Arif Nihat Asya — Fetih Marşı: «Fatih’in İstanbul’u Fethettiği Yaştasın» — Mü’minliğin Tarîhî Mes’ûliyeti
Sadakallâhu’l-Azîm Yersenler biçilecek, yersenler dikilecek. Dağlardan çektirirler, kamyonlar çekilecek. Kerpedenlerle surun dişleri çökülecek. Yürü! Hala medya oyunda oynaştasın. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın. Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden. Senin de destanını okuyalım ezberden. Haberin yok gibidir taşınığım derden. Erde sensin, dilde sensin, gönüldesin, baştasın. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın. Yüzüne çarpmak gerek. Zamanenin kendini göster. Kabaran sular nasıl yıkar bendeni. Küçük görme, hor görme de yıkandım kendini. Şu kırık abideyi yüze yüksellecek taşlasın. İstanbul’u fethetti, fetheden Fatih’in yaşındasın. Bu kitaplar Fatih’tir, Selîm’indir, Süleyman’dır.
Allah Hakkında
Şu mihrab Sinân’ındır, şu minare Sinan’dır. Hayd artık, uyuyan destanını uyandır. Bilmem neden gündelik işlerle telaşlasın. Kızım sen de Fatih’le de arayacak yaştasın. Delikanlım, işaret aldığım gün atandan yürüyeceksin. Millet yürüyecek arkandan. Sana selam getirdim Ulu Bahçeli hazînesinden. Sen ki Burslar’a bayrak alacak kınaştasın. Fatih İstanbul’u fethetti yaşlasın. Bırak, bozuk sağıklar yalan yanlış işlesin. Çelebiler çekilip hareklerde düştüsün. Yürü aslanım, fetih haddelaya başlasın. Yürü, hala mediye kendinle savaştasın. Fatih İstanbul’u fethetti yaşlasın. Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin. Çelebiler çekilip haramlarda düştüsün. Yürü aslanım, fetih haddelaya başlasın. Yürü, hala mediye kendinle savaştasın.
Fatih İstanbul’u fethetti yaşlasın. Bizler bu şiirlerle büyüdük. Evet. Evet. Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşı geçtik. Ama ülkemiz buydu. Ama amacımız buydu. Ama hedefimiz buydu. Yeniden bu topraklarda Kur’ân ve Sünnet sımsıkı yapışılacak ve yaşanacak. Ve yine o tarihin şanlı sayfalarından ders alınıp ileriye doğru gidilecekti. Dertim buydu, davam buydu, gönlüm buydu, dilim buydu, içim de buydu, dışım da buydu. Başkaca bir şey değildi. Evet. Bir çoğumuz belki de Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşı çoktan geçti. Ama ümit ediyorum. Ama umut ediyorum. Bizlerden sonra gelecek olan nesil inşâallâh Rahman bu çizgide bu doğrultuda hareket edecek. Biz anne ve babalarımızdan bunu görmedik. Biz anne ve babalarımızdan din, diyanet görmedik.
Biz anne ve babalarımızdan tarikat, şeriat, marifet, hakikat görmedik. Biz kendi şahsım adına konuşacak olursak biz babamdan Hazreti Ali sevgisi, Hazreti Hüseyin sevgisini bulduk. Kitapları vardı. Hazreti Ali efendimizle alakalı ve Hazreti Hüseyin efendimizle alakalı. Bizim temelimiz onunla atılmış. Bizim hamurumuz onunla yoğunmuş. Anneanneme sorardım, anneanne senin sülalene ne derler? Ne derler? Oğlum bizim sülalemiz emirler der diye. Emirler. Sonradan aklım erince dedim ki, Bursa’daki Emîr Sultan Hazretleri’ne anneanne, he he oğlum onlardan dedi. Emirler sülalesi dedi. Evet, emirler sülalesi. Onunla yoğunmuşuz. Cenâb-ı Hak’a hamdü sena diyorum. Hepiniz de muhakkak onunla yoğunmuşuz. Hamurunuzda bir sevgililik olmasaydı, hamurunuzda devr-i ezellerinizde, genetiğinizde böyle bir şey olmasaydı, bu yolu sevmezdiniz.
Anne-Baba Mîrâsı ve Hz. Ali-Hüseyin Sevgisi — Bursa Emîr Sultan Hazretleri ve Emirler Sülâlesi
Bu yol sizde çok sevgili gelmezdi. Bugün Hazret-i Muhammed Mustafa’nın doğum yıl dönümü Mevlit-i Şerif, evet bir bahar ayında doğmuştu ama kameri yıla göre yıl içerisinde devamlı değişik onar gün, anar gün farklı zamanlarda kullanıyor. Okunan Kur’ân-ı Kerîm’de şüphesiz ki Allâh mü’minlere lütufta bulundu. Mü’minlere, kafirlere değil, münafıklara değil, mültehlere değil, masonlara değil, sebahat etçilere değil, mü’minlere lütufta bulundu. Zira daha önce onlar açık bir sapıklık içinde bulunuyorken, onların içlerinden kendilerine Allâh’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kitap ve hikmete öğreten bir peygamber gönderdi. Kitap ve hikmet, kitaptan kasıt malum Kur’ân-ı Kerîm, hikmetten kasıt Hazret-i Muhammed Mustafa’nın hem zahiri sünneti semiyesi hem de batimi sünneti semiyesi.
Hem zahiri söyledikleri hem de batimi söyledikleri. Batimin söylediklerine Ebu Hurayre radıyallâhu anh hasretir diyor ya, ben Muhammed’den iki ilim aldım. Heybenin önündekini herkese saçtım. Eğer heybenin arkasından konuşacak olsaydım, Hurayre kafir oldu der, boynumu uçururdunuz dedi. Demek ki hem zahir ilmi var hem batin ilmi var. Allâh’a s<|tr|> için bu sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri iki şey bıraktım. Kim onlar asıl sıkı sarılırsa asla sapıtmaz. Birisi Allâh’ın kitabı, ikincisi de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünneti. Yine başka bir hadisefte bunları iyi izleyin, iyi dinleyin. Başka bir hadisefte şüphesiz ben size kendisine sarıldıkça asla satmayacağınız iki şey bulurum.
Biri ötekinden daha büyük ve gökyüzünden yeryüzüne uzanan bir ilk minteleyinde olan Allâh’ın kitabı, diğeri, bir iki şey bu. Birisi Allâh’ın kitabı, diğeri de ne? Ehlibeydir. Ya Resulallah çoğaldıkça ehlibeydir. Birisi Allâh’ın kitabı, diğeri de ne? Ehlibeydir. Ya Resulallah çoğaldıkça ehlibeydir. Birisi Allâh’ın kitabı, diğeri de ne? Ehlibeydir. Ya Resulallah çoğaldıkça ehlibeydir. Ne sultanacağız? Hadîs-i Şerîf. Kim Kur’ân ve sünnete sımsık yapışırsa o benim ehlibeydimdir. Bunlar havuzuma gelince dek birbirinden ayrılmayacaklar. Bunlar hakkında benden sonra ne yapacağınıza iyi bakıp dikkat edin. Bu da tirmizide. Kıymetli dostlar, ehli sünnet inancında manevi miras daha çok ilim, hikmet, güzel ahlak, dini terbiyenin ve hakikatlerinin gelecek nesillere aktarılması olarak değerlenir.
Ve manevi mirasın esası Kur’ân ayetleri, Peygamber Sallallâhu ve sellem hazretlerinin hadîsleri ve aynı zamanda ehlibeydir. Çünkü hadîs-i şerifle sabittir ki miras, manevi miras. Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Peygamber Sallallâhu ve sellem hazretlerinin sünnetleri ve aynı zamanda da ehlibeydir. Eğer ehlibeyti biz yerli yerine koymazsak, Hazret-i Muhammed Mustafa’yı gücendirir. Muhammed Mustafa’nın sözüne karşı çıktığımız için yoldan sapanlardan oluruz. Rabbimiz onlardan eylemesin. Ve Cenâb-ı Hak Fatır Sûresi âyet 32’de de, sonra biz kitabı kurlarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendine zulmeden, kimi orta yolu tutar, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlı işgal öne geçer. bu Allâh’ın büyük lütfudur buyurur.
Ve bizim inancımıza göre manevi miras, kişinin ölümünden sonra bıraktığı mal mülk değildir. Manevi miras, o kimsenin ahlaki ve manevi değerleri içeren öğretisidir, mirasıdır. Yoksa bıraktığınız mal mülk çocuklarınız veya torunlarınız tarafından talan edilecektir. Dünya üzerinde hiç kimsenin mirası kalmamıştır ki ahbat olsun. Sen öldükten sonra senin çocukların veya torunların veya onların çocukları senin mirasını talan edecektir. Ama manevi miras bıraktıysan, sen çocuklarını Kur’ân ve sünnet üzerine büyüttüysen onlardan bir manevi miras alacaksın. Senin amel defterin kapanmayacak. Veyahut da manevi bir yolda yürürsen senin o manevi yolda yürüdüğün o kimseler, o arkadaşlar, o ihvan yola devam ettiği müddetçe senin amel defterin kapanmayacak.
Düşünebiliyor musunuz? Bizim üzerimizden Hz. Muhammed Mustafa’ya kadar bütün pil efendilerin, bütün şehir efendilerin, o silsile de geçen büyük o zaatlerin hepsinin de manevi miras olarak amel defterleri kapanmıyor. Siz her gün girdinizi çekerken, bağışlamaları yaparken, o kocaman manevi büyük aileye aidetinizi gösterirken onların defteri kapanmıyor. Ve aramızdan göçüp giden kardeşlerimizle, o yolda giden çocukları, arkadaşları, o yolda giren ihvanlar olduğu müddetçe onların da manevi defterinin manevi olarak yolları kapanmıyor. Manevi olarak defterleri de kapanmıyor. Yine Nisa 69 ayetinde kim Allâh’a ve Peygamber’e itaat ederse, onlar Allâh’ın kendilerine nimet verdiği, Peygamberler, sınırlılar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir.
Onlar ne güzel arkadaştır buyurmuştur. O zaman kim Kur’ân ve sünnete tabi oldu, o manevi silsileye itaat etti, ittiba etti, o manevi silsileye bağlandı, o kimse Peygamberlerle, sınırlılarla, şehitlerle, salih kimselerle beraberdir. Onlar gibi yaşayamasa da, onların yaptığı ameli yapamasa da, değil mi, değil mi ki ben onlardanım demiş, âyet kesbetmiş, değil mi ki ben şu yoldanım demiş, o yola girmiş, o yola âyet kesbetmiş, eğer ki o yolun silsilesinde herhangi bir sıkıntı yoksa, şeyhuna, Muhammed Mustafa’ya dayanıyorsa, sanallahu aleyhi ve sellem’e, o zaman o yol sahiptir, o zaman o yolda yürüyenlerin manevi defterleri kapanmaz.
Tasavvufî Silsilenin Sıhhati ve «Şeyhuna Şeyhuna Şeyhuna» Tekrârı — Sünnî Tasavvuf Bağlılığı
O yolda yürüyenler Peygamberlerle, sınırlılarla, şehitlerle, salihlerle beraberdir. Bu âyet-i kerîme bu yolda yürüyen kardeşlere bir müjde niteliğindedir. Ve Allâh ve Resulüne itaat eden ve manevi olarak o silsileye bağlı olan kimseler, o silsilenin içindeki salihlerle, şehitlerle, sınırlılarla, Peygamberlerle beraber olacağının değlidir. Ve yine Vakıa Suresinde Cenâb-ı Hak insanları üç sınıfa ayırır. Birinci sınıf, amel defterleri sağından verilenlerdir. Ne mutlu insanlardır ki amel defterleri sağlarından verir. Vakıa dokuz, amel defterleri sollarından verilenler. Ne betbahi insanlardır ki amel defterleri sollarından verilenlerdir. On âyet-i kerîme hayır, hayır için önde gidenler ahirette de öndedirler. o üç sınıftan sonuncusu dünyada hayır için önde gidenler ahirette de öndedirler.
Evet, sufiler dünyadayken her türlü şeytani, her türlü heva ve heves odaklı, her türlü nefsani, her türlü Kur’ân ve Sünnet dışındaki oruçunların düşmanlıklarına maruz kalakala, Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki insanların hakaretlerine, iftiralarına, onları küçük görmelerine, hor fakir görmelerine ve yollarına diken dökmelerine rağmen o sufi topluluğu Kur’ân ve Sünnet yolunda azmederek, gayret ederekten, mücadele ederekten yollarına devam ederler. onlar dünyada öndedirler. Dinlerini paraya satmamışlardır, dinlerini pula satmamışlardır, dinlerini makama satmamışlardır, dinlerini mevkiye satmamışlardır. Dinlerini üç beş kuruşa, üç beş akçaya, üç beş koltuğa sarf etmemişlerdir. Ve dinlerini sırf Allâh için yaşarlar.
Ve sufiliklerini sırf Allâh için yaşarlar. hadisi kurside Cenab-ı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem adetleri o mahşer yerinde nurdan mimberleri oturturup, nurdan tacile taşlanan, nurdan elbiseler giyinen ve şehitlerin, peygamberlerin, sıddıkların bütün mahşer halkının gıpta ile baktığı ve mahşer halkının bunlar hangi peygamberlerden diye sorduklarında, bir münadim meleğim, bunlar peygamber değil, bunlar hangi şehitlerden, bunlar şehit de değil, bunlar kim diye sorduğunda o münadim melek, bunlar dünyadayken Allâh için birbirlerini sevenler ve birbirlerini sevdikleri için toplananlar, toplandıklarında Allâh’ı zikredenler ve bunlar birbirleriyle akraba olmadıkları halde, birbirlerinden menfaatleri olmadığı halde birbirlerini Allâh için sevip toplandıklarında Allâh’ı zikredenlerdir der.
Kıymetli dostlar, yolun başı da sonu da öncü de budur. İhvan, kardeşler ve yolumuzda dinini paraya değişmek, makama, mevkiye değişmek yoktur. Allâh için birbirlerimizi sever, Allâh için toplanır, Allâh’ı Allâh için zikreder ve Allâh için dağılırız. Yolumuzun disturu başı da sonu da budur. Hiç kimseye she’en li lah demeyiz. Dinimizi, diyanetimizi dinara değişmeyiz. Dinimizi, yolumuzu makama değişmeyiz. Mevkiye değişmeyiz. Biz hiçlik yoluna çıkmışız. Hiçlik yoluna. Daha bu fakirden duymamışsınızdır. Ben söyle şeyhim, ben böyle müşhidim diye. Duymayacaksınız da ben ölünceye kadar. Ben bu sözümü şeyhime verdiydim. Ve herkesin önünde dedim. Ve herkese söyledim. Bir gün sizin önünüze gelir ben şeyhim dersem, sakalından tutun, yüzüme tükürün dedim.
Evet, benim ağzımdan hiç kimse duymamıştır ben şeyhim diye. Bu fakiri benim üstadım ilan etti. Ettirdi. Bana telefon açtı, ilan etti. Ben edemem efendim dedi. Ben ettiririm dedi, kendisi ettirdi. Ben ağzımdan öyle bir laf söylemedim. Çünkü ben yolun başında şeyhime de öyle demiştim. Ben yolun başında zakir olayım, nakip olayım, nükabba olayım. Şeyh olayım diye çıkmadım. Yandım var. Önce benim gönlümde yangım var. Sonra sokakta yangım var. Ben yangınımı söndürmek için yola çıktım. Ben yangınımı söndürmek için yola çıktım. Ne yazık ki yangınım arttı. Alevler sardı da sardı, sardı da sardı. Dedim madem ki bu yangının söneceği yok, ben biraz daha altına bulun atayım. Biraz daha kömür atayım. Yandıkça yansın, yandıkça yansın dedim.
Öyle yürüdüm. La Cenâb-ı Hak bizi o üç sınıftan son sınıf olan önde gidenlerden eylesin. Peygamberi biz, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Muharri ve Müslüm’den çok enteresan bir adı şerifa. İnsanların en hayırlıgalı, özür dilerim. İnsanların en hayırlıları benim aslında yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenler, sonra da bunları takip edenlerdir. Bu Muharri ve Müslüm. Cenab-ı Peygamber, sonrasında hizmeti çift etmiştir. Cenab-ı Peygamber bu manevi mirasın silsile yoluyla yürüdüğüne işaret ediyor. Ve bu yolu söylüyor. Dikkat edin. Bu devam eder gider. İnsanların en hayırları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenler, sonra da bunları takip edenlerdir. Bu takip edenler devam eder.
Hz. Muhammed Mustafa’dan, Hazret-i Ebû Bekir Ömer Osman Ali, Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin Ehlibey. Bu yol devam eder. Ve bu yolun devamına tabi olmak zorundasın. Kabul etmeyebilirsin. Seni kabul etmemen yolu yıkıtaya uğratmaz. Senin laf söylemenle güneş ışığını vermemezlik etmez. Sen gözünü kapatmakla güneşi yol hükmünde göremezsin. Ancak sen körlerden olursun. Sen güneşe sırtını dönerken güneşe de bir zarar veremezsin. Sen bu silsile-i meşayı kabul etmezsen onlara bir zarar gelmez. Zaten âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak da buyurdu ki, çok azınız iman eder. Çok azınız. Bakın Müslümanlar sanki çoklar öyle değil mi? Baktığımız zaman kocaman bir bölge var. Afrika, Asya, Avrupa ve kocaman o bölgede Müslümanlar var.
Ama bir Filistin meselesi, bir Afganistan meselesi, bir Suriye meselesi, bir Irak meselesi, yakın tarihte bir Bosna meselesi, bakın Kırım meselesi. Siz Kırım’ı kenara atmayın. Kırım bir İslam imparatorluydu. İslam’dı Kırım. Veya da siz Türkiye Cumhuriyetleri’ne veya Asya’daki bütün o Türkiye Cumhuriyetleri’ne ta Hindistan’a kadar siz kenara atmayın. Çin’in bir kısmı, bakın Doğu Türkistan, enimeni minyo ve ne yazık ki çok azınız iman etti. Müslümanların ne yazık ki yapabildikleri hiçbir şey yok.
Müslümanların Bugünkü Hâli ve Devlet Başkanlarının Sorumluluğu — Ümmet Eleştirisi
Müslümanlar çünkü başlarındaki devlet başkanları, başlarındaki siyasi liderler, ne yazık ki bu Filistin meselesi olsun, Suriye, Irak meselesi olsun ve Bosna meselesi, Afganistan meselesi olsun, hepsinde de zayıf kaldılar ve gerekli cevabı veremediler. Müslümanların da ellerinin kollarını bağladılar. Hiç hareket edemiyorlar. Ben yıllardan beri derim, bizim hangi hükümet olursa olsun, seslenirim, derim ki gelin bir Mehdî ordusu kurun. Bir Mehdî ordusu kurun, gönüllülük esasına bağlansın. Gönüllülük esasına göre insanlar gitsinler, oraya asker olsunlar. Ve gönüllülük esasına göre oraya para yardımında bulsunlar. Silahlansın onlar. Ama bu deccalist sistem, ama bu kasir sistem, bu dünyayı ele almış olan siyonist sistem, ne yazık ki buna müsaade etmiyor.
Bunu yapmaya da kalkan hiç kimse yok. Allâh bizi affetsin. Ve Peygamberimiz Salih ve Selam hazretleriyle, bu hadîs-i şerifle, ahir zamanda ümmetine şeriatın zahirini, hakikatin batilini açıklayacak velilerin, alimlerin daima bulunacağını ve bu zatla sözleriyle, fiilleriyle insanları şeriatın adabına ve erkanına sevk edeceklerini ve onlar bu ümmetin Peygamberinin varisleri olarak tevhidi hakikatlerin erbabı, ilham-ı ammashar, doğru ferasete ve güzel adaba sahip kıyamete kadar Peygamberin yollarına tabi olacak olan kişilerdir. Başka kimseler değildir. Sebataist, masumist kimseler değildir. Merkezi Londra’da bulunan kimseler değildir. Siyahinin yönettiği, Mossad’ın yönettiği dergah ve tekkeler değildir.
Mossad’ın emrinde, Siyahinin güdümünde bir dergah ve tekke bunu veremez. Bunu ancak sivzilesi sağlam, maneviyatı kuvvetli, kalbi feraset ilmine sahip ve kalbi bu anada ilham alan vehirlerden, mürşid-i kâmilerden alınır. Ve bunlar dünya üzerinde hiç eksilmezler. Sen bulamadıysan, sen böyle bir yola girmedinsen, kendini sorgula. Senin bir mürşidin yok ise kendini sorgula. Sen nasıl bir hata yaptın? Sen nasıl bir yanlış yaptın ki? Senin yolun bir mürşid-i kâmil kapısına varmamış. Senin yolun bir velinin kapısından geçmemiş. Sen nasıl bir yanlışlık yaptın? Sen nasıl bir küstahlık yaptın ki? Sen o yol ile nimetlenmemişsin, o yol ile şereflenmemişsin, o yol ile sen ne yazık ki hikmete rağmen olmamışsın.
Oysa şunu duyarsınız hep, hep yıllardır duydum. Öyle veliler var mı ki? Öyle mürşidler var mı ki? Onlar geçmiş zamandaydı. Biz öyle bir mürşid bulamadık. Yok. Hep kusur gördüler. Oysa kusur gören kendi kusurunu gördü. Ayıp gören gözü, gözü ayıp gördü. Çünkü kalbi ayıpla doluydu onun. Kalbi ayıpla dolduğu için her gördüğünde ayıp gördü. Kalbi kusurla dolduğu için her gördüğünde kusur gördü. Aa bu nasıl veli olur? Bu veli buna mı düştü? Bu nasıl bir mürşid olabilir? Mürşidlik buna mı kaldı? Değil. O yola küstahlık ettiler. O yola hainlik ettiler. Çünkü Hazreti Peygali dedi ki, taş atan değil, attıran bizden değildir. Taş attırdılar. Taş da attılar. Attırdılar da. Ve ne yazık ki onlar bu yol onlara kendini kapattı.
Çünkü bu yola hainlik yapanları, bu yola taş atanları, bu yola layık olmayanları Cenâb-ı Hak dışarı bırakır. İçeri almaz. Eğer dışarıda kaldıysan kendi nefsine bak. Eğer bir yola yürüyemedin sen, bir mürşid bulup o mürşidle intisâb etmedin sen, daha önceki mürşidine tanımalamışsın. Daha önceki mürşidini tanımamışsın. Daha önceki mürşidinden ilahi hikmet, ilim almamışsın. Daha önceki mürşidinde de sen körmüşsün. Körlüğüne devam ediyorsun. Ve şöyle diyorsun, filan cehenni gibi bir zat gelmez. Böyle diyerekten hem âyet-i kerimeleri inkar ediyorsun, hem de hadîs-i şerifleri inkar ediyorsun. Çünkü Allâh’a söyle buyuruyor ki, ümmetin arasında Halil İbrahim ahlakı üzerine 40 kişi daima bulunur. Kıyamet vakti gelince bunların ruhları kavzundur.
Demek ki 40 tane mürşid-i kâmil kıyamete kadar var olacaktır. Bunlar eksilmeyecektir. Bunlar ne zaman ki kıyamet kopacak, o zaman onlar yok olacaklardır. Yine İmam-ı Hanberk nakfediyor bunu, hadîs-i şerîfin bize lazım olan kısmını okuyorum. Halil-i Rahman hasreti İbrahim aleyhisselamın kalbi üzerine gir bu veliller bu mürşid-i kâmil’ler. Bunlardan biri ölünce Allâh bunun yerine bir başkasını koyar. Hazreti Ali efendimizin rivayeti var. Ebtallar Şam’dadır. Onlar 40 erkektir. Bunlardan biri öldü mü Allâh yerine birini koyar. Yağmur onlar sebebiyle, sular düşmanlara karşı onlar sebebiyle yardım edilir. Şam ehlinden azar onlar sebebiyle bertaraf edilir. Yine Hazreti Ömer efendimizin oğlu naklediyor bunu.
Hiyyat-ül Evliya’da Ebu Nuhyan’dan nakledilmiş. Her nesilde ümmetin en hayırlıları 500 kişidir. Ebtallar da 40 kişidir. Ne 500’ler için ne de 40’lar için eksilme vardır. Bunlardan biri ölünce Allâh yerine birini alır, 40’lara koyar. Bu böyle devam eder gider. Hadîs-i Şerîf uzun ve bakar âyet 269. Allâh hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verdiyse ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri alıp anlar. Hikmet Allâh’ın dilediği kuruna vermiş olduğu bir ütuhtur. Ve manevi mirasın önemli bir parçasıdır. Ve hikmet sahibi olmak bu mirasın değerini anlamak ve başkalarına da aktarmak anlamına gelir. Bir hadîs-i şeriften Hazreti Peygamberin sallâllâhu aleyhi ve sellem adetleri. Ümmetim yağmur gibidir.
Evveli miyim yoksa sonu mu hayırlıdır? Bilinmez büyümüştür temizliler. O yüzden kıymetli kardeşler, minavi manevi miras Kur’ân ve Sünnet’te ilim, hikmet, ahlak ve hayırlı ameliyat şeklinde ifade edilir. Bu mirasın korunması, aktarılması hem bireylerin hem de toplumların manevi gelişimi için önemlidir. Tabii ki zamanımızın en büyük hastalıklardan biri de Hazreti Peygamberin sallâllâhu aleyhi ve sellem adetlerinin hadîslerini reddetmektir ki ne yazık ki yeni nesil içimizdeki sefah teistlerin, masonların, kafirlerin, münafıkların bu tür yayınlarından ve sözlerinden etkilenmekte ve cahil bir şekilde adiştiri feriferi inkar etmekteler. Ve ne yazık ki bu hastalık ellerimize, sokaklarımıza hatta camilerimize kadar sirayet etti.
Diyanete, ilahiyata sirayet etti. Bu hastalık zaten ilk önce ilahiyatta başladı. İlahiyattan, diyanete, diyanetten, basınla, radyoya ne yazık ki 15 yaşındaki çocuklara kadar indi. Ve bilir bilmez, tanır tanımaz, ilimli ilimsiz, cahil cühella ayak takımı ne yazık ki hadîs şerifleri inkar etme cüretine göründüler.
Cüretkâr Zulmün Durdurulamayışı ve Ümmet Refleksi — Allâh’ın İntikâmı Beklentisi
Ve bunları durdurmak bilmiyor. Hiç kimse bunları da durdurmuyor. Ve ne yazık ki gençlerimizin içine bunu yaygılar. Şimdi gençlerimizin kimisi ateist oldu, kimisi deist oldu, kimisi budist oldu, kimisi namussuz oldu, kimisi şerefsiz oldu, kimisi hayseyesiz oldu, kimisi çırılçıplak soyundu, soysuzlaştı. Anne tanımaz, baba tanımaz, büyük tanımaz bir hale geldiler. Kur’ân tanımaz, sünnet tanımaz, fıkıh tanımaz, din tanımaz hale geldiler. Ve ne yazık ki bu bizim toplumumuzda iyice yaygınlaştı, iyice serpildi. Toplumda LGBT’ciler, toplumda masonlar, siyonistler, sebateistler, kafirler, münafıklar, mürtetler, ırk düşmanları, iki yaşındaki çocuğu tecavüz eden bir çocuk, kendi yeğenini öldüren bir amca daha kesinleşmese de kendi hanımını öldüren, kendi hanımını katleden bir baba, bir erkek.
Nasıl bir erkekse, nasıl bir kocaysa. Ve kendi çocuklarını katleden babalar, kendi çocuklarını katleden anneler, kendi kardeşlerini mal yüzünden, bir tane zeytin ağacı yüzünden birbirleriyle küsenler. Senin annen sana şunu yaptı, benim annem bunu bana yaptı. Senin baban sana şunu yaptı, senin baban bana bunu yaptı. Sana şu kadar verdi, bana bu kadar verdi. Bir ömür boyu küsenler. Ve ne yazık ki Kuman ahlakı, ne yazık ki Peygamber ahlakı unutuldu, ne yazık ki bu ahlak lafa kaldırıldı. Anneyi babayı dinlemeyen çocuklar, anne babayla tartışan, kavga eden, ağzına geleni söyleyen çocuklar oluştu. Karı koca arasında ağzına geleni söyleyen karı kocalar oluştu. Ve o sünnet istediğinin saf, temiz ahlakı, Kur’ân’ın saf temiz ahlakı ne yazık ki bizim içimizde kalmadı.
Ve ne yazık ki evler deccâl evi oldu. Ne yazık ki evler firavun evi oldu. Ne yazık ki sokaklar deccalist hakim oldu. Ne yazık ki alışveriş merkezi dediler bize kapitalist sistemin, deccalizmin muhabbeti yerine oldu. Ve her sabah oraya gitmek, orada bir kahve içmek, orada bir yerde kafede oturmak onlar için çok önemli bir kariyer oldu. Ve yüz hayat yaşamak bu özenti insanlar için ne yazık ki çok kötü bir negaset çukuruna götürdü. Marka budalası olan gençlik, marka budalası olan gençlik ve markaya ulaşmak için her şeyini feda eden kızlarımız, erkeklerimiz oluştu. Ve ne yazık ki deccâl bizim evlerimize girip bizim evlerimizi bizim evlerimize avucumun içine değil, midesine aldı. Artık anne ve babalar kendilerine de söz geçiremez oldu.
Çocuğunu korumak için tesettürlü anne kafede çocuğuyla beraber çünkü çocuğuna gitmiyor, çocuk gidiyor. Aman çocuğumu koruyabiliyor, o da kafesi olup çıkıyor. Aman çocuğumu koruyabiliyor, o da barcı olup çıkıyor. Aman çocuğumu koruyabiliyor, o da bakıyorsunuz gece aleminlerine gitmeye başlıyor. Tabii bunda mevcut sistem buna alkış tutuyor. Artık biraz nereden geldiği belki olmayan paraları bulan bir tısın tırnak içerisinde Müslüman görünümlü deccalist sistemi uşakları Müslüman görünümlü ama bunlar. Görüntüsü Müslüman. Bu deccalist sistemi uşakları bu bozulmaya çanak tuttular. Rabbimiz’i muhafaza eylesin. Allâh Resûlü 1400 yıl önce bunların olacağını bize haber veriyor. Yok yakındır sedirine, koltuğuna yaslanıp oturan bir adama benim hadisi ulaşacak ve o şöyle diyecek.
Aramızda Allâh’ın kitabı vardır onun için helal olarak bulduğumuzu helal sayar, haram olarak gördüğümüz de haram sayarız. Oysa zavallı bilmiyor ki Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in haram kıldığı şey de Allâh’ın haram kıldığı şeydir. Bir kaç âyet-i kerîme sohbeti sonlandıracağım. Nisa 80. Kim peygambere itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur. Bu âyet Peygambere itaatin Allâh’a itaatle eşler olduğunu bildirir. Bu âyet-i kerîme de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadîslerini ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin zahiri ve batini ilminin ehemmiyetini ortaya koyar. Haşr âyet dedi. Peygamber size neyi verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının.
Ve bu da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin yasaklamaya hakkı olduğuna gösteren ayettir. O bir şeyi yasakladıysa Allâh da onu yasaklamıştır. Ahir İmran 31 de ki eğer Allâh’ı seviyorsanız bana buyun ki Allâh sizi sevsin. Burada da Cenâb-ı Hak kendi sevgisini kazanmanın doluğunun Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine tabi olmaktan geçtiğini bize söylüyor. Daha sohbetim var ama velakin bu mevlitle alakalı da böyle bu dinde yok bu bidat bunları bana böyle Twitter’da da yazıyorlar bidat istiyorsunuz diye. Sizde de söylüyorlardır oradan buradan çok yiyorlar ya onlar ahkam kesiyorlar ya. Bazılarına soruyorum kaç hadisi kitap okudun diyorum ses yok. Bunlar okumadan bilenler.
Bir cahil vardır bilmiyordu bilmediğini de biliyordu öğrenmek ister. İyi bir cahildir o ama bir cahil vardır cahilliğini de bilmiyordu bu kötü bir cahildir. onlardan yüz çevirilmiyor. Neden cahil ama cahilliğini de bilmiyor ve kendini güç olarak gösteriyor ahim olarak gösteriyor. Bir tane bir şey söyleyeceğim. Hacer el Asghani’den bu. Asghani’den şeyh-i İslandır kendisi. Asghani’yi bilmeyen bir oktur zaten. O şöyle diyor. Mevlüt kutlamanın hükmü sorulduğunda buna şöyle cevap verdi. Mevlüt kutlamasının sünnette sabit olan bir asla dayandığı benim nezdimde anlaşılmış oldu. Şöyle ki sahihandı değil buhab-ı müslüm geçen bir hadîs-i şerife göre Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Musa aleyhisselamın ve ümmetinin kurtuluş günü olan Aşure günün şükür mahiyetinde o günü oruçlu geçirmiştir. bir Aşure’nin onuncu günü Medineli Yahudiler oruç tutuyorlar.
Allâh Resûlü onu diyor. Yok ki tazim etmek bizim hakkımızdır. Musa aleyhisselamın Firavun’dan kurtulduğunun günü tazim etmemiz bizim hakkımızdır. Bir şey yemeyenler oruç tutsun diyor. Ve böylece mağrib Aşure günü oruç tutuyorlar. Devam ediyor. Asgari’nin sözüne. Bundan anlaşıldığına göre Allâh o talianın muayyen bir günde lütfettirir nimete veya bir belayı kaldırmasına şükür olsun diye bazı şükür fiiller yapılabilir ve her senenin aynı günü kutlanır. Bu şükür ameliyyesi tatbikatı tekrar edilebilir. Allâh o taliye yapılacak şükür, secde, oruç, sadaka ve Kur’ân tilaveti gibi türlü türlü ibadetlerle ifade edilebilir.
Resûlullâh’ın Rahmet Peygamberi Vasfı ve Mü’minin Manevî İlhâmı
Rahmet Peygamberi Resûlullâh Salonu alaihi ve sellemin mevcut gününde dünyaya teşriflerinden daha büyük nimet ne olabilir? O halde o günün özellikle tespit edilip ibadetlerle tüketmek için bir şey yapabilir. Allâh o taliye yapılacak şükür. Ve hasreti bir Peygamber Salonu alaihi ve sellemin mevcut gününde dünyaya teşrif edilip ibadetlerle teşrif edilir. Peygamber Salonu alaihi ve sellemin mevcut gününde dünyaya teşrif edilip ibadetlerle teşrif edilir. Ve hasreti bir Peygamber Salonu alaihi ve sellemin mevcut gününde dünyaya teşrif edilip ibadetlerle teşrif edilir. O ki alemlere rahmet, o ki varlık sebebi, o ki nur, mevvet kandili, o nunun dünyaya teşrif edir.
Kaynakça ve Referanslar
- Arif Nihat Asya — «Fetih Marşı»: Arif Nihat Asya (1904-1975), Türk şâiri ve diplomatı — Yusuf Ziya Ortaç, Bizim Yokuş; Bayrak Şiiri (1923) ve Fetih Marşı dahil pek çok meşhur eseri; Fetih Marşı 29 Mayıs 1953 İstanbul’un Fethinin 500. yıldönümünde okunmuş — Talat Halman, Türk Edebiyatı Tarihi; Ömer Faruk Akün, Arif Nihat Asya; «Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın» mısrası — gençlik ideâl ile vatan-ümmet bilinci konseptini birleştiren tipik Asya şiir tarzı.
- İstanbul’un Fethi (29 Mayıs 1453) ve Fâtih Sultân Mehmed: Fâtih Sultân Mehmed (1432-1481, II. Mehmed) — İlber Ortaylı, Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek; Halil İnalcık, The Ottoman Empire: The Classical Age; Hadîs-i şerîf «le-tüfetihanne’l-Kostantîniyyetü, fe-ne’me’l-emîru emîruhâ ve ne’me’l-ceyşu zâlike’l-ceyş» (Kostantiniye’yi muhakkak fethedeceksiniz, ne güzel emîr o emîrdir, ne güzel ordu o ordudur) — Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/335; Hâkim, Müstedrek 4/422; «Fâtih’in genç yaşta fethetmesi» (21 yaşında) — Stefan Yerasimos, Konstantinopolis: İstanbul’un Tarihi; Steven Runciman, The Fall of Constantinople 1453.
- Mîmâr Sinân ve Süleymâniyye-Sultanahmed Câmileri: Mîmâr Sinân (1490-1588) — Doğan Kuban, Sinan; Aptullah Kuran, Sinan: The Grand Old Master of Ottoman Architecture; Süleymâniyye Câmii (1557) ve Selîmiyye Câmii (1574); şâirin atfettiği «mihrâb Sinân, minâre Sinân» — Türk-İslâm mîmârî nirengi; Süleyman Kâni İrtem, Topkapı Sarayında Deli ve Çocuklu; Şükrü Erseven, Mimar Sinan.
- Bursa Emîr Sultan Hazretleri ve Anadolu Emirler Sülâlesi: Şemseddîn Muhammed Bin Ali el-Hüseynî (Emîr Sultan, 1368-1429) — Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ 4/295-310; İsmail Hakkı Bursevî, Sırrü’s-Subhân; Bursa’ya Buhârâ’dan gelişi ve Yıldırım Bâyezid’in kızı Hundî Hâtûn ile evliliği — Mustafa Kara, Bursa’da Tarîkatlar ve Tekkeler; Anadolu seyyid sülâleleri (Emirler, Hâşimîler, Hüseyniler) — Mehmet Cemâl Çiftçigüzeli, Türkiye’nin Seyyid ve Şerifleri; Necmüddin Bardakçı, Sosyo-Kültürel Hayatta Tasavvuf; Bursa türbe ziyâret âdâbı — Mahmûd Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu.
- Hz. Ali ve Hz. Hüseyin Sevgisi — Ehl-i Beyt Muhabbeti: «Yâ Hasenâhüsne’l-cenneti» — Hz. Ali, Hz. Hasen, Hz. Hüseyn’in ümmete sevdirilişi — Tirmizî, Menâkıb 31 (3768); Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/77, 84, 93; «Hasen ve Hüseyn cennet ehlinin gençlerinin efendileridir» — Tirmizî, Menâkıb 30 (3768); Ehl-i Beyt sevgisi — Şûrâ 42/23 («kul lâ es’eluküm aleyhi ecran ille’l-meveddete fi’l-kurbâ»); Mâlik, Muvattâ, Kader 3; «Mübâhele âyeti» Ehl-i Beyt’in tâyini — Âl-i İmrân 3/61; tasavvufta seyyid sülâlesi muhabbeti — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihü’l-Cemâl; Süleyman Çelebi, Mevlid.
- Tasavvufî Silsilenin Sıhhati ve Mürşid-i Kâmile İttibâ: Silsile zincirinin Hz. Peygamber’e ulaşması şartı — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, bâbu’s-suhbet; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. cilt 187; «şeyhuna şeyhuna» tekrârı (Nakşî silsilesi tatbîkı) — Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl; «mürşid-i kâmilin şartları» — Necmüddîn Kübrâ, el-Usûlü’l-Aşara; modern «şeyh-müfid (faydasız şeyh)» eleştirisi — İbn-i Cevzî, Telbîsü İblîs, bâbu’t-tasavvuf.
- Ümmetin Hâli ve Müslüman Devlet Başkanlarının Mes’ûliyeti: «küllüküm râ’in ve küllüküm mes’ûlün an raiyyetihî» (Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ûlsünüz) — Buhârî, Cum’a 11 (893); Müslim, İmâra 20 (1829); «el-imâmu râ’in ve mes’ûlün an raiyyetih» — modern devlet başkanlarının mes’ûliyeti — Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye; İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye; Müslüman ümmetin parçalanmışlığı (Asır 103) ve İttihâd zarûreti — Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân; Said Halim Paşa, Buhrân-ı İslâmî.
- Cüretkâr Zulmün Reddi ve Allâh’ın İntikâmı: «inne’llâhe lâ yuhibbu’z-zâlimîn» (Âl-i İmrân 3/57); «inne batşa Rabbike le-şedîd» (Allâh’ın yakalayışı çok şiddetlidir) — Burûc 85/12; «illâ in keffefe yedeke ve hancereke ennâ ile’l-kabûl» — En’âm 6/82; zâlimlere imhâl-ı ilâhî ve âni inkıbâz — Hac 22/45-48; Ra’d 13/32; modern zulmün engellenememesi karşısında ümmet refleksi — Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü; Necip Fâzıl, İdeolocya Örgüsü.
- Resûlullâh’ın Rahmet Peygamberi Vasfı: «Vemâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn» (Enbiyâ 21/107); Taberî, Câmiu’l-Beyân 17/103; İbn Kesîr, Tefsîr 5/385; «innâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiren ve nezîrâ» (Ahzâb 33/45-46); Hz. Peygamber’in cezâ değil rahmet ile gönderilmesi — Müslim, Birr 87 (2599); Buhârî, Tefsîr (Sûre 21) 3; «innî mâ buistü leânâ ve lâkin buistü dâ’iyân ve rahmeten» — Müslim, Fedâilü’l-Sahâbe 207-208; Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr; Mevlânâ, Mesnevî, peygamber rahmeti.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Kalb, Sünnet, Şeyh, Silsile, Muhabbet, Şükür. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı