Mesnevî Devamı: «Tertemiz Cânların El Öpme Devletine Ermesi» — Aşk ve Cân Birliği
Pîr Aşk ve can her ikisi de gizli ve örtülüdür Hz. Pîr’in burada aşktan kastettiği maşıktır sevilendir Bu genelde Hz. Pîr maşık derse veya aşk derse Kullanmış olduğu cümleye göre Allâh’a atf eder. Çünkü en yüksek derecede sevilmesi gereken Allâh’tır Celle Celaluhu Öyle olunca aşk aslında bu manada maşık Allâh’a atfediyor. Aşıklık ise bir sufinin bir Allâh yolcusunun derinlemesine en yoğun bir şekilde Çoğu zaman o duygusunu tarif etmekte güçlendiği güç tarif ettiği bir duygudur Aşıklığı tarif etmek biraz ne yazık ki zordur. Çünkü insanın duygusunun en yoğun olduğu en zirveye çıktığı bir andır ki Bunu ancak kendi dairesinde yaşayan kimse kendi yoğunluğunu anlatır O kendi hakikatidir o aşkın hakikati değildir Birisi dese ki aşkın hakikati budur Özür dilerim aşkın hakikati budur O kendi aşkın hakikati görmüştür aşkın aynısında.
Allah Hakkında
Çünkü aşk o da değildir Aşıklık hem dünyevi anlamda birine karşı duyulan tutku, sevgi, muhabbet Hem de ilahi anlamda Allâh’a duyulan derin sevgi, derin bir bağlılık, derin bir tutkudur Aşıklık biz tekrar ediyorum bizim aşkı tarif etme gibi bir benim derdim yok. Çünkü aşk tarife sığacak bir şey değildir Biz ancak aşıklığı tarif edebiliriz Aşıklığı tarif ederken de herkes bir şekilde ya birini görür bir aşık görür. Onun aşıklığını tarif eder ya da kendi aşıklığını aynada görür aşkın aynasında görür kendi aşıklığını tarif eder Genel olarak aşıklığı aslında tam manasıyla yine aşk tarif eder ama aşkı dinleyecek kulak lazım Aşkı dinleyecek kulak olmazsa aşıklığı yine aşıklık tarif eder bu aşıklık aslında öz itibariyle insan ruhunun geldiği yeri özlemesiyle alakalıdır Ve o hitaba koşmasıdır kün oldu ben sizin Rabbiniz değil miyim dedi evet dedi ve o aşık o normalde ben sizin Rabbiniz değil miyim anına koşar Veya hatta kendi ayağını sabitesinden onun ayağını sabitesine doğru koşar Can kelimesi de Türkçe de genelde ruh bir yaşantının tecelliyatı veyahut da bir varoluşun tecelliyatı Allâh ona can verdi varoluşla alakalı veyahut da ona kendi ruhundan ruh üfledi o yaratılmayla alakalı Ve bu manada can kullanıldığı cümlelerin neresinde kullanılırsa ona göre ama ruh anlamına geliyor ama yaşam anlamına geliyor.
Ama genel olarak bedeni ayakta tutan biz buna ister bunun en yakın tarif bedeni ayakta tutan ilahi bir nefesle Bedenimize üflenen ruh veya ruhani bir güç öyle tarif edebiliriz ve bu normalde hem can ruh hem de aşk Mesnevi de veyahut da genel itibariyle yukarı mezopotamya sufilinde ikisi beraber anılır hemen hemen aşkla can O yüzden Hazreti Pirde burada aşkla canı yan yana kullanmış ve aşk aşıklık can ister dünya olsun bir erkeğin bir kadına bir kadının bir erkeğe olan duygusu olsun. İster ilahi olsun bunlar böyle sıkça kullanılan ve derinlemesine duyguları ifade eden kelimeler ve tabi buna böyle baktığımızda da aşkada cana da ruha da Bunların hepsi de birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi böyle aşk aşıklık can deyince üçlü tesis inancı gibi de gelmesin.
Allâh’a müzaffır etsin öyle değil normalde aşk dediğimizde malum Allâh’a olan aşıklığı aslında konuşuyoruz ama ola ki birisi de bir kadına aşıktır bir erkeğe aşıktır o da bu sohbetten nasibini alsın sonuçta aşıklık aşıklıktır Leila leila derken buldum evlayı Mevla’nın aşkına yandı gidiyor boşuna söylenmiş söz değil. Hazret-i Pîr başka divanı kebirden bu alıntılar can nedir mana padişahlarının ermişlerin küpüdür içinde gökyüzünün şarabı vardır bu yüzdendir ki sözlerim de aşıklar gibi perişan ve danık halde ağzımdan çıkıyor Can nedir divanı kebir de canla aşıklığı Hazret-i Pîr söylemiş ya aşk ve can herkese de gizli ve örtülüdür demiş yine divanı kebirden Hazret-i Pîr’den cevap alıyoruz canla alakalı can nedir mana padişahlarının ermişlerin küpüymüş ve içinde gökyüzünün şarabı vardır ardından başka bir beyette de aşkı tarif ediyor.
Aşk bütün cihanı kaplamıştır ama sen onun rengini bile göremezsin aşk da candı gizlidir dedi ya başka bir beyette de diyor ki aşk bütün cihanı kaplamıştır ama sen onun rengini bile göremezsin fakat onun ışığı bedene vurunca aşık olursun betin benzin solar sararırsın. Demek ki aşk bütün alemi bütün kainatı sarmış ama biz onun rengini göremiyoruz renksiz ama o aşktan bir ışık bir pırıltı bize tecelli ederse o zaman aşık oluyoruz. Bakın aşk olmuyoruz aşık oluyoruz aşık olmanın da bizdeki tecelliyatı o kimsenin betinin benzin sararması solması beti benzi sararacak solacak semirmeyecek aşık semiriyorsa sıkıntı vardır onda aşıklık yoktur Aşık çünkü her an gam ve keder içindedir her an sevinçle gamı yan yana yaşar hüzünle sevinci yan yana yaşar öyle olunca aşığın üzerinde muhakkak aşkın tecelliyatı vardır ki aşkın tecelliyatı da onu gamdan sevinçten gama sürükler Allâh’a gelin dediğim için beni ayıplama bu önceki beyitte dediydi ya Hazret-i Pîr tarihs gecesi Hâlik’ın huzûrunda tertemiz canları el öpme devletine erişti dedi o tarihs gecesi dedi neydi sabahladılar pardon uyanamadılar yolculukta o geceyle alakalı orada geline benzetti Allâh’a gelin dediğim için beni ayıplama sevgili benim sözüme darılsaydı susardım bana bir lahzacık mühlet verseydi sükut ederdim burada Allâh’ı geline benzettim teşbi teşbi bu teşbi ne teşbi beyan ilminde iki veya daha fazla şeyin bir vasıfta ortak olduğunu ifade eden terim bir şeyi bir şeye benzetmek derler ya aslan gibi yiğit adamdı o aslan gibi yiğit adamdı şimdi adamın yiğitliğini neye benzetilen aslana benzetilir benzetilen kim insan bu noktada şey kim benzetilen aslan benzeyen kim insan insanın nesi yiğitli bu bir teşbih olmuş oluyor tabi bu dilin cümleler içerisinde ifade gücünü fazlalaştırıyor teşbi veyahut da bilinmez bir şeyi bilinir bir şeye benzeterekten onu anlatmaya çalışıyor çünkü bir şey bilinmez o bilinmezi bilinirlik de anlatacak ki o bilinirlik de anlatınca insanlar onu anlayacaklar o yüzden edebiyatta şiirde hikayede teşbih kullanırlar ve teşbihle soyut bugünkü dilde
Soyut Kavramların Somuta İndirilmesi — Tasavvuf Şârihlerinin Üslûbu ve Mü’minin Anlayışı
soyut kavramları somuta indirgerler ancak öyle anlaşılır çünkü soyut kavram dediğim bilinmez elle tutulmaz gözle görülmez şeyler onu normalde teşbihle elle tutulur gözle görülür bir şeye benzetme ve böylece dinleyicilerin size az önce dedim ya aslan gibi yiğit adamdı o siz o kimse hakkında birisi hakkında böyle söyledim onunla alakalı kafanızda beyninizde düşüncenizde sabitlendi adam aslan gibi adammış yiğit bir adammış vurguladık ya bu adam iyi adamdı da hoş adamdı da güzel adamdı da eyvallâh ama aslan gibi yiğit adamdı perçinledi bu ne oldu teşbihle oldu ve hazreti pir enteresan bir şekilde cenabı akıl geline benzetirken geline benzetti ya geline benzettince haşa bir gelin var bir de vuslata ona ulaşacak olan damat var necm sure’sinde düşündüğümüzde âyet 9 10 11 ee baktığımızda ee cenabı ak peygamberini iki yay arası kadar mesafeye kadar onu ne yaptı onu miraçta onu huzuruna getirdi öyle olunca burada hazreti pirin bu şekilde böyle benzetmesinde normal görmek lazım hatta yine divan-ı kebirinde yine gelinle alakalı bir beyt aldım diyor ki duvak altında sert huylu ters yeni bir gelin var dünyanın iyisiyle de kötüsüyle de alay edip duruyor burada da bir hazreti pir ne yapıyor teşbihi kullanıyor teşbihi kullanan sadece hazreti pir değil cenabı akta bazı âyet-i kerimelerde tabiri caizse teşbih sanatını kullanıyor ne nur sure’si âyet 35 Allâh göklerin ve yerin nurudur şimdi bakın âyet-i keriminin başlangıcı Allâh göklerin ve yerin nurudur göklerin ve yerin nurudur iyi tamam ama o okuyanın dinleyenin kafasında bir perde oluşması lazım seyretmesi lazım o kimsenin dinlerken bunu seyretmesi lazım bakın onun nurunun misali teşbih geliyor bak misal onun nurunun misali içinde lamba bulunan bir kandile benzer o lamba bir can fanus içindedir camda sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır bu lamba ne doğuya ne de batıya ait mübarek bir zeytin ağacından yakılır yağı neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir nur üstüne nurdur Allâh dilediğini nuruna ulaştırır Allâh insanlara misaller verir Allâh her şeyi hakkıyla bilendir şimdi bu âyet-i kerimeye baktığımızda Cenâb-ı Hak teşbihin zirvesini işliyor diyor ki onun nuru nedir onun nurunun misali içinde lamba bulunan bir kandile benzer bizim şimdi anında içinde lamba bulunan bir kandil bakın kandil her tarafta bu kandiller var içinde lamba var etrafa ışık veriyor şimdi onun nurununla alakalı teşbih ederken biz şimdi kafamızda bir kandil oluştu onun içerisinde de bir ışık oluştu ve etrafında da can fanus oluştu teşbih orada bırakmadı can da sanki ince gibi parlayan bir yıldızdır can da sanki ince gibi parlayan bir yıldız yıldız dediğinde seni aldı götürdü semalara devam ediyor bu lamba ne doğuya ne de batıya ait neredeyse kendisine ateş değmese bile ışık verir Allâh’ın nuru kendisine bir ışık değmesine gerek yok o ne doğuya aittir ne batıya aittir ne göğe aittir ne yere aittir o bütün kainatı Allâh’ın nuru kablamıştır ve onun dışarıdan bir ateşe ihtiyacı yoktur dışarıdan aydınlatmak için yağda ihtiyacı yoktur hiçbir şeye ihtiyacı yoktur ama o nur yıldız gibi her yeri parlatır mı her yeri parlatır ve nur üstüne nurdur asıl sıkıntı burada zaten nur üstüne nur ne demek teşbih Allâh dilediğini nuruna ulaştırır Allâh nur üzerine nurdur göklerin yerinde nuru Allâh’tır ve nur üzerine nurdur ve Allâh dilediğini bu nur üzerine nura ulaştırır dilediğini o nurun üzerindeki nura ulaştırır Allâh insanlara misaller verir Allâh her şeyi hakkıyla bilendir burada Cenâb-ı Hak nuru bir lambaya can fanusa yıldızın parıltısına saf bir yağın ışık vermesine benzetilmiş ve bu teşbih Allâh’ın insanlara yol gösterici niteliğine sahip olduğunu ve o nurla insanlara yol gösterdiğini beyan etmiş ama bu âyet-i kerimin üzerinde tefekkür etmek gerekiyor e şimdi bu gece dersimiz teşbih olduğundan biz bunun üzerinde durmuyoruz ama bir kenara kalbinizin bir kenarına yazın Allâh nur üstüne nurdur ve Allâh dilediğini nuruna ulaştırır dikkat edin dilediğine nuruna ulaştırır bu çünkü nur üzerine nur özel bir nurdur çünkü nurun kainatta tecellilerinin tabiri caizse perdelerinde ayrı ayrı nur tecellileri vardır dünyadaki nurun tecelliyatı ile örneğin cennetteki nurun tecelliyatı aynı değildir emmaredeki nur tecelliyatı ile mülhümedeki nur tecelliyatı aynı değildir mutmainne de aynı değildir radiyemardiye safiye de aynı değildir arş hala da aynı değildir kürsü de aynı değildir lef-i muhafız da aynı değildir nurun bu noktadaki tecelliyatlarında farklılıklar vardır farklı perdelerde nur farklı tecelli eder ama bütün nurların üzerinde nur üzerine nurdur bu nur ise özel bir nurdur mesela bir kimsenin hidayete ermesi de nurdur Allâh’ı zikretmesi de nurdur zikrullâh halakasında durması da nurdur zikrullahın kalbe tecelliyatı da nurdur ve bunların hepsinde nurların tecelliyatları farklı farklıdır ama sen bütün bu kainatı ve içindekinleri bütün kainatı ve içindekinleri bir nur üzerinde yürür gör ve bütün kainatı bütün her şeyi nuruyla kapsadığını nuruyla kavradığını tefekkür et öyle çünkü ama burada teşbihi işliyoruz ya bu nuru Cenâb-ı Hak ne yaptı? teşbihle bize anlattı yine bakara âyet 261 mallarını Allâh yolunda harcayanların durumu 7 başak bitiren ve her başakta 100 tane bulunan bir buğday tanesine benzer Allâh dilediğine kat kat verir Allâh geniş ihsan sahibidir hakkıyla bilendir şimdi Cenâb-ı Hak burada da neye benzetti mallarını Allâh yolunda harcayanların durumu 7 başak bitiren ve her başakta 100 tane bulunan bir buğday tanesine benzetti o kimse bir buğday tanesi kadar bir buğday tanesi malını Allâh yolunda harcadı bir buğday tanesi Allâh yolunda dinin hakim olması için dinin anlaşılması için dinin anlatılması için dinin hem insan nefislerinde hem dünyaya hakim olmasını anlattı gayret etti koşturdu bu yolda yürüyor bu yolda kendi malını harcıyor şeyhen lillah demiyor milletten zekat toplamıyor istemiyor milletten sadaka istemiyor milletten şunu yapacağız bunu yapacağız hadi pamuk eller cebe demiyor gücünün yettiğince kendi iâşesinden kendi malından Allâh yolunda harcıyor Cenâb-ı Hak diyor ki o bir buğdaya karşı bakın teşmih bu bir buğdaya karşı bir buğday ekti o bir buğday ekince o bir buğdaydan 7 tane başak çıktı 7 başakta da 100’er tane ne var daha ne var o zaman 1’e 700 verdi Allâh yolunda sen bir adım attın sana 700 adım bu kesin bakın bu kesin bunda keyfiyet olup fazlası olur mu evet ama en az bire 700 Allâh yolunda harcadığın bir buğdaya 700 buğday Allâh yolunda harcadığın 1 liraya 700 lira 10 liraya 7000 lira 1000 liraya 700000 lira bakın bu âyet de sabit ama iman et buna buna iman et ve Allâh yolunda ol ve Allâh için harca Allâh yolunda olanda burası çok önemli adam Allâh yolu için değil heva evesi için aman ne cömert desinler diye harcadı ya Mustafa Özbağ ne cömert insan ya gitti harcadığın para diye bana gitti sen desinler diye harcadım bunu ben yaptırdım iyi halt işledin desinler diye bunu ben yaptırdım dedi gitti harcadığının bir anlamı kalmadı Allâh yolunda harcayacağım bir daha heva evesi yolunda değil aman iyi insan
Allâh Yolunda İnfâk: «İyi İnsan Desinler Diye Değil, Sadece Allâh İçin» Niyet Şartı
desinler diye değil Allâh yolunda harcayacaksın bunu neye benzetti Cenâb-ı Hak buğdaya benzetti bunu anlatırken teşbih etti normalde mesela bir âyet gerime daha aldım da burada şey var ya Allâh’tan başkasına dost edinenlerin durumu kendine yuva yapan örünceğin durumu gibidir diyor kendine yuva yapan örünceğin durumu gibidir normalde örünceğin yuvasının veya o yaptığı şeyin insan önünde bir ağırlığı veya sertliği olabilir mi olamaz diyor. Allâh’ı dost tutmayanların da böyle olur yuvasıyla tabi bunlar sufilin belirli haline gelince sufilerde teşbih onlara serbest olur Allâh’la alakalı artık onlar tenzih etmezler sufilin belirli zamana kadar her teşbih sufili teşbihin tenzihe ihtiyacı vardır çünkü sufi görmüş olduğu halde veya tecelliyatlarda Cenâb-ı Hak’ın sıfatsal tecelliyatlarına mazhar olunca asıl burası tehlikeli noktadır sıfatlara mazhar olmaya başlayan derviş eğer orada kalırsa Allâh muhâfaza eylesin takılır kalır orada o teşbihin tenzihe ihtiyacı vardır o çünkü Meşhur ya Ali Ağulu muydu bir reklam vardı bu değil diyordu o reklam çok hoşuma gitmişti benim hangi perdeye geçersen geç bu değil hangi makama gelirsen gel bu değil seni bitmek tükenmek bilmeyen bir yolculuya çıkarıyor sen bu dediğinde orada kalacaksın çünkü bu dediğinde orada kalacaksın değil tenzihe o yüzden ihtiyaç var Hazret-iPir geline benzetti hakkıdır o kah geline benzetir kendisini de güvey yapar kah sıfatlarını farklı şeylere benzetir teşbihde onun hakkıdır ama bir sufinin hakkı değildir ta ki veliler sınıfına katılınca kadar o çünkü her sıfatsal tecelliyatı teşbih olarak görüp onu tenzih etmeli tenzih etmezse orada kalır mesela hay esmasında kalır hu esmasında kalır orada kalmakla da kalmaz düşer durmaması lazım orada daha da yakınlığını daha da zikrini daha da takvalını arttırması daha da sevgisini arttırması sevdikçe sevmesi gerekir o orada kaldı orada kalmasının sebebi ne tembellik yaptı orada kalmasının sebebi rahata ulaştı bazen derim ya hedef neresi Ankara’ya ulaşmak ama sen daha İnegöl’de kaldın bir baktın ki ne güzel köfteciler var yol üstünde dedin ki ya oh ne kadar güzelmiş cennet gibi yer ağaçlık böyle yeşillik şurada bir köfte yiyelim karnımızı doyuralım köfte yiyip karnını doyuracaktın ardından gelsin kahveler ağzından gelsin çaylar muhabbet muhabbet kaldın İnegöl ne güzel yemyeşil güzellik bir yer dedin değil güzel ama daha senin gidecek yolun vardı sen yolcuydun senin menzinin uzaktı bitmek tükenmek bilmiyor musun sen bir menzile gidiyordun aşık oldukça aşık olacaktın ama kaldın orada orada kaldın tenzih etmen gerekiyordu burada nefeslendik yürüyoruz burada işimiz bitti yürüyoruz demen lazımdı yürümedin ama tenzih lazım mı lazım şuura âyet 11 onun benzeri hiçbir şey yoktur o işitendir görendir onun benzeri hiçbir şey yoktur ama işiten ve görendir işiten ve gören deyince aklımıza kendi sıfatımız geldi öyle değil mi bir şeyi işitmek duymak bir şeyi görmek aslında hem tenzihi hem teşbihi için aldı bu gören de duyan insan Allâh’ın görmesi insanın gibi değildir Allâh’ın duyması insan gibi değildir ama görme ve duyma sıfatı bizde de var biz görme ve duyma sıfatı bizde de olduğumuzdan dolayı biz Allâh’ın üzerinde neyi bahsettiğini 3 aşağı 5 yukarı teşbihle anlıyoruz ama o baştan daha teşbihi önceden tenzihliyor yok onun benzeri hiçbir şey yoktur o zaman onun görmesi veya duyması veya tutması senin görmeni duymanı tutmana benzemez baştan tenzihi koydu çünkü artık Allâh’a benzerler kılmayın şüphesiz Allâh bilir siz bilemezsiniz Cenab-ı Hakk’a benzerlik koymak mümkün değil Allâh’ın zâtını bir şeye benzetemezsiniz sıfatlarını da bir şeye benzetemezsiniz ama Allâh’ı rüyada genç bir suret üzerine gördün insan üzerine gördün ve hatta Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri genç delikanlı suretinde gördüm dedi bakın normalde bunlar bize birer işaret gördüğün hak hak ama orada durma Allâh öyle değil o çünkü Allâh’ı herhangi bir şeye benzer kılma yürü yolun var daha orada ne yapacaksın tenzih edeceksin bakın Allâh normalde farklı suretlerde rüyalarda görülür mü evet insanlar gibi görülür mü evet hadiste sabit mi evet aynı zamanda akayet imamları bu noktada ictihâd etmişler mi evet mezhep imamları ictihâd etmiş mi evet siz bakmayın diyanetteki cahil insanları ve hatta ilahiyattaki okumuş cahilleri Allâh rüyada görülmezmiş kendi yazdıkları kitaplardan kendilerinden haberi yok bu hariden müslümden tirmiziden bu konuda rüyetullah bahsinden kendilerinden haberi yok o zaman burada normalde sıfatsal tecelliyat olarak ama rüyasında uyurken ama uyanık rüyada halde bir kimse sıfatsal tecelliyata mazhar oldu sıfatsal tecelliyata mazhar olduğunda hiçbir şeye benzemez o bunu normalde kendine yerleştirecek o sıfatsal Sıfatsal tecelliyatta kalmayacak.
Bu sohbetleri de başka yerlerde dinlemeniz mümkün değil. İşin içinden çıkamazlar. Hal ehli değiller çünkü. O zaman o sıfatsal tecelliyatta takılı kalırsan, sen yolda kalanlardan olursun. Sıfatsal tecelliyatı da ne yapacaksın? Tenzih edeceksin. O hiçbir şeye benzemez âyet-i kerimesini unutmayacaksın. Ve artık Allâh’a benzerler kılmayın. Sözünü de unutmayacaksın. O zaman Allâh herhangi bir şeye benzerlik olarak uygulanmaz. Gördüğün ya hak mı hak? Ama orada durmayacaksın. Orada takılı da kalmayacaksın. O da neye gerektirir? Tenzihi gerektirir. Ve insanların söylediklerinden münezzehtir. Ayet-i kerime yine. Ve yücedir. O zaman Allâh’ın sözü, Allâh’ın kelamı, insanların kelamından yücedir ve insanların kelamından münezzehtir.
Onun konuşması, onun sözü, onun hitabı insanların hitabına benzemez. Hitap aldın. Bu âyet-i kerimeleri o yüzden aldım. Manevi yolda yürürken Allâh sana hitap etti. O esnada o hitabı anladın. Bütün vücudun kulak oldu. Bütün hitabı içinle dışınla, yönsüz, telamsız, yönsüz. Hissiz, duygusuz o hitaba mazhar oldun. Altıncı makamdır. O hitaba mazhar oldun. Normalde altıncı makamdır. Beşinci makamda eğer ki bunu yakaladın, senin yolun velilik yoluna gidiyor. Bunu Cenâb-ı Hak sana bahşetti. Ama burada yine tenzih gerekir. Çünkü o hitap dilsiz dudaksızdı, bütün vücut duydu. Ve bu hitap bir dünyadayken olur. Bu da onun yolu var, aldanmasın dervişler. Ben hitaba eriştim deyip oldum doldurmasına düşmesin.
Bir de cennette görür o kimse rüyada kendini. Veya da halde cennete girmiştir, cennettedir. O hitap da cennette olur zaten. O meselenin özüdür. Ardından bir de arru muzu vardır açık açık söyleyeyim. Cennette tuba ağacına yaslanırken o hitap gelir. Bu da ayrı bir ritm, bir hitap. Bunu başkası yere satmasın hiç kimse de. Aldatırlar insanı o zaman. İnsanı aldatandan görmediğini görmüş gibi gösterip, aldatanlardan olursun. Allâh muhâfaza eylesin. Bu hitap geldiğinde de burada da tenzih vardır. Kendine geldiğinde de o hitap gelmez. Bu hitap gelmez. Burada da tenzih vardır. Kendine geldiğinde o hiçbir şeye benzemez dersin. Çünkü yolun var daha senin. Sen o diyemezsin. Ne zaman o dersin? Sana velilik hırkası giydirildiğinde.
Artık her şey ondandır. Her şey onundur.
«Her Şey Ondan Onadır» Tevhîd Hakîkati — Tasavvufî Vücûd Anlayışı
Her şey ondan onadır. Bunu ancak o zaman söyleyebilirsin. Orada ilahilerde, defterlerde, kitaplarda yazanı söyleyen papağandan başka bir şey değildir. O hal ile hallene her şey ondan onadır. Eyvallâh. O teşvik etse de hakkıdır. Hz. Pîr gibi. O bir şeye benzetsede hakkıdır. Hz. Pîr gibi. Bir makamında olanlara bu teşbih haktır. Pir makamında değilse o kimse bu teşbih ona hak değildir. O tenzih mertebesinde duracak. Her daim tenzih edecek. O hiçbir şeye benzemez. Rüyanda o diyecek ki ben senin Rabbinim. Sen secdeye gidersin anında. Ama kendine geldiğinde o hiçbir şeye benzemez. Onun sözü de hiçbir şeye benzemez. Onun kelamı da hiçbir şeye benzemez. Dersin. O muydu? Evet. Ama değildi. Değildi, hayır oldu.
Bu benim meşhur Rabbimdir. Tecelleden oydu. Hayır değildi. Değildi oydu. Tesbih, teşbih ve tenzih birbirinin ardına. var ya saat sallanıyor. Bak tik tak. Bir teşbih bir tenzih. Bir teşbih bir tenzih. Durduğu yerde durmuyor. o yüzden Hz. Pîr burada geline benzetmeyi geline benzettim diye diyor. Geline benzettim diye beni kem gözle bakma. Ayıplama. Ne yazık ki Hazret-iPiri ayıplayan çok. O kendisi demiş ayıplama diye. Ama devam etmiş sevgili benim sözüme darılsaydı susardım. Bana bir lahtacık mühlet verseydi sükut ederdim. benim bu teşbihimden sevgili bana darılmış olsaydı benim kalbime böyle bir hal böyle bir ilham gelmiş olsaydı fakat ben susardım. Buna devam ettirmek küstahlığında bulunmazdım.
Sevgili bir nebze olsun bir an olsun bu tecelliyat kesilseydi bu tecelliyat dursaydı ben susardım. Bu söz bu kelam bu teşbih bana ait değil. Bu teşbih bana ait değil diyor. Hazret-iPir. Teşbih kime ait? Ona ait. Devam ediyor onun ağzından söylüyor. Fakat söyle bu söz ayıp olmaz. Senin sözün gayp alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir demekte. O sevgili diyor ki diyor konuş söyle. Senin bu teşbihin senin bu sözlerin ayıp olmaz. Senin sözün gayp alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir diyor. O zaman iyi söz, güzel söz, tatlı söz, ilahi söz neydi? İbrahim suresi âyet 24-25 Ben kendime ve sizlere söz verdim. Hazret-iPir’in her beytini bakın her beytini ilmim yettiği müddetçe kalbim yettiği müddetçe her beytini Kur’ân ve sünnetle size anlatacağım dedim.
Evet Kur’ân ve sünnetle bunu anlamaktan uzak olan bu çalışmayı yapmaktan uzak olan insanlar ne yazık ki Hazret-iMevlana’nın tüfrüne fetva verip ahiretlerini yok ediyorlar, yakıyorlar. Evet Hazret-iPir diyor ki söyle. Cenâb-ı Hak’ın dilinden söylüyor bunu. Bu söz ayıp olmaz senin sözün gayp alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir. Senin sözün Hazret-iPir’in sözü. Alın size âyet-i kerîme Allâh nasıl bir örnek verdiğini görmez misin? Güzel söz kökü sağlam dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir. O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvasını verir. Allâh insanlara misaller verir ki düşünüp öğüt alsınlar. O zaman güzel söz neymiş? Neymiş? Kökü sağlam dalları göğe yükselen ve güzel meyva ağacı gibidir.
Güzel söz, ilahi bir söz, ilahi bir nefes, ilahi bir nefes. Pir makamındaki bir kimsenin sözü, nefesi, Allâh’ın velilerinin sözü, Allâh’ın evliyâlarının sözü, Peygamberlerin sözü, Cebrâîl’in sözü, Meleklerin sözü neymiş? Güzel söz, güzel söz bakın dikkat edin. Güzel söz. Kökü sağlam dalları semaya yükselen ve meyvasını veren, Rabbinin izniyle her zaman meyvasını veren, ağaca benzetmiş Cenâb-ı Hak burada. Hz. Piri de ne diyor? Hz. Piri de sen diyor söyle konuş ve gayb âleminin gayb âlemi dediğimiz ne? Bizim için bilinmez. Bazılarımız için bilinmez. Bazılar için Cenâb-ı Hak gaybın anahtarını istediğine verir istediği kadar. Peygamberlerine vermiş, büyük velilerine vermiş, sahabeden gaybla alakalı konuşanlar var.
Evet gaybı Allâh bilir, Allâh’la bildiğini bazılarına bildirmiş. o kimse oradan bir dem vurursa 3 gün sonrasından 5 gün sonrasından, 20 gün, 50 gün, 3 ay, 5 ay, 10 ay, 1000 yıl neyse. Demek ki Cenâb-ı Hak ona oradan bir perde açmış. O perdeden konuşuyor. bu gayb âleminde kaza ve kaderin zuhuru, Cenâb-ı Hak’ın ezeli ilmi dairesinde tecelli eden şeylardır. Biz ezeli ilmi dediğimizde o ilmin başlangıcı da yoktur. Allâh’ın başlangıcı olmadığı gibi ezeli ilmin de başlangıcı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak’ın bütün sıfatları ezeledir. O zaman Cenâb-ı Hak’ın ezeli ilminde irade etti olaylar, ezeli ilminde irade etti, ne tecelli edecekse, neyi irade ettiyse, neyi planladıysa, neyi planladıysa, neyi bir hesap kitap dairesinde yaratmayı arzu ettiyse, bunun tecelli etmesi, kazaya dönüşmesi, onunla alakalı.
Normalde Hazret-iPir diyor ya burada, gayb âlemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir diye, Hazret-iPir’in üzerinden diyor ki, ”Biz de bir şey yapmamız gerektiğinde, bir şey yapmamız gerektiğinde, bir şey yapmamız gerektiğinde, Hazret-iPir’in üzerinden diyor.” O zaman gayb âlemindeki kader ve kazaya bağlı Pir’in söylediği şey, heva ve heveslen değil. Allâh’ın vahyi anlatmıştık değil mi bir derste, bölüm bölüm vahyi anlatmıştık. Velilere, evliyâlara gelen de vahiydi. Ama biz öyle yanlış anlaşılmasın diye onu ne olarak nitelendirmiştik? İlham olarak nitelendirmiştik. o da Allâh’ın gayb âleminden kaderin kazaya dönüşmesi. Ayıptan başka bir şey görmeyene ayıptır. bu söz ayıptan başka bir şey görmüyor mu geline benzetmek?
Ayıptan başka bir şey görmeyen ayıptır. Fakat gayb âleminin pâk ruhu hiç ayıp görür mü? Ayıp cahil mahluka nispetle ayıptır. Makbul Allâh’a nispetle değildir. Bu beyt yaktı beni. Benim telleri melleri yaktı burası. Benim gece mi gündüz, gündüzümü gece etti. Bunun içinden nasıl çıkacağım Mustafa Özbağ diye daha doğrusu nasıl anlatacağım diye kılı kırk yardım. Ne kepenk kaldı kapanmadık ne pencere ne kendim kaldım kapanmadık. Dedim ki kendi kendime dedim ey koca pir. Seni anlamayan senin küfrüne fetva verir. Seni bilmeyen dedim senin küfrüne fetva verir. Ve benim Hazret-i Pîr’e hayranlığım malumdur. Bu arttıkça artıyor bende durmuyor durduğu yerde. Çünkü Hazret-i Pîr’in teşbihini, tenzihini, sözlerini anlamayanlar, anlamak istemeyenler Bu konuda bilgileri, akli bilgileri, nakli bilgileri, kalbi bilgileri yeterli olmayan o cahiller yoruğu ayıp görüyor, küfür görüyor.
Kimisi de hem kendi zamanında yaşayan çağdaşları kıskançlık krizine tutulmuşlar. Hem kendisinden sonra gelenler bir kısmı kıskançlık krizine tutulmuşlar. böyle ben şeyhimin üzerinden konuşayım. Bu mu Abdullah Efendi ya bu mu şeyh ya? O nice şeyhler görmüş. Abdullah Efendi’nin şeyh olma ihtimali yok onun gözünde. Bunları duyardık etraftan. Allâh rahmet eylesin eskiler bilir Ali abimiz vardı bizim. Bir gün baş başayken itiraf etti bana şöyle bir şey söyledi. Mustafa Efendi dedi görev bana verilecek diye ümit ediyordum dedi. Ben çünkü dedi yıllardır dergaha kendimi adamışım. Dergahın akibini kabbasıyım. Hafızım. Yolda yürürken Kur’ân-ı Kerîm okuyarak yürüyordu. Şahittim onu. Sabahları 5000 tehlissiz güne başlamazdı hani.
Biliyordum. Bir gün ben böyle baş başayken itiraf etti. Öyle bir çok böyle şeyler konuşmazdı çünkü. Ben kendime görev bekliyordum Mustafa Efendi dedi.
Çorumlu Mustafâ Efendi-Abdullâh Efendi Rüyâ Menkıbesi — Karabaş Silsilesinde Manevî İşaretler
Ama dedi rüyamda gördüm ki dedi. Abdullah Efendi’ye verdiler görevi. Bir de bana dediler ki dedi git ilk dervişi sen al. Ya dedi. Bir de bana dedi. Bir de bana dediler ki dedi git ilk dervişi sen al. Biat edin. İlk dervişte o ilk biat edindi o. Ben dedi. Sivas’tan kalktım dedi buraya görünce dedi dost soru Hazreti Mevlânâ’ya gittim dedi. Hazreti Mevlânâ’ya gittim boynumu büktüm orada dedi. rahata ettim dedi. Aynı şeyi dedi. Hazreti Mevlânâ Celalettin Rum Hazretleri de söylediler. Bu akşam git ilk dervişi sen al dedi bana dedi. Ben hemen Pir’in huzurundan çıktım. İlk Nehşer arabasına bindim geldim. Şeyh Efendi’nin yanına dedi. Abdullah Efendi’nin o şeyh efendi demez Abdullah Efendi derdi o. Abdullah Efendi’nin oraya geldim.
Zikrullâh’ım. Başlayınca mı başlayınca bittiğince mi ne gördüğü halleri tecelliyatları Şeyh Efendi anlatıp ilk ders alan kimse. Şimdi o kimse kendince kendine şehlik bekliyor. Kıskançlık girince işin içerisine o böyle bir şey yaşanmadı onda ama başkaları da bekliyor. Mesela Malatya’dan birisi de bekliyormuş sonradan haber aldık biz onu. Sonra başkaları da bekliyormuş. Bu bekleyen kimseler bu benim kendi yorumum. Rüyalarında hallerinde bir şey görmediklerinden gelip Şeyh Efendi intisâb etmediler. Hatta onun şeyh olacak böyle biz burada dururken havasına katılıp kapılıp kendileri intisâb etmediler. Şimdi kendi çağdaşları olan insanlar kendilerince kendilerine beklediklerinden dolayı kıskançlıktan gidip intisâb etmediler.
Hazret-i Pîr de kendi zamanında kendi çağdaşlıkları onun maneviyatına intisâb etmeleri gerekirken intisâb etmediler. Kıskançlıklarından onu ayıpladılar ayıp gördüler. Ve Hazret-i Pîr’nin sözlerini anlamadıklarından, Hazret-i Pîr’nin sözlerinin içinden çıkamadıklarından dolayı kıskançlık tamarları kabardı ve ona intisâb etmeden onun aleyhine konuştular. Bu bitmedi. Nasıl Hazret-i Muhammed’in Mustafa’nın aleyhinde konuştular ise müşrikler, sufi yolunun müşrikleri de Hazret-i Pîr hep ayıpladılar. Hala daha ayıplayacağız diye uğraşırlar ya, filanca beytini okudun mu? Dervişlere de söylerler. Filanca beyti okudun mu? vardır ya bir merkep beyti. Onun nefis mücadelesini bilmiyor, nefsinin isteklerini bilmiyor.
Onu bilmediğinden kendince bir yol bulundu. Laf söyleyecek ya, ayıplamayla alakalı. Ayıplamayla alakalı. ayıp, ayıp görmekten başka bir işi olmayana ayıptır Hazreti Mevlânâ. Ve sözleri ve velilerin ve mürşid-i kâmilerin halleri, davranışları, yürüyüşleri her şey de ayıp gören, ayıp gözlüler içindir. O ayıp gözlüdür çünkü kendisi de ayıptır onun. Bakın kendisi ayıptır, gördüğü de ayıptır onun. O bir ayıp ürünüdür çünkü. O bir ayıp ürünü olduğundan o hep ayıp görür her yerde. Ve Hazret-i Pîr de diyor ki, o başka bir şey görmez. O her şeyi de ayıp görür. Hazret-i Pîr’in teşbihini anlamaz. Oysa Hucurat Sûresi âyet 12’de Cenâb-ı Hak der ki, ey iman ederler zannın çoğundan sakın. Zan çünkü, ayıp görmek de zan.
Gıybet etmeyin der, ayeti Kerime devam eder. Ölmüş, ölmüş kişinin kardeşinin etini yemekten hoşlanır mısın der. Çünkü bazı insanlar ayıp araştırır. Ayıp bulacağım diye uğraşır. Evet, enteresan bir şeydir. Ve ayıbu örtümeyi düşünmeyiz biz. Hele bu hastalık, öyle bir artık gibi sosyal medya denilen deccâl yolunun en büyük hizmetçisi, hayra kullanırsa harika ama hayra kullanan az. Öyle bir hale geldi ki, hiç kimse bir Müslümanın ayıbını örtmeyi düşünmüyor. Bir ayıp örtüme kültürünü, medeniyetini yok ettik biz. Biz insanların ayıblarını orta yere dökmek için uğraşıyoruz. Ayıblarını araştırıyoruz insanların. Takip ediyoruz karşı komşuya kim girip çıkıyor. Etrafımızı takip ediyoruz, bir ayıp bulacağız çünkü. asıl yapılması gereken insanın kendi ayıbını araştırması, kendi nefsinin eksiktiklerini araştırması, kendi nefsini terbiye etme yolunda yürümesi gerekirken, biz Müslümanların ayıblarına başvuruyoruz.
Ve ayıbu olmayan hiçbir Müslüman yoktur. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ve bütün peygamberler hariç bunlar. Ayıbu olmayan hiçbir insan yoktur, günahı olmayan hiçbir insan yoktur. Ama biz ayıp araştırmak için yola çıkarız. Mesnevi’yi de ayıp bulmak için okuyorlar. Öyle olunca da mesneviden ayıp buluyorlar kendilerince çünkü, kalpleri ayıp, kendileri de ayıp görünüyor. Her şeyde bir ayıp arayan bulan, annesine babasına bakacak. Ayıbu örtmeyen, anasına babasına bakacak. Anasına babasına bakacak. Ayıp örtmek, Müslümanın müminin şiariyken biz ayıpları araştırıcı olmuşuz. Kimin kızı ne yapıyor, kimin oğlu ne yapıyor, kimin gelini ne yapıyor, kim nereden para kazanıyor? Muhakkak bir şey vardır onda.
Biraz araştırın bakalım. Kim bilir nereden buldu o bu parayı? Biraz araştırın bakalım. Allâh muhâfaza eylesin. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allâh da onun ayıbını dünya ve ahirette örter. Kim bir Müslümanı ayıplarsa, buraya dikkat edin. Kim bir Müslümanı ayıplarsa, Allâh da onu rezil eder ve evinin içinde dahi olsa rezil eder. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allâh da onun ayıbını dünyada da ahirette de örter. Kim bir Müslümanı ayıplarsa, bir Müslümanı ayıpladı. Onu diyor, dünyada rezil eder, evinin içinde de olsa rezil eder. Başkalarının kusurlarını örtümeyi bilelim. Nasihat edelim. Kardeşimizdir, eşimizdir, çocuklarımızdır. Nasihat edelim. Din nasihattır. Ama ayıp ve kusurlarını örtmesini bilelim.
Bir hata yaptı. Arkadaşımız, kardeşimiz, annemiz, babamız, çocuğumuz. Bir hata yaptı. İkide birde onun önüne koymayalım onu. Bir daha utandırmayalım. Bir daha onu tahkir etmeyelim. Bir daha ona bir şey söylemeyelim. Şu Hadîs-i Şerîf’i yeni okudum, itiraf edeyim. Ve biz neyi kaybettiğimizi bir daha idrak ettim. Neyi kaybetmişiz? Gerçekten bunu bir daha idrak ettim. Ebu Hüreyre’den, Radıyallâhu anh hazretlerinden Hadîs-i Şerîf. Bir cariye zina eder ve zina yaptığı da kesinleşirse, sahibi ona had cezası uygulasın. Fakat suçunu başına kalkmasın. Bir cariye zina etti. Cariye kimin? senin. Cariye neydi? Savaşta esir alınan gayrimüslim kadınlar. Senin esirin ve hatta onu satın aldın. Esirin sahibinden.
O cariye zina etti dikkat edin. Diyor ki ona had uygulasın. Ama onun suçunu başına kalkmasın. ey zaniye gel, sen zina eden insanın adına gel. Sen zina eden insansın. Nasıl zina ettin, nasıl yaptın bunu? Başına kalkmasın. Dikkat edin. Devam ediyor. Sonra ikinci defa zina yaparsa, aynı şekilde had uygulasın. Ama yine de suçunu yüzüne vurmasın. Suçunu yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın. Ya kendi eşimizi, kendi çocuğumuzu, kendi arkadaşımızı 20 yıl önce bir hata yaptıysa, hiç bizde bayatlamıyor. 20 yıl sonra onun önüne koyuyoruz. Sen böyle demiştin. Sen böyle yapmıştın diyoruz biz. Kaybettiğimize bak. Senin annen şöyle demişti. Senin baban böyle yapmıştı. Senin baban böyle yapmıştı. 20 yıl geçmiş, 30 yıl geçmiş.
Sizler bana böyle yaptınız. Allâh Allâh! Neyi kaybetmişiz? Neleri kaybetmişiz? Nereden nereye gelmişiz? Bakın bu ikinci sefer diyor. Yaptı. Yaptı. Hadi Şerif’te diyor ki, suçunu yüzüne vurup kötü sözlerle kınamasın. Kötü sözlerle kınamasın.
«Kötü Sözlerle Kınansak da Durmayız» — Mü’minin Hak Yolda Sebâtı; Hz. Pîr’in Telleri Yakan Beyitleri
Biz durur muyuz? Biz durmayız. Biz durmayız. Eşimiz, çocuğumuz, arkadaşımız, kardeşimiz, şeyhimiz, mürşidimiz, dervişimiz. Biz durmayız. Biz söyleriz hep, ayıplarız. Kötü söz de söyleriz. Üzerinden neler, yıllar geçmiş. Biz en ufak kavgada önüne koyarız onu. Sonra bu cariye üçüncü defa zina etse, o da durmak durmak bilmiyor ya. Üçüncü sefer zina ederse, artık efendisi onu kıldan bir ip bedeline bile olsa satsın. bedelsiz gibi kıldan bir ip. bir organ karşılığında, bir ip karşılığında da satsın. Hayır gelmiyor artık ona. Ahlaki çünkü iyice aşağı inmiş. Ahlaki çünkü iyice aşağı inmiş. Onu diyor, satsın. Buradan şunu anladım. Bu hadîs-i şerîfi ilk defa okudum. Enteresan bir şey. Bunları araştırırken bu ayıplamayla alakalı.
Oturdum saatlerce düşündüm. Toplumun halini düşündüm. Aileleri düşündüm. Çocukları düşündüm. Bu genç nesli düşündüm. Anne babaları düşündüm. Kayınvalideleri düşündüm. Kayınpederleri düşündüm. Bütün aileleri, sülaleleri düşündüm. Neyi kaybetmişiz biz dedim. Neyi kaybetmişiz? Bütün insanlar yirmi yıl önce, otuz yıl önce olan hadiseyi eşlerinin önüne koyuyorlar. Çocuğu bir hata yapmış. Çocuğunun hatasını yüzüne vurmaktan bıkmıyor. Utanmıyor. Ben kendi nefsimi de koyayım içine içine. Hep beraber. Biz ayıplamak ve insanların ayıbını yüzüne vurmak ve insanların ayıbını yüzüne çakmak tabirciyatı. Ben onun yüzüne söylerim. Haram işledin. Yüzüne de söyledin. Haram işledin. Haram. Bir insanın ayıbını yüzüne söylemek de haram.
Günah-ı kebâri. Açın Heytem’inin kitabından okuyun. Okuyun. Bir kimsenin ayıbını yüzüne vurmak da günah-ı kebâri. Yüzüne söylemek günah-ı kebâri. o delikanlılık değil. Ben onun yüzüne de söylemem. Sen onun yüzüne de söyle. O da sana küfür etsin bir güzel. Sonra sen nasıl küfredersin? Bana de sen ona bir tokat vur. O da sana sen bana nasıl bir tokat vurursun desin. Sana bir bıçak kaktırsın. Sonra bunu yedireme. Git evinden silah al. Onu vuracağım diye uğraş. Bak nereden nereye geldi olay. Ve hatta birisinin ayıbını iki deburda yüzüne söyledin. Bunu mu çekeceğim ben dedi. Gitti karınsa, adamsa. Gitti mutfaktan bıçağı aldı, kaktırdı sana. Biz ama bunu kaybettik. Birinin ayıbını böyle incelemeyi, irdelemeyi, ayıbını onun yüzüne söylemeyi, delikanlılık gördük, doğruculuk gördük.
Onu hak gördük, haramın. Şeytan aldattı bizi. Allâh bizi affetsin. Hz. Piri de diyor ki insanların ayıblarını araştıran, ayıblarını gören ayıp gözaettir. Başka bir şey değil. Allâh bizi affetsin. İslam aslında gerçek manada din, başkalarının ayıblarını araştırmayı, bunu ifşa etmeyi, bunu insanların içerisinde yaymayı haram kılmış. Bunu hoş görmemiş. Bunun yerine kusurları örtün, hataları örtün. Yanlışlıkları, eksiklikleri örtün demiş. Ve Ayet-i Kerimelerde ve Hadîs-i Şerîflerde bunu bize öğütlemiş, nasihat etmiş. Ama İslam dünyası bunu ne yazık ki kaybetmiş. Asıl sarsıcı yere geldik. Fakat gayb âleminin parlak, pak ruhu hiç ayıp görür mü? Ayıp gözlü olanlar ayıpları ayıp görürken, gayb âleminin pak ruhu hiç ayıp görmüyor.
Tellerin yanlığı yer. Manen kemale ermiş olan, bu konu bitmez 22.32. Bu konu çok su götürür. Kısaca geçeyim mi? Bazıların canı sıkılacak şimdi kısaca geçince. Bu söz kemale ermiş, manevi olarak olgunluğa erişmiş. Kişilerin, pir makamında olan zatların eksikliklere ve noksanlıklara bakış açısı farklıdır. Çünkü her eksiklik ve noksanlıkta Allâh’ın hikmetini görürler. Derler ki bunda bir hikmet var. Bir kimseye bir vazife verirler. O vazifeyi verdiklerinde kimse o vazifeyi hakkıyla yerine getirmez. Der ki bunda bir hikmet var. O bu makamda değilmiş. Bunlara açık açık konuşayım da bilinsin. normalde veyahut da o makamın esmanın tecelliyatını bildiğinden dolayı örnekleyerekten söyleyeceğim. X kimseye hay esmasını verir ama o kimsede hay esmasının tecelliyatını görmez.
Görmediği zaman onu ayıp olarak görmez. Der ki o bu makamın adamı değilmiş. Onda hikmet görür. Burada ayıp görmez o kimse. Burada onda hikmet görür. Der ki o bu halin insanı değilmiş. O bu makamın insanı değilmiş. Böylece bu pir makamındaki insanlar her şeyde Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının mükemmel bir derecede tecelli ettiğini görür. Çünkü sıfatsal tecelliyatta eksiklik yoktur. İsimler Cenab-ı Hakk’ın isimleri tecelli edeceği şahsın üzerinde yanlışlık ve eksiklik olarak tecelli etmez. Onda hikmet vardır. O yüzden opak ruh sahibi olan o büyük pir efendilerin gördükleri her şey Cenab-ı Hakk’ın Galip aleminden şahadet alemine tecelli eden hakikatten başka bir şey değildir. Herkesin ayıp ve kusur gördüğü şeyde o kimse onun makamının ve onun halinin bir sonucu olduğunu görür. o kimseyi korkak bilmezsin.
Taaat ses çıktı korkar o. Onu normalde korktuğunu görürsün dersin ki bu cesareti değil. O taaat diye ses ayıp değildir onun için. O çünkü ne olduğunu görmüşündür onun. Bu hamur çok su götürür. Ama normalde insanlar arasında ayıpmış gibi görünen şey o insanın, o insanın üzerinde ayıpmış gibi görünen şeyi o kimse bakar korkar. O insanın arasında ayıpmış gibi görünen şey o insanın, o insanın üzerinde ayıpmış gibi görünen şeyi o kimse bakarken onun derecesini tespit eder. O ayıp olarak görmez onu. Bunun derecesi der bu. Bunun hali bu. Kedi bir an aslan rolüne bürünür öyle değil mi? Aslan da kedidir aynı sınıftan, kedi de kedidir ama onun adı kedidir onun adı aslandır. Aynı familiyadandır. Bir böyle gerer kendini değil mi kabartır böyle.
Onu aslanı görmeyen bir kimse onu o esnada aslan zannedebilir. Ama aslanı tanıyan bir kimse bunu bu aslan numarası yapıyor der. Aslanı tanımayan da bu aslan canavarda. Bu bir canavarda kediye. Oysa o kedidir. Bunu aslanı tanıyan onun ne kadar kedi kabarırsa kabarsın kedi olduğunu bilir. Çünkü o kabargınlık geçince kedi gene kediliğini yapar şaklabanlık yapmaya başlıyor. Aslanla şaklabanlık bekleyemezsin. O şaklabanlık yapmaz. Şimdi böyle olunca bir kimse Allâh’a yaklaşması ve manevi olgunluğa eriştikçe o kimsenin insanlar üzerindeki ayıba bakış açısı da değişmiş olur. Bilhassa sufilik yolunda o pir makamındaki kimse eksik noksan tecelliyatları onların üzerinde görünce eksiklikleri ve noksanlıkları onları bu halle kıyaslar.
Bu mesele uzun. Ben bizi ilgilendiren kısmıyla böyle geçivereyim gideyim. Ama bu hadise gerçekten telleri yakan bir hadise bunun arkasından da geliyor. Ayıp cahil mahluka nisbetle ayıptır. Makbul Allâh’a nisbetle değil. Bu konuyu önümüzdeki hafta Allâh izin verirse, sağlığımız yerinde olursa, ecel gelmezse inşâallâh kaldığımız yerden devam edeceğiz. Sohbetleri böyle Allâh affetsin şatatvari veya böyle yanlış anlaşılmasın. Gücüm yetince, olabildiğince anlaşılır bir şekilde yapmaya çalışıyorum. Ama elimden gelen bu. O yüzden hakkınızı helal edin.
Kaynakça ve Referanslar
- Mesnevî «Aşk ve Cân» Beyitleri: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter, aşk-cân birliği beyitleri; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî Şerhi; «el öpme devleti» mecâzı (Hâlik’a ulaşma) — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; sûfîlerde aşk-cân birliği — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, bâbu’l-mahabbe.
- Tasavvuf Şârihlerinin Üslûbu ve Soyutun Somutlaştırılması: Tasavvufî kavramları somut sembollerle anlatma — Mevlânâ, Mesnevî (papağan-tâcir kıssası vb.); İbn Arabî, Fütûhât; Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern tasavvufî hermenötik — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü; Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam.
- Allâh Yolunda İnfâk ve Niyet Hâlisliği: «mâ tunfikû min hayrin yüvaffe ileyküm» (Bakara 2/272); «innema na’amukum li-vechullâh lâ nürîdu minkum cezâen ve lâ şükûrâ» (İnsân 76/9); İhlâs ve niyet — Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1; Müslim, İmâra 155; «riyâ ve sum’a» — Furkân 25/63; Tevbe 9/79; Mâûn 107/1-7; «iyi insan desinler diye değil» — İhlâs Sûresi tefsîri; Hârith el-Muhâsibî, er-Riâye, bâbu’l-ihlâs ve’r-riyâ; Bediuzzaman, Lemalar 17. Lema (riyâ).
- «Her Şey Ondan Onadır» Tevhîd-i Vücûd: «Hüve’l-evvelü ve’l-âhirü ve’z-zâhirü ve’l-bâtın» (Hadîd 57/3); «innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn» (Bakara 2/156); «vahdet-i vücûd» tartışması — İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem; «vahdet-i şuhûd» — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 31, 121; «her şey ondan-her şey onadır» tevhîd-i ef’âl — Eş’arî, el-İbâne; Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; modern eleştirilere cevâb — Mahmud Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir; Mehmet S. Aydın, İslâm Felsefesi Yazıları.
- Karabaş Silsilesi Manevî İşaretleri (Çorumlu-Abdullâh Rüyâsı): Çorumlu Hacı Mustafâ Anvarî (1862-1936) ve Nevşehirli Abdullâh Gürbüz Efendi (1921-2011) — Mustafa Kara, Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları; İrşâd Dergisi hâtırâtı; rüyâ ile silsile işaretleri — İmâm Sirhindî, Mektûbât; sûfîlerde rüyâ tâbiri — Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, «rüyâ» mâdesi; «mübeşşirât» (rüyâ-i sâdıka) — Buhârî, Ta’bîr 5; Müslim, Rüyâ 4-7.
- Hak Yolda Sebât ve Kınanmaktan Korkmamak: «yâ ehyu’llezîne âmenû men yertedde minküm an dînihî fe-sevfe ye’tî’llâhu bi-kavmin yuhibbuhüm ve yuhibbûnehû…lâ yehâfûne levmete lâim» (Mâ’ide 5/54); Tirmizî, Birr 43 (1989); Tevbe 9/73 (münâfıklarla cihâd); İmâm Nevevî, Şerhu Müslim; intisâbın açıktan söylenmesi şeyh-mürîd ilk buluşma âdâbı — Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl; «kınamayan ve korkmayan» — Bediuzzaman, Sözler 17. Söz.
- Hz. Pîr (Mevlânâ) ve «Telleri Yakmak» Mecâzı: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (604-672H/1207-1273M, Konya) — Şefik Can, Mevlânâ: Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri; Annemarie Schimmel, Triumphal Sun; Ahmed Eflâkî, Menâkıbü’l-Ârifîn; «teli yakmak» mecâzı (sûfî sözünün tesîri) — Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb; «kalp ferâseti» — Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân (Hicr 75) (3127); «Allâh nûru ile bakar» — Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân 5/350; modern Mevlânâ okuması — Mahmûd Es’ad Coşan, Mevlânâ ve Mesnevî.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Mürîd, Hakîkat, Tevhîd, İhsân, Nefs, Kalb, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı