Açılış — Eûzü-Besmele, Eftalu’z-Zikr Tevhîd, «La İlâhe İllâ’llâh, Hak Muhammeden Resûlüllâh»; Niyâzlar; Sohbete Soru-Cevap Edebi ile Giriş; «Çekinmeden Sor, Yanlış Cevap Veren Olur» Tâlimi
Ezu billahi mineşşeytanirracim. Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Eftan-ı zikir fa’lem ennehu. Lâ ilâhe illâllah. Hak Muhammedün Resûlullah cemiyen el-Miyyayy ve el-Mursalin vel hamdülillahi Rabbil Alemin. Selamun aleyküm. Aleyküm selâm. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim nefeslerinizi hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim her nefeste Allâh’ın zikriyle süslenen şahıslardan, kimselerden, Müslümanlardan eylesin. Âmîn. Her nefeste Allâh’ı hatırlayan, Allâh’ı anan, ona hamd eden, ona şükreden, ona zikreden kullarından eylesin. Âmîn. Her hareketini Hz. Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetine tabi olan müminlerden eylesin. Âmîn.
Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Âmîn. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihâd eden kullarından eylesin. Âmîn. Son nefesimizde buyrun. اَيْشَدُ وَنَّا اِلٰهَ اِللّٰهُ وَاَيْشَدُ وَنَّا مُحَمَّدًا عَدِّهُ وَاَرَسُولُهُ diyerek Rabbimin cemalini seyrede seyrede nefesini verenlerden eylesin. Âmîn. Âmîn. Kaldığımız yerden devam ediyoruz inşallah. En son Elif gibiyiz, Elif’inse esasen hiç ama hiçbir şey yoktur okumuştuk. Oradan devam ediyoruz. Konu başça. Elçinin Ömer’den Allâh’ından razı olsun, ruhların bu balçıya mübtela olmalarının sebebini sorması. Ben biraz hikayeyi geriden özetleyecek olursam, bir Rum Kayseri vardı. O Rum Kayseri Hazret-i Ömer Radıyallahu An Hazretlerine gelip, bazı sorular sormaya başlamıştı.
O bazı soruların neticesinde Hazret-i Ömer Radıyallahu An Hazretleri de ona, dinin özünü, dinin hakikatini anlatmaya başlamıştı. Ona dinin hakikatini, dinin özünü anlattıkça, Rum Kayseri hayretten hayrete geçiyordu. Soru soruyu getiriyordu. Soru soruyu getiriyordu. Tabi Adem’in yaratılması, şeytan, bunlar varlığın başlangıcı, bunlarla alakalı sordu, Cebriye’yi sordu. Böylece o meselenin özüne vakıf olmaya çalıştı. Özüne biraz vakıf olunca da sorular derinleşti daha da. Dedi ki, elçi, bu dediği ruh, bu balçıya nasıl mübtela oldu? Nasıl buraya saplandı? Ruh latiftir malum. Cenâb-ı Hak kendi ruhundan ve nurundan yaratmıştır onu. Biz onun içeriğinin ne olduğunu bilemeyiz. Ama o latiftir. O yüzden o Rum Kayseri dedi ki, bedeni balçık olarak gördü.
Dedi ki, bu Allâh’ın kendi ruhundan, nurundan yarattığı, bu latif varlığın bu balçıkta işi ne dedi? Tabir-i caizde. Ömer’den bu sözleri işitince, elçinin gönlünde bir parlaklık belirdi. Ömer’den dinin hakikatini öğrendi. Din nedir? Allâh nedir? Yaradılış nedir? Varlık nedir? Dinin hakikatini Ömer’den duyunca, artık o böyle elçinin gönlünde bir parlaklık oluştu. Bir hakikati, bir gönül kabul ettiyse, o hakikati kabul eden gönül, tabir-i caizse, parlar. kalpler ancak neyle? Zikrullâh ile parlıyordu. Değil mi? Kalpler zikrullâh ile parlıyordu. Kalpler tehid ile parlıyordu. o esnada o Rûn Kayseri’nin de gönlü parladı. Gönlünün parlaması demek, üzerinde kiripası kalmadı. Gönül ilhama açık oldu. Gönül tecelliyata mazhar oldu.
Ve hakikat tecelli edince, bakın bunu hayatınızda bir distur olarak görün. Bir kimsenin Allâh kalbine, hakikate bir pencere açtıysa ve o kimse hakikati gördüğü anda kabul ediyorsa, Cenâb-ı Hak onu dinde kuvvetli kılacaktır. O dinde kuvvetli olacaktır. Ve onun gönlü hakikate açıldıysa, Allâh kendi ilmi ilahisinden, kendi katından ona hakikatı lütfetmiştir. O kimse ilmi ledüne doğru yürür. Ama hakikati duyduğu halde, gönlünde bir pırıltı yok ise, hakikate karşı gönlünde bir hareketlenme yok ise, o nefsine uymuştur, hevâ-hevesine ilah edilmiştir. Allâh muhâfaza eylesin. Ömer’den dinin hakikatlerini, varlığın hakikatini, yaratılışın hakikatini duyunca elçi, bu sefer onun gönlünde ne oldu? Bir parıldama oldu, bir hareketlenme oldu, bir bugünkü dille aydınlanma oldu.
Sual de mahvoldu, cevap da. Hatadan da kurtuldu, doğrudan da. Hakikate erişenler için artık sual de cevap da bir anlamsızdır. Hakikate erişemeyen kimse çok sual sorar. Şimdi böyle deyip de vay ben hakikate erişemeyenlerden sayılacağım deyip soru sormayanlardan olmayayım.
Soru Sormamayı Yenmek — «Yanılacağım Deyip Soru Sormayanlardan Olmayayım»; «O Kimse Artık Gönlünde Bir Müftü Oluştu»; Sufî Tâbiriyle «Zikrullâh’dan Zikr-i Velemî»; Gönlüne «İlm-i Ledün Damlaları»nın İnmeye Başlaması; Sufî Yolda Sorgulama Edebi
O kimse artık gönlünde bir müftü oluştu. Sufi tabiriyle gönlünde bir zikrullahdan zikri veledi oluştu. Artık gönlünde onun ilm-i ledün damlaları geliyor. O bir şeyi kafasında soru işareti olarak gördüğünde kalbine onun ilhamat damlaları geliyor. Hz. Muhammed Mustafa’yı kalbinde hissediyor, görüyor. Onun dilinden alıyor veya şeyhinin dilinden alıyor. Veya pirinin dilinden alıyor. Ve onu ilk önceleri sufiler teyit ederler. Kalbine gelen ilhamı teyit eder sufi. Hadis-i şerif geldiğinde açar Buhari-i Müslümi, Termizi-i Şerif’i, açar İbn-i Maci, Ebu Davut’u. Açar Kütüb-i Siddî. O hadîs var mı yok mu diye. Bunu teyit etmeli zaten. Bunda bir sıkıntı yok. Veya hatta bu yeni dervişlerde olur bu. Üstadı bir şey söylediğinde, acaba ya var mı hakkında bunun delil der.
Gider evde kitap karıştırır. Kitap karıştırırsa âlâ. Kimisi normalde Hz. Gogül’e sorar. Şeyhinin söylediğini. Ayrı mesele, bu ne zaman ki kalp mutmain oldu, soru sormayı bırakır. o Rum Kayseri de hakikat görünce ve hakikat onun kalbinde tecelli edince, parlayınca artık sual de mahvoldu diyor. Hz. Bir. Cevap da mahvoldu. Ne suale gerek kaldı, ne cevaba gerek kaldı. Hatadan da kurtuldu, doğrudan da. Artık onun için hata kurtuldu hatadan. Aynı zamanda da işin enteresan doğrudan da kurtuldu. Doğrudan kurtuldu ne demek? Çünkü o müteşâbih olanlar hep değişecek. Hakikat perdeleri değiştikçe, onun inandığı doğru da değişecek. Elhamdülillahi Rabbil âlemin. Âlemlerin Rabbine hamd ederiz. İyi, ne kadar âlem var?
Hangi âleme vakıfsın? Ne kadar âlem var? Âlemlere olan nukufiyetin arttıkça, doğrun kalmayacak. Sen kendince doğru olarak gördüğün şey, öbür perdede yanlış değil, eksik olduğunu, bilginin de senin, senin bilginin de eksik olduğunu göreceksin. Öyle olunca doğru bildiğin her şey doğru değil, eksikliği vardır. İlmi ilahiden her dem, oradan coşkun akan ırmak gibi geldikçe, senin bilmiş olduğun doğruların eksik olduğunu göreceksin. Ve başına gelen vardı ya, yukarıda kimisi Cebriye’ye düşüyordu. Başına gelenlerin her şeyin, o normalde ilmi ilahiden sökülüp geldiğini göreceksin. Başkası diyecek ki şu şundan olduydu, bu bundan olduydu, sen o ondan oldu, bu bundan oldu diyenlere güleceksin içinden, dışarından diyeceksin ki doğru söylüyorsun, haklısın.
Ama içinden diyeceksin ki o ilmi ilahiden koptu geldi. Senin doğru gördüğün o ilmi ilahide öyle değil. Allâh da kendisi diyor ya, sizin doğru bildiğiniz, sizin hayır bildiğinizde şer, sizin doğru bildiğinizde hayır vardır diyor. Sen neyin hayır olduğunu kendi kendine hükmetme. Doğru bildiğin doğru değildir. O yüzden o esnada doğrudur. Sen Allâh’ın ilmi ne? Batıllıların ilme bakış açısıyla bakma. Batılılar önce kendi kendine dediler atom parçalanmaz, atom parçalandı. Asla parçalanmaz dedikleri şey parçalandı. Sonra atom altı, elektronları, protonları buldular, dediler ki bunlar parçalanmaz, onların da altı çıktı. Sonra dediler ki bunların altı yoktu, onların da altı çıktı. Ben 30 yıl önce dedim, en son hayali bulacaklar dedim.
En son gidecekleri yer hayal dedim. Var olarak gördükleri hiçbir şeyin matematiksel olarak var olduğunun var olmadığını tespit edecekler. Ve hoca da bakıyor şimdi oradan bana. Diyor ki, gene coğuştu diyor. Evet bütün ilim ehli, en son da var olarak gördükleri bütün varlık aleminin, bak ben bir de varlık alemi diyorum. Var olarak görünen varlık aleminin gerçekte hakikatte olmadığını, bir hayalden ibaret olduğunu ve bütün varlık aleminin bir hayal perdesi olduğunu görecekler. Bir bakın, bir hayal perdesi olduğunu görecekler. Ha ben bunu batının ilminin bu noktaya geldiğini görür müyüm, görmez miyim bir şey diyemem. Ama buraya gelecekler ve diyecekler ki bütün her şey bir simülasyondan ibaret. O zaman doğru gördüğün hiçbir şeyin doğrun olmadığını göreceksin.
Evet görüntüde bir perdede bir şey izliyorsun, doğruymuş gibi geliyor. Ama ben sonuç olarak söyleyeyim bir simülasyon dan ibaret. Beyinlerimiz aldatıyor bizim. Kalbimiz çalışırsa, kalp öne geçerse beynin aldatmacısı durur. Ama bu şartlarda hepimiz hususi manada özel olarak dizayn edilmiş beynin aldatmacısına kanıyoruz.
Aklın İlâhlaştırılma Yasağı — «Bu Şartlarda Hepimiz Hususî Mâ’nâda Özel Olarak Dizayn Edilmiş Beynin Aldatmacısına Kanıyoruz»; «Akıllarımızı O Yüzden İlâhlaştırıyoruz»; Cenâb-ı Hak’ın «Aklınızı İlâhlaştırmayın, İlâh Benim» Buyruğu; Modern Pozitivist-Rasyonalist Saplantının Şirk Mertebesinde Mütaleası
Ve akıllarımızı o yüzden ilahlaştırıyoruz. Cenab-ı Hakk’da diyor ki aklınızı ilahlaştırmayın, ilah benim diyor. Kendinizi tanrılaştırmayın, Allâh benim diyor. Kendi bilginizi de ilahlaştırmayın diyor. Asıl bilen de benim, âlim de benim diyor. Biz insanoğlu, enteresan bir şeyiz. Niyazi Mısır’ın deyimiyle tırnağının üzerinde bir damla su görüp ummağına arızılıyoruz. hakikate erenler, hakikate erdiyse bir kimse onun sualde cevap da mahvoldu gitti. Hakikate erdiyse, hakikat okyanusunda kulaç atıyorsa onun için o hatadan da kurtuldu, doğrudan da kurtuldu. Dikkat edin, hatadan da kurtuldu, doğrudan da kurtuldu. O yüzden o artık hakikat deryasında kulaç atan kimseler için kalplerine gelen varidad önemlidir çünkü.
Kalplerine gelen tecelliyat önemlidir. Hızır kıssasını unutma hiç. Musa’ya göre hataydı, Hızır’a göre hakikattı. Musa’ya göre Hızır çocuğu katletti, öldürdü, katil oldu. Hızır’a göre o çocuğu öldürmekle çocuğun annesine babasına merhamet, lütuf, ikram oldu. Musa’ya göre duvarın yapılmasına gerek yoktu, Hızır’a göre duvarın yapılması lazımdı. Musa’ya göre geminin batırılmaması, delinmemesi lazımdı. Dışarıdan bakıldığında Hızır gemiye zarar verdi. Ama Hızır’a göre o gemiyi kurtardı zalim bir padişahdan. Ve bir başka beldeye zulme gidecekti padişah, bütün gemilere el koyuyordu. Bakın Kur’ân bize farklı bir pencere açıyor, Kur’ân açıyor bunu. Cenâb-ı Hak diyor ki bir kitap verilmiş peygamber Musa aleyhisselâm.
O benden daha büyük bir ilim ehli olduğuna inanmıyorum deyince var dedi, kim? Hızır dedi. Ona ilmi nedim vermişti çünkü. Ve Hızır’ın kalbine gelen ilham ile Hızır’ın kalbine gelen ilim ile Musa’nın peygamberlik bilgisi, ilmi aynı değildi. Burada Musa aleyhisselamı ve Musa aleyhisselamın peygamberliğini küçütme derdim yok, öyle bir derdim yok. Bu hususi bir ilim, bu özel bir ilim. Sakın kendi kendine de bu ilme sahibin terenanesine düşme. Bunu bil yalnız, inkar da etme. Bunu bil, inkar da etme. Hakikat damlaları bir gönle düşüyorsa onun doğrusu başkalarının doğrusu gibi değildir. Aslı anladı, ferilerden geçti ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı. O Rum Kayseri dinin özünü anladı, dinin aslını anladı, yaratılışının gayesini anladı, varlığın yaratılmasının gayesini anladı.
Varlık nedir, kendisi nedir, kendisi ne için yaratıldı, bu varlık ne için yaratıldı, ruh nedir, mana nedir, kalp nedir, gönül nedir, dil nedir, kelam nedir, nefes nedir, ne nedir, ne ne değildir. Her şeyin aslını, hakikatini öğrendi. Hayvanlıktan çıktı, ademiyete ulaştı. Hayvanlıktan çıktı. Öyle olunca, aslı anlayınca teferratı bıraktı. Feri şey, aslı ateş onun dışarı çıkan bu feri vardır ya, ateşe bağlıdır o. Bize güneşin feri gelir, güneşin kendisi değil. Güneş ortadan kaybolunca feri de ortadan kaybolur. Aslında feri yok hükmündedir, aslına göre. Bir şeyin aslı vardır. Diğeri nedir mesela, gölge bir feridir. Hakikat nedir, asıldır. Oraya gölgesi düşer, gölge bir feridir. Asıldır, oraya gölgesi düşer.
Sen gölgeyi asıl zannedersen aldanırsın. Güneşin konumuna göre gölge yer değiştirir çünkü. Bir şey aynaya tecelli eder. Aynaya tecelli eden şey aslı gibidir ama feridir. Aslı değildir o. Aynaya tecelli eden aslı değildir. Aslıdan ayrı mıdır? Değildir. Aslı mıdır? O yine değildir. varlığın aslını bildi. Dedi ki bu görünen komple, bu yaşanan komple, bu işin dedi feri. Çünkü asliyi anladı. Aslını anlayınca, asli işin hakikatini görünce, ferinden o yansımadan vazgeçti. Ancak bir hikmete erişip faydalanmak için sormaya başladı. Ömer’e o durusu’yun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne? Bunda ne sır var? Durusu toprakta gizlenmiş, saf, can cisimlerde mukayyet olmuş.
Latîf Ruh-Balçık Beden İlişkisi — Mesnevî’den Sufî Sırrı: «Bu Latîf Olan Ruhun Bu Balçık Olan Bedende İşi Ne?»; «Bunun Sırrı Ne, Hikmeti Ne?»; «Durusu Toprakta Gizlenmiş, Saf Can Cisimlerde Mukayyet Olmuş»; Bedenin Ruhu Saklayıp Dışa Vurmasının Hikmeti
Sebebi nedir dedi. dedi ki o Runkayseri, bu dedi durusu’yun bulanık yerde hapsedilmesinin hikmeti ne? Durusu dedi, Allâh alem, Hz. Piri’nin buradaki durusudan kastı insanın ruhu. Dedi ki bu ruh latif, bu latif olan ruhun bu bulanık olan bu bedende işi ne? Bu latif olan ruhun bu balçık olan bedende işi ne? Bunun sırrı ne? Bunun hikmeti ne? Ve durusu toprakta gizlenmiş saf, can cisimlerde mukayyet olmuş. Sebebi nedir dedi. normalde bütün bu saf olan, bu latif olan ruhun bu bedende, bu toprakta olan bu bedende işi ne? Bu balçık olan bedende işi ne? Bunun hikmeti ne? Bunu öğrenmek istiyorum dedi. Çünkü sonuçta bu bedenlerimiz mukayyet dediği geçici, bedenlerimiz geçici, bu ruhun işin aslı, ruh işin aslıysa bu geçici bedende işine, bu balçığın içinde işine, bu geçici bedenlerden neden geldi?
Neden bu geçici bedene hapsoldu? Ruh bir yere hapsolunacak bir noktada değil ama geldi, hapsoldu bu bedenin içine dedi. Sordu Ömer’e. Ömer dedi ki, sen derin bir bahsed alıyorsun. Sen derin bir bahsed alıyorsun. Bu böyle herkesin anlayacağı bir şey değil, herkesin idrak edebileceği bir şey değil. Bu mesele normalde kelimelere dökülecek bir şey de değil. Bu iş derin bir mesele. Bu iş derin bir mesele. Sen derin bir bahsed alıyorsun. Mesela, manayı harflerle takyit eder. Serbest olan manayı hapsettin. Nefesi bir kelimeyle takyit eyledin. sen öyle bir söyledin ki bu manada anlaşılır, bu manada idrak edilir. Bu kalp dünyasında tanınır, bilinir ama bu tanınan, bu bilinen manayı kelimeler hapseder.
O kelimelere sığacak bir mana değildir. Hiçbir yaşanan mana, hiçbir kelimeyle ifade edilmez tam olarak. Ben o yüzden derim, sen ne anlatırsan anlat, aşkı anlatamamış endir. Sen ne kadar ne diyorsan de, sen sevdayı dillendiremezsin. Bir kimse bir kadına veya bir erkeğe veya bir üstade veya bir peygambere veya Allâh’a sevgisini tam olarak ifade edemez. Tanımlayamaz bunu. Bunu kelimelere dökemez. Çünkü hiçbir duygunun harf karşılığı yoktur. Hiçbir duygunun kelime karşılığı yoktur. Benzeri vardır, yakını vardır. En yakın kelimeyi bulmaya çalışırsın, onu da edebiyatın düzgünse, en yakın dili bulmaya çalışırsın, onu da Türkçe’nin düzgünse, ama en güzel en iyi mimiyi yakalamaya çalışırsın, mimik. Veya hatta o hali, o tavrı yakalamaya çalışırsın.
Mâ’nânın Söze Dökülememezliği — «Anlatamazsın»; Mâ’nânın Sözle Sınırlandırılışının Sıkıntısı; «Hocam Anlatamazsınız Diyorum» Diyaloğu; Mâ’nâ-Lâfız İlişkisinin Sufî Yolda Yetersizliği; Mevlânâ’nın Bu Konudaki Tâlimi
Binlerce kelime dissen diline ve onları sırayla söylemeye çalışsan, bir miminin yaptığı işi yapamazsın. Veya bir damla gözyaşının verdiğini veremezsin. Veya bir sıcak dokunuşun verdiğini veremezsin. Veya hatta bir ince süzüşün verdiğini veremezsin. Manayı kelime hapsedersin. Ve kim bir kelime kullanıyorsa aslında manayı hapsediyordur. Bakın aslında manayı hapsediyordur. Çünkü aşk kelimeye gelecek bir şey değildir. Manevi haller kelimeye gelecek bir şey değildir. Onu bir normalde zikrullâh da, veya hatta o esnada yakazada bir hal yaşasan, o hali ne kadar sen kelimelerle süslersen süste, onun o gördüğün yaşadığın hali anlatamazsın. Anlatamazsın. Bu şuna benzer. Bir kimse oturmuş, bir kuru fasülle yemiş, muhteşem bir tat almış.
Ne anlatırsa anlatsın, o tadı tarif edemez o. Karşıdaki yemedi çünkü onu. Sen anlatırsın. Onun güzel olduğunu, belki de hükmeder senin anlatmandan dolayı. Harika anlatırsın, harika edebiyat parçalarsın. Muhteşem bir şeydir. Ama o kimse onu tatmadı. Onu tatmadığı için o senin söylediklerinin hepsi de bir harften ibaret oldu. O tatmadı çünkü. Onu ancak o tadarsa, o muhteşemliği yaşarsa, o zaman binlerce kelimenin yerine bir tek fasülle tanesini yemek yerini dolduracak. Sen bir cilt kitap yazsan, bir cilt kitap yazsan, bir kaşık fasüllenin verdiğini veremezsin. Sen bir cilt kitap yazsan, bir dokunuşun verdiğini veremezsin. Kocaman bir cilt, binlerce cilt sen eser yazsan, bir süzüşü, bir edayı, bir dokunuşunu, bir gözyaşını, bir dudanın titremesini, bir dilin pertekliğini, gözdeki hüznü, gözdeki derinliği anlatamazsın.
O mümkün değildir. Hazret-i Ömer Efendimiz dedi ki Kayzlara, Sen manayı dedi, kelimelere hapsediyorsun. Bu ruh, kelime gelecek bir şey değil. Bu mana, kelime, dile harfe düşecek bir şey değil. Bunu harfe düşürmeye kalkarsan, sen ona ihanet edersin. Sen onu harfe düşürmeye kalkarsan, sen kıymet bilmemiş olursun. Bu mana alemi harfe gelecek bir şey değildir. Harfe getirmeye çalışırlar. Birileri böyle bir alemin varlığından haberi olsun diye. Ama o hiçbir zaman hakikati değildir. Serbest olan manayı hapsettim. Nefesi bir kelime ile takid ettim.
«Nefesi Bir Kelime ile Takyîd Ettin» Tâlimi — «Sen Nefesi Bir Kelime ile Durdurdun, Önüne Geçtin»; «Bu Mâ’nâ Serbestti, Sen Onu Hapsettin»; «Serbest Olan Mâ’nâyı Hapsettim» Tâbirinin Sufî Yolda Lisân Felsefesi; Sözün Mâ’nâya Sınır Çekmesi
Sen nefesi bir kelime ile durdurdun, önüne geçtin. Bu mana serbestti. Bir kelimeye bağlı değildi, bir cümleye bağlı değildi. Öyleydi ki hiçbir kelime, hiçbir cümle onun önünde set olamazdı. Ama sen kalktın böyle konuşmakla manayı hapsettin kelimelere. O ancak idrak edilirdi. O ancak kalbin aklıyla anlaşılırdı. O kalp ancak onu tefekkürle bilirdi. Tefekkürle anlardı. Tecelliyatla dinlerdi. Tecelliyatla. Kalpteki perdelerde dolaşarak o manayı anlardı. Ama sen onu kelimeye dökerken onu hapsettin. Sen faydadan mahcup iken, ruhun bedene gelmesindeki faydayı bilmezken, bunu bir fayda elde etmek için yaparsın da, fayda kendisinde zuhur eden Allâh bizim gördüğümüzü nasıl görmez? Sen faydayı bilmez iken, fayda sana perdeliyken, meselenin hakikatini bilmediğin halde meselenin özünü bilmiyordun, ruhun bedene gelmesindeki faydayı da bilmiyordun. bunların hiçbirisinde sen bilmiyordun.
Bunu şimdi bir fayda elde etmek için mi yapıyorsun? Bu soruyu sen bu faydalardan haberin yokken, şimdi bir fayda elde etmek için bu soruyu yönetiyorsun. Fayda kendisinde zuhur eden Allâh bizim gördüğümüzü nasıl görmez? Bakın Cenab-ı Pir fayda direkt Allâh’ın kendi zatına bağladı. Başka hiçbir şeye bağlamadı. Ahmed’e Mehmed’e bağlamadı. İnsanın kendisine de bağlamadı. Faydayı direkt Allâh’ın zatına bağladı. Rabb de demedi. Rahman da demedi. Direkt Allâh dedi. Dedi ki faydayı kendisinde zuhur eden, fayda nerede zuhur ediyormuş? Allâh da zuhur ediyormuş. Sen orta yerde eşya gibisin. Sakın kendini kendini faydalı görme. Kendini dev aynasında görme. Kendini fasulye gibi nimetten sayma. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimde ne dedi?
İyilikleri Rabbinizden dedi. O zaman fayda iyilik Rabbinden. O zaman Rabbin Rabbine iyilik yaptı. Bu iyilikler Rabbindense bu faydayı Allâh bilmiyor mu? Allâh görmüyor mu? Neden soruyorsun bu temiz latif ruh, bu balçık bedene neden üflendi diye?
Mevlânâ-Şems-i Tebrîzî Anlatım Edebi — «Hz. Mevlânâ’yı Bu Hâle Getiren Kimdi? Şems’ti»; Şems Olmadan Mevlânâ’nın Anlatılamayacağı; Mevlânâ’nın Mâ’nâsının Şems’in İrsâliyle Şekillendiği; «Senin Şemsin Var mı? Yok. Anlatamazsın Sen Hz. Mevlânâ’yı»; Mürşid-i Kâmil İrsâliyetinin Sufî Yolda Önemi
Bakın onu otomatikman Hz. Pir, Hazret-i Ömer’in dilinden Radıllahu Han Hazretleri’nin dilinden Kayseri’nin sorusunu tacı attı. Manayı kelimeye hapsetmedi. Dedi ki senin faydadan haberin yoktu. Ey mürit! Ey mürit olma yolundaki kimse! Önceden senin faydadan haberin yoktu. Önceden senin manadan da haberin yoktu. Şimdi ne oldu da sen kendinde ne gördün de sen faydanın ve mananın kelimelerle üzerinde oynayarak peşine düşmüşsün. Bırak! Kelimelerle oynama! Bırak! Cümlelerle oynama! Kelimeyi öne koymuşsun, ardına koymuşsun bir anlamı yok. O zaman bu, sen o manaya erişmeye çalış. O manaya eriştiğinde soru da kalmayacak, cevap da kalmayacak. Evet. Mananın kelimelerle söylenmesinde yüz binlerce fayda var.
Bu faydaların her biri canın cesede girmesindeki faydeye nispetle pek değersiz. manayı sen yüz binlerce kelimelerle anlatırsın. Yüz binlerce cilde yazarsın. Adem’den beri insanlar cildler cildler yazmışlar. Cildler cildler yazmışlar, kütüphaneleri doldurmuşlar. Gelen yazmış, giden yazmış, gelen gidenin yazdığını beğenmemiş bir daha yazmış. Tarih boyunca kelimeler kelimeleri getirmiş. Felsefe de o değil mi? Kelimeden kelime çıkarmak, kelimelerin yerlerini değiştirip yeniden cümle kurmak. Veyahut da biz onlara böyle sufili kitaplardan okuyanlar vardır ya, Hz. Piri de der ya sufili kitaptan okunmaz bilinmez diye. Enteresan bir şey. Sufili kitaptan okunmaz der Hazret-i Mevlânâ. Oradan da öğrenilmez de. yüz binlerce kelimeleri cümleleri toplasan, bunların bütün faydalarını sen bunların anlatmaya çalışsan ve her birini alt alta üst üste koysan o ruhun bedene girmesiyle alakalı bir, diyelim ki bir faydasını dahi anlatmış olamazsın.
Sen onca fayda kendince hikmet gör ve onca hikmeti dillendirmeye çalış. mutasavvuf ol. Mutasavvuf nedir? Tasavvufun felsefesini yapan. Kitaplardan okuyup böyle ehli sufi gibi ahkam kesenler. Televizyonlarda vardır ya. Otur sana Hz.
«Anlatamazsın Mevlânâ’yı» Tahkîki — «Diyorum Ki Anlatamazsınız Hocam»; Tekrar Tekrar «Anlatamazsın»; Mâ’nânın Sahibinin Olmadığı Yerde Sözün Sığlaşması; Mevlânâ’yı Yorumlama’nın Şems’in Eksikliğinde Bin Bir Sıkıntı Çıkarması
Mevlânâ’yı anlatsınlar. Otur sana Hazret-i Mevlânâ’yı anlatsınlar. Bir soru soracaksın. Hazret-i Mevlânâ’yı bu hale getiren kimdi? Şems’ti. Senin şemsin var mı? Yok. Anlatamazsın sen Hazret-i Mevlânâ’yı. Nasıl anlatamazsın? Diyorum ki anlatamazsınız hocam. Anlatamazsın. Nasıl anlatamazsın? Diyorum ki anlatamazsınız hocam. Sebep diyor. Sen diyorum bir mürşid-i aşık oldun mu? Bakıyor benim gözümün içine. Sen canım şems, ruhum şems. Her şeyim şems diyebileceğim bir kimse var mı? Ayım şems, günüm şems, dinim şems. Sen onu küfürle itham edersin. Benim anam da aşk, babam da aşk. Biz aşkın çocuklarıyız. Sen onu küfürle nitelendirirsin. Sen böyle sevemedin ki. Sen böyle bir üstadı sevmedin ki hiç. Bakıyor koca profesör.
Hocam dedim. Hocam dedim. Dağa baktığında orada şeyhinin suretini gördün mü dedim? Böyle baktı bana. Çorbada gördün mü dedim şeyhinin suretini? İçecek olduğun su bardağında gördün mü dedim? Böyle baktı dedim hocam. Yattığın yatakta dedim. Yattığın yatakta dedim. Şeyhin oldun mu? Vücudun büyüdü mü? Büyüdü yaşadığın şehri içine aldı mı? Dağda büyüdü büyüdü. Bölgeyi, beldeyi, ülkeyi. Dağda büyüdü. Bütün kara parçalarını aldı mı içine dedim? Böyle bakıyor bana. Sana göre dedim ben normal değilim değil mi dedim? Kaldı. Neyden anlayacağın şemsi dedim. Sen okursun ancak dedim. Evet dedi biz inceliyoruz okuyoruz dedi. Okuyorsunuz dedim. Yaşamıyorsunuz. Sen dedim çıkıp da şehrin dışına dedim. Hiç kimseye haber vermeden o geliyor deyip de dedim ben.
Yola dedim boynunu koyup kulağından. Topraktan şeyhinin kokusunu aldın mı dedim ben? Ya bu nasıl bir şey muhabbet ya dedi. He dedim bu nasıl muhabbet bu dedim. Sen dedim kokusundan kaç kilometre kaldığını anladın mı? Şeyhinin gelişine. Böyle baktı. Rüyanı da gördün mü dedim. Ben geliyorum evladım yarın İzmir’deyim dedi. Nereden dedim? Şeyha aşık olmayı bileceksin ki sen. Ondan sonra dedim gidip yazıyorsunuz oraya. Mevlânâ’yla şemsi tebrizinin arasında farklı bir iletişim mi vardı? Ne dediğini anlıyorum senin. Ahmak, yaramaz akıllı, gönlü kirlenmiş, pislenmiş, zalim olmuş.
«Aşkın Dibinde Yaşayanı Anlama Mümkün Değil» — «Aşkın Dibini Yaşıyordur Ama Sen Bilemezsin»; Hâlin Sözün Üstünde Olması; «Hiçbir Mâ’nâ, Hiçbir Zaman Tam Teşekkülü Kelimeye Dökülmez, Mümkün Değil»; Sufî Yolda Hâl Ehlinin Sırrı
Dili zalim, gönlü zalim. Pis. Neden? Sen çünkü bir şey sevgisi tatmadın. Evet. Sen dedim sevmedin ki. Bazen diyorum ben siz bir erkekleri diyorum siz bir kadını sevemezsiniz. Evet. Kadınlar bir erkeği sevemezler. Aşk vahşettir çünkü. O vahşeti kaldıramaz her gönül. Acımasızdır. O acımasızlığa gönlünü siper edemezsin. O acımasızlığa kalbini yarıp içine koyamazsın. Yapamazsın onu. Kendi kendine intihar etmek gibidir o. Kendi kendine dar ağacını kurup, ilmeği boynuna geçirip, tekmeğin altındaki sandalyeye kendi kendine tekme vurmaktır. Aşk. Evet. Yapamazsın. Geçemezsin kendinden. Malından geçemezsin, parandan geçemezsin. Mülkünden geçemezsin. Eşinden geçemezsin, çocuğundan geçemezsin. Seviyorum dediklerinden geçemezsin.
Her şey gözünün önünde film şeridi gibi yürür. Onlardan geçemezsin. O yüzden aşk vahşettir. O vahşeti kaldıramaz her gönül. Kaldıramaz. O yüzden aşık okyanustaki inci gibidir. Bulamazsın. Bulamazsın. Bulduğun zaman da kıymetini bilemezsin. mana odur. Kelimeye gelmez. Mana odur. Cümleye gelmez. Harfe gelmez. Kitaba gelmez. Kitaba gelmez. O zaman öyle olunca, evet, yüz binlerce kelime döker, mutasavvuf olursun. Yüz binlerce süslü kelimeler dökersin. Ancak bir mutasavvuf olursun. Bana yüz binlerce aklından dökülen kelimeleri dökme. Düşünüp düşünüp yazdığını şiir olarak görme. Düşünmüyorum. Yok. Çık semaya, dilinden ne geliyorsa onu oku bana. Yolda yürürken dilinden ne geliyorsa onu oku bana. Bana başkasına yazdığında okuma.
O da aş değil. Benim duygularımı anlatıyor. Hiçbir kimse, hiçbir kimsenin duygusunu anlatamaz. Hiç kimse bir başkası gibi öpemez çünkü. Bakamaz, süzemez, yapamaz. İsmail gibi kimse bakamaz bana. İsmail’in bakışı kendine aittir. Yok. Hiç kimse İsmail olmaz. Bitti. Sebep, kendine münhasır. Sevgisi, aşkı, muhabbeti, bağlılığı, bakışı kendine münhasır. Kendine münhasır. İdris İsmail olmaya çalışmayacak, İsmail İdris olmaya çalışmayacak. Hepsi kendine münhasır. Yaşadığı kendine münhasır. Sen ona bakarsın ya böyle aşık mı olur dersin o aşkın dibini yaşıyordur ama.
«Bir Damla Gözyaşı Binlerce Cilde Sığmaz» Tâlimi — «Bir Damla Gözyaşının Anlattığını Binlerce Cilt Olsa İfade Edemez»; Hâl-Söz Mukayesesi; Sufî Yolun Yazıyla Anlatım Limitleri; Mâ’nânın Hâl Olarak Yaşanması Gerekliliği
Sen bilemezsin. O yüzden hiçbir mana, hiçbir zaman tam teşekkülü kelimeye dökülmez. Mümkün değil. Bir damla gözyaşının anlattığını binlerce cilt olsa ifade edemez. Bir damla gözyaşı, bir hareket, bir mimik, bir mimik küçücük bir dudak titreyişi. Binlerce cilde bedeldir. Anlatamaz onu. bu faydaların hepsini de toplasanız o ruhun bedene girişinin faydasının bir tanesini anlatmış olmaz. Cüzlerin cüze olan, senin bu nefesin, bu söz söylemen külli bir fayda temin ederse Küllü bir fayda temin ederse ruhun bedene girmesiyle meydana gelen kül neden faydasız olsun? Senin bir nefesin dahi bir söz söylemen bu kocaman varlık aleminde bir fayda temin ediyorsa Ruhun bedene girmesinden dolayı olan, meydana gelen bütün bu varlık neden faydasız olsun?
Neden faydasız da yaratılmış olsun? Sen bir cüz iken fayda görüyorsun. O halde neden kınama elini külle uzatıyor? Onu neden kınıyorsun? Madem sen küçücük bir parçadan bir cüzden fayda görüyorsun da madem küçücük bir şey desen bir sürü hikmet buluyorsun da Bu kocaman kül varlığın bütününü neden kınıyorsun? Neden diyorsun ki bu latif bu temiz ruh bu balçık bedene girmesindeki hikmet nedir? Bu buraya yakışır mı diye olanı biteni kınıyorsun? Nasıl teslimiyet bu? Bu teslimiyet değil, bu sorguluyorsun kendi kendine ve kınıyorsun. Bu latif ruh bu bedende ne işi var diyorsun? Bu latif peygamber salallahu aleyhi ve sellemin bu dünyada ne işi var diyorsun? Bu Ömer’in bu Ebu Bekir’in bu Osman’ın bu Ali’nin bu Hasan’ın bu Hüseyin’in bu dünyada ne işi var diyorsun?
Sen oturuyorsun kendince bu Abdülkadir Geylani’nin bu dünyada ne işi var diyorsun? Bu dünyaya inecek insanlar mıydı bunlar diyorsun? Ne yapma sen onları kınıyorsun? Kınama! Bu varlık kendince bir hesabı kitabı olan Allâh’a bağlı bütün hesap kitap onun elinde. Sen hem küçücük aklınla bu ruh neden bu bedene girdi diye onu kınama noktasındasın. Kocaman bir varlığı kınıyorsun. Allâh muhâfaza eylesin. Sözün faydası yoksa söyleme.
Mâ’nânın Tam Teşekkülünün Söze Dökülememezliği — Mevlânâ-İbnü’l-Arabî Karşılaştırmasının Devâmı; «Hâl Olarak Yaşanan Şey, Yazıya Dökülemez»; Şahıslar Arası Hâl Aktarımının Manevî Yolu — Sözün Yetersizliği Karşısında Sufî Sohbetin Önemi
Varsa itirazı bırakıp şükretmeye çalış. O yüzden söz faydalıysa bir kimseye. Din nasihattir. Sözün faydalıysa konuş. Ya hayır söyle ya sus. Hadis-i şerif sözün faydası yoksa söyleme konuşma. Ve itiraz da etme. Şükretmeye bak hamd etmeye bak. Hamd edenlere nimetlerini arttırır. Hamd edersen senin kalbini ilahi ilme açar. Hamd edersen senin kalbini ilahi perdelerin arasında dolaştırır. Hamd edersen işin sana sırrını gösterir. İşin sırrını gösterir hamd edersen. Ama hamd etmezsen şükretmezsen zikretmezsen. Habire sen böyle ortalığı suçlar ortalığı böyle iftira eder dedikodudan başka bir şey yapmazsın. Allâh muhâfaza eylesin. Rabbim bizi şükredenlerden hamd edenlerden zikredenlerden eylesin. 1525’ten devam edeceğiz.
Allâh’a şükretmek herkesin boynunun borcudur. Kavga etmek, suratını ekşitmek şükür değildir. Buradan devam edeceğiz inşallah önümüzdeki hafta Allâh’tan bir şey gelmezse. Bir soru var soruya bakacağım inşallah. Allâh nedensiz sever mi? Biraz daha Müslümü dinlersen bu olacak gibi. Neydi? Teoman söyledi değil mi? Aşk nedensiz sevmekmiş. Allâh her şeyi bir sebebe bağlar. Varlık aleminde. Ama kendisine seçtikleri vardır. Nedensiz, niçinsiz, nasılsız, neden… Nedensiz, niçinsiz, nasılsızdır. Bunu şeriatın söyleyeceksek evet bir sebebe bağlar. İçimdekini anlatmazsam kendimle çelişem. Yapamayacağım. Şimdi evet şeriata göre bir kimsenin nedensiz sevilmez. Allâh bir kimseyi nedensiz sevmez. Bunu aldık koyduk oraya.
Ben kendi nefsimi koyayım. Benim sevilmem için hiçbir neden yok. Ben kendi kendime şöyle düşünürüm. Beni bir mürşid-i kâmile bağlamış. Yolumu onunla kesiştirmiş. Beni bir sufilik yolunda 35 yıldır istihdam etmiş. Bunun karşılığı olarak ben kendimde zerrece bir şey görmüyorum. Öyle olunca diyorum ki nedensiz, niçinsiz, nasılsız seven varsa o da Allâh. Nedenin içiliği nasılı yok. Bu benim kendimce düşünüşüm. Ve o sevdiyse zikrullâh halakasında oturuyorsun. Kendinden bir şey görme. O sevdiyse bir mürşid-i kâmilin elinden tutuyorsun. O sevdiyse faydalı, iyi işlerin içerisinde oluyorsun. O sevdiyse onun sevdikleri de seni seviyor. Eğer o seni sevmiyorsa seni hiç kimse sevmiyor.
«Seni Sevenlere Bak» Tâlimi — «O Sevdiyse Zikrullâh Halakasında Oturuyorsun»; «O Sevdiyse Bir Mürşid-i Kâmilin Elinden Tutuyorsun, Faydalı-İyi İşlerin İçinde Oluyorsun»; «Eğer O Seni Sevmiyorsa Seni Hiç Kimse Sevmiyor»; «Seni Sevenlere Bak — Kendinin Ne Olduğunu Gör»; «Seni Zikir Ehli Seviyorsa Muhteşem Bir Şey, Allah Seni Onların İçine Koymuş»
Seni sevenlere bak. Seni sevenlere bak. Kendinin ne olduğunu gör. Seni zikir ehli seviyorsa muhteşem bir şey. Seni zikir ehlin içerisine koymuş, seni sevmiş. Ve kendisini zikredenleri de seni sevdirmiş. Sen cömertlerin içindesin, seni cömertlerin yanında eylemiş. Sen peygamberlerin yolunda isen, seni peygamberlerin yoluna koymuş. Bunların karşılığı yok. Sabaha kadar burada üzerimizdeki nimetleri anlatsak yine yetiştiremeyiz. Öyleyse ben komple sizin için de öyle düşünüyorum. Neden siz, niçin siz sevmiş? Bunun hamdini getirmenin yolunu arayın. Kendinizi hamd noktasında tutun, şükür noktasında tutun. Kendinizi zikir noktasında tutun. Bu konuda gayret edin. İşin hakikati o gayreti veren de o. O idraki veren de o.
Bunu da bil. O yüzden bu hale şükret. Rabbim bizi şükredenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi hamd edenlerden eylesin.
Hitâm — «Niye Siz Sevmiş, Bunun Hamdini Getirmenin Yolunu Arayın»; «Kendinizi Hamd, Şükür, Zikir Noktasında Tutun»; «Bu Konuda Gayret Edin — İşin Hakikati O Gayreti Veren de O, O İdrâki Veren de O»; «Bu Hâle Şükret»; «Rabbim Bizi Şükredenlerden, Hamd Edenlerden, Zikredenlerden Eylesin»; Helâlleşme; «El-Fâtihâ ve Selâmetle»
Rabbim cümlemizi zikredenlerden eylesin. Bu hale, bu durumu kendince tefekkür edip, hayatını ona göre dizan edenlerden eylesin. Hakkınızı helal edin. Bizden da helal olsun. el-Fâtiha ve selametle.
KAYNAKÇA
- Soru Sorma Edebi — Tirmizî, Birr 19; Buhârî, İlim 49: «İnnemâ şifâ’u’l-iyyi’l-su’âl» (Cehâletin şifâsı sormaktır); Müslim, Hayız 61: Hz. Aişe annemizin Ensar kadınlarına «hayâ utanmadan dini öğrenmelerine engel olamaz» tahkîki; İmâm Birgivî, et-Tarîkatu’l-Muhammediyye: «hayâ-i mâbî değil, hayâ-i ka’rî» — utanmanın iki türü; Mustafa Efendi’nin «yanlış cevap vereceğim diye soru sormama» korkusunun reddi.
- İlm-i Ledün ve Zikr-i Velemî — Kehf 18/65 («Allemnâhu min ledünnâ ilmâ»); İbn Arabî el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye II/124: ilm-i ledünnün manevî kabulü; Aziz Mahmud Hudâyî, Câmi’u’l-Fadâil: «sufî yolun gönlüne ledün damlaları indirilen kâmillerin müşâhedesi»; Mustafa Efendi’nin «zikr-i velemî» tâbiri — sufî gelenekte mürîdin gönlünde Allah’tan ilhâm-ı Rabbânî tezahürü.
- «Aklı İlâhlaştırma Yasağı» — Câsiye 45/23: «Efe-raeyte men’i’ttehaze ilâhehû hevâhu» (heva’sını ilâh edinen); Furkân 25/43; modern pozitivist-rasyonalist anlayış’ta aklın mutlak otorite olarak görülmesinin reddi; İmâm Gazâlî Tehâfutü’l-Felâsife: «el-akla mukâyese-i mahdûd»; René Guénon, The Reign of Quantity: modernist akıl saplantısının metafiziksel sapması; Bediüzzaman Tabiat Risâlesi: «aklın eserleri ile aklın taht-ı tasarrufunu karıştırmama».
- Latîf Ruh-Balçık Beden İlişkisi — Sufî Antropoloji — Sâd 38/72 («Fe-iza sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî» — onu düzenleyip ona ruhumdan üfürdüğüm zaman); Hicr 15/29; İsrâ 17/85: ruh sırrı; Mevlânâ Mesnevî I/2-50: «Ney»in cüzleri (toprak, su, ateş, hava) — beden-ruh dîlemmasının metaforik temsili; İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem Adem Faslı; İmâm Gazâlî el-Mişkâtü’l-Envâr: «el-Cevâhiru’r-Rûhâniyye» tarîfi.
- «Mâ’nâ Söze Dökülmez» — Sufî Lisân Felsefesi — Mevlânâ Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî: «Mâ’nâ-i mahbûs der-aşk-ı sözden»; Mesnevî IV/2125: «hâlimi anlatmaya kelime yetmez»; İbn Arabî el-Fütûhât I/270: «ehlu’l-Allah lâ ya’lemu ene’l-aâlem mâ huvve, ve hum esmâ-i Rabbihim» (Hak ehli kâinatın ne olduğunu bilmez, onlar Rablerinin isimlerine vâkıftırlar); Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam: sufî lisân felsefesinin iletişim limitleri.
- «Nefesi Bir Kelime ile Takyîd» — Mevlânâ Mesnevî Mukaddime: «Bişnev ez ney çün şikâyet mîküned» (Dinle, ney nasıl şikâyet ediyor); Sühreverdî Avârif 17. bâb: «el-kelâm hicâbu’l-mâ’nâ» (söz mâ’nâya perdedir); İmâm Rabbânî Mektûbât II/96: «sözün-yazının mâ’nâya tam mâlik olamaması»; İbn Arabî el-Fütûhât I/116: lafızların mâ’nâya bağlanışındaki sınırlılık.
- Mevlânâ-Şems-i Tebrîzî Misâli — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö. 672/1273) ile Şemseddîn-i Tebrîzî (ö. 645/1247); Eflâkî Menâkıbu’l-Ârifîn: ilk karşılaşma (642/1244 Konya); Makâlât-ı Şems-i Tebrîzî; Sipahsâlâr Risâle-i Sipahsâlâr: Mevlânâ’nın Şems’le tanışmasının manevî dönüşümü; Annemarie Schimmel I Am Wind, You Are Fire; Franklin Lewis Rumi: Past and Present, East and West: bu manevî mu’ââşeretin Mevlânâ’nın eserlerine yansıyışı.
- Mürşid-i Kâmilin Lüzûmiyeti — İmâm Rabbânî Mektûbât I/220: «mürşid-i kâmil olmadan sülûk eksik kalır»; Aziz Mahmud Hudâyî Câmi’u’l-Fadâil: «mürşidin himmeti müridi yetiştirir»; Sühreverdî Avârif 7. bâb: «mürşidin müride yansıması — gül-gonca metaforu»; Mustafa Efendi’nin tezi: «Şems olmadan Mevlânâ olmazdı, mürşid-i kâmil olmadan kâmillik mümkün değil».
- «Aşkın Dibini Yaşamak» — Hâl-Söz Mukayesesi — Mevlânâ Mesnevî I/3260: «Aşk-ı Hak hâlettir, vasf-ı kelâmî nedâret» (Hakk’a aşk hâldir, kelâmî vasıfla ifâde edilemez); Yûnus Emre Dîvân: «Aşk gelince cümle eksiklikler biter»; İmâm Kuşeyrî er-Risâle (Bâbu’l-Mahabbe): aşkın hâl olarak yaşanmasının söze tafsîlinden mukaddes olması; «hâl ehli» (sufî yolda hâl-i mâ’rûf yaşayan kâmil) ile «kâl ehli» (lafız ehli) ayrımı.
- «Bir Damla Gözyaşı Binlerce Cilde Sığmaz» — Yûnus Emre Dîvân: «Bir damla yaş bir okyanus / Bir kalb-i münkesir bin cilt»; İbn Arabî, Fütûhât‘ın 560 bâbı oluşunun arkasındaki «mâ’nânın kelâma sığmazlığı» felsefesi; Yûnus en-Nebhânî Sa’âdetü’d-Dâreyn: «mâ’nânın gözyaşıyla aktarılmasının söz yazısından üstünlüğü»; sufî yolda «hâl ehlinin sırrı»nın özü.
- «O Sevdiyse» — Allah’ın Sevdiklerinin Seni Sevmesi — Buhârî, Bedu’l-Halk 6; Müslim, Birr 157 (Ebû Hüreyre tarîkiyle): «İza ehabballâhu abden nâdâ Cibrîl: innallâhe yuhibbu fülânen fe-ehibbahu — fe-yuhibbuhu Cibrîl, sümme yünâdî fî ehl’is-semâ’: innallâhe yuhibbu fülânen fe-ehibbûhu — fe-yuhibbuhu ehlu’s-semâ’, sümme yûda’u lehu’l-kabûlu fî’l-ardı» (Allah bir kulu sevdiğinde Cibrîl’e bildirir, Cibrîl sever, semâ ehlinin de sevmesini sağlar, sonra yeryüzünde ona kabul yerleştirilir); İmâm Nevevî Şerhu Müslim: bu hadîsin «mü’min topluluğu içinde sevilme»nin manevî temeli olarak yorumu.
- «Hamd-Şükür-Zikir» Üçlüsü — Bakara 2/152: «Fe’zkurûnî ezkurkum ve’şkurû lî ve lâ tekfurûn» (Beni anın Sizi anayım, şükredin, küfretmeyin); İbrâhîm 14/7: «Le-in şekertüm le-ezîdenneküm» (şükrederseniz arttırırım); Buhârî Tevhîd 35; Müslim Münâfikûn 79: «hamd» = mutlak medih, «şükür» = nimete karşılık tutum, «zikir» = Allah’ı anma; Aziz Mahmud Hudâyî Tezâkir: bu üçlünün sufî yolda manevî birliğin temel direkleri olması.
- Mü’minin Hâline Şükretmesi — Buhârî, Tefsîr 14; Müslim, Salât 219: «El-Hamdü lillâhi ellezî bi-ni’metihi tetimmu’s-sâlihât» (Hamd Allah’a aittir, O’nun nimetiyle salihât tamam olur); Mahmud Sâmî Ramazânoğlu Musâhabe: «sufî yolda mü’minin hâlinin gayret-istikamet-niyet üçlüsünden gelen Cenâb-ı Hak’ın bir lütfu olduğu»; «O gayreti veren de o, o idrâki veren de o» — sufî yolun «cebr-i ihtiyâri» dengesinin nüansı.
- Hâtimet «Bizleri Şükredenlerden Eyle» — Hac 22/77 («Yâ eyyühe’l-lezîne âmenû’rkeû ve’scudû ve’budû Rabbeküm ve’fa’lû’l-hayra le’alleküm tüflihûn»); Yâsîn 36/61: «Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustakîm»; Buhârî, Da’avât 7: «Allâhumme a’innî alâ zikrike ve şükrike ve husni ibâdetik» (Allah’ım, Seni anmaya, Sana şükretmeye ve Sana güzelce kulluk etmeye yardım eyle); Mustafa Efendi’nin sohbet hâtimetinin teosofik altyapısı.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, Sülûk, Kalb, Şeyh, Muhabbet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı