Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #76 — Ramazân’ın Son Günleri, Kalbin Sağırlaşması ve Üç Aylık Tâtil Sonrası Mesâî

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #76 — Ramazân’ın Son Günleri, Kalbin Sağırlaşması…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Ramazân’ın Son Günleri Niyâzı — Tüm Dervişler İçin Maddî-Manevî Sıkıntıların Defi

Eûzü billâhi mineş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Efdâlü’z-Zikr La ilâhe illallah. Hak Muhammedün Resûlullâh. Allâh cemî’an Enbiyâ ve’l-Mürselîn ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn. Selamun aleyküm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Şu mübarek Ramazan’ın son günlerinde komple cümlet bütün derviş kardeşlerimiz affeylesin. Hepsini de katından merhamet eylesin. Katından ikram eylesin. Katından ihsan eylesin. Tüm kardeşlerimize maddi manevi rızıklarını helal, hayırlı ve bol eylesin. Maddi manevi sıkıntılarını def eylesin. Maddi manevi dertlerine derman eylesin. Maddi manevi her ne var ise üzerlerinde sıkıntı olarak, bela, müsibet, hastalık olarak hepsini de Cenâb-ı Hak inşâallâh en hayırlı yöne çevirsin.

Allah Hakkında

Rabbim cümle derviş kardeşlerimizi kendi katından sevsin. Kendi katından sevindirsin. Kendi katından lütfetsin. İkram etsin, ihsan etsin. Âmîn diyen dillerimizi nar-ı cehennemden azad eylesin. İnşallah önümüzdeki Ramazan’ı yeniden oruç tutmayı nasip eylesin. Âmîn. Her daim Allâh’ı zikretmeyi nasip eylesin. Âmîn. Her daim kendi yolunda gitmeyi nasip ve müessir eylesin. Âmîn. Ejmâim. Cenab-ı Hakk’a hamdolsun ki bu Ramazan’da orucumuzu tuttuk. daha her ne kadar üç günlük oruç kalsa da pazar pazar tesali ama Ramazan bitmiş gibi görüyorum. Ben kendi adıma, kendi nefsime seviniyorum. Çünkü her geçen gün insan sağlığı bir önceki seneye aratır halde ama bu sene Cenab-ı Hakk öyle bir sağlık, afiyet verdi.

Cenâb-ı Hak hamd-ı sena olsun. Böyle sağ salim oruçtan fire vermeden Rabbime hamd olsun. Bugüne kadar geldik. Bir de bu teravihler ayrı bir ima kattı. Benim kendi nefsime öyle söyleyeyim. Böyle teravihlerle, zikirlerle böyle Ramazan’ı Ramazan olarak yaşadık. Cenâb-ı Hak hamd olsun. Bu konuda da arkadaşlara, kardeşlere gerçekten çok teşekkür ediyorum. Cenâb-ı Hak’a da hamd ediyorum. Böyle kardeşlerin içerisinde bulunduğumdan dolayı samimiler, ihlaslılar, gayretliler hamd olsun. Böyle fire vermeden Allâh’ın izniyle bugünlere geldik. Allâh hepinizden de razı olsun inşâallâh. Tabi bu arada böyle bir öz eleştiri, siyasetin getirdiği çalkantılar, iftiralar böyle dedikodular. Ramazan 3 aylar diye sustum hiç seslenmedim.

Cevap bile vermeye ihtiyacı duymadım. Dedim ki 3 aylarım ve Ramazan’ın bu maneviyatını bozmayacağım dedim kendimce. O yüzden hiç cevap vermeye ihtiyacı dahi duymadım. Hamd olsun. O fasarya da geçti bir ondan sonra ama o Ramazan’ın bereketinin lütfunu, ikramını kendimce lekelemeyeceğim dedim. Sustum. Hamd olsun. Cenâb-ı Hak inşâallâh en hayırlı yöne çevirecek. O suskunluğum kabullenmişti değil de ben Allâh biliyor içimdekini Ramazan’ın hürmetine konuşmayacağım dedim. Hiçbir şekilde de cevap vermeyeceğim dedim. Öyle Cenâb-ı Hak’a hamd olsun geçti. Tabi iftira, yalan dolan hepsi de havada uçuştu. Allâh intikamımı alsın. Âmîn. Benim duam bu başka bir şey değil. Allâh’a bak nasıl biliyorsa nasıl intikam alacaksa Rabbim öyle intikamımı alsın.

Âmîn. Çünkü bazı iftiralar var ortalıkta dolaşan. İnsanın namusuna, şerefine, haysiyetine dokunan, hisseti, nefsine dokunan, çoluğuna, çocuğuna dokunan böyle iftiralar var. Allâh’a bak kimden gelirse gelsin, Cenâb-ı Hak intikamımı alsın. Âmîn. Benim bir tek derviş kardeşlere hakkım helal. Başka hiç kimseye hakkım helal değil. Çünkü böyle benim ciğerime ateş düşürenler, ciğerime ateş düşürenler o yüzden onları affetme noktasında değilim. Allâh intikamımı alsın diyorum başka bir şey demiyorum. Âmîn. Evet. 1920. beyti. Fakat o nameleri his kulağı duymaz. Çünkü his kulağı kötülükler yüzünden pis bir haldedir. Hatırlayacaksınız geçen hafta Peygamberlere olan, Peygamberlerin içlerinden öyle nameler vardır ki o namelerde isteyenlere değer biçilmez bir hayat erişir.

Beyt buydu. Biz o nameleri hikmete bağlamıştık. Dedik ki, Tabi o her Peygambere hikmet verilmiştir. Cenâb-ı Hak hikmeti saçmıştır, dağıtmıştır. Ama Peygamberlerine özel bir hikmet vermiştir. Mesela siz bir Sokrat’tan da hikmetli bir söz duyabilirsiniz. Veya hatta emirli bir söz duyabilirsiniz. Bu ya Sokrat’ın sözünü mü paylaşıyor? Hikmetli söz aslında ilim diye çevriliyor bizim dilimize. Ama bu hikmettir. Hikmet Çin’de de olsa gidip alınız. hikmet nerede olur, nerede olur, ne olur. Hikmetler de var. Hikmetler de var. Hikmetler de var. Hikmetler de olsa gidip alınız. hikmet nerede olursa olsun kimden gelirse gelsin, kabul edilir. Doğru nereden gelirse gelsin, kabul edilir. hatta Sufilerde bir ibare vardır, çok eski bir Sufi söylemişti bana.


Mustafâ Efendi’nin Sûfî Hâtırâsı — «Çoğu Doğru Dedi» — Tasavvufî Tatbîk Hakkı

Mustafa Efendi Canım kardeşim dedi, doğru dedi. Çok affedersiniz, çok özür dilerim. gelse kabul edilir dedi. doğru kimden gelirse gelsin. Doğru doğrudur kabul edilir. Kabule şayandır. Son dönem İslam toplumunun eksikliklerinden birisi de bu. Biz hikmet Çin’de de olsa gidip alınız Müslümanın yitik malıdır. Hadîs-i Şerîfini algılamada bir problem yaşadık. bir şeyde bir yerde bir doğru var. Biz o doğruyu kendimize adepte edemedik. batıllaşma uğruna bir kültür erozyonuna, batıllaşma uğruna bir ilim, bilgi erozyonuna uğradık biz. Biz oysa batının hikmetine alsak bunda bir sıkıntı çıkmazdı. Teknolojisini alsak bir sıkıntı çıkmazdı. Berili daireler içerisinde. Ama biz bunu beceremedik, başaramadık.

Örneğin biz batının kültürünü, sosyal hayatını, batının ekonomisini, o vahşi ekonomisini kendimize ölçü olarak aldık. Oysa nereden gelirse gelsin biz doğruları almış olsaydık ve doğruları kendimize adepte etmiş olsaydık farklı bir noktada olurduk İslam dünyası olarak. Veya da biz kendi öz değerlerimize dönseydik, öz değerlerimizden yeniden iştahatlar çıkarıp, yeniden meseleye ayrı bir açıdan baksaydık o zaman farklı bir şey çıkacaktı yine önümüze. Ama biz tırnak içerisinde dini de kültürleştirdik. Dini kültürleştirdik. Dini bu sefer bir kısmımız sapkınlaştırdı. böyle çok özür dilerim böyle benzetmek gibi olacak ama ortodoks bir İslam dini çıktı orta yere. Bunun farkına varmadık biz. şekilci, ondan sonra meselenin hikmetinden uzak bir dini anlayışımız çıktı bizim. biz dine sal din gözlüğü bakamadık, gözlüğüyle bakamadık.

Bu benim kendimce İslam olduktan sonra ki İslam dünyasının içerisindeki problemler olarak tespit ettiğim şeyler. biz dönüp de mesela İmam-ı Azam’ı tam olarak okuyamadık, dinleyemedik. Serahsî’yi dinleyemedik. Zaman zaman ben oradan bazı iştahatları alıp arkadaşlara paylaştım da şaşırıyorlar böyle. Başkaları da şaşırıyor. Ya canım kardeşim bakın bu ictihâd var zaten. Bunun fetvasını vermişler öncesinden. Neden kullanmadık? Neden bunu biz önümüze bir ölçü olarak koymadık? Koyamadık. Veya sufiliye de baktığımızda aynı şey ortodoks bir sufilik çıkmış orta yere. Ortodoks bir sufilik. Acı şeyler bunlar. bir tek örnekliyorum bunu bizim yaşadığımız şeylerden örnekliyorum. bir tek Konya semazenliği doğru. o devri velediyle bilmem nesiyle o suyla bu suyla ritüelleriyle onun dışında bir semazen kabul edilmiyor.

Afyon Üniversitesi’nde bir sempozyumda Orhan Hoca şeydeki Kahire Mevlevi’lerini çekmiş. Tenno Rere’li rengarenk hepsinin de ve saat yönünde sema etmiyorlar. Tersine sema ediyorlar. Bunun videosunu gösteriyor. Üniversite bakın burası. Oradaki katılımcılar, izleyiciler hepsi de üniversiteden. tırnak içerisinde üniversite gibi bir yerden ortodoks bir sufi anlayışı çıkabilir mi? Çıkmaması lazım değil mi? Çıkıyor. Oradan bağırdı birisi. Bunlar Mevlevi olamaz dedi. Düşünün. Ya neden Mevlevi olamıyor onlar? Neyse ben de Orhan Hoca’ya soru gönderdim. Dedim ki bir kimse Müslümanım derse onun Müslüman olmadığına kim hükmetcek? Bir kimse ben Mevlevi’yim deyince sen Mevlevi değilsin diye ona Mevlevi olmadığına kim hükmetcek?

Bunun sorusunu sordum. Tabi salon karıştı. Tabi en son da Orhan Hoca bizim, bizdeki çektiği bir gün bir gece yapmıştık. Onu sunum yaptı. Bir semazene almış başlangıçtan sonuna kadar. Ondan sonra en son dedim bu ölmeden ölünüzü yaşamış dedim. Daha önce gösterdi bana. Bu o hal dedim. Fotoğraflarını söylüyor. Orada sundu. Tabi orada çelebiler var ya bu işin kendilerince ordinovis profesörleri olarak görünüyor ya. Halbuki babaları İngiliz ajanlığından sürülmüş ülkeden. Nereye? Halep’e. Sürülmüş sürgün neden İngiliz ajanlığı? Asamamışlar çünkü kraliyet var ya. Sonradan tekrar Hatay’a geri dönmüş onlar. Oradan Galatasaray Lisesi’nde okumuşlar filan fişman. Hayat hikayeleri bu. Ama aile ne? İngiliz ajanı.

Bağlı bulundukları vakfın merkezi nerede? Londra’da. Bunları böyle sivri bir şekilde söyleyince sevilmiyorum ben. Şimdi normalde o ortodoks anlayışı bütün hem İslâm’ın içerisine hem ictihâd mekanizmasına hem sufi mekanizmasını içine almış. Ve içine aldığı için hikmete kulakları tıkalı. Bilgiye kulakları tıkalı. Değişime kulaklar tıkalı. Hikmete çünkü kulaklar tıkalı. Şimdi hikmete kulak tıkalı olması bir haramlardan olur, iki sapkınlıktan olur. Genel olarak. Haramlardan olur. O devamlı haram dinle dinlen haramla iştikal ettiğinden onun kalbi taşlaşmıştır. Gözü körleşmiştir, kulağı sağırlaşmıştır.


Kalbin Sağırlaşması ve Hikmetin Duyulmaması — Kur’ân Tabiriyle Manen Sağır

Kur’ân’ın tabiriyle. O çünkü duymaz, hikmeti duymaz. Kur’ân’ı duymaz. Görmez, Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatlarını görmekten mahrumdur. Kalbi onun ilham almaz. Kalbi doğruyu kabul etmez. O yüzden ne yapıyor? O bu hikmete yabancı. Hikmeti reddediyor. Hikmeti anlamak, duymak istemiyor çünkü. Veya doğruyu anlamak, duymak istemiyor. Kitabî olarak baktığınızda sufi kitaplarında şu ibaraya çok rastlarsınız. Allâh’a giden nefes adedince yol vardır. Ne güzel değil mi? Bütün sufi kitaplarında bu bir ölçü olarak vardır. Allâh’a giden nefes adedince, nefes, bir nefes aldım verdin ya, onu da koyuyor. Nefes adedince yol vardır. İyi, çok güzel ama Allâh’a gideceksen benim tarikatımda, benim dediğim gibi benim istediğim şekilde gideceksin.

Ya Allâh’a giden nefes adedince yol vardı, ne oldu şimdi bu? Bu rafa kaptı. Ya onların dediği gibi, onun istediği gibi o ortodoksluk dairede sen Allâh’a gidebilirsin. Ya biz ortodoks değiliz. Biz Müslümanız. Biz güzel bir şey var ise alırız onu. Öyle değil. Bu öyle değil. Öyle olamazsın. E o nasıl olacak? Onun istediği gibi olacak. Ve bizim bu manada kulaklarımız tıkandı. Biz doğruyu göremez olduk. Hatta o kadar biz ilerdeyiz ki şu anda. Çocuklarımız bizim istediğimiz gibi olacak. Bizim istediğimiz mesleği seçecekler. Bizim istediğimiz yoldan gidecekler. Bu o kadar bizim her tarafımızda işledi ki bizim isniyatifimizin dışında bir şey olursa biz onu tunkak’a ilan ediyoruz. Biz ülke olarak da o hale geldik. bir kimsenin bir fikri bir düşüncesi varsa bu herhangi bir fikrin hoşuna gitmiyorsa onu linç ediyoruz biz.

Bir de ona bir isim takıyoruz. Her zaman o vatan haini oluyor, o ne bileyim devlet düşmanı oluyor, o din düşmanı oluyor, o terörist oluyor, o FETÖ’cü oluyor, o komünist oluyor, o dev solcu oluyor, o ülke yıkıyor. bir fikir bir düşünce ne olursa olsun biz bakmıyoruz ki onun elinde silah var mı yok mu, böyle bir silahlı örgüt kurmuş mu kurmamış mı. Ona da bakmıyoruz. ben mesela bir ara ne diyorlardı benden için yeni FETÖ’cü. Yeni FETÖ’ler oluşmasın. Evet evet benim üzerimde söylenen söz. Allâh Allâh. İnsan kendisini tanımlayamasa bakacak ulan benim nere benziyor diyecek. Oraya. hangi sözüm hangi düşüncem benziyor diyecek. Bu ama bizde böyle bir oturmuş yerleşmiş bir kanı var. o bizim istediğimiz gibi olacak.

Veya belli güç odaklarına biat edecek. Belli güç odaklarına biat etmezse daha iyi kır o. Gideceksin biat edeceksin ona diyeceksin ki elini öpeyim senin istediğin gibi olsun. Örneğin toplum olarak İslam dünyası olarak biz böyle kulağımızı Kur’ân’a tıkamışız. Hafızız ama Kur’ân’ı duymuyoruz. Hafızız ama. Biz namaz kılıyoruz ama Kur’ân’ı anlamıyoruz. Biz Sufiyiz. Allâh’ı zikrediyoruz. Allâh’ı zikrediyoruz ama Allâh’ın ne dediğini bilmiyoruz. Kulağımız tıkalı. Neye? Hiç kulağımız duymuyor. Bunun sebebi çok. Bu sebepleri topladığımızda hiç kulaklarımız bizim maneviyatı duymuyor. Gönlümüz açık değil maneviyata. Kalbimiz ilham almıyor. Gözümüz ilhama açık değil. Kulağımız ilhama açık değil. İlhama açık olmuş olsa biz her varlığın üzerinde Hakk’ın sesinin tecelliyatını duyacağız.

Gözümüzde perde olmamış olsa Cenâb-ı Hak’ın varlığın her perdesinde sıfatsal tecelliyatlarını görüyor olacağız. İlahiler çok güzel. Sordum sarı çiçeğe, annen babam var mıdır? Çiçek dedi ki derviş baba, annen babam topraktır. Yunus’un ilahisini söyleriz. Hiç kimse bir çiçekle konuşmamıştır ama. Bu Yunus, sordum sarı çiçeğe derken biz herhangi bir Allâh’ın varlık alemine sürmüş olduğu ağaçla çiçekle böcekle hiç böyle bir iletişimimiz oldu mu? Hayır. Sebep? Çünkü bizde o dil çalışmıyor. Biz yalnız kuş penceremize konarsa biz onu çok büyük bir hikmet görüyoruz. Hemen yazıyor, selamünaleyküm, sevgili efendim sabah dersini çekerken pencereye bir kuş kondu. Hikmeti nedir? Ben de cevap yazıyorum, sana ne dedi?

Cevap yok. Herkesin penceresinde bir kuş konar. Sana ne dedi ama? Sen ne esması çekiyordun o esnada? La ilâhe illallah çekiyordun. Sen la ilâhe illallah diye tutturdun ya, pencereye kuş geldi o da başladı seninle. La ilâhe illallah, la ilâhe illallah. Duydun mu bunu? Hayır. Hiç kulağın kapalı. Her zikrullâh yapan cemaatın etrafını melekler kaplar hadisi kutsi. Melekler onlarla beraber zikreder ve onlara dua eder. Hadîs-i Kudsî. Peki sen gördün mü? Hayır. Onların duasını işittin mi? Hayır. Hiç kulağın kapalı gözün perdeli. Görmedin hakikati. Ama iman ettin, inandın. Hatta hadisi kutsi devam eder ya, onlar neden korkuyorlar cehenneminden?


«Cehennemden Korkarlar mı Görseler?» — Mü’minin Âhiret Bilinci Ölçüsü

Gördüler mi? Vallahi görmediler ya Rabbi. Görselerdi ağlaya ağlaya seni zikrederlerdi. Peki ne istiyorlar cennetini? Cennetimi gördüler mi? Hayır. Görselerdi büyük bir iştihakla, şevkle, zevkle seni zikrederlerdi. Ey melakeler, şahit olun. Ben o topluluğu bulunan herkesi affettim. Peki, şimdi. Bakın hitap topluluğa ve meleklere. Sen Zikrullâh halakasına oturup da Zikrullâh bittiğinde af olur musunuz diye bir hitap duydunuz mu? Evet. Hiç bir hitap olmadığında, hiç bir hitap olmadığında, hiç bir hitap olmadığında, hiç bir hitap olmadığında, hiç kulağı açıksa, duyacaksın. Eğer göz açıksa, göreceksin. Ve kalp çalışıyorsa, oraya tecelli edecek o. Bak oraya tecelli edecek. O hitabı alacaksın. Ben şimdi bunu böyle anlatıyorum ya size şimdi.

Bunu anlatırken bir kimse şöyle diyor kendince. Martavalı okuyor ya böyle şey mi olurmuş? Neden? Bu haller geçmişte kaldı. Bunları yaşayan bir kimse olur mu ya? Bu zamanda olmaz ya. Bu zamanda böyle bir şey yok ya. Bunu alıştırdılar, kendi körlüklerini herkese yaydılar. Herkese kabul ettirdiler. Hepiniz kör olacaksınız. Hepiniz kör olacaksınız. Eliniz değneksiz körlerden. Hepiniz sağır olacaksınız. Kulağınızda sağırlığı giderici bir alet olmayacak. Ve hepinizde kalbiniz taşlaşmış olacak. Hakikati görmeyecek. İstenilen dünya insanlığı, dünya insanlığın içinde istenilen Müslümanlık, Müslümanların içerisinde istenilen sufilik bu. Görmeyeceksiniz, duymayacaksınız, hissetmeyeceksiniz. Kalbiniz çalışmayacak.

Zikrullâh etmeyeceksiniz. Dinde zikrullâh diye böyle bir şey yok. Böyle sizin yaptığınız zikrullâh gibi de yok. Dinde tasavvuf diye bir şey yok. Bu yeni bir dinle oluşturdunuz siz. Bakın direkt saldırılar bu değil mi? Evet. Bakın saldırılar bu. Soru şu, hocam peygamber zamanında tarikat var mıydı? İsmi tarikat olarak yoktu. Evet. Sen peygamber zamanındaki dini yaşamak istiyorsun. Öyle değil mi? Evet. Gel kardeşim bizim yaşadığımız hayatın, dini hayatın içerisinde söylediklerimizde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerine aykır bir durum var ise bize söyle. Ya ama o okumadan biliyor. Bakın okumadan biliyor. Bir eser okudun mu? Hayır. Bir kitap okudun mu? Hayır. Ama senden fazla biliyor.

Bak senden fazla biliyor. Bunu oturtturdular ve insanların, İslam dünyasının his kulağını kapattılar. O yüzden bizim his kulaklarımız, yaptığımız kötülüklerden ve o kötülükleri kabullenişimizden, toplumun geçmiş olduğu o düşük ahlak seviyesine göz yumulup biz de onlara benzediğimizden kapandı his kulaklarımız. Biz hikmeti duyamaz hale geldik. Hikmeti göremez hale geldik. Biz doğruyu ne yazık ki tanımlayan insanlara, tanıyamaz hale geldik. Öyle olunca bize doğru ne önümüze kondularsa, baktık heva hevesimize de hoş geliyor, aldık kabul ettik. Dedik bu Kur’ân aykırı, bu sünnet aykırı, Kur’ân’da böyle yok, sünnet-i seniyye’de böyle yok, imamların iştah adında bu yok. Ama biz onu evirip çevirdik, kendimize ettik.

His kulakları, his kulakları, his kulakları, his kulakları, kendimize ettik. His kulaklarımızı tıkadık. Allâh bizi affetsin. O yüzden, oysa peygamberler, ilm-i ledünden gelen o hikmeti, ilahi ilim hazinesinden gelen o hikmeti, ümmetlerine ve bütün insanlığa yaydılar. Bazı peygamberler vardır, belli bölgeye gönderilmiştir, belli topluluğa gönderilmiştir. Ama Hz. Muhammed Mustafa, bütün insanlığa ve cinilere gönderilmiştir. Bakın bütün insanlığa ve cinilere gönderilmiştir. Mesela, Beni İsrail peygamberi bir kimse, ee, Musa aleyhisselama intisâb edebilmesi için, Beni İsrail olması gerekirdi. O yüzden mesela bazı peygamberlerin, zamanda birkaç tane daha peygamber yaşamıştır. Çünkü bazı peygamberler, direkt bir kavme gönderilmiş peygamberdir.

Mesela siz, mesela siz Mu’usevi olamazsınız bu saatte. Enteresan bir şey. Siz şu anda mevcut Mu’usevi sisteminin içerisinde, siz Mu’usevi olamazsınız. Mu’usevi olabilmeniz için sizin Yahudi olmanız gerekiyor. Yahudi ırkından olmanız gerekiyor. Mesela benzeştireyim sizi bir şeyle daha. Türkiye’de ben Aleviyim diyemezsiniz. Alevi olabilmeniz için, Alevi aileden gelmeniz lazım. Böyle bir enteresan ölçüleri var. senin Alevi misin sen? Annen, baban Alevi mi? E değil, o zaman Alevi olamazsın. Senin annen, baban Alevi mi? Evet, onun annesi babası, onun annesi babası kalıyor şimdi. Ben dört kuşak, beş kuşak, altı kuşak geriye doğru götürüyorum onu. Biliyor musun, bilmiyorsun. Senin Aleviliğin nereden geldi?

Senin deden, ceddin Hazret-i Hüseyin Efendimiz mi? E çıt yok. Ama olamazsınız. bir sanatçı, tiyatrocu öldü de Çanakkale’de bir Alevi köyüne gömülmek istendiydi.


Alevî Köyünde «Gömülemezsiniz» Hâdisesi — Modern Mezhep Sürtüşmeleri

Oradaki Alevi köyü dedi ki, gömülmezsiniz burayı. Neden? O Alevi değil. Adam yıllardır Aleviyim diye haykırdı. Öldükten sonra Alevi köyü onu oraya gömdürtürmedi. Neden? Çünkü bu Alevi değil dedi. Neden? Annesi babası Alevi değil çünkü. Şimdi bakın, İslam bu manada eski tabirle cihan şumul bir dindir. bütün insanlığa gönderilmiştir, bütün cinni taifesine gönderilmiştir. Benim tabirim ne? Yer ve gök halkına gönderilmiştir. Çünkü cinni taifesi girince işin içerisinde yerin altında, toprağın altında da yaşayan cinni taifeleri var. Bunlar denizde yaşayan, denizin dibinde yaşayanlar var, farklı gezegenlerde yaşayanlar var. Bunların hepsi de cinni taifesi. O zaman Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri yer ve gök halkına gönderilmiş bir peygamberdir.

Öyle olunca cihan şumul oluyor bütün varlık alemine gönderilmiş bir peygamber. Varlığın hangi perdesine geçerseniz geçin, hangi boyutunda yaşarsanız yaşayın. Orada Muhammed Mustafa’nın izini takip etmek zorundasınız. Ama kulak sağır olunca, göz kör olunca siz o Peygamberden doğan ve Peygamberin tabiri caizse kanılından gelen ilmin ledüne mahzar olamazsınız. Hikmetin bu manada, Muhammed ümmeti ve dünya insanlığı manasında babası hükmünde olan Hz. Muhammed Mustafa’dır sallallâhu aleyhi ve sellem. Ona tam bir teslimet ve tabiyet gerekir ki onun üzerinden gelecek olan ilmin ledüne mahzar ol. Eğer tam bir teslimiyet, tam bir tabiyet yok ise o zaman hikmete senin kulağın kapalı. Ayet-i kerimede o yüzden dedi.

Hazret-i Peygamber’de iman edip Allâh’ı zikredenler için dikkat edin. İki unsur, iman edip Allâh’ı zikredenler için güzel örnekler vardır. O zaman iman edip Allâh’ı zikredenler için Hazret-i Peygamber’de sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’inde güzel örnekler var. Bu ne? Bu hikmet. Şimdi onun giyinişi, onun tavrı, tarzı, yürüyüşü her şeyinde bir hikmet var. Ama biz şekilde kalmamak şartıyla. Ama biz şekildeyiz, işin bir de o tarafı var. işin şeklinde kalmışız. dervişin birisi gelmiş, Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum Hazretlerinde demiş ki, ”Efendim ben her şeyimi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e benzettim. Kuşağını nasıl bağlar acaba? Onu bana tarif etsen de ben kuşağımı da onun bağladığı gibi bağlasam.

Hz. Pîr’in cevabı muhteşem diyor ki, ”Sen kuşağını onun istediği gibi bağlarsan tam bir Ebû Cehl’e benzersin.” diyor. Bak tam bir Ebû Cehl’e benzersin. Ebû Cehl’in kıyafetiyle Hz. Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellemin kıyafetinin arasında bir fark yok. İkisi de aynı kültürün kıyafetleri. Bakın kıyafetler arasında bir fark yok. Fark nerede biliyor musunuz? Kıyafetlerdeki fark. Sarıkta. Müşriklerle müminleri ayırt eden kıyafetsel olarak rütüel, bir tek rütüel var. Bir tek rütüel. Bir tek rütüel. Sarık. Osmanlının yasakladığı sarık. Batılıllaşma adına ilk önce İstanbul’da yasaklanan ve İstanbul’da sarıklı dolaşanları dipçikle dipçiklendiği ve Osmanlı zamanında yasaklanan sarık. Müslümanlarla gayrimüslimleri ayırt eden tek, bir tek rütüel değil mi veya kıyafet değil mi veya hatta adına ne derseniz deyin sarık.

Ne zaman? Bedir Savaşı’nda. Cebrâîl aleyhisselâm ve melekler kafalarında sarıklarıyla geldiler. Allâh Resûlü dedi ki, sallâllâhu aleyhi ve sellem, bunu böyle görünce, ondan sonra bütün ashaba şey yaptı, tebliğ etti, emretti, herkes dedi başına sarık, bu şekilde sarık sarsın. Ashab elbiselerini yırttı, cübbelerini yırttı, üzerindeki kıyafetlerini yırttı, hepsi de sarık bağladılar. Ne zaman? Bedir’den. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin hiç terk etmediği sünnetlerden birisi sarık. Şimdi ne oldu içimizde? Gerici kıyafet oldu. Ne oldu? İrticacı oldu. siz şimdi sarıkla sokakta dolaşamazsınız kendinizi, bizde ben de dolaşamam. Bu ritüeli yok ettiler bizde. Bu ritüeli yoktildiler.

Anadolu’da bu yok oldu. Şimdi bir tek bunu Sufiler ayakta tutmaya çalışıyorlar, zikirlerinde, derslerinde, sohbetlerinde kendileri sarı sarmaya çalışıyorlar. ne bileyim Haydarililere sahip çıkıyorlar, Haydari’ye sahip çıkıyorlar, sarıyorlar.


Modern Müslümanların Manevî Kayıpları — «Üç Aylık Tâtil Bitti, Cumartesi Mesâî Başlıyor»

Geri kalanı biz ne yazık ki her şeyi kaybettik. Şimdi o yüzden Allâh bizi affetsin. Biz kulağımız tıkandığından dolayı o nameleri işitemiyoruz. Hakkınızı helal edin. Saat on bir oldu hemen toparlayayım dedim ama dağıldı. Allâh izin verirse bu önümüzdeki hafta içerisinde hiçbir sohbet ve ders yok önümüzdeki cuma tesye kadar. Sadece bizde değil bütün Tasavvuf Vakfı’nın temsilciliklerinin hepsinde de dersler iptal. Tüm insanlar iptal. Bugün bir Salı günü ders yapmak için İzmit’ten müsaade istediler. Onlara da müsaade ettik. Bu noktada bir sıkıntı yok. Geri kalan hiçbir yerde genel olarak biz bayram haftalarında ve bayramlarda ders yapmıyoruz. İnşallah bayramın birinci günü malum yine bayramlaşmamız dün akşam kandil programı yaptığımız yerde inşâallâh devam edecek.

Bayramlaşma da on bir on iki gibi inşâallâh başlayacak. Sonra son arkadaş gidinceye kadar devam edecek. Ama böyle daha geç kalmazsak memnun olurum. Yaş geçiyor artık benim de ondan sonra. Ama hiçbir zaman şeyim yok, bıkkınlığım yok herhangi bir şey duymuyorum. Allâh razı olsun seviniyorum. Bayramlar sevinç günleri inşâallâh bayramın birincisi günü bayramlaşma olacak. Allâh’tan başka Allâh Cenâb-ı Hak başka bir zeval vermezse başka bir dert, gamp, kasevet vermezse bayramın birincisi gün orada olacağız. İnşallah. Haklarınızı helal edin. Bir dahaki ders önümüzde ki hafta Cumartesi yine burada inşâallâh dersimiz var. Ondan sonra Cumartesi sonra da mevcut programlar devam edecek. Allâh’tan bir şey gelmezse bayramdan sonra yine ben ne o ne diyorlar?

Rut mu diyorlar Ömer Hoca? Rut diyorlar değil mi? Yeni dilde. Ben bayramdan sonra inşâallâh Allâh’tan bir şey gelmezse yine il, ilçe, köy, kasaba dolaşmaya başlayacağız inşâallâh. Bu üç aylarda bir üç ayları böyle kendimizce geçirmek için kendimi tatile ver dedim. Allâh’ın ısrarı. Benim tatil bitti. Önümüzdeki Cumartesi’den sonra mesai başlıyor inşâallâh. Cumartesi’den sonra yine il ve ilçelere devam edeceğiz. Tekrar haklarınızı helal edin.


Kaynakça ve Referanslar

  • Ramazân’ın Son Günleri ve Kadir Gecesi: Ramazân ay-ı şerîfi — Bakara 2/183-187; Kadir Sûresi 97/1-5; Duhân 44/3-4; «Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır» — Buhârî, Leyletü’l-Kadr 1-5; Müslim, Sıyâm 213-218; «son on günde itikâf» — Buhârî, İtikâf 1, 6, 13 (2025-2041); Müslim, İtikâf 1-7 (1171-1173); modern Ramazan tatbîki — Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri; Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • Mü’minin Maddî-Manevî Sıkıntıları: Sıkıntıların manevî kıymeti — Bakara 2/155-157; Âl-i İmrân 3/186; Ankebût 29/2-3; «her sıkıntıdan sonra kolaylık» — İnşirâh 94/5-6; «sabır ve namaz» — Bakara 2/45, 153; «duâ-tevekkül dengesi» — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye; modern sıkıntı — Bediuzzaman, Lemalar; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe.
  • Kalbin Sağırlaşması (Kur’ânî Tabir): «summun bukmun umyun fe-hum lâ yefkahûn» (sağır, dilsiz, kör — anlayamazlar) — Bakara 2/18, 171; «hatîma’llâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ihim» (Bakara 2/7); A’râf 7/100, 179; «kalbin manevî sağırlığı» — İmâm Gazzâlî, İhyâ, Acâibü’l-Kalb; İbnü’l-Kayyım, İğâsetü’l-Lehfân; modern eleştiri — Bediuzzaman, Lemalar.
  • Cehennemden Korkma ve Mü’minin Âhiret Bilinci: «havf-i âhiret» — Hadîd 57/20-21; A’lâ 87/16-17; Câsiye 45/15-23; «cehennem tasvîri» — Mü’min 40/49-50; A’râf 7/53; modern âhiret bilinci — Bediuzzaman, Sözler 23. Söz; Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü; «cehennem azâbı» tasvîri — Buhârî, Bed’u’l-Halk 7-9; Müslim, Cennet 36-39 (2842-2848).
  • Alevî-Sünnî Mezhep Sürtüşmeleri: Anadolu Alevîliği — İlhan Başgöz, Türk Tarihinde Din ve Devlet; İrene Melikoff, Hadji Bektach; Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı; modern Alevî-Sünnî tartışması — Hayrettin Karaman, Mukâyeseli İslâm Hukûku; Bedrettin Çetiner, Alevîlik; «mezhep diyâloğu» — Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü; mezar gömme hukûku — modern Türk Mezârât Kanunu; Vahbe ez-Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî.
  • Üç Aylık Tâtil ve Cumartesi Mesâî: Üç aylar (Receb, Şa’bân, Ramazân) — Buhârî, Savm 18; Müslim, Sıyâm 195-205; sufî vakit yönetimi — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’l-vakt; «tâtil-mesâî dengesi» — Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe; Karabaş Mürşidlerinin il-ilçe yolculuğu (Cumartesi mesâisi) — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Karabaş hizmeti — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • Karabaş Silsilesi ve Manevî Mesâî: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsilesi — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Anadolu Karabaş hizmeti — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Silsile, Tevekkül, Sabır, Hamd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı