Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
karabasi-sohbetler-2024 ·

2024 Sohbeti #06 — Mesnevî 2071: Çalgıcının Sesi, Zühre Mitolojisi ve Bâkî Olan Söz

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2024 Sohbeti #06 — Mesnevî 2071: Çalgıcının Sesi, Zühre…. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Çalgıcı Hikâyesine Dönüş — Mesnevî’nin Hüsâmeddîn Çelebi’ye Kitapsız Yazdırılışı

Oradan devam edecektik. Tabii hikayenin başlangıcı neydi? Bir çalgıcıydı. Çalgıcının üzerinden yürümüştü. Ama Hazret-iPir her zaman yaptığı gibi araya hikmetler dolusu şeyler, beytler koydu orta yere. Ve enteresan bir şey. Bu böyle oturup da yazılan bir şey değil. Divan değil. Bu normalde Hazret-iEvlana Celalettin Rumu Hazretlerinin Hüsamettin Çelebi’ye yazdırdı. Hiçbir kitaba, hiçbir esere bakmaksızını yazdırdı. Ve araya birçok beytler girdi. Hazret-iPir birden dedi ki asıl hikayeye dönelim. Hikaye neydi? Çalgıcıydı. O öyle çalgıcıydı ki âlem onun yüzünden neşeyle dolmuştu. Dinleyenler sesinden garip garip hayallere dalıyorlar. Şaşılacak hallere düşüyorlardı. Bir de bu çıktı şimdi başımıza.

Bu akşam da tecelliyat böyle demek ki. Hikmet var her şeyde. Öyle güzel sesi vardı ki o çalgıcının. İnsanlar onu dinlerlerken kendilerinden geçiyorlardı. Hayallere dalıyorlardı. Şimdi bazı böyle hem kendisi çalıp hem kendisi söyleyenler vardır ya. Onlar hem böyle bir keman çalar aynı zamanda da söyler. Saz çalar aynı zamanda da söyler. Veya kanun çalar, ut çalar. Ondan sonra aynı zamanda da o kimse söyler. Bu ikisini birden icra etmek hüner işidir. Şimdi hem sesi güzel olacak hem onda musiki kulağı olacak. Hem de bir estrumantal çalacak bir ahletle uğraşacak. Bu üçü beraber bir kimsede toplanırsa evet o işinde mahir bir kimsedir. bu da öyle mahir bir kimseydi. Gönül kuşu onun namesiyle uçmakta canın aklı sesine hayran olmaktaydı. insanların gönül kuşu onun namesiyle uçmakta canın aklı sesine hayran olmaktaydı.


Sesin Mâhiyeti — Ton, Hitâbet ve Ses Dizaynı Edebi

Şimdi ses insanlık tarihi boyunca önemli bir şeydir. Sesin tonu, sesin rengi konuşurken veya şarkı söylerken veya şiir okurken kelimelere mana yükleyen, cümleleri anlamlaştıran ses tonudur. Ben şimdi çok yumuşak bir meseleyi sert bir tonla söylesem amacına ulaşmaz. Çok sert bir meseleyi yumuşak bir tonla söylesem yine amacına ulaşmaz. Çok önemli bir meseleyi böyle bir meseleyi söylemek için, çok sert bir meseleyi yumuşak bir tonla söylesem yine amacına ulaşmaz. Çok önemli bir meseleyi böyle la gattayn söylersem yine amacına ulaşmaz. Çok önemsiz bir şeyi çok önemli bir iş gibi aktarırsan yine amacına ulaşmaz. İnsanları aldatmış olursun. O yüzden ses tarih boyunca insanların arasında önemli bir olgudur.

Hitabet sanatıdır, şarkıcı, türkücüdür neyse. Veya bir hikaye okuyan kimsedir veya sohbet eden bir insandır, nasihat eden bir insandır. Evde annedir, babadır, kardeştir, öğretmendir, zakirdir, nakiptir, şeyhtir, derviştir. Bunlar normalde ses tonlarını konuya göre, duruma göre ayarlamaları gerekir. O yüzden sesi dizayn etmek, sesi düzenlemek aslında her insanın önemli üzerinde duracağı bir şeydir. Çünkü ailelerimiz bize bir ses veya konuşma nerede ses yükseltirilir, nerede alçaltılır, kime karşı ses yükseltirilir, kime karşı alçaltılır, bunun eğitimini vermekten uzaktırlar. Mesela bir aile düşünün, herkes yüksek tonda konuşuyorlar. Orada birisi böyle normal konuşmuş olsa odanın tuhafına gider.

Ama orada yetişen bir kimse evlendi, yüksek perdeden konuşuyor yine, kavga ediyormuş gibi anlaşılır. Doğru mu? Değil. Yüksek perdeden devamlı konuşmak veya devamlı alçak perdeden konuşmak veya devamlı böyle agresif konuşmak, devamlı en yüksek tizde veya basta konuşmak, bunların hiçbirisi de doğru değil.


Mitolojide Ses ve Kur’ân Kırâati — Yedi Harf, Hint-Çin Ses Terbiyesi

Bu ayrı bir eğitimdir. Ve bu enteresan bir şey, mitolojik olarak kutsal kitaplarda dahi sesle alakalı tespitler vardır. Mesela örneğin Kur’ân-ı Kerîm’in yedi okunma şekli vardır, kıraat şekli sesle alakalıdır. Bildiğimiz ses. Ama tabi normalde geriye doğru gittiğimizde veya batıya doğru gidelim, Yunan mitolojisinde de, doğu mitolojilerinde de ses ayrı bir terbiye metodu ve ayrı bir terbiye edilmesi gereken bir şeydir. Ve normalde siz sesinizle, mesela bir yırtıcı hayvanı dahi terbiye edebilirsiniz. Bir aslanı sesle terbiye etmek mümkündür. bir köpeği sesle terbiye etmek mümkündür. Veya ne bileyim bir evcil hayvanı sesle terbiye etmek mümkündür. Sesdir. Aslında onu terbiye eden sesdir. Bizler normalde köpek gel dediğimizde geli anlıyoruz zannediyoruz biz.

Bir de böyle bir şey var. Gel geliyor ya o böyle. Halbuki değil, o ses tonuna göre sesin titreşimini alıyor. Senin harfini alması mümkün değil. Anlaması da mümkün değil. Ama insan gibi gel diyorsun hayvan geliyor değil. Ona sen öğrettin öğrettiğin için o ses titreşiminle geliyor. Bakın o titreşime geliyor. Sesin tonajına geliyor. Sen hızlı bir şekilde gel diye sinirlen o köpek ısırır seni. Sen ona bir tonla gel diyeceksin. O bir tonla gel dediğin de o geli kelime olarak anlamıyor. Harfi anlamıyor. Ses titreşiminden anlıyor. O yüzden normalde hatta böyle daha da doğuya gitsek bu güzel şarkılarla, güzel sözlerle doğanın veya tabiatın o zaman için yağmur hareketlerine dahi dizan edilebileceğini inanmışlar. yağmur yağmıyorsa güzel seslilerle şarkılar söylemişler.

Hint mitolojisinde yağmur yağmış. normalde Hint mitolojisinde ayrı, Çin mitolojisinde ayrı birbirlerinden etkilenmişler ama böyle değişik sesler çıkararak doğayı etkilediklerini düşünmüşler.


Eflâtun ve Felsefe Okumak — Sağlam Kur’ân-Sünnet ve Akāid Şartı

Normalde Yunan felsefesinde gittiğimizde de, normalde mesela daha da eskiye gitsek Platon’a göre ne şiiri yazarsan yaz. Eğer onu söyleyecek, o şiiri okuyacak, o şiire uygun bir ses kalitesi bulamazsanız sözlerinizin anlamı yoktur. Bakın bir şiir veya bir şarkı sözü yazdınız, o şarkı sözüne uygun sesi bulamazsanız yazdığınız sözlerin bir anlamı yoktur Platon’a göre. Tabii ben böyle Platon’dan da örnekler verince sosyal medyada da bana Platoncu şeyh diye geçiyorlar kimisi. Normalde enteresan bir şey. onlar için Platon’dan söz söylemek şey Platoncu şeyh oluyorsun. Halbuki İslam bütün bilgiye açık bir dindir. Siz Platon’u okumadıktan sonra felsefeyi anlayamazsınız veya siz Tao’yu okumadıktan sonra Doğu felsefesini anlayamazsınız.

Tabii bunları okumazdan önce de sağlam bir Kur’ân Sünnet bilgisi, sağlam bir akayit bilgisi gerekir. Sağlam bir Kur’ân Sünnet ve akayit bilgisi yoksa evet Platon’u okuma, Sokrat’ı da okuma, Engels’i de okuma, Kant’ı da okuma, Karl Marx’ı da okuma, okuma bunları. Sebeb bu konuda sağlam bir Kur’ân Sünnet bilgin, sağlam bir akayit bilgin olacak. Onlar varsa onları okurken onların eksikliklerini görürsün ama faydalanırsın. Bakın faydalanırsın. desek ki şimdi üniversiteleri Platon’un devletini okudunuz mu kalır herkes. Okumamışlardır. Örneğim.


Osmanlı’da Mûsikî ile Tedâvî — Makāmlar ve Dîvân Edebiyâtı

Bizde böyle bir hastalık var. Biz kutsal kitabımız olan Kur’ân’ı bile okumaktan uzağız biz. Hadisleri okumaktan zaten uzağız ama birisine böyle gizemli bir şey söylesen, Platon’un devletini okursan şuna sahip olursun desen herkes okur onu. Enteresan bir şey. Veyahut da Kur’ân Sünnet noktasındaki bir kimseye felsefik cevap verilecek dese otururlar Sokrati Platon’u okurlar, Eflatun’u okurlar. Ama bir Sufinin birisi Eflatun peygamberdi dese, nebiydi dese veya resuldu dese kıyamet koparırlar. nasıl olabilir diye. Çünkü onlara göre Eflatun bir nebi olamaz. Örneğim. Her neyse. Normalde aslında ses o kadar insanlık tarihiyle beraber birleşiktir ki seslerle hastalıklara şifa bulmuşlar. Örnek. Osmanlı bunun üzerinde zirve yapmış. bu sesle tedavi İslam öncesinden de var.

Sesle tedavi. bu konuda Çinliler ve Hintliler ileri derecede sesle tedaviyi önemsemişler mitolojik olarak. Ama aynı şey İslam Türklerle beraber İslam dünyasına da girmiş bu. İslam dünyasında Türkler sesle tedavide çok ileri gitmişler. O yüzden değişik makamlar çok fazlaca Türk sanat musikisinde sonradan Türk sanat musikisi denmiş ona. Aslında sanat musikisi de değil. Divan edebiyatı veya Türkleri dediğimiz halk şairlerin değişleri. Tabii şimdi böyle popüler sanat dediler, uydurukça şeyler çıkardılar bizim önümüze. Biz de biz böyle orasını burasını açan, iş çamaşırları ile konser veren kimselerin anlamsız sözleriyle çocuklarımızı büyütüyoruz biz şimdi. Açış eyler bunlar. Eşcinsel kimselerin abuk subuk sözleriyle çocuk büyütüyoruz şimdi. gençlerin çocukların hayran olduğu.

Öyle diyorlar ya baktığımızda onlara böyle sözlerini kimse dinlemiyor zaten. Sözleri bir anlam ifade etmiyor. Ama sesleriyle abuk subuk sapkın davranışlarıyla ne yazık ki çocuklarımızla biz sapkınlığın içine bırakıyoruz.


Pop Sanatın Çürümesi — Fuzûlî-Nedîm-Yûnus’tan Bir Beyit Ezberlemeyiş

Yani sanat musikisi dediğimizde veya divan edebiyatı dediğimizde divan edebiyatında fuziliyi anlayabilecek kelime dağırcımız kalmadı. O kadar kelime bilmiyoruz. Bırak anlamayı okuyamıyoruz daha. Bedih’den dinliyoruz fuzili’den bir behit. Dinliyoruz sadece anlamıyoruz ama. bu acı bir şey ve hatta biz otursak divan edebiyatıyla alakalı veya hatta değişik mesneviler vardır. Bu toprakların kültürüdür. Mesneviler dediğimizde sadece Hazret-i Mevlânâ’nın mesnevisi yoktur. Başka mesneviler vardır ama sonradan Hz. Pir’in mesnevisinden sonra diğerleri mesnev olarak anılmamış adı. Mesela Şeyh Galip vardır. Mesela Şeyh Galip’i ismini duymuşuzdur biz. gitsek Türk dili edebiyatı okuyanlar bunları az bir şey biliyorlardır ama normal vatandaş halk bunu bilmez.

Ama uyduruk bir kadın veya erkek sanatçının söylediği uyduruk bir şiirden uyduruk bir şarkıyı ezberlemiştir herkes. Uyduruk. Ama Fuzili’den bir şey ezberlememiştir. Nebi’den bir şey ezberlememiştir örnek. Ve Karaca olan’dan bir şey ezberlememiştir. Yunus Emre’den bir şey ezberlememiştir. Bu acı bir şey. Evet normalde doğu kültüründe sesle tedaviye de çok önem vermişler. Hatta sadece estrumanların sesleri değil insan sesine de önem vermişler. İnsan sesiyle insanların değişik hastalıklarına tedavi uygulamışlar. Tabi İslam’a geldiğimizde İslam’da kadının nameli sesi haram erkeklere karşı. Ama kadınlar kendi aralarında o nameli seslerle onlar da tedavi yapmışlar. Bizim ninnilerimiz sesle alakalıdır.

Çocuklara ninni söylemek, ninniyle uyutmak, ninniyle onlara avutmak bunlar tabi sese dayalı hepsi de. Ama öyle de ses vardır insanların şehvetlerini ayağa kaldırır. Heva heveslerini ayağa kaldırır. O da bir sestir. O seslerin de ehemmiyeti kıymeti var ama bunu böyle haram olan yerlere karşı bu İslam’da yasaklanmış.


Çalgıcının İhtiyarlaması — Kartal-Doğan-Sinek Kinâyesi ve Yaşlılığın Emâreleri

İşte bu çalgıcıda da öyle bir sesi vardı ki onu dinleyenlerin gönül kuşları ondan sonra uçuyordu ve can aklı normal bedenin aklı ona hayran oluyordu. Ve öyle hayran oluyorlardı ki onlar normalde hayallemeye başlıyorlardı. Hayalliyorlardı. Nuri hayalliyen bir tek sen değilsin yani. Herkesin bir hayal dünyası var. Hayalliyor. Onları da dinleyenler kimisi gördüğünü hayaliyor, kimisi dinlediğini hayaliyor. Sonuçta hayalleyenler var onlar da hayaliyorlardı. Fakat zaman geçip ihtiyarlayınca evvelce doğan kuşu gibi olan canı acizlikten sinek avlamaya başladı. Evvelce gençti, sesi gördü, gençliği yerindeydi, kıvraktı. Karşısındaki kimseyi analiz edip ona göre şarkı söylüyordu. Elindeki sazını sekiz döndürüyordu, dokuzak atlıyordu.

Öylesine ki insanları kendinden geçiriyordu. Ve bu konuda kendisini dinleyenlere hayran bırakıyordu. Hayran bırakınca da herkes coşuyordu, cebindeki paralardan bahşiş veriyordu ona. İkram ediyordu. Ve böylece o geçimini çok rahat sağlıyordu. Hatta istenilen bir çalgıcıydı. Herkes onunla eğlenmek istiyordu. Onunla coşmak istiyordu. Onunla hülyalara dalmak istiyordu. Onunla hülyalara dalmak istiyordu. O öyle bir şarkı söylüyordu. Eski anıları dökülüyordu insanların önüne. Kendinden geçiyordu. Öyle bir oynak bir şey söylüyordu. Herkes bu seferde oynayarak kendinden geçiyordu. Ama ne zaman ki yaşlandı, yaşlanınca artık o eski kıvraklı tarzı, tavrı, eski mahareti, hüneri onun kalmamaya başladı. Öyle olunca ne yazık ki sinek avlamaya başladı.

Normalde örnekliyorum. Bir kartal ne yapar? Kartal avını önce gözünden kestirir. Öyle bir hızla gelir, bir kuzuyu kaldırır gider. Bir küçük ceylan yavrusunu kaldırır götürür. Kartal kartalsa, doğan doğansa öyle bir hızlı uçar, avına öyle bir hızlı dalar. O kuşu uçarken havada kapar. Havada kapar. Ama doğanın doğanlığı kalmayınca, kartalın kartallığı kalmayınca avlanamaz hale gelir. Avlanamaz hale gelince de artık tabir-i caizse o sinek avlamaya başlar. Sinek de avlayamaz. Burada bir kinaye var. Çünkü sinek kuşlardan daha hızlı uçar. Avlanması mümkün değildir. Küçüktür bir de. o kimse ihtiyarlayınca artık hiçbir işe yaramaz hale gelir. çalgıcının da ihtiyarı bir işe yaramaz. Sesi bozuktur, sesi düzensizdir.

O çalgı aletini istediği gibi de çalamaz. Böylece iş yapamaz hale gelir.


Zühre Yıldızı — Venüs Mitolojisi, Aşk ve Güzelliğin Simgesi

Sırtı küp sırtı gibi eğrildi. Kamburlaştı. Gözlerinin üstünde kaşlar adeta eğer kuşkunluğa döndü. Onun cana can katan latif sesi fena, iğrenç, çirkin, yürek tırmalayıcı geldi. Zührenin bile haset ettiği o güzel sesi kart eşeğin sesine benzedi. O öyle bir şey oldu artık. Yaşlanınca fizikide bozulmaya başladı. Genelde yaşlı insanlar gençken ezilirlerse biraz yaşlanmaya başlayınca fizikleri de bozulur. kül ağır benim gibi. Bir tarafı şişer bir tarafı iner. Ne bileyim kamburu çıkar. Etleri dökülür. Hımbıldaşır, hantallaşır. Böyle yüzünde kırışıklıklar olur. Orasını burasını gerdirip yağmağı aldırmazsa böyle şimdi madaya atıp şeyle kendince göz kapakları düşer. Ne bileyim kaşları düşer, yanakları çöker.

Yaşlılığın emareleri onun üzerinde görünür. Ve Zührenin bile haset ettiği o güzel sesi kart eşeğin sesine benzer. Malum Zühre yıldızı, bizde Zühre yıldızıdır. batı da adı Venüs’tür. Venüs derken, Venüs aslında bir Tanrı ismidir. Yunan felsefesinde Venüs Tanrı ismidir. Ama Zühre denilince döneriz biz. Zühre ismi biraz Yukarı Mezopotamya mitolojisinde geçer. Ağırlıklı olarak da İran bölgesindeki halklar orada Zühre yıldızı olarak isimlendirir onu. Bir kısmında ne diyoruz ona biz? Siru. Tabi bu biraz hikaye uzun ama ben kısaca geçecek olursak mitolojiye göre Tanrılar Zühre’yi çok güzel bir kadındır. Muhteşem bir kadındır. Güzel demek yetmez. Her şeyiyle muhteşem bir kadındır. Bir azı mitolojik hikayeleri göre Allâh onun tövbesini kabul etmiştir.

Bazı mitolojik hikayeleri göre Cenâb-ı Hak onu cezalandırmıştır. Daha doğrusu mitolojiye göre, mitolojinin terimiyle Tanrılar onu cezalandırmıştır. Çünkü Zühre çok güzel olmakla beraber biraz fettandır. Çok iyi olmakla beraber biraz kurnazdır. Sevgi, güzellik, doğurganlık, su zühreyle bağlantılıdır mitolojiye göre. Zühre bu manada aşkı simgeler. Zühre mitolojik hikayeye göre aşkı sevgiyi simgeler.


Hârût ile Mârût Kıssası — Zühre’nin Esmâyı Öğrenip Göğe Yükselişi

Tabi o bölgenin mitolojisine zerdüşlük de girer bu işin içerisine çünkü. Zerdüşlerde de bu tip tanrısal şeyler vardır. Mesela bunların bir de insanın üzerine tecelliyatı vardır. Mesela zerdüşlük de güneş ayrı bir şeydir. Güneş Tanrı’dır. Güneş Tanrısının insan olarak üzerinde tecelliyatı vardır. Ve normalde bu yukarı mezopotamya kültüründe zühre yıldızı böyle doğanın hayatın bereketli olması, aşkın, ve güzelliği anlatması simgesel olarak onun üzerine durması, insanların üzerinde arınmak ve saflığın yakalanması normalde romantizm onunla o sonra. Bana böyle biraz tuhaf karşılanacak ama kadınların çekiciliği bunların hepsini de zühre yıldızıyla anlatırlar. Şimdi böyle olunca Hazret-iPir zühreyi de kıskandıracak bir sesi vardı diyor.

Zühreyi bu kadar anlattık ki zühreyi de kıskandıracak onun bir sesi vardı. O zaman zührede öyle bir kadınsal çekicilik ve kadınsal bir ses var ki o zaten öyle kendisi mitolojik olarak. konuştuğu erkekleri baştan çıkaran, kendisine köle eden, bütün erkeklerin onunla beraber olmak için can attığı bir zühre. Bunu biraz daha genişletirsek Harut’la Marut birinci kat semada duran ama tam melek olmayan cinnelerin ayrı bir taifesi. Harut’la Marut tabi kendi kendilerine konuşurlarken bu zühreye giden insanları, birbirlerini katleden insanları böyle bir insanlığa baktıklarında biz olsaydık bu insanlar böyle olmazdı deyip şatahat yapınca bu da farklı bir kültür. Cenâb-ı Hak da bunları yeryüzüne gönderiyor.

Yeryüzünde insan şekline, suretine, erkek şekline, suretine bürünüyorlar ama bunlara bir esma Cenâb-ı Hak veriyor. O esmayla sabah olunca yeryüzüne geliyorlar. insanlara bu şimdi bugünün insanının büyü dediği, sihir dediği değişik dualar ve eksirler öğretmeye başlıyorlar. Ve bütün insanlar bu konuda bunlardan bu ilmi alıyorlar. Hatta Babililerin gök ilminde ve büyü ilminde ileriye gitmelerinin sebebi Harut’la Marut’a bağlanır mitolojik olarak. Bu Harut’la Marut insanlara bu ilmi öğretmeye başlıyorlar. Tabi bir gün bu Zühre’nin namını biliyorlar ya, duyuyorlar ya diyorlar ki Zühre bizi kandıramaz. Onda da büyük konuşuyorlar ve bunlar böyle Zühre’ye yanışıyorlar. Zühre’nin de birçok belalısı var.

Zühre de bu belalılarından kurtulamıyor. normalde ben bazen derim ya güzellik fitnedir diye erkek de olsa kadın da olsa güzellik fitnedir. Erkekse kadınlar onu rahat bırakmaz, kadınsa erkekler onu rahat bırakmaz. Böyle olunca o Harut’la Marut da bu konuda biraz büyük konuşuyorlar ve Zühre’yle diyorlar ki bizi kandıramaz o. Biz onun dediğini yapmayız, kanmayız. Biz onu doğru yola gösteririz diye düşünüyorlar.


Zühre’nin Sesi — Hz. Pîr’in Dîvân-ı Kebîr’de Şathı: «Zühre Benim Nâmelerimi Çalıyor»

Tabi Zühre’yi görünce Zühre o zaman tabiri caizse insan üstü bir güzelliğe sahip. İnsan üstü bir zerafete, insan üstü bir kadınlığa sahip. öylesine ki bunlar çarpılıyorlar Zühre’yi görünce. Zühre öylesine Zühre. Leyla ne ki yanında? Harun Hoca tam böyle isabet oldu değil mi? Oturdu değil mi yerli yerli? Evet güzel oldu. Ben de beğendim bak şimdi şeye kendi kendime böyle bir beğenmişlik geldi. Tam böyle gel ne dedim içeride ben bu konuyu dedim söylerim dedim mi? Evet Cenâb-ı Hak getirdi, Allâh getirdi hikmet var. Evet Zühre öyle bir Zühre ki bin tane Leyla’yı üst üste koysanız Leyla’nın saçının telinin noktası olmaz. Zühre’nin telinin noktası olmaz. Leyla ne ki yani? Şey değil Zühre’nin yanında.

Zühre öyle Zühre. Harut ile maruz Zühre’yi görünce ikisi de kendinden geçiyor ve ikisi de birbiriyle yarışmaya başlıyorlar. Hırs bürüyor. Zühre’ye sahip olma. Zühre de diyor ki size istediğinizi vereceğim. Yalnız diyor siz sizin iksirinizle nasıl kayboluyorsunuz birden? Çünkü birinci gün yiyorlar içiyorlar hoş sohbet ediyorlar Zühre’ye hayran oluyorlar. Akşam saati gelince karanlık basınca bir esma söylüyorlar ortalıktan kayboluyorlar. Birinci kat göğe çıkıyorlar. Zühre de bu işe hayran oluyor. Diyor ki ben bu esmayı okuyayım bunların okuduğu iksiri yapayım şu belalılarından kurtulayım diye düşünüyor. Ertesi gün tekrar geliyorlar yine yiyorlar içiyorlar sohbet ediyorlar ama Harut ile maruz kendinden geçmiş vaziyette sarhoşlar.

Ondan sonra kalkıyor Zühre öğrenecek ya onların iksirini. Onlara da Harut’a da maruz’a da bu iksiri bir başkasına söylemek yasaklanmış. Bu sefer Harut ile maruz’a içki sunuyor. Bunlar içmek istemiyorlar. Zühre öyle bir kadınlık yapıyor öyle bir kadınsallığını orta yere döküyor. Bunların akılları başlarından gidiyor. İçiyorlar. Zühre’ye bakıyorlar içtikçe içiyorlar kendilerinden geçiyorlar. En sonunda Zühre bunlardan o iksirli esmayı onlara ait olan bu esmayı öğreniyor. Mesela Kadirkayyumallah diyelim ki Zühre Kadirkayyumallah diyor ortadan kayboluyor Harut ile maruz orada kalıyor. Ve ortadan kaybolan Zühre mitolojik olarak Sirius yıldızı veya Venus ve hatta doğu mitolojisinde Zühre yıldızı olarak kalıyor.

Ve Zühre yıldızı ve Zühre doğu kültürünün aşkı, kadını, sevgiyi, şehveti, güzelliği, suyu, doğayı simgeleyen tanrısal bir olgu oluyor. Tabi Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de de Sirius’in de Rabbi diyor. burada Sirius’i de Cenâb-ı Hak Kur’ân’da dokunuyor. Böyle olunca Hz. Bir diyor ki o çalgıcının öyle bir sesi vardır ki vardı ki Zühre’yi bile kıskandıracaktı diyor. Çünkü Zühre’nin sesi öyle nameli, öyle işveli, öyle cilveli ki onun sesinin üzerinde bir ses yok. O bir erkeğin sesini dillendirse, o erkek onun sesini benim adımı dillendirdi diye kendinden geçiyor. Öyle bir Yusuf diyor, Yusuf kendinden geçiyor örneğin. Hatta Yusuf diyor ki ben neymişim ya? Öyle diyor. Zühre öyle bir Zühre. Tabi Hz. Bir Zühre ismini ve Zühre ile alakalı hem Divan-ı Kebir’inde hem de mesleminin değişik yerlerinde örnekleme olarak almış.

Ben buradan iki beyt okuyayım inşallah, birbirinden bağlantılı Divan-ı Kebir’den. Ben sevinçim, sevinç benim. Zühre yıldızı bile benim neşeli namelerimi çalıyor. Aşk, aşıklar arasında benim için cilveleniyor. Aşk mesut olup da hoş bir hal alınca kendinden geçer, huysuzluya çekişmeye başlar. Gönlünü kaptıran aşıklar gibi benim sevdamı yayar, beni herkese duyurur.


Fânîlik ve Dünyânın Hâli — Hangi Hoş Vardır ki Sonunda Nâhoş Olmasın

Hz. Bir böylece kendi sevincini, kendi sevincini Zühre’den daha üstün görüyor. Ve diyor ki Zühre yıldızı bile benim neşeli namelerimi çalıyor. Burada da güzel şatat yapmış Hz. Bir. Evet, zaten hangi hoş vardır ki nahoş olmamıştır? Yahut hangi tavan vardır ki yıkılmamış, yere serilmemiştir? Hangi tavan vardır ki eskir, çöker gider? Hangi mamur edilmiş bir ev vardır ki zamanla çöküp gider, dağılır, harabı olur gider? Bir bakarsın ki mamurdur her şey. Bir deprem olur, yıkılır gider her şey. Bir bakarsın ki insan çok mamurdur. Hastalık vurur, hiçbir şey kalmaz. Ne güzelliği kalır, ne gençliği kalır, ne derdi kalır, ne gamı kalır, ne kasaveti kalır. Toprağın altına çöker gider. Veyahut bakarsınız evlere 20 yıl, 30 yıl sonra dökülür gider, çöker gider.

Bir bakarsınız ki bağlı, bahçelik yer, bakanı kalmaz, ölür gider sahibi. Arkasından gelenler onlara da itibar etmez. Onlar da dağılır gider, bozulur gider. Bağ da bozulur, bahçe de bozulur, insan da bozulur, ev de bozulur, han da bozulur, hamam da bozulur. Hepsi de yıkılır, yıkılır gider. Hazreti Pir de, bu dünya bir köprüdür, geç ve git. Onu tamir için vakit kaybetmeden. O zaman bu dünya neymiş? Bir köprüymüş, geçip gideceksin. Onu tamir etmek için de vakit kaybetmeden. Hatta Fuzili güzel söylemiş. Cihana bağı dehren safasın, mihnet etme. Kim baharın bağ bağ ban ol, hazanın hak bizimdir. dünya hayatının baharı geçici güzellikleri de aldatıcıdır. Sonunda her şey toprak olup gider. O yüzden bu dünyaya çok bağlanmak, dünyanın güzelliklerine kanmak hoş bir şey değildir derler.

O yüzden Hazreti Pir de, hangi hoş yoktur ki sonunda nahoş olmasın. Bakarsınız insan ahsen takvim üzerine yaratılmış ama ahlakı bozulunca nahoş bir insan olur. Bakarsınız kadın çok güzel alımı çalımı yerinde ama ahlakı düzgün değil, konuşmalarına düzgün değilse nahoş bir hâl alır. Bakarsınız erkeğin kılık kıyafeti yerinde, fiziği yerinde, kaşı gözü yerinde, boyu posu yerinde iki kelime konuşursunuz. Ahlakı düzgün değildir. O hoş görünen şey nahoş bir hâl alır. Veyahut da bakarsınız ev çok mamur, imar edilmiş ama Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri siz harabe evle harabe olmayan ev arasındaki farkı söyleyin mi? Söyle ya Rasulallah diyor ev içinde Allâh’ı zikredilen ev harabe de olsa güzeldir, hoştur.

Ama içinde zikir yapılmayan ev böyle villa gibi de dursa harabedir der. O zaman hangi tavan vardı ki sonuna kadar duracak? Sonuçta hepsi de harabı olur gider. Ve hiçbir şey kalıcı değildir. Kalıcı olan manevi hallerdir. Kalıcı olan manevi makamlardır. Kalıcı olan Kur’ân ve sünnet hayatıdır. Rabbim bizi onlardan eylesin.


Sûrun Üfürülmesi ve Bâkî Olan Söz — İbrâhîm 24 ve Lâ İlâhe İllallâh

Ancak surun üfürülmesi, nefeslerinin aksinden ibaret olan yüce azizlerin sesleri bundan müstesnadır. Onların sesleri bakidir. O zaman baki olan yıkılmayan şeyler var. Bu nedir? O zaman bu da normalde güzel insanların, evliyaların, velilerin, mürşidlerin sesleridir. Hangi seslerdir? Kur’ân ve sünnet sesidir. Bunlar normalde nedir? Bakidir. Tabi sur neydi? Kıyamette üflenilen bir alet öyle söyleyelim. Tabi buna sura üflenme emri verilince, Zümer 68, sura üfürülecektir. O zaman Allâh’ın dilediklerinin dışında göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecektir. Sonra sura bir defa daha üfürülecektir. Bir de ne görürsün insanlar kabirlerinden doğrulmuş bakış yola. Aslında böyle bir sur denilince bunu Araplar kendi lügatlarında böyle bir boynuz gibi bir şey tarif etmişler. işte hatta Hazret-i Peygamber’e, sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri mirasça şey yapınca, İsrafil diyor öttürmek için hazır bekliyordu, suru öttürmek için.

Onu görüyor, suru öttürmek için bekliyordu diyor. O yüzden hatta bir Hadîs-i Şerîf’te ben kendimi nasıl rahat hissedebilirim? Sur sahibi, suru ağzına almış, alnını yere eğmiş, kulağını Allâh’ın emrine vermiş. Ona üflemek için üfle emrini beklemektedir diyor. Hadîs-i Şerîf’te. Böyle olunca, tabi aslında sura üç üfürülme var. Birisi son dirilme ile alakalı, öbür başlangıcı sur bir üfrülecek, üfrülünce dünya üzerinde insan namına hiçbir şey kalmayacak. Hatta melekler ve cinliler dahil, ikinci üfrülmede büyük melekler, Cebrail-i Mikael-i İsrafil-Azrail ve Arşalilay’ı ve Lehb-i Mahfuz’u tutan melekler de dahil, ikinci üfrülmede. İkinci üfrülmede yaratılmış olan hiçbir canlı kalmayacak melekler ve büyük melekler de dahil.

Bu ikinci üfrülme. bunu daha önceki derslerde de söylemiştim, sonra Cenâb-ı Hak sorar. Bugün Aziz-i Kahhar olan kim? Kendisi cevap verir. Allâh’tır der. Evet. O normalde o zaman üçüncü üfrülüşte de üçüncü üfrülüşte bütün her şey yeniden diriltilecek. Evet. Ve normalde üçüncü üfrülüşte de hepsi de diriltecek. dünyanın içindekinden neler varsa hepsi de fanidir, hepsi de gelip geçicidir. Ve bütün insanların bu noktada her şeyi bu dünyada kalır. Ama kaybolmayacak olan nedir? Bunlar normalde hakikati anlatan, aktaran peygamberler, nebiler, resuller ve aynı zamanda mürşid-i kamiller ve velilerin bunlar normalde sesleri ortadan kaybolmaz. Onlar bakidir. Adem aleyhisselamın sesi bakidir. Hz. Muhammed Mustafa’nın sesi bakidir.

Mürşid-i kamillerin sesleri bakidir. Bunlar ortadan kaybolmaz hiç. Kur’ân ve sünnet bakidir. Bunlar ortadan hiçbirisi de kaybolmaz. Şimdi buna itiraz edenler olur. Ben böyle söylediğim için bunun delili şu. İbrahim âyet 24. Ey peygamber! Allâh’ın güzel bir sözü, kökü sabit dalları göğe doğru yükselen güzel bir ağaca benzettiğini görmez misin? Demek ki güzel sözde kökü sabit, bakın kökü sabit kaybolmuyor. Dalları da göğe doğru yükselen bir ağaca benzetmiş Cenâb-ı Hak. O zaman güzel söz söyleyenler, güzel sözün en güzel söz hakikat olarak Kur’ân-ı Kerîm’dir. Sonra güzel söz Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem’in sözüdür. Peygamberlerin sözüdür. Sonra güzel söz Sahabelerin, İmamların, Velilerin sözleridir.

O zaman güzel sözde güzel söz sahiplerinin sözleri, o zaman kökü sabit ama dalları göklere kadar yükselen bir şeydir. Ağaca benzetilmiş. Kur’ân’ın içerisindeki en güzel sözlerden birisi de bence en önemlisi, en faziletlisi, en bereketlisi, en yükseği, en kıymetlisi La ilâhe illallah’dır. Öyle olunca bunu yok etmek mümkün değildir. Kim La ilâhe illallah derse o tevhid sözü ortadan kaybolmaz. Bir söz daha var kıymetli. Kim subhanallahi ve bi hamdihi derse cennette onun için bir meyve ağaca dikilir. Demek ki Allâh’a zikir. Esmalar, Allâh’ın isimleri güzel isimlerdir ve bunların kökleri sabittir. Bunlar yok olmazlar, bunlar kaybolmazlar. Bunları zikredenlerin o sesleri, onlar da ortadan kaybolmaz.

Tabi bunu söyledik. Bir de ne diyor 25. ayette, o ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvalarını verir. Demek ki o güzel söz, güzel bir ağaca benzetildi, kökü sabit ve devamlı meyve veriyor. Siz o güzel söz sahibi olursanız sizin adınızda devamlı meyve verecek. Ve kökü sabit ve ortadan kaybolmayacak hiç. Çirkin söz ise 26. âyet, çirkin söz ise topraktan sökülüp atılmış kararsız kötü bir ağaca benzer. Eğer çirkin bir söz söylüyorsa, kötü bir söz söylüyorsa o kimse, o zaman da o ne oluyor? Köksüz bir ağaç. Köksüz bir ağaca meyvası olur mu? Olmaz. Meyvasız, köksüz, kuru bir ağaç. Kötü söz söyleyenler, sözü kötü olanlar. Gıybettir, dedikodudur, iftiradır, küfürdür, hakarettir. Böyle başıboş söylenmiş sözler.

O zaman bunlar ne olmuş oluyor? Bunlar da kötü söz oluyor. Kötü söz olunca da bunlar da normalde meyvasız, kuru ağaç gibi. Rabbim bizleri kötü söz söylemekten uzak eylesin. Âmîn. 2080. Beyhip’ten devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Helal olsun. Bizden yana da helal olsun. el-Fâtiha. Âmîn. Bugün…


KAYNAKÇA

  • Mesnevî 2071-2080. Beyitler — Çalgıcı Hikâyesi (Defter I) ve Hüsâmeddîn Çelebi’ye Yazdırılış — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Mesnevî-i Ma’nevî Defter I, b. 2071-2080 (çalgıcı hikâyesinin devâmı — ihtiyarlık ve âh çekiş); Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî c. II — çalgıcı kıssasının tasavvufî tahlîli; Ahmed Avni Konuk Mesnevî-i Şerîf Şerhi c. II (kitabesiz Mesnevî terkîbi ve Hüsâmeddîn Çelebi’ye irticâlen yazdırılış); Şefik Can Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi c. I; Abdülbâki Gölpınarlı Mesnevî ve Şerhi c. I-II; Reynold A. Nicholson The Mathnawí of Jaláluʼddín Rúmí Volume I-II (Critical Edition and Commentary); Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân — Sâkıb Dede; Annemarie Schimmel The Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalāloddin Rumi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Çalgıcı, Mutrip, Sazende» maddeleri.
  • Sesin Mâhiyeti, Hitâbet Edebi ve Sûfîlikte Ses Tonu — Lokmân 31/19 («Vağdud min savtike — inne enkere’l-asvâti le-savtü’l-hamîr» — sesini alçalt, seslerin en çirkini eşeklerin sesidir); Hucurât 49/2-3 («Lâ terfeû asvâteküm fevka savti’n-nebî» — Peygamber’in sesi üzerine seslerinizi yükseltmeyin); Buhârî Edeb 70-72; Ebû Dâvûd Edeb 5; İmâm Gazâlî İhyâ c. II (Kitâbu Âdâbi’l-Ülfeti ve’l-Uhuvve — sesle muhâtaba edebi); Sühreverdî Avârifü’l-Maârif bâbu’l-edeb fi’l-hânkāh — sohbet âdâbı; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir — sesin mîzânı; Necip Fazıl Kısakürek Çile ve Tasavvuf Bahçeleri — hitâbet sanâtı; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Sımat, Edeb, Suhbet, Hâfit» maddeleri.
  • Kur’ân-ı Kerîm’in Yedi Harf Üzere İnişi (el-Ahrufü’s-Seb’a) ve Kırâat-i Seb’a — Buhârî Fedâ’ilü’l-Kur’ân 5, 27; Müslim Salâtü’l-Müsâfirîn 270-274 (819-823) — «İnne hâze’l-Kur’âne ünzile alâ seb’ati ahrufin fe’krâû mâ teyessera minhü» (Kur’ân yedi harf üzere indirildi, ondan kolayınıza geleni okuyun); Ebû Dâvûd Vitr 22; Tirmizî Kırâat 11; Süyûtî el-İtkān fî Ulûmi’l-Kur’ân nev’ XVI (yedi harf), nev’ XXII (kırâat-i seb’a ve aşere); Zerkeşî el-Burhân fî Ulûmi’l-Kur’ân nev’ XXII; İbnü’l-Cezerî en-Neşr fi’l-Kırâati’l-Aşr ve et-Temhîd fî İlmi’t-Tecvîd; Mekkî b. Ebî Tâlib el-İbâne an Me’âni’l-Kırâât; Abdurrahman Çetin Kur’ân-ı Kerîm’in İndirildiği Yedi Harf ve Kırâatler; Mehmet Sofuoğlu Tefsîre Giriş.
  • Ses ile Şifâ ve Mûsikî Tedâvîsi — Osmanlı’da Şifâhâne Geleneği — Hâkim Tirmizî Beyânu’l-Fark; Ebû Yûsuf el-Kindî Risâle fî Eczâ’i Habariyye fi’l-Mûsîkâ; Fârâbî Kitâbu’l-Mûsîka’l-Kebîr; İbn Sînâ Kitâbu’ş-Şifâ (riyâziyyât kısmı — cevâmi’ ilmi’l-mûsîkâ); Safîyyüddîn Urmevî Kitâbü’l-Edvâr; Abdülkādir Merâgî Câmi’u’l-Elhân; Lâdikli Mehmed Çelebi Zeynü’l-Elhân fî İlmi’t-Te’lîf ve’l-Evzân; Edirne Bayezid II Külliyyesi Şifâhânesi vesîkaları; Süleyman Uludağ İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ; Bayram Akdoğan Türk Din Mûsikîsi Tarihi; Cem Behar Aşk Olmayınca Meşk Olmaz: Geleneksel Osmanlı/Türk Müziğinde Öğretim ve İntikâl; Walter Feldman Music of the Ottoman Court.
  • Mûsikînin Hükmü ve Semâ’ Bahsi — Sûfî ile Selefî İhtilâfı — İmâm Gazâlî İhyâ c. II (Kitâbu Âdâbi’s-Semâ’ ve’l-Vecd) — semâ’ın altı şartı; Sühreverdî Avârifü’l-Maârif bâbu’s-semâ’; Hücvirî Keşfü’l-Mahcûb bâbu’s-semâ’ ve’l-vecd; Kuşeyrî er-Risâle bâbu’s-semâ’; İbn Kayyim İğâsetü’l-Lehfân ve Medâricü’s-Sâlikîn c. I — selefî tenkîd; İbn Teymiyye Mecmû’u’l-Fetâvâ c. XI «el-Mûsîkâ»; Ahmed Avni Konuk Mesnevî Şerhi Defter I — semâ’ın hakîkati; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir; Süleyman Uludağ İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ; Annemarie Schimmel As Through a Veil: Mystical Poetry in Islam; Hayreddin Karaman İslâm’ın Işığında Günün Meseleleri — mûsikî bahsi.
  • Felsefe-Kelâm İlişkisi ve Eflâtun Okumanın Şartları — Fârâbî el-Cem’ beyne Re’yeyi’l-Hakîmeyn Eflâtun el-İlâhî ve Aristotâlîs; İbn Rüşd Faslü’l-Makāl fî Mâ Beyne’l-Hikmeti ve’ş-Şerî’a; İmâm Gazâlî el-Münkızü mine’d-Dalâl ve Tehâfütü’l-Felâsife; Şehristânî el-Milel ve’n-Nihal ve Nihâyetü’l-İkdâm fî İlmi’l-Kelâm; Sa’düddîn Teftâzânî Şerhu’l-Akā’idi’n-Nesefiyye; İbn Teymiyye Der’ü Te’âruzi’l-Akl ve’n-Nakl; Eflâtun Devlet (Politeia) ve Yasalar — III. Kitap (mûsikî ve şiirin terbiye edici rolü); Aristoteles Politika VIII. Kitap; İlhan Kutluer İlim ve Hikmetin Aydınlığında; Mahmud Erol Kılıç Hermesler Hermesi; Hayreddin Karaman İslâm’da İşçi-İşveren Münâsebetleri — bilgi-eylem dengesi; Süleyman Uludağ Bilgi-Allâh Bilgisi.
  • Dîvân Edebiyâtı, Türk-İslâm Şiir Geleneği ve Mesnevî Geleneği — Şeyh Galip Hüsn ü Aşk; Fuzûlî Dîvân ve Leylâ ve Mecnûn; Nedîm Dîvân; Bâkî Dîvân; Nâbî Hayriyye; Yûnus Emre Dîvân ve Risâletü’n-Nushiyye; Karacaoğlan Bütün Şiirleri (haz. Müjgan Cunbur); Niyâzî-i Mısrî Dîvân; Süleymân Çelebi Vesîletü’n-Necât (Mevlid); Âşık Paşa Garîb-nâme; Gülşehrî Mantıku’t-Tayr Tercümesi; Ahmed Fakîh Çarh-nâme; Hatîboğlu Bahrü’l-Hakāyık; Walter G. Andrews An Introduction to Ottoman Poetry; İskender Pala Ansiklopedik Dîvân Şiiri Sözlüğü; Mine Mengi Eski Türk Edebiyâtı Tarihi; Mehmet Çavuşoğlu Necati Bey Dîvânı’nın Tahlîli; İlhan Genç Tanzîmâta Kadar Edebiyâtımızda Mesnevî.
  • Yaşlılık, Fânîlik ve Yaratılışın Geri Çevrilişi — Yâsîn 36/68 («Ve men nu’ammirhu nünekkishu fi’l-halk — efe-lâ ya’kılûn» — kime ömür verirsek yaratılışta onu tersine çeviririz); Tîn 95/4-5 («Le-kad halaknâ’l-insâne fî ahseni takvîm — sümme radednâhu esfele sâfilîn»); Hac 22/5 («Ve minküm men yüraddü ilâ erzeli’l-umur» — ömrün en rezîline döndürülenler); Rûm 30/54 (kuvvetten zaafa, zaaftan kuvvete); Buhârî Da’avât 41 — «Allâhümme innî e’ûzü bike mine’l-buhli ve’l-cübni ve en üradde ilâ erzeli’l-umur» (cimrilikten, korkaklıktan ve ömrün en rezîline döndürülmekten Sana sığınırım); Müslim Zikr 47-50 (2706-2707); İmâm Gazâlî İhyâ c. IV (Kitâbu Zikri’l-Mevt) — yaşlılık ve ölüm hazırlığı; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. I — ömrün hesâbı; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Fenâ, Bekā, Şeyh» maddeleri.
  • Zühre Yıldızı (Venüs) — Doğu Mitolojisinde Aşk-Sevgi-Bereket Sembolü — Şi’râ (Necm 53/49) («Ve ennehû hüve Rabbü’ş-Şi’râ» — Şi’râ’nın da Rabbi O’dur); İbn Kesîr Tefsîr Necm 49 — Şi’râ yıldızının Cürhüm-Huzâ’a kabîlelerince ta’zîmi; Râzî Mefâtîhu’l-Gayb Necm tefsîri; Elmalılı Hak Dini Kur’ân Dili c. VII Necm; İbnü’n-Nedîm el-Fihrist — Sâbiî yıldız ta’zîmi; Şehristânî el-Milel ve’n-Nihal c. II — Sâbiîler ve gezegen kültü; Ebû Reyhân el-Bîrûnî Tahkîku Mâ li’l-Hind ve el-Âsâru’l-Bâkıye — Mezopotamya, İran ve Hint mitolojisinde Zühre/Venüs/Şukra; Mes’ûdî Mürûcü’z-Zeheb; Annemarie Schimmel Yıldızlar ve İslâm ve Mystical Dimensions of Islam; Mahmud Erol Kılıç Hermesler Hermesi: İhvân-ı Safâ Felsefesi; Yusuf Şevki Yavuz İslâm İnancı Açısından Astroloji; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Şi’râ, Zühre, Sirius» maddeleri.
  • Hârût ile Mârût Kıssası ve Sihir İlmi — Bakara 2/102 («Ve mâ ünzile ale’l-melekeyni bi-Bâbile Hârûte ve Mârût — ve mâ yu’allimâni min ehadin hattâ yekūlâ innemâ nahnu fitnetün fe-lâ tekfür» — Bâbil’de Hârût ve Mârût’a indirileni öğreniyorlardı); Taberî Câmi’u’l-Beyân Bakara 102 tefsîri (rivâyetlerin tahlîli); Râzî Mefâtîhu’l-Gayb Bakara 102; Kurtubî el-Câmi’ li-Ahkâmi’l-Kur’ân Bakara 102; İbn Kesîr Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Azîm Bakara 102; Süyûtî ed-Dürrü’l-Mensûr Bakara 102 (rivâyetler); İbnü’l-Cevzî Zâdü’l-Mesîr; Beyzâvî Envâru’t-Tenzîl; Elmalılı Hak Dini Kur’ân Dili c. I Bakara 102 — Hârût-Mârût ve Zühre rivâyetinin değerlendirilişi; Süleyman Ateş Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri c. I Bakara 102; Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî Defter I — Hârût-Mârût-Zühre kıssasının Mesnevî’deki yansıması; İbn Haldûn Mukaddime bâbu’l-sihr — sihir ilminin tarihçesi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Sihir, Tılsım, Esmâ-i Hüsnâ» maddeleri.
  • Mevlânâ’nın Şathı ve Şath Geleneği — «Zühre Bile Benim Nâmelerimi Çalıyor» — Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr (Külliyât-ı Şems-i Tebrîzî) — Bedîüzzaman Fürûzanfer neşri; Mevlânâ Dîvân-ı Kebîr Abdülbâki Gölpınarlı tercümesi c. I-VII; Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’t-Tavâsîn ve Dîvân — şath geleneğinin başı; Beyazıd-ı Bistâmî şathiyyâtı (Sehlecî en-Nûr min Kelimâti Ebî Tayfûr); Sühreverdî el-Maktûl Mecmû’a-i Musannefât; Rûzbihân Baklî Şerhü’ş-Şathiyyât — şath ilminin teorisi; Aynü’l-Kuzât Hemedânî Temhîdât; İbn Arabî el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye c. II bâbu’ş-şath; Tâhirü’l-Mevlevî Şerh-i Mesnevî — Mevlânâ’nın şathiyyâtı; Annemarie Schimmel The Triumphal Sun ve I am Wind, You are Fire; William Chittick The Sufi Path of Love: The Spiritual Teachings of Rumi; Mahmud Erol Kılıç Sûfî ve Şiir; Carl W. Ernst Words of Ecstasy in Sufism; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Şath, Şathiyye, Sekr, Cezbe» maddeleri.
  • Fânîlik, Dünyânın Geçiciliği ve «Köprü» Hadîsi — Tirmizî Zühd 25 (2377) — «Mâ lî ve mâ li’d-dünyâ — innemâ ene ke-râkibin istezalle tahte şeceretin sümme râha ve terekehâ» (benim dünyâ ile ne işim olur — ben bir gölge altında dinlenip giden yolcu gibiyim); Beyhakî Şu’abü’l-Îmân c. VII — «ed-dünyâ kantaratün fe’übürûhâ ve lâ ta’mürûhâ» rivâyeti (dünyâ bir köprüdür, onu geçin tamir etmeyin — Hz. Îsâ’ya nisbet edilen rivâyet, hadîs olarak za’îf); Buhârî Rikāk 3 — «Kün fi’d-dünyâ ke-enneke ğarîbun ev âbiru sebîl» (dünyâda bir garîb veya yolcu gibi ol); Hadîd 57/20 (dünyâ hayâtı bir oyun ve eğlence); Âl-i İmrân 3/185 («Küllü nefsin zâ’ikatü’l-mevt»); Fuzûlî Dîvân — «Cihân-ârâ cihan içindedir ârâyı bilmezler» beyti, «Cihâna bağ-ı dehrin safâsın mihnet etme» beyti; İmâm Gazâlî İhyâ c. III (Kitâbu Zemmi’d-Dünyâ); İbn Ebi’d-Dünyâ Kitâbu Zemmi’d-Dünyâ; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. II — fânîlik bahsi; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Dünyâ, Fenâ, Bekā, Zühd» maddeleri.
  • Sûr ve Üfürülmesi — Üç Üfürülüş ve Kıyâmet Sahneleri — Zümer 39/68 («Ve nüfiha fi’s-sûri fe-saika men fi’s-semâvâti ve men fi’l-ardi illâ men şâ’a’llâh — sümme nüfiha fîhi uhrâ fe-izâ hüm kiyâmün yenzurûn»); Yâsîn 36/51-53; Nebe’ 78/18; Kāf 50/20; Hâkka 69/13-16; Müzzemmil 73/14; Müddessir 74/8-10; Buhârî Tefsîr Sûre 39, bâb 7; Müslim Fiten 116-117 (2940) — «Keyfe en’amü ve sâhibü’l-karni kad iltekamehû ve hanâ cebhetehû ve esğā sem’ahû — yantıziru en yü’mera» (sûr sahibi suru ağzına almış, alnını eğmiş, kulağını emre vermiş bekliyorken nasıl rahat ederim); Tirmizî Sıfâtü’l-Kıyâme 8 (2431); İmâm Gazâlî ed-Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhire; Kurtubî et-Tezkire fî Ahvâli’l-Mevtâ ve Umûri’l-Âhire; İbn Kayyim er-Rûh; Süyûtî el-Büdûr es-Sâfira fî Umûri’l-Âhire; Elmalılı Hak Dini Kur’ân Dili c. VI Zümer 68 tefsîri; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Sûr, Nefh, Ba’s, Haşr» maddeleri.
  • Kelime-i Tayyibe — «Güzel Söz Kökü Sabit Ağaç Gibidir» (İbrâhîm 24-26) — İbrâhîm 14/24-26 («Elem tera keyfe darabe’llâhu meselen kelimeten tayyibeten ke-şeceretin tayyibetin asluhâ sâbitün ve fer’uhâ fi’s-semâ’ — tü’tî üküleha külle hînin bi-izni Rabbihâ — ve meselü kelimetin habîsetin ke-şeceretin habîsetin’cüsset min fevkı’l-ardi mâ lehâ min karâr»); Buhârî Tefsîr Sûre 14, bâb 1-3 — kelime-i tayyibenin La İlâhe İllallâh olarak tefsîri; Müslim Sıfâtü’l-Münâfikīn 64; Tirmizî Tefsîr 14 (3119); Taberî Câmi’u’l-Beyân İbrâhîm 24-26; Râzî Mefâtîhu’l-Gayb İbrâhîm; İbn Kesîr Tefsîr İbrâhîm; Kurtubî el-Câmi’ İbrâhîm; Elmalılı Hak Dini Kur’ân Dili c. V İbrâhîm tefsîri; İbn Acîbe el-Bahru’l-Medîd İbrâhîm; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Sûre-i İbrâhîm Tefsîri; Süleyman Ateş Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsîri İbrâhîm; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Tevhîd, Kelime-i Tayyibe, Zikir» maddeleri; Hayreddin Karaman Hayatımızdaki İslâm.
  • Tevhîd Kelimesi (Lâ İlâhe İllallâh) ve Zikrin Fazîleti — Tirmizî Da’avât 9 (3383) — «Efdalü’z-zikri Lâ İlâhe İllallâh»; Buhârî Cenâ’iz 1 — «Men kâne âhiru kelâmihî Lâ İlâhe İllallâhu dehale’l-cenneh»; Müslim Îmân 41-43; Buhârî Bedü’l-Halk 11 — «Men kāle Sübhâna’llâhi ve bi-hamdihi gurise lehû nahletün fi’l-cenneh» (kim Sübhânallâhi ve bi-hamdihî derse cennette kendisi için bir hurma ağacı dikilir); Tirmizî Da’avât 60 (3464); Nesâî Es-Sünenü’l-Kübrâ; İmâm Gazâlî İhyâ c. I (Kitâbu’l-Ezkâr ve’d-Da’avât) ve c. III (Acâ’ibu’l-Kalb — kelime-i tevhîdin kalpteki sırrı); İbn Kayyim el-Vâbilü’s-Sayyib mine’l-Kelimi’t-Tayyib ve Medâricü’s-Sâlikîn c. III (menzilü’z-zikr); Ebû Tâlib el-Mekkî Kūtü’l-Kulûb — kelime-i tevhîd zikri; İmâm Rabbânî Mektûbât c. I-II — Nakşî sülûkünde tevhîd zikri; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Kuddise Sirruhu Musâhabe c. I-II — Lâ İlâhe İllallâh sırrı; Süleyman Uludağ Tasavvuf Terimleri Sözlüğü «Tevhîd, Zikir, Hatm-i Hâcegân, Vird» maddeleri.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

2023 Sohbeti #68 — Mesnevî 1608. Beyit: Yüzgeç-Denizci, «Kâmil Toprağı Tutsa Altın, Nâkıs Altını Ele Alsa Toz Toprak»; Fetih 10 Biatı, Ebdal Hadîsi, Nâkısın Eli Şeytanın Eli ve Bugünün Nefesiyle Nefeslenen Mürşid — ilgili sohbet için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Bekā, Mürşid, Hakîkat, Vird, Zikir, Tevhîd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı