Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #16 — Mesnevî 2044. Beyt: Kuru Ağaç-Bahâr Rüzgârı ve Her Âyetin Zâhiri-Bâtını

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #16 — Mesnevî 2044. Beyt: Kuru Ağaç-Bahâr Rüzgârı…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Mesnevî 2044. Beyt — Kuru Ağaç ve Bahâr Rüzgârı: Peygamber/Mürşidin Mânevî Tesîri ve Gönlü Açma Şartı (Ebû Cehl, Ebû Leheb, Utbe Misalleri)

Beyt’e gelmişiz. Böyle 2000 Beyt’lerini geçince kendi kendime mutlu olmuştum. dedim ki, bu müslümanlar, bu müslümanlar, bu müslümanlar, bu müslümanlar, bu müslümanlar, kendime mutlu olmuştum. dedim ki, Cenâb-ı Hak hamdolsun, böyle kaplumbağa gibi yavaş yavaş gidiyor ama bir bakmışın 2000’ci Beyt’i geçmişiz. İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri Mesnevî’den 1800 Beyt şerhetmiş, bırakmış. Demiş ki Mesnevî için bu kadar yeterli demiş. Geri kalanını şerh etmemiş. Yeterli bu kadar demiş. Bizim öyle bir küstahlık gibi olmasın. Allâh bizi affetsin. Ömrümüz vefa ederse inşâallâh böyle bir Mesnevî bitirmeyi gayret edeceğiz inşâallâh. Allâh ömür verirse. 2044. Beyt. Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katan rüzgar ayıplama.

Manevi Hakkında

Rüzgar işini yaptı, esti. Canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti. Geçen haftaki Beyt neydi? Beyt neydi? Abdanın bu nefesi de bu bahardandır. Canda ve gönülde bu nefes yüzünden yüzlerce güzel şeyler biter. Onların nefesleri talihli kişilere bahar yağmurlarının ağaca yaptığı tesiri yapar demiştik. Tabii bu Beytleri hep Allâh affetsin. Mâna yönüyle bakıyoruz. rüzgardan mâna ne, yağmurdan mâna ne, tasavvufi mânada. Bunu böyle bunları bir işaret tefsir gibi veya bir işaret gibi algılayıp farklı açıdan bakmaya çalışıyoruz. Yine böyle bir farklı açıdan bakılacak bir Beyt. Fakat bir yerde kuru bir ağaç bulunsa cana can katar rüzgarı ayıplama. Rüzgar işini yaptı, esti. Canı olan da rüzgarın tesirini candan kabul etti.

Şimdi bir Peygamberin manevi tesiri vardır. Bu Peygamberin manevi tesirini bir rüzgar gibi kabul edin. Peygamberlerin varisleri olan mürşid-i kâmiller, âlimler, veliler ve bunların hepsinde biz evliya Allâh çoğul olarak öyle deriz. Evliya Allâh zamanın kutupları, pirleri, bunlar da vazifelerini yapıyorlar. Bunlar da bir rüzgar gibi hak ve hakikati insanlara anlatmaya çalışıyorlar. İnsanlara tebliğ ediyorlar. bir daha bu tebliğden Hazret-i Ebû Bekir Efendimiz sıddık olurken, öbür Ebu’l-Hikem olarak geçen kimse Ebû Cehl olarak anılmaya başlıyor. Bunun gibi kimisi o manevi rüzgarın pozitif olarak tesirinde kalıyor, kimisi de o manevi rüzgarın negatif olarak tesirinde kalıyor. O kimse, negatif olarak tesirinde kalan o kimse artık nasıl bir hatanın, günahın içine girdiyse, o ondan nasiptar olamıyor.

O yüzden bir mürşidin, bir velinin manevi tesirini veya bir Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. O insanın manevi tesirini edebilmek için, o tesiri alabilmek için herkesin bir kabiliyeti var. O kabiliyeti nispetinde o tesirden alıyor. Ona bir canı gönülden yaklaşması var. Canı gönülden yaklaşmazsa o da tesirini tam olarak almıyor. Şimdi hocam matematiği sevmeyen bir kimseyi matematik öğretmek ne kadar zor değil mi? bir kimse matematiği sevecek ki matematiğe karşı gönlünü kalbine açacak. Veya bir meslek sahibi olacaksa bir kimse o mesleği sevecek ki gönlünü kalbine açsın. Ve o mesleğe karşı da bir istidadı olsun onun. o normalde o istidadı varsa onun o mesleğe karşı onu daha çabuk öğrenir.

Veya bir muhabbeti bir sevgisi varsa onu daha çabuk öğrenir. Mesela kimisi vardır çalışmayı sever. Hangi konuda olursa olsun. O kimsenin önüne bir iş koy, çalışıyor o kimse çalışmayı seviyorsa. Bir kısmı çalışmayı sever ama seçicidir örnekliğin. o çok faydalı değildir. O bir kimse çalışmayı sevecek. Onun önüne ne iş koyarsan koy o hızla o işin üzerinde kendini yetiştirip o çalışma noktasında iler adım atar. Ama bir kimse tembelliğe alıştıysa tembel. O kendince birçok bahane üretir. Böyle hayatlarının tembellik üzerine kurgulayan insanlar vardır. O gün yağmur yağmıştır, işe gidilmez. O gün soğuktur, kapıdan dışarı çıkılmaz. Kar yağmış, karda dükkan açılmaz. derste çalışacaksa ya bu öğretmenler de bir türlü düzgün öğretmen değil.

Yok şöyle yapmayacak ya bir bahane üretir o kimse. Bakın bu beş yaşındaki çocuktan yetmiş yaşındaki insana kadar yapmayacağı bir şeyde tembellik varsa veya sevmiyorsa bahanesi çoktur onun. Şimdi aynı şekilde bir peygamberin tebliğini bir kimse kabul etmeyecekse kendince bahane üretir o. Ve üretiyorlar. o normalde bir kimse o manevi rüzgardan nasipler olabilmesi için kendi iç hazırlığını tamamlaması lazım. İç gönül aleminde o manevi tesire açık, o manevi sunuma açık hale gelecek. Ve o manevi sunuma açık hale gelince o zaman o kimse o manevi rüzgardan, o nasihatten, o sohbetten, o zikrullahta alacak olduğunu alır. Alırken de yine kabı kadar alır. Yine istidadı kadar alır. Bakın insanda manevi istidat değişir mi?

Evet. Fıtrî istidâtlar değişmez. Dağların yerinden oynayacağına inanın insanın fıtratının değişeceğine inanmayın. Fiziki fıtratlar değişmez. Manevi fıtratlar, manevi huylar, manevi ahlaklar değişir. Bunlar gelişir. Bunlar derinleşir. Bunlar o kimsenin istidatını da değişir, huyunu da değiştirir, suyunu da değiştirir, bakışını da değiştirir. Yeter ki o kimse o cenaha doğru yönelsin ve oraya kendini açsın. Kendini açmakla alakalı bu. Eğer o kimse kendini açmazsa bu sefer o kendince o rüzgardan faydalanamaz.


Tembellik Bahâneleri ve İç Hazırlık — Matematik Sevmeyene Öğretmek; Şemsiye Altında Islanma Mecâzı; Kapıyı Tâmâmen Aralamak

O yağmurdan faydalanamaz. yağmur yağıyor, o kimse şemsenin altında ıslanmaz. Ama yağmurun altında olmasından dolayı hafif rutubetlenir mi? Evet. Ama ıslanmaz. O rutubeti kendince yağmurdan ıslandım diye düşünebilir mi? Evet. Yağmur yağıyor, şemsenin altında yağmurdan ıslandığını iddia edebilir mi? Evet. Ama o bir algı. O çünkü ıslanmadı ama. Normalde ıslanması lazım. Islanması için şemseyi atması lazım üzerinden. o kimse açık olması lazım. Bu hayatınızın bütün alanında böyledir. İkili ilişkilerinizde de böyledir. Karı koca ilişkilerinde böyledir. Anne baba çocuk ilişkilerinde de böyledir. Siz araya bir perde koyarsanız, hop hop koyduğunuz perdede takılır kalırsınız. Birbirinizi açamazsınız. Birbirinizi aşamazsınız.

Araya perde konmaması gerekir. Ve bütün perdeler insanın kendisindedir. İnsan kendisi perde koyar. İnsan kendisi mayınlı araziler oluşturur. İnsan kendisi duvar oluşturur. İnsanın kendisi oluşturur. Aman bu mayınlı arazim benim buraya dokunmadan. Dokunmazsın oraya. Aman burada duvar var, duvarı açmadan. Açmazsın sen. Ama onu sen koyarsın. Onu bir başkası koymaz. Onu sen defens yaparsın. Mesela bir kimse gider bir şeye intisap edecek. Rüyası tamam, her şey tamam. Hala da defens tutar kendinde. Acaba der ya bir şey olabilir mi? Farklı bir şey olabilir mi? Bu sefer almaz oradan alacak olduğunu. Bir kimse üstadına karşı böyle bir tam net bir şekilde açmazsa kendini, almaz oradan alması gerektiğini.

Bu sefer ne kadar araladı? Kapıya az bir şey araladı. Az bir şeyden ne geçecekse o kadar geçer. Kapıyı tamamiyetle araladı. Tamamiyetle ne alacaksa alır. Şimdi o yüzden rüzgarı biz manevi bir lütuf, ikram, bereket, sohbet olarak görecek olursak, rüzgarı biz bir hidayet, bir lütuf, bir ikram, bir ihsan olarak görecek olursak, hatta rüzgarı daha ileri boyutta, ilmi ledin olarak görecek olursak o zaman o her yere ulaşır. Her yere ulaşır. Herkese ulaşır. Ama normalde alıcı bir gönül olursa onda tesir olur. Alıcı bir gönül yoksa ona tesir olmaz. Ebû Leheb olmamış, Ebû Cehl olmamış, Utbe’ye olmamış örneğin. Bu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in eksikliğinden değil ki.


Cüz’ İrâde Tahkîki — «Hidâyet Karşılığında Dalâleti Satın Almak» (Bakara 2/16) ve Mühürlenmiş Kalpler (Bakara 2/7); İki Gişe Mecâzı

Bu o kimsenin alıcı olmaması ile alakalı. O kalbini kapatmış, aklını kapatmış. Bu noktada karşıya olan bir güveni söz konusu değil, inancı söz konusu değil. Öyle olunca normalde kendince kapattığı için kubkuru ağacı dahi yeşerten rüzgar o kimseye ne yapıyor? Hiçbir fayda sağlamıyor. Onun üzerinde hiçbir şey tecelli etmiyor, bir tesir yok. O yüzden kendisini kapattığı için rüzgarın kabahati yok. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabahati yok, Kur’ân’ın kabahati yok. Veya bir mürşid-i kâmil’in kabahati yok, bir velinin kabahati yok, bir evliyanın kabahati yok bunda. O normalde Kur’ân ve sünnet dairesinde durup nasihatini yapıyorsa onun bu konuda bir sorumluluğu yok, bir kabahati yok. Karşıdaki kimse onu almaya çalışan, onu almak isteyen bir kimse gönlünü açarsa o zaman o kuru ağaç yeşerecek, meyve verecek.

Ama yok o gönlünü açmazsa kuru bir ağaç olarak kalacak. Allâh muhâfaza eylesin. Öyle olunca diyor, böyle bir o kur’a ağacı gördün, o kur’a ağacı görüp de rüzgarda kabahat bulma diyor. Hz. Epey. rüzgarın bunda kabahati yok Allâh’ın ilmi ilahisinin bir kabahati yok. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in tebliğinin bir kabahati yok. Bir mürşid-i kâmilin, bir velinin, bir sadık bir kulun, iyi bir müminin görevlilerini yerine getirmeye çalışıyor. Onun bir kabahati yok. burada kabahat aranacaksa gönlünü Kur’ân’a, sünnet’e, ilmi ilahiye kapatana, bir kabahat ile aranacaksa kendini tasavvufi yolda kendisini kapatana, gönlünü kapatana kabahat alır. Allâh muhâfaza eylesin. Ve burada hep ben derim ya, ben cüz’ irâdeciyim diye.

Ben cüz’ irâdeciyim. Gönlünü kapatanın kendisidir. Hidayete, lütfa, ikrama, ihsanın sırtını dönen insanın kendisidir. Allâh Celle Celaluhu durduğun yerde senin kalbini mühürlemez. Allâh zalim değildir. Şimdi âyet-i kerimeleri biz biraz eksik yorumluyoruz. Allâh dilediğine hidayet eder. dilediğini delalet de bırakır. Biz bunu hiçbir şey yapmadık. Geldi kul baktı ona, sana hidayet damgasını vurdum. Öbürküne baktı sana delalet damgasını vurdum. Biz bunu böyle algılıyoruz. Ne yazık ki böyle algılayan alimler de çok. Bu işin hakikatinden uzak çünkü. Haşa Allâh oturmuş, hiçbir şey yokken delalete ve hidayette olanlara yırmış. Değil. Allâh oturmuş, mürşidi Kamile veya bir peygamberi, gönlünü aç, sen açacaksın, sen kapatacaksın demiş.

Değil. Böyle değil. Bakar âyet 16. Onlar öyle kimselerdir ki, hidayet karşılığında delaleti satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi doğru yolu da bulamamışlardır. Demek ki ne yapıyormuş insanlar? Hidayeti değil, delaleti satın alıyormuş. Hidayet karşılığında delaleti satın alıyorlar. Allâh ona hidayet vermiş, o al hidayeti ver delaleti diyor. Kendisi yapıyor ticareti. Ayet-i Kerim’de hidayet karşılığında delaleti satın almışlardır. Sen delaleti satın aldın, mührü vurdu sana dalâlette diye. Sen satın aldın. bazen sohbetlerde derim ya, sabah uyandığımız iki tane gişe var. Birisi delalet bileti satıyor, birisi hidayet bileti satıyor. Sen sabah uyandın, sabah namazını kıldın, hidayet bileti aldın.

Sen sabah namazını bıraktın, kaçtan? Kılmıyorsun. Delalet biletini aldın. Cenâb-ı Hak sana zorla sabah namazı kıl demedi, zorla kılmadı demedi. Seni hür bıraktı. Allâh sana hidayet yolunu gösterdi. Ve Ayet-i Kerim’de dedi ki, Dileyen buradan yürüsün. Dileyen buradan yürüsün. Sen yürümedin. Sen Allâh’a sırtını döndün. Sen Kur’ân ve Sünnet’e sırtını döndün. Sen hidayete sırtını döndün. Sen hidayete sırtını dönünce döndüğün yer delalet oldu. Döndüğün yer delalet oldu. Haşa Allâh senin iki omuzundan tutup delaletten hidayete döneceksin sen diye zorlamıyor. Veya sen delalet’e giderken zorla seni döndürüp hidayete gideceksin demiyor. Bunları yaratan Allâh yalnız. Yaratma fiili ayrı bir şeydir. Cenâb-ı Hak delaleti de yaratır, hidayeti de yaratır.

Sen delalete gidersen delaleti yaratır. Sen hidayete gidersen hidayeti yaratır. Hidayeti yaratır. Yaratan o. Rabbim muhafaza eylesin. Böyle sen hidayeti bırakıp delaleti satın alınca, Bakara 7. Ayet giriyor devreye. Allâh onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır. Onlar için büyük bir azaf vardır.


«Bahâr Serînliğini Ganîmet Bilin» Hadîsi — Mürşidlerin Sohbet/Zikir Halkalarında Mânevî Rüzgâr; Ağaç-Çiçek-Tohur Tabiat Metaforu (Bayındır Ağzı)

O zaman sen delaleti satın aldın, tövbe edip de geri dönmüyorsun. Delalette yaşamaya devam ediyorsun. O dalâlette yaşamaya devam edince de, Cenâb-ı Hak ne yaptı? Onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi. Çünkü o delaleti ısrar edenlerden. Tamamiyet de kendini delalete vakfetmiş. Rabbim bizleri onlardan eylemesin. O yüzden manevi olarak, manevi tecelliyatlara kendisini kapatan, manevi tesirlere kendisini kapatan bir kalp sahibini, bu hidayetten veya bereketten, ütüften, ikramdan, ihsandan faydalanmamasının sebebi kendisi. O zaman burada rüzgarın bir suçu kabahat yok. O zaman peygamberlerin bir kabahat yok. O zaman normalde velilerin, mürşid-i kâmillerin, evliyaların, müminlerin bu konuda kabahat yok.

Çünkü o kimse kendisini delalete kitledi. Delalette kaldı. Allâh muhâfaza eylesin. Bahar serinliğini ganimet bilip istifade edin. Çünkü o ağaçlarınızda ne yaparsa, bedenlerinizi de onu yapar. Bahar serinliği nedir? Normalde hidayet, lütuftu, ikramdı. Tabiatta ne? Bahar serinliği, normalde ağaçları canlandırıyor, yeşertiyor, bütün nebavat yeniden diriliyor, bütün her şey yeniden olgunlaşıyor, meyvalar kemal ediyor, orgullaşıyor, çiçek tutuyor, tohura vuruyor. Bizim orada çiçekten meyve, tohur deriz. Ne dersiniz burada? Muhtar nerede? Fatih, ne diyorsunuz çiçekten meyveye dönünce? Hiçbir şey demiyorsunuz mu? Muhtar sizden bir şey demiyorsunuz? Ne diyorlar? Çiçek tuttu diyorlar, anladım. Tamam, herkesin, her yerin kendine ait bir dili var.

Bizim orada zeytin çiçek tutar, çiçekten sonra küçücük bir meyve olur, böyle küçücük, çok küçük daha. Çiçeğini döker, küçük küçük zeytin meyvesi olur. Biz ona tohur deriz ona. İzmir’in bayındır dili. Enteresan bizim oranın dili var. Tuhaf, başka yerde başka bir manada olan bizim orada başka bir mana. Böyle bir kafası kırık bir memleket işte. Siz öğrenin Fatih, muhtar çiçekten meyveye dönünce ne oluyor? Adı tohur. Demirtaşlılar da bir şey demediler. Biz bayındırlıyız diyorlar ama. Ne diyorsunuz? Tohum diyorsunuz. Zeytin tohumu diyorsunuz, tohuma döndü yani, çiçekten tohuma döndü. Tohumla tohurun arasında bir fark yok, hadi kabul ettik. Sıkıntı yok. Bayındır, demirtaş kardeş ya. Oktağından çekilin yalnız.

Normal değil bu ara. Duman attırıyor ortalığa. Sabah Nuri’ye dedim Nuri bu ne oldu, oldu oğlum dedim. Öldükten sonra bir değişti, bir tuhaf oldu dedim ben Nuri. Vallahi dedi göz açtırmıyor bize dedi. Kimseye göz açtırmıyor. Nuri’ye bak, bak. Evet, bahar serinliğini ganimet bil. o bahar nasıl yağmurlarla beraber bitkiler, ağaçlar, neşv-i nev’a buldu ya. Normalde o bütün bu manada bahar gelince her şey canlandı. Her şey böyle işvelendi. Her şey böyle işvelendi. Bu manada bahar gelince her şey canlandı. Her şey böyle işvelendi, cilvelendi. Böyle onu görünce çiftçiler böyle çok hoşlarına gider. Her yer yemiş, cıvıl cıvıl böyle çiçekler oldu. Ne bileyim meyveler, sebzeler, tohur tutuyor. Her şey böyle canlı, heyecanlı.

Böyle insan böyle tarlası, takkası olan iyi bunu bilir. Böyle bir heyecan verir onu. Kimisinin böyle doygun ya, göresi dahi gelmez bazen çiftçilerin. Öyle mi? Murat kim bakıyor yerlere size? Babam bakıyor, sen ilgilenmiyor hiç. Ha topluyorsun sen, sen de benim gibisin yani. Ben toplamıyorum da. Bir sefer gittim, bir fotoğraf çekildim. Elime domates aldım, o kadar. Hoş, bizimki biraz da cebriyetten oldu. Çok muhtar bizi köye. Mehmet duysun artık. seni muhtar seçtik, köye giremiyorsun. Şimdi bahar serinliği, tabiat da böyle ya. o bahar serinliği de velilerin, mürşid-i kâmillerin, ariflerin kalbine gelen manevi haller ve ilhamlardır. Ben onu gene hafifleteyim, ilham diyeyim. Ama Âyât-ı Kerîmelerde vahiy olarak geçiyor.

Tabii Peygambere gelen vahiy ile karıştırır diye ulema, cumhûr ulema, velilerin, mürşid-i kâmillerin gönlüne gelen vahiy ilham olarak nitelendirmişler. Bu alimlerin, ulemanın nitelendirmesi. Yoksa Âyât-ı Kerîme’de Allâh Meryem’e vahiy etti diyor. Allâh arıya da vahiy etti diyor. Allâh dağın normalde, yere de göğe de vahiy etti diyor. Âyât-ı Kerîme’nin metninde hepsinde vahiy olarak geçiyor. o bahar rüzgarlarının manevi manası tasavvufi olarak o arifi billahların, o mürşid-i kâmillerin gönüllerine gelen ilhamlar. Bu hal onlara böyle bir manevi ilham gelince onların vücutlarına, onların azalarına da tecelleda. Onun görüntülerine de tecelleda.


Süt = Mânevî İlim — Cebrâîl’in Süt-Şarap Tercihi (Mîrâc); Hendekte Ebû Hüreyre Süt Hadîsi; Ümmet-i Muhammed’in Mânevî İlim Üstünlüğü

Hani bir hadîs-i şerîf var ya, veliler, mürşid-i kâmiller onlardır ki onlar görüldüğünde Allâh hatıra gelir. O kimsenin Allâh dostu olduğuna işaretler. o kimse onu görür, gördüğünde Allâh hatırına gelir. Mümin ise, kafir ise nefret eder. Hımm şunun sakalına bak der. Daha değil herif, Arabistan’a gidin. Daha değil herif, Araplaştınız siz. Tabii. Ona nefreti makamda. Neden? Kalbi kapalı, gözlü kulağı mühürlü. O seni karşıya düşman safına koydu. Bir Müslüman’ın, bir mümini, bir kimse düşman safına koyduysa kâfirdir o. Çünkü mümin mümine düşmanlık yapmaz. Varsa eksikliği nasihat eder. Mümin mümine düşmanlık yapıyorsa onun kalbi kâfir kalbidir. Allâh muhâfaza eylesin. Ve o bahar rüzgarlarının esmesi mürşid-i kâmillerin ve velilerin meclislerinde, sohbet meclislerinde, zikir meclislerinde, halakalarda, tecelli eden ve normalde onların böyle sohbetleri herkese açık olması, zikirlerinin herkese açık olması o meclis ve halakalarının manevi rüzgarının kuvvetli olmasındandır.

O manevi rüzgar o kimsede cezbe hale getirir. Cezbe hale gelince o kimsenin korkusu kalmaz. Herhangi bir baskıdan, herhangi bir dış etkenden korkusu kalmaz. o kimse o manevi rüzgarın tesiri altında. O manevi rüzgar onu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri gibi onu takip ettirip, öyle sohbet ettirip zikurla yaptırıyor. Ve o halakalarda duran kimseler kendilerini açabildikleri kadar o manevi feyizden nasiplerini alırlar. Çünkü o serinliği, o manevi tecelliyatı, ganimet bilen bir kimse bir kimse çok susamıştır, susadığı için ona berrak, tertemiz bir su verdiğinde o kana kana içmek ister, doymaz. süt getirdi Ebû Hüreyre radıyallâhu anh hazretlerine, bir sahâbe Ebû Hüreyre getirdi. Allâh Resûlü içti.

Ebû Hüreyre içinden dedi ki ben de açım bana kalmayacak mı diye düşündü. İç ya Ebû Hüreyre dedi. İçti bir daha iç dedi. Gene içti bir daha iç dedi. Gene içti. Ondan sonra ashaba davut dedi. Herkes bir tas sütten içti hendekte oluyor. Ondan sonra geldi Allâh Resûlü birkaç yudum daha içti. Ebû Hüreyre’ye verdi iç bir daha dedi. İçti bir daha iç dedi. İçti bir daha iç dedi. Ondan sonra dedi ki doydum ya Resulallah dedi. Bakın doydum demeseydi içecekti daha. Bunun şimdi zahiren baktığınızda ne oldu? Zahiren Hz. Peygambere Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin ashabından birisi böyle bir keçinin südünü saadı getirdi. Bir keçi südü ne kadar? En fazla bir kilo olur o günün keçileri. Şimdi cins keçiler çıktı da dört beş kilo süt veriyor.

Eski keçiler yarım kilo yediz elli gram süt verirdi. Keçi Bakanı var mı içinizde? Öyleydi mi? Bir maç yapabiliyor. Evet. O da böyle yemesi düzgünse, yemesi düzgün değilse bir maç yapabiliyor. Ama o süt de çok kıymetlidir. Bakmayın siz millet şimdi ya keçi keçi kokuyor. Niye korkacaktı? Alışmış böyle kaydırgup bak peynire millet. Tabii peynir yemiyor ki insanlar. Peynir yemiyor insanlar. Bilse keçi peynirinden başka yemez hiç kimse. Koyun peyniri yer, keçi peyniri yer, koyunla ineyin karışık peynirinden yer. Gidip bu mandıralardan veya o hazır peynirlerden almaz bile insanı. İçinde her türlü katkı maddesi var. Al peyniri koy dolaba beş ay dursun orada. Yoğurt duruyor bir ay ya. Bir ay yoğurt durur mu dolapta hiç ne ekşiyor ne bir şey oluyor.

Bizim bayındırdan çete yoğurt almış, kimse yemedi dolapta durdu. Ben ne olacak diye beklettim durdu iki ay durdu. Bunlar bir fasıl daha geldiler gittiler. Dolapta duruyor yoğurt. Sonra açtım hiçbir şey olmamış duruyor öyle. Ben dedim bu peynir değil. Bu dedim yoğurt değil. Yoğurt ya iki ay durur mu hiçbir şey olmadan duruyor. Millet yiyor mu onu yiyor yoğurt yemiyorsunuz. Katkı maddelerinle hazırlamış ne yiyor belirsiz bir yiyecek yiyorsunuz. Evet peynirler de öyle Allâh bizi affetsin. Allâh bizi affetsin. Şimdi meseleyi o sütü biz zahiri baktığımızda süt dağıtıldı değil mi? Manevi ilimdi o. Manevi ilim. Hende kazasında husisi çalışan sahabeye bir lütuftu o. Onu süt olarak nitelendirirsek sütün iki kişide bitmesi lazımdı doğru mu?

Ama Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri mucizesi tecelli etti. Süt çoğaldı eyvallâh. Ama o manevi ilimdi. O ilmi ledindi ilmi ilahiden gelmişti. Süt çünkü manada ilme yorulur. Rüyada da süt ilimdir. Zikrullâh da halde süt içirildiysen sana ilmi ilahiden ilm-i ledünden verilecektir sana. Ya kazada getirdiler bir tas süt içirdiler değil mi? Sütün tadı ağzında. Sütün tadı ağzında. O sana ilm-i ledünden gelmiştir. Sana manevi ilim veriliyor. Bunlara açık açık da kimse konuşmaz. Sabah girdini çekiyorsun la. Küt kafa gitti. O esnada bir tas. Senin maneviyatına göre altından mı, gümüşten mi, bakırdan mı tas, yakuttan mı, zebercedden mi, kırmızı mercandan mı. Hepsinin manevi tecelliyatı ayrıdır.

Hepsinin manası da ayrıdır. Sen o sütü iç içebildiğin yere kadar eğer normal kalbi aklın duruyorsa, sen içtikçe içersin bir kendine gelirsin sütün tadı ağzında da. Size bir işaret daha. Sakın süt sevmiyorum demeyin. Sakın size süt ikram edilirse geri çevirmeyin. Hemen aklınıza bu sohbeti getirin ve sütü için. Ne getirdiler Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine? Bir kase şarap bir kase süt getirdiler. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri bir şaraba baktı bir de sütte baktı. Ondan sonra kalktı. Ondan sonra kalktı sütü aldı. Sütü içti. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki ey Muhammed eğer şarabı içmiş olsaydın senin ümmetin serkeş olacaktı. Senin ümmetin başıboş bir ümmet olacaktı.

Ama sen sütü içmek de senin ümmetin dediği ilim ehli olacak manevi ilim. O yüzden Hz. Muhammed Mustafa’nın ümmetinde olan manevi ilim, Adem’den bu zamana kadar gelen bütün peygamberlerin ümmetlerinde görülmemiş bir manevi ilim vardır. Görülmemiş. Ne İbrahim’in ümmetinden ne Musa’nın ümmetinden ne İsa’nın ümmetinden. Ne Adem’in ümmetinden ne diğer peygamberlerin ümmetinden. Hz. Muhammed Mustafa’nın ümmetinde görülen manevi ilim hiçbirisinde görülmemiştir. Biz kendimizin farkında değiliz. Biz üstün ümmetiz. Biz seçilmiş ümmetiz. Biz burası bakın çok lütufane bir şeydir. Biz seçilmiş bir ümmetiz. Şu anda dağınık olabiliriz. Kur’ân ve sünnetten uzaklaştığımızdan kaynaklanıyor. Şu anda bu manevi ilimlerden yeteri kadar faydalanamıyor olabiliriz.

Bu Kur’ân ve sünnetten uzaklaştığımızdan kaynaklanıyor. Yoksa hem zahiri ilim noktasında hem de manevi ilim noktasında ümmet-i Muhammed’in önüne geçebilecek olan hiçbir topluluk yoktur. Bu sütle alakalı oradan dem vuralım. Ama bir kimse de bu manevi tecelliyatları kapalıysa o zaman da ona yapacak bir şey yok. Rüzgarın kabahati yok. Allâh bizi affetsin. Ve o normalde silsile’den gelen o manevi ilmi takip etmeli. Bu ne? Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve sellem Hazretleri, Hulefayr Ahid’in, Hazret-i Ebû Bekir Ömer Osman Ali, Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin, sonraki gelen silsileyi takip etmekle alakalı. Ve o silsileye gönlünü açmaktan geçirebilmekle alakalı. Osman Ali, Hazret-i Hasan, Hz.


Silsileyi Takip — «Bahâr Serînliği» Hadîsinin Zâhir Tevîli ve Sûfîlerin Bâtın Mukaddimesi (Hulefâ-i Râşidîn ve Sonraki Silsile)

Hüseyin sonraki gelen silsileyi takip etmekle alakalı ve o silsileye gönlünü açma, o silsileyi kabul etme ve o silsilenin içinde kendini tutma ve kendini o silsileye adiyet kesbetme. İnsanı onlardan eder. Ve o manevi ilim şuna gidecek, buna gidecek diye bir kayda yok. Herkese açıktır. Herkese. Sen Allâh yolunda olursun, Allâh’ı seversen o manevi ilimden de sen nasiptar olursun. Kendini açarsan, sen kendi duvarlarını yıkarsan, kendi perdelerini kaldırırsan, o manevi ilimden de sen ne yaparsın? O yüzden faydalanırsın. Bahar serinliğini ganimet bilin, hadisinin manası. Peygamber dedi ki, dostlar, bahar serinliğinden sakın vücudunuzu örtmeyin. Çünkü bahar rüzgarı ağaçlara nasıl tesir ederse, sizin hayatınıza da öyle tesir eder.

Fakat güz serinliğinden kaçının. Çünkü o bahar ve çubuklara ne yaparsa, sizin vücudunuza da onu yapar dedi. Bu hadisi rivayet edenler, zahiri manasını vermişler ve yalnız zahiri manasıyla kanaat etmişlerdir. Bu hadîsleri bakanlar, zahiren buna mana vermişler. Bu ne? Bahar rüzgarları, bahar yağmurları, bütün toprağa, ağaçlara, bitkilere, çiçeklere faydalı olduğu gibi, insanlara da faydalıdır. O zaman bahar yağmurunda, bahar rüzgarında, bahar serinliğinde üzerini soy, senin tenine de yağmur değsin. Hadîs-i Şerîfin zahiri bu. Hatta zahirende fiili olarak Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, baharda ilk yağmur yağdığında üstünü soyar, ıslanırdı bahar yağmuruyla. Saçlarını, sakallarını falan ıslatır, vücudunu ıslatır, elleriyle sıvardı vücudunu bahar yağmuruyla.

Sünnettir bu da. Bu işin zahir tarafı. Hazret-i Peygamber diyor ki, bu hadîs-i şerîfi şerh edenler, tevil edenler, zahiren bunu tevil ettiler. Zahiren. Şimdi zahiren tevil ettiler deyince, bir de bu işin o zaman batın tarafı çıktı. Sufiler, genel olarak bu zahir batın tabirini çok kullanırlar. Sohbetlerde zahiren bu böyledir ama batinen bu böyle değildir. Bu işin bir de batın tarafı var derler. Ehli zahir ulema, alimler, bazen sufilerin bu hallerine çatarlar. siz batinicisiniz falan. Biz batinici falan değiliz. Batiniliği orta yere koyan Allâh Celle Celaluhu, Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem, sahâbeler, işin bir zahir ve batın yönünü söyleyen ve zahiri ve batın ilim, sufiler arasında, zahiri düşman batini düşman, zahiri ve batını nimet, rızık, öyle ya, zahiri ve batını göz, zahiri ve batını alem gibi, sufiler çok kullanırlar bunu. senin zahiri gözün budur, batini gözün. kalp gözünde açık olacak.

Sana zahiri rızık olduğu gibi batinin rızık da olması lazım. Sufilerin çok çok kullandıkları terimdir, zahir ve batın terimleri. Zahiri ilim, bu manada sufilere göre, dile ve akla dayalı, tedrisatla eğitimle, öğretimle, eziyetle, çalışarak öğrenilen bir ilimdir.


Zâhir vs Bâtın İlim — Sûfîlerin Çift Kanat Tâbiri; Tedrîsâtla Öğrenilen Zâhir (Kudûrî, el-Hidâye, İbn Âbidîn, Serahsî Mebsût) vs Mürşidin Tedrîsâtıyla Kalbî Bâtın

Bu zahiri bir ilimdir. Oturursunuz, tek cilt Kudûrî’yi ezberlersiniz, fıkhınız iyi olur. Daha da arttırabilirsiniz. Oturursunuz, zahiren örneğin, dört çiftlik ihtiyarı ezberleyebilirsiniz, dürel güreli ezberleyebilirsiniz, dört çiftlik ihtiyarı ezberleyebilirsiniz, dört çiftlik ihtiyarı ezberleyebilirsiniz, dört çiftlik ihtiyarı ezberleyebilirsiniz, dört çiftlik ihtiyarı ezberleyebilirsiniz, 16 ciltlik el-Hidâye ezberleyebilirsiniz, İbn-i Âbidîn ezberleyebilirsiniz, Serahsî’nin Mebsût’unu ezberleyebilirsiniz, 32 cilt. Zahir bu. Size birisi bir mesele sorar, gider kitaptan bakarsınız, söylersiniz, zahir ilim. Normalde bir kimsenin akli melekeleri yerindeyse, okur, ezberler, o ilme sahip olur.

Batini ilim ise, batini ilim ise, bir mürşid-i kâmilin tedrisatında oturup, kalben öğrenilen ilimdir. Kalben. Normalde, ferasete dayalı, basirete dayalı, kalbe gelen ilmi ilahiye dayalı bir ilimdir. Çünkü bu ilim, o kulun, kalbine, herkesin kullandığı, lisanı kullanayım, ilham vasıtasıyla gelen ilimdir. Bu, kulun kalbine gelen bu ilham, onun için batini bir ilimdir. Ama bu, kendi derecesine göre, doğruluk payı, kendi derecesine göre, derinliği, kendi derecesine göre, yükseklik ve genişliği vardır. Böyle bir, normal bir dervişin, kalbine de gelir, bu onu fark etmez, onu vicdanın sesi olarak görür. Oysa o da bir ilhamdır. Normalde bir kimse, bir mürşid-i kâmile bağlandıysa, onun kalbi, manevi ilhamlara açıktır.

Çünkü, manevi ilhamlara açık olmayan bir kalp sahibi, bir mürşid-i kâmile intisap etmez. Çünkü, onun kalbi, bu konuda, hastalıklıdır. İntisap etmeyen bir kimsenin, kalbi hastalıklıdır. Kalbi hastalıklı olduğu için, o bir mürşid-i kâmile intisap etmez. Veya da intisap etmiştir. İntisap ettiğinde, intisabı çok sıkı değildir. Onun kalbi hastalık kapa. Hastalık kapınca, o hastalığını tedavi etmez. Hastalığını tedavi etmeyince, ilacını yutmaz, taviri caizse. Ve kendi bağışıklık sistemini kuvvetlendirmez. Bu sefer, onun dervişliği biter, sufiliği biter. Oradan ayrılır gider o kimse. Çünkü, onun kalbinde maraz oluştu. O marazı, tövbeyle, zikirle, tedavi etmesi gerekirken, tövbeyle, zikirle, sevgiyle, muhabbet ile, kalbini tenvir etmesi gerekirken, o bu kalbi marazını tespit edemeden, çekti gitti.

O kimse, o marazı yok edemedi. İlaçları kullanmadı. İlaçları kullanmayınca da, o kimse, o kimse, kullanmayınca da, o kimse, hastalıkla baş edemedi. Hastalıkla da baş edemeyince, kalben öldü. Kalben, kalp gitti onda. Karardı, bozardı, perişan oldu. Gitti. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden, zahir ilmi, bir kimse unutur, tekrar okur, hatırlar. Bunda bir sıkıntı yoktur. Ama kalbi ilim dediğimiz, batını ilim, Allâh muhâfaza eylesin. Bir kimseden, tasını, taranı, toplar giderse, onun yolu çok zordur. Bakın, onun yolu çok zordur. Rabbim, cümle kardeşlerimizi, bundan muhafaza eylesin. Tasını, taranı toplayıp gitmediyse, o kimse, o kimse döner, dolaşır, tekrar geldiği noktaya gelir. Haylazlık yapmıştır, yanlışlık yapmıştır, eksiklik yapmıştır.

Ama onun kalbinde, o manevi ilim, onun kalbini tırmalar. Hep böyle yapma der. Hep onda bir, kendince o bir eksik hisseder. Kendince huzursuz hisseder. Kendince, kendi kalbinde, onun tırmalar boynunu. Bu onun kalbinde, manevi ilmin yer ettiğini gösterer. O sisiyle dediğimiz, o manevi dünyanın, onda tesiri olmuş. Ve o tesir altında kalmış, onun kalbi bu noktada kararmamış, katılaşmamış. Ve normalde böyle olunca da, kalp, önemli unsur, gönül dediğimiz şey, o böyle insanda farklı bir dünyadır. Ben onu kalbi, akıl derim ya, o kalbin kendine ait bir ritmi, kendine ait bir çalışma sistemi vardır. Kendine ait bir hafızası, kendine ait bir düzeni sistemi vardır. O mevcut, aklına bağlı değildir. Mevcut akıl.

Unutur, o unutmaz. Mevcut akıl helak olur, o helak olmaz. Kalbi akıl. O yüzden kalbi, aklın harekete geçmesi çok önemlidir bir dervişte. Bir sufide kalbi, akıl, harekete geçmeli. o ilmi ilahi, o ilham, onda tecelli etmeli. O basiret, o feraset, o manevi ilim, o dervişin kalbinde tecelli etmeli. O rüya mesele manevi ilimdir. Salih rüyalar. Zikrullâh’ta görülen haller manevi ilimdir. Bunlar normalde o kimsenin maneviyatının çalıştığına işarettir. Ha, illaki öyle mi çalışacak? Hayır.


Hastalanan Kalp ve Maraz — Kalbî Aklın Hareketi; Kalbin İki Farzı (Zikir + Sevgi); Bâtınî İlme Saldıran Zâhir Ulemâsının Cehâleti

Bir kimse orada zikrullâh lakasında duruyorsa, o mürşidin elini tutmuş, o silsilede duruyorsa, onun çalıştığına işarettir. Onun çalıştığına işarettir. O yüzden zahiri ilim, azalara hitap eden, senin gözüne, kulağına, eline, ayağına hitap eden. Manevi ilim ise senin kalbine hitap eden. Ve kalbin iki önemli vazifesi vardır. İki önemli vazifesi. Kalp odur ki daim Allâh’ı zikreder. Kalp odur ki Allâh aşkıyla yanar tutuşur. Allâh’ı sever. Bu kalbi ibadetlerin en önemli ayağıdır. En önemli farzıdır. Kalbin farzıdır bu. Kalbin farzıdır. O kalp Allâh’ı zikretmeli. O kalp Allâh’ı her şeyden fazla sevmeli. O kalp sevgiyle yoğrulmalı. Sevgiyle. O zaman o kalp farzı yerine getirmiş olur. Ve normalde o zaman o kimsenin maneviyatı açılır.

O kimsenin o zaman batını açılır. Batın ilimlerine karşı onun mükaşafesi artar. Vasireti artar. Feraseti artar. O manevi olarak yol almaya başlar. Ve meselelerin zahirine bakmamaya başlar. Bunu zahir ulemanın bir kısmı ulema diyorum yine de ben onlara. Cehaletinden dolayı batını ilme karşı gelirler. Bu onların zırh cahil olduğunu gösterir. İlahiyat da bitirse, ilahiyat fakültesinde öğretim üyesi de olsa, doçent de olsa, profesör de olsa eğer ki bir kimse âyet-i kerimelerin ve konumuza binayen hadîs-i şeriflerin batini bir manası olduğunu, olmadığını iddia ediyorsa o kimse cahil insandır. Cahildir. Evet. Daha da iddia ediyorsa zırh cahildir. Daha da iddia ediyorsa kara cahildir. Çünkü hadîs-i şeritte Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki her bir ayetin bir zahiri, bir batını vardır.

Her âyet için bir had, sınır ve her had için bir matla vardır. Matla’ın karşılığı bir hakikati müşahede etme yeridir. o batında o hakikati müşahede ettiğin bir yer vardır. Şimdi bu hadîs-i şerîfi buraya aldım, bu senetsiz, sepetsiz değil. Bu öyle dedi. İbn-i Cerîr et-Taberî’de bu hadisin tamamını almış. İbn-i Mes’ûd’dan rivayet etmiş. Taberânî, Ebû Ya’lâ, Heysemî, Bezzâr, Süyûtî, Begavî, İbn Hibbân bu hadîs-i şerîfi nakletmişler. Özellikle bu hadîs-i şerîfi buraya aldım, bu konuda, sıraladım, bunların hangi sayfalarda, nerede geçtikleri benim notumda var. Sohbeti uzatmamak için isimleri sıraladım. Eğer hangi kitapta, hangi eserde geçtiğini sorarlarsa, onları da burada açıklarım. O eserler, geçen eserlerin sayfa numarasına kadar, paragrafa kadar burada açıklarım.

Bu eserler, paragrafa kadar burada açıklarım. Ben konu burada uzamasın diye isimleri aldım. Çünkü böyle, bilmeden siz bidat işliyoruz, bilmeden siz sapıksınız diyen cahiller var. Veya siz işte, sizin üstadınız her şeye batini bakıyor, siz batinilerden misiniz? Değiliz kardeş. Biz Kur’ân ve Sünnete tabiyiz. Siz araştırmıyorsunuz. Siz iki kitap okumakla kendinizi alim zannediyorsunuz. Bakın her ayeti Kerime’nin bir zahiri vardır, bir de batını. Bir hadîs-i şerifte diyor ki, başka bir hadîs-i şerifte, başka bir hadîs-i şerifte. Kur’ân’ın her harfinin, harf, bildiğiniz harf. Her harfin bir zahiri vardır, bir de batını vardır diyor. Harf olarak. Elif, la, min. Zahir bu. Zahir bu. Hadi, mana ne? Hadi, tevhili ne bunun?

Çünkü Kur’ân okunur zahirdir. Okunan Kur’ân-ı Kerîm zahirdir. Birisi şu mana gelir der, o tevhildir. Tefsir dedi, tevil. Hazreti Ali Efendimiz Kur’ân’ın zahiri kullara emredilen ameldir. Batini ise gizli ilimdir demiştir. Bakın, Hazreti Ali Efendimiz’den alıntılar var. Hepsinin de kaynaklarını verebilirim. Arzu eden olursa, daha doğrusu hadi ya gene çıktı bu cumartesi kendince bir şeyler söyledi. Kardeş, ilimle gel karşımıza. İlimle. Bizim batinimizin de delili Hadîs-i Şerîflerden ve Kur’ân-ı Kerîm’den, zahirimizin de delili Kur’ân-ı Kerîm’den ve Hadîs-i Şerîflerden. Sen hadîsleri inkar ediyorsan sen zaten küfür ehlisin. Seninle konuşacak bir şeyimiz yok. Hadisleri inkar ediyorsunuz, siz Kur’ân’ı da inkar ediyorsunuz.


Hadîs-i Şerîf «Her Âyetin Bir Zâhiri Bir Bâtını Vardır» (İbn Mes’ûd) ve Hz. Ali’nin Dört Mânâ Ta’lîmi (Zâhir-Bâtın-Had-Matla’); Abdullâh ibn Abbâs’a Hâricîlere Tartışma Tavsiyesi

Hadîs-i Şerîfleri inkar eden Kur’ân’ı da inkar etmiştir. Hadîs-i Şerîfleri komple inkar eden bir kimse, Kur’ân-ı Kerîm’i de inkar etmiştir. Onların biz Kur’ân’a bakarız dediklerine bakmayın, martavalo. Onlar kafirliklerini saklıyorlar böyle. Tekrar altını çiziyorum. Hadîs-i Şerîfleri komple inkar eden bir kimse, Kur’ân’ı da inkar etmiştir. Bu kadar net. Küfür ehlinin ta kendisidir. Bu kim olursa olsun. Buradaki Hazret-i Ali Efendimizin gizli ilim dediği ibaret, ehlince bilinen ilimlerdir. Evet, bunlar ortalığa saçılmaz. Ortalığa saçılmaz. Bunlar ehline ait, ehlinin vukufiyetinde, ehlinin perdesindedir bu. Bu yok manası değildir. Yine Hazret-i Ali Efendimizin sözü. Pirimiz olur, pirim olur. Bizim sinsi bizim sinsilemizde pir başımızdır.

Yol başımızdır. Bizim bu konuda ilim başımızdır. Ne derseniz değil. Biz Hazret-i Ali Efendimiz’i çok severiz. Hazret-i Ebû Bekir Ömer Osman Efendimiz’i de çok severiz. Biz çihâr-i yâr-i güzînin sıralamasını takip ederiz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali Hz. Ondan sonra Hazret-i Hasan, Hazret-i Hüseyin. Bizim sinsilemiz budur. Manevi sinsilemiz. Biz bu manevi sinsilenin içindeyiz. O yüzden Hazret-i Ali Efendimiz, ben ilmin şehriysem Ali’de kapısıdır. Bu yurdu o Ali’dir. O bir şeye hükmettiyse, hak o taraftadır. Başka bir taraf aranmaz. Çünkü hadîs-i şerîfle sabittir. Cenab-ı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri Ya Rabbi, Ali’nin döndüğü cepheye, Ali’nin döndüğü yere hakkı döndür diye duası vardır.

O yüzden birisi kalkar, Hazret-i Ali Efendimiz’in sözünü inkar edecek olursa, bu duaya da, bu hadîs-i şerîfi de inkar etmiş olur. Döndük Hazret-i Ali Efendimiz’in sözüne. Her ayetin dört manası vardır. Her ayetin dört manası vardır. Zahir, batın, had ve matla. Zahiri, tilâvetine aittir. Kur’ân’ı okumaktır. Tilâvet etmek, Kur’ân’ı okumak. Bu zahiridir, Kur’ân’ın. Hangisini okursanız okuyun, hangi ayeti okursanız okuyun, kime okursanız okuyun. Kur’ân’ı okuyun, zahir olarak Kur’ân okudunuz, sevaba girdiniz. Yok, ölülere okunmaz. Yok, şunlara okunmaz. Kur’ân-ı Kerîm ölüye de okunur, diriye de okunur. Kur’ân-ı Kerîm ağaca da okunur, toprağa da okunur. Kur’ân-ı Kerîm havaya de okunur, yere de okunur, içinize de okunur, okunur Kur’ân-ı Kerîm.

Zahiri de şifadır, batını da şifadır. Kur’ân’ın her şeyi şifadır. Ve her şeye faydası vardır. Oturun bahçenize, Fâtihâ okuyun. Oturun dükkanınıza, Fâtihâ okuyun. Oturun kendi vücudunuza, Fâtihâ okuyun. Oturun elinizi kafanıza koyun, başınız ağrıyorsa Fâtihâ okuyun. Ağrayan bir yerinize elinizi koyun, Fâtihâ okuyun. Evet, şifadır. Başınız ağrıda at apranakları, atma kardeş. İnan buna, inan. Kalben inan bunu. Kalbini bu konuda vahye tabi tut. Kalbini Kur’ân’a tabi tut. Kur’ân’a kalbini aç. Evet. Oku Fâtihâ oku kendine. Oku ya. Bir şeyi hıfz edemiyorsun. Elini koy kafana. Niyet et yarabbi. Hıfzını açman için niyet ettim de. Oku Fâtihâ’yı ya. Kur’ân’dan uzaklaştırdılar bizi. Adamın anası ölmüş, babası ölmüş Yâsîn-i Şerîf’ini okuyacak.

Öyle iyi okunmaz. Sana da okunacak edepsiz adam. Ne dinledi o hale getirdiler. Millet nereye okunacak Kur’ân-ı Kerîm? İçinde şifa ayetleri de var. İçinde hata ayetleri de var. Öyle söyleyeceğinize çıkın televizyona. Kur’ân’ın hata ayetleri var. Ey devlet, ey siyasetçiler. Gelin bu hata âyetlerini uygulayın de. Onu diyemiyorlar. Söyleyemiyorlar. Neden? Zahir alim. Zahir alim. Cep alimi. Maaş gelsin, koysun cebine. Ondan sonra otursun kafasına takkiye koysun. İndiler gökten melekler saf saf Kulağına yildim. Gördün mü hocam dedi. Neyi dedi? Saf saf inenleri dedi. Böyle baktı. Nasıl ya dedi. Dedim hocam söyledin ya indiler gökte melekler saf saf diye. Sen gördün mü? Görünür mü? Neden görünmeyeni mi yazdı dedim Süleyman Çelebi.

Görünür tabi dedim. Melekler görünmez mi? Görünür dedim. Böyle baktı. Var olan bir şey neden görünmesin dedim. Var olan bir şey neden görünmesin dedim. E tabi o indiler gökten melekler saf saf. Aldı zarfı gitti. O zarfı bakıyor. Gökten zarf indi ona. Yandan Cebellezi minel beşer etti. Aldı selamünaleyküm gitti. Demek ki zahiri var. Kur’ân’ı tilâvet etmek. Batını anlayışla ilgilidir. Kur’ân’ı anlamakla alakalıdır batını. Kur’ân’ı anlamakla. Had. Hazret-i Ali efendimizin sözü bu. Had. Haram ve helal bildiren hükümlerdir. Matla ise Allâh’ın kullarından muradıdır. Matla Allâh’ın kullarından muradıdır. Allâh kullarından murad ettiği şey ne? Hakikati müşahade etmeleri. Matla hın manası hakikati müşahade etmek.

Allâh iman eden mümin kullarından muradı şu Kur’ân’ın okuduğunuz âyet-i kerimenin hakikati müşahade edin. Hakikati müşahade etmek demek tefsir okumak demek değil. Tefsir anlamak için. Tefsir anlamak için. Müşahade için değil. Hakikati müşahade etmek. Bu normalde had ayetleriyle alakalı değil. Onlar değişmez. Bu Kur’ân’ın had hariç diğer bütün ayetleri. Hadler hariç, had ayetleri hariç. Diğer bütün ayetlerin hakikati. Hakikatini müşahade etmek. Kur’ân’daki peygamber menkıbeleri menkıbe değil. Çıkmış profesörün birisi öyle diyor. diyor siz namazda İbrahim’in menkıbelerini okuyorsunuz. Ne anlıyorsunuz diyor. Sen anlamıyorsun. Orada İbrahim’in menkıbesinin hakikati ayrı. Hud’un menkıbesinin hakikati ayrı.

Lut’un hakikati ayrı. Adem’in hakikati ayrı. Ve bu hakikat anlamları zamana göre değişen anlamlar. Şahsa göre değişen anlamlar. Dün 3 yıl önce, 5 yıl önce, 100 yıl önce Kur’ân’ın Kerim’deki hakikat anlayışıyla o günkü anlayanlar ile bu günkü anlayanların arasında da fark var. Çünkü o manevi ilim de her daim kendisini değişiyor. Değişiyor. Derinleşiyor. Yükseliyor. Yükseliyor. O yüzden Hazret-i Peygamber ahir zamanında benim kardeşlerim gelecek dedi. Neden? Çünkü onlar Kur’ân’ın hakikatini daha iyi anlayacaklar. Evet. Yine devam ediyoruz. Hazret-i Ali efendimiz’den yine. Hazret-i Ali efendimiz Abdullâh ibn Abbâs’ı amcasının oğlu Abdullah’ı, haricileri ikna etmeye gönderirken burayı dikkat edin.

Buraya bu böyle çok özür dilerim ama levha yapılıp bu ilimsizlere levha ile gözlerine sokulacak bir şey bu. Diyor ki Hazret-i Ali efendimiz Abdullâh ibn Abbâs’ı haricileri ikna etmeye gönderirken onlarla tartış. Fakat kendilerini Kur’ân’la delil getirme. Dikkat edin buraya.


İbn Abbâs’ın Kur’ân Tefsîri ve Mesnevî 2050. Beyt; Sûfînin Çift Kanadı; Bursa Zeyniler Câmii İlk İtikâfı Menkıbesi — İnatla Yolda Durmak

Haricilerle tartış. Ama onlar kendilerine Kur’ân’la delil getirme. Çünkü Kur’ân’ın pek çok farklı manası ve değişik bakış açıları vardır. Bunun için onlarla sünneti delil getirerek tartış dedi. Hadisiz Hazret-i Ali efendimiz’i şimdi küfürle itham edin. İlimsiz derssızı. Evet. Dördü Abdullah’dan birisidir Hz. Abbası’nın oğlu Abdullah. Ve Arap diline Kur’ân diline o çevrede en fazla hakim olan kimsedir. Bakın o kadar Arap diline hakim bir kimsedir. Hazret-i Ali efendimiz ilmin kapısı ona diyor ki sakın onlara Kur’ân’la delil getirme. Çünkü Kur’ân diyor pek çok farklı manası ve değişik bakış açıları vardır. Bunun için onlarla sünneti delil göstererek tartış. Ve bu sözden de ne anlıyoruz? Demek ki Kur’ân ayetlerinin bir çok manası bir çok anlayışı olduğunu gösteriyor.

Hz. Bir hadîs-i şerîfi beyanını göstererekten dedik ki ya herkes zahire göre bunu hükmetti. Evet ayetlerin zahiri ve batına hakkında ilk açıklamalardan birisi de ben onu müfessirlerin piri olarak nitelendiriyorum. tefsirlilerin piri Hz. Abbâs efendimiz’in oğlu Abdullah. sırası gelince diyorum ya tek ciltlik bir tefsiri var. Arapça. Onu yıllar yıllar önce bulduydum aldıydım onu. Dedim ki ilim bir gün kaybolur. Ben Arapça bilmiyorum ama dedim bilen bir kimse bunu çözer alayım dedim denk ettim. O diyor ki Hz. Abbâs diyor bunu. Kur’ân bir çok bölüm ve ilimler içerir. Onda zahir ve batın olan bir çok şey vardır. Onun insanı hayrette bırakan ilimleri bitmez. İlimlerinin sonuna ulaşılamaz. Kim ona yumuşaklıkla dalarsa kurtulur.

Ona sert olarak dalan kimse batıp helak olur. Onda bir çok haberler, misaller helal ve haramı bildiren hükümler nasih, mensuh, muhkem, müteşâbih zahir ve batın ayetler vardır. Onun zahiri okunuşu, batını ise tevilidir. Kur’ân’ı öğrenmek için alimlerin meclislerinde bulunun aman sefihlerden uzak durun. Bunu da Süyûtî nakletmiş. Hz. Bir Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretinin bu hadîslerini söyledi ya o yüzden zahir batınla alakalı biraz konuyu geniş tuttum. Mesele daha iyi anlaşılsın diye. 2050. Beyti. Onların halden haberleri yoktur. Dağı görmüşler de dağdaki madeni görmemişlerdir. Diyelim burada bitirelim 22.37. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. İnşallah 2050. Ve yana da hizmet edin.

Konu biraz önemliydi. O yüzden bu zahir batın meselesini biraz geniş aldım. Haklarınızı helal edin. Dedik bir şey olsun. Ölçü olarak da kalsın dedik. Bazen ehli Sufi’ye saldırırlar. Siz hep işin batını tarafındasınız diye. Hamdolsun. Biz evet işin zahir tarafından batır tarafına da bakıyoruz. Sufilerin meşhur bu sözleri vardır. Derler ki Sufi çift kanatlı olur. bir kanadı zahirdir, bir kanadı da batındır. Allâh bizi onlardan eylesin. Haklarınızı helal edin. El Fâtihâ. Âmîn. Âmîn. Böyle başımda durunca heyecan yapıyorum kendimi kendime. Hızla toparlanayım diyorum ya. Beni heyecanlandırmayın. Yeterli. böyle beni heyecanlandırmayın. Ben yaşlı, ihtiyar, aksi adamım. Aksinin meşhurdur benim. Bir de inatçı.

Şeyh Efendi Allâh rahmet eylesin. Öyle diyordu. Mustafa Efendi inatçısın oğlum diyor. Doğru söylüyor efendim. Inatçıyım diyor. Allâh rahmet eylesin. Bursa’da ilk itikafa girdim. Çok zor şartlardı. Soğuk Zeyniler Camii’nin o böyle arka ne diyorlar ona? Son cemaat mi diyorlar? Ne diyorlar? Caminin içinde değil yani. Dışında. Orada itikafa giriyordum. Soğuk. Bir orda letekli soba vardı. Yakmadıydım. caminin malı, kamu diye. Yakmadım halde öyle duruyordu. Hoca geldi onu daldı götürdü. Allâh’ım böyle nasıl zor ama Ramazan itikafı sarıkla bu pencerenin mandalı mı diyeyim var ya kolu sarığı böyle boynumdan astım oraya. uyumayayım diye. Soğuktan çünkü uykusu geliyor insanın. Kafam dışı yapıyorum. Dersi bitireceğim.

Bayram sabahı çıktım itikaftan. Neyse gittim Emîr Sultan hazretlerinin oraya. Telefon açtım. Bir tane jetonum var. Üçüncüsü yok, üçüncüsünü alacak para da yok. İki jetonum var. Üçüncüsü yok, üçüncüsünü alacak da para yok. O zaman Şeyh Efendi’nin evde telefon. Bayram sabahı açtım. Selâmünaleyküm dedim o kadar. Başladı dökülmeye ben de. Mustafa Efendi ne dediğini anlıyor musun? Allâh’ım mübarek etsin. İnadınla itikafı bitirdin dedi. Maşallah ne inatçıymışın dedi. Ama ben nasıl böyle gözümden iniyor böyle aşağı. Dost soru Emîr Sultan hazretlerine git dedi benden selam söyle. Bütün her şeyini anlat ona dedi. Bütün her şeyini anlat ona dedi. Bütün her şeyini anlat ona dedi. Allâh’ım mübarek etsin. muhabbet.

Hadi selamünaleyküm dedi. Kapattı telefonu. Şangır şangır jetonlar geri geldi. Aldım jetonları. Dedim bunlar kerâmet jetonu. Gitti Emîr Sultan hazretlerine Gitti Emîr Sultan hazretlerinin başına. Dedim benim bir şey söyleyecek halim yok. Anlatacak bir şeyim de yok. Neyi nasıl biliyorsanız öyle yapın. Benim diyecek hiçbir şeyim yok. Tabi o hali kelimeler anlatmaz. Geriye döndüm. Çarşıdan tanıdığım bebeci İsmail Abi var. Mustafa’cım neredesin sen ya dedi. Benim gözümden akıyor daha. Böyle bak. Sanki görmüyor beni ama. Ya dedi başka yaşlı kimse yok mu intikafa girecek dedi ya. Böyle baktım benden daha yaşlısı mı var? Bayram bitince dedi. O böyle nazik kibar konuşurdu. Allâh rahmet eyledi. Mustafa’cım bayram bitince dedi hemen benim yanıma giriyorsun hemen ha dedi.

Benim çarşıya incek cebimde para yok. Bildiğiniz dolmuş parası yok. Tamam abi geliyorum dedi. O intikafta beni karşılanlardan birisi Ali Karadağ’dır. Ali Karadağ’ın o zaman bir ekibi var. Deliler Mangası. Kim vardı Ali Başkanı’nda? Ali Başkanı’nın bir kere öyle. Bunlar ben intikaftan onlarla beraber çık dedik değil mi Ali? O yüzden benim bir tarafım da inanççıdır. Şeyhimden tasdikliyim inadım. Ne olduysa oldu bak Velhasıl sözümü bir daha et. İnsanda inat küfre doğru değil. İyiye, doğruya, güzele inat edecek. İnsanın başına zorluklar gelir. Bu yol öyle kolay bir yol değildir. Millet kolay olduğunu söyler, kolay değildir. Nefisle mücadele, yolda durmak, yolun çilesine katlanmak. Kolay değildir.

Zordur, gerçekten. Hele bu zamanda daha zor. Neden? Tasavvuf bilinmiyor, tarikat bilinmiyor, yol bilinmiyor. Dine ve dindarlara karşı düşmanlık hat seviyede. Cemaatlere, cemiyetlere, tarikatlara düşmanlık hat seviyede şu anda. Bu zamanda yolda durmak gerçekten, yolda yürümek gerçekten önemli bir şey. İnat lazım. sımsıkı tutacak, bırakmayacak. O yüzden ben kendi özelliklerime ne idim? Yaşlıyım, ihtiyarım, aksiyim, inatçıyım. Aşırı derecede dalınganım. Yaşayın yaşayabiliyorsanız selamun aleyküm.


Kaynakça ve Referanslar

  • Mesnevî 2044. Beyt — Kuru Ağaç ve Bahâr Rüzgârı: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî 1. Defter, beyit 2044 («Eger bî-cây-ı bî-âbî der âmed / hâş-keş çoub-ı huşk bâdî-i tîz»); şârihler arasında — Ankaravî İsmâîl Rusûhî, Mecmû’atü’l-Letâif ve Ma’mûratü’l-Ma’ârif (Ankaravî Şerhi); İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Mesnevî (Mustafa Efendi’nin atıfta bulunduğu 1800 beyitlik şerh — Bursevî Mesnevî tedrîsi); Sarı Abdullah Efendi, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevî; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Abdülbâki Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Reynold A. Nicholson, The Mathnawí of Jalálu’ddín Rúmí Vol. I (Persian text + English commentary); peygamber-mürşid mânevî tesîri ve kalb-i kâbiliyet — Ebû Cehl, Ebû Leheb, Utbe b. Rebîa misâlleri (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 28; Müslim, Sıfatü’l-Münâfıkîn 38); Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın Sıddîk olarak mîrâca îmân etmesi — İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye 1/284-289; İbn Sa’d, Tabakât 3/170; «kim Allâh dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini saptırır» âyetlerinin (Bakara 2/26; Ra’d 13/27; İbrâhîm 14/4) Ehl-i Sünnet anlayışı — Mâturîdî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne; Eş’arî, el-İbâne; Hâris el-Muhâsibî, el-Mesâilu fi’z-Zühd; bahâr rüzgârı = mürşid feyzi tahlîli — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl; Aziz Mahmud Hüdâyî, Câmiu’l-Fazâil ve Kâmi’u’r-Rezâil; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle-i Karabâşî.
  • Tembellik Bahâneleri ve İç Hazırlık — Şemsiye Mecâzı: Mü’minin gönül-açıklığı şartı — Şuârâ 26/89 («İllâ men eta’llâhe bi-kalbin selîmin»); İmtihân-ı sebebiyet ve istidat — Bakara 2/286 («Allâh kişiye gücünün yetmeyeceğini yüklemez»); Hadîd 57/22-23 (kaderiyye: musîbet-rızâ); kabiliyet-istidat felsefesi — İbn Sînâ, Kitâbü’n-Nefs; İmâm Gazzâlî, Mîzânü’l-Amel; Sühreverdî, Avârifü’l-Ma’ârif, kabiliyet babı; «mürîdin gönlünün açıklığı kadar feyz alır» kâidesi — İbn Atâullah el-İskenderî, el-Hikem, hikmet 161 («Yağmur damlasının bahçeye düşmesi başka, çorak araziye düşmesi başkadır»); İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. cilt, 286. Mektûb (mürşide kalbî teslim); fıtrî istidat ve mânevî istidat ayrımı — Mevlânâ, Fîhi mâ Fîh; Konevî, Miftâhü’l-Gayb; tembellik ve himmetin imzâsı — Bakara 2/286 (mü’minin azmi); Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, bâbü’l-himme; Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye, bâbü’t-tedânî ve’l-ihmâl; «kapıyı açtığın kadar girer» kâidesi — Niyâzî-i Mısrî, Dîvân; Aziz Mahmud Hüdâyî, Vâkı’ât.
  • Cüz’ İrâde Tahkîki — Hidâyet/Dalâlet Ticâreti: Bakara 2/16 («Onlar öyle kimselerdir ki hidâyet karşılığında dalâleti satın almışlardır; ticâretleri kendilerine kazanç sağlamadığı gibi doğru yolu da bulamamışlardır»); Bakara 2/7 («Allâh onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinde de perde vardır; onlar için büyük bir azâb vardır»); Mâturîdî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne, Bakara 7-16 tefsîri (mühür-tabʿ ile sebep-müsebbeb tahlîli); Eş’arî, el-Lümaʿ; Bâkıllânî, el-İnsâf; Sa’düddîn Teftâzânî, Şerhu’l-Akāid, kazâ-kader bahsi; Hâris el-Muhâsibî, el-Mesâilu fi’z-Zühd; halk-i ef’âl-i ibâd meselesinde Ehl-i Sünnet’in kesb teorisi — İmâm Mâtürîdî’nin «cüz’î irâde» kavramı (kasd ve azim) — Ali el-Kârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-Ekber; «Allâh kullarının fiillerini yaratır, kullar kasd ve azimleriyle bu fiillere muktedirdir» — Şerhu’l-Akâid; Ömer Nasûhî Bilmen, Muvazzah İlmi Kelâm, kazâ-kader bahsi; iki gişe mecâzı (sabah uyanıp tercîh) ve insan tercîhi mefhûmu — Mevlânâ, Mesnevî 5. Defter, 3014-3030 beyitleri; «hidâyeti bıraktın dalâleti aldın» tahlîli — İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, menzilü’l-istigfâr; M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’ân Dili 1/256-280 (Bakara 7-16 tefsîri).
  • «Bahâr Serînliğini Ganîmet Bilin» Hadîsi ve Mürşidin Halkasındaki Mânevî Rüzgâr: Hadîs-i şerîf — «İğtenimû berde’r-rebîʿi fe-innehû yefʿalu fî ebdânikum mâ yefʿalu fî eşcârikum, ve ictenibû berde’l-harîfi fe-innehû yefʿalu fî ebdânikum mâ yefʿalu fî eşcârikum» — Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân 5/130 (no 6131); Acluni, Keşfu’l-Hafâ 1/142 (no 419); Suyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr; İbnü’l-Cevzî, el-Mevdû’ât; bu hadîsin zâhir-bâtın yorumu — Hz. Ömer’den ibn Sa’d Tabakât; mânevî rüzgâr-feyz tahlîli — Hâkim et-Tirmizî, Hatmü’l-Velâye; Mevlânâ, Mesnevî 1. Defter 2042-2050 beyitleri (kuru ağaç-bahar rüzgârı kıyâs-ı temsîlî); Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâeddîn, Risâle-i Bahâiyye; «velîler görüldüğünde Allâh hatırlanır» hadîs-i şerîfi — İbn Mâce, Zühd 4 (no 4119); Hâkim, Müstedrek 1/49; Suyûtî, el-Câmi’ (no 1396); Ebû Nu’aym, Hilyetü’l-Evliyâ; Bakara 2/152 (zikir-mukâbele); cezbe hâli — Mevlânâ, Mesnevî Defter 6, 4153-4170; İmâm Rabbânî, Mektûbât 1/35; Karabaş tarîkatında halaka-i zikir usûlü — Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Bayındır-Demirtaş yöre ağzı (tohur = küçük yeni meyve) — Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü, İzmir-Bayındır maddesi.
  • Süt = Mânevî İlim — Cebrâîl’in Mîrâc Tercîhi ve Hendekte Ebû Hüreyre Hadîsi: Mîrâc gecesi süt-şarap kâseleri — Buhârî, Eşribe 1 (no 5576), Enbiyâ 24 (no 3437), Tefsîr (Sübhâne) 3 (no 4709); Müslim, Îmân 264-280 (Mîrâc bâbı); Ahmed, Müsned 3/164; Cebrâîl aleyhisselâmın «sütü içtin: ümmetin doğruyu seçti» tasdiki — Tirmizî, Tefsîr (İsrâ) 17 (no 3120); İbn İshâk-İbn Hişâm, es-Sîre 2/40-50; «hendek günü Ebû Hüreyre süt hadîsi» — Buhârî, Rikāk 17 (no 6452); Müslim, Eşribe 174 (no 2040) (Ebû Hüreyre’nin «Suffe ehli» rivâyeti, sütün doyurulması mu’cizesi); Tirmizî, Şemâil 21; rüya-zikrullah halinde sütün ilim sembolü — İbn Sîrîn, Tefsîrü’l-Ahlâm el-Kebîr, süt babı; İmâm Nablusî, Ta’tîrü’l-Enâm fî Tefsîri’l-Ahlâm; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, ilm-i kalb; Hâkim Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl; ümmetin mânevî ilim üstünlüğü — Âl-i İmrân 3/110 («Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz»); Buhârî, Tefsîr 3/86; Müslim, Îmân 327; Hâkim et-Tirmizî, Hatmü’l-Velâye; ilm-i ledün ile ilm-i kesbî ayrımı — Kuşeyrî, er-Risâle; İbn Atâullah, Letâifü’l-Minen; İmâm Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü’l-İlm.
  • Silsileyi Takip ve Hadîsin Zâhir-Bâtın Mukaddimesi: Hulefâ-i Râşidîn’i takip emri — Tirmizî, İlim 16 (no 2676) («Aleyküm bi-sünnetî ve sünneti’l-hulefâi’r-râşidîne’l-mehdiyyîne min ba’dî, addû aleyhâ bi’n-nevâcizi»); Ebû Dâvûd, Sünnet 5 (no 4607); İbn Mâce, Mukaddime 6 (no 42); Ahmed, Müsned 4/126-127; çihâr-i yâr-i güzîn (Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali) tarîkat silsilesinin başı — Necmeddîn Kübrâ, Fevâih; Mustafa Özbağ Efendi silsilesi: Hz. Ali → Hasan-ı Basrî → Habîb-i Acemî → Dâvûd-i Tâî → Ma’rûf-i Kerhî → Cüneyd-i Bağdâdî → Halvetiyye dalı (sonra Mustafa Özbağ Efendi üzerinden Çorumlu Hacı Mustafa Anvarî → Nevşehirli Abdullâh Gürbüz → Hacı Haydar → Hacı Bekir Baba → Mustafa Özbağ Efendi); zâhir Peygamberin ilk yağmurda üstünü soyma sünneti — Müslim, Salâtü’l-İstiskâ 9 (no 898) («Vasara’r-Resûlullâhi sallâllâhu aleyhi ve sellem rabbehû ve şeker zâlik»); Tirmizî, Sıfatü’l-Cenne 14; Ebû Dâvûd, Edeb 102; bahar yağmuru-saç ıslatma sünneti — İbn Hibbân, Sahîh; bu hadîsi şârih edenlerin zâhirden bâtına geçişi — İmâm Müncî, Şerhu Hadîsi’l-Berdi; Beyhakî Şu’abu’l-Îmân üzerinden Aclûnî tahkîki.
  • Zâhir vs Bâtın İlim — Sûfînin Çift Kanadı ve Tedrîsât-Mürşid Karşılaştırması: Sûfîlerin zâhir-bâtın terimleri — Hadîd 57/3 («Hû evvelü ve âhirü ve zâhirü ve bâtınü»); Bakara 2/271 (zâhir-bâtın infâk); Müslim, Zikir 19 (zâhir ve bâtın günâhlardan istigfâr); İmâm Süllemî, Tabakâtü’s-Sûfiyye; Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu zâhir ve bâtın; İbn Atâullah, el-Hikem, hikmet 200 («Zâhirin tasdîki bâtının iknâıdır»); İmâm Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Munciyât-Mubîkât (zâhir-bâtın amel ayrımı) ve Mişkâtü’l-Envâr; sûfînin çift kanadı tasviri — Niyâzî-i Mısrî, Risâle-i Etvâr-ı Seb’a; Aziz Mahmud Hüdâyî, Vâkı’ât; tedrîsâtla öğrenilen zâhir fıkıh klasikleri (k016’da geçen): Kudûrî el-Muhtasar, Merğinânî el-Hidâye (16 cilt şerhli baskıları kasdedilmiş, esâsen 4 ciltli), İbn Âbidîn Reddü’l-Muhtâr, Serahsî el-Mebsût (32 cilt) — Hanefî mezhep edebiyâtının dört temel hâcili eseri; bunlar zâhir ilim — Kâtip Çelebi, Keşfu’z-Zunûn, fıkıh maddesi; bâtın ilim ise mürşid-i kâmilin tedrîsâtında kalbî ferâset-basîretle öğrenilir — Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, ilm-i kalb; İbn Atâullah, Letâifü’l-Minen; İmâm Rabbânî, Mektûbât; ilham-vahiy ayrımı — Mâide 5/15-16; Şûrâ 42/52; Nahl 16/68 (Allâh arıya da, Meryem’e de, dağa-yere-göğe de vahyetti); Mâturîdî, Te’vîlât; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb.
  • Hastalanan Kalp — Maraz, Kalbî Akıl ve Kalbin İki Farzı: Kalpteki maraz (hastalık) — Bakara 2/10 («Onların kalplerinde maraz vardır, Allâh marazlarını arttırmıştır»); Mâide 5/52; Tevbe 9/125; Hac 22/53; Münâfıkûn 63/3-4; Ahzâb 33/12, 32, 60; «Allâh kalblerin marazını rü’yet eder» — İmâm Maturîdî tefsîri; Hâris el-Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukukillâh, bâbü’t-tedâvî bi’z-zikr (kalbin hastalığını zikir-tövbe-muhabbetle tedâvî); Hâkim Tirmizî, Beyânü’l-Fark beyne’s-Sadr ve’l-Kalb ve’l-Fuâd ve’l-Lubb (kalbin dört mertebesi); Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Mühlikât, Kitâbü Şerhi Acâibi’l-Kalb; «kalb-i akl» mefhûmu — Mevlânâ, Mesnevî Defter 4, 1820-1840 beyitleri (akl-ı kül vs akl-ı cüz); Sühreverdî, Avârifü’l-Ma’ârif, kalbî ferâset bâbı; rüya-zikrullah halinde mânevî ilim — İbn Sîrîn, Tefsîrü’l-Ahlâm; Şâh Veliyyullâh ed-Dehlevî, el-Kavlü’l-Cemîl (rüya’da silsileyi gören mürîd); kalbin iki farzı (zikir + sevgi) — Bakara 2/152; Âl-i İmrân 3/31 («Allâh’ı seviyorsanız bana uyun, Allâh sizi sevsin»); Mâide 5/54; Buhârî, Edeb 96; Müslim, Îmân 67; bâtınî ilme saldıran zâhir ulemânın cehâleti — İmâm Rabbânî, Mektûbât 2. cilt, 19. Mektûb; Ebû Hâmid el-Gazzâlî, el-Munkızu mine’d-Dalâl; Kuşeyrî, er-Risâle, mukaddime (sûfîlere îrâzlara cevâb).
  • Hadîs-i Şerîf «Her Âyetin Bir Zâhiri-Bâtını Vardır» ve Hz. Ali’nin Dört Mânâ Ta’lîmi: Hadîs-i şerîf — «Mâ min âyetin illâ ve lehâ zahrun ve batnun, ve li-külli harfin haddun, ve li-külli haddin matla’» — İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, mukaddime; İbn Mes’ûd radıyallâhu anh’tan rivâyeten — Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 10/197 (no 10465); Bezzâr, el-Müsned 5/371 (no 1996); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 1/152; İbn Hibbân, Sahîh; Begavî, Şerhu’s-Sünne; Süyûtî, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân 4/195 (no 4-7. tabakalar); Ebû Ya’lâ, el-Müsned; senedinin tahkîki — İbn Hacer, el-Metâlibü’l-Aliye 3/336; Hâkim, Müstedrek 2/289 (sahîh hükmü); Hz. Ali kerremallâhu vechehû’nun «Kur’ân’ın zâhiri kullara emredilen ameldir, bâtını ise gizli ilimdir» kavli — Süyûtî, el-İtkân; Tüsterî, Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm; «her âyetin dört mânâsı vardır: zâhir, bâtın, had ve matla’» — Hz. Ali’den nakil — İbn Atıyye, el-Muharreru’l-Vecîz; Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît; Süyûtî, el-İtkân Nev’-i 78; Hâkim Tirmizî, Hatmü’l-Velâye; «had» = haram-helâl hükümlerin sınırı, «matla’» = âyetin hakîkatini müşâhede etme makâmı — İbn Atâullah, Letâifü’l-Minen; Konevî, İ’câzü’l-Beyân; «ilmin şehri ben isem Ali kapısıdır» hadîsi — Tirmizî, Menâkıb 20 (no 3723); Hâkim, Müstedrek 3/126; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ 1/235.
  • İbn Abbâs’ın Kur’ân Tefsîri ve Hâricîlere Sünnet Tavsiyesi; Mesnevî 2050. Beyt: Hz. Ali radıyallâhu anh’ın Abdullâh ibn Abbâs’ı (Tercümânü’l-Kur’ân, müfessirlerin pîri) Hâricîlere göndermesi ve «Onlarla Kur’ân’la değil, Sünnet’le tartış; çünkü Kur’ân’ın pek çok farklı mânâsı ve değişik bakış açıları vardır» tavsiyesi — Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ 8/179; Taberî, Târîh 5/72-77; İbn Sa’d, Tabakât 2/348; Nesâî, Tahrîmü’d-Dem 28; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/933 (Abdullâh ibn Abbâs maddesi); İbn Abbâs’ın «dördü Abdullâh» kuşağındaki yeri (Abdullâh ibn Abbâs, Abdullâh ibn Mes’ûd, Abdullâh ibn Ömer, Abdullâh ibn Amr ibn el-Âs) ve Arap diline-Kur’ân diline en hâkim olarak nitelendirilmesi — İbn Sa’d, Tabakât 2/365-370; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 3/331-359; ibn Abbâs’a Hz. Peygamber’in «Allâhümme fakkıhhu fi’d-dîni ve allimhü’t-te’vîl» duâsı — Buhârî, Vudûʿ 10 (no 143); Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 138; İbn Abbâs’ın Kur’ân tefsîri — «Kur’ân pek çok bölüm ve ilimler içerir; onda zâhir ve bâtın olan pek çok şey vardır; insanı hayrette bırakan ilimleri bitmez; kim ona yumuşaklıkla dalarsa kurtulur, sert dalan helâk olur» — Süyûtî, el-İtkân Nev’-i 78; Tüsterî tefsîri; «Kur’ân’ı öğrenmek için âlimlerin meclislerinde bulunun, sefihlerden uzak durun» — Süyûtî, el-Câmi’u’s-Sağîr; Mevlânâ Mesnevî 2050. Beyt: «Onların hâlinden haberleri yoktur; dağı görmüşler de dağdaki ma’deni görmemişlerdir» — şârihler arasında Bursevî Rûhu’l-Mesnevî; Ankaravî Şerh-i Mesnevî; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; sûfînin çift kanadı: zâhir-bâtın îtidâli — İbn Atâullah, el-Hikem; Aziz Mahmud Hüdâyî, Câmiu’l-Fazâil; Mustafa Özbağ Efendi, Risâle; Bursa Zeyniler Câmii ve Emîr Sultân Hazretleri makâmı — Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ; Bursa Şer’iyye Sicilleri; Mehmed Şemseddîn, Yâdigâr-ı Şemsî.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, İhsân, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı