Q&A: Zikrullâh’ta Korkudan Yardım — «İyyâke Na’büdü ve İyyâke Nestaîn» Ölçüsü
Âmîn. Kişi dersini çekerken ya da zikrullâh esnasında, içine düşen korku durumunda nereden yardım istemeli? Kur’ân ve sünnet olarak ölçü nedir? Yardım eden Allâh’tır. اِيَّا كَنَ عَبْدُ وَاِيَّا كَنَ استَعِينَ Ancak O’na ibadet eder, ancak O’ndan yardım dileriz. Hz. Nuh’un gemisinin gökyüzünde korunduğunu söylemiştiniz. Bu konuyu biraz açar mısınız? Miras’ta Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem sağ ayak başparma’nı, sol ayak başparma’nın üzerine koymasının sebebini uzun bir mevzu deyip gece sohbetinde başlamamıştınız. Bu konuyu anlatabilir misiniz? Uzun, onların hepsi de. Onların hepsi de. Zikri, üstadı, dergahı ve kardeşleri seven yıllardır düzenli bir şekilde dersi gelen biri ders almak istiyorsa, rüya üzerine ders alması şart mıdır?
Dedim Hakkında
Hayır. Rüya görmeden ders alınır mı? Evet. Erkeğin parası olduğunda, ömreye ilk annesini mi, eşini mi götürmesi gerekir? Allâh’ı huşnat edeceğim diyorsa annesini götürecek. Şu hatunu huşnat edeyim de evin huzuru bozulmasın diyorsa önce hatunu götürecek. Allâh’ı huşnat edeceğim de evin huzuru bozulmasın diyorsa önce hatunu götürecek. O zaman, bu soru sorun da kafamız yerine gelsin. Söyle saniye. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Hazretleri bir adı şerifte diyor. Peygamber Aleyhisselatü Vesselam Hazretleri bir adı şerifte diyor ki Ya Rabbi bana eşyanın hakikatini göster. Biz sufiler olarak bu adı şerifi nasıl algılamalıyız? bu da normalde 16 ciltlik bir sohbet. Biz kafayı toplayalım derken kafayı kıracağız şimdi burada.
Eşyanın hakikati varlıkla alakalı. Varlığın hakikati. Mesela onu çok kısa örnek verirsek, Cibril hadisinde sahâbîlerin hepsi de dhıhye olarak gördü soruyu sorana. Ama o soruyu sordu gitti. Ondan sonra Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesselam Hazretleri dedi ki Bu gelen kimdi tanıdınız mı? Dediler ki dhıhyeydi dedi ki hayır. O Cebrâil kardeşim de size dininizi öğretmeye geldi dedi. Böyle olunca normalde demek ki dhıhye gibi görünen hakikati Cibril Aleyhisselâmmış. Eşyanın hakikati denildiğinde varlığın hakikati, bir görüneni var. O görünen bizim aklımıza hitap ediyor. Bir de onun kalbi hakikati var. Ayrıyeten onun sırrî hakikati var. Bir de onun ruhî hakikati var. Veyahut da ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkel yakîn hakikatleri ayrı onların.
Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesselam Hazretleri bana eşyanın hakikatini öğret deyince, Hakkel yakîn olan hakikati söylüyor. biz bunu varlık olarak, masa olarak görüyoruz ama bunun hakikati ne? Hakikati, onun Kur’ân-ı Deyimi ile bakarsak, yerinde, göğünde nuru Allâh’tır. O zaman yerinde, göğünde nuru Allâh’tır deyince bütün varlık âlemi, Aslında Âyet-i Kerîm’e bunu açıklıyor. Varlık âlemi nurdan ibarettir. Ama tabi bu nurun da tecelliyatının derecesi var. Nurun tecelliyatının derecesi var. Varlığa tecellî ederken, o normalde, o yüzden Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi Vesselam Hazretleri hakikatini göster diyor. Bu dördüncü makamın hâlidir. Yavaş yavaş o kimse dördüncü makamda o hakikatleri görmeye başlar.
Beşte, altıda iyice görür. Yedide o hakikati görmek kemâlâ eder. O yüzden birisi cennetlik ameli işlerken cehennemlik olduğunu görür. Cehennemlik ameli işleyenin sonunda cennetlik olacağını görür. Hakikati onun nedir? Cennetliktir. Öbürkünün hakikati nedir? Cehennemliktir. Ama normalde o hakikati bilmeyen, görmeyen bir kimse bunu anlamaz. O yüzden Allâh Resûlü’nün Sallallâhu Aleyhi Vesselam Hazretleri, bana eşyanın hakikatini göster diyor. Cennetin hakikati, cehennemin hakikati. Aslında bunu hadîs-i şerîflerde kendisi de bazı şeylerin hakikatini gösteriyor. Mesela diyor ki bir avuç toprak alıyor, savuruyor. Cehennem sonunda bu olur diyor. O hakikati görüyor çünkü. Oysa başka hadîs-i şerîflerde cehennem bütün vahşetiyle insanları cezalandırmak için beklerken, o diyor ki bir avuç toprak savuruyor, diyor ki cehennem sonunda böyle olur diyor.
Sonra bir çamur karıştırıyor, diyor ki cehennem sonunda buna benzer, çamur oluyor. Şimdi böyle olunca onun hakikati bu. Gerçek mânâda çamur veyahut da çöl tozu gibi. Ama öbür günler sıraladığımızda biz onu cehenneme ilk etapta ne görüyoruz? Cezalandırıcı. Gerçekten de cezalandırıcı mı? Cezalandırıcı. Ama sonuç olarak o da toprak oluyor.
Hz. Nûh’un Gemisi ve Eşyânın Hakîkati — Toprak-İnsan Yaratılış Düsturu
Şimdi o yüzden eşyanın hakikatini göster dediğimizde bütün her şeyin hakikati, bu da o kimsenin görüşüne göre, bakışına göre, mânevî konumuna göre değişir. Efendim, bir hadîs-i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, siz Allâh’a gerektiği gibi tevekkül etseydiniz, sabahları kursakları aç bir şekilde giden kuşlar gibi, geri döndüklerinde kursakları dolu bir şekilde Allâh sizi rızıklandırırdı, diyor bu hadîs-i şerifteki gerektiği gibi tevekkül etmek, bu tevekkül ne demek? Allâh’a teslim olmak. Bu o kimsenin normalde sebepler dairesini terk etmesi değil. Ama bütün o sebepleri işlerken her hâlinde Allâh’a teslim et, ona güven, ona itaat içerisinde olması. o kimsenin Allâh’la olan bağını asla koparmaması.
Bak asla koparmaması. Allâh’la olan bağını koparıyorsa o kimse o zaman teslimiyeti de kaybediyor. Veyahut da az önce diyor ya korku geldiğinde ne yapalım? Şimdi bunun bir kısmı ehl-i sufi buna şöyle cevap verir. Sen korku geldiğinde şeyhinden himmet iste. Şimdi o bu soruyu soran bunu duymuştur etraftan. sana korku geldiğinde şeyhinden himmet iste. Şimdi o kimse… Oysa Âyet-i Kerime’de Fâtiha’da ne diyoruz? Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım dileriz. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri dua ederken korkaklığın şerrinden, şeytanın şerrinden, kabrin fitnesinden, dünyanın fitnesinden, açlığın ve topluğun fitnesinden değişik dualarda sana sığınırım diyor. Böyle olunca o zaman korkaklığın fitnesinden de kime sığınacakmış o kimse?
Allâh’a sığınacak. Zikrullâh yaparken o kimsenin gönlüne düşen korku şeytanın vesvesesi. Şeytan onun kalbine vesvese diyor, zikrullâh da kendi. Korku veriyor ona. O da bir imtihan. o vesvesenin üzerinde zikrullahı bırakacak mı, bırakmayacak mı? Aslında o esnada bırakmamış olsa, yürüse onun normalde belki de perdesi değişecek. Ama şeytan o esnada ona vesvese veriyor. O esnada vesvese vererekten onu o perdeye geçirmiyor, o makama geçirmiyor. Veya gece namaz kılıyor o kimse. Gece namaz kılarken, secdedeyken korku geliyor. Ve hatta kıyamda korku geliyor. Veya hatta oturuşta korku geliyor. Veya sana selam veriyor, birini görüyormuş gibi hissediyor. Korku veriyor. Bu şeytanın vesvesesi. O esnada o kimse normalde o şeytanın vesvesesine bakmadan yürürse eğer yürürse o zaman perdesi değişecek.
Makamı değişecek, hali değişecek. Ama o yürümüyor o esnada. Korku hâkim kılıyor onu. Korku hâkim olunca kalıyor. Şimdi desen ki ona, bu cevabı neden önceden vermedin? Vermedim. o da neden o perdede kalacaksa kalacak. Onun için demek ki o korku onun önüne engel olacak. O korkuyu aşamayacak, o da yürüyemeyecek, orada kalacak. Bu da ayrı bir tecelliyat. Çünkü o şeytana müsaade edendi o. Onu imtihan edendi o. O yüzden orada normalde o kimse kendince bunu kendi dairesinde aşacak. İnşallah. Bu örnek verdiğiniz mücadeleye devam edecek, zikre devam edecek. Bu gerektiği gibi tevekkül bu mu oluyor? Evet. Durmamak mı oluyor? O normalde bir kimsenin yapmıyor. Bir şeyi normalde benimki tevekkül, böyle davranmam.
Ben diyorum ki Cenâb-ı Hak onu isteseydi o hâli atlatırdı. o kimse ama tevekkül bu mânâda her şeyini Allâh’a teslim etmek. Her şeyini Allâh’la yürümek. Her şeyinde. sonuçta sen dünyaları yıkacaksın. Allâh isterse olacak. Allâh müsaade etmedikçe bir şey olmaz. Ona yaslanacak o kimse. Ona dayanacak. o izin verirse o. Bize düşen gayret etmektir, çalışmaktır, mücadele etmektir. Bize düşen bu sonuç Allâh’a ait. Ha bizde şöyle bir kolaycılık var. Çalıştım olmadı. Ben dedim hayır çalışmadın o yüzden olmadı. Gayret ettim olmadı. Hayır gayret etmedin. Sen gereği gibi gayret etmiş olsaydı Allâh onun karşılığını verir. Kimin gayretine cevapsız bırakmış? Kimin tövbesini cevapsız bırakmış? Kimin zikrini cevapsız bırakmış?
Kim Ya Rabbi demiş de buyur kulum dememiş? Kim çalışmış da karşılığını almamış? Bu o zaman Allâh’ın üzerinde suizam besliyor o kimse. Ben gayret ettim olmadı. Allâh vermedi. Suizam besliyor. Sen gayret edersen Allâh verir. Ben bazen eskiyi söyleyeyim, örnekliyim de millet üzerine fazla alınmasın gömmesin kendini ama gömerse de gömsün. Önemli değil. Sen kapı kapı dolaştın da derviş mi olmadı? Bizim burada olmuyor Mustafa Efendi. Burası bayındır gibi değil. Bir gün dayanamadım ben. Bayındır’da ki içki tüketimi dedim Türkiye’nin birincisi. Nüfus oranına göre. Nasıl? Bak sen bana. Bayındır’da benim geçtiğimde içki tüketimi nüfus oranına göre Türkiye birincisiydi. Gazetelere çıktı. Nüfus oranına göre en fazla içki tüketilen yer diye.
Hatta kafa yapıyordu bütün herkes. Tekirdağ neymiş ya? Tekirdağlılar gelsin burada öğrensinler nasıl içiliyormuş. Bilader koliyi hazırladık. Koli. Buradaki eskiler belki de bunu bilirler. Bir traktör kasası rakı. Aklınıza hayalinize geliyor mu? Adam bir düğün yapıyor traktör kasası. Bir traktör kasası. Tepeleme. Rakı kolileri. İçiyorlar üç gün. Uykusu bir de. Uyku da çok. Uykusu geleni götürüyorlar oraya. Yazmışlar halıları, yatakları, yorganları. Uykusu geleni götürüyorlar yatırıyorlar. Gıygıdı kıyıkıyı devam ediyor.
Düğün Çalgıcı Mecâzı ve Sürekli Yenilenen Hayat — Mü’minin Vakti Kıymetlemesi
Üç gün. Çalgıcılar yoruluyor. Yerine başkası duruyor. Ama şey bu. Laf bu. Burası bayındır gibi değil. Ben ödemişe görüştüm. Burası ödemiş gibi değil. Ben Bursa’ya görüştüm. Burası Bursa gibi değil. Ne alakası var? Koş. Sen kapı kapı gittin de senin kapının geleni olmadı. Yok. Bizim tevekkül anlayışımız çalışmadan olacak. Bizim tevekkül anlayışımız gayret etmeyecek. Koşturmayacak. Mücadele etmeyecek. Sorsam şimdi buradaki ben esnaflara kaçta dükkan açıyorsunuz desem herkes diyecek ki 9 açıyoruz 9.5 8 açıyoruz 8.5 Öyle söyleyecek. En erken açan 9 açıyoruz. Kaçta açıyorsunuz Hüseyin? 9. Adından kaçta açıyorsunuz? 9. Ben hatırlamıyorum 9’da acarın dükkanını çalışırken ben 9’da dükkan açıldığını.
Ben gözümü açamıyordum. Ben bakıyordum kaçta açtılar diye. Ben namazı kılıyordum giriyordum içeri kapatıyordum kepenkleri başlıyordum rafları fotoğraflamaya. Ben yeri sattım da en fazla acarın eylemanları sevindi. Kurtuldular benden. Benim perâkende dükkanım olsa Vallada, Billada, Tilla’da 9’da ben o dükkanı açmaya utanırım. Kendi nefsim için. Kendi nefsim için söyleyin. Ben utanırım. Ben 9’da dükkanı gidemem. Açamam ben 9’da dükkanı. Benim hiçbir işim yok. Ben büroya gidiyorum ben sabah namazını kılıyorum. Büroya açıyorum ben. Açıyorum kapıyı komple kepengi. Diyorum sabah berekete girsin diyorum. Sabahleyin çünkü melekler bereket gör. Allâh onlara ömreder. Der ki git sabah namazından sonra kim dükkanı açıksa oraya dua edin oraya bereket verin.
Ben açıyorum sabah namazından sonra. Bir Allâh’ın kulu diyorum bir dervişin birisi gelir de sabahleyin diyorum. Bu adam dükkanı açıktır. Bir soru sorar mı? Hiç kimse gelmiyor. Bir zikrullâh paylaşıyorum. 10 kişi cevap yazıyor. Uyuyor herkes. Ne olsa her vakti zikrullâh kimde? Uykuda herkes. İyi uyumaları da güzel. Haram işlemiyorlar ya. Haram işlemiyorlar. O yüzden bizim tevekkül anlayışımız şu. Biz çalışmadan bize gelsin. Cep telefonundan oynayalım. Biz para kazanalım. Elimizde cep telefonu. Çalışan bir kimsenin değil ki çalışan bir elemanı. Cep telefonu açmak yasak değil. İşi bırakıyorlar şimdi. Kimse çalışmak istemiyor. Tutturmuşlar bize şeyi ne o? Ne diyorlar? Z kuşağı. Ulan ne z kuşağı ya. 16 yaşından beri ev bakıyoruz biz.
Çalışmadığımız iş kalmadı. Biz gittik pamukta topladık. Pamuk çapasına da gittik. Pamuk sulamağa da gittik. Zeytin toplamaya gittik. Zeytin siltmeye gittik. Çalıştık. Kahvede garsonluk yaptık. Meyhanede garsonluk yaptık. Çalıştık. Ayakkabıcı da çalıştık. Ayakkabıda ne o? Kalfalık yaptık. Orada çıraklık yaptık. Ayakkabı satışında mağaza yönettik. Bizdeki tevekkül şu. Oturacak bu arkadaş. Ona gelecek. Yok öyle bir şey. Öyle bir hayatta yok. Tevekkülü öyle anlıyor. Yok kardeş sabah lenerken kalkacaksın işine bakacaksın. Sabah namazından sonra yatan adamdan hayır gelmez. Adam dediğin sabah namazında kalkar, sabah namazından sonra bir daha yatmaz. Sabah namazından sonra gider sabah namazında kalkar, kahvaltısını yapar, ne yapacaksa yapar, hanımını da kaldırır.
Kalk der, kalk. Hayırlı adam odur sabah namazında hanımını da kaldıracak. Çalışacak adam sabah namazından sonra hareket halinde olacak. Sabah namazında adam yatıyor, kadın yatıyor, çocuklar yatıyor, hane, komple yatıyor. Adam sabah namazından sonra burada kahvaltı yapan hiç kimse yoktur evinde. Sonra iş yerine gidiyorlar. Ellerinde iki tane poğaça poşeti sallaya sallaya iş yerine gidiyor. İki tane poğaça elinde ve hatta simit. Her gün bir de değiştiriyor. Bir poğaça, bir simit, bir açma. Ne var bazı şey Bursa’da? Bir tahinli. Tabi bir bakıyorsun, Abdal’ın önünde kuyruk var. Kuyrukta kadın yok. Sırf adam. Kapalı çarşıya. Yürüyecek olan Abdal’ın önünde kuyruk. Oradan simit alacak, poğaça alacak, bir şey alacak, gidecek, iş yerine açacak.
Hanım nerede? Hanım uyuyor. Hanım da yorganın altından böyle bir parmağını çıkaracak. Elini çıkarır su üşütür. Parmağında güle güle diyecek. O da gidecek. Hayat böyle. Fırınların önü, simitçilerin önü, ne bileyim, poğaçacılığın önü sabahlen doluysa, adamların adamlıkları kalmamış, kadınların da kadınlıkları kalmamış. Velhattâlin nâmin. Mevzu başka o arada başka yere geçti. Bir ara o arkadaş içimizde şimdi, onun hanımı böyle şikayet ediyordu. Arkadaşa dedim ki, bunu sabahlen dedim, götür bir tane dedim, besa şekli bir tane dedim, bir tane dedim, götür bir tane dedim, besa şeklin önünde kışın, beklet dedim. Değil mi? Ona dedim ki git, burada şimdi o arkadaş da. Bunu dedim, sabah namazında götür, besa şeklinin kuyruğunda beklet dedim.
Orada arabanın içerisinde görsün bir dedim. İki gün, üç gün götür dedim. Sabahın o soğuğunda insanlar yokluktan besa şekli kuyruğunda bir kuruş ucuz ekmek alacağım diye. Eee, şimdi hem yatıyor sıcacık yatakta, hem parmağınla böyle güle güle diyor o adama, hem bir de şikayetçi nankör kadın. Sabahleyin erken işe giden kocasına aç gönderen kadın, kocasını işe aç gönderen kadın, sonra kocasına sıcak poğaça yapan bir kadın olunca, kocasına bir sıcak börek yapan olunca telefon açıyor. Mustafa Hoca ile ama görüşüyorum. Estağfurullah ben hoca değilim buyurun.
«Hoca Değilim» — Eşin Aldatması ve Zina Tespiti Şartı; İslâmî Hukukun Sınırları
Eşim beni aldatıyor. Ben soruyorum, gördün mü zina ettiğini diyorum ben. Hayır diyor, dört tane şahit var mı diyorum adamın zina ettiğine dair. Hayır, iftira ettin diyorum kocana. Hele birisini hiç unutmuyorum. Ben soracağım, sen cevap ver dedim. Evet dedi. Allâh’ını dinle, imanına söyle dedim. Adam kaçta gidiyor işe dedim ben. Yedi buçukta dedi. Sen kaçta kalkıyorsun dedim. On on bir gibi dedi. Adama kahvaltı yaptırıyor musun dedim ben. Hayır dedi. Erken gidiyor çünkü dedi. Adamın suçu erken gitmek. Gitmesin erken ya. Otursun ya. Kahvaltı yapacak adam. Kim gidiyor? Sen işe gitsin. E dedim, akşama geliyor dedim. Akşam geldiği zaman dedim ben. Akşam geldiği zaman. Yemeğin hazır, mutfakta, masan hazır, her şeyin hazır.
Sen dedim kokulanmışsın, süslenmişsin, giyinmişsin. Öyle mi karşılıyorsun adamı dedim ben? Hayır dedi. Dedim, mutfakta dedim, yemek kaynıyor, kızartma oluyor, bilmem ne oluyor. Senin de üzerinde dedim ben. Senin de üzerinde çamaşır suyu dökülmüş, eşofmanlar var. Değil mi dedim ben? Ne var bunda dedi. Evet dedi. E tabi. Ben dedim, vallahi de, billahi de aldatmaz o kadına adamın hakkı dedim ya. Adam para kazanacak, normalde evin bütün ihaşesini sağlayacak. Yiyeceğini, giyeceğini, içeceğini alacak. Elektrinli suyunu, doğal gazını ödeyecek. Bütün parasını, pulunu, her şeyini karşılayacak. Sen adamı sabahleyin uğurlamayacaksın. Kahvaltı da hazırlamayacaksın. Ondan sonra normalde adam akşama gelecek, sen akşama geldiğinde çamaşır sulu ondan sonra paçoz bir eşofmanla adamı karşılayacaksın.
Orada yemek kaynıyor daha. Yok şu olacaktı, yok bu olacaktı. Kaçta yiyorsunuz yemeğe? 9.30, 10’da mı yiyorsunuz dedim ben? Anca hazırlanıyor dedi. Allâh bizi affetsin. Tevekkülü yanlış anlıyoruz. Biz yapmamız gerekeni yapacağız, sonuç Allâh’a ait. Biz yapmamız gerekeni yapmıyoruz. Biz işin matematiği nedir ona bakmıyoruz. Anlatsana kendimizce tevekkül ehliyiz ama. Değil. Tevekkül o değil. Benim anladığım o değil herhalde. Allâh bizi affetsin. Efendim, peygamber efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin zamanından günümüze kadar tasavvuf ve tarikatlar neden hep zan altında kalmıştır? Neden? Zan altında kalmıştır. Yok zan altında kalmıyorlar. Bu son 200 yıldır öyle. zan altında kalınacak bir şey yok.
Ama bu son 200 yıldır Batı’nın ve içerideki Batı uşaklarının kendilerince Batı’nın emriyle uyguladıkları bir strateji bu. Yoksa zaman zaman belirli zamanlarda bu tip yanlış anlaşılmaları olmuş ama zan altında kalmamışlar. dört mezhep imamının dördü de hatta normalde desek ki dörtten fazla normalde bazılarını göre 16 bazılarını göre 30’un üzerinde mezheb var. Ama hadi diyelim ki ayakta kalan dört mezhep imamının dördünün de bu konuda aleyhine bir fetvası yok. din, Kur’ân, Sünnet, imamların iştahadı ise o zaman normalde Kur’ân’da belli, Sünnet’te belli, imamların iştahadında belli. Ehli Tasavvuf’un bir kısım böyle uçuk söz söyleyenler ve hatta çizgi dışı söz söyleyenlerin üzerinden böyle şeyler yürütmüşler.
Bu son 200-250 yıldır İngiliz stratejisi ve siyasetidir bu. İngiliz oyunudur. Çünkü normalde İslâm’ın kalbi hükmünde olan ehli tasavvufu, İslâm’ın aklı hükmünde olan fıkıh alemleri mezhebi ikisini çökertmiştir İngiliz soytarıları. Bakın, İslâm’ın kalbi vardır, ehli tasavvuftur, sufilerdir, İslâm’ın aklı vardır, imamlardır mezhep sahipleridir. Ama ne yazık ki herkesin içerisine koydukları İngiliz ajanları, sonra da CIA ajanları, Mossad ajanları, bu İslâm’ın hem aklını bozdular hem de kalbini bozdular. Bunda da başarıya ulaştılar. ben bangır bangır bağırıyordum yıllardan beri. Mossad’ın kurduğu tarikatlar var, CIA’nin kurduğu, desteklediği tarikatlar var, İngiliz M16’ının desteklediği kurduğu tarikatlar var diye.
İnsanlar böyle ben böyle kendimce uyduruyor olmuşum gibi geldi insanlara. Tekrar söylüyorum, bakın Türkiye’de öyle bir tehlikeli yapılanma var ki, CIA’nin Mossad’ın desteklediği sünnîmiş gibi duran tarikatlar var. Bunları normalde Mossad, CIA, bunları M16 destekliyor. Bunların hepsini bir çatı altında destekliyor. Bu tarikatların, bu tarikatların terörle ilgili olanları var Suriye’de ve Irak’ta silahlandırılıyor bunlar. Bunların içeride odakları var. Bildiğiniz onlar da tarikat. CIA’nin desteklediği, Mossad’ın desteklediği bilhassa Mossad’ın Bilare çok özel ekiblerle, ekiblerle donattığı Türkiye’de Masonik tarikatlar var. Bunları kimse görmüyor. Bunların adı Türk. Adı Türk bunların. Bunlar özel ülkede yetiştiriliyor.
Özel okullarda yetiştiriliyor. Bunlar götürülüyor İsrail’e, İsrail’in, Mossad’ın özel servislerinde yetiştiriliyor. Tekrar Türkiye’ye getiriliyor. Bunlar genel müdür oluyor, bakan oluyor bunlar. Evet. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bunlar bakan oluyor. Bu da bir şey değil. Bu da bir şey değil. Türkiye Devleti’nde bunlar bakan oluyor. Bunlar genel müdür oluyor. Bunlar yüksek bürokrat oluyor. Seninle beraber namaz kılıyor bunlar. Şimdi belki de gelse birisi buraya bizle beraber zikrullâh yapar. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm’i de okuyorlar. Aldanıyor bu millet.
CIA Destekli Cemaatler-Tarîkatlar — Modern Tasavvuf İstismârcılığının Tesbiti
CIA’nin desteklediği cemaatler var, tarikatlar var. CIA’ya destekliyor. Parasını, pulunu CIA’ya veriyor. Evet. Bunlar o yüzden büyüyorlar. Bunlar geliyorlar, filanca yayın evine gidin, sizin kitabınızı bastıracaklar, bastırıyorlar. Filanca gidin, şunu yapacakları yapıyorlar. Bunların burunları kısık zaten. Tutmuşlar bunları. O yüzden hepsi de var. Bangır bangır bağırıyorum. Diyorum ki dergahı, tekgiyi kime verdiler? Bizden aldılar, kime verdiler? Merkezi Londra’da olan Uluslar Arası Mevlânâ bilmem ne vakfına verdiler. Merkezi nerede? Londra’da. Bitti. Kime verdiler? Şarkıcıya verdiler. Kim vakfın adı ne? Türk musikisi, bilmem ne bilmem nesi. Bunu ben konuşunca tabi bana da kızıyor. Herkes. Diyorlar nasıl böyle söyler.
Haydi ona bir şey bulalım, arkasından bir şeyler yapalım onu. Araştırıyorlar, karıştırıyorlar. Oradan bir şey buluyorlar. Haydi veriyorlar mahkemeye. Olmadı birisi, İstanbul’dan birisi şikayet ediyor. Falan fişman. Neden yapıyorlar onu? Evet tekrar söylüyorum. Bu ülkede, bu ülkede, bu topraklarda CIA’nin, Mossad’ın, M16’ının kurduğu, işlettiği, yürüttüğü, desteklediği tarikatlar var. Diyeceksiniz ki devlet ne yapıyor? Devletin içinde de bunların odakları var, elemanları var. Bunların mitin içinde de adamları var. Askeriyenin içinde de adamları var. Bütün bakanlıklarda bunların adamları var. Adliyenin içinde de, hukuk sistemin içinde de var bunların elemanları adamları. Her yerde var. Şimdi tarikatlar deyince herkese şunu zannediyor. bir tek bu Kadir-i Rufaybe de, Vüdus-i Kişâzeli bunlar var.
Değil kardeşim, alevi tarikatları var. Dinsiz her biri. Dinsiz olan alevi tarikatları var. Hadi gidin araştırın hadi. Bu memleketin unsuru, bu memleketin unsuru iyi. Tarikatı kapatacaksan onlar da kapat hadi. Onlar ne kapatılmadı? Tekke ve zaviyeleri kapattın, kapattın. İyi hadi. O normalde alevi zaviyeleri neden kapatmadı? İyi tekke ve zaviyeleri kapattın, kapattın. Mason tarikatları neden kapatmadı? Çünkü Cumhuriyet döneminde normalde üç aşağı beş yukarı masan olmayan başbakan veya hatta masan olmayan bakan yoktur. Bakın masan olmayanı bulmak zor. Osmanlı’da koca şehl-i islam mason. Osmanlı’da koca şehl-i islam mason. İslam dünyasının alkışladığı, ayakta tuttuğu, hatta onun görüş ve düşüncelerini kamikaza gibi savunan kim?
Afgani var. Mason. Masan. Mason. Abduh var, Mason. Bildiğiniz Mason. E Abduh’un, Afgani’nin görüşlerini benimseyen siyasi partiler var. Milli görüş var, adı milli görüş. Bunu şimdi böyle söyleyince de kızıyorlar bana. Afgani’yi kim tanırdı? Kim tanırdı? Siz tanıttınız. Abduh’u kim tanırdı? Siz tanıttınız. Gelin. E şimdi milli görüşün içinden çıkan, refah partisinin içinden çıkan AK Parti’nin içinde yok mu sanki? Afganici var. AK Parti’nin içinde hadîs inkarcıları var. AK Parti’nin içerisinde mezhep inkarcıları var. Oldu molası var. Var. CHP zaten son dönem gitti. Alevi Partisi oldu. Var. Ne olacak? Süleymancılar meydanda, Nurcular meydanda. Birisi diyebiliyor mu cesaretle? Bizim hiçbir siyasi klibimiz yok.
Bizim hiçbir siyasi parti ile bir bağımız yok. Biz Kur’ân ve Sünnet vatan millet noktasındayız diyenini duydunuz mu? Diyemezler. Sebep hepsinin de yularları hepsinin de ensesinden tutmuş birileri. Yarın AK Parti gider, B Parti gelir, hepsi de B Parti’nin arkasında dizilir. Neden dizilir biliyor musunuz? Ağababaları der ki bu partiyi destekleyeceksiniz. Ağababaları der ki bu partiyi destekleyeceksiniz. Hepsi gider tıpış tıpış o partiyi destekler. Ağababaları der ki böyle İslami cemaattir değil mi orası? Ağababaları der ki bu seçimlerde CHP oy veriyoruz. Bu seçimlerde CHP oy veriyoruz. Herkes CHP oy verir. Ağababaları der ki AK Parti’ye vereceğiz. Hepsi de AK Parti’ye verir. Verir. Şimdi o cemaatlere, o tarikatlara müntesip olanlar hop oturup kalkıyorlar.
Ben böyle söylüyince. Ne oturup kalkıyorsun kardeşim? Sana CHP oy ver dedilerdi. Vermedin mi? Vermedinse dahi çıkıp orada bağıraydın. Hop kardeş ya biz 40 yıldan beri neyin mücadelesini veriyoruz? Şimdi gidip CHP mi oy vereceğiz? Deseydin. Diyemezsiniz. Diyemezsiniz. Diyemezler. Neden? Kökleri dışarıda. Kökü içeride olan da böyle bizim Kuran Sünnet dairesinde durursa, durursa daha rahat vermezler. En garip kısmı da efendim şimdi siz deyince fark ettim. 15 Temmuz’da bizden başka kısıklı meydana gelen yoktu. ben orada görevliydim. Düşündüm az önce siz derken. Hiçbir grup, hiçbir tarikat kısıklığa, o meydana bizden başka gelen kimse olmadı. Yularını kim tutuyorsa göndermediler. Şimdi siz onu deyince.
Tekrar söyleyeyim ben bunu meseleyi. Bir kimse Kuran, Sünnet, vatan, millet diyorsa onun bu ülkede Allâh’tan başka yardımcısı yoktur. Bu ülkede Allâh’tan başka yardımcısı ve desteği olan yoktur. O yüzden parti imiş, purti imiş, cemaatmiş, tarikatmış. At bir tarafa gitsin hepsinden. At bir tarafa gitsin hepsinden. Umrumda değil. Bu böyle fitursuzluk gibi oluyor. Umrumda değil. sonuç itibariyle ben kendi özümü biliyorum. Ben kendi bağlı bulundum dergahımın özünü de biliyorum. Ben kendi özümü de biliyorum. O yüzden umrumda değil.
Ehl-i Zikr Eleştirenlerin Hâli — «Kimden Nemalanırsan Onun Kılıcını Sallarsın»
Kimden nemalanırsan onun kılıcını sallarsın. O yüzden millet tabi cemaat bir topluluk onu bilmez. O devasa binalar nereden oluyor? Benim kafam basmıyor buna. O şatafat, o lüks nereden oluyor buna? Kafam basmıyor benim. Biz şuraya başımızı soktuk Allâh hamdettekin. Senede birkaç sefer patlıyor, çatlıyor. Ha Cafer? Her taraf rutubet. Biz şuraya kafamızı soktuk. böyle konuşmak istemiyorum. Ahmet Hacer’den Allâh razı olsun. Âmîn. gerçekten adam fizebillillah verdi, alın kullanın dedi. Kullanıyoruz burayı. Sormuyor bile. Diyorum tapusunu al benim üzerimde kalmasın. Ne oldu baba rahatsız mı oldun diyor. Ne olur rahatsızlık yok diyorum. Ölüm var kalın var diyorum. Başlar babaya diyor. İyi boş veriyoruz bizden.
Şimdi Allâh’a hamd ediyoruz. Diyoruz ki bir yer oldu. Cenab-ı Hakk’a muhtesem. Çık diyen yok. 2000 lira 2500 lira kira öderken 7500 liraya isteyen yok. Sonra 7500 lira isteyip bir daha sonra geriye torun istan edip bir de kaç yıldır böyle ödediniz şu kadar ödemeniz lazım. Şu kadar borcum var diyen yok. Şimdi bu yaşananları kimse bilmiyor. bunları yaşarken biz Allâh razı olsun. Allâh için yol devam etsin, dergah devam etsin, zikrullâh devam etsin diye mücadele veriyoruz. Yok çıkın haydi eşya bir daha toplanıyor çıkıyor. Haydi yok girin ben öyle deme dedim yanlış anladıydık. Tiyansın. Haydi bir daha toplanılıyor. Kolay değil bizim işlerimiz. Hiç unutamadığım şeylerden birisi bizim Adnan’ın babası kulakları çinlesin.
Allâh şifa versin inşâallâh. Benim Bursa’ya geldiğimde ilk beni fethedenlerden birisidir. Biz böyle yine bir bodrumda ders yapıyoruz. İlk defa geldiler böyle baktı ortalığa dedi ki bir tane daire var paylaşmadık dedi. Geçin orada ders yapın dedi. Orayı verdim size dedi. Hiç unutmuyorum bunu ben. O an biz sevindik bir sevindik gittik daireye. Cennet bahçesi geldi bize. Haydi zikrullâh’a başladık orada kira istemiyor, para istemiyor, pul istemiyor. Ders yapıyoruz orada. Nereye kadar? Mal paylaşıncaya kadar. Malları bir paylaşıma girdiler. Ulan ertesi gün duyduk ki dergahın bütün eşyalarını sokakta. Bunları yaşadık biz. Dediler ki dergahın eşyaları sokakta. Ne? Sokakta. Ne oldu? Ondan sonra orası filanca kardeşe düştü.
Dergahın eşyalarını sokağa attılar. Biz dergahın eşyalarını sokaktan topladık. Kaldık. Hiçbir şey demedik. Ağzımızı açmadık. Tabi bunu biliyorum ya ben. Bir de o paylaşım esnasında haksızlığa dedim ki burada haksızlık var. Adnan’a söyledim. Adnan burada sizi ütüyorlar dedim. Haksızlık var. Dedim git babana konuş. Haksızlık var burada dedim. Tabi bu böyle konuşulunca bana düşman oldular atı. Ya haksızlığa, haksızlık diyeceğim. Biz bunları yaşıyoruz. Şikayetimiz yok. Cenâb-ı Hak hamdolsun hiç şikayetim yok. Lütfediyor. Bakın geçen hafta Çanakkale’ye gittim. Cenâb-ı Hak öyle bir yer nasip etmiş. Sıkıntılar yaşandı Çanakkale’de. Yaşanmadı değil. Ama sabır, mücadele, gayret, tevekkül anlatabildim mi?
O sabır, o gayret, o mücadele Allâh senin önünü açıyor. Harika bir yer çok hoşuma gitti. böyle bizim dergamıza yakışacak bir yer oldu. Hamdolsun Cenâb-ı Hak veriyor gayret lazım, mücadele lazım. Tevekkül dediğimizde buna güzel örnek. Nerede ders yaptık öyle değil mi? Yok yukarıda park gibi bir yerde ders yap. Yok orada bir yerde ders yap. Yok orada bir yerde ders yap. Kolay değil bu işler. Nefis de kaldırmaz her şeyi. Tabii. Orada bir başkasının yanında sığıntı gibi ders yap. Doğru mu? Ya mücadele. Diyorsun ki bu Çanakkale’de gün gelecek. O yaşanacak. O mücadelede o sıkıntı da yaşanacak. O sıkıntı yaşamazsan çünkü onun kıymetini bilemezsin. O sıkıntı da yaşanacak. Cenâb-ı Hak’a hamdolsun. Kolay olmuyor bizim işler.
O yüzden ehli tasavvuf zan altında değil. Ehli tasavvuf kimlerin zan altında Mossad yetiştirmesi CIA’ya yosması M16 faişe’lerin zan altındayız. Hiç önemli değil. Bildiğiniz onlar faişedir.
Kaynakça ve Referanslar
- «İyyâke Na’büdü ve İyyâke Nestaîn» — Allâh’tan Başkasından Yardım Dilememe: Fâtihâ 1/5 — Taberî, Câmiu’l-Beyân 1/166; İbn Kesîr, Tefsîr 1/30; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 1/268-280; «yalnızca Sana ibâdet ederiz, yalnızca Senden yardım dileriz» — İbn Teymiyye, el-Ubûdiyye; İbn Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn 1/86-95; sûfîlerde tevekkül-isticâbet — Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb; «zikrullâhta korku» — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye, bâbü’l-havf.
- Hz. Nûh’un Gemisi ve Tûfan: Hûd 11/40-48; Mü’minûn 23/27-30; Şuârâ 26/119; Kamer 54/9-15; Buhârî, Enbiyâ 6; «Ehl-i Beyt’in Nûh’un gemisi gibidir» (sevgilîlerin selâmeti) — Hâkim, Müstedrek 3/151; Ahmed, Müsned 3/444; «gökkuşağı» rüyâ tâbiri (gökkuşağı=ahdleşme) — Tekvîn 9:13-17 (Tevrat referansı); modern tâbir — Hayrettin Karaman, İslâm’ın Işığında Günün Mes’eleleri; Tüfânın tarîhî tartışması — İbn Kesîr, el-Bidâye 1/258-275.
- Eşyânın Hakîkati ve Toprak-İnsan Yaratılışı: «hüve’llezî halekâ leküm mâ fi’l-arzi cemîâ» (Bakara 2/29); «hüve’llezî haleka mine’l-mâi beşeran» (Furkân 25/54); «innâ haleknâ’l-insâne min sülâletin min tînin» (Mü’minûn 23/12); İnsanın yaratılışı — Hicr 15/26-29; Sa’d 38/71-72; «keşfü’l-eşyâ alâ mâ hiye aleyhi» (eşyânın olduğu hâlde keşfi) — sûfî tâbiri — İbn Atâullah, el-Hikem; «eşyânın hakîkati» — Sühreverdî, Hikmetü’l-İşrâk; modern bilimsel kıyâs — Seyyid Hüseyin Nasr, Religion and the Order of Nature.
- Eşi Aldatma Şüphesi ve Zina Sübûtu (Liân): Zina sübûtunun şartları (4 şâhid) — Nûr 24/4, 13; Nisâ 4/15; «şüphenin reddi» (had-i kazfin tatbîkı) — Buhârî, Hudûd 21; Müslim, Hudûd 1-15; Liân (mübâhele-i zevciyye) — Nûr 24/6-9; Buhârî, Talâk 4 (5302); Müslim, Liân 1 (1492); modern aile mahkemeleri ve İslâm hukûku — Hayrettin Karaman, Mukâyeseli İslâm Hukûku; Ahmet Akgündüz, İslâm Hukûku.
- CIA Destekli Cemaatler ve Tarîkat İstismârı: Modern Türkiye’de istismârcı cemaat-tarîkat hareketleri — FETÖ (Fethullah Gülen) yapılanması ve 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü — TBMM Darbe Soruşturma Komisyonu raporu; Hakan Şükür Cumhurbaşkanlığı arşivleri; «devletten ve dış mihraklardan beslenen sahte tarîkatlar» — İbn-i Cevzî, Telbîsü İblîs, bâbu’t-tasavvuf; Şa’rânî, Letâifü’l-Minen; modern eleştirilere cevâb — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları.
- Sahte Şeyhlerin Maddî İstismârı ve «Kılıç Sallayan» Tâbiri: «el-mer’ü mea men ahabbe» (Buhârî, Edeb 96 — kişi sevdiği ile berâber); «kimden nemalanırsan» — sûfî sosyal eleştirisi — Mahmud Sâmî Ramazânoğlu, Musâhabe; din-i geçim aracı yapma zemmi — Bakara 2/41; Şuârâ 26/109, 127, 145, 164, 180; Yâsîn 36/21; «hâinler ve sâdıklar farkı» — Tevbe 9/119; «ihlâs ve riyâ ayrımı» — Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye; Bediuzzaman, Lemalar 17. Lema.
- Ehl-i Zikr ve Onlara Karşı Tavır Almak: Ehl-i Zikr — Nahl 16/43; Enbiyâ 21/7 («Eğer bilmiyorsanız, ehl-i zikre sorun»); Mâ’ide 5/35 («ve’btegû ileyhi’l-vesîle»); ehl-i zikre düşmanlık eden mü’min sayılmaz — İmâm Rabbânî, Mektûbât; «velîlere düşmanlık edenler harp ilân etmiştir» (Hadîs-i kudsî) — Buhârî, Rikâk 38 (6502); Beyhakî, Sünenu’l-Kübrâ 10/219; ehl-i zikr-ehl-i bid’at ayrımı — Şâtıbî, el-İ’tisâm.
- Karabaş Silsilesi ve Sünnî Tasavvufun Sosyal Eleştirisi: Mustafa Özbağ Efendi silsilesi — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafâ Özbağ Efendi silsile zinciri — İrşâd Dergisi hâtırâtı; sünnî tasavvuf — İmâm Rabbânî, Mektûbât; Şâtıbî, el-Muvâfakât; modern tasavvuf eleştirilerine cevâb — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu; Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarîkatlar Tarihi.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Kalb, Sünnet, Silsile, Yakîn. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı