Şeyh Efendi yapıştırdı. Ayrı ayrı yiyorsunuz midenizde birleşmiyor mu dedi karışmıyor mu dedi. ayrı ayrı yiyor midede karışmadı mı karıştı. Karıştı. Sen şeyhinin yediğini yiyeceksin içtiğini içeceksin. Kibirlilik etmeyeceksin beğenmemezlik etmeyeceksin etmeyeceksin. Sana yedim yiyeceksin veya kendisi yiyor hadi buyurun diyor buyuracaksın sen de yiyeceksin.
Senin şeyhinin sohbet ettiği onlarla muhabbet ettiği dervişleri sen beğenmeyeceksin öyle mi? Şeyhini ona değer vermiş ders vermiş ona kıymet vermiş ders vermiş ona. Her ders alan dervîş kıymetlidir. Sen şeyhinin kıymet verdiği ders verdiği kimseye beğenmeyeceksin öyle mi? Defol git durma burada. Defol git. Allâh muhâfaza eylesin. Bu kimseler bu böyle ehil olmayan insan onları anlatmaya devam ediyor. Gök yüzünün ekmeğinden sofrasından nasipsizdir. Hak önüne bir kemik bile atmamıştır. Bu tip kimseler gökyüzünün sofrasından ekmeğinden nasipsiz. buradaki ekmekten kasıt ne manevi rızık. Hazreti bir burada gökyüzünün ekmeğinden sofrasından nasipsiz deyince gökyüzünün ekmeği ne olur manevi rızık olur.
E gökyüzünün sofrası ne olur? Cenab-ı Hakk’ın has kullarına ihsan ettikleridir. sufilerde bir tabir vardır Allâh’ın sofrasında oturmak. Sufi tabiridir bu veya Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in sofrasında oturmak. Sufi tabirdir bunlar veya Hazret-i Pîr’in hangi Pir efendiyse sofrasına oturmak. Bunlar normalde sufi tabirdir veya üstadın sofrasına oturmak. Bunlar manevidir bunlar. Manevi sofradır bunlar. O yüzden gökyüzünün sofrası deyince manevi sofra. Sen durumuna göre üstadın sofrasına mı oturdun? Durumuna göre sen Pir efendilerin veya sahâbelerin veya geçmiş Peygamberlerin ve Hazreti Peygamberin sofrasına mı oturdun manevi olarak? Gökyüzünün sofrası budur başka bir şey değildir. Bu normalde sufilerin yaşayacağı bir şeydir.
Şimdi herkes Îsâ aleyhi’s-selâm’ın havarilerine sofra indiğini zanneder. Sadece onlara sofra indi zanneder. Değil. Sen seyr-i sülükte bir sufiye de manevi sofra iner. Seyr-i sülükte sen bir müddet üstadın sofrasında nimetlenirsin. Üstadın sofrasındasındır. Senin seyr-i sülûkün devam ederken bir bakarsın ki üstad normalde Pir efendilerin sofrasında oturmuş. Sen de o seyr-i sülûkün devam ediyorsa Pir efendilerin sofrasında oturursun. Bunlar kitapta yazanlar değildir. Bunlar seyr-i sülûk halleridir. Sen bakarsın, sen üstadına tabisin. Bir bakmışsın, sen Pir efendilerle beraber onun sofrasına oturmuşsun. Üstadın orada. Seyr-i sülûkün devam ediyor. Pir efendilerden sonra sahâbeler sofraya oturtturur seni.
Gökyüzünün Manevî Sofrası — Üstâd, Pîr, Sahâbe ve Peygamber Sırası
Ondan sonra geçmiş peygamberler oturtturur. Hatta bir peygamber senin eğitimini aldıysa sen kurmaylıya doğru gidiyorsun. Eğer bunlar size bilgi olarak kalsın. Eğer İsa aleyhisselamın sofrasına oturuyorsanız, evet sizin yolunuz çok açık. Son sofra Hz. Muhammed Mustafa’nın, sallâllâhu aleyhi ve sellemin. Gökten sofra gökyüzünün sofrası budur. Bunun manevi hali tecelliyatı da budur. Eğer o kimse bu sohbetten çalar bize ne sofralar kuruldu derse yalancıdır. Şimdi bilmiyorlar ya bunu. Bilmeyince bir başka yerde biz ne sofralarda oturuyoruz? Otur oturduğun yere. Yalan söyleme. Yalan söyleme. Gökyüzünün sofrası budur ve gökyüzünün normalde bu sofralar Allâh’ın sofrası herkes açık mı? Herkes açık. Herkes açık.
Ama senin bir üstadın var ise senin yolun kolay. Ama üstadın yoksa çok zor. Çok zor o yolun yordamını bilmiyorsun çünkü. Çok zor. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden normalde âyet-i kerîme var. Allâh dilediğini hidayete erdirir, dilediğini de sapıklık içinde bırakır der. O kimse sapıklığa doğru yol gidecekse sapıklığın içerisinde bırakır. Ama dilediğini de hidayete erdirir mi erdirir. Ona da hayır dilersen, onu da dinde ince düşünen, ince fikirli, ince yaşantı, ince ahlak sahip eder ona. İyilikler Rabbinizdandır. O yüzden iyiliği de başka yerden görme. normalde gökten inen sofra dendiğinde sofra bu, manevi. Ama o kimsede böyle bir şey olmadığı halde kendisinin öyle olduğunu satar. Allâh muhâfaza eylesin.
Hak önüne bir kemik bile atmamıştır. O yüzden o kimse aslında aç açıktır manevi olarak. Manevi olarak elinde bir şey yoktur, önünde bir şey yoktur. O yüzden normalde Allâh’ı aslında sevmez, Allâh’ın zikrine gelmez. O kimsede normalde boş bir insandır. İlim irfan bilmez, edep adab bilmez, zikir bilmez, nerede ne konuşacağını bilmez ama kendince kendisini farklı bir aynada tutar, farklı bir yerde tutar. Allâh muhâfaza eylesin. Onun dışı gösterişlidir. Şimdi insanlar gösterişli insanları çok seviyor. Tarih boyunca böyle olmuş ama. üstadın arabası böyle giriş yapacak, etrafında 20 tane de koruma koşacak yanında. Tabii arabalar pervane dönecek etrafında, insanlar pervane dönecek, kulaklıklar falan böyle telsizler.
Gözümle gördüğümü söylüyorum. Dedim hayırdır. Mossad dedi üstada her an operasyon yapabilir, suikast yapabilir. Dedim ulan o Mossad bunu operasyon yapacaksa gömülsün yere. Ama bu algı lazım insanlara. Tabii böyle cübbesi sırmalı olacak, sarı sırmalı olacak, asası özel olacak böyle. Birisi de öyle demiş benden için. Sünnet de eksikliği var, asası yok demiş. Bana söylenir asa var dedim daha kullanacak hale gelmedim. Biraz daha yaşlanırsam dedim dengemi kaybedersem asa kullanırım. O zaman dedim ben sedef kalkmalı falan istemem. Ona öyle dedim şimdi öyle baktı pırlanta kaplamalı olmalı dedim bazılarının asası dedim pırlanta kaplamalıymış dedim. Böyle baktı dedim asalılar normal asa kullanmıyor ki dedim.
Asalarını bakın asalarına hangi peygamber kullanırdı o süslü asaları? Kimse ona bakmıyor değil mi? Bakın karşıda bir tane asa var bak orada bak var ya orada bak. Peygamberlerin kullandıkları asa üç aşağı beş yukarı yukarı yola arkadaki asa var bak süsü mesi yok bak işte. Peygamberlerin kullandığı mesela Mûsâ aleyhisselama diyorlar ya Cenâb-ı Hak diyor ki Mûsâ’ya hadisi kutsi ya Mûsâ elindeki nedir diyor. Şimdi hiç olmazsa bir şeyhin bir alimin bu hadisi kutsiden haberi olması gerekir ki vardır. Meşhurdur bu hadisi kutsi. Mûsâ aleyhi’s-selâm der ki çünkü hadîs kitaplarında da geçer bu. Mûsâ aleyhi’s-selâm der ki ya Rabbi ben bununla yırtıcı hayvanlara karşı kendimi ve koyunlarımı korurum. Bununla hayvanlarıma yaprak, hayvanlar çobanlık yapıyor ya bununla hayvanlara yaprak döktürürüm aşağı yaprak silkeliyor.
Buna yaslanırım buna dayanırım. öbür peygamberler diyor ya Mûsâ aleyhi’s-selâm ya Mûsâ neden lafı uzattın Cenâb-ı Hak sana diyor elindeki nedir dedi. Elindeki nedir dedi. O da diyor ki sevgiliyle bir kelime daha bir kelam daha fazla etmek istedim beni neden hor görüyorsunuz dedi. Evet şimdi ben bu kıstayı anlatınca bizim kuyucunun babası aklıma geliyor. Dayım bunu böyle parantez içersin anlatmazsam içimde kalır. Şimdi kuyucunun babası Kore gazisi.
Mossad Operasyonu, Süslü Asâlar ve Hz. Mûsâ’nın Asâ Hadîs-i Kudsîsi
Adam asker aslında. Bir de onlar Kore gazi maaş alıyorlar. Bir de askerinin bütün hastaneler, postaneler her şey onlara serbest. Adam gitmiş savaşmış bitti. Bu böyle hasta ya bunun normalde bir gün böyle nefes darlığı falan var onda. Ondan sonra bunu kaldırmışlar askeri hastaneye İzmir’e. Oradaki başhekim albay bunu muayene etmiş filan. Demiş seni yatıracağım hastaneye. Sen beni yatıramazsın demiş. Ben buranın başhekimiyim ben yatırım demiş. Ben albay bilmem kim. Senin demiş gene kurmayın gelsin gene beni yatıramaz demiş. Demiş neden? Adam şaşırmış öyle neden? Yengemi göstermiş ben bu unsuz yatmam çünkü demiş. Koca albay karıştırmış kendini. Demiş nasıl ya basbaya demiş. Ben unsuz yatmam demiş.
Demiş onu da yatıracağım ya seni yatıracağım demiş. Demiş onu da yatıracağım buraya demiş. O zaman yatarım demiş. Ne bu? Hanımı ya. O demiş ben tuvalete gideceğim zaman benim pantolonumu çıkarır demiş. Tuvaletimi yaparım beni taharetlendirir demiş. Sonra benim pantolonumu giydirir demiş. Ben demiş gömleğimi çıkaracağım zaman gömleğimi çıkarır. Gömleğimi giydirir demiş. Ben yürüyeceğim zaman ona tutunurum demiş. Sen delersem ona yaslanırım demiş. Bana bunu anlatıyor. Yengem yenge değil dedim. Mûsâ’nın asası gibi dedim. Ben de şimdi ona. Böyle araya girdim böyle bir baktı bana. Sonra dedim öyle ya sonra. Demiş dur. Sen demiş dur ben yatıracağım buraya. Yüzbaşı üst emen ne kadar orada komuta kademesi doktor varsa hepsini toplamış başına.
Demiş gelin ya gelin adam görün gelin demiş. Diyormuş bir daha anlat hanımı ile alakalı. Dayımın tam böyle sevdiği muhabbet. Dayım bayılır böyle şeylere. Dayımdan nasihat iste sana bin bir kitaptan nasihat versin. Erinden sonra kalkan garıdan, eylilden sonra ekilen darıdan, bal vermeyen arıdan. Hayır gelmez öyle bağırıyor. Tamam üç mahalle aşağıdan dinliyor. Zaten onun normalde kimse duymasın dediği muhabbeti at sokak duyuyor. Bak Neriman bunu kimse duymasın diyor. At sokak dinledi diyorum ben. Yüksek sesle konuşuyorlar. Bizim benim yüksek sesle belki de oradan geliyor. Babam da böyle başlayınca saydırma beyinlerin yarısı duyuyordu da şimdi toplamış bütün hepsini de. Diyormuş ki bir daha anlat.
Ah dayımın canına cam cam. Başlıyormuş yengemi anlatmaya ben ona yaslanırım ben ona dayanırım. Benim pantolonumu çıkarır beni taharetlendirir beni şöyle yapar beni böyle yapar. Yalan değil ha. Şaka maka değil. Ben dayımın pantolonunun düğmesini kendisinin çözdüğünü görmedim. Çorap giyip çıkardığını görmedim. Ben de bir tane bardak taşıdığını görmedim. Şimdi kadınlara bu sözüm başlarındaki kocalarınızın kıymetini bilin. Değer verin adamlara. Benim dedem eline banyoda sabun almadan öldü. Anneanne dedim ne yapıyorsunuz? Yıkıyoruz dedi. Anneannem felç olunca. Deden ömrü boyunca eline sabun lif almadı dedi. Anneannem felç olunca haber gönderiyor. Anneannem gidiyor koşa koşa. Ne yapıyorsun dedim ya ne yapıyorsun?
E dedi giriyor banyoya sandalyesi var ya dedim. Evet oturuyor dedi. Eee dedim ben. Bir güzel yıkıyorum sabunluyorum dedi. Ondan sonra o dedi iş donunu dedi. lütfediyor dedi böyle kızıyor ona. iş donunu lütfediyor çıkarıyor sonra yani. Eline tas bile almıyor dedi. Bildiğiniz sutası almıyor. Bildiğiniz sabun elini almıyor. Bildiğiniz lif elini almıyor adam. Buradakiler diyorum sakın evde uygulamaya kalkmayın valla sokakta bulursunuz kendinizi. Sakın al. Öyle bir şey denemeyin. Aman Allâh muhâfaza eylesin eviniz başınız bozulmasın. Öyle gömleği gel birlikte filan böyle veyahut da adam ya dayım da dahil buna. Adam hiç panileyi giymiyor kendisi. Çıkıyor banyodan banyodan çıkmış adam. Sen onu kurulacaksın bir güzel.
Ondan sonra falinasını giydireceksin. Ne giyeceksin gömleğini giydireceksin. Ne diyeceksin gömleğini giydireceksin gömleğini ilikleyeceksin iş donunu giydireceksin ardından pantolonunu giydireceksin. Onun da düğmelerini ilikleyeceksin kemerini bağlayacaksın. Yemin ediyorum vallâhi gözümle gördüğüm bu. Dayım kemerini bile bağlamıyor. Sakın siz ben adamlık yapacağım deyip de böyle bir şey yapmayın. Sakın. Aman Allâh muhâfaza eylesin. Kapattık parantezi. Bu kadar yeter. Allâh bizi affetsin. O yüzden buradaki erkeklere söylüyorum bekarlığa söylüyorum. Sakın evlenecek olduğunuz kızda ben gömleğin düğmesini iliklemem. Yok öyle çözmem. Sakın böyle şeyler söylemeyin. Allâh muhâfaza eylesin. Ömür boyu bekar kalabilirsiniz.
Sonra bu sohbet bahane olmasın. Allâh muhâfaza eylesin.
A’râf 7/179: Hayvandan Aşağı — «Dünya Sineğin Kanadı Kadar Kıymetli Olsaydı»
İşte o kimselerin Cenâb-ı Hak önüne bir kemik bile atmamıştır. Kemik kimedir? Çok affedersiniz itleredir. onlar itten de değersizdir. Cenâb-ı Hak onları normalde kemik dahi atmaz. Atmamıştır. Çünkü âyet-i kerîme A’râf âyet 179. Onların kalpleri vardır fakat onunla anlamazlar. Anlamazlar, idrak etmezler. Gözleri vardır fakat onunla görmezler. Kulakları vardır fakat onunla işitmezler. onlar hayvan gibidir hatta daha da şaşkındırlar. A’râf âyet 179. Bu toplumu ifsat eden, insanları dünya ve insanları dünyalık olarak gören, heva ve hevesine ilah edinenler. Ve insanları saptıranlar, insanları bozgunculuya uğratanlar, insanların din yolunu saptıranlar ve insanları bu noktada helaka götürülenler, bu noktada ehil olmayan kimseler.
Allâh muhâfaza eylesin. Bunlar A’râf âyet 179’daki gibidirler. Bunlarda maneviyat yoktur. Bunların kalpleri, kalp gözleri açık değildir. Kalp kulakları açık değildir. Bunların kalbi akılları çalışmaz. Tavrıca ise bunlar hayvandan daha aşağıdır. Şimdi bu bütün Müslümanlara mütalik bir şey söylemiyorum bunu. Ama insanlar üzerlerine alınabilirler mi? Alınabilirler. Neden benim kalbi aklım çalışmıyor? Neden benim kalp gözüm açık değil? Neden benim kalp kulağım açık değil? Herkes kendini sorgulasın. Allâh muhâfaza eylesin. Oysa Allâh katında bu böyle dünya perestler dünyaya çok ehemmiyet veriyorlar ya dervîşlerden parayı istiyorlar, mal istiyorlar, arsa istiyorlar, ev istiyorlar, araba istiyorlar, han istiyorlar, hamam istiyorlar, milyon dolarları var daha milyon dolar olsun istiyorlar.
Şatafat içerisinde yaşıyorlar. Evleri lüks, arabaları lüks, hayatları lüks, lükse doymuyorlar ya. Bunlar normalde dünyaya gözünü dikmişler. Oysa Cenab-ı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyuruyor ki Allâh katında dünya bir sineğin kanadı kadar bile değerli olsaydı, Allâh katında dünya bir sineğin kanadı kadar bile değerli olsaydı kafiri ondan bir yudum su bile vermezdi. Tirmizî de geçiyor. senin dünya malı için, dünya makamı için, dünya mevkisi için sen dinini istismar ettin, ayetleri eğdin büktün. Eğer dünya bu kadar kıymetli olmuş olsaydı, ayetleri eğip bükecek kadar kıymetli olmuş olsaydı, Cenâb-ı Hak kafirlere bir yudum su bile vermezdi diyor. Dünya kıymetsiz olduğu için kafire, mümine, münafaa, mürtede dünyanın nimetlerini Cenâb-ı Hak sunmuş.
O yüzden dünya nimeti o kimsede bol olabilir ama vakit değerli olan ilahi nasiptir, ilahi nimettir. Rabbimiz onlara kavuşanlardan eylesin.
«Sofrayı Yaydım» Diyen Sahte Halîfe — Kendi Kendine Şeyhlik İlânı
O ise, o kimseler bahsediyor, o ise sofrayı yaydım, hakkın vekiliyim, halife oğluyum diye bağırıp durmaktadır. Ey aşağılık saf kişiler, gelin gelin de ihsan keremimin sofrasından kimse mani olmaksızın yayın demektedir. normalde o kimse şeyhlik satıyor, halifelik satıyor ve diyor ki ben halifenin oğluyum dedi, Adem’in oğlu. Adem halife ya, o da halife. Cenâb-ı Hak meleklere dedi ki yeryüzünde bir halife yaratacağım diye, o da diyor ki ben halifenin oğluyum. Gelin burada normalde nimetler var. O yüzden o kimse Allâh’ın sofrasından, manevi sofrasından kendisi aslında mahrum olduğu halde kendi kendine halife seçmiş, kendi kendine şeyh yapmış. Bir sabah kalkmış ben şeyhim demiş. Veya hatta iki üç kişi toplamış sen şeyh ol demişler.
Öyle ya. İçimizde şeyhlik yapacak olan bir tek sen varsın, sen şeyh olsun demişler. Veya hatta bir makam sahibi bir kimse kaldırmış telefonu filancaya şeyh seçin demiş. O da şeyh seçmişler. Orada seçimle gelmiş şeyhliği. Veya hatta bir ehil olmadığı halde bir kimse ona böyle bir paye çıkarmış kendine kendine. Allâh muhâfaza eylesin. Aslında nefsin oyununa düşmüş, şeytanın oyununa düşmüş, hevavesine kurban gitmiş. O seyr-i sülûk çıkarmadığı halde, o konuda manevi bir etkinliği, yetkinliği olmadığı halde kendi kendisine şeyhlik elbisesi giyip ben şeyhim deyip çartlıyor. Allâh muhâfaza eylesin. Oysa Cenâb-ı Hak diyor ki Allâh’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Bu âyet-i kerimeleri bunlar okumuyorlar mı bilmiyorum.
Enteresan bir şey. o kimse kendi kendine bir görev adetmiş. Kardeş sen seyr-i sülûk çıkardın mı? Bir şeyhin var mı senin? Senin şeyhin senin şeyhliğini ilan etti mi? Hayır. Elinde bir icâzet var mı? Hayır. Nereden şeyhlik yapıyorsun sen? Kim verdi sana bu şeyhli? Ses yok, seda yok. Ama şeyhlik yapıyor. Şimdi Şeyh Efendi vefat ettikten sonra da kendi kendine bizim eski dergâhta zâkirler türedi. Birisi demiş ki Şeyh Efendi bana rüyada verdi zakirliği. Hasalığında vermediğini rüyasında verdi. Öyle mi? Adam kendi kendine zâkir edecek ya. Kendi kendine halif edecek. Kendi kendine şeyh yapacak adam. Allâh muhâfaza eylesin. Ümmetim içinde deccalılar ve yalancılar türeycek. Bunlar size Allâh’ın ve Resulünün hadislerinden söylenmemiş şeyler anlatacaklar.
Sakının onlardan. Müslim’de geçiyor bu hadisler. Demek ki yalancılar türüyecek. Ona bir kimse şeyhlik vermediği halde ben şeyhim diyecek. Çıkacak, yalancı olacak. Onu normalde bir kimse vazifelendirmediği halde vazifeli ilan edecek kendine. Yalancılık yapacak. Deccal çıkacak, yalancılık yapacak. Ümmetin önünde de şimdi yalancı mehdiler var, yalancı şeyhler var, yalancı siyasetçiler var, yalancı siyasetçilerin içinde dönekler var. Bugün söylediğini yarın reddeden kimseler var. Var. Milleti arkasına toplamış yürüyor. Var. Yalan söylüyor. İnsanları kandırıyor, yalanla kandırıyorlar insanları. Adam kendi rüyasını anlatıyor. Kendi görmüş gibi başkasının da rüyasını anlatıyor. Yalan söylüyor. Var.
Allâh muhâfaza eylesin. Ve, bak, hadislerinden söylenmemiş şeyler anlatacaklar. ayette geçmeyen, hadiste geçmeyen, sanki hadismiş gibi anlattığı şeyler olacak. Kur’ân ve sünnetten anlatmayacak size. Kur’ân ve sünnete uygun ölçülerden anlatmayacak. Ya böyle absürt konular bulacak, absürt sanki tasavvuftan bahsediyormuş gibi absürt meseleler sürecek. Sizin, benim, onun, bunun anlamayacağı meseleler konuşacak. Allâh muhâfaza eylesin. Bunlar çünkü toplumu saptırmak için, insanları saptırmak için uğraşıyorlar. Rabbim onlardan bizleri uzak eylesin. Ve ey aşağılık saf kişiler gelin. o saf, temiz, dünyadan bir haber, dinin hakikatinden bir haber, Kur’ân ve sünnetten bir haber ama kendince bir yol arıyor.
Saf yani. Kendince gidecek bir kapı arıyor kendince. Allâh muhâfaza eylesin. Onlara diyor bu insanlar gelin ey saf kişiler gelin gelin bana tabi olun gelin bana uyun. Düşün peşime. Düşün benim peşime düşün. Nereye gittiği önemli değil. Düş peşine onun. Allâh muhâfaza eylesin. Ve bunlar normalde insanların önüne sahte sofralar kurar. İnsanların önüne yalan sözler söylerler. Ve insanları yalanla kandırırlar. Algıyla kandırırlar. Ve normalde bile bile yaparlar bunu. Çünkü bu insanlar saf. susuz kalmış bir kimse su görmemiş o su çamurlu da olsa içer onu. Çamuruna bakmaz. Bu benim Allâh beni affetsin. Ben yola girdim de bütün herkes dervîş sufi baktım ben öyle kendimce. Ama herkes iyi niyetle o su temiz diye içiyor onu. bir cemaata bir tarikata giriyor maneviyat arıyor kendince bir yol arıyor kendine.
Ama daha önce berrak su içmemiş. Saf su içmemiş. İçmeyince o kimse o içmiş olduğu suyu berrak zannediyor. Gerçekten bakın samimi ihlaslı bir şekilde o sudan içiyor o. Onu ama saf ve berrak su olarak biliyor. Çünkü saf ve berrak bir su içmedi. Onu tatmadı. Onu bilmiyor çünkü. Bakın onu bilmiyor. Şimdi çeşmeden su içiyor belediyenin çeşmesinden. Onun için o çeşme berrak bir su. Temiz bir su. Ama dağdan ayı çeşmesinden su içmiş olsa o suyla belediyenin arasındaki suyun farkını bilecek. Bak iki suyun arasındaki farkı bilecek. Ama o kimse belediyenin o normalde kirli, paslı, böyle bataklı kokan suyunu içince o su ona temiz geliyor.
Bayındır Artezyen Metaforu — Bin Tevhîd Çekmeyen Üfürükçü Şeyh
Şimdi Bayındır’ın ovasında benim gençliğimde böyle artezyen basarlardı. O artezyen suları böyle sanki içinde mazot varmış gibi, benzin varmış gibi böyle bizim oranın tabiriyle yapşak yapşak olurdu. Hafif bir koku olurdu. O suyu mecbur içerdi insanlar tarlada Bağda Bahçe’de. Neden? Temiz su yok. Veyahut da uzakta iki kilometre ötede üç kilometre ötede orada bir temiz suyu var değil mi? Bir tane sucu ayarlarlardı. O iki üç kilometre, dört kilometre yürür, oradan su testisini doldurur getirir, insanlara o temiz suyu dağıtırdı. Onlar normalde çalışanların içerisinde onlara sucu denirdi. Şimdi o kimse manevi olarak bir yol yürüyecek ya yol arıyor. Hiç o temiz bir su içmemiş. O zaman ne yapıyor? Bir sofraya oturmamış, ilk gördüğü sofraya oturduğu ilk önüne gelen normalde sudan içti.
Kendince o temiz su olarak görüyor. Adamı gördüm günlük bilmem kaç bin tane. Ya Allâh bilmem kaç tane şundan bilmem kaç tane bundan çekiyor. Bizim Bayındır’ın dağ köyünde bir tane şeyh varmış haberimiz yok. Rüyasını bana anlatacağım diye uğraşıyor. Mustafa Efendi. Zikrullâh yapıyor şimdi. Bu ne? Yetiştiremiyorum diyor. Rüya anlatacaktım sanırım. Git şeyhin anlat dedim. Mübareğe ne zaman rüya anlatsam dersimi yükseltiyor benim dedi. onu bir rüya anlatıyor. Bin çekiyorsa iki bin tevhîd çekiyor diyor. Dedim kaç bin ya Allâh çekiyorsun dedim ben. kusur bin ya Allâh çekiyor. Bilmem kaç tane şunu çekiyor. Yetiştiremiyorsun sen bunları dedim. Nereden bildin dedim. Manevi olarak biliyorum zanneti. Dedim değil ben itikafa girdim dedim.
Günlük 70 bin tevhidin kaç saat çıktığını biliyorum. 100 bin lafse ecelanın kaç saat tuttuğunu biliyorum dedim. Sen bunları yetiştiremiyorsun dedi. Rüyamı o yüzden sana anlatıyorum dedi. Gideceğim mübarek anlatacağım dedi. Gene benim dedi zikrimi çoğaltacak dedi. Allâh’ın dinine imanına söyle dedim. Senden başka dervişi varmalı dedim. Hiç görmedim dedi. Ben gidiyorum rüyamı anlatıyorum dedi. Benim verdim üç o altı gidiyor dedi. Şimdi ona gideceğim gene dedi. Önce rüyamı sana anlatayım. Onu anlatmayacağım dedi. Dedim edebe mugayir sen onu anlatacaksın. Ama adam onu şeyh olarak biliyor. Evet. Sen ona onun böyle ehil olmadığını söyleyemezsin.
Üfürükçü-Muskacı Şeyhler ve Annenin Celbiye Hâdisesi — Saf Talibin Aldanışı
Adam üfürükçü muskacı onu şeyh biliyor. Türkiye’de şeyhim diye dolaşanlar var gerçekten kendileri okuyorlar. celbiye okuyorlar kendilerine. Siz gelbiyeyi de bilmezsiniz. Özür dilerim. Evet. Her gün onlar virt halinde celbiye okurlar. Sen onu gören böyle kendince manevi bu kimse der onu muhabbet besler. Mesela bir kadını kendine celbettirmek istiyorsan kadının adını annesinin adı babasının adını biliyorsan otur oku gelbiyeye ona. Bunlar hiç bilmediğiniz şeyler değil mi? Öğrenmeyin zaten. Ve hatta bir kadın adamın diyelim ki kendisine celbettirmek istiyor celbiye okur ona. Benim herkes biliyor şimdi. Anamın adı Neriman babamın adı Hasan. Oturur bana celbiye okur. İçler mi Mustafa Özbağa? İçemez.
Kimse heyecan yapmasın. Ama celbiye okur. Şimdi öyle şeyhim diyenler var günlük celbiye okuyorlar. Mesela içinde kim halı vakti yerinde zengin örnekliyorum Murat. Murat’ın annesinin babasının adını bildi mi yetti. Murat’a başlıyor okumaya celbiye. Murat neyi varsa götürüyor döküyor önüne. Öyle hain bunlar. Şeytanın aklına gelmez ya. Bunların aklına gelir. Evet. Ve de sen onu manevi bir kimse olarak görürsün. Sen onu görmeden duramazsın. Gideceksin illaki. Emret dersin. Ne istiyorsan söyle. Ne istiyorsan söyle. Diye yıkarsın ona neyin varsa. Mesela gelbiyeyi bir kadın bir adama okudu değil mi? Yandı adam. O kadını görmeden yaşayamaz, yapamaz. Gidecek onu görecek orada sıkı bulur. Tabi adam kadına okudu diyelim ki.
Kadın neredeyse döner gelir. Anamın döngerili gibi. Tabi gelir o kadın adamın yüzüne bakar orada oturur. Hiç ama kalk kalkar yat yatar git gider gel gelir. Neyin varsa getir getirir. Yutmuş hapı. Şimdi böyle hocalar var. Böyle şeyhler var şimdi. Bunları okuyor. Tabi onu okuması için karşıdaki kimse zengin olacak. Veya hatta karşıdaki kimsenin böyle bir ondan faydalanacak. Adama celbiye okuyor. Kızını bana verir misin diyor. Adam ertesi gün kızını getiriyor ona nikahla diyor. Celbiye okuyor ona. Anamın meşhur ya ben döngerili diyorum ona. Vallahi okurdu. Bize de okuyordu. Ben ne güzel İzmir’de işim var mankenler etrafımda. Hayat on numara bende. Bir bakıyorum Bayındır’dayım. Bayındır’a gelince kafam basıyor.
Ana gene okudun mu beni diyorum kız kız gülüyor. Ya neden okuyon diyorum benim işim ne güzel İzmir’deyim. Allâh rızası için ne istiyorsan söyle bana. Okuma diyorum ya. Bir telefon aç gelirim neden böyle yapıyorsun diyorum ben. Gülüyor hoşuna gidiyor kadının. Bir de teyit ediyor ya okuduğunun geçtiğini görüyor. Annem okusun yemin ediyorum. Üç gün değil üç gün sürmez ya. Hiç unutmuyorum bir tane uzaktan böyle bir akrabanın kızı vardı. Bir polisle konuştular görüştüler filan polis birden bana tayini çıktı. O kızcağız geldi yalvardı anneme. Kaç gün yalvardı. Annem okumam kızım diyor normalde annemin kriterleri var. Yalvardı yakardı iyi okuyo vereyim dedi. Yemin ediyorum üçüncü gün adam vanı bıraktı geldi ondan sonra önceden yıldırım nikahı vardı.
Geldi bir günde yıldırım nikahı kıydı kızı aldı gitti anneme dedim pes ya. Vallahi pes dedim seninle uğraşılmaz dedim. Ne yapayım dedi çok yalvardı dedi bak o kadar konuştu bunlar dedi. Ne oldu dedi iki kişi birleştiler iç dedi. Dedim ya o kız nasıl okumayla gelen adamı nasıl kabul etti dedim ya. Tabi annem babama da okumuş. Bunlar ne güzel boşancıklardı. Tabi her iki tarafta böyle zengin her iki tarafta öf öflü herkes böyle avukatları filan tuttular. Biz babamla anne adayı bakıyoruz. Karabela bu olur mu bu olmaz diyorum. Karabela bu olur mu olur diyorum. Bana sorduğunda herkes öğrendi. Cici anne adayları beni nasıl hoş karşılıyor Mustafa nasılsın yavrum. Diyorum ha. Babamı cebelleş edecekler çünkü.
Kimisi saçını tarıyor babama sallıyor. Kimisi cam temizliyor. Babam diyor bu nasıl olmaz diyorum ben. Seçici kuruluyum ya. Sen annem abime de ki benim kitaplarımı getir. Her şeyi almış götürmüş kitapları kalmış anamın. Döner geldi onun içinde. Sen abim safım garibim benim. Hala da diyorum ha namak götürdün diyorum ya. Ne güzel cici annemiz olacaktı diyorum. Al götür. Babamın rengi anında değişti. Araya değerli bir arkadaşı vardı onlar girdi filan böyle Meral teyze geldi. İsmail abi geldiler karı koca. Bir baktım. Annem geldi evde annem. Sonradan uyandım ben. Anneme dedim okudun mu? Kötü mü yaptım evimi topladım dedi. Yıllardır o kitaplar nerede bilmiyordum. En son Ayşe’ye dedim kızım bak bu kitaplar nerede dedim.
Bak bir gün yine dedim bir şey okursun yaparsın. Seni bu sefer bak dedim kim kurtaracak seni dedim. Abi bende onlar dedi. Gönler onları dedim başına iş açma sen dedim. Kafan dedim değiştir bozulur. Gönler onları ben dedim. Gönlerdi kitaplar bende ama ciltleri mitleri bozulmuş dağılmış. Tabii içinden başka şeyler de çıktı. Benle alakalı annem onların içine koymuş. Annem muhteşem kadın ya. Veylhasıl kelam neler koyduğunu ben söylemeyeyim şimdi. Kitaplar geldi tabii. İçimde baktım o dualar var mı? Var. Daha kimseye okumadım. Kimseye de okumam o işlerle işim yoktur. Allâh beni affetsin. Ama hastalıklara karşı mesela öncesinden biliyorum onları ben. Mesela hastalık veya cinniğe tutulmuş veya evlenemiyor.
İşi açılmamış şu olmamış bu olmamış hepsiyle alakalı var onlar. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden bu tip insanlar bunları da yapar. Bunları neden söylüyorum? o dervîş zannediyor ki o kimse zannediyor ki bu sahih bir insan. Halbuki celbiyeyi okuyor. Kendine okuyor celbiyeyi. Mesela kendine okuyunca herkes ona muhabbet besliyor. Herkes onu seviyor. Arasından diyelim ki Salih’i okudu değil mi? Salih yandı. Salih onu görmeden hiçbir şey yapamıyor. Örnek. İlla ki gidecek görecek onu. Ve onun ne dediğini motomotu yerine getiriyor. O celbiyeyi okumuş. Allâh muhâfaza eylesin. Gelin de ihsan keremimin sofrasından kimse mani olmaksızın yiyin demektedir. o kimse kendisinin sofrayı kendisinin görüyor. Allâh’ın görmüyor.
O diyor ki gelin benim soframdan yiyin. O diyecek ki Allâh’ın sofrasına davet etmesi gerekirken o normalde kendi sofrası varmış gibi. O manevi sofra kendisininmiş gibi davet ediyor. Ve insanları kendisine davet ediyor. Kendisine. Allâh ve Resulüne değil. Rabbim muhafaza eylesin inşâallâh. Burada bir rakiyeyim inşâallâh. Onlar da onun başına toplanırlar. Nimet ve ihsan istedikçe yalancı şey yarındır. Fakat bir türlü o yarın gelip çatmaz.
Kaynakça
- Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, Beyit 2275-2280 — Sahte Önderlerin Süslü Lafazanlığı: «Söz söylerken lafı Bâyezîd’den ziyâde inceler, onu bile kusurlu bulur; halbuki onun iç yüzünden Yezîd dahi arlanır» — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter beyt 2275-2310; klasik şerhler — İsmail Ankaravî, Mecmûatü’l-Letâif; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; modern okuma — Şefik Can, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercemesi; Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir.
- Müslim Hadîsi — Zerre Kadar Kibir ve Cennete Girememe: «Lâ yedhulü’l-cennete men kâne fî kalbihî miskâlü zerratin min kibrin» (Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez) — Müslim, Sahîh, “İmân” 147-149; Tirmizî, Sünen, “Birr” 61; Ebû Dâvûd, Sünen, “Libâs” 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/385, 416, 451; «Allâh sizin sûretlerinize ve mâllarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar» — Müslim, “Birr” 33-34; klasik tedrîs — Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, “Kibir ve Ucb” bölümü; modern okuma — Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu, Mü’min’in Vasıfları.
- Bâyezîd-i Bistâmî, İbrâhîm Edhem ve Hz. Pîr Abdülkâdir Geylânî’yi Kusurlu Görmek: Hz. Bâyezîd Tayfûr el-Bistâmî (188-261/804-874) — Râbiatü’l-Adeviyye, Cüneyd-i Bağdâdî ile beraber tasavvufun büyük imâmlarından; klasik kaynaklar — Sülemî, Tabakâtü’s-Sûfiyye; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 10/33-42; Hz. İbrâhîm Edhem (ö. 161/777-78) — Belh sultânlığını terk eden zâhid; Sülemî, Tabakât; Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; bu büyük imâmları küçümsemenin küstahlığı — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/186; modern tedrîs — Süleyman Uludağ, Tasavvuf Klasikleri.
- İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe Müsnedi ve Kabr-i Şerîf Hâdisesi: Ebû Hanîfe Nu’mân b. Sâbit (80-150/699-767), Kûfe — fıkhın en büyük imâmlarından, hadîs ve fıkıh ictihâdı; Müsned-i Ebî Hanîfe — Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî rivâyetleri; klasik kaynaklar — Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 13/331-454; İbn Ebî’l-Vefâ, Tabakâtü’l-Hanefiyye; Şâfiî Müsnedi, Ahmed b. Hanbel Müsnedi; modern tedrîs — Ali Pekcan, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe; Mehmet Erkal (çev.), Müsned-i İmâm-ı A’zam.
- Hz. Pîr ve Devr-i Veled — «Toprağın Altında Usta da Çırak da Bir»: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’den hikmetli söz — kibrin nihâyeti mezârda biter; Mevlevîlikte devr-i veled (semâ esnâsında üstâdın en küçük dervîşin önünde durması) — Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk; Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse-i Mevlevîyân; klasik mevlevî âdâbı — Tâhirü’l-Mevlevî, Mecmûatü’s-Salavât; modern okuma — Abdülbâki Gölpınarlı, Mevlânâ’dan Sonra Mevlevîlik; Ali Tenik, Mevlevîlik ve Semâ Âdâbı.
- Şeyh Efendi ve «Karıştırma Yemeği» Hâdisesi — Taslîm-i Külli: Mâ’idede şeyhin yemeğini reddetmemek, taslîm — sufî âdâbının özü; «Mürîd, şeyhinin elinde yıkayıcının elindeki ölü gibi olmalı» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif 5. bâb; Hâcegân yolunda «teslîm-i nüfûs» — Bahâüddîn Nakşibend; modern okuma — Mustafâ Özbağ Efendi, Karabaş Sohbetleri (sufî terbiyenin pratik anlatımı); Necdet Tosun, Bahâüddîn Nakşibend.
- Gökyüzünün Manevî Sofrası — Mâide 5/112-115 ve Sufî Terbiyesi: «Hel yestaiû Rabbüke en yünezzile aleynâ mâ’ideten mine’s-semâ’» (Rabbin gökten bir sofra indirebilir mi?) — Mâide 5/112-115 (Hz. Îsâ aleyhi’s-selâmın havârîlerine sofra inişi); tefsîr — Taberî 7/153; Râzî 12/130; İbn Kesîr 3/220; sufî te’vîli (manevî sofra: üstâd → Pîr → sahâbe → Peygamber sırası) — Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât; İbn Acîbe, Bahru’l-Medîd; Bursevî, Rûhu’l-Beyân; modern okuma — Mahmûd Sâmî Ramazânoğlu, Mâide Sûresi Tefsîri.
- Hz. Mûsâ’nın Asâsı Hadîs-i Kudsîsi — Tâhâ 17-18: «Ve mâ tilke bi-yemînike yâ Mûsâ, kâle hiye asây ete’vekkeü aleyhâ ve ehüşşü bihâ alâ ğanemî ve liye fîhâ me’âribu uhrâ» (Sağ elindeki nedir ey Mûsâ? Dedi: O benim asâmdır; üzerine dayanırım, koyunlarıma yaprak silkelerim, daha başka maslâhatlarım da vardır) — Tâhâ 20/17-18; tefsîr — Taberî 16/155; Râzî 22/35; İbn Kesîr 5/279; sufî te’vîli (sevgiliyle sözü uzatma niyâzı) — İbn Acîbe, Bahru’l-Medîd; Bursevî, Rûhu’l-Beyân; klasik tedrîs — İmâm Gazzâlî, İhyâ, “Münâcât” bölümü.
- A’râf 7/179 — «Hayvandan Aşağı» Olanlar ve Dünya’nın Sinek Kanadı Kıymeti: «Ve le-kad zerâ’nâ li-cehenneme kesîran mine’l-cinni ve’l-insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ, ve lehum a’yünun lâ yübsırûne bihâ, ve lehum âzânun lâ yesme’ûne bihâ; ülâike ke’l-en’âmi bel hüm edâll, ülâike hümü’l-gâfilûn» (Cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır anlamazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler; işte onlar hayvanlar gibidir, hattâ daha şaşkındırlar) — A’râf 7/179; «Lev kâneti’d-dünyâ ta’dilü inde’llâhi cenâha be’ûdatin mâ sekâ kâfiran minhâ şerbete mâ’» (Allâh katında dünyâ bir sineğin kanadı kadar değerli olsaydı, kâfire bir yudum su bile içirmezdi) — Tirmizî, “Zühd” 13; İbn Mâce, “Zühd” 3; Hâkim, Müstedrek 4/306; modern okuma — Bediüzzamân, Lem’alar 17. Lem’a (dünyânın hakîki yüzü).
- Bakara 2/30 ve Sahte Halîfelik İddiası — «Allâh’a Karşı Yalan Uydurandan Daha Zâlim Kimdir?»: «Ve iz kâle Rabbüke li’l-melâ’iketi innî câ’ilun fi’l-erdı halîfeh» (Rabbin meleklere demişti ki: Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım) — Bakara 2/30; «Halîfe-oğlu» iddiâsının iflâsı — En’âm 6/21, 93, 144 «Fe-men azlemu mimmen iftere alâ’llâhi keziben» (Allâh’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?); klasik tedrîs — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 13/14; İbn Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân (sahte rehberlerin uyarısı); Müslim, Sahîh, “İmân” 134 «Ümmetimde 30 yalancı çıkacak, hepsi peygamberlik iddia edecek»; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan, Râmûzu’l-Ehâdîs Şerhi.
- Sahte Tarîkat ve Celbiye Bid’ati — Sihir İle Tarîk İddiâsı: Sihir, celb (cezbetme) muskası ve gayr-i meşrû ilim — Bakara 2/102 «Sihrin küfür olduğu»; sihirden sakındıran hadîs — Buhârî, “Tıbb” 38; Müslim, “İmân” 144; klasik fıkıh — İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr; Halîl b. Ahmed el-Bâcûrî; sufî reddiyesi — İbn Cevzî, Telbîsü İblîs (“Sihirle Tarîk İddiâsı”); İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ 11/235-300; modern tedrîs — Hayreddin Karaman, İslâm’a Göre Sihir, Büyü ve Cinciler; «Şeyhlik için 5000 tevhîd» Halvetiyye usûlü — Şabân-ı Velî, Risâle-i Şabâniyye.
- Karabaş Silsilesi ve 2024 Tedrîsi: Halvetî-Şa’bânî kolu — Şeyh Şabân-ı Velî (Kastamonu, ö. 976/1568); Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri (1611-1685, Üsküdar — Karabaş Tekkesi); Çorumlu Hâcı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz Efendi → Hâcı Haydar Baba ve Hâcı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi; Mustafâ Özbağ Efendi, 2024 Karabaş Sohbetleri — Mesnevî 2275 şerhi: kibirli sahte şeyhlerin tehlikesi, devr-i veled hakîkati, manevî sofra hassâsiyeti; Karabaş tasavvuf usûlü — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; modern Karabaş tedrîsi — İrşâd Dergisi (irsaddergisi.com).
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân, Ruh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı