Açılış — Niyâz, Tevhîd, «Allah Gecenizi Hayırlı Eylesin» Duâsı; «Cümlemizi ve Cümle Ümmet-i Muhammed’i Kur’an ve Sünnet-i Seniyye’ye Sımsıkı Yapışmaya Nasîp Eyle» Niyâzı; Allah Korkusunun Mü’mindeki Yerine Giriş
Aleyküm selâm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Âmîn. Gündüzünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’in, Muhammed’e Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsık yapışmayı nasip eylesin. Âmîn. Ümmet-i Muhammed’i hakkı, hak, batılı, batıl bilenlerden eylesin. Âmîn. Bizleri de hakkı, hak bilip, batılı, batıl bilip, hak’a, hak’a, hak uğruna, hak için, hakla beraber mücadele edenlerden, batıla karşı da cihâd eden kullarından eylesin. Âmîn. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’e aff-i muafiret eylesin. Âmîn. Hatalarını, kusurlarını, eksikliklerini, noksanlıklarını örtsün. Âmîn. Onları affeylesin. Âmîn. Hatalarını, kusurlarını, eksikliklerini, noksanlıklarını hayra çevirdiği kullarından eylesin.
Âmîn. Allâh razı olsun. Selamun aleyküm. Aleyküm selâm. Bugün kendimce bir konu hazırladım. Böyle bir, inşallah vaktim olduğu müddetçe sağlığım helverirse, böyle kendimce bir yapabildiğim yere kadar, inşallah gücüm yettiği yere kadar, belli konularda böyle sohbet etmeyi, belli konular üzerinde inşallah kendimce bir şeyler yapabilmeye niyet ettim. Rabbim inşallah katından yardım eylesin. Âmîn. Bizleri bu konuda gayret sahibi eylesin inşallah. Âmîn. Ashab Suresi âyet 1, 2 ve 3. ayetler. Buyur Hafız. Ya eyyuhal nabiyyutteqi Allâh’a ve la tud’i’l kafirin. Ve tebiğ mey’i yuh’a ileyke mir Rabbik. Enna Allâh kan bima ta’amalun khabira. Allâh razı olsun. Hafız’dan inşallah. Cenâb-ı Hak tüm Hafızlardan Rabbim razı olsun inşallah.
Âmîn. Evet Cenâb-ı Hak Ashab Suresinin başında Rahman ve Rahim olan Allâh’ın adıyla âyet 1. Ey Peygamber, ey Nebi!
Allah Korkusunun Vasat Mertebesi vs Üst Mertebesi — «Bu Korku Bizim Vasat Kulların Korkusu Gibi Değil»; Sufî Yolda Korkunun Mertebeleri (Havf-Reca, Havf-Heybet, Havf-Mahabbet); Korkunun Aşkın Karşılığı; «Allah Korkusu» Tâbirinin Sufî Yorumunda Mahzuru ve Mertebesi
Allâh’tan kork ve kafirlere, münafıklara uymam. Muhakkak ki Allâh alim, hakim olandır. 2. âyet-i kerîme. Rabbinden sana vahiy olanına uy. Muhakkak ki Allâh yaptıklarınızdan haberdar olandır. 3. âyet-i kerîme. Ve Allâh’a tevekkül et. Ve kîil olarak Allâh yeter. Sadekallahü’l-azim. Cenâb-ı Hak cümlemizi Kur’ân’a ve Sünnet’e uyanlardan eylesin. Âmîn. Bazı âyet-i kerimeler vardır. Bunların üzerinde çok durulmaz. Hele bizim ülkemizde daha az durulur. O yüzden bu âyet-i kerimeler bizi üzerinde durulmayan konulara sevk ediyor. Cenâb-ı Hak Hz. Peygamberine, sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’ine, Ey Nebi! diye hitap ediyor. Allâh genelde Peygamberlerine, Ey İbrahim, Ey Yusuf, Ey Yakup, Ey Musa, Ey İsa, Hazret-i Peygamber, sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’ine de, Ey Muhammed diye hitap etmiştir.
Ama bu âyet-i kerimede Allâh, Cenab-ı Resûlullâh’a, sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’ine diyor ki, Ey Nebi! Böyle demekle, O’nun daha da yüceltiyor. O’nu daha fazla övüyor. Daha fazla methediyor. O’nun diğer peygamberlerin üstünde olduğunu gösteriyor. Seçilmiş ve seçilmişlerin içerisinde en yüce olanı, seçilmiş olanların en kıymetli olanı, seçilmiş olanların en değerlisi ve seçilmiş olanların içerisinde hiçbir peygambere nasip olmayan miracın zirve noktası. Ve o zirve noktasına ulaştırmış olduğu peygamberine sesleniyor. Ey Nebi! Bu öyle bir methedeşten geçiyor ki, öyle bir peygamberini yüceltiyor ki, o yüceltmenin sonunda, o yüceltmenin arkasından, enteresan bir şekilde diyor ki, Allâh’tan kork!
Aslında bütün ümmeti Muhammed’e bir işaret veriyor. Diyor ki, ben bu peygamberi kendim seçtim. Bu peygamberin bütün peygamberlik vasıflarını ve insani vasıflarını en üst merhaleye getirdim. Onu hiçbir varlığın ulaşamayacağı mirajda bir perdeye ulaştırdım. Hiçbir varlığı ulaştırmadığım bir perdeye ulaştırdım. Ve hiçbir peygamberin üzerinde söylemediğim bir söz, bir makam, bir perde, bir şeref nişanı verdim. Dedim ki, o heva ve hevesinden hiç konuşmaz. Hiçbir peygambere vermediğimi, o Nebi diyen nitelendirdiğim peygamberime verdim. Ve öyle bir peygambere, Cenâb-ı Hak diyor ki, Allâh’tan kork! Burada tabiri caizse, sen peygamberliğin ve insanlığın ve varlığın en yücesindesin. Ama Allâh’tan kork! sen takvanı daha da yükselt.
Allâh’a olan saygını, Allâh’a olan sevgini, Allâh’a olan bağlılığını daha da yükselt.
«Sana Verdiğim O Sevgili Payesinin Karşılığı Olarak» Tâlimi — Cenâb-ı Hak’ın Hz. Peyğamber’e Hitâbı’nın Sufî Yorumu; «Bir An Bile Olsa, Allah’ı Gözünden Ayırırım Korkusu»; «Bu Korkunun En Yücesi»; Mü’minin Husus Mertebesinde Yaşayacağı Manevî İrtibâtın Tâlimi
O kadar yükselt ki, o sana verdiğim o Nebilik payesini, sana verdiğim o sevgili payesinin karşılığı olarak sen öylesine Allâh’tan kork! Bu korku bizim vasat kulların korkusu gibi değil. Bu korku bir an bile olsa, Allâh’ı gözünden ayırırım korkusu. Bu korkunun en yücesi. Ve Cenâb-ı Hak o Nebisi’ne diyor ki, Allâh’tan kork! Ve devam ediyor, burası çok önemli. Burası çok önemli. Allâh’tan kork! Kafirlere ve münafıklara uymak! Bu böyle tabiri caizse, o yücelttiği peygamberine öyle bir şey söylüyor ki, Arda ardına ancak Allâh söyleyebilir zaten bunu. Allâh’tan kork! Sakın kafirlere ve münafıklara uymak! Buradaki tırnak içerisinde kafirler, sakın ha bugün ehli kitabı, Hristiyanları ve Yahudileri, ehli kitap göstermelerine aldanmayın.
Onlar âyet ve hadislerle kafirliği tescillenmiştir. Sebebi şudur, onlar Üzeyir Allâh’ın oğlu dediler. Hristiyanlar da İsa’ya dediler, Allâh’ın oğlu diye. Öyle olunca hem ayetle hem hadîs-i şeriflerle sabittir ki, bu kafirlerin içerisinde din tanımazlar. Bugün ismi bir sürü, Tahu olsun, Ma’u olsun, Lenin olsun, Enges olsun, bütün komünist sistem, bütün faşist sistem, bütün kapitalist sistem, bütün emperyalist sistem ve İslam’ın harcındaki, dünya üzerindeki bütün inanç sistemleri. Bunun altını çiziyorum. İslam’ın harcındaki bütün inanç sistemleri, adı ne olursa olsun, bugün dünya üzerindeki bütün inanç sistemlerinin içerisinde bulunanlar, İslam hariç, bütün devlet sistemleri ve siyasi sistemlerin hepsi de bu kafir grubunun içinde.
İslam’ın harcındaki, İslam’ın harcındaki bütün inanç sistemleri, bakın bu Âyet-i Kerîme’yi böyle size tefsir edecek cesareti bir kimseyi bulamazsınız. İslam’ın harcındaki bütün inanç sistemleri, İslam’ın harcındaki bütün devlet sistemleri, hepsi de bu kafirlerin tırnak içerisinde bu kafir grubunun içindedir. Bunlar şimdi yeni yeni moda çıkıyor ya orada burada konuşuyorlar, onlar da ehli kitap. Bir kimsenin ehli kitap olabilmesi için, o kimsenin İsa Aleyhisselamı Allâh’ın peygamberi görmesi gerekir. Eğer İsa Aleyhisselamı Allâh’ın peygamberi olarak görmüyorsa, o kimse ehli kitap değildir. Bakın o kimse ehli kitap değildir. Almanya’dakınlar, Hollanda’dakınlar, yurtdışında duranlar, oradaki iyi sevgileri ehli kitap zannetmeyin.
Bir Yahudi’nin ehli kitap olabilmesi için, Üzeyir Allâh’ın oğlu hükmünden çıkması gerekir. Ve demesi gerekir ki Üzeyir de Allâh’ın peygamberiydi. Musa da Allâh’ın peygamberiydi. Süleyman da Allâh’ın peygamberiydi. Bütün Beni İsrail peygamberlerini hepsi de peygamberiydi. İsa Aleyhisselâm da Beni İsrail peygamberidir. O yüzden İsa Allâh’ın oğlu diyenler ehli kitap değildir. O yüzden ehli kitabı cennete koymaya çalışanlar bugün için. Bugünkü ehli kitabı da onlar da cennetlik diyenler bu kâfir, Şimdi münafıklara uymayın diyor ya şimdi oraya geleceğiz. Demek ki kâfir olarak kimi nitelendirecekmişiz? Bugünkü dünya üzerinde İslam inancının dışında her kim kaldıysa hepsi de kâfirdir. Bugünkü hristiyanlar, bugünkü Yahudiler, bugünkü İbrahimiler, bir kısım İbrahim’i olduğunu iddia edenler var onlar da.
Ve diğerleri. Uzak Doğu yakında yok Tav’muş, yok Hind’uymuş, yok Reyhan Karnosyan’a inanıyormuş, yok mmmm yapanlara inanıyormuş, yok aaa diyenlere inanıyormuş, yok çakralarını açıyormuş, yok meditasyon yapıyormuş, hepsi de bunların köylüyen kâfir grubunun içinde. Din İslam’dır. Kim Kur’ân ve Sünnet’e iman ederse o Müslümandır. Kur’ân ve Sünnet’e iman etmiyorsa bugünkü dünya üzerinde o Müslüman değildir. O kâfirdir. Ve İslam’ı kendisine ölçü etmeyen, İslam’ı kendisine ölçü etmeyen, hukuk sistemini İtalya’dan almış, evlilik hukukunu İsviçre’den almış, yok ticaret hukukunu Almanya’dan almış, yok bilmem ne hukukunu Fransa’dan almış gibi siyasi sistemlerde. Buna komünist sistem dahil, buna sosyalist sistem dahil, buna faşist sistem dahil, buna emperyalist sistem dahil, buna kapitalist sistem dahil, dünya üzerindeki, İslam’ın dışındaki, İslam’ın dışındaki her sistem kâfirdir.
Şimdi sıra geldi münafıklara. Münafık kimdir? Âyet-i Kerîme’de diyor ki onlar Allâh’a inandık derler senin yanında, sonra diyor senin yanından ayrıldıktan sonra bizim Tanrılarımız iyiydi derler diyor.
Münafık Akîde — «Senin Yanından Ayrıldıktan Sonra Bizim Tanrılarımız İyiydi Derler»; İslâm’ın Kuvvetli Olduğu Zamanlarda Münafıklığın Görülmemesi; İslâmî Partiymiş Gibi Görünen Ama İçi Münafık Olanlar; Mâ’nâ Olarak «Akîdede Münafık, Amelde Değil» Tasniifi; Mevcut Türkiye’deki Bu Tipin Tezahürü
Münafık akayitte, inançta münafık, amelde değil. Bu inançta münafıklar, İslam’ın kuvvetli olduğu zamanlarda veya İslami partiymiş gibi görünen bir kısım siyasi oluşumlar hükümet idare etmeye başladığında mantar gibi biterler. Bunların aslında İslam’la hiç alakaları yoktur, Kur’ân’la, Sünnet’te hiç alakaları yoktur, imanla hiç alakaları yoktur. Bunlar bazı ayetler bunlar normalde Müslümanların yanına geldiğinde bunlar selam verirler, Müslümanmış gibi davranırlar. Sonra mesela örneğin bakara makara bir âyet sallayıp gidiyor der. Veyahut da bu Müslümanlar, bu İslam’ın reforma edilmesi lazım der. 1400 yıl önceki hukukla bu hukuk olmaz derler. İleri bir demokrasi isterler, ileri demokrasinin de ilerisini isterler.
Ne anlıyorlarsa bundan hocası, şeyhi, siyasetçisi, ilahiyatçısı, imamı, dianetçisi, dervişi, sufisi adına ne derseniz deyin. Bunlar Kur’ân’ı bir tarafından didiklemeye çalışırlar. Anlamak için değil, eleştirmek için. Hatta âyet-i kerimeleri inkar ederler. Bunlar Sünnet-i Resûlullâh’a laf söylerler, küçük görürler. Hadis-i şerifleri inkar ederler. Hadis-i şeriflerin hiçbirisi de onlar için sahih değildir, inkar ederler. Bunlar ayetleri inkar ederler. Bunlar otururlar işleri güçleri yokmuş gibi Kur’ân’a evrensel mi bakalım, tarihsel mi bakalım, tarihsel bakalım. Tarihsel bakarsak Kur’ân’ın bu tip tarihsel olan olaylarını kenara koyalım. Bunları gündeme getirmeyelim deyip Kur’ân-ı Kerîm’in bir kısmını tarihsel deyip kenara atarlar.
Bunlar Müslümanmış gibi görünen ama gerektiğinde bizle beraber namaz kılan, gerektiğinde bizle beraber de ömreye de gidebilir, hatta buraya gelip zikrullaha da katılabilir. Bunlar da münafıklar. Bunlar adı Yunus’un dediği gibi, dışı Müslüman için kafir çok olur der. Bunlar da dışı Müslüman için kafir olanlar, dışı Müslüman için münafık olanlar, içi münafık bunların. Bunlar Kur’ân’a ve Sünnet’e iman ettik deyip Kur’ân ve Sünnet’in belli yerlerini inkar eden, belli yerlerine böyle olmaz diyen, böyle olmaması gerekir diyen, bu fikir bozukluğunu yaşayan, fikir bozukluğunu yaşayan, bunların fikirleri sarışın olan kimseler. Bunlar en acımasız olanı, en zehirli olanı, en böyle yılan olanı, en hain olanı, en tehlikeli olanı bunlar.
Bizdenmiş gibi görünen, bizdenmiş gibi davranan ama Kur’ân ve Sünnet’i tabiri caizse, delmeye çalışan, değiştirmeye çalışan, reforma etmeye çalışan, bazı ayetleri ortadan kaldırmaya çalışan, hadîsleri inkar eden, hadislerle alay eden bu zümrede münafıklar zümresi. Bunların bazı hareketleri küfre gidiyor, bazı davranışları küfre gitmesine rağmen bunlar bazen toparlıyorlar, dönmüş gibi yapıyorlar ama bunlar münafığın ta kendileri. Ve bunlar da Kur’ân ve Sünnet’e göre hükmetmenin bu zamanda mümkün olmadığını ve bu zamanda böyle bir şeyin olamayacağını söyleyen, bizdenmiş gibi görünen şeyhler, alimler, siyasiler bunlar. Bunlar da kim? Bunlar da münafıklar. Allâh Peygamberine diyor ki, ey Peygamber, ey Nebi, ey sevgilim, ey alemleri, senin yüzünüzü hürmetine yarattığım, dikkat etmen gereken bir şey var, sakın bu konuda taviz verme, sakın bu konuda senin rahmetin, senin insanlığın, senin merhametin, senin hoş görünün, senin toleransın, senin o insan sevgin öne çıkıp, kafirleri ve münafıklara uyma noktasına seni götürmesin.
Çünkü Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri sevgide mahlukatın en yücesidir, merhamette mahlukatın en yücesidir, afda mahlukatın en yücesidir, ademiyette insaniyette en zirvededir, en zirvede. Meleklerin edep ettiği, meleklerin etrafında pervane döndüğü, Arş-ı Alâ’nın kanatlarını onun önüne serdiği, ilmin, Allâh’ın ilminin bu tabirimi hoş görün ve o da hoş görsün, Fırat Nehri gibi her dem manasına akıtılan o Hz. Muhammed Mustafa’ya diyor ki sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretlerine, sakın kafirlere ve münafıklara uyma, onlar İslam olsunlar, onlar dini kabul etsinler diye sen onlara uyma, onlar dinle alakalı yumuşasınlar diye sakın onlara uyma. Biz bu ayeti kerimelere bakarken Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri kafirler saçlarını uzatırdı, o kısaltırdı, kafirler saçlarını kısaltınca o uzatırdı.
Kâfirlere Muhalefet Sünneti — «Kâfirler Saçlarını Uzatırdı, O Kısaltırdı; Kâfirler Saçlarını Kısaltınca O Uzatırdı»; «Sarık Bizi Kâfirlerden Ayırt Eder»; Hz. Peyğamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Vasat Sünnî Davranış Edebi; «Hâlefe’l-Müşrikîn» (Müşrikere Muhalefet) Hadîsinin Pratik Tatbîki
İşte kafirlerle bizi ayırt eden sarık dedi, o Bedir’de sarığı sardı, kafirlerle Müslümanlar ayırt eden bir işaret oldu veyahut da kafirlere benzeyen, kafirlerin kıyafetlerine benzeyen kıyafetler giymedi. Örneğin Rumlarda örülen kumaşları aldı, Yemen’de örülen kumaşları aldı ama onların kıyafeti gibi bir kıyafete bürülmedi. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri kıyafet olarak da, yeme içme adabı olarak da, ev adabı olarak da hiç kafirlere uymadı, hiç uymadı. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri masada yemek yemedi örneğin. Yemedi. Oysa kafirler masada yiyorlardı o dönemde de, o yemedi o yere oturdu. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri evini süslemedi, şata ata şatafata düşmedi.
Eşyaları gösterişli değildi ki o zaman kafirlerin gösterişli evleri vardı, gösterişli ondan sonra iş yerleri vardı, gösterişli eşyaları vardı. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri öyle gösterişli bir evde yaşamadı. Mescidin gösterişli değildi. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri mescidinde yağmur yağdığında mescid çamur oluyordu. Bildiğiniz çamur oluyordu. Yağışlı havalarda secde ettiğinde yüzü gözü çamur içinde oluyordu. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri mescidi de gösterişli değildi. Yemesi içmesi de gösterişli değildi. O hiçbir zaman sofrasında iki çeşit üç çeşit yemek yemedi. Sofrasında onun iki çeşit yemek olmadı hiç. O hiç doymadı. O bu dünyadan doymadan göçüp gitti.
O’na sirke getirdiler ne güzel tamam dedi sirkeye. Ekmeğini sirkeye bandı yedi. O hiçbir zaman kafir bir hayatın zerresini dahi yaşamadı. Kıyafeti uymadı. Saç şekli uymadı. O Amerikan tıraşı nedir bilmiyordu. Saç şekli hiçbir kafire uymuyordu. Yahudilere de uymuyordu. Hristiyanlara da uymuyordu. Kıyafeti Yahudilere de uymuyordu. Hristiyanlara da uymuyordu. Yemesi içmesi Hristiyanlara da Yahudilere de uymuyordu. Onun ev eşyaları da Hristiyanlara ve Yahudilere veya müşriklere uymuyordu. Hiçbirisine de uymuyordu. En önemlisi. En önemlisi. Mekke müşrikleri geldiler dediler ki ne istiyorsun? İstersen gel seni devlet başkanı yapalım. Bu devleti sen idare et. İstersen gel seni hazinenin başına koyalım. maliye bakanı ol.
İstersen devlet başkanı ol. İstersen maliye bakanı ol. Gel bu devletin başında devlet başkanı ol dediler. Cevap muhteşem. Dedi ki bir elime ayı verseniz, bir elime de güneşi verseniz, ben la ilâhe illallah Muhammed’e Resûlullâh demekten vazgeçmem dedi. Reddetti. Ama aynı nebi Medîne-i Münevvere’de İslam devleti kurdu. Ve İslam devletinin başına geçti. Hem devlet başkanını yaptı, hem genel kurmay başkanını yaptı, hem maliye bakanını yaptı, hem hükmetti İslam hukukuyla. Önce bunların hepsini kendi zatında cem etti, topladı. Sonra yetiştirdi etrafındaki sahabeleri. Yetiştirdikten sonra yeni İslam olan beldelere onları vali olarak atamaya başladı. Ve her atadığı validen ahit alıyordu. Diyordu ki meşhur ya Yemen’e vali gönderirken neyle hükmedeceksin?
Kur’ân ne ya Resulallah? Bulamazsan dedi. Bulamazsan dedi. Senin sünnetin ne ya Resulallah dedi. Bulamazsan dedi. İştahat ederim ya Resulallah deyince hoşuna gitti. Tebessüm etti, ona dua etti ve Medîne’nin dışına kadar onu uğurladı kendisi. Demek ki neyle hükmedeceksin dediğinde? Kur’ân ne dedi? Ondan sonra senin sünnetin ne dedi? Sonra ben ictihâd ederim. Buğur da bulamadıklarını ictihâd ederim dedi. Hükmü var ise hükmü Kur’ân koyduysa, hükmü Kur’ân koyduysa orada ictihâd hakkı hiç kimse yoktur. Ona ictihâd etmeye kalkan kimse ya cahildir ya kafirdir. Eğer sünneti seniye de hüküm var ise, orada hiç kimsenin hükmetmeye hakkı, cüreti olamaz. Eğer o bir kimse hakkında bir şey, hadîs var ise, o hadise tabi olması gerekir.
Olmazsa o kimse münafık zümresinden olur. Kur’ân da bulamadı, sünneti seniye de bulamadı, sahabeler için söylüyorum. Bizim için bulamadıklarımızı, biz mezhep imamlarından bakarız.
Mezhep İmamlarına Tâbiyet — «Sıkıntılarımızı Biz Mezhep İmamlarından Bakarız»; «Bulamazsak Evet, Bir İçtihâd Eden Var İse, O Âlim Bizden İse Onun İçtihâdına Tâbi Oluruz»; Hanefî-Şâfiî-Mâlikî-Hanbelî Mezheplerinin Mü’minin Hayatına Yön Vermesi
Bulamazsak evet, bir ictihâd eden var ise, o âlim bizden ise onun iştahadına tabi oluruz. Ve en önemlisi bu işin dünya üzerinde hem inanç noktasında hem de siyasi noktada duruşu. Biz şimdi müslümanlar, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri sakalını bir tutan bırakırdı, biz de bir tutan bırakalım. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri saçını şöyle keserdi, biz de öyle keselim. Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri böyle yemek yardı, böyle yiyelim. Doğru mu doğru? Namazı şöyle kılardı, biz de öyle kılalım. Doğru mu doğru? Orucu böyle tutalım, doğru mu doğru? En büyük tehlike, en büyük tehlike inanç ve siyasette. En büyük tehlike burada. Cenâb-ı Hak o nebiler nebisi Peygamberine Allâh’tan kork, kafirlere ve münafıklara uymadırken, ne yazık ki ümmeti Muhammed, ümmeti Muhammed dişini misvaklamayı önemsediği kadar İslam’ın hukukunu önemsemiyor.
Abdest alırken parmak aralarını hilallemeyi önemsemediği kadar akaitle alakalı inançsal meseleleri ne yazık ki önemsemiyor. Önemsemediğinden dolayı ümmet dağılmış vaziyette. Ne yazık ki ümmeti Muhammed haramı haram olarak biliyor ama Allâh’ın gözünün içine baka baka haramı işliyor. Kur’ân’ın yasakladığını biliyor, Kur’ân’ın yasakladığını bile bile ve Kur’ân’ın haram ettiğini bile bile kendince bir yol bulup kendince haramı helallaştırıyor. Kendince kendi kafasından bir yol bulup haramı helallaştırıyor. En acısı da bu. Bu siyasilerin ve kendilerini dini otorite olarak görenlerin düştükleri büyük pislik, büyük necaset çukuru bu. Büyük necaset çukuru, büyük pislik bu. Allâh ümmeti Muhammed’i kurtarsın ve ümmeti Muhammed ne yazık ki Allâh’ın haramlarında titiz değil.
Allâh’ın koymuş olduğu yasaklarda ve yasalarda titiz değil. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin koymuş olduğu ölçüye uymak ümmeti Muhammed’e zor geldiğinden dolayı inkar yoluna sapıyor. İnkar ediyor. Ben bunu yaşayamıyorum diyeceğine inkar ediyor. Ben bunu yaşayamıyorum diyeceğine inkar ediyor. Benim burada ihalelerim var, benim burada mecbur yapmam gerekenler var. Benim almam gereken rüşvetler var, benim almam gereken haramlar var, benim yapmam gereken haramlar var deyip kendine bir yol çıkarıyor. Ve o melanet yolunda, o cife yolunda, o lağım yolunda yürüyor.
Mü’minin Hakîkat Yolunda Duruşu — Dünya Üzerindeki İnanç-Siyaset İlişkisi; Modern Türkiye’de Mü’min Pozisyonunun Belirlenmesi; «En Önemlisi Bu İşin Dünya Üzerinde Hem İnanç Noktasında Hem de Siyasî Noktada Duruşu Vardır»
Ve ümmeti Muhammed’e kötülükten kapı açıyorlar. Ümmeti Muhammed’e melanetten kapı aralıyorlar. Ümmeti Muhammed’e lağımdan kapı aralıyorlar. Ve o lağımda yaşaya yaşaya ne yazık ki dışı Müslüman, dili Müslüman olanlar lağım farelerine dönmüşler. O lağım fareliğini, lağımın içerisinde yaşaya yaşaya kendisini cennet bahçesinde zannediyor. Çünkü lağım faresinde doğmuş, lağım faresinde yaşıyor. Ve lağım faresini yaşadığının farkında değil, orayı kendisinin cennet bahçesi zannediyor. Ve kendisini lağımda yaşarken lağım fareleri gibi ne yazık ki kendisini cennetlik görüyor. Ne yazık ki kendisini mücâhid görüyor. Ne yazık ki kendisini sufi görüyor. Ne yazık ki kendisini derviş görüyor. Ne yazık ki kendisini bir cemaat ehli olarak görüyor.
Ne yazık ki kendisini İslami kesimde görüyor. Ama, ama müşriklerin dibini, şirkin dibini yaşıyor. Haramın dibini yaşıyor, haramı kendisine helal ettireceğim diye uğraşıyor. Ve bizim gibi konuşanları da nasıl sustururuz’un derdine düşmüşler. Bizim gibi düşünenleri nasıl öteleriz, nasıl iteleriz, nasıl sesini keseriz, nasıl onun önüne sert çıkarırız’ın derdine düşmüşler. Şeytanla ahitleşip, şeytanla ahitleşip, Kur’ân ve Sünnet diyenlerin üzerine tabiri caizse kendilerince, firavunca yürümek istiyorlar. Nemrut’ca yürümek istiyorlar. Çünkü Kur’ân ve Sünnet’den dikçe Allâh’ın helali bu, Allâh’ın haramı bu, Allâh’ın hükmü bu, Allâh’ın hukuku bu. Sünnet-i Seniyye bu dedikçe Nemrut ve firavunlar azıyorlar.
Azdıkça azıyorlar, azdıkça azıyorlar. Ve ümmet-i Muhammed suyun üzerindeki köpük misali gücü yok. Ümmet-i Muhammed de dolaptaki etini kaybetmemek için, ümmet-i Muhammed de devletteki işini kaybetmemek için. Ümmet-i Muhammed orada burada, aman benim gemim yürüsün, aman benim işim yürüsün diyerekten başında gözünün önünde akıp giden o lağım.
«Lağım Deryası» — Halkın Bu Pis Akıntıya Dalması; «Aman Benim İşim Yürüsün, Aman Benim İşim Yürüsün Diyerek Yanı Başında Gözünün Önünde Akıp Giden O Lağım Deryasına Ya Kendisini Atıyor Ya da Sessiz Kalıyor»; Hakîkati Tebliğ Edenlere Tepkisi: «Hocanıza Söyleyin Biraz Dilini Değiştirsin» — Konformist Cevabın Eleştirisi
Deryasına ya kendisini datıyor ya da ona sessiz kalıyor. Ve onlara birisi hakikati tebliğ edince, hocanıza söyleyin biraz dilini kıssın oluyor. Onlara hakikati söyleyince, siz onu şeyh biliyorsunuz ama biz onu seviyoruz. Söyleyin, dili çok seviyor oluyor. söyleyin biz onu çok seviyoruz. Biraz daha böyle makul konuşsun oluyor. Hatta arkadaşlara da bunu ufak ufak lanse ediyorlar. Evet, Allâh nebisine dedi ki kafirlere uymak. En yüksek seviyeden söyledi. Bu şu demek, ey iman edenler ben o nebimi bile bu konuda uyardım. Ona dedim ki ey nebi kafirlere uymak, münafıklara da uymak. Bu şu demek, ey ümmeti Muhammed, anneleriniz, babalarınız, eşleriniz, çocuklarınız, mallarınız, rahat yataklarınız, lüks evleriniz, lüks arabalarınız, kazandığınız, yüksek debili paralarınız sizin ilahınız olmasın.
Sizin önünüze perde olmasın. Sizin önünüzde engel olmasın. Geldiğiniz makamlar, dünyevi makamlar, geldiğiniz oturduğunuz koltuklar, sana şeyh diyecekler, sana mürşid diyecekler, sana hoca diyecekler, sana zakir diyecekler, seni sevecekler, seni el üstünde tutacaklar. Sen yeter ki onların suyundan git, onların yolundan git. Sen yeter ki oradaya bir yaptığın ufak bir iş var, onu gözünde büyüt, bu işin devam etmesi lazım. O yüzden bizim böyle davranmamız lazım de. Sen bir de etrafına ilmi siyaset yapıyoruz de. Bizim geçinceye kadar bizim ayıya dayı dememiz lazım de. Ey canım kardeşlerim, ey ümmet-i Muhammed, ben 36 yıldır o günü bekleyenleri tanıyorum. 36 yıldır o gelecek günle insanları aldatanları biliyorum. 36 yıldır bu işler hallolacak ayıya dayı diyelim, bu işler hallolacak, siyaset yapalım, bu işler hallolacak, biraz susalım.
Bu işler hallolacak, her yerde her şey konuşmayalım. Bu işler hallolacak, gidelim onun önünde el avuçturalım, el avuçturalım. Gidelim onun yanında bu işler böyle halloluyor. Selam vermekle bir şey olmaz, el öpmekle dudak aşınmaz, gidelim önünde el pençe duralım. 36 yıldır bunu dinliyorum ben. Hiçbir şey olduğu yok. Gavur gavurluğuna devam ediyor. Kafir kafirliğine devam ediyor. Münafık münafıklığına devam ediyor. Korkaklar korkaklıklarına devam ediyor. Soysuzlar soysuzluklarına devam ediyor. Şerefsizler şerefsizliklerine devam ediyor. Rüşvetçiler rüşvetçiliklerine devam ediyor. Partinin adı değişiyor, rüşvet çarkı durmuyor. Rüşvet çarkı durmuyor. Partinin adı değişiyor, fuhuş çarkı durmuyor.
Partinin adı değişiyor, uyuşturucu çarkı durmuyor. Partinin adı değişiyor, zulüm durmuyor. Partinin adı değişiyor. Zenginleşenler zenginleşiyor. Devam ediyor. Partinin adı değişiyor. Bir bakıyorsunuz ki her şey o tarafa geçmiş. Partinin adı değişiyor. Hukuk değişmiyor. Partinin adı değişiyor. Şiazet değişmiyor. Partinin adı değişiyor. Diyanet değişmiyor. Partinin adı değişiyor. İlahiyatlar değişmiyor. Partinin adı değişiyor. Tarikatlar değişmiyor. Partinin adı değişiyor. Cemaatler değişmiyor. Dün Masum Süleyman Demirel’in önünde el pençe duranlar, bugün Tayyip Erdoğan’ın önünde duruyor. Dün Ecevit’in önünde el pençe duranlar, bugün Tayyip Erdoğan’ın önünde duruyor. Demirel’in önünde Ecevit’in önünde el pençe duranlar, cemaatler, tarikatlar, topluluklar.
Ondan sonra Turgut Özal’ın önünde durdu. Değişmediler. Turgut Özal’ın önünde el pençe duranlar, ondan sonra Refah Partisi’nin önünde el pençe durdular. Şimdi de Topyük’ün AK Parti’nin önünde el pençe duruyorlar. Değişmedi. Değişmedi. Ceza hukukun İtalyan değişmedi. Senin evlilikle alakalı hukukun İsviçre değişmedi. Ekonomi hukukun Fransa, Almanya neyse. Değişmedi. Ekonomi hukukun Fransa, Almanya neyse.
Cumhuriyet Öncesi Sapmaları ve Suskunluk — Cumhûriyetin Kurulmasıyla Beraber İslâmî Yapıların Sessiz Kalması; «Saraylarda Demediği, Halkın Yönettiği Sahnelerde Suskunluk»; Şeyhler-Tarîkatlar-Âlimler-Medreseler-Askeriye Hepsi Suskun Kalmış; «Câ’ya Çevirip Bize Getirdiniz, Ne Yapıyorsunuz Dememişler»
Bu da yeni değil, bunu Cumhuriyet’in üzerine koymayın. Bu Osmanlı’da başladı. Mecelli’yi bence binden çıkarmadım. Direkt Avrupa hukukunun Osmanlıca’ya çevrilmesidir mecelli. Bu Cumhuriyet ile başlamış gibi insanlara gösteriyor değil. Öncesi var Osmanlı’dan var da Cumhuriyet onun sonucu. O zaman için ülke bu ne yapıyorsunuz dememiş Müslümanlar. Avrupa’nın kanunlarını Osmanlıca’ya çevirip bize getiriyorsunuz. Ne yapıyorsunuz dememişler. Şeyhler dememiş, tarikatlar dememiş. O zaman ne yapıyorsunuz diye alimler dememiş, medreseler dememiş, askeriye dememiş. Zaten demez çünkü onlar cömtürklerin elinde.
«Jön Türklerin» Eleştirisi — «Şeyhler Dememiş, Tarîkatlar Dememiş, Âlimler Dememiş, Medreseler Dememiş, Askeriye Dememiş»; «Zaten Demez Çünkü Onlar Cömtürklerin (Jön Türklerin) Zümresi»; II. Meşrûtiyet (1908) ve Cumhûriyet (1923) Sürecindeki Manevî Kopuşun Tarihî Tahkîki
Sebateist. Bu yeni değil. Bakın değişmiyor. 200 yıldır değişmiyor. Değişmiyor. 200 yıldır o lağım deresi, o lağım ırmağı akıyor ve yutuyor Müslümanları. Korkarım 50 yıl sonra daha da bizi din üzerine daha kötü günler bekliyor. Korkarım öyle. Bu topraklarda, bu topraklarda, söylerken öyle söylüyoruz ya, ecdadın kanla, imanla yoğurdu bu topraklarda. Fuhuşun, kumarın, içkinin, zulmün hukuk tarihisinde olacağına kim inanırdı? Kimse inanmazdı. Değişmiyor canım kardeşlerim. Bu böyle devam ediyor. Ben de kendi nefsim için söylüyorum bunu. Cenâb-ı Hak beni de son nefesime kadar Kur’ân ve Sünnet seni yaşayan ve onu savunanlardan eylesin. Âmîn. Ben sizlerden duam ve istirhamım bu. Bunun dışında bir söylem, bunun dışında bir akait, bunun dışında bir fikir kabul etmiyorum.
Bu konuda kardeşler, burası çok böyle bizim için uygun değil, siyasi konjuktüre de uygun değil, devlet konjuktürüne de uygun değil. Benim başıma bir iş gelebilir diye düşünüyorlarsa, derslerini verip ayrılabilirler. Benim bu dilim durmaz çünkü. Başımıza iş açarız diye düşünenler, çok hiç bu konuda gönül koymam, hakkım da helal olur. Ayrılabilirler. Ben yolun başında da Kur’ân Sünnet vatan millet dedim. Şimdi de Kur’ân Sünnet vatan millet diyorum. Ölünceye kadar da ben bu noktada duracağım. İkinci ayeti kerimde Cenâb-ı Hak peygamberine diyor ki, Rabbinden sana vahyonlarına uy. Kafirlere uyma, minafuklara uyma, vahye uy diyor peygamberine. Bu şu demek, ey ümmet-i Muhammed, ben o peygamberime dahi benden gelecek olan vahye uy dediysen, hepiniz de vahye talibi olacaksınız.
Hepiniz de vahye uyacaksınız. Vahyin içerisinde hem Kur’ân var hem Sünnet-i Seniye var. Çünkü o heva ve hevesinden hiç konuşmadı. O yüzden de ne yapacak? Vahye uyacağız hepimiz de. Bu toplulukta yol yürüyecek olanlar, bu toplulukta devam edecek olanlar, Kur’ân’a, Sünnet’e uyumayı ta’ud etmiş olarak kabul ediyoruz. O ta’udlerinde duracaklar, o ta’udlerini yerine getirecekler. O ta’udlerinden geri dönmek yok. Ya orada şöyle yapıyorlarmış, burada böyle yapıyorlarmış, biz onların hepsinden uzağız. Biz uzak doğu inançlarından da uzağız. Biz batı inançlarından da uzağız. Biz sonradan olma, sonradan çakma inançlardan da uzağız. Bizim inancımız Kur’ân ve Sünnet. Bizim başka bir inancımız yok. Buna uygunsa kabul ederiz kendimizce.
Buna uygun değilse kabul etmeyiz, red ederiz. Muhakkak ki Allâh yaptıklarınızdan haberdar olandır. Muhakkak ki Allâh ne yaparsak yapalım, El Habir ismi şerefiyle her şeyimizden haberdardır. Biz karanlıkta da bir şey yapsak, perde arkasında da bir şey yapsak, o esnada etrafımızdaki insanları kandırsak da Allâh haberdardır, habirdir, onun intikamını alır. Allâh onun intikamını alır ve Allâh’a tevekkül et. Biz Allâh’a tevekkül edenlerdeniz. Biz gayret gösteririz, çalışırız, çabalarız.
«Allah İçin Sever, Allah İçin İmân Eder, Allah İçin Zikreder» — Mü’min Topluluğun Mâ’nevi Çekirdeği; «Allah İçin Birbirimizin Ellerini Tutarız, Allah İçin Birbirimizi Doyururuz, Allah İçin Birbirimizi Gözetiriz, Allah İçin Birbirimizin Yüzüne Bakarız»; «Allah İçin» Sıfatının Mü’minler Arasındaki Bağı Kuvvetlendirmesi
Allâh için sever, Allâh için iman eder, Allâh için zikreder, Allâh için koştururuz. Allâh için birbirimizin ellerini tutarız. Allâh için birbirimizi doyururuz, Allâh için birbirimizi gözetiriz, Allâh için birbirimizle beraber olmaya çalışırız. Biz Allâh için her şeyi yapmaya gayret ettiğimiz için Allâh’a tevekkül ederiz. O bizim sahibimizdir. O bizim sahibimizdir. O bizim vekilimizdir. Bizi vekil olarak savunur. O bu topluluğun komple vekilidir. Bu topluluğa kim ihanet ederse, o ihanetin intikamını alacak olan Allâh’tır. Bu topluluğa kim zarar verecekse, bu topluluğa zarar verecek olanın intikamını alacak olan Allâh’tır. Bu topluluğa kim hizmet edecekse, bu topluluğun sahibi Allâh’tır. Mükafatlandıran da Allâh’tır.
Hasbunallahu enimel vekil deriz. Bizim her şeyimize vekil olan odur. O ne güzel vekildir. O yüzden topluluğumuzu kandırmaya çalışan kendini kandırır. Topluluğumuzu satmaya çalışan kendini satar. Adımızı kirletmeye çalışan kendi adını kirletir.
Topluluğun Müdâfaası — «Topluluğumuzu Kandırmaya Çalışan Kendini Kandırır, Topluluğumuzu Satmaya Çalışan Kendini Satar»; «Adımızı Kirletmeye Çalışan Kendi Adını Kirletir»; «Biz Bu Dünyânın Geçici Olduğuna İmân Edenlerdeniz, Son Nefeste Hesap Verecek Olanlardanız»; «Zerrece Haksızlık ve Zerrece İyilik Cezâsız-Mükâfatsız Kalmaz»
Bu topluluğun adını kirletmeye çalışan kendisini kirletir. Biz bu dünyanın geçici olduğuna iman edenlerdeniz. Son nefes geldiğinde, o ölümle yüzleştiğimizde herkesin hesabını, kitabını vereceğine inananlardanız. Zerrece haksızlık yapanın, haksızlığının cezasız kalmayacağına, zerrece iyilik yapanın, iyilinin de mükafasız kalmayacağına iman etmişiz. Öyle yaşamışız. Demişiz ki, Ya Rabbi, bizleri hayırda kullan. Bizleri iyilikte kullan. Bizleri imanda kullan. Bizleri İslam’da kullan. Bizleri hakikatinde kullan. Bizleri katından ilimlendir. Bizleri katından hızıklandır. Bizleri katından nimetlendir. Bizleri katından koruduklarından eyle. Bizleri katından muhafaza ettiklerinden eyle. Bizleri katından lütfettiklerinden eyle.
Bizim dilimize katından lütfeyle. Bizim kalbimize katından lütfeyle. Bizim vücudumuza katından lütfeyle.
Hitâm — «Yâ Rabbi, Bizleri Hayırda Kullan, İyilikte Kullan, İmânda Kullan, İslâm’da Kullan, Hakîkatinde Kullan»; «Katından İlimlendir, Hızıklandır, Nimetlendir»; «Katından Koruduklarından, Muhâfaza Ettiklerinden, Lütfettiklerinden Eyle»; «Dilimize-Kalbimize-Vücudumuza-Nefesimize Katından Lütfeyle»; «Amin Diyen Dillerimizi Nâr-ı Cehennem’den Azâd Eyle, Cemâlullâh’ına Kavuşturduklarından Eyle»; Sorulara Zaman Kalmadığı için Helâlleşme; «Lâ İlâhe İllâ’llâh, El-Fâtihâ»
Bizim nefesimize katından lütfeyle. Âmîn diyen dillerimizi Nâr-ı Cehennem’den azad eyle. Âmîn diyenlerimizi Cemâlullah’ına kavuşturduklarından eyle. Ejmâin. Allâh hepinizden razı olsun. Ejmâin. Sorulara zaman kalmadı herhalde. O yüzden soru yazan arkadaşlar haklarını helal etsinler. Allâh razı olsun inşallah. Birine cevap versek öbür günlerde vermek zorundayız. O yüzden soruların hiçbirisine bakmıyoruz inşallah. Allâh. Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illallah. el-Fâtiha el-Fâtiha
KAYNAKÇA
- Allah Korkusu (Havfullâh) — Sufî Mertebeleri — Bakara 2/40 («Ve iyyâye fe’rhabûn»); Âl-i İmrân 3/175 («Fe-lâ tahafûhum ve hafûnî»); Mâide 5/3 («İhşevni»); İmâm Kuşeyrî er-Risâle (Bâbu’l-Havf): havfullâhın üç mertebesi: havf-i şer’î (helâkten korkma), havf-i nazarî (Allah’tan kalbî kopma korkusu), havf-i heybet (Allah’ın azametinden kalbin titremesi); Aziz Mahmud Hudâyî, Câmi’u’l-Fadâil: «vasat kulların korkusu vs hâs kulların korkusu» tasniifi.
- «Sana Verdiğim Sevgili Payesi» — Hz. Peyğamber’e Hitâb — Tâhâ 20/13: «Ve ene’htertüke» (Ben Seni Seçtim); Sâd 38/47: «Ve innehum indenâ le-mine’l-mustafayne’l-ahyâr»; Buhârî, Tefsîr 38; Müslim, Fadâ’il 162: Hz. Peyğamber’in «Habîbullâh» mertebesi; İmâm Rabbânî Mektûbât I/57 (Mektûb 65): «Allah Resulü’nün korkusu vasat kulların korkusu değil, Allah’ı bir an kaybetme korkusu»; Aziz Mahmud Hudâyî Câmi’u’l-Fadâil: bu mertebenin sufî yolda «havf-ı kemâl» tâbiri.
- Münafık Akîde — Bakara 2/14: «Ve izâ lakû’l-lezîne âmenû kâlû âmennâ ve izâ halav ilâ şeyâtinihim kâlû innâ me’aküm» (İmân edenlerle karşılaştıkları zaman ‘iman ettik’ derler, şeytanlarıyla baş başa kalınca ‘biz aslında sizinleyiz’ derler); Münâfikûn 63/4: münafıkların alçaklığı; İmâm Birgivî et-Tarîkatu’l-Muhammediyye: münafıklığın iki mertebesi (akîdî ve amelî); İbn Receb, Câmi’u’l-Ulûm: amelî münafıklık eserleri.
- Kâfirlere Muhalefet Sünneti — «Hâlefe’l-Müşrikîn» — Buhârî, Libâs 64; Müslim, Tahâret 56 (Ebû Hüreyre tarîkiyle): «Hâlifu’l-müşrikîn» (müşriklere muhalefet edin); İbn Mâce, Tahâret 8: aynı tâbir; saç uzatma-kısaltma, sarık bağlama, sakal bırakma sünnetleri (Tirmizî, Edeb 38); İmâm Birgivî et-Tarîkatu’l-Muhammediyye: bu sünnetlerin Müslüman kimliğinin alâmeti olarak yer alması.
- Mezhep İmamlarına Tâbiyet — Hanefî mezhebi: İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (ö. 150/767), Ebû Yûsuf, Muhammed eş-Şeybânî; Şâfiî mezhebi: İmâm Şâfiî (ö. 204/820); Mâlikî mezhebi: İmâm Mâlik (ö. 179/795); Hanbelî mezhebi: Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855); İmâm Birgivî et-Tarîkatü’l-Muhammediyye: avâmın bir mezhebe taklîdi; havâssın delillere bakıp kuvvetli görüş üzerinde içtihâdı; modern içtihâd: Hayreddin Karaman İslâm Hukukunda İçtihâd.
- «Lağım Deryası» — Mü’minin Konformist Sukûtu — Mâide 5/79: «Kânû lâ yetenâhevne an münkerin fe’alûh» (münkerden birbirini meneetmediler); Hud 11/116-117: önceki ümmetlerin helâkı «iyiliği emir, kötülüğü neyi» (emr-i mâ’rûf-nehy-i münker) terkten dolayı; Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Tefsîr 5/8: «Allah’ın azabını çekmemek için bilenin meselesini söylemesi»; Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe: «sessiz şeytan» tâbirinin modern Müslüman pasifliğine uyarlanması.
- Cumhûriyet Öncesi-Sonrası Sapmalar — 1908 II. Meşrûtiyet sonrası İttihâd ve Terakki Cemiyeti’nin İslâmî yapıları kontrole alma süreci; 1923 Cumhûriyet ile Tevhîd-i Tedrîsât (1924), Tekkelerin Kapatılması (1925), Şapka Kanunu (1925); Şerif Mardin Türkiye’de Din ve Siyaset; Kemal Karpat Osmanlı’dan Cumhûriyete Yapısal Dönüşüm; Necip Fâzıl Kısakürek Son Devrin Din Mazlûmları: bu sürecin İslâmî tarihçiliği; Mustafa Efendi’nin «şeyhler-tarîkatlar-âlimler dememiş» tahkîki sufî silsilenin tarihî sukûtuna işâret.
- Jön Türkler ve Manevî Kopuş — «Cömtürkler» = Jön Türkler (Genç Türkler, Young Turks); İttihâd ve Terakki kadroları (Enver Paşa, Talat Paşa, Cemâl Paşa); Şükrü Hanioğlu The Young Turks in Opposition, Preparation for a Revolution: Jön Türk hareketinin pozitivist-Avrupacı kökleri; Yalçın Küçük Şebeke; Soner Yalçın Efendi 1-2: dönme ailelerinin Jön Türk kadrolarındaki etkileri; Mustafa Efendi’nin tezi: İslâmî yapıların bu süreçte sessiz kalması.
- «Allah İçin Sever-Düşman Olur» — Sahîh Hadîs — Buhârî, İmân 9; Müslim, İmân 67 (Enes b. Mâlik tarîkiyle): «Selâsun men kunne fîhi vecede halâvete’l-îmân — en yekûnellâhu ve resûluhu ehabbe ileyhi mimmâ sivâhumâ; ve en yuhibbe’l-mer’e lâ yuhibbuhu illâ lillâh; ve en yekrahe en ya’ûde fi’l-küfri kemâ yekrahe en yukzefe fi’n-nâr» (Üç vasıf: Allah ve Resulü’nü her şeyden çok sevme, Allah için sevme, küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi tiksinme).
- Mü’min Topluluğun Bağı — Hucurât 49/10: «İnneme’l-mü’minûne ihvetun» (mü’minler ancak kardeştir); Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66: «Mü’minler bir vücut gibidir»; İmâm Gazâlî İhyâ II (Kitâbu Âdâbi’l-Ülfe ve’l-Uhuvve); Sühreverdî Avârif: «Allah için sevmenin» sufî yolda kardeşlik bağının temeli.
- «Topluluğumuzu Kandırmaya Çalışan» Tahkîki — Sâf 61/2-3 (söylediğini yapmama-Allah indinde gazabı büyük); Maide 5/8 («adâletten ayrılma»); Buhârî, Edeb 91 («mü’min mü’mine kandıramaz»); İmâm Birgivî et-Tarîkatu’l-Muhammediyye: cemaat-içi sadâkatin manevî hukuku; modern Türkiye’de cemâat-tarîkat menfaati üzerinden yapılan sömürünün sufî yorumu.
- «Bizleri Hayırda Kullan» Niyâzı — Buhârî Da’avât 7-12: Hz. Peygamber’in günlük duâları; «Allâhumme’c’alnî sâhiben hayrâtı» (Beni hayır arkadaşı eyle); İmâm Cezerî el-Hasîn; Yûsuf en-Nebhânî Sa’âdetü’d-Dâreyn: niyâzlarda bulunma edebi; Aziz Mahmud Hudâyî Tezâkir: «katından lütuf-koruma-muhâfaza» talebinin sufî yolda manevî altyapısı.
- «Cemâlullâh’ına Kavuşma» Niyâzı — Yûnus 10/26: «Lillezîne ahsenû’l-husnâ ve ziyâdetün» (iyilik edenlere iyiliğin daha fazlası); Hadîs-i Sahîh: «ziyâde» = Cenâb-ı Hak’ın yüzüne bakma — Cemâlullâh; Müslim, İmân 297; İmâm Gazâlî İhyâ IV (Kitâbu Hubb-i Lillâh); Sühreverdî Avârif: ru’yet-i Hak en yüce mertebenin sufî tâbiri; Mustafa Efendi’nin sohbet hitâmındaki niyâzının teosofik altyapısı.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Tarîkat, Hakîkat, Tevhîd, Sünnet, Şeyh, Aşk, Tevekkül. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı