Tam Teslîmiyet — Farzlara Sımsıkı Yapışmak ve Nâfilelerle Kurbet Hadîs-i Kudsîsi
Rabbime tam teslim oldum diyorum. Ama tam teslimiyette olduğumu nasıl anlarım hissederim. Kim farzlara sımsıkı yapışırsa, Allâh’ın en fazla hoşuna gittiği bir iş yapmış olur. Nâfilelerle Allâh’a yaklaşır ve Allâh’ı sever. Allâh’ı severse Allâh da onu sever. Allâh onu sevince, Allâh onu gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayı, söyleyen dili olur. Sonra hadîs-i kudsi devam ediyor. Benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle konuşur, benimle yürür. Hadis-i kudsi devam ediyor. Şimdi bir kimse Allâh’a tam teslim oldum, tam teslim olacağım diyorsa o kimse farzları yerine getirecek. Bu farzları yerine getirmek derken sadece ibadet noktasında değil, haramlardan da uzak duracak. Ve nâfilelerle Allâh’a yaklaşacak.
Bizim için en önemli nâfile Allâh’ı zikir. Eğer normalde o devamlı Allâh’ı zikirle dili ıslak oluyorsa o zaman o daha da ileriye gidecek. Allâh bizi onlardan eylesin.
Bilmekten Olmaya Geçiş — Sabır, İstemeyiş, Kızmamak (Kemâle Eriş Edebi)
Bilmekten olmaya nasıl geçilir? Bunlar çok güzel sözler böyle. Bilmekten olmaya geçmek lazım. bunlar böyle harika şeyler, cümleler. farzları tam anlamıyla yerine getiremeyen, haramlardan tam anlamıyla uzaklaşmayan bir kimse bilmekten olmaya geçecek. Ümmetin ne yazık ki acı tarafı bu. sanki farzları bitirdi, böyle haramları bitirdi üzerinde. Ondan sonra bir de nâfilelerle Allâh’a yaklaşacak ya. böyle o kimse ertesi günü rüyasında görmeye başladı. O kimse olacak olan şeyleri görüyor. Bir de teslim oluyor. Başına bir bela, müsübet sıkıntı geliyor. Teslim oluyor. Hiç şikayet yok onun. bir gün hiç şikayet etmeden başına gelenlere sabret, hiçbir şey söyleme. Olacaksın. Hiç şikayet etme. Bir gün hiçbir istekte bulunma hiç kimseden.
Olacaksın. Bir gün hiç kimseye böyle Kur’ân Sünnet dairesinde hiç kimseye kızma. Olacaksın. o böyle herkes şöyle düşünüyor onu. bildi ya, bildikten sonra olacak artık o. Kemal’i ercek. bil değil mi amel edeceksin ki kemal’i erersin. E sen biz daha toplum olarak, bizim kendi ülkemiz olarak düşünelim. Biz toplum olarak daha dini bilmiyoruz ki. Biz daha tam haramları, helalları bilmiyoruz. Nereye olacağız, nereye olmuşuz biz? Allâh bizi affetsin.
Soruyu Soranın Hâli Olmalı — Sûfînin Kendi Tıkanıklığını Sorması
Ayağına diken batmayan Sufi neyin yanlış yapıyordur? Tam iman etmemiştir. Tam iman etmediğinden dolayı ayağına diken batmamıştır. Tam iman etmiş olsa, o imanını yaşamaya çalışsa merak etme ayağına diken değil, pranga vururlar ona. O dükkanı hoş görür. Sevmek için nereden başlamak lazım? Beğenmekten, muhabbet etmekten. Sufi’yi yolda tutan iman mıdır, sevgi midir? İmansız sevginin ne anlamı var? Yol gösteren yolunu göstersin diye ne yapmalı? Yolda durmalı. Sufi şiirsiz, beytsiz olur mu? Sufi Kur’ansız, Sünnetsiz olmaz. Her kalp gönül müdür? Her kalp gönüldür ama farkında ise. Aşk afyon mudur? Evet. Bir kalp en çok ne kadar yük kaldırabilir? Bir kalp en çok ne kadar yük kaldırabilir? Kaldıramayacağınız yükü yüklemeyiz demiş.
Bakın bu soruların hiçbirisi de soran kimsenin hali değil. Soruyu soran kimsenin hali değil. Bir kimse kendi hali ile alakalı soru soracak. Kendi hali ile. Mesela o kimse Kur’ân Sünnet tarihinde dinini yaşamaya çalışıyor. Sufilik olarak da sufilide çalışıyor. Sufilide yaşamaya çalışıyor. Sufilide yaşarken bir yerde tıkandı veya bir yeri çözemedi. Bu onu sorar. Yol yürüyor, yol yürürken önüne bir tümsek geldi. Tümseyi nasıl aşacağını bilmiyor. Onu sorar. Şimdi ben sorulara birer cümleden cevap verdim mesela. Cümle bile değil, birkaç kelime ile cevap verdim. Çünkü bu soruların hiçbirisi de onun hali değil. normal aşk afyon mudur demiş. Mesela bu soruyu soran için beğenmek afyonudur. Aşk değildir.
Nasıl beğenmek afyonudur? Şimdi normalde bu aslında aşk afyon mudur? Bu cümle de sufilerin cümlesi değildir. Bu Selefi Vahabi takımının zahircilerin cümlesidir. Aşk afyon mudur diye ben de afyondur dedim attım kenara.
«Aşk Afyon mudur?» — Selefî-Vâhabî Zâhirciliğinin Aşka Bakışı
Ona göre afyon çünkü bu. Aşka nasıl bakarsan, hangi gözle bakarsan aşk odur. Şimdi afyondur. Ama bugün insan normalde bir kimse aşık ise, aşıklığını afyon gibi görmez zaten. Aşığın bu manada çünkü kendi aşıklığından haberi yoktur. Kendi aşıklık durumundan derecesinden de haberi yoktur. O yüzden o kendi içerisinde kendince aşık afyon diyemez. Dışarıdan bir kimse bakar ona, onun hal ve hareketlerine bakar, der ki bu afyon yutmuş gibi. Çünkü aşıklık anca Allâh’adır. Bir erkeğin kadına aşık olması mümkün değildir, fıtri değildir. Bir kadının da erkeğe aşık olması mümkün değildir, fıtri değildir çünkü. Buna ben zaman zaman kadınlar daha çabuk sever, daha çabuk muhabbet eder, aşıklığa doğru yürürler derim.
Ama bu normalde bugünkü kadınlar da bunu kendi üzerlerine alıyorlar. Almayın. Siz öyle sevemezsiniz. Siz öyle aşık olamazsınız. O öğreti yok çünkü sizde. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem azze ve sellem diyor ya, diyor, siz kadınların büyük bir çoğunluğu nankördür diyor. Sahabe kadın diyor ki nasıl nankör oluyor, siz bir gün bir eksiklik görseniz, hemen diyor, ona şikayet edersiniz, nankörlük edersiniz. Şimdi, aşık afyon mu? Aşk afyon değil. Sufiler göre aşk eşittir, Allâh’tır. E şimdi o zaman nasıl afyon diyeceğiz biz onu? Dışarıdan bakan bir kimse, aşığa laf söyleyeceğine, aşka laf söylüyor. Onun da kara cahil olduğundan. Aşığa laf söylese, desek aşığa sen aşksarhoşsun, kabul edeceğiz onu.
Ama aşk afyondur dediğinde, o aşığa hiç haberi yok onun. Ancak aşığın haline siz bir söz söylersiniz. Aşığın haline. E aşığın haline de herkes bakar, kendince kendi noktasından ona laf söyler. Kendi bakışından laf söyler. Kendi bakışından, kendi tanımlamasından laf söyler. Bakar, bu aşıklık ne güzelmiş der, insanı kendinden geçirmiş der. Ama öbürkü bakar, bu aşıklık ahmak işidir, benim işim değildir. Öbürkü bakar, akılla onu yorumlar, bu aşıklık gerçekten hoş bir şey değildir der. Şimdi aşıklığın 70 bin türlü hali vardır. Ve aşk, sayısız, hadsiz, hudutsuz aşıkların üzerinde tecelli eder. Bir kimse o aşığın üzerindeki tecelliyata bakar. Ve aşığın o hareketlerine göre hükmeder.
Aşkın Yetmiş Bin Hâli — Tecellînin Tekrarlanmazlığı ve Bulutun Arkasında Takılı Kalmak
Ama bir kimse aşk afyon mudur dediği anda o kimse aşkı anlamamıştır. Aşkı çözümleyememiştir. Hiçbir şekilde aşk noktasında zırh cahil, kara cahil bir kimsedir. Şimdi o sözü de bir Sufi getirip buraya koyduğu zaman buraya aşk afyon mudur dediğinde Ben derim ki bu Sufinin kendi düşüncesi değil, kendi hali de değil. O dese ki mesela ben baktım yerde aşık olduğumu görüyorum, Aşkın diyeceğiz ayrı bir tecelliyatı. Aşıklık onda aynel yakin olarak tecelli etmiş, Ayn göz demek her baktığı yerde maşûnunu görüyor. Ha dese ki bulutların arkasından sevdiğimi görüyorum, Diyeceğim ki tamam aşıklıkta yol gidiyorsun sen. Diyeceğim bulutun arkasında kalma, dağın arkasında kalma, oranın buranın arkasında kalma.
Bunlar seni yer mekan atfediyor, aşıklık öyle değildir. Buradan sıçra. Bulutun arkasında göreceğim diye uğraşma. Dağın arkasından göreceğim diye uğraşma. Güneşte göreceğim ayda, yıldızda göreceğim diye uğraşma. Neden? O öyle bir tecelli etti, o bir daha öyle tecelli etmez. Ama sen orada takılmış kalmışsın, hâlâ da bulutun arkasından bir siyah gözün seni bakmasını istiyorsun. Onu görmek istiyorsun. Ama sen orada takıldın kaldın işte, bak orayı aşamadın sen. Oysa o hiçbir zaman aynı tecelliyle tecelli etmez. E olmadı işte. O kendi halini sormadı. Sufilik kendi halini sormaktır. Herkes kendi nefsinden sorumlu. Ha bir kimse zahir olarak yanındaki kimse kusul abdestini bilmiyor. O zaman kusul abdestini sorarsın sen.
Yanındaki kimsenin kusul abdestini bilmediğini düşünerekten. Veya sen bu soruyu mesela şöyle sorabilirdin. aşka düşen aşıklık, aşık afyon mudur onun hali? Afyon yutmuş gibi midir desen, o zaman diyeceğim ki bu bir şeyler var. Örünmeye çalışıyor.
Kalp ile Gönül Aynı — Şiir-Beyit Şart Değil, Kur’ân ve Sünnet Şart
Geriye gidiyorum şimdi. Her kalp gönül müdür? normalde şimdi kalp ile gönülün arasında bir fark yok. Dil ve kültür farkı var. Birisi der ki gönül, birisi der ki kalp. Yoksa onun merkez noktası aynı. Kelimeleri oynaştırmaya gerek yok. Kelimeleri oynaştırmaya gerek yok. Gönül de kalpte aynı. Diyecek ki nereden soru sordum ya. Battım diyecek kendinin içinde. Sufi şiirsiz, beyitsiz olur mu? Olur. Herkes şiir yazacak, beyit yazacak diye bir kaydı yok. Sufi, Kur’ansız, sünnetsiz olmaz. Şiir yazmış, beyit yazmış, Kur’andan sünnetten haberi yok. Ne yapayım şiiri beyitimi? Sabah namazına kalkmıyor. Ne yapayım ben şiiri beyiti? Yol gösteren yolunu göstersin diye ne yapmalı? Sen yoldaysan yol gösteren zaten sana yolunu gösterir.
Sen bir yola çıktıysan yolunda mihmandarı varsa sen de yoldaysan sana yol gösterir o mihmandar. Ama sen yolda değilsen, yolda değilsen.
Yolda Olmak ile Yolda Zannetmek — Şeytanın «Sen Yoldasın» Aldatması
Yol gösteren sana ne gösterecek? Sen yolda değilsin. Kimisi yolda olduğunu zanneder. Bir vesvesedir bu. Bu şeytanın aldatmasıdır. Nasıldır şeytanın aldatması? O kimse kendi kendini yolda zanneder. O kimse kendi kendine sağlam Müslüman zanneder. Şeytan ona öyle bir vesvese verir ki aldatır onu. Bak şeytan onu aldatır. Senin zikrullâh yapmana gerek yok. Sen yoldasın. Aaa! Sen bir mürşid-i kamilin elini tuttun. Senin bir şey yapmana gerek yok. Aaa! Şeytan seni yolla aldattı. Sen kendi kendini yolda düşündün çünkü yoldayım diye. Sana öyle bir hava verdi. Şeytanın ayrı aldatması. Yok sen yolun adaf ve erkanına, icablarına uyarsan yoldasın. Yolun icabına, adaf ve erkanına uymuyorsan, sen kendi kendini yolda zannediyorsun.
Yol göstericiye tabi olacaksın ki, yol gösterici sana yolda yolu gösterecek. Sen yol göstericiye tabi değilsen. Sen hevâ-hevesine tabisen. Sen heva hevesini ilah edindiysen, ilah edindiysen, hala da kendini yolda görüyorsan, şeytan seni aldatmış. Sen kanmışsın. Sen aldanmışsın. Bu da sufiliğin vartalarıdır. o kimse aldanır orada. Müslümanlar vardır mesela. Görürsünüz de etrafta. Farz yok, vacip yok, sünnet yok, hiçbir şey yok. Ama kendini evliyadan görür. kendisini Müslüman görmesi onun hakkıdır. Bir şey demeyiz. Ama o kimse dinin icablarını yerine getirmez, farzı vacibi nafilesine bakmaz, bakmaz. Yok. Ama kendini evliyadan görür. Hatta dahi ileri kendini mürşid-i kâmil görür. Hatta daha ileri gider dervişlerin ölelileri de vardır.
Der ki benim hakkımı şeyhim yiyor. Ben gerçekten mürşidim. Ama biz ölelilerini de duyduk çünkü gördük. Hatta der ki Şeyh Efendi benim o yüzden dergâhtan uzaklaştırdı. Tabii. O şeyh olsaydı, tabii. O şeyh olacaktı veya şeyh aslında şeyhin haberi yok ondan. Bu normalde sufiliğin vartalarıdır. O kimse kendini yolda görüyor hâlâ da. Bak o kimse kendini yolda görüyor. yaptıklarını ettiklerini normalde çuvala koysan çuvala sığmaz, nehre döksen nehir necistenir, Çanakkale Boğazına döksen Ege Denizi kirlenir, ona bakmaz o. Der ki kendince benim hakkım yendi. Ama görsen o yoldadır. Ondan dahi derviş de yoktur. O derviş de değil artık şeyh olmuş o. Sufi’yi yolda tutan iman mıdır, sevgi midir? İman olmazsa bir kimsede necistir.
Bir kimsede iman yok ise necistir. O neyi ne kadar sevdiğini iddia ederse etsin imansız kimsenin hiçbir şey de doğru değildir. İman etmek önemlidir önce. Bir kimsenin hadislerde bir kimsenin diyor içinde zerrece iman olsa, zerrece iman olsa o cehennemden kurtulurlar. Önemli olan imandır.
İmân Olmadan Sevgi Necistir — Beğenmek-Muhabbet-Sevgi-Aşk Silsilesi
İmanın üzerine İslam, İslamın üzerine de sevgi yerleştirir mi o kimse kemaler ver. Allâh bizi onlardan eylesin. Sevmek için nereden başlamak gerekir? Sevmek için beğenmekten başlar. İnsan beğendiğini sever, beğenmediğini sevmez. Beğenir ona muhabbet besler, bu ne olursa olsun. Beğenmezse ona muhabbet beslemez. Muhabbet beslerse ona sevgi yolu açılır. Muhabbet beslemezse ona sevgi yolu da açılmaz. Severse o kimse aşık olur. Sevmezse o aşık da olmaz.
Ayağına Diken Batmayan Sûfî — Belâ-Müsîbet İmân Ölçeğidir
Ayağına diken batmayan Sufi neyi yanlış yapıyordur? Bir kimse imanı İslam’ı kadar başına belâ ve müsibet gelir. Eğer bir kimsenin üzerine belâ ve müsibet yok ise o kendince hem imanını hem İslam’ını hem de İslam’ı tebliğini kendi üzerinde sorgulaması gerekir. Çünkü belâ ve müsibetin çoğu peygamberleridir. Ondan sonra peygamber varislerinedir. Ondan sonra onun peygamber varislerinin etrafındakileridir. Bu o kimsenin belâ ve müsibet ile iman ve İslam’ı yaşaması dengelidir. Bir kimsenin üzerinde dinle alakalı, dinle alakalı üzerinde herhangi bir müsibet yok ise herhangi bir sıkıntı yok ise o kimse tam iman ehli olarak La ilâhe illallah Muhammeden Resûlullâh dememiştir. kemale ermemiştir. Eğer kemale ererse, öyle söylerse onu ancak müminler sever.
Müminler sevdiği için, diğerleri sevmediği için o sıkıntı yaşar. Bu kimse böyle bir tam iman ehli olursa onun üzerine hastalık eksik olmaz. Bela, müsibet eksik olmaz. Bu hastalık, bela, müsibet eksik olmuyorsa da onun iman ehli olduğunu, İslam ehli olduğunu doğru yolda olduğunu gösterir. Çünkü o bela, müsibet, hastalık da Allâh onu temizliyor. Onu bu dünyadan o temiz bir şekilde götürecek. O zaman bir sufin ayağına diken batmıyorsa o tam bir sufilik yapmıyor. Tam sufilik yaparsa onun ayağına diken batmaması mümkün değil. Tam bir sufilik yaşarsa ne evdeki eşi dayanır, ne evladı uşağa dayanır, ne etraf dayanır ve tam bir sufilik yaparsa Türkiye Cumhuriyeti, Devlet-i Malum devletle sıkıntı yaşar, yaşar.
Yaşamaması gayrı kabir bir şey, mümkün değil. Dua ediyoruz Cenâb-ı Hak derviş kardeşlerimize imtanın kolayından versin. Çünkü hadîs-i şerîf âyet-i kerimi var anne babalarınızla, eş ve çocuklarınızla, mallarınızla, canlarınızla, imtihan edin. İmtihan edin. İmtihan edin. Çocuklarınızla, mallarınızla, canlarınızla imtihan ederiz diye. Varlıkla, yoklukla, ticaretlerin kısılmasıyla ziraatta elde ettiğiniz ürünlerle imtihan olursunuz. Ticaretten imtihan olursunuz. Ziraattan imtihan olursunuz. Eşlerinizden kadın, erkek önemli değil, imtihan olursunuz. Çocuklarınızdan imtihan olursunuz. Eğer o noktada imanınız kaviyse bu imtihanlara da sabredersiniz. Bir çıt ilerisi onlarla barışık olursunuz. Bir çıt ilerisi hiç şikayet etmez tebessüm edersiniz.
Hiç şikayet etmeyip tebessüm ediyorsanız o zaman tamam. Of yandım yok bu işte. Of yandım diyorsan o zaman sıkıntı büyük yine. Geriye doğru gittik. İlk soruya da gidelim. Evet tam teslimiyette onu tefaratla anlattıydık.
Allâh’ın Yemini — Sâffât Sûresi ve Müteşâbihin Karşısında Edeb
Saffat Suresi saf saf dizilmişlere toplayıp sürenlere zikir okuyanlara yemin ederim ki ilahınız birdir. Mire 4 soru 1 Kur’ân’da farklı surelerde Allâh yemin ettiğini okuyoruz. Allâh’ın yemin etmesi nedir? Biz bu noktada çok soru sorarlar bunu. Allâh bir şeyin üzerine yemin ediyor. Göklere de yemin ediyor. Yerlere de yemin ediyor. Allâh yemin ediyor. Burada ciddi bir şey var. bu konuda benim anladığım bu. bir şey yeminle söylüyorsa bunun arkası ciddi bir şey. Buraya dikkatle bakın. Buraya dikkatli okuyun. Buraya üzerine dikkat gösterin. Benim anladığım bu. Allâh yemin eder mi? Etmiş. Sonuçta bu ayeti kerimeler tam olarak müteşâbih olduğundan anlaşılabilmiş değil. Ne yapacağız? Bunların üzerinde kafayı yormanın bir anlamı yok.
Bunların üzerinde kendi kendimize kafayı yormaya kalkarsak bu sefer biz asıl meseleyi, gerçeği kaçırmış oluruz. Gerçek, hakikat ne? Biz Allâh’ı bilmek ve tanımak için yaratıldık. Onu bilmenin tanımanın yolunu ara. Soru 2 Surede zikir edenlerin de üzerinde mi yemin ediyor? Yemin etmiş. Allâh’ı zikredenlere Allâh da zikrediyor. Yemin etmiş. Ne diyelim şimdi? Etmesin mi diyelim? Allâh’ın üzerinden yemin etmesi bu duruma nasıl kıymet veriyor? Daha önemli atfediyor bu mesele. Daha önemli olması gerektiğine inanıyoruz. En önemli soruyu en sona bıraktım.
Tahammül Ölçülemez — Beş Liraya Kafayı Yakan ile Yangına Sabreden
Cumartesi günü ehliyet sınavım var. Yalnız çok heyecan yapıyorum. Dua ve tavsiyenize ihtiyacım var. Bu da lazım. Allâh yardımcın olsun. Kolay değil, ehliyet sınavı kaç para derler? 15.000 lira mı? Ne derler? Yanınca 15.000 lirası yanıyor. Aman yanmasın. Allâh muhâfaza eylesin. Bunun da açılası yok. O yüzden birkaç soru alabilirim. Bir müminin iç dairede de bir dervişin tahammül seviyesi ne olmalı? Bilemeyiz onu. Mesela neye ne kadar tahammül edeceğini nasıl içtah edilebiliriz? Biz normalde onu bilemeyiz. Onu da yanılabiliriz çünkü. Kimin neye ne kadar dayancına bilemeyiz. Birisinin ayağına diken batar, günlerce hasta yatar. Gerçekten hasta yatar. Biz onu neden buna dayanamadın diye hesap soramayız, bir şey de diyemeyiz.
O kadar o. Adam birisi 5 lira kaybeder, 5 lira kaybederince kafasını adam akli dengesine yutuyor. Ben birini tanıyorum. Ondan sonra bir yangın geçirdi. İşleri toparlıyorum dedi geldi birisi çarptı gitti. Bir tekrar borçları ödedi. Ondan sonra tam biraz daha toparlanıyordu. Birisi geldi bir daha çarptı gitti. Şekil A. Ondan sonra gene toparlıyorum dedi tam toparlayacak. Bu sefer iş yaptığı adam en fazla normalde borcu vardı. Kendimi saymıyorum ben. Benim de ondan kalacak yanım yok da. Ondan sonra adam kalktı bir de kafasına sıktı. Kendince biz diyoruz ki adam kendi kafasına sıktı. Yok bizim Cafer’in kafasına sıktı adam. Sonuç itibariyle Cenab-ı Hakk’ın dayanma gücü verdi. Dayandı. Yine tekrar borçları morsları ödedi.
Düşün artık imtihanı siz. Şimdi bir başkası normalde onları da tanıyor. Adam 5 lira kaybediyor kafayı yiyor. Adam bir hastalık geçiriyor kendinden geçiyor adam. Bir kimsenin neye ne kadar tahammül edeceğini bilemeyiz. O yüzden bir kimsenin başına bir şey geldi gelir herkesin başına gelir. Buna neden tahammül edemedi diye de sorgulayamayız. Cenâb-ı Hak onu öyle yaratmış. Şimdi tahammül sınırı onun o kadar. Gönül ister ki hiç kimse hiçbir şekilde bir sıkıntı yaşamazsın. Cenâb-ı Hak bütün dervişleri rüyalarında geçirsin. Âmîn. gönül onu ister onlar kolay bir şey değil çünkü bunları yaşamak. böyle imtihan istenmez ama insanın başına gelir çarpar. Şimdi örnekliyorum bunu böyle. Şimdi ben neyim? Nylon faturacı.
Öyle yazıyorlar mı herkes şimdi? Yazıyor. Ben mahkemeye dilekçe yazdım. Dedim ki faturaları bana hangi ne hangi faturaysa bana dedim örneklerini gönder. Mahkeme Büyüs Mahkeme yazdı. İncelenmiş bir fatura yoktur diye. Nerede o zaman bu nylon nerede? Yok. Bütün Türkiye’yi beni öyle tanıttılar mı? Hâlâ daha millet öyle büyük bir çoğunu tanıyor mu? Bu şimdi bir başkasını normalde kaldırabileceği bir şey mi? Bunu düşündüğün zaman, tefekkür ettiğin zaman diyorsun ki ya ben neyle karşı karşıya kaldım? Şimdi bu normalde Türkiye burası veya Türkiye olmasa ne olacak ki? Başka bir yer olsan olacak, olmasan olacak. Bir Müslüman başına gelecek olan bir şey bu. Eğer mümin isen. O yüzden bir kimse ne, nereye kadar dayanır?
Ona bir şey diyemeyiz ki biz. Adam bakıyor mu beş kuruş kaybediyor, dünyası gidiyor adamın. Veya herkesin başına gelebilir. Adam eşinden ayrılıyor, çöküyor. Psikolojisi bozuluyor. Kadın erkek. Bakıyorsun aaa psikoloji gitmiş. Sen ona istediğin kadar da memlekette kadın mı kalmadı, memlekette adam mı kalmadı, boş laf gitti. Bir kimsenin neyi nereye kadar kaldıracağını tahmin etsen dahi, analiz etsen dahi o boşa çıkabilir. Bir bakıyorsun adam sivilciyeden yıkılıyor. Bildiğin sivilce. Rengi sarardı diyor, doktor doktor dolaşan insan tanıyor. Bir de doktor hiçbir şeyin yok diyor, doktor bir şey bilmiyor diyor, başkasına gidiyor. O da diyor hiçbir şeyin yok, başkasına gidiyor. Benim hastalığımın derdimin devasını bulamadılar, hastalığımı da bulamadılar diyor.
Demiyor benim hastalık kafamda diye. O yüzden onun bir kimse neyi nereye kadar çeker, neyi nereye kadar götürür bilemeyiz. Onu analiz etsek dahi zor, o bir insanın başına gelince belli olacak o. İnsanın başına gelmeyince belli olmaz. Şimdi bir kimsenin dostluğu insanın başına gelmeyince belli olmaz. Sevgisi bir imtihana girmeyince belli olmaz. Bağlılığı bir imtihana girmeyince belli olmaz. Adamlığı bir imtihana girmeyince belli olmaz. Kadınlığı bir imtihana girmeyince belli olmaz. Evlat bir imtihana girmeyince belli olmaz. Ben öyle çocuklar tanıyorum, anasını babasını satıyor. Ben öyle insanlar tanıyorum, babası hasta aylarca yıllarca yanına gitmiyor. Ben öyle kadınlar tanıyorum, adam hasta olduğu için bırakıyor adamı.
Öyle adamlar da tanıyorum, hanımı hasta bırakıyor. Öyle adamlar da var, kadının bütün çilesini çekiyor, kadın genel oğlunu görmüyor. Daha laf söyleyeceğim diye uğraşıyor. Hepsi var, kim ne kadar kaldırır bilemeyiz. Onu normalde dışarıdan analiz eder insan.
Dervîşi Analiz Etmek — Yolda Değişen Hüküm ve Ahmed Örneği
Ben şimdi otururum, Yusuf’u analiz ederim. Yusuf’u analiz ederken tanımaya başladıkça analizim değişebilir mi? Baştan ana hatları belirlersin ama yol yürüyorsun. Yusuf’un bir taraftan kaşını oynatmasını görürsün, dersin ki bu burada kaşını oynattı. Önceden ama görmedim. Eğer manen gördüysen bir sıkıntı yok zaten, problem yok. Manen dediler ki Yusuf böyledir, al tamam, ne yapıyorsa yapsın. Yusuf, sıkıntı yok onda. Ama öbür türlü yolda anıtlanıyorsun onu. Yusuf’a diyorsun kalk oradan buraya otur, Yusuf bir sendeliyor. Diyorsun ki sendeledi buradan. Ne olmuş bir arka halakaya geçmiş ya bir arka halakaya geçmiş. Ne olmuş halakaya çıkmamış. Bir bakmışıyorsun sendeliyor. Hiç küçücük bir şey değil mi?
Birine diyorsun ki bunu buradan kaldır diyorsun sendeliyor. Diyorsun ki ha tamam. Ben bunları yazar mıyım içimden evet. Yazdığımı saklar mıyım hayır. Bu analizler ama yolda hep değişir bunlar. Şimdi örneklemek gerekirse neydi ismin? Ahmet mesela Ahmet’in başlangıcıyla bugünün arasında dağlar kadar fark var. Doğru mu? Evet. Şimdi Ahmet üstüne koya koya gelen bir derviş. Benim nazarımda şimdi onu analiz ediyorum. Ama başlangıcında Ahmet tabiri de iste, tabirci ise bomboştu değil mi Ahmet? onu küçümsemek için söylemiyorum. Şimdi onu analiz ettin bu adam boş. İyi sonra analize devam ediyorsun. Adam istikameti, istikrarı gelmesi gitmesi hizmeti koşturması bakıyorsun. Ahmet üstüne koya koya gidiyor.
Analizin değişiyor o zaman. Tanıdıkça daha da değişiyor. Bu arada tabi sıkıntılar da dergahın sıkıntısı, Çanakkale’nin sıkıntısı örneğin sıkıntı bitmez bizim gibi topluluklarda. Ahmet orada duruyorsa hala da tamam. O rüzgarları o fırtınaları atlattıysa her yerin bir rüzgarı fırtınası vardır. Dergahın da bizim dergahın da rüzgarı fırtınası eksik olmaz. Bitmez. benim tabirimdir, elek çalışır hep. Şimdi o kimse normalde örneğin sadece Çanakkale’de olmaz ki Ankara’da da olur. İzmir’de de olur. İzmir’de birisi başını kaldırır, oradan başka birisi başka bir şey yapar. Her yerde olur bu. Burada olmaz böyle bir şey yok. Böyle bir şey yok. Dervişlik varsa bir yerde orası böyle kaygan zemin gibidir. Orada herkes çalkalanır habire.
Sağlam tutun sen. Şimdi analiz değişir o yüzden yolda. Onu değişmeyecek diye bir kaydı yok. Efendim az önce Yusuf’a bakarım kaşını kaldırdı mı yazarım dediniz ya mesela ona ne kadar tahammül edersiniz? Ben ederim. Onu yazdığınız zaman onu sabır gösterirsiniz. Ben onu ederim o kaşını kaldıracak o ben onu burada eğiteceğim bir daha öğreteceğim. Şimdi bunu söyledim ya bütün herkes şimdi ne diyor? Aman bir şey dediğinde kaşımızı kaldırmayalım doğru mu? Örnek. Ahmet’in üzerinden ben Ahmet’e değil herkese mesaj veriyorum şimdi buradan. Büyük eğitim bu. Bir şey oldu mesela Cafer’i dinlemeyen beni de dinlemeye durdu. Bıraksın gitsin dedim ben şimdi. Bu bir eğitim. Sen Cafer’i dinlemiyorum diyemezsin.
Sen Adnan’ı dinlemiyorum Hüseyin’i dinlemiyorum diyemezsin. Şimdi birisinin bir laf söylersin herkes alır ondan alacağını. Alıyorsa. Almıyorsa zaman içerisinde alacak o. Öğrenecek o burada duruyorsa öğrenecek onu. Ama pahalı öğrenecek ama ucuz öğrenecek. Öğrenecek ama. Çünkü burada Allâh’ın sevgili kulu. Bak ben zikrullâh alakasına devam eden bir kimseden hiç ümidimi kesmem. Yeter ki o böyle devasa hatalar yapmasın. Devasa hata nedir? dergahı, topluluğu rencide edecek topluluğu ve fahartı bir yöne sevk edecek bir şeyler olursa bana kalmaz zaten iş. Ben yine böyle şunu unutmayın. Allâh beni affetsin böyle söylemek istemem. Kimisi böyle malı babasından bulur. Mirasiyedidir o. Eğer gerçekten düzgün insansa babasından kalın malı en böyle azami muhafaza eder korur.
Üstüne koyuyorsa o iyi insandır. Bak üstüne koyuyorsa.
Mîrâsyedî Olmayan Dergâh — 38 Yıllık Çile, Yusuf’u Harcamamak
Şimdi benim dergah hayatım mirasiyedi değil. Allâh beni affetsin. Ben bir kimsenin üzerine kurulmadım. Ben Bayındırın ilk dervişiyim. Şeyh Efendi’nin şehlinin ilk zakiriyim. Bayındırın da zakiriyim. Ben ödemişte ilk dersi orada veren benim. Sonra oraya göçen benim. Orada Allâh’ın izniyle dergahı kuran da bu fakir. bu tabi tek başına değil. Ardından Bursa, ardından başka il ve ilçeler. Ben böyle hazır kurulu bir yere hiç oturamadım. Ben hazır kurulu bir iş görmedim. Hiç hazır kurulu bir işe oturamadım. Hazır kurulu bir eve oturamadım. Hazır kurulu bir dergaha oturamadım. Hiçbir şeyim benim hazır değil. Cenâb-ı Hak’am da senayidir bu konuda. Hiç kimseye mihnet borcum yok. Şimdi böyle olunca bir dergah nasıl kurulur?
Orada insan nasıl yetiştirilir? Ne sıkıntılar çekilir? Ne problemler yaşanır? Hepsini bire bire 38 yıldan beri yaşayan insanım. Karakolunu görmüşüz, mahkemesini görmüşüz, savcısını görmüşüz, polisini görmüşüz, askerini görmüşüz, sorgulanmışız, günlerce sorguda kalmışız. Bunları yaşaya yaşaya gelen bir insanım. Ben o yüzden Yusuf’u harcamam kaşını kaldırdı diye. Ben Yusuf’u çünkü burada tutmanın yolu veya ona bir şeyler vermenin çabasını harcam bir insanım. Neden Yusuf’u harcayayım? Kaç yıl oldu Yusuf? 13 yıl olmuş. Neden harcayayım Yusuf’u? Ben harcamam. Harcayana da hatta kızarım. Derim ya siz bir çiçek yetiştirdiniz mi? Siz bir sebze yetiştirdiniz mi? Bir meyve yetiştirdiniz mi? sen bir tane bülbül yavrusu al, koy bakalım kafese bir yetiştir onu.
Sen bir tane adamı al, taşı onun yanında. O naz edecek sana. Ya bu akşam geleyim mi gelmeyeyim mi? Bak öksürüyorum da. Ya geliyorum terliyorum ondan sonra da üşütüyorum orada ben. Bunları hep dinledik, hep yaşadık. O adamı derviş edeceğim diye uğraşırsın, mücadele edersin, çile çekersin, nazını çekersin. Şimdi zaman zaman yaptım diye söylemiyorum, hakkınızı helal edin. İki kişi yakalamışız orada, bir kişi yakalamışız. 500 kilometre gidiyorum ben. 300 kilometre gidiyorum. Bir de kimselere de haber veremiyorum. O üç kişi var ya onu koruyacağım diye uğraşıyorum. Onlarda gidiyorlar, gelecek diyorlar sohbeti. Oradan bir başkası yazıyor Mustafa Özbah. Yüzüme söylüyor, sen naylon fotoğrafcısın diye.
Anlatıyorum ona boyuna. Şimdi gitmişin 350 kilometre 400 kilometre dövüyorsun oraya. Gidiyorsun, geliyorsun, gidiyorsun, geliyorsun. Orada bir tane fidan dikelim diye. Bir rüzgar esiyor orada da, bir sallanıyor orası da. Aman sallan da orası diyorsun, tekrar gidiyorsun. Nereye kıyacaksın? Nereye yapacaksın senin dalınını bu dağını da keserim diyemiyorsun. o kolay bir şey değil. Sen gel şimdi buraya harca. Sen kazanmadın ki, harcarsın. Ama sen kazandıysan harcayamazsın. Sen birisi oraya zarar verecek diye kolunu kanadını gerersin oraya. Kendini feda edersin. Dersin ki birinin bir şeyse olmasın. O yüzden kaş kaldırdı diye harcayamayız kimseyi. Ve hatta o gevşek davrandı. O da gevşek dervişmiş dersin.
Zamanla sıkılaşır dersin. Ders çekmiyor. Neden ders çekmiyorsun diyemezsin. Utanır, sıkılır, zikrullâh gelmez. Ders çekmeyenler var mı? Var. Sabah namazından sonra oturursun sen ders çekiyordun diye bir bakarsın ki ders çekmeyenler gözünün önüne getirilmiş. Ondan sonra dersin ki akşam tamam sohbet neydi bugün?
Ders Çekmeyen Dervîş — Bilgisayar Açılmaz, Âl-i İmrân 135 Mesajı
A’li İmran kaçtı 135 miydi? 135’ti. A’li İmran 135. Onlar ki bir hata bir günah yaptıklarında bir nefislerine uyduklarında hemen Allâh’ı zikrederler. Âyet-i Kerîme buyur. Dersin ki bunun akabinden şimdi söyleyecek olduğunu, verecek olduğunu mesajı verirsin dersin. Öğlet programlıyorsun ya kendini. Onda bilgisayar açılmaz. Hazırlarsın ana temalarını. Dersin ki A’li İmran 135’ti değil mi? 135’ti. A’li İmran 135. Çalışırsın bir gün. Bir de sabah ile görmüşsün göreceğini ya. Akşamdan 135’i belirlemişsin. İyi sabah yakazada da göreceğini görmüşsün tamam hepsini yerli yerine toparlayacağım dersin. Açılmaz kalır. Dersin ki içinden. Şimdi herkes der ki bilgisayar açılmadı. Ben içimden kendi bilgisayarımdı der ki bunu konuşmam lazımmış.
Şimdi konuştuk ya. Diyemezsin bir şey. Söyleyemezsin. Bu işlerine benzer. İnsanın kendi evladı bir hatası kusur oluyor. İki de birde onun hatasını kusurunu söylersen. Baba evlat ilişkisini bozarsın. Bozarsın. Böyle bir babalık olmaz. Böyle bir annelik de olmaz. Böyle bir evlilik de olmaz. Ha böyle çocuğun üzerinde baskı yap. Şunu şöyle yaptın da bunu böyle yaptın da şöyle oldu. Olmaz. Bir ilişki bozulur. Olmaz. Bir insan baba mesela babalığını ona göre göstermeyecek. Çocuğunun hatasıyla kusuruyla uğraşmayacak. Onunla arkadaş da olmayacak. O da yanlış. Baba oğluyla kızıyla arkadaş olmaz. Yok. Baba babadır çocuk çocuktur. Aynı şey.
Şeyh-Mürîd Edebi — Baba-Evlat Misâli, Dervîşi Şikâyet Etmemek
Şeyh şeyhtir, mührit mührittir. Arkadaş değildir. Sen onun eksiğini kusurunu nasihat edeceksin, söyleyeceksin. Aynı şey. Nasıl baba babalık yapıyor, evladını atabiliyor mu? Doğru bir baba evladına zulmetmez. Atamaz da evden. Doğru bir baba evladına küsmez. Doğru bir baba çocuğuna yolda, berde, orada, burada küfretmez, hakaret etmez, laf söylemez. Doğru bir baba evladını bir başkasına şikayet etmez. Bir başkasının önünde küçük düşürmez. Doğru bir anne baba diyelim yani. Doğru bir anne baba çocuğunun yaramazlıklarını, yanlışlıklarını, eksiktiklerini hiç kimseye konuşmaz. Oturur evladına nasihat eder. Aynı şey. Doğru bir şey, doğru bir zakir, doğru bir çavuş etrafındaki insanları şikayet etmez bir yere.
Oturur nasihat eder. Şey efendi, bir başka şeyh ile oturuyoruz. dervişleri şikayet ediyor bana, kendi dervişlerini şikayet ediyor. Sustum baktım. Öyle değil mi Mustafa efendi dedi bana? Estağfurullah efendim dedi. Siz daha iyi bilirsiniz. dedim dervişleri şikayet etmemek lazım. Bu da Beytullah’ın bahçesinde oluyor dış bahçede, sarayın önünde oluyor. Hiç unutmuyorum. Biraz da bana ilk önce laf çarptırmak istedi. dedi gördüklerini söylüyorlar dedi. Diyeceğim ki dedi şu gömleğin altında ne var? Düğme var diyecek sana dedim. Kaldı ben öyle deyince. Çünkü onun ortamında şey efendi bana hal anlattırdı. Şimdi oradan o ben onu biliyorum derdin onun. Sıkıntısı var. Beytullah’ın bahçesinde de o gol atacak hesapta.
Allâh da attırmayacak ya. diyeceğim ki dedi böyle gömleğini tuttu. Bunun altında ne var diyeceğim dedi. Ben de dedim düğme var dedim. İçimden dedim şimdi düğmenin altında ne var derse parayı oraya saklamışım. Parasızım diye geziyorsun ortalıkta diyeceğim yüzüme. Allâh biliyor içimdekini. Baktı durdu. Şimdi cimri insan parasını saklar kendi üzerinde de olsa. Cimri insandır o. Kendi parasını kendinden bile saklar o. Olur mu olur yanlışlıkla elime oraya gider. Oradan da para çıkar der. Cimri insan öyledir. Kendi parasını da saklar o. Bulunmayacak yere koyar kendi parasını. Sonra arar boyuna. Kimisi unutur gerçekten. Kimisi de böyle parayı arıyormuş gibi yapar. Sen öde. Cimri insandır o. Bak bu cimri insandır.
E şimdi Sonra dervişlere geçti dervişler şöyle dedim. efendim hakkınızı helal edin yani. Derviş şikayet edilmez bir başkasına. Bir de senin dervişin. Risan kendi dervişini bir başkasına şikayet eder mi? Başka bir dergahtan bir kimseye. Yok etmez senin mahremindir dervişler. Oradaki dervişler zâkirin mahremidir. Oradaki dervişler çavuşun mahremidir. Orada ders yapan kimseler derse gitti. Evin mahremidir. Ancak işin içinden çıkamazsa Atnan işin içinden çıkamadı tereddüt etti. Ben burada ne yapayım diye. O zaman gelir istişare eder. Yoksa ben yetki veririm arkadaşlara. Yetkisizlikten değil hata yapmaktan çekinir. Safer istişare eder. İşin içinden çıkamazlarsa. Hüseyin’i istişare eder işin içinden çıkamazlarsa.
İki Yusuf ikisi de istişare eder. İşin içinde çıkamazsa. Erdoğan istişare eder işin içinden çıkamazsa. Ertağ’ın işinin içinden çıkamasa istişare eder. Erkan işin içinden çıksa da çıkmasa da istişare eder. Sıkıntı değil. herkesin dervişlik yolunda bir yürüyüşü vardır. İstişare ederler. Bu noktada bir sıkıntı yok. o normal, o şikayete girmez.
Mahremiyet ve İstişâre — Eşler Arası Sırrı Anneye-Babaya Açmamak
Hanım burada nasıl davranayım? Bu şikayet değildir. Orada nasıl davranacağını soruyor. Doğru, haktır. Örneğin. Cemili unutmamıştık ya. Unutmadık Cemili. Bunlar alınmazlar benim adımı zikretmedi diye. Bir de öylesi var. Benim adımı okunmadı orada. Tabii. Ya beni ismen bildi. O büyük mutluluk. Örnek. aslında yok bir kasıt. Ama velakin derviş gönlü böyle bir şeydir. İsmail diyor beni buradan es geçtin diyor. Aradan geçirdin diyor. İsmail de. İsmail seni es geçmedim ya. Seni es geçer miyim ya? Hala daha gözümün önündedir senin evinde ilk zikrullâh yaptığımız zaman. Salonda yaptık dedik değil mi? Evet. Şimdi normalde o yüzden istişaret eder. Bu şikayet değildir. Ama bir kimse mesela örneğin. Burada olan bir şey, dışarıda adam şikayet ediyorsa buranın dervişi değil o.
Mahrendir bazı şeyler. Biz açık konuşuyoruz. Sonuçta internette canlıda yayınlanıyor. Bizim saklımız, gizlimiz yok. Ama mahrendir bazı şeyler. bir insanın bir adamın eşini gidip de annesine babasının veya eşinin annesine babasına şikayet etmeye benziyor. Veya bir kadının kalkıp da kocasını, annesine babasına şikayet etmesine benziyor. Hiçbirisi de doğru değildir. Senin eşindir. Otursun konuşursun. Şikayet etmek hoş bir şey değildir. Veya da bir eşlerin birbirlerinin eksikliklerinin ve noksarlıklarına dışarıda konuşmaları hoş değildir. Mahremindir senin. Bir kadının eksikliğini annesine babasına anlatamazsın. Sen kendi anne babana da anlatamazsın. Bir adamın eksikliğini kadın kendi annesine babasına da anlatmaz.
Oğlanın annesine babasına da anlatmaz. Doğru değildir bunlar. Sonra bir kimse bir adam evini korur. Evini muhafaza eder. Bir erkek kendi evine kendi annesine babasına da karıştırmaz. Çorba olur orası yoksa. Olmaz. Annesine babasına diyecek ki benim sorumlusu. Karışmayın benim evime. Tatlı bir şekilde. Yoksa anası ayrı karışır, babası ayrı karışır. Haydi onu duyan kızın annesi karıştır. Haydi onu duyan kızın annesi karıştır. Onu duyan kızın babası karıştır. Oldu dört tane el evin içinde. Bir adamın evi var, eli var beş. Bir de kadın var altı. Altı tane el var evin içinde. Altı tane söz var. Hepsi de onlar cümle kurmuş olsa altmış cümle var orta yerde dalaşan. Baş edilmez. Zayıflık göstergesi.
Zafiyet var. O yüzden bir dergahda da on tane el karışmaz ortalığa. Oranın şeyhi var belli. Bitti. Oranın mizakiri var bitti. Oranın bir görevlisi var bitti. Orada biter. Bitmiyorsa üstad var. O kadar. O yüzden kıyılmaz. Laf oradan çıktı. Analizin değişir. Analizler değişir. Hayat değişir. Dünya değişir. Dergah değişir. Her şey değişir. Algılar değişir. Yönetimler değişir. Değişir. Ama sen istikameti korumakla mükellefsin. Değişmeyen Kur’ân ve Sünnettir. Hayat da değişir. Yaşantı da değişir.
Değişen Dergâh Âdâbı — Şeyhi Doğrudan Aramak, İzin ile Bilgi Farkı
Daha ben yeni dervişken, Zakir’den habersiz şeyhe telefon açamazdık biz. Dergah da onu kaldıramıyordu. Bayındır da kaldırdım ben bunu. Arkadaşlar saat 10 ile 11 arasında arayabilirsiniz. Ben şeyhe efendiden müsaade aldım. 10 ile 11 arasında herkes şeyhe efendiyi arayabilir. Benden izin almanıza gerek yok. Hatta daha sıkıydı. Mesela Tire’den bir derviş İzmir’e gidecek. Ticaret yapacak. İş yapacak değil mi? Neden Zakir haber vermemiş? Öyle bir sıkılık vardı. Adamın özel bir işi var ya. Neden haber versin ona? Haber verecek. Dedim yok. Bana dese ki birisi bana böyle haber verecek. Ben haber vermem derim. Benim özel hayatım derim. Söylemek zorunda mıyım sana nereye gittiğimi? Ben bayındırdı onu kaldırdım.
Sonra her yerde kaldırdım. Gittiğim yerde de. Şeyhe efendi böyle böyle diyormuşum dedi. Evet efendim dedim. Sizden müsaade almıştım dedim. Herkes arayabilir. Hiç kimse benden izin almasına gerek yok. Dileyen dilediği yere gider. Zakirler hariç. Cemil gitmeyecekse o hafta derse Cemil bana haber verecek. Diyecek ki ben bu hafta gitmiyorum. Şuraya gittim buraya gittim. ömreye gittiler geçen. Allâh kabul etsin. Onu böyle edemen söyleyecek. Neden? Ben bileceğim Cemil bu hafta orada değil. Örnek. Başka bir şeye gerek yok. Ama o değişir dedim ya değişti. Örnek Bursa’dan bir kimse şimdi bir yere gidecek.Hüseyin’i mi arayacak? Hüseyin abi ben filancı yere gidiyorum. Veya İstanbul’dan bir kimse bir yere gelecek.Ertan’ı arayacak.
Ertan kardeş ee ben şuraya gideceğim gidebilir miyim? Bir de bu var. Değişiyor. İzin ayrı bilgi ayrı. Bilgi verir adam bir kimse. O ayrı. Zakirlerin vermesi gerekir. Eğer onun da orada bir vazifesi varsa bilgi verecek. Bir vazifesi varsa. Mesela örneğin kim var şimdi Semazenelerin başında kim var şimdi? Kim? Ha Dursun var evet. Dursun Semazenelerin başında çıkıyor değil mi? Çıkıyor şimdi örnekliyorum. Şimdi Dursun’un görevi var.Dursun’un görevi olduğu için Dursun bilgi verecek. Çünkü pazar günü program var orada. O gelemeyeceğini söyleyecek yani. Çünkü vazifesi var onun. Veya Mıtırban var değil mi orada şimdi? Mıtırban haber gelecek. İçinden birisi. Mıtırbanın başında. Ahmet sen misin. Mıtırbanın başında?
Ahmet de diyecek ki Ahmet abi ben bugün gelemiyorum. Eyvallâh. Söylemek zorunda değil neden gelmediğini. Mahremidir bir şeyselir. Ama vazifeli olan oradaki vazifeyle alakalı bilgi verecek. O ayrı. İzin değil bu. Bu bilgilendirme. Hüç ihlas ve Fatiha-i şerife. Âmîn. Ejmen Destûr.
KAYNAKÇA
- Tam Teslîmiyet (Tefvîz) ve Kurbet Hadîs-i Kudsîsi — Farz-Nâfile Dengesi — Buhârî Rikāk 38 (6502) — Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «Men âdâ lî veliyyen fe-kad âzentühû bi’l-harb — ve mâ tekarrabe ileyye abdî bi-şey’in ehabbe ileyye mimme’fteradtü aleyhi — ve mâ yezâlü abdî yetekarrabu ileyye bi’n-nevâfili hattâ uhibbeh — fe-izâ ahbebtühû küntü sem’ahü’llezî yesma’u bihî ve basarahü’llezî yübsırü bihî ve yedehü’lletî yebtışu bihâ ve riclehü’lletî yemşî bihâ — ve le-in se’elenî le-u’tıyenneh — ve le-i’staâzenî le-u’îzenneh» (Kim velîme düşmanlık ederse Bana harb îlân etmiş olur — kuluma farzdan sevgili bir şey yoktur — kulum nâfilelerle Bana yaklaşır, Onu severim — sevince işiten kulağı gören gözü tutan eli yürüyen ayağı olurum); İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’l-Mahabbe ve’ş-Şevk); İbn Acîbe İkāzü’l-Himem fî Şerhi’l-Hikem; İbn Atâullâh el-İskenderî el-Hikemü’l-Atâ’iyye; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. II — kurbet ve velâyet; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Teslîmiyet, Tefvîz, Kurb, Velâyet» maddeleri.
- Bilmekten Olmaya (İlmden Hâle, Hâlden Makāma) — Sûfî Mertebeleri — Kuşeyrî er-Risâletü’l-Kuşeyriyye bâbu’l-makāmât ve’l-ahvâl; Ebû Nasr es-Serrâc el-Lüma’ fi’t-Tasavvuf — makām-hâl tefriki; Hücvirî Keşfü’l-Mahcûb bâbu’l-ilm ve bâbu’l-hâl; Hakîm Tirmizî Beyânu’l-Fark beyne’s-Sadr ve’l-Kalb ve’l-Fu’âd ve’l-Lübb; Muhâsibî er-Ri’âye li-Hukūki’llâh; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Acâ’ibu’l-Kalb) — ilim ile amelin tefriki; İbn Kayyim Medâricü’s-Sâlikîn c. I — menâzilü’l-yakīn; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I, mek. 261 — ilm-i hâlden ilm-i hakkānîye intikāl; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «İlm, Hâl, Makām, İlme’l-Yakīn, Aynü’l-Yakīn, Hakkü’l-Yakīn» maddeleri; Ekrem Demirli İslâm Metafiziğinde Tanrı ve İnsan.
- Sûfîlikte Soru Edebi — Soru Soranın Hâlinden Olması Gerektiği — Buhârî İlm 6, 36; Müslim Fedâ’il 132 (2358) — Hz. Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in soru soranın hâline göre cevap vermesi (firâset hadîsleri); İmâm Gazâlî İhyâ c. I (Kitâbu’l-İlm — kâdi’l-âlim ve âfâtu’l-ilm); Sülemî Âdâbü’s-Suhbe; Sühreverdî Avârifü’l-Maârif bâbu âdâbi’s-suâl ve’l-cevâb; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I — mürîdin sorularındaki edeb; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. III; İbn Acîbe İkāz; Necip Fazıl Kısakürek Tasavvuf Bahçeleri; Süleyman Uludağ Bilgi-Allâh Bilgisi.
- Aşk-ı İlâhî ve Mecâzî Aşk — Sekr ve «Afyon» Tâbirinin Tenkîdi — Hallâc-ı Mansûr Dîvân ve Kitâbü’t-Tavâsîn; Ferîdüddîn Attâr Tezkiretü’l-Evliyâ ve Mantıku’t-Tayr; Ahmed Gazâlî Sevânihu’l-Uşşâk; Aynü’l-Kuzât Hemedânî Temhîdât; Necmeddîn Kübrâ Fevâ’ihu’l-Cemâl ve Fevâtihu’l-Celâl; Hücvirî Keşfü’l-Mahcûb bâbu’l-mahabbe ve’s-sekr; Kuşeyrî er-Risâle bâbu’l-mahabbe; İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’l-Mahabbe ve’ş-Şevk ve’l-Üns ve’r-Rıdâ); Annemarie Schimmel Mystical Dimensions of Islam ve The Triumphal Sun; William Chittick The Sufi Path of Love; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir; İbn Teymiyye el-Ubûdiyye ve Mecmû’u’l-Fetâvâ c. X-XI — sûfîlerin aşk ıstılâhına selefî tenkîd; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Aşk, Mahabbet, Sekr, Cezbe» maddeleri.
- Tecellînin Tekrarlanmazlığı — «Lâ Tekrâra fi’t-Tecellî» Kāidesi — Rahmân 55/29 («Küllü yevmin hüve fî şe’n» — Her an O bir şe’ndedir); İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem Fass-ı Şîsî, Fass-ı Şu’aybî — tecellînin her ânda tekrarsızlığı; el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye c. II-III; Sadreddîn Konevî en-Nusûs ve Miftâhu’l-Gayb; Ahmed Avni Konuk Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi c. I-IV; Abdurrahmân Câmî Nakdü’n-Nusûs fî Şerhi Nakşi’l-Fusûs; Toshihiko Izutsu Sufism and Taoism: A Comparative Study of Key Philosophical Concepts; William Chittick The Self-Disclosure of God; Mahmud Erol Kılıç Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri; Ekrem Demirli Sadreddîn Konevî’de Bilgi ve Varlık; Suad el-Hakîm el-Mu’cemü’s-Sûfî «et-Tecellî, eş-Şe’n» maddeleri.
- Kalp ve Gönül — Sadr-Kalp-Fu’âd-Lübb Mertebeleri — Hac 22/46 («Fe-innehâ lâ ta’me’l-ebsâru ve lâkin ta’me’l-kulûbü’lletî fi’s-sudûr» — gözler kör olmaz, sînelerdeki kalpler kör olur); Şuarâ 26/89 («İllâ men ete’llâhe bi-kalbin selîm»); Kāf 50/37; Hakîm Tirmizî Beyânu’l-Fark beyne’s-Sadr ve’l-Kalb ve’l-Fu’âd ve’l-Lübb; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Kitâbu Şerhi Acâ’ibi’l-Kalb); Ebû Tâlib el-Mekkî Kūtü’l-Kulûb; Muhâsibî er-Ri’âye; Hâris Muhâsibî Mâhiyetü’l-Akl ve Ma’nâhü; Necmeddîn Râzî Dâye Mirsâdü’l-İbâd; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Kalb, Gönül, Sadr, Fu’âd, Lübb» maddeleri; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir — gönül edebiyâtı.
- Şeytanın Aldatması ve Hevâyı İlâh Edinme — Mağrûr Kullar — Câsiye 45/23 («Eraeyte meni’ttehaze ilâhehû hevâhu ve edallehu’llâhu alâ ilm» — hevâsını ilâh edineni gördün mü); Furkān 25/43; Fâtır 35/8 («Efe-men züyyine lehû sû’ü amelihî fe-raâhu hasenâ»); Lokmân 31/33 («Ve lâ yağurrenneküm bi’llâhi’l-ğarûr»); Buhârî Bedü’l-Halk 11; Müslim Sıfâtü’l-Münâfikīn; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Kitâbu Zemmi’l-Gurûr) — gurûrun yedi tabakası; Hâris Muhâsibî er-Ri’âye bâbu’l-gurûr; İbn Kayyim Medâricü’s-Sâlikîn ve İğâsetü’l-Lehfân min Mesâ’idi’ş-Şeytân; Necip Fazıl Kısakürek İmân ve Aksiyon; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. I — şeytânın vesvesesi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Gurûr, Hevâ, Vesvese, İstidrâc» maddeleri.
- İmân Esâsı — Mahabbet ve Sevgi Üzerine Bina Edilemeyişi — Hucurât 49/14-15 («Kāleti’l-a’râbu âmennâ — kul lem tu’minû ve lâkin kūlû eslemnâ»); Bakara 2/165 («Ve’llezîne âmenû eşeddü hubben li’llâh» — îmân ehlinin sevgisi en şiddetlisidir); Buhârî Îmân 13-15; Müslim Îmân 67-72 — «Lâ yü’minü ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve’n-nâsi ecma’în»; İmâm Mâturîdî Kitâbü’t-Tevhîd; Ebû Hanîfe el-Fıkhu’l-Ekber; Sa’düddîn Teftâzânî Şerhu’l-Akā’idi’n-Nesefiyye; Ömer Nasûhî Bilmen Muvazzah İlm-i Kelâm; İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’l-Mahabbe) — mahabbetin îmâna mebnî oluşu; İbn Kayyim Medâricü’s-Sâlikîn c. III (menzilü’l-mahabbe).
- Belâ ile Îmân — «Eşeddü’n-Nâsi Belâ’en el-Enbiyâ’ Sümme’l-Emsel fe’l-Emsel» — Tirmizî Zühd 57 (2398) — Sa’d b. Ebî Vakkâs Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «Eşeddü’n-nâsi belâ’en el-enbiyâ’ü sümme’l-emselü fe’l-emselü — yübtela’r-racülü alâ kadri dînihî — fe-in kâne dînuhû salben şüddide belâ’uhû — ve in kâne fî dînihî rikkatün hüffife anhu» (En şiddetli belâ peygamberlerin sonra emsâli emsâli kişinindir, kişi dîni nisbetinde belâlanır, dîni sağlamsa belâsı şiddetlenir, dîninde zaaf varsa hafifletilir); İbn Mâce Fiten 23 (4023); Ahmed b. Hanbel Müsned c. I/172, VI/369; Bakara 2/155-157 (sabredenler bahsi); Ankebût 29/2-3; İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’s-Sabr ve’ş-Şükr); İbn Kayyim Uddetü’s-Sâbirîn; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. II — belâ-ibtilâ bahsi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Belâ, İbtilâ, Sabr, Rıdâ» maddeleri.
- Allâh’ın Yemini ve Müteşâbihât — Sâffât Sûresi — Sâffât 37/1-4 («Ve’s-sâffâti saffâ — fe’z-zâciâti zecrâ — fe’t-tâliyâti zikrâ — inne ilâheküm le-vâhid» — saf saf dizilenlere, sürenlere, zikir okuyanlara yemin olsun ki ilâhınız birdir); Vâkıa 56/75-77; Necm 53/1; Şems 91/1-7; Leyl 92/1-3; Duhâ 93/1-2; Tîn 95/1-3; Fecr 89/1-5; Müddessir 74/32-37 — Allâh’ın kasem âyetleri; Âl-i İmrân 3/7 (muhkem-müteşâbih); Taberî Câmi’u’l-Beyân Sâffât tefsîri; Fahreddîn Râzî Mefâtîhu’l-Gayb Sâffât; İbn Kayyim et-Tibyân fî Aksâmi’l-Kur’ân (Kur’ân yeminlerinin tahkîki); Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hak Dini Kur’ân Dili c. VI Sâffât tefsîri; Süleyman Ateş Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri Sâffât; Bekir Topaloğlu İslâm Kelâmcılarına Göre Müteşâbihât; Süleyman Uludağ Bilgi-Allâh Bilgisi.
- İmtihân ve Tahammül Sınırı — «Lâ Yükellifu’llâhu Nefsen İllâ Vüs’ahâ» — Bakara 2/286 («Lâ yükellifu’llâhu nefsen illâ vüs’ahâ»); Bakara 2/155 («Ve le-neblüvenneküm bi-şey’in mine’l-havfi ve’l-cû’i ve naksın mine’l-emvâli ve’l-enfüsi ve’s-semerât» — korku, açlık, mal, can, ürünler ile imtihân); Tegābün 64/15 («İnnemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitne»); Ankebût 29/2-3; Buhârî Merdâ 1, 3; Müslim Birr 49 (2572) — «Mâ yusîbü’l-müslime min nasabin ve lâ vasabin ve lâ hemmin ve lâ huznin ve lâ ezen ve lâ ğammin hattâ’ş-şevketi yüşâkühâ illâ keffera’llâhu bihâ min hatâyâhu» (müslümana isâbet eden hiçbir yorgunluk-hastalık-keder-ezâ hattâ batan bir diken yoktur ki Allâh onunla hatâlarını silmesin); İbn Kayyim Uddetü’s-Sâbirîn ve Zahîretü’ş-Şâkirîn; İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’s-Sabr ve’ş-Şükr); Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe‘de tefvîz ve sabır; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Sabır, Tefvîz, Tahammül» maddeleri.
- Dervîşi Tanımak ve Firâset — Mü’minin Firâseti — Tirmizî Tefsîr 15 (3127) — «İttekū firâsete’l-mü’mini fe-innehû yenzuru bi-nûri’llâh» (mü’minin firâsetinden sakının zîrâ o Allâh’ın nûruyla bakar); Hicr 15/75 («İnne fî zâlike le-âyâtin li’l-mütevessimîn»); Heytemî Mecma’u’z-Zevâ’id c. X — firâset hadîsleri; Sülemî Risâletü’l-Melâmetiyye; Hücvirî Keşfü’l-Mahcûb bâbu’l-firâse; Kuşeyrî er-Risâle bâbu’l-firâse; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Kitâbu Acâ’ibi’l-Kalb — firâsetin mecrâları); İbn Arabî el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye c. II — firâset, basîret, keşf; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I-II — şeyhin mürîdleri tanıması; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. II — firâset bahsi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Firâset, Basîret, Keşf, İlhâm, Hâtif» maddeleri; Hayreddin Karaman Tarîkat Şahsiyetleri.
- Mürşid-Mürîd Edebi ve Şeyhin Mürîdi Harcamayışı — Bostancı-Bağbân Misâli — Sühreverdî Avârifü’l-Maârif bâbu âdâbi’l-mürîd ve’l-mürşid; Sülemî Âdâbü’s-Suhbe; Kuşeyrî er-Risâle bâbu âdâbi’l-mürîd ve’l-meşâyih; Necmeddîn Kübrâ el-Usûlü’l-Aşere; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I, mek. 187, 287 — şeyhin mürîd üzerindeki şefkati; Abdurrahmân Câmî Nefehâtü’l-Üns; Lâmiî Çelebi Tercüme-i Nefehâtü’l-Üns; Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân — Mevlânâ’nın Şems’le sohbetinde mürîd terbiyesi; Ahmed Avni Konuk Mesnevî Şerhi Defter II — bostancı-bağbân misâli; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. III — pîrin mürîdleri yetiştirme edebi; Necip Fazıl Kısakürek O ve Ben — Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî ile mürîdliği; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Mürşid, Mürîd, Suhbe, Sülûk» maddeleri.
- Âl-i İmrân 135 — Hatâdan Sonra Hemen Allâh’ı Anmak (Tevbe Âyeti) — Âl-i İmrân 3/135-136 («Ve’llezîne izâ fe’alû fâhişeten ev zalemû enfüsehüm zekeru’llâhe fe-stağferû li-zünûbihim — ve men yağfirü’z-zünûbe ille’llâh — ve lem yusırrû alâ mâ fe’alû ve hüm ya’lemûn — ülâ’ike cezâ’uhüm mağfiretün min Rabbihim ve cennâtün tecrî min tahtihe’l-enhâr»); Taberî, Râzî, Kurtubî, İbn Kesîr ilgili âyetlerin tefsîri; İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu’t-Tevbe); İbn Kayyim Medâricü’s-Sâlikîn c. I (menzilü’t-tevbe); İbn Acîbe el-Bahru’l-Medîd Âl-i İmrân tefsîri; Elmalılı Hak Dini Kur’ân Dili c. II Âl-i İmrân; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Bakara ve Âl-i İmrân Sûreleri Tefsîri; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Tevbe, İnâbe, İstiğfâr, Nedâmet» maddeleri.
- Babalık-Annelik Edebi ve Evlâda Karşı Sertlik-Şefkat Dengesi — Tahrîm 66/6 («Yâ eyyühe’llezîne âmenû kū enfüseküm ve ehlîküm nârâ» — kendinizi ve âilenizi ateşten koruyun); Lokmân 31/13-19 (Lokmân Aleyhisselâm’ın oğluna nasîhati); İsrâ 17/23-24 (anne-baba edebi); Buhârî Edeb 18 (5997) — «Leyse minnâ men lem yerham sağīrenâ ve lem yu’akkir kebîranâ» (küçüğümüze merhamet etmeyen büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir); Tirmizî Birr 15 (1919); Ebû Dâvûd Edeb 58 (4943); İmâm Gazâlî İhyâ c. II (Kitâbu Âdâbi’n-Nikâh ve Kitâbu Hukūki’l-Müslim); Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Hazret-i Lokmân ve Oğluna Nasîhatleri; Mahmud Es’ad Coşan Çocuk Eğitimi; Faruk Beşer Çocuk Eğitimi; Mehmet Şevket Eygi Çocuk Yetiştirmek Üzerine; Mehmet Yaşar Kandemir Şefkat Peygamberi; Süleyman Uludağ İslâm Açısından Aile.
- Mahremiyet ve Eşler Arası Sırrın Korunması — Setrü’l-Avrâ’ — Nisâ 4/19 («Ve âşirûhünne bi’l-ma’rûf» — kadınlarla iyilikle geçinin); Bakara 2/187 («Hünne libâsün leküm ve entüm libâsün lehünne» — eşler birbirinin elbisesidir, mahremiyet metaforu); Müslim Nikâh 123-124 (1437) — Ebû Saîd el-Hudrî Radıyallâhu Anhu rivâyeti: «İnne min eşerri’n-nâsi inde’llâhi menzileten yevme’l-kıyâmeti er-racülü yufdî ile’mra’etihî ve tufdî ileyhi sümme yenşürü sırrahâ» (kıyâmet günü Allâh nezdinde mertebesi en kötülerden biri eşinin mahremiyetini ifşâ eden adamdır); Buhârî Edeb 70-78 — gıybet ve sırrı yaymanın haramlığı; Ebû Dâvûd Edeb 33-34; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Kitâbu Âfâti’l-Lisân — sırrı yaymanın haramlığı); Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. III; Faruk Beşer Hanımlara Özel İlmihâl; Süleyman Uludağ İslâm Açısından Aile; Mehmet Şevket Eygi Aile Sırrı; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Mahrem, Sırr, Setr, Edeb» maddeleri.
- Dergâh Âdâbı, İstişâre ve Hiyerarşi — Ehl-i Hizmet Tertîbi — Âl-i İmrân 3/159 («Ve şâvirhüm fi’l-emr» — işlerde onlarla istişâre et); Şûrâ 42/38 («Ve emruhüm şûrâ beynehüm»); Buhârî İ’tisâm 28; Müslim Birr 55 — istişâre hadîsleri; Ebû Tâlib el-Mekkî Kūtü’l-Kulûb bâbu’s-suhbe; Sühreverdî Avârifü’l-Maârif bâbu âdâbi’l-hânkāh — şeyh, halîfe, nakīb, çavuş, zâkir görev tertîbi; Hücvirî Keşfü’l-Mahcûb tabakātu’s-sûfiyye; Necmeddîn Kübrâ el-Usûlü’l-Aşere; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I-II — Nakşibendiyye âdâbı; Hayreddin Karaman Tarîkat Şahsiyetleri; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. III — dergâh âdâbı; Ekrem Demirli Sadreddîn Konevî’de Bilgi ve Varlık; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Hânkāh, Tekye, Çavuş, Zâkir, Halîfe, Nakīb, Mihmandâr» maddeleri; Mustafa Kara Tasavvuf ve Tarîkatlar Tarihi.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, Sülûk, Velâyet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı