Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #62 — Mesnevî 1945. Beyt: Testi-Küplü Adam, Hz. Peygamber’i Uyanıkken Görmek ve Şeyhin İlânı

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #62 — Mesnevî 1945. Beyt: Testi-Küplü Adam, Hz.…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 1945. Beyt: Testi-Küplü Adam — Hakîkî Neşe ve Manevî Tat ile Birleşme

Âmîn. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşâallâh. Geçen hafta Mesnevî 1945. Beyt okuduk. Çünkü bu testi küplü adam akıllı birleşmiştir. O iyi bahtlı testi senin gibi zahiri zevklerle şah değil, hakiki neşeyle neşelenmiştir. Burayı okumuştuk. Bundan önceki nurunu ister Adem’den al, ister ondan şarabı dilersen küpten al, dilersen testiden. Burayı normalde okumuştuk. Şimdi, Mustafa, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazreti için söylüyor, beni görene, benim yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu dedi. Bir mumdan yanmış olan, çırağı gören, yakinen o mumu görmüştür. Bundan önceki beyitlerde demişti ya, bir mumdan yanmış, yüz tane mumu yan yana dizsen, bir öbür mumdan, öbür mumdan, öbür mumdan yansa, hepsi de birbirinden yansa, bunu tarif etmişti.

Gören Hakkında

Arasında bir fark yoktur. Biz bunu nereye bağlamıştık? Silsile-i meşahiye. Onun şeyhi, onun şeyhi, onun şeyhi, onun şeyhi, onun şeyhi. Geriye doğru gittiğimizde ta Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretine gider. Eğer doğru sağlam bir silsile ise, Irak’ta, Suriye’de 10.000 dolara yazılan silsilelerden değil ise, veya 5.000 dolara yazılan silsilelerden değil ise, bunları da böyle açık açık ifade ediyorum ki, öleceğim gideceğim, yaşım 63, herkes bilsin neyin ne olduğunu. gidip Irak’ta, Suriye’de bir şehlik icazeti 3.000 lira, 5.000 dolar, 1.000 dolar, 2.000 dolar, Irak’ta ve Suriye’de, hatta dahil iresine, Irak’ta, Suriye’de herhangi bir evladı resul icazeti de 2.000 dolar, 3.000 dolar.

Bir bakmışın o kimse Hüseyin olmuş çıkmış, Seyyid olmuş çıkmış bir Seyyid icazeti de benim dediğim gibi, 2.000 dolar, 3.000 dolar. Bunu nereden biliyorsun? Bunu da Kazım Efendi söyledi. Dedi ki, oralarda dedi 2.000 dolara yazıyorlar dedi. Dedim nasıl basmaya dedi, Suriye’de 2.000 dolara şehlik icazeti yazıyorlar, böyle veren şehler de var dedi. birileri içinde gitti oradan bir şehlik icazeti aldı, o adam 2.000 dolara şehlik icazeti veriyor diye bir muhabbet vardı ya sosyal medyada. Bunun gibi, şimdi Allâh affetsin kendimi büyüklendirmek için söylemiyorum. Mesela Almanya’dan şehlik yapıyor adam arıyor beni, üstadım geleceğim, sizi ziyaret edeceğim, bana şehlik icazeti verir misiniz diyor. Ben de diyorum ki rüyamda görürsem veririm örneğim veya birkaç kişi var telefonla şehlik icazeti istiyor adam.

Diyor ki bana da verir misiniz? Ben de diyorum rüyamda görürse veririm sıkıntı değil. Allâh bizi affetsin. Buradaki o bir mumdan yanan hangi mumdan yanarsa yansın, ilk mumdan yanmış gibidir diyor ya burada o kimsenin siisiresinin sağlam olması lazım. arada şeyhine şeyhuna şeyhuna dediğinde o silsile sağlam olacak. Eğer o silsile sağlamsa sıkıntı yok. Ama silsilede sıkıntı var ise, atanmış bir şey. Veyahut da üç beş kişi toplanıyor, bundan sonra bizim şeyhimiz sen ol diyorlar, bu atanmış şeyh oluyor. Birileri tayin ediyor oradan. Veyahut da devlet tayin ediyor. Dolaylı olarak. Buranın şeyhi sen olacaksın diyor. Devletin tayiniyle şeyh oluyor o. Veyahut da birilerinin zorlamasıyla şeyh oluyor.

Birilerinin seçmesiyle şeyh oluyor. Manevi değil. Orada silsilede bir sıkıntı var. Veyahut da şeyhi onun şeyhliğini ilan etmemiş. Ben onu da gördüm. gitmiş şeyhin hanımına üç beş kuruş vermiş, oradan icazetleri almış, şeyhin mührünü de basmış, kendine icâzet yapmış. Allâh muhâfaza eylesin. Bunlar için şeyh efendi diyordu ki Hınzırbaşı gibi halk olacak. Bu böyle kolay bir şey değil çünkü. Allâh muhâfaza eylesin. Şimdi Mustafa Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, beni gören, benim yüzümü gören kişiyi gören ne mutlu dedi. Bir mumdan yanmış olan çırığı gören, yakinen o mumu görmüştür. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Allahu alem bu haride, müslümde, bu Davud’ta, Tirmizî’de geçen bir hadîs-i şerîf var.

İnsanların en hayırlısı benim asrımdaki ashabımdır. Sonra onlara yakın olan tabinlerdir. Sonra da onlara yakın olan teba’i tabinlerdir. Demek ki Hazret-i Pîr benim yüzümü gören, benim yüzümü gören, benim yüzümü gören kişiyi gören bunlara ne mutlu dedi. O zaman böyle olunca benim yüzümü gören, bu kim? Sahâbe. Benim yüzümü göreni gören. Bu ne? Bu da tabin. Demek ki yüzümü gören, yüzümü göreni görene ne mutlu dedi. Yine İbn-i Mace’de geçiyor bu hadîs-i şerîf. Benim ashabımın, sonra onların ardından gelen tabilerin, sonra da bunların ardından gelen teba’i tabinlerin değerini takdir etmek bakımından benim hakkımı gözetiniz. Ve normalde bunlar tabi zahiri olarak söylenen hadîs-i şerîfler. O zaman benim yüzümü gören kim?

Sahâbe. Benim yüzümü göreni gören kim? Tabin. Onları gören kim? Teba’i tabi. Bu üç nesil oldu. Bu üç nesil demek ki kutlu bir nesil. Bu bir nesil. Şimdi bu üç nesil kutlu olduğu gibi benim kardeşlerim gelecek dediği ahir zamanın son nesli de var. Sahâbe soruyor ya, Ya Resulallah biz senin kardeşlerin değil miyiz? O diyor ki siz benim arkadaşlarımsınız. Benim kardeşlerim ahir zamanın son diliminde gelecek. Onlar beni görmeden iman edecekler. Onlar beni görmeden iman edecekler. Kur’ân’ın rafa kaldırıldığı, sünnetlerimin terk edildiği zamanda onlar benim Kur’ân, benim getirdiğim Kur’ân ve sünneti, sünneti seneyeme sımsıkı yapışacak olanlar. onlar ahir zamanın son diliminde benim kardeşlerim diye nitelendirdi.

Şimdi biz tabi döneceğiz yine Hadîs-i Şerîf, Hz. Resûlullâh’ın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin beyit olarak sunduğu ama bir Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisine döneceğiz. Bizi ilgilendiren taraf, beni görene. Şimdi bu işin bir de manevi tarafı var. Zahiren ashabı Resûlullâh. Kim? belli. Tabi’nin belli, teba’i tabi’nin belli. Ama burada Hadîs-i Şerîf’te beni gören, beni göreni gören dediği zaman meselenin işi, işlevi daha da farklılaştı. O zaman bir de beni gören deyince rüyada görüldü. Rüyada görülene o zaman beni gören oldu. Bir de göreni gören oldu. Bir de rüyada göreni görmek var. O zaman normalde Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Hadîs-i Şerîf’in dediği ki beni rüyasında gören gerçekten görmüş demektir.

Dikkat edin. Beni rüyasında gören gerçekten görmüş demektir. Çünkü şeytan benim suretime giremez. Yine devam edeceğiz. İbn-i Macide var. Bu az önce okuduğum Hadîs-i Şerîf Buharı Müslüm tirmizî. İbn-i Macide var. Beni rüyada gören uyanıkken görmüş gibidir. Bir de Müslüm’den bir Hadîs-i Şerîf var. Bir Hadîs-i Şerîf var. Kim beni rüyasında görürse uyanıkken de görecektir. Dikkat edin. Kim beni rüyasında görürse uyanıkken de görecektir veya uyanıkken de görmüş gibi olacaktır. Elbette şeytan benim şeklime giremez. Bir Hadîs-i Şerîf daha. Beni rüyada gören gerçekten beni görmüştür. Ben her surette görünürüm. Bu da değil emiden. Şimdi o zaman böyle baktığımız zaman meseleye demek ki rüyada gören gerçekten görmüş gibi olacak.

Bir Hadîs-i Şerîf daha buradan nakleteceğim. Çünkü bu Hadîs-i Şerîf de enteresan. Sizlere söylenilmeyen Hadîs-i Şerîfler, Ümmet-i Muhammed’e aktarılmayan, hiç vaazlarda, hiçbir nasihatlerde bunlar konuşulmayan Hadîs-i Şerîfler, bunları ben cebimden çıkarmıyorum. Ben altlarına kim nakletmiş onları da özellikle söylüyorum. Böyle bir Hadis var diyorsam onun altında kimin kitabından, Hadis kitabından aldığımı da söylüyorum.


Sütre Gerisinden Manevî İncelik — Mü’minin İç Bakışı ve Tedrîs

Çünkü böyle sütrenin gerisinden araştırıp inceleyip de eksiğimi gediğimi bulmaya çalışanlar aynı zamanda da ilim sahip oluyorlar. Evet araştırsınlar, baksınlar. Araştırıp baksınlar. Bir Hadîs-i Şerîf daha. Beni rüyada gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklime giremez. Ebu Bu’l-Hir Sıddıki de gören gerçekten onu görmüştür. Şeytan onun da suretine giremez. Bu Hadîs-i Şerîfi, bu da hatipte bu Hadîs-i Şerîfi niçin aldın biliyor musunuz? demek ki Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz, Hz. Resûlullâh Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin Sıddık lakabıyla lakaplanan ve ilk halife. Bu silsileyi devam ettirdiğimizde Hazret-i Ebû Bekir ilk halife, o zaman Hazret-i Ömer şeytan zaten ondan kaçıyordu.

Şeytanın kaçtığı kimseydi, korktuğu kimseydi. O zaman Osman, meleklerin hayâ ettiği kimseydi. Ali, ilmin kapısıydı. Bakın silsile devam ediyor. O yüzden Hz. İpir diyor ki buraları iyi anlayalım. Hz. İpir diyor ki sen hanginden yanarsan yan. Yine Hadîs-i Şerîfi Allâh Resûlü Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri buyurdu ki, ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine erişirseniz, yetişirseniz beni bulursunuz. Ayırmadık ashabını. Ashab kim? Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’ni sağlığında görüp iman eden. böyle işi sulandıran zürtobozlar var, ağzım bozuluyor onlara. Ebû Cehl de gördü Hz. Peygamberi. O da mı ashab? Canım kardeşim. İman, iman. İman. Bir kimse Hz. Muhammed Mustafa’yı gördü, iman etti.

Ashab oldu o. Nasıl Hz. Ebu Bekür, Ömer, Osman, Ali, Sahâbe, Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’ni zahiren gördüler ve iman ettiler, ashab oldular. Ashabı gören, iman ettiği tabi’nin oldu. Tebai tabi’ni gören, onların o dini anlayışlarını ve dini inanışlarını gördü. Onlar da tebai tabi’nin oldu. Şimdi kalkıp da meseleyi sulandırma. Koca profesörsün, meseleyi sulandırma. Profesörlüğünden utan. Bir de ilahiyat profesörüsün, ilahiyat profesörlüğünden utan. Meseleyi sulandırma. Madem ki sen ilahiyat profesörüsün, ilmin kadar konuş, ilmini konuş. Her ne kadar siz ilminiz sadırda değil, satıhta da olsa, sizin ilminiz yüzeysel de olsa, sizin ilminiz ezber de olsa, ezberlediklerine sabit kal.

Siz ezbercisiniz çünkü. Hatta ezberci de değilsiniz. Okuduğunuzu da ezberleyemiyorsunuz. Okuduğunuzu da anlayamıyorsunuz. Bu kadar da kısasınız. Bu kadar da kıtsınız, büyük bir çoğunluğunuz. Yetiştirdiğiniz öğrencilerden belli. Kimisi hadîs inkarcısı, kimisi mersep inkarcısı, kimisi fıkıh inkarcısı. Büyük bir çoğunluğu da hadîs inkarcısı. Çünkü siz okuduğuna inananlardan değilsiniz. Çok üzgünüm bu konuda, çok da kızgınım. Alai edercesine Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashabını, alai edercesine küçümsemek, ashab müessesesini küçümsemek. Onlar eş peşinde koşmadı. Onlar iş peşinde koşmadı. Onlar hevâ-hevs peşinde koşmadı. Onlar lüks arabaların içerisinde din satmadılar.

Onlar din pazarlamadılar. Onlar dini istismar etmedi. Sizin gibi dinden para da kazanmadılar ey profesörler. Sizin gibi din satmadılar. Dinden ücret almadılar. Ayet-i kerimeye tabi oldular. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz. Bu ayete tabi oldular. Siz bu ayeti kerimeyi de söyleyemezsiniz. Çünkü siz dinden ücret alıyorsunuz. Siz dinden geçiniyorsunuz. Sizin karnınız cehennem ateşiyle dolu. Çünkü dini istismar edip dinden para kazanıyorsunuz. O yüzden diliniz cehennem dili. O yüzden karnınız cehennem karnı. Ama farkında değilsiniz. Kim dinden para kazanıyorsa midesini cehennem ateşiyle dolduruyordur. Kim dini istismar ediyorsa, dindarlığını istismar ediyorsa, dervişliğini, şehriğini, mürşidliğini, hafızlığını istismar ediyorsa, buradan para kazanıyorsa karnını cehennem ateşiyle dolduruyordur.

Net. O yüzden onlar hadislerle alay ederler. O yüzden onlar hadîsleri inkar ederler. O yüzden onlar ashabla dalga geçerler. O yüzden onlar sünneti seneyeyle alay ederler. O yüzden hadi peygamberin annesi öldü, sen de anneni öldür. Soy ismi İslamoğlu. Hukubede söylüyor bunu. Sünnete uyuyorsunuz hadi peygamberin annesi öldü, sen de anneni öldür. Peygamber annesini mi öldürdü? Peygamberin annesi eceliyle öldü. Herkesin annesi eceliyle olacak. Herkes eceliyle ölür. Hadi sen de anneni öldür diyor. Hukubede söylüyor bunu. Herkes de susuyor buna. Herkes de sessiz kalıyor. Ortalıkta bir tanesi bir kedi öldürüyor, zalim o da. Bir kedi öldü diye Türkiye’ye ayağı kaldırıyorlar. Adam, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetiyle dalga geçiyor.

Herkes susuyor bu ülkede. Dinle dalga geçiliyor, herkes susuyor bu ülkede. Siyasetçisi, ilim adamı, ilahiyatçısı, diyanetçisi. Bir sokak köpeği için ayağa kaldırıyorlar ülkeyi. Ama bir hadîs-i şerîfi inkar eden için ülke ayağa kalkmıyor. Veya bir Kur’ân kursunda bir ahlaksızlık oluyor, susuyor herkes. Veya hatta herhangi bir barda ahlaksızlık oluyor, susuyor herkes. Bardaki ahlaksızlığı da susuyor, Kur’ân kursundaki ahlaksızlığı da susuyor bizim insanımız. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine hakaret edene de susuyor. Susuyor. Hepimiz suskunuz, korkarız. İmanımız kemal ermemiş, korku dağları sarmış. Korkmaması gerekenler en başta korkuyor. Ben şeyhim, ben alimim, ben mürşidim, ben kamilim.

Atarken mangalda kül bırakmayanlar da korkuyor. Oysa Allâh Resûlü dedi ki korkaklığın şerrinden Allâh’a sığınırım. Ey Müslümanlar! Dininiz korkulacak bir din değil ki. Peygamberinizin sünnet iseniyesi korkulacak bir sünnet değil ki. Savunulmayacak bir sünnet değil ki. Neden korkuyorsunuz, susuyorsunuz? Dünya bu kadar mı vurdu size? Lüks evleriniz, lüks arabalarınız, cebinizdeki paralar, rahatınız. Bu kadar mı size Allâh yolundan uzaklaştırdı? Bu kadar mı Allâh’tan uzaklaştırdı? Bu kadar mı Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den uzaklaştırdı? Biz ne hale geldik? O hale geldik. Allâh bizi affetsin. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, beni rüyasında gören, gerçekte Efendimiz’i görmüştür.

Hadîs-i Şerîfte diyor ki, beni rüyasında gören gerçekte görmüş gibidir ve bu müjde sabittir. Bu bir müjdedir ümmet-i Muhammed’e ve bu müjde sahih hadislerle sabittir. Buhârî Müslüm, Tirmizî, İbn-i Maca, Ebû Dâvûd, Kütübü Sidedir altı tanesi, hepsinde sabittir ve bunun normalde uyanıkken görülmesi gibi de doğrudur. Rüyada gören uyanıkken de görmüş gibidir. Bir hadîs-i şerifte diyor ki, rüyada gören uyanıkken de görür. Bu müjdedir. Rüyanda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i gördün, o zaman uyanıkken de göreceksin. Kendine dikkat et, diline dikkat et, hal ve hareketlerine dikkat et. Hazret-i Peygamber görünmez bir peygamber değil. Görünmez diyen şeyhler şeyh değil. Görünmez diyen alimler alim değil.

Görünmez diyen mürşid-i kâmiller mürşid-i kâmil değil. Kendisi kör, herkesi kör zannediyor. Allâh muhâfaza eylesin. O zaman bu noktada bu haride Müslüm de Tirmiz’de de Ebû Dâvûd’ta İbn-i Maca’da geçen, beni rüyasında gören, uyanıkken de görür, gerçekken de görürse diyor, dikkat edin. Ben burada altını çiziyorum. O kimse uyanıkken de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini gördüyse, görüyorsa, biz zikrullâh alakasında kardeşler görürler ya, bu bir keramettir. Bunu böyle kenara atamazsınız. Sizler derviş kardeşler Peygamber’i gördüğünü iddia ediyor. İdda etmiyor kardeşim. Adam gördüğünü söylüyor. Hadîs-i Şerîfte de var mı? Var. Sen buna inanmayabilirsin. Dersin ki Ali Karadağ’ın ben zikrullâh alakasında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretini gördüğüne inanmıyorum.

Bu senin hakkındır. Ama sen görünmez zikrullâh alakasında dersen, bu senin hakkın değildir. Bu senin cehaletini gösterir. Bu senin bu konudaki hadîs bilmezliğini gösterir. Bu konuda senin araştırmacı olmadığını gösterir. Bu konuda sen bu hadîs-i şerifleri bildiğin halde görünmez dersen, sen ilmi katlediyorsun. Sen ilmi örtüyorsun. Bu doğru değil. Bu İslam adına en büyük sen vahşeti yaşatıyorsun. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden İmam-ı Gazâlî, İbn Arabi, Abdülselam, Suyiti gibi ehli sünnet büyükleri, Efendimiz’de salih insanların görüşmelerinin çok sayıda salah ve takvâ sahibinden nakledildiğini, bu halin keramet olarak oluşmasının caiz olduğunu ifade etmişlerdir.


«Hz. Peygamber’i Uyanıkken Görmek» — Sufî Mertebelerinde Müşâhede

Bir kimse demek ki uyanıkken Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri’ni görebilir, onunla da konuşabilir. Onunla görüp konuşuyorsa, Gazâlî’ye göre, Arabi’ye göre, Suyiti’ye göre o kimse keramet ehlidir. O kimseyi biz keramet ehli olarak görürüz. O kimseyi keramet ehli olarak biliriz. Bir kimse gördüğünü söyler söylemez, bu ayrı meseledir. Bir Sufi’nin, bir dervişin kendisine böyle bir soru, üstadı tarafından yöneltilmediği müddetçe kendisinin, kendi kendine gördüğünü söylemesi doğru değildir Sufi terbiyesinde. Allâh rahmet eylesin, üstadımız bize sorardı, ne gördün biz o zaman anlatırdık. Edep budur. Üstad derse ki ne gördün, o zaman o kimse gördüğünü anlatır. Veya hatta üstad anlatmıştır, bir rüya bir hal, üstad onu biliyordur.

Veya hatta o gördüğünü anlat dediğinde derviş onu anlatır. Ikkçık mıkçık yapmaz, ıkçık mıkçık yapan o halini kaybeder. Nefsine uymuştur. Üstadın anlat dediği anlatılır, sorduğuna cevap verilir. O normalde sorduğuna cevap verilmiyorsa, anlat dediğinde anlatmıyorsa o kimse nefsine uymuştur, hevâ-hevesine uymuştur. Allâh muhâfaza eylesin. Kendiliğinden ben böyle gördüm diyorsa, üstadın dışında bunu anlatıyorsa o da hevâ-hevesine uymuştur. O da anlatılmaz. Ancak üstaddan müsaade istenir, veya hatta üstada anlatınca üstad onun bu rüyanı anlat arkadaşlara. Bu halini anlat derse o da ne yapar? Anlatır. O yüzden Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini rüyasında gören, uyanıkken de görecektir.

Uyanıkken de görebilir ve uyanıkken gördüğünde onunla da görüşebilir. Bu onun üzerine Allâh’ın bir lütfu, bir ikramı, bir ihsanıdır. Bunu reddetmek. Sırf sufilere karşı olmak için bu hadîs-i şeriflere reddetmek, ilmi örtmektir. Ya da körler sağırlar, birbirlerine ağırlar, kör görünmez der. Kör görünmez dediği şey görünür. Veya Hz. Piri’nin beyan ettiği gibi güneşe gözlerini kapatırsan güneş yok olmaz der. Güneş duruyor durduğu yerde ama sen gözlerini kapattın. O yüzden güneşi görmüyorsun, güneşi görmeyince de sen güneş yoktur diyorsun. Bu senin cehaletini gösterir. Bu senin bilmediğini gösterir. O yüzden normalde bir mumdan yanan diğer mumlar da ondan yandıysa o ilk yanan mumu görmüş gibidir.

O ilk mumdan yanmış gibidir. Allâh bizi onlardan eylesin. Şimdi tabi bir de burada bir şey daha belirtmek istiyorum. Allâh bizi affetsin. ne mutlu dedi ya beni göreni göreni, benim yüzümü göreni ne mutlu dedi. Malum vesel karanemiz vardır ya Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini zahiren görmemiştir. Rivaet edilir. Buna inanırsanız inanmazsınız ama bu değişik eserlerde geçer. Veysel karanemiz gelir, gelince Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kapısına kapıyı vurun, Hz. Fatıma annemiz çıkar. Hz. Fatıma annemiz çıkınca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini sorar. O da der ki mescitte, annemden buraya kadar izin aldım der ya, rivayet edilir. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kızı Fatıma’nın gözlerinden öper.

Bu gözlerle onu gördün sen diye. Bu gözlerle onu gördün diye. Çünkü dostu gören gözü öper Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem. Dostu gören göz öpülmeye layıktır. Dostu gören göz öpülmeye layıktır. O yüzden dostu gören göz öpülür. Allâh bizi onlardan eylesin. Şeytan, burada da bir not düşmüşüm buraya. İster Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sağlığında olsun, ister vefat ettikten sonra olsun, onun şekline şemaline giremez. Başka ad isler de var bu konuda. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin alimlerinin de gerçek manada şekline şemaline şeytan giremeyeceğini dar. O zaman Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ister sağlığında görsün, ister öldükten sonra görsün bir kimse.

O zaman Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri de gördüğü sahiptir, peygamberdir. Veyahut da değişik suretlerde gördü, uyanıkken veya rüyasında. Yine peygamberdir o sallallâhu aleyhi ve sellem. Veya eksik gördü, sadece gözlerini gördü. Yine Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemi gördü. Bu konuda herhangi bir şek şüphe yok. Burada bir tartışma açayım ben şimdi. Peki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sağlığında gören sahâbe sayıldı. Rüyasında gören sahâbe sayılır mı sayılmaz mı? Bu ilk yıllardan itibaren Taybi’nin zamanında bu tartışılmaya başlanmış olan bir konu. Bir kısmı demişler ki Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyasında gören de sahabidir.

Bir kısmı demiş ki hayır biz onları sahabiden sayamayız. Bu bir kısmı sahabidir diyenlerin içerisinde sufi temelli olanlar fazla. Sufilerin büyük bir çoğunu derler ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyasında gören de sahabedendir. Sufilerin büyük bir kısmı. Bir kısmı sufilerin bir kısmı der ki biz bu kadar ileri gitmeyelim, itidariyle davranalım. Biz onu normal onları yaşayan sahâbeler gibi görmeyelim derler. Deseniz ki sen neredesin? Kırtların içindeysen sen sahâbe sayılabilirsin. Kırtların içindeysen, kırtların içinde değilsen sakin ol. Sakin ol. Bu hak senin değil. Allâh bizi affetsin. Bu tarzda o mumdan yakılan çırağadan başka bir çırağı, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta 100. muma kadar hep o ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir.

İster o nuru son çırağadan al, istersen ilk çırağadan, hiç fark yok. O nuru dilersen son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan. Tevbe yüz, âyet-i kerîme iki iman eden muhacirler ve ensar ile iyilik yaparak onlara tabi olanlardan Allâh razı oldu. Onlar da Allâh’tan razı oldular. Allâh onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar orada ebedi kalacaklardır. büyük kurtuluş budur. İlk ensar ve muhacir ve onlara tabi olanlar. Sahâbe ve tabiinden bahsetti burada. Yine bu konuda demek ki silsili olarak Hazret-i Peygamber ve ashabın peşinden giden tabi’n. Cenâb-ı Hak onları methetti, onları övdü. O zaman burada aranılan şey Hz. Pîr’in dediği o isterse yüz tane mum geçsin hepsi birbirinden almışsa dediği şey şu.

Sufice söylüyorum onu. Bir mürşidlik yapacak olan kimse, şehlik yapacak olan kimse bir mürşid-i kâmilin gözetiminden silsili meşahiye tabi olarak seyri sülükünü tamamlamış, hilafet ve icazete sahip olması gerekir. Bu zamanda bu çok önemli. Bu zamanda çok önemli. Tekrar bunu söylemek istiyorum. Bir şehlik postuna oturacak olan kimse bir mürşid-i kâmilin gözetiminde seyri sülükünü tamamlamış, hilafet bazılarında hilafet denir çünkü bazılar da icâzet denir. Bir icazete, bir hilafete sahip olması genel bir teknik kuraldır. Bu teknik kural bazılarının bir şeysine bağlı olmaması gerekir. Ben bunu böyle söylerken kendi üstadımı tartışılmaması gerektiği için kenara koyarım. Ama bu posta oturacak olan kimse için önemli bir şeydir.

Ya bir mürşid-i kâmil, bir üstad sağlığında onun şeyhliğini, mürşidliğini ilan eder, icazetini verir vermez ama ilan eder. Bu doğrudur, haktır, yeterlidir. Artı bir de icazeti var ise onun için teknik konu meselesi bitmiştir. Eğer bu yok ise, o zaman o kimseyi bizim ehliyetli görmemiz mümkün değildir. İslam toplumunda her şeyde liyakat ve her şeyde ehliyet esastır. Sizin bir makama oturtulabilmeniz için sizde liyakatın ve ehliyetin olması gerekir. Liyakat ve ehliyet yok ise ve şartlar tamamlanmamış ise sizin o makama oturmanız caiz değildir. Kendinizi böyle lanse etmeniz de doğru değildir. O yüzden ya bir mürşid-i kâmil ehil olan, mürşid-i kâmil olan bir şeyhin ya bir önceki şeyh tarafından veya vefat ettikten sonra manevi işaretler ile tayin edilmesi gerekir.

Bir üstad, bir mürşid-i kâmil kendisinde o manevi işaretleri görünce o şey, o zatın o seyri sülükünü çıkartmış olduğu kimsenin şehrini ilan etmesi gerekir. Yoksa Allâh affetsin o da zalimlerden olur. Bir mürşid-i kâmil zalimlerden olmaz. Zalimlerden olmamak için son nefesinde de olsa kendisinden sonra gelecek olan hilafet sahibini ilan eder. İlan etmesi gerekir. Varsa icâzet kendisinde icazetini verir. İcazeti yoksa ilan eder. İlan edilmesi gerekir.


Şeyhin Şehirde İlân Edilmesi — Manevî İlân Edebine Dâir

Bir şeyhin şehri kapalı kapılar ardında ilan edilmez. Tüm cemaata ilan edilir. Veyahtta şeyh sağlığında onun icazetini yazarsa herkesin içerisinde o icazeti ilan edip verir. İcazet töreni yapar. Bunlar ehli sufinin değişmez kaideleridir. Bir dervişin üstadından arayacağı teknik özelliklerdir. Bir senin şeyhin kimdi filancaydı. Onun mürşid-i kâmil olduğuna bana delil getirir misin? İki, senin şeyhliğini o sağlığında ilan etti mi? Kimler duydu bu ilanı? Şahitleri var mı? Üç, bu şeyhin icazeti var mı? Bu şeyhin icazeti nereden? Kimden almış? Bu şahitli mi? Bu delilli mi? Bu bir cemaatin önünde mi verildi? Yoksa nerede verildi? Şeyh efendi öldüğü zaman birisi uyanığın birisi icâzet peşinde koşup icazetin nerede olduğunu bilip gelip kendi icazetini orada kendi adını yazıp oraya mührü mü bastı?

Ne yaptı? şeyh efendinin hanımı hacanneye üç beş kuruş verip ondan icazetleri ve mührü alıp kendine icâzet mi yazdı? Bakın bunları açık açıkça artık beyan ediyorum. Bunları bir yerlere laf gitmesin diye susuyordum. Şimdi Hz. Piri’nin bu konulardaki beytleri gelince artık ben de ilmi saklayamaz hale geldim. Kaydırı gubbakla, oynaklıkla ve hatta türlü düzenbazlıklarla şeyhlik icazeti alınmaz. Öyle şeyhlik yapanlar yarın mahşer gününde onun hesabını veremezler. Parayla icâzet satın alanlar, bin dolar iki bin dolar üç bin dolara Irak’tan Suriye’den icâzet alanlar, Müslümanları aldatanlar, Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem aldatan bizden değildir dedi. Böyle şeyhlik yapanlar mahşer gününde bunun hesabının altından kalkamazsınız.

Ben şeyhim deyip dervişlerden para isteyenler, dervişlerden her ay aydat toplayanlar. Kur’ân kursu yaptıracağız, yok buranın kirasını ödeyeceğiz, yok hafızlık kursu açıyoruz, yok şunu yapıyoruz deyip dervişlerden her ay belli miktarda aydata bağlayıp para toplayanlar. Şeyhliğini istismar edenler, dervişliğini istismar edenler, yarın mahşer gününde sonunuz çok feci olacak. Kendi kendisine üç beş kişiye beşer onar bin dolar verip de kendi şeyhliğini ilan ettirenler, kapalı kapılar ardında çantalarla dolar verip kendi şeyhliğine tabi olmasını isteyenler, yarın öbür gün mahşer gününde perperişan olacaksınız. Perperişan olacaksınız. Dervişlerden üç yüz bin dolar, beş yüz bin dolar, bir milyon dolar alan şeyhler, İstanbul şeyhleri, İstanbul’da şeyhlik yapıyoruz diye ortalıkta caka satanlar, yarın öbür gün mahşerde iki yakanız bir araya gelmeyecek.

Maneviyattan uzaksınız. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin izinden uzaksınız. Kur’ân’dan uzaksınız. Zahiri şeyhlik yapıyorsunuz. Batiniliniz yok. Üç tane kitap okumakla şeyh olunmaz. Beş tane şiir ezberlemekte şeyh olunmaz. Şeyhim diye çıkmayın orta yere. Mahşer gününde perperişan olacaksınız. Üzülüyorum sizin adınıza. Kahroluyorum sizin adınıza. Bu dünyaya değmez. Burada seni alkışlayabilirler, lüks arabalarda gezdirebilirler, lüks villalarda oturtabilirler. O adamlar sana lüks villalarda hediye edebilirler. Sen nasıl böyle bir hediyeyi kabul edersin? Sen nasıl böyle dünyaya dönersin? Sen nasıl dünyanın peşinden koşarsın? Sen nasıl dervişlikten para kazanırsın? Sen nasıl dervişlerden para kazanırsın?

Sen nasıl şeyhliğinden para kazanırsın? Hiç mi Allâh’tan korkmazsın? Bunlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin kokusunu alamayanlar. Bunlar manevi kokudan yoksun. Bunlar kendilerine heva ve hevese kaptırmışlar. Utanmıyorlar da, çekinmiyorlar da, Allâh’tan da korkmuyorlar, mahşerde hesaptan da korkmuyorlar, Ümmet-i Muhammed’in parasını yiyorlar, Ümmet-i Muhammed’in zamanını yiyorlar, Ümmet-i Muhammed’in yolunu kesiyorlar, Ümmet-i Muhammed’in manevi yolunu kesiyorlar. Vallahi üzüntümden söylüyorum, billahi üzüntümden söylüyorum, Ümmete yazık. Ama dünya bu kadar mı tatlı? Şan, şöhret bu kadar mı tatlı? Sana şeyh deseler ne olacak, demeseler ne olacak? Hazret-i Pîr dedi ya, toprağın altında ustada bir, çırakta bir.

Nasıl bakacaksın mahşerde yüz yüze? Nasıl bakacaksın? Yüz yüze gelmeyeceğini mi zannediyorsun? Mahşerde ben İsmail’le yüz yüze gelmeyecek miyim? Ben mahşerde Cafer’le yüz yüze gelmeyecek miyim? Ben mahşerde Yunus’la yüz yüze, Fehim’le yüz yüze gelmeyecek miyim? Ben mahşerde Demirtaş’lılarla yüz yüze gelmeyecek miyim? Bursalılarla, Bayındırlılarla, İzmirlilerle? Kırşehir’den Antalya’ya kadar, Konya’dan Akşehir’den Yunan’a kadar, İstanbul’da, Tekirdağ’da, Keşan’a yüz yüze gelmeyecek miyim? Hesap yok mu? Nasıl yüz yüze gelmeyeceğini düşünürsün? Ben Hüseyin’le yüz yüze gelmeyecek miyim? 30 yıldır yüz yüzeyiz. Nasıl böyle bir şey düşünebilir insan? Nasıl siz ücret karşılığında din satarsınız? Bitmeyen cami inşaatları, bitmeyen hafızlık inşaatları, bitmeyen Kur’ân kursları, buralardan geçinen kimseler.

Nasıl bakacaksınız Allâh’ın yüzüne? Nasıl o Peygamber’in yüzüne bakacaksınız? Nasıl bakacaksın? Nasıl yüz yüze geleceksin? Hangi sayık ile çıktın ben şeyhim diye ya? Ne ile çıktın ya? Ne ile çıktın? Hangi silsile ile çıktın? Benim şeyhim Nefşehli Abdullah Gürbüz Efendi. Onun şeyhi Çorum Naci Mustafa Efendi. Onun şeyhi Ahis Kalali Efendi. Onun şeyhi Bübekir Efendi. Onun şeyhi Tantavi de. İkisinin de silsilesi ta Hazreti Hüseyin Efendimize kadar gidiyor. Birisinin Hazreti Hasan, birisinin Hazreti Hüseyin’e gidiyor. Bütün silsile meydanda. Arada bir kopukluk yok. Arada bir kopukluk yok. Beni üç beş kişi toparlayıp sen şeyhsin demedi. Ben daha bugüne kadar ben şeyhim bile demedim. Beni hem şeyhim ilan ettirdi.

Hem bakın orada icazetler. İhtiyaç vardı yoktu ayrı mesele. Ben şeyhim demeye utanıyorum. Bir şeyden korktumdan dolayı değil. Nasıl der bir insan bunu bilmiyorum. Ben ne nakibim dedim. Ne nügebayim dedim. Diyemedim ben bunları hiç. Diyemedim zaten. Bana bir şey dediklerinde diyorum ki biz daha derviş alamadık. Derviş adayız biz. Bunun mahşeri var. O yüzden Allâh muhâfaza eylesin. Bu dünyadan herkes göçüp gidiyor arkadaşlar. Benim şeyhim de göçüp gitti. Ölmez dediğini kendi ellerinle gömüyorsun. Ölmeyecek zannettiğini kendi ellerinle gömüyorsun. Ölmeyecek diye düşünüyorsun. Kendi ellerinle gömüyorsun. Gidiyor o toprağın altına. Ben de gideceğim. Sizler de gideceksiniz. Hepimiz onunla yüzleşeceğiz.

O yüzden ben şeyhim bana ettiği vasiyeti bütün derviş kardeşlere diyorum. Üstadım mebeytullah da benden söz aldı. Mustafa Efendi oğlum ben oldum deyip de ortaya çıkma dedi. Emredersiniz efendim. Ben öldükten sonra bütün ihvana dediği bütün kardeşlere tebliğ et. Bakın bu çok önemli. Herkes dedi rüyasında gördüğü kimseye tabi olsun dedi. Bunu dervişlerden sakladılar. Zakirler de sakladı. Ben bunu herkese sidi gönderdim zakirlere. Benim üzerimde vasiyetti çünkü. Ben öldükten sonra eğer sağlığımda birisine işaret etmediysem sağlığımda rüyada istihara yapacaksınız, istişara yapacaksınız. Bir yere tabi olacaksınız. Bakın bu hadîs-i şerîfin emri, peygamberi bir emir. Bu Ahmet’e Mehmet’e göre bir emir değil.

Ve bir kimse bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altında, sufilik terbiyesi alacak, seyri sülükünü tamamlayacak ve bu sisiyle Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine dayanacak. Buradan bir metin bir pasaj okuyacağım şimdi. Bu pasaj Risale-i Nurcuların saklamaya çalıştığı, hatta bir kısım Nurcuların mektubattan o kısmı alıp kaldırdığı ve mektubatı öyle bastırdıkları eksik. O zaman bunun zamanı değildi. Kaldırdığı bir pasaj. 29. mektup, 9. kısım Risale-i Nur. Mektubat 29. mektup, 9. kısım. Bunu özellikle buradan okuyacağım. Çünkü böyle bazı Risale-i Nurcular bu pasajı bu bölümü kaldırmışlar, öyle basıyorlar mektubatı. Bu da ayrı bir utanç duyulacak bir şey. Ehli sünnet ve cemaatın bir kısmı zahiri uleması ve ehli sünnet ve cemaate mensup bir kısım ehli siyaset gafil insanlar, ehli tarikatın içinde gördükleri bazı suistimalleri ve bir kısım hatiatı, bahane ederek o hazineyi, uzmayı kapatmak, belki tahrip etmek ve bir nevi abu hayatı dağıtan o kevser mendanı kurmak.

Kurutmak için çalışıyorlar. bir kısım ulema, zahiri ulema, bakın zahiri ulema, bir kısım gafil siyaset ehli, ehli tarikatın içerisindeki suistimalleri veya eksikleri bahane edip o bakın muhteş bir şey, o hazineyi, uzmayı kapatmak, büyük hazineyi kapatmak, tahrip etmek, bir nevi abu hayatı dağıtan, kevser mendanı kurutmak, abu hayat biliyorsunuz ölümsüzlük ve bu nereden?


Manevî Hazînenin Saklanması — «Büyük Hazîneyi Kapatmak Tahrîb Etmektir»

Kevserden geliyor. cennet ırmığı. Bunu diyor kurutmaya çalışıyorlar. Halbuki eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur. Âlâ küllihâl bazı kusurlar ve suistimal olacaktır. Çünkü ehil olmayanlar bir işe girseler elbette suistimal ederler. Ehil olmayanlar bir işe girerlerse o işi suistimal ederler. Fakat Cenâb-ı Hak ahirette muhasebe-i amal düsturuyla adalet-i rabbaniyesini hasanat ve seyyatının muvazenesiyle gösteriyor. o kimse iyi niyetliyse o eksiğini kesileni Cenâb-ı Hak ne yapıyor? Hasanata çeviriyor. hasanat racih ve ağır gelirse mükafatlandırır. o kimsenin iyilikleri ağır gelirse mükafatlandırır, kabul eder. Eğer günahları ağır gelirse cezalandırır, red eder.

Hasanat ve seyyatın muvazenesi kemiğete bakmaz, keyfiyete bakar. bunun denkliği de öyle sayısallığa bakmaz. Sen on günah işledin, on sevap işledin. Allâh buna göre diyor şey yapmaz, keyfiyete bakar. Senin on sevabını isterse milyonlarca sevap yazar. İsterse on sevabını on sevap yazar. Eğer senin on sevabını milyon sevap yazarsa senin on günahın gider zaten. Esamesi kalmaz. Keyfiyete bağlı. Sen ya Rabbi dersin hepsini hayra çevirirsin. Ya Rabbi der öbürküsü, onunki ya Rabbi der. Onunki normal günahlarını siler, öbürkü öyle bir ya Rabbi der. Onun günahlarını işlediği günahlar kadar ne yapar? Sevabı çevirir. Derslerde hadisi kutsu olarak bunu naklederim. Bu keyfiyete bağlı. O zaman Allâh’la kulun arasındaki bir keyfiyet.

O kimse öyle bir zamanda öyle bir Allâh der, bir kez Allâh der. O Mevlüt Han’ın dediği gibi bütün günahları dökülür Müslü Azan der ya, bunun gibi. Ne güzel söylemiş. Bir kez aşk ile Allâh dese o lisan. Dökülür günahlar Müslü Azan. Biz bunu Mevlüt’te dinleriz de bir sefer o Allâh demeyi beceremeyiz. Ve hatta bir gaza esnasında Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bir ağacın dibinde böyle hafiften böyle bir yakaza oldu. Uyukladı. Kılıcını da dala asmıştı. geldi ya müşri birisi yavaşça kılıcı aldı. Allâh Resulünü uyandırdı dedi kalk. Şimdi dedi benim elimden seni kim kurtaracak? Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri kalktı. O böyle söyleyince seni elimden kim kurtaracak deyince Allâh dedi.

Öyle bir Allâh dedi. Müşrik korktu kılıcı elinden düştü. Allâh Resûlü kılıcını aldı kendi kılıcını. Müşri boğazına dayadı. Şimdi dedi seni benim elimden kim kurtaracak? O da dedi ki sen peygambersin ben kötüyüm. Bana dedi kötülük yakışır sana iyilik yakışır dedi. Hazret-i Peygamber onu affetti. Öyle bir Allâh der o kimse. Cenâb-ı Hak onun günahlarını hayra çevirir. Bu keyfiyete bakar. Bu sayı sallaya bakmaz. O yüzden biz sufiler şöyle düşünürüz. Cemaatta bir kişi gerçekten Allâh dese komple cemaatın affına sebep olur. O zaman ne yapar? Bazı olur bir tek hasene bin seyyata tercih eder affettirir. Bazen bir iyilik öyle bir iyilik yaparsın öyle bir şey yaparsın ömrünü satın alırsın. Ömrünü satın alırsın.

Ömrünü satın aldığında Cenâb-ı Hak sana rüyanda gösterir. Bu konuda da hadisi kutsiler var ya. Cenâb-ı Hak der ki hadi ne yapıyorsan yap. Allâh seni affetti. Bizim bilmediğimiz hadisi kutsiler. Mademki adaleti ilahiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür. Tarikat sünnet-i seniyye dairesindeki tarikatın hasenatı iyiliği seyyatına katiyen mürecek olduğuna delil. Ehli tarikat ehli delâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Sünnet-i seniyye dairesinde bir tarikat. Benim 35 yıldır bağırdığım mesele kardeşler yol Kur’ân ve sünnet yolu. Kur’ân ve sünnetin dışında bu dilimden bir şey çıkarsa, bir nasihat çıkarsa size, Kur’ân ve sünnetin dışında sizi sevk ve idare etmeye kalkarsam, vallahi de billahi de tillahi de getirin benim önüme koyun, ben tövbe diyeyim oradan geri döneyim.

Bunu ciddi söylüyorum size. Bunu ciddi söylüyorum. Bir hakkın var ise, sizde bir hissem var ise, sizde zerrece olsa bir kıymetin var ise, nerede Kur’ân ve sünneti seni yanın dışında size bir şey söylediysem, vallahi de billahi de getirin benim önüme koyun. Bu kardeşiniz de mahşerde onun hesabını vermesin. Ben de verilecek hesap çok. Bir de o hesaba girmeyeyim ben. Bunu lütfen Allâh rızası için yıllardır söylerim, yine söylüyorum. Getirin önümüze koyun. Çünkü bu topluluk sünneti seniye üzerinde yürümeli. Bu topluluk Kur’ân’ı sünneti seniye dairesinde anlamalı ve yaşamalı. Benim bırakacak olduğum miras bu. Ben size süslü tekkeler bırakamayacağım. Ben size süslü medreseler bırakamayacağım. Ben size süslü böyle semahaneler bırakamayacağım.

Yapamayacağım. Ama Cenâb-ı Hak verir bir şey diyemem. Şu anki halimle söylüyorum. Ama size bir şey, size bir, eğer bir miras bırakacaksam, bu Kur’ân ve sünnet dairesinde bir sufi yolu. Kur’ân ve sünnet dairesinde. Benim bırakacağım miras bu. Başka bir miras yok. Bakın başka bir miras beklemeyin. Başka bir miras yok. Hep söylerim ya kapıdan para dağıtılacak diye beklemeyin. Ben de öyle para yok. Kapıdan sizden ücret de istemeyecekler. Böyle bir halim de yok. 63’e kadar böyle yaşadım. 63’ten sona da Cenâb-ı Hak bu şekilde yaşatsın beni. Ben 63’e kadar dimdik yaşadım. Hiç kimseye şey eynillah demedim. 16 yaşında babasız kaldım. Annemden dahi para istemedim ben. Ben de annemin kendi zeytinimiz dahil bir tane zeytini yoktur gursamda.

Zeytin yapardı Allâh razı olsun. Anne kaç kilo zeytin var burada? 20 kilo. 20 kilo zeytin ne kadar? 5 lira. Al anne. Ben böyle yaşamayı seviyorum. Ben daha hiçbir şekilde bir dervişten para istediğimi hatırlamıyorum. Borç alır veririm aynı mesela. Bu ayrı. Cenâb-ı Hak’am du Sena olsun. Sünnet-i Seniye dairesinde bir sufi yolculuk olacak bu. Benim vasiyetim bu. Tutacaksanız bu vasiyetimi tutacaksınız. Size başkaca bir vasiyetim yok. Adi bir samimi ehli tarikat. Suri, zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini kendisini muhafaza eder. O zevki tarikat vasıtasıyla ve o muhabbeti evliyaciyetiyle imanını kurtarır. Ne diyor? Adi bir samimi ehli tarikat. Burayı okuduğunda hep kendimi atf ederim bunu.

Adi, samimi bir ehli tarikat. Adi dediği düşük vasıflı bir ehli tarikat. Ben üstadımdan hiçbir şey beklemedim. Kendimi met etmek için söylemiyorum. Yol olsun diye söylüyorum. Ne zakirlik istedim, ne çavuşluk istedim, ne nakiplik istedim, ne nikabbalık istedim, ne halifelik istedim, ne de şehirlik istedim. Ben bir şey istemek için dergaha girmedim. Ben dedim ki Ya Rabbi, ben bu dergahta şeyhim ölünceye kadar, beni burada muhkim eyle. Şeyhimin yüzüne söyledim. Efendim, size ve derganıza siz ölünceye kadar hizmet edeceğim. Benden bir zarar görmeyeceksiniz. Siz öldükten sonra size ve derganıza hizmetim bitecek efendim dedim. Yüzüne söyledim onu. Saklı gizli değil. Allâh söyletmiş. Hem de öyle oldu.

Ona ve dergana olan hizmetim o vefat edince bitti. Kendi sağlığında kendisi ilan ettirdi. Şeyhliğimi. Hatta geçenlerde bayılıyor. Adnan ne zaman söyledin bize? 4-5 ay mı oldu? Bu mevzu oldu. Kendimiz kendimize konuşuyoruz. Adnan dedi ki önce bana telefon açtı dedi. Ben Adana’ya dedim o zaman dedi. Bana dedi ki dedi. Ne dediğini o şeyhliğini ilan et demiş. Ölüm dedi. Ne dedi tam kelime kelime bir mikrofon verin Adnan’a. Adnan’a dedim efendim ben. Adnan’adaydım. Kendisi aradı. Mustafa abiniz, Ahmet Turan abiniz şeyhtir. Bunu ilan edin dedi. Ben de efendim Adnan’adayım deyince tamam o zaman dedi. Kapattı telefonu. Sonra buradan başka birisini aratmış. Evet. Allâh razı olsun. Önce beni aradı. Dedi ki ilan etti bana.

Ahmet Turan’ı da söyledim dedi. Sana da söylüyorum dedi. Şeyhliğini dedi arkadaşlara. Bugün ilan et dedi. Efendim hakkınızı helal edin. Ben ilan edemem dedim. Ben ilan ettiririm o zaman dedi. Kapattı telefonu. Demek önce Adnan’ı aramış. Adnan Adana’dayım deyince sonra Remzi’yi aramış. Sonra Remzi’yi, Remzi’yi de ben aradım. Dedim seni arayabilir. Böyle böyle diyecek. Dedim akşama görüşelim. Öğlesi dedim söyle. Arıyor dedi telefondan. Ben kapattım telefonu. Aramış ona söylemiş. Remzi dedi böyle böyle. Şeyhine tabi ol dedim.


«Şeyhine Tâbi Ol» Vasiyeti ve Tasavvufî Bağ — Sohbetin Manevî Süreklisi

Söyle dedi söyle. Akşama görüşürüz dedim. Toplanırız. Akşam oldu orada arkadaşlarla görüştük. Dedim Şeyh Efendi böyle söylediyse itiraz etmek yok. Kalk dedim söyle. Ben de o gün arkadaşlar zaten buradalar. Dedim ki ben şeyhim ölünce kadar şeyhlik yapmak istemiyorum. Yapmayacağım. Allâh razı olsun. Aldık rafa koyduk dedim. Aldık kabul ettik rafa koyduk dedim. Bu kadar. Adi samimi bir ehli tarikat Suri zahiri bir mütefenninden zahir bir alimden mütefennin dedi alim. Bir alimden daha ziyade kendisini muhafaza eder. Ama neyle? Muhabbeti evliya ve silsilesiyle. O ehli delaletin hücumundan imanını kurtarır. Kebail’le fasık olur. bir sufi bir tarikat ehli günahkar olmaz değil. Kebail’le fasık olur fakat kafir olmaz.

Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedid bir muhabbet ve metin bir itikatla aktaab kabul ettiği ve silsile-i meşahihi onun nazında hiçbir kuvvet yürütemez. aktaab kabul ettiği bir şeyhi var ve silsile-i meşahihi var. Silsile şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi, şeyhinin şeyhi. Buradan diyor onun nazında hiçbir kuvvet onları çürütemez. Benim şeyhim hakkında birisi bir şey derse ben ona on derim. Benim nazarımda onun mürşid-i kâmillini bir kimse çürütemez. Birisi zaten laf söylemeye kalktı dağıldı tuz dağılır gibi. Malum hurufçu. Ehli tarikat bir hurufçuya yenilmez. Sağlam bir silsile, sağlam bir silsile hurufçulara yenilmez. Sağlam bir silsile üfleyince doluymaz. Sağlam bir silsile’den gelen bir üstad öyle bir iki zorlukla dağılmaz.

Öyle bir cemaat de dağılmaz. Öyle bir sufi topluluk da dağılmaz. Cenâb-ı Hak onları korur muhafaza eder. Çünkü onlar dinin kalesi hükmündedir. Allâh dinin kalesi hükmünde olan o topluluğu dağıtmaz. Daha medin hale getirir, daha sağlam hale getirir. Bin bir tane hurufçu toplansa oranın tozunu dayalamaz onlar. Tozunu çarpılırlar dağılırlar. Çarpılırlar dağılırlar. Çarpılır dağılır, çarpılır dağılır. Ders alırsa, tövbe der susar oturur, gider o toplulukla helallaşır. Ders almazsa darmantası olur gider. Neden? Hadîs-i Kudsî unutmayın. Kim benim veli kuluma savaş açarsa bana savaş açmış gibidir. Yırtıcı aslanın avından intikamını aldığı gibi, ben de ondan intikam alırım der Cenâb-ı Hak. Sen Abdullah Efendi’ye çatarsan dağılır gidersin.

Sen bir mürşid-i kâmilin cemaatine, bir mürşid-i kâmile sataşırsan dağılır gidersin, yelle yeksan olursun. Dağılır gider yelle yeksan olursun. Allâh muhâfaza eylesin. O siyisileyi meşahi onun nazında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için onlardan itimatını kesemez, onlardan itimatı kesilmezse zındıkaya giremez. Tarihatta hissesi olmayan, dikkat, dikkat buraya dikkat. Tarihatta hissesi olmayan, kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik alim zat da olsa şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkulleşmiştir. Tarihatta hissen yok ise, bir mürşid-i kâmile intisâb etmediysen, bir mürşid-i kâmilin elini tutmadıysan, bir mürşid-i kâmilin yolunda değilsen, kalbin harekete geçmemişse, herhangi bir mürşid-i kâmile bağlı değilsin, kalbin de harekete geçmemiş. kendi kendine diyor ya, bir tarikata gitmeden de olabilirsin, bir şeye bağlanmadan da olabilirsin.

Olduysan getirin bana bir tanesini. kabir burada. Buradaki kabirden haberiniz var mıydı? Ben söyleyinceye kadar var mıydı? Onca yıl insan gelip geçiyor değil mi oradan? Kalbin harekete geçtiyse, yürüdüğün yerden kabirlerden ses duyuyorsan gel yanıma. Sizleri söylemiyorum. Sizleri zaten olmanız gereken şey. Olmadıysanız şapkanızı önünüze koyun, biz nerede yanlış yapıyoruz deyin. Evet. Sizin intisâb ettiğiniz dergah öyle bir dergah. Kör değil bu dergah. Körler, sağırlar topluluğu da değil. Sen olmadıysan otur sen kendini düşün. Burada gören var mı? Var otur. Sen kendini düşün. Burada kabir haline vakıf olup kabirdekiyle görüşen var mı? Var. O zaman kendini düşün. Bu şatahat değil. Bu şatahat değil.

Bir mürşid-i kâmil’in dergahında zikrullâh’taki geleni gideni de gören olacak. Bir mürşid-i kâmil’in dergahında kabir haline de vakıf olan olacak. Bir mürşid-i kâmil’in dergahında hali açık olan derviş de olacak. Varsa sende yoksa sen otur kendi haline Allâh. Hatta senin. Günah senin, kusur senin. Otur sabaha kadar ağlar mısın? Allâh’ı mı zikredersin? Tevbe mi edersin? Hayır hasanat eder, cömertlik mi edersin? Nerede eksiğini varsa, eksiğini nereden tamamlayabilirim diye otur kendini düşün. Kimin hakkına hukukunu yedim? Kime tepeden baktım? Kime höd dedim? Kime bağırdım, çağırdım? Kime haksızlık yaptım? Kime zulmettim? Eşime mi, çocuklarıma mı, anneme mi, babama mı, yanımda çalışanlara mı, derviş kardeşlerime mi?

Kime zulmettim? Kime laf söyledim? Kimin kalbini kırdım? Kimin gönlünü kırdım? Kimin parası mideme girdi? Kendi kendine düşün. Kendine düşün. Bu dergah var. Bu dergah da var çünkü. Kadınlarda da var, erkeklerde de var. Bu dergah da var. Cebrâîl aleyhisselâm ile görüşen var. Otur kendine bak. Evet var. Arçalayı gören var. Var. Otur kendine bak. Bu o dergahın bir mürşid-i kâmil dergah olduğuna delildir. Görünmezmiş. Yalan söylüyorsun, sen körsün. Sen bilinmezmiş, yalan söylüyorsun, sen körsün. Sen Kur’ân’ı yüzünden okuyorsun. Senin alimliğin ezber alimli. Sen namazı da ezberden kılıyorsun. Sen orucu da ezberden tutuyorsun. Senin her şeyin ezber. Sen sadırdan değil, satırdan okuyorsun. Sen harflerle cilveleşiyorsun.

Sen kelimelerle oynaşıyorsun. Sen otur Allâh’la cilveleş. Allâh’la görüş. Allâh’la konuş. Süslü kelimelerin arkasına sığınma. Otur. Allâh’la işini bitir. Seher vakti benim gibi uyursan olmaz bu iş. Kalk seher vakti Allâh’a zikret. Kendini de ağır işçi görüp de ben seher vaktinden sonra bir kaylule yapayım. Yapma! Şeyhim bana öyle dedi. Kabirde dinlenin Mustafa Efendi dedi. Kabirde dinlenin dedi bana. Kabirde dinlenin. Burada dinlenmek yok. Burada yorulmaya zamanın olmayacak. Dinlenmeye zamanın olmayacak. Hasta olmaya zamanın olmayacak. Buna zamanın olmayacak. Varsa zamanın yorulmaya, sen sufilin kenarında dolaşıyorsun. Sen çok yoruldun dinleneceğim diyorsan, sen deryaya dalmak istemiyorsun. Sen ayağımın suya çipilteyim diyorsun benim gibi.

Değil. Öyle değil. Öyleysen şöyle diyeceksin. Aman diyeceksin ya ben bu dergahda durduma dua ediyorum. Ben buranın tembellerinden olayım. Ben en arkadan gelenlerden olayım. Ben en arkadan gelenlerden olayım. Eyvallâh o da bir güzel. Allâh bizi affetsin. Ama tarikatta hissen olsun. Bir mürşid-i kâmilin kapısını bul, ona bağlan. Kim olursa olsun. Kim olursa olsun. Onu bul, sımsıkı tut, ayrılma. Dövseler de, sövseler de, ezseler de. Yok benim hakkım yenildi, yok hukukum yenildi, yok ayağıma bastılar, yok parmağıma bastılar, yok şunu mu şunu yaptılar, yok bunu mu, bu yaptılar. Değil. Hadi. Sırtını dönüp gidenlerden olma. Otur orada. Bir el tuttum bırakmam de. Bir el tuttum ölünceye kadar buradayım de.

Kendini öyle disiplin et. Kendini öyle disiplin et. Fırtına da etse, yağmur da yağsa, kar da yağsa, beni alsa ayhanın altında çiğnese de, ben burada duracağım de. Seni kediye değil, fareye bile yem etse üstadın, otur oturduğun yere. ben aslana yem olurum diye düşündüydüm ama geldin fareye yem oldun deyip de o eli bırakma. Seni bugün fareye yem eder, yarın seni aslan terbiyesi eder. Bugün fareye yem ettim diye, yem etti diye kendi kendine ayıflanma, kibirlenme, tepeden bakma. Bana şöyle deyip de kenara çekilme. Yürü, tuttuğun eli sıkı tut, dirayetli ol, tuttuğun eli samsalam tut. Ya da hiç tutma. De ki bu yol bana göre değil. Eyvallâh. Birisi öyle dedi, her şey çok güzel dedi ama ben sizi ayak uyduramayacağım dedi.

Bana hakkın helal et, helal olsun dedim. Ben dersimi iade etmek istiyorum. Helalı hoş olsun, Allâh yolunu açık etsin. Biliyorsun değil mi dedim, bizde geri dönüş çok zor. Biliyorum dedi. Sonra aradan iki yıl geçti geldi. Ben çok büyük hata yapmışım dedi. Yapacak bir şey yok dedim. Benim elimden gelen bir şey değil. Ben hep söylüyorum dedim. Benim elim bırakanı ben kolay kolay geri almam diyorum dedi. Ben geri almam. Nasıl alabilirsin dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini görürsem dedim.


Yahyâ Kemal’den «Haydi Abbâs Vakit Tamâm» — Ölülerle Yüz Yüze Yaşamanın Sırrı

O dedim sana elini öptürdüğünü göreceğim dedim. Çok açık bir şey söyledim. Ancak o zaman geri alırım ben seni dedim. Bunu görmediğim müddetçe ben seni geri almam dedim. Bunu da beyan ediyorum ya hep size. Beni bu yoldan döndüren diyorum bir tek Peygamber efendimiz olur. Hatta bazen böyle merhametim coşuyor. Diyorum geçmiş peygamberleri de razıyım. Diyorum ki ben pir efendileri de, sahabeleri de razıyım. Pir efendileri de razıyım. Ben göreyim diyorum ya ben kapımı açmak istiyorum. Ben şeyhim sana elini öptürsün ben bunu göreyim buna da razıyım diyorum. Arkadaş adam geri dönecek hiç zorluk istemiyor. ben gidiyorum selamünaleyküm gidecek. E ben geldim. E kardeş sana söyledik dönüşün çok zor diye.

E çok ağlaman çok sızlaman lazım. Çok yalvarman lazım. Yolunu da anlatıyorum ağlayacaksın diyorum çok. Tevbe edeceksin. Tasadduk edeceksin. Bildiğin tasadduk edeceksin. Cömertleri Allâh sever çünkü senin yolunu açar. Bakın cömertin yolu açılır. Cimrinin yolu açılmaz. Cömertin yolu açılır. Sakın bana cömertlik yapmayın böyle bir şey istemiyorum. Cömertin yolu açılır. Cömertin maneviyatı da açılır. Evet. Çocuğunuz hasta tasadduk edin. Sen hastasın tasadduk et. Bir derdin var tasadduk et. Allâh’ı zikret. Tasadduk et. Allâh’ı zikret. Açılır yolun da açılır. Rabbim cümlemizin yollarını açsın. Cümlemizi bir tarikattan bir mürşid-i kâmilin yolundan hissedar olarak bu alemden göçürsün bizleri. Ejmaim.

Önümüzdeki hafta zamanınızdaki günlerde Rabbinizin güzel kokuları vardır. Kendinize gelin. O güzel kokuları almaya çalışın. Hadisinin tefsiri. Konu başlığı bu inşâallâh. El-Fâtihâ. Âmîn. Ejmaim. Tekrar haklarınızı helal edin inşâallâh. Allâh cümlenizden razı olsun. Önümüzdeki salı Keşan’dayım. Bir dahaki pazartesi Kırşehir’de. Bir dahaki salı Konya’dayım. Dersleri takip edenler var. O yüzden onlara da söylemiş olayım. Bu önümüzdeki salı Keşan’dayım. Bir dahaki haftaya pazartesi Kırşehir’deyim. Salı gün Konya’dayım. Bir dahaki onun haftasına salı gece Ümranedeyim. Ayşe Hanım’ın oradayım. İnşallah. İlan edeceğim bunları yazacağım ama aklıma gelmişken bunları da söylemiş olayım. Özel görüşmek isteyenler oluyor.

Buna zamanım olmuyor. O yüzden arkadaşlara telegramdan yazın diyorum. Bir derviş kardeşin telegramda hesabı yoksa da benim bu konuda yapabileceğim bir şey yok. Gerçekten böyle bu döngünün içerisinde özel görüşmelere, özel konuşmalara zaman ayıramıyorum. O yüzden de haklarınızı helal edin. Yaş 63, yolun yarısını geçeli çok oldu. Artık biz ne zaman sonbaharın içindeyiz, ne zaman kış olur bilemiyoruz. O yüzden böyle çok özel görüşmelere, özel muhabbete zaman ayıramadığım için kardeşler de haklarını helal etsinler. Allâh razı olsun. Bu helallaşma biraz zayıf oldu böyle. neden böyle oluyor filancası ne oldu ama yapacak bir şey yok böyle canı gönülden helal olsun denmedi. Ama benim elimden gelen bu. yapabileceğim şey bu.

Yaş geçtikçe de yorgunluklar artıyor. Yoruldum demiyorum. Yorulmak yok. Eyyüb el-Ensari gibi bir zat 84 yaşında İstanbul Surları’nın önünde vefat ettiyse orada biz de 84’e kadar herhalde koşturacağız. Önümüzde böyle bir şey var. Biz diyorduk ben 63’e kadar koşturacağım. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem 63’te vefat etti dedim. 63’e geldik. Bu sefer 83’e gözümüzü diktik. Eyyüb el-Ensari dedi 83’te İstanbul Surları’nın önündeymiş dedik. 83’e gelince artık 123’e mi gözümüzü dikeriz? Bilmiyoruz. Allâh’tan hayırlı ömür istiyoruz. Bak bu çok güzeldi amin. Allâh’tan hayırla ayakta ölmeyi arz ediyoruz. Hiç kimsenin eline bakmadan Cenâb-ı Hak ayakta bu dünyadan göçüp gidenlerden eylesin. Ve bütün derviş kardeşlerimle beraber onlarla cemalleşelerekten belki de inşâallâh bir zikrullâh alakasında ama bir semada ama bir dersten sohbetten gelirken bir yol kenarında bankta Cenâb-ı Hak nefesimizi alsın inşâallâh.

Ejma’in selamun aleyküm. Ne güzel ölüm değil mi? Bankta ölse insan. Öyle bir soğuk olsa, buz tutsa orada çıtır çıtır. Sonra deseler ki bir garip ölmüş diyeler, cesedini üç gün sonra bulalar, soğuk su ile yuhalar. Şöyle garip bence mi? Ne güzel söylemiş.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî 1945. Beyt — Testi-Küplü Adam: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, 1945. beyit civarı (testi-küplü mecâzı: hakîkî neşe ve sufî manevî tat); Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî Şerhi; «hakîkî tat» — sufî mecâzı — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; «zâhirî zevk-bâtınî tat ayrımı» — İbn Atâullah, el-Hikem.
  • Hz. Peygamber’i Uyanıkken Görmek (Müşâhede): «men reânî fi’l-menâmi fe-kad reânî, fe-inne’ş-şeytâne lâ yetemessellü bî» (Beni rüyâda gören gerçekten görmüştür, çünkü şeytân benim sûretime giremez) — Buhârî, Ta’bîr 10 (6993); Müslim, Rüyâ 10 (2266); Tirmizî, Rüyâ 4 (2276); İbn Mâce, Ta’bîr 2 (3901); Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ 7657; «uyanıkken müşâhede» tartışması — İmâm Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 121, 233; İbn Hac er, Fethu’l-Bârî 12/385; Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • Şeyhin Şehirde İlânı ve Mürşid-i Kâmilin Tanınması: «el-mürşidu fi’l-mevkı’i’l-vasıt» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’s-suhbet ve’l-icâze; «şehir-mürşid bütünlüğü» — Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe; «kapalı kapılar ardında mürşid» tehlikesi — İbn-i Cevzî, Telbîsü İblîs; «sahte şeyh-hakîkî mürşid ayrımı» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • «Manevî Hazîneyi Saklamak» — Sûfî Sırrı: «el-hazînetü’l-mestûre» (saklı hazîne) — Hadîs-i kudsî «kuntu kenzen mahfîyyen fe-ahbebtü en u’rafe» (Ben gizli bir hazîne idim, bilinmek istedim) — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/132; sufîlerde sırrın saklanması — İbn Atâullah, el-Hikem; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; «hazîneyi tahrîb etmek» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; modern okuma — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir.
  • «Şeyhine Tâbi Ol» Vasiyeti — Tasavvufî Bağ: «el-mürşidu vâlid-i ma’nevî» — İmâm Rabbânî, Mektûbât; «mürşide ittibâ» — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’s-suhbet; Ahmed Sirhindî, Mektûbât; «manevî bağ» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern uygulamalar — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe.
  • Yahyâ Kemal Beyatlı «Sessiz Gemi» Şiiri: «Haydi Abbas vakit tamam, akşam diyor denişte oldu akşam» — Yahyâ Kemal Beyatlı (1884-1958), Kendi Gök Kubbemiz; ölüm-ahirete yolculuk mecâzı — Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü; Türk şiirinde âhiret bilinci — Necip Fâzıl, Çile; «ölülerle yaşamak» mecâzı — sufî tâbiri — Mevlânâ, Mesnevî (ölüm gelmeden önce ölmek); Abdullâh Acl-ûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/291 (mûtû kable en temûtû).
  • Ölmeden Önce Ölmek (Mûtû Kable En Temûtû): «mûtû kable en temûtû» (Ölmeden önce ölünüz) — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/291 (Hadîs no 2808); Gazzâlî, İhyâ, Kit-âbu Murâkabetü’n-Nefs; Ferîduddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; «fenâ-bekâ» teorisi — Kuşeyrî, er-Risâle; «sufî manevî ölüm» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern okuma — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
  • Karabaş Silsilesi ve Mesnevî 1945 Tedrîsi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsile zinciri — İrşâd Dergisi hâtırâtı; modern Mesnevî tedrîs üslûbu — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Bekā, Mürşid, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, İcâzet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı