Mesnevî 1715. Beyit — «Benim Dûdûm, Anlayışlı Kuşum»: Rûh-Beden Alegorisi
Allâh ruhları yarattı Ruhları yarattıktan sonra ben sizin Rabbiniz değil miyim diye sordu Bu ben sizin Rabbiniz değil miyim demesiyle beraber ne oldu? Ruhlar da dediler ki evet sen bizim Rabbimizsin 172. âyet Bir vakit de Rabbin Ademoğullarından onların bellerinden zürriyetlerini almış Ve onları kendileri hakkında şahit tutarak ben sizin Rabbiniz değil miyim demişti Onlar da evet biz şahidiz demişlerdi Bunu kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu dememeniz için yaptık diyor tacirde buradaki aslında tacirden kasıt da beden Vücud Dududan kasıt nasıl ruh ise tacirden de kasıt beden Bu sefer o normalde birinci kelamı bana hatırlattı demesi de bu ruhlar aleminde ruhlar yaratıldığında vermiş olduğu söz Ruhun Biz buna aşina mıyız?
Genel olarak Müslümanların %99’u değil %999.9’u aşina değil ruhlar alemindeki kendi ruhunun. Evet sen bizim Rabbimizsin Rabbina sözüne aşina değil Ancak seyrisülükte belli bir noktaya gelenler bu aşinalı yakalarlar Bu hitabı alırlar o ben sizin Rabbiniz değil miyim sözünün hitabını alır O zaman da ruhun evet sen benim Rabbimsin dediğinin cevabını da bulur Bu normalde yalnız o kimse ama hal ama yakaza halinde bu hali yaşar Verdiği cevabı da gör. Ama öbür türlü buna ulaşması mümkün mü? Mümkün değil. Bakın buna ulaşması mümkün mü? Mümkün değil Bu ancak seyrisülükte normalde o 7.
Elestu Bezmi ve Ruhların Birinci Kelâmı — A’râf 7/172
makama yaklaşırken Altının sonunda 7’nin başında herkesin durumuna göre değişir bu O esnada bu hitabı alır o hitabı duyar işitir ilk önce Ruhun hitabını görür duyar Sonra da ruhun kendisini görür orada Burada ruhun kendisini görür dedim aslında aslı değil Süliyet halinde bakar ki kendine benzer bir süliyet var Sonra zaten o 6’dan 7’ye geçerken de ruhları da görür Süliyet halinde gelecek olan ruhları veya yaşayanları Süliyet halinde arı pete gibi böyle arı pete gibi Arı pete’nin içerisinde hepsinde suretleri var böyle Böyle kimlik gibi karşıdan bakılmış var ya kimlik fotoğrafı onu küçült böyle Diyorsun ki bu o benzetiyorsun onu normalde. Ama tam o değil ama o tanıyorsun biliyorsun burası normalde o ben sizin Rabbiniz değil miyim hitabına muhatap olunan perde Bak o perde o yüzden normalde Hazreti Pir de bunu andırıyor Biz diyor onunla aşinaydık o birinci kelamı bana hatırlatırdı Birinci kelamı hatırlatırdı ne ben sizin Rabbiniz değil miyim kelam bu O da ne dedi evet Rabbimizsin o zaman biz hayatımızı bunun üzerine kurgulamamız lazım.
Evet o bizim Rabbimiz o bizim Rabbimizse bizim hayatımızın her alanına karışır Bizim Rabbimizse biz Rabb olarak ona iman ettiysek ki iman etmemiş olmamız gerekir O zaman biz bütün hayatımızı iman ettiğimiz Rabbin emirlerine göre. Onun istediği istikamette dizayn etmemiz gerekir Ruh devamlı bize bunu hatırlatır Ruhun devamlı bize bunu hatırlatır o hatırlatmayı bizim duymamız gerekir O yüzden Hazreti Pir diyor ki o benim enisimdi arkadaşımdı dostumdu o benim yoldaşımdı o benim sırdaşımdı Gerçekten de insanın iç aleminin neydi sırdaşıdır O öyle bir duduydu ki sesi vahiden gelirdi varlığı varlık meydana gelmeden önceydi O dudu senin içinde gizlidir sen şunda bunda onun aksini görmüşsün o zaman o varlığı sesi vahiden gelirdi ilk varlık aleminden gelirdi sesi ve varlık meydana gelmezden önceydi onun varlığı Ruhlar biz dünyaya gelmezden önce yaratıldı bunu tartışıyorlar bazıları anne karnına meni düştü orada hamilelik oluştuğu zaman mı ruh yaratıldı Veya da 4 aylık olduğunda mı ruh yaratıldı o zaman mı üflendi diye tartışıyorlar ki bu tartıştıkları zaman da ne yapıyorlar yanlış yapıyorlar Bunu tabi tartışanlar hadîsleri kendilerine ölçü tutmayanlar hadîs inkarcılar bunu tartışıyor Oysa Hadis-i Şerifte Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyuruyor ki ruhlar toplanmış cemaat gibidir Onlardan önceden birbiriyle tanışanlar iyi anlaşırlar tanışmayanlar ayrılırlar pek anlaşamazlar bu hari mislüm ebu davud demek ki ruhlar yaratıldı Ruhlar yaratıldığında hepsi de bir cemaat halindeydi toplu haldeydi orada ruhlar aleminde birbirleriyle ruh hem tanışanlar birbirleriyle görüşenler başka bir hadîs-i şerifte birbirlerini sevenler olarak geçiyor Orada birbirlerini sevenler burada da birbirlerini severler burada da tanışırlar Orada birbirlerini sevmeyenler birbirlerini tanımayanlar tanışmayanlar burada birbirlerini sevmeleri ve tanışmaları mümkün değil Orada birbirlerini sevdilerse burada da birbirlerini sevecekler.
Orada birbirlerini sevmediyse burada birbirlerini de sevmeyecekler. Orada birbirleriyle tanışanlar burada da birbirleriyle tanışacaklar. Ama yok orada tanışmamışlarsa burada da tanışmayacaklar. Bu gösteriyor ki ruhlar henüz daha bir dünyaya varlık olarak yaratılmazdan önce yaratıldılar. Çünkü Cenâb-ı Hak Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin ilk nuraniyetini ve ruhaniyetini yarattı. Ondan her şeyi yarattı. Ve bu yaratma merhaleleri tecelli ederken sonra ruhları da yarattı. Ruhları yarattıktan sonra onlara sordu ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar da cevap verdiler. Evet sen bizim Rabbimizsin. Bu ruhlar aleminde henüz daha cesede ete kemiğe bürünmeden daha ete kemiğe bürünmeden ruhlar yaratılmış oldu.
Rûhun Yaratılışı, Peygamber Rüyâsı ve İsrâ 17/85’in Hikmeti
Böyle olunca bir de bunun üzerinde de herkes çok fazla konuşuyor. O dudu senin içinde gizlidir. Sen şunda bunda onun aksini görmüşsün. Demek ki şunda bunda onun aksini görmüşsün. O var ama onun varlığını biz nasıl söyleyeyim? Elle tutup gözle göremiyoruz. Ama onun tecelliyatını ne yapıyoruz? İzliyoruz. Tecelliyatını görüyoruz. İsra âyet 85. Ey Muhammed sana ruhtan soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. Tabii bu size az bir bilgi verilmiştir. Neye göre az? Neye göre çok? O da ayrı bir bilmece. Ama Yahudiler geldiler sordular ya, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine ruhtan sordular. Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bir an durdu.
Durduğunda vahiy geldi. Vahiy gelince hemen vahiyle Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Yahudilere cevap verdi. İsra 85 bu. Ey Muhammed sana ruhtan soruyorlar. De ki ruh Rabbimin bileceği bir şeydir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir. O yüzden ruh yenilir mi, içilir mi, tutulur mu, gözle görülür mü, görülmez mi? Bununla alakalı size az bir bilgi verilmiştir. Ruh görülür mü? Görülür. Şunu hiçbir zaman unutmayın. Bir şeyin adı varsa kendisi vardır. Kendisi varsa muhakkak o görülür. Sen görmemişsindir, o görmemiştir. Başkası görmemiştir. Adı varsa kendisi var. Kendisi varsa görünür o. Allâh dahil buna. Sıfatlarıyla tecelli eder görülür mü? Evet. Allâh rüyada görülür mü? Evet.
Rüyada gördüğünüz sıfatsal tecelliyat mıdır? Evet. Ama o kimse ben Rabbimi rüyamda gördüm demesi hak mıdır? Haktır. Sıfatsal tecelliyat mıdır? Evet. O sıfatsal tecelliyatı değildir. Onun zaten her şeyden münezzehtir. Ama biz o sıfatsal tecelliyatı görse dahi o kimse neden? Ben Allâh’ı rüyamda gördüm. Ben Rabbimi rüyamda gördüm. Onun hakkı mıdır? Evet. Şöyle düşünün. Bir şeyi ben bu aldım, elime tuttum. Bu kimin? Benim. Halbuki bu ayrı bir şey benden, öyle değil mi? Ama ben bunu elimde tuttuğum için ne oldu? Bu Mustafa’nın telefonu oldu. Bu kimin? Mustafa’nın. Biz şimdi çayı aldık, buraya koyduk. Şimdi siz bunu söylerken Mustafa’nın kolu çayı aldı buraya mı koydu diyorsunuz? Yoksa Mustafa çayı aldı buraya koydu diyorsunuz.
Öyle değil mi? Oysa benim orada sıfatım çalıştı. Benim orada sıfatım çalışmasına rağmen bana atfedildi o. Aynı şey Allâh için geçerli. Allâh’ın sıfatları çalışır. Fiyiliyatı yaratan Allâh’tır. Sıfatlar çalışır. Sıfatlar çalışırken de biz sıfatları söylemeyiz. Deriz ki Allâh gördü. Oysa Allâh’ın basir sıfatı çalışmıştır. Allâh duydu deriz. Oysa Allâh’ın semi ismi şerifi tecelli etmiştir. Bakın semi ismi şerifi. O zaman normalde demek ki orta yerde çalışan, orta yerde tecelli eden, tecelliye hiç kesmeyen sıfatlarıyla Allâh’tır. Ve Allâh sıfatlarıyla tanınır. Ve biz o sıfatın tecelliyatından bakarız ki bu Allâh bunu böyle yaptı. Allâh bunu böyle istedi deriz. Oysa çalışan bu konuda faal olan nedir?
Allâh’ın sıfatlarıdır. ruh da bu manada Allâh’ın üflediği bir şeydir. Allâh’ın üflediği bir şey olduğu için, Allâh’ın üflediği ne olduğunu bilmiyoruz. Ama ilk yaratılış esnasında yaratılışla alakalı hadisi kutsi de şunu vardır. Allâh kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Bakın kendi ruhundan ve nurundan bir şey yarattı. Ve ondan her şeyi yarattı. Kendi ruhundan ve nurundan. kendi ruhunun da kendi nurunun da gerçek mahiyetini bilmiyoruz. Bilmemiz de bu mümkün değil. Ama ismi var mı? Var. Bunun değişik tecelliyatlarını görebilir miyiz? Evet. Bilir miyiz? Evet. Değişik tecelliyatlarını gördüğümüzde bu odur der miyiz? Deriz.
Descartes, Batı Felsefesi ve Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-Felâsife’si
Ama ardından tenzih ederiz. O hiçbir şeye benzemez. Bu neyle alakalı? Bu zatla alakalı. Sıfatlarını bir şeye benzettirsek dahi sıfatlarıyla da alakalı ne yaparız? Tenzih ederiz. demek ki insanoğlu ne kadar ilim alırsa alsın, ne kadar bilgili olursa olsun, nereye kadar ulaşırsa ulaşsın, ruhla alakalı kanun, kaide belli. Ona, ondan size çok az bir bilgi verilmiştir. O yüzden normalde bir kimse ne kadar çok bilirse bilsin, bu kim olursa olsun, hangi konuda olursa olsun, Allâh’ın ilminin, bilgisinin, kudretinin, kuvvetinin yanında esamesi okunmaz, azdır. Şimdi böyle insanlar bu ahir zamanda üç kuruşluk bir bilgi kendilerinde çok büyük bilgili, devasa bilgi yüklü insanlar olarak görüyorlar. Allâh’ın ilminin yanında bütün kulların hatta Adem’den bugün zamana kadar, bu zamandan kıyamete kadar bütün kulların edinecek olduğu bilgileri üst üste alt alta koysak, Allâh’ın bilgisinin yanında esamesi olmaz. nokta dahi olmaz.
Bakın, nokta dahi olmaz. Allâh’ın bilgisinin yanında kulların bilgisinin. O yüzden ama ruhun varlığı ancak bedenin varlığıyla bilinir. Beden olmazsa ruhun varlığı bilinmez. Beden olmazsa ruhun tecelli edeceği alan yoktur. Ve bütün tecelliyatlar bir bedene taallük eder. Şimdi rüya görürsünüz, öyle değil mi? Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyanızda gördünüz. Hepsi de ayrı ayrı görür, hepsi de bir suret üzerine görür. Bakın hepsi de bir suret üzerine görür. Ve bütün herkesin gördüğü Peygamber sureti hak mıdır? Evet. Ama hepsi de ayrı ayrı surette görünür, doğru mu? Evet. Birbirine benzeşmiş olsa dahi aynısı mıdır? Değildir. Çünkü herkesin manevi haline göre, manevi derecatına göre bir Peygamber görür.
O sallallâhu aleyhi ve sellem’i görür. O gördüğü Peygamber midir? Evet. Şeyh şüphe edilir mi? Hayır. Çünkü onun şekline şemaline şeytan giremez. Onun sesini de şeytan benzetemez. Hiçbir Peygamberin şekline ve şemaline şeytan giremez. Cenâb-ı Hak dinini ve Peygamberlerini böyle muhafaza eder. Eğer şeytan Peygamberin şekline şemaline girmiş olsaydı bütün insanlığı kavasa sürüklerdi. Şeytana bu yasaklanmış. Yasaklandığı için şeytan Peygamberin sallallâhu aleyhi ve sellem haddinde suretine giremiyor. Ben Peygamberim de diyemiyor. Bunu şimdi inkar edenler var. Bunu inkar eden hadîs-i şerîfi inkar ediyor. Hadis-i şerifi inkar eden de kafir oluyor. Zaten bu hadîs inkarcıların da başka bir şey söylenmez.
Allâh bizi affetsin. O yüzden normalde ruh-beden ilişkisi ecel gelinceye kadar reddedilmesi mümkün değil. Ruh-beden ilişkisi de her daim ruhun tecelliyatının anlaşılabilmesi için, ruhun varlığının anlaşılabilmesi için lazım. E tabii bu Batılılar da bunu çok tartışmışlar. Batılı materialistler de bunları çok tartışmışlar. Batılı teologlar da bunları çok tartışmış. ruhun varlığı, bedenle olan ilişkisi, bunun üzerinde kendilerince çok çok derinlemesine tartışmışlar. Bunların içerisinde, tartışanların içerisinde en önemlilerden birisi René Descartes. Bu René Descartes’in enteresan tespitleri var. Ve bu enteresan tespitlerinden birisi de matematikçi, aynı zamanda astrofizikçi, aynı zamanda da felsefeci René Descartes.
Enteresan ve bu Fransız, ruhun bedenden önce yaratıldığını kendince felsefik olarak ispatlıyor. Felsefik olarak ispatlamış, Batı da bunu söylemiş. Ne yazık ki Fransa da tutunamamış bundan dolayı. Ve Hollanda’ya göç etmek zorunda kalmış. Ve bu kimse de şimdi biraz felsefik bir dil konuşacağım ama, bu en enteresan tespitlerden birisi, ama bu, sadece en entesan tespitlerden birisi, o evde, bu sikolastik felsefenin dışına çıkmış, enteresan kimselerden birisi.
Vicdân — Rûhun Sesi ve Fâtır 35/32’nin Üç Sınıfı
Ve bu sikolastik felsefeden dışarı çıkıp, biraz daha böyle, kendi düşünce dünyasında, Onunca da tabii batılılar çok onu böyle meth etmiyorlar. Ve bu çok meth edip etmeleri de önemli değil. Bu kendince bunu böyle düşünce üzerinde bunu bir kimse düşünebiliyorsa, düşünce kuvvetinin ruhla bağlantılı olduğunu söyleyenlerden birisi. Ve ruhun biz yaratılmazdan önce yaratıldığını söyleyenlerden birisi. Enteresan. Mesela bir kısım batılı felsefeciler ve teologlar bir kısmı ruhun varlığını dahi kabul etmiyorlar. Bunlar materialist düşüncede olanlar. Bu materialist düşüncede olanlar ruhun varlığını kabul etmiyorlar. Ama bu bahsettiğimiz Descartes, ruhun varlığını düşünce sistemiyle bağlantı kurarak da daha da enteresan astrofizik bağlantılarla ruhun var olduğunu, ruhla alakalı değişik çalışmaları var.
Şimdi diyeceksiniz ki bir matematikçi, bir astrofizikçinin felsefeyle ne işi var? Hep ben derim ya, asıl felsefeyle uğraşanlar, felsefeyle uğraşanlar astrofizikçilerdir, matematikçilerdir. Çünkü onun kurgulamış olduğu felsefeyi öne koyar. Çünkü o felsefe aynı zamanda bir teoridir. Onu ispat etmek için matematiksel denklemini bulur. Çünkü aslında matematikle felsefe bir adım önde gider, birbirlerinden ayrılmaz şeylerdir. Bir de onun yanına siz astrofiziyi koyarsanız bu muhteşem bir üçlü olur. Ama tesis inancındaki üçlü değil bu. Bu insanlığın bilgisinin, ilminin daha ileri götürebilmesi için ve icatların oluşmasına en büyük etkenlerden birisidir. Matematik, astrofizik ve felsefe. İslam dünyasında her ne kadar felsefe böyle kerih görülse de aslında Gazâlî bu konuda tehafetül felasife ile ayrıca felsefelere verdiği bir cevaptır, felsefi cevaptır.
Dolayılı bir şekilde İslam dünyasının da kendine ait bir felsefesinin var olduğunu gösterir. Ama İslam dünyasındaki felsefe batıdaki felsefe gibi değildir. Laftan laf üretmek değildir İslam dünyasındaki felsefe. İslam dünyasındaki felsefe Allâh’ı tanıma, Allâh’ı bilme, Allâh’ın varlığın üzerindeki tecelliyatlarını sezme ve varlığın üzerindeki sıfatsal tecelliyatlarının nereye kadar yürüdüğünü görme ve Cenab-ı Hakk’ı sıfatsal boyutta daha da tanımayla alakalıdır. Eğer biz felsefeyi bu açıdan bakarsak o zaman felsefe bizi farklı yöne götürecektir. Varlıkla ilintili olursa, mesela Hz. Piri’nin sen bütün bu varlık âlemini hayal üzerinde yürür gör demesi felsefenin en zirve noktasıdır. Bakın en zirve noktasıdır.
Veya da ben onun sofastiası gibiyim demesi felsefenin en zirve noktasını gösterir. Onun dediği Allâh’ın. ben onun sofastiası gibiyim der o, öyle şataattan uzak durur gibi değildir, öyledir kendince. Ama normalde İslam dünyasındaki felsefe materialist değildir, olmaması gerekir. Materialist olursa o zaman İslam dünyasında bu büyük handikaba yol açar. Ve ne yazık ki belli bir zamanda felsefi eserler kontrollü bir şekilde İslam dünyasının diline çevrilememiş, ne bulurlarsa almışlar. Haklı, haksız, doğru, yanlış, çirkin bakmamışlar. Hepsini de çevrilerle İslam dünyasının içine koymuşlar ve İslam dünyasının düşünce platformunu kirletmişler. Hala da kirletmeye devam ediyorlar. Ve normalde mesela Descartes, ruhun temelli öz niteliğinin düşünce. ruhun en önemli özelliği düşünce.
Mesela, bu bilginin de ruhumuzdaki doğal ışıkla belli olacağını söyler. Ben Metn’i komple aldım buraya, onun söylediği tespiti. O yüzden komple aldım, onun da ilmine, bilgisine bir hakaret olmasın diye. Demek ki Descartes bile ruhun varlığını kabul etmiş ve demiş ki onun en önemli özelliği düşünmektir.
«Ey Ten Uğruna Canını Yakan» — Nefse Esâretin Yakıcılığı
Hani meşhur ya, düşünüyorsam varım. Değil mi? Batılların meşhur şeyi bu. düşünüyorsam varım. Evet. O kuş senin neşeni alır fakat yine sen ondan neşelenirsin. Onun yaptığı zulmü adalet gibi kabul edersin. senin ruhun senin neşeni alır. Fakat sen yine neşelenirsin ve aslında onun yaptığı zulmü de adalet gibi kabul edersin. Fatır âyet 32, onlardan kimi kendine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlı işler döne geçer. bu Allâh’ın büyük bir lütfudur. Sen nefsine uyarsın, nefsine uydun zaman kendi kendine zulmetmiş olursun. İçindeki o ruh seni uyarır. Biz ona vicdanın sesi diyoruz ya, aslında o ruhumuzun sesi. O bizi uyarır yapma der. O bizi uyarır konuşma der. O bizi uyarır burası kabul edilecek bir şey değil der.
Ve bizim bu nefsimize acı gelir. Nefsimize zehir zemberek gelir, nefsimize ağır gelir. Ve biz o bizi uyardığında ne yaparız? Deriz ki neşemizi alır bizim. Ne güzel yiyecektik, içecektik, eğlencektik. Vur patlasın, çal oynasın yapacaktık. O bizim içimizden bize seslendi. Yapma, yapma deyince o bize acı geldi. O bize zulüm gibi geldi. Şimdi bir kimse nefsine uyarken ona nefsine uyma dediğinde ona zulüm gibi geliyor. Ona acı veriyor. Bakın dünyada insana en acı gelen şey nefsinin isteklerini yerine getirmemektir. Nefsin isteği yerine getirilmezse insana çok acı verir. İnsanın neşesini kaçırır. İnsanın yaşam zevki gider elinden. Öyle diyorlar ya şimdi. Ama sen nefsine uymazsan, bakın sen nefsine uymazsan o zaman da sen ötelerde neşelenirsin.
Bak ötelerde neşelenirsin. Ve nefsine uymadığın zaman sana bu normalde adaletsizlikmiş gibi gelir ama adalettir. Nefsine uyduğun zaman da sana adaletmiş gibi gelir ama o nedir? Adaletsizliktir. sen nefsine uyarsan o ruh seni uyarır. Seni uyarınca da sana o acı gelir. O sana acı gelir. O acı gelince de ne yapar? Senin neşeni kaçırır. Ey ten uğrunu, canını yakıp duran, canını yaktın, tenini aydınlattın. Canını yaktın, tenini aydınlattın. Nefsine tabi olan kimse hem ruhunu hem cesedini hem sırrını her şeyini aydınlattın. Her şeyini ateşe verir. Neden? O kimse nefsine uydu. Hatta daha da ileri gider. Hazret-iPir diyor ya, edebi olmayan kimse diyor dünyayı ateşe verir. O kimse nefsine uyarsa dünyayı ateşe verir ve ahiretini de mahveder.
Ama nefsine uymaz da hakkın yoluna girerse nefsine acı gelir. Ama hidayet bulur, aydınlanır. Allâh’ın nuru ile nurlanır. İman nuru irfan ehlinin kalbini parlatır, bedenini parlatır. Artık o kimseye bakıldığında Allâh hatıra gelir. Ama o kimse buna ne ile ulaşır? O nefsine dur demekle ulaşır. Ve nefsine dur diyerekten, nefs ile mücadele ederekten o aydınlığa, o parlaklığa ulaşır. Eğer nefsine uyarsa o kimse kararır. Çünkü o kimsenin kalbi kararır. O kimse hakkı ve hakikati görmez ve duymaz. Çünkü o nefsine uydu. Ve eğer ki nefsine uymazsa artık bir müddet sonra onun nefsi hakkı arzulamaya başlar. Bakın nefis mücadelesini verdi verdi yürüdü. Bir müddet sonra artık o hakkı ister, Allâh’ı ister.
Bağı Çöz: Gümüş-Altın Esâreti ve «Helâk Olan Dört Kul» Hadîsi
Allâh’a ulaşmayı, Allâh’a yakın olmayı ister. Allâh’a yakın olabilmek için nelerle uğraşması gerekirse onlarla ulaşmaya ister. O yüzden Hazreti Pir diyor ki, Sen canını yaktın ama tenini aydınlattın. Evet, sen nefsine uymayarak sana acı geldi. Sen canını yaktın ama ne yaptın? Sen kendi tenini aydınlattın. kendini aydınlattın, kalbini aydınlattın. Düşünceni aydınlattın, aklını aydınlattın. Neyle? Nefsinle mücadele ederekten. Hazreti Pir de o yüzden bütün mesnevisinde diyor ki, Ey oğul bağı çöz. Ne zamana kadar gümüş ve altın esir olacaksın? bağı çöz, nefsinle mücadele et. Nefsinle mücadele ederekten bağını çöz. Allâh’a yakın ol. Seni Allâh’tan uzaklaştıracak, Allâh’la senin arana perde koyacak her şeyden bağını çöz.
Ve o bağı çöz ki özgürlüğe ulaşasın. Çünkü bütün insanlar, bütün halk kendince kendisi adına bir şeylerin kulu olur. Ama bunun farkındadır, ama bunun farkında değildir. O hem iman ettim, eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü der. Bunu derken de aynı zamanda da büyük bir kısmı bir şeylerin kulu olur. Kimisi nefsinin kötü isteklerinin kulu olur. Dünyanın kulu olur. Ne bileyim şehvetin kulu olur, paranın kulu olur, makamın kulu olur. Ne bileyim heva ve hevesinin kulu olur. Ve sonuçta o bir türlü bağını çözemez. Bir türlü bağını çözemediği için onun birçok ilahı olur. Bakın onun birçok ilahı olur. Oysa o ilahlarla bağı çözüp Allâh’a bağ kurması gerekirken o ilahlarla olan bağını devam ettirir.
Hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri Dünyanın esiri olan helak oldu. Dirhem’in esiri olan helak oldu. Midesinin esiri olan helak oldu. Kadının esiri olan da helak oldu der. Demek ki imtihan olarak dünya size yeter para, makam, mevki, haram kadın veya şehvet bunlar dünyanın imtihanı. Allâh bizi affetsin. Hazreti Pir de diyor ki onun sona bu dünyaya ateşe vermeyin, nefsinize uymayın. Dünyaya ateşe vermeyin kendinizi de ahiretinizi de dünyanızı da yakmayın diyor. Ey ten uğruna canını yakıp duran, canını yaktın, tenini aydınlattın. sen bu nefis uğruna, bu tenin uğruna boyuna canını yakıp duruyorsun. E tenini de aydınlatıyorsun, nefsine tagi olamıyorsun. O harika bir yoldasın.
Burası muhteşem. Ben yandım. Hazreti Pir diyor bunu. Ben yandım. Kavını tutuşturmak isteyen bana gelsin. Benden tutursun da çer çöpü alevlensin, yaksın. Hazreti Pir diyor ki ben yandım. bir sözü vardı ya hamdım, piştim yandım elhamdülillah diye. Evet diyor ki ben yandım. Ben nefsimle mücadele ettim. Ben nefsimle mücadele ederekten hak yolunda yandım. Kavını tutuşturmak isteyen hak yolunda yürümek isteyen, Allâh’a dost olmak isteyen, Allâh’a yakin olmak isteyen, gelsin kavını benden tutuştursun. Kav, ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen, çabuk tutuşan süngerimsi bir madde. Kav. Hazreti Pir diyor ki eğer sende Allâh aşkı var ise ve Allâh aşkının sende küçücük de olsa, tecelliyatı var ise gel kavını benden yak.
«Ben Yandım, Kavını Tutuşturmak İsteyen Gelsin» — Mürşid-i Kâmile İntisâb ve Hicrân Nağmeleri
Yani Allâh yolunda yürüyeceksen, Allâh’a aşık olacaksan, Allâh’ı seveceksen bir mürşid-i kâmil bul. O mürşidi kamile git kavunu ondan tutuştur. Hazreti Pir diyor ki ben yandım. Ben yandım ne demek? Ben olacağımı oldum. Ben olacağımı olduktan sonra ben yanmaktayım. Bir sefer yanmaya görsün o kimse. O yüzden ben yanmaktayım. Yanmaya müsait olan, yanmayı göze alan, sufili göze alan, sufilikte yol alacak olan gelsin benden tutuştursun. Hatta Hazreti Pir feryat ediyor. Ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. Ben senin hizmetinde kul olup başımı koydum. Azad olan kul şad olur. Ben sana kul olduğum için şadım diyor. Bu ben kul oldum sözü kolay bir söz değil. Hazreti Pir diyor ki kim kavını yakmak istiyorsa, kim kul olmak istiyorsa, kim Allâh’a yakın olmak istiyorsa, kim Allâh’la dost olmak istiyorsa, kim Allâh’la oturup Allâh’la kalkmak istiyorsa bir mürşidi kamile gitsin, kavını ondan tutuştursun.
Yoksa o kimsenin yolu asan olmaz. Sufiye lazım olan kul olmaktır. Sufiye lazım olan aşık olmaktır. Sufiye lazım olan Allâh’a yakın olmaktır. Eğer Allâh’a yakın olmayı dilemiyorsa, Allâh’a yakın olmayı dilemiyorsa o sufide kav yoktur. Allâh’a yakın olmayı dileyen kimse sufilik yolunda yürür. O ancak o yolda yürür başka bir yolda da o rahat bulamaz. O yüzden aşıklar için hidayet yolunu aydınlatan ve gösteren aşktır der Hazreti Pir. Demek ki aşktan nasibi varsa, aşktan onda böyle bir numune varsa, bir işaret varsa, o kavını bir mürşidi kamilden yakaraktan hayatına devam edecek. Vah! Yazıklar olsun! Öyle bir ay bulutaltına girdi. O tam olarak hakikati manasıyla anlatayım derken, ilahi el beni perdeledi.
Gerçeği hakikati haykıramadım. Sevgilinin yüzünde nice ne nikablar var ne de perdeler. Ama ben de bir şey yapmadım. Nice ne nikablar var ne de perdeler. Ama ben perdelendim. Hakikat güneşini görememekteyim. Sevgili hakikati görebilmek için yolunun tozunu sakinleştirmedikçe biz yine hakikati göremeyiz. Çünkü ayın önüne bulut geçti. Güneşin önüne bulut geçti. O bulut bizden. Hakikat orada apaçık meydanda ama bizim günahımız, ama kusurlarımız, ama hatalarımızdan dolayı biz perdelendik. Yoksa Allâh kuluna zulmetmez. Hazreti Pirdi diyor ki öyle bir ay bulutaltına girdi. Bulutaltına girince ben konuşamadım. Ben diyeceğimi diyemedim. Diyediyemi diyemedim ama senemle manasında söylüyor. Hadi yine perdenin arkasından çık da gel.
Meclisimize gir. Canlar seni beklemekte. Gel de meclistekinler neye bu kadar gecikti nerede kaldı demesinler. Hadi aradaki bulutu perdeyi kaldır. Mustafa’nın günahı yüzünden kimseler senin cemalinden, aşkından, sevginden, sohbetinden mahrum kalmasın. Ey sevgililer sevgilisi. Bulutu çekmek senin emrinle. Bulutu aralamak senin emrinle. Bulutu bir arala da bu topluluk, bu cemaat senin cemalinle cemallesin. Senin sohbetinle, muhabbetinle neşelensin. Mustafa’nın günahları yüzünden bu kardeşler o perdelenmeyi görmesin. Nasıl bahsedeyim, gönül ateşi şiddetle alevlendi. Ayrılık aslanı çıldırdı. Kan döker bir hale geldi. Ah ah, öldüm de dirildim bu ayrılıktan. Bir türlü ayrılık perdesini yok etmeye yol bulamıyorum.
O perdeyi geçmeme imkan yok ya da imkan var. Fakat perdenin sahibi bana bir yol göstermemekte. Beni ayrılık hicranı ile yakıp kavurmakta her ne tarafa dönsem ayrılık naraları dinlemekteyim. O bu ayrılıktan tat alıyorsa ben yanıp yakılayım, devrileyim, hiç kalkamayayım, sarhoş olayım, hiç ayılmayayım. Şu ayrılık rüzgarına bak. Bir yaprak kadar olsun bana bir değeri vermiyor. Eslikçe esiyor, eslikçe esiyor. Sen kendini kem gözlerden saklamayı dilediysen, murad ettiysen bana ayrılık korkusu neden çektirmekte desin. Beni kendinden ayırma. Benim kanımı ayrılıkla dökme. Benim kanımı ayrılıkla dökmekten zevk alıyorsan binlerce, milyonlarca kanım, milyonlarca canım sana feda olsun. Başkalarının kadehine şarap döküp içiyorsan ne olur bana cefa etme.
Kanımı dök ama başka yüzlere bakma. Benim ayrılık gecemiz sona erdir. Gurbet ellerde yapayalnızım. Senden başka kimim kimsem yok. Ayırlığınla ihtiyarladım. Saçım sakalım ağardı. Yetmedi mi bitmedi mi? Senden ayrı günlerimi ömürden saymıyorum. Ömrüm bitti, ayrılık bitmedi. Ömrüm geçip gitti, ayrılık bitmedi. Ömrüm saman alevi gibi yandı, gitti, kül oldu. Ayırlık bitmedi. Ne ayrılık beni bıraktı, ne ben ayrılık perdesini geçebildim. Gün ve gün, an ve an ayrılık perdesini geçemedim. Geçemedim, geçemedim. Ve ecel gelinceye kadar da herhalde geçemeyeceğim. Rabbim hiçbir kardeşime ayrılık korkusu vermesin. el-Fâtiha ma salavat. Âmîn. Allâh Allâh. Bana ayrılıkla ne kadar cefa eder zannet. Ne harapatlıktan, ne de rentikten, ne de sarhoşluktan tövbe etmem.
Hadi bu gece ayrılık perdemi dur kaldır. Bu gecenin sabahında yüzümü güldür. Dostlar bu feryadım, bu kederim, bu takatsizlığım, bu sabırsızlığım. Bu serzenişlerim ayrılık rüzgarından, o sevgiliye kavuşup cemalleşememekten. Beni hoş görün, beni mazur görün, beni ayıplamayın. Ya da hoş görmeyin, mazur görmeyin, ayıplayın. Bu ayrılık mektubu bitmez. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri takip eder. Benim ayrılık şarkım bitmez. Eyvallâh. … Ne için bu gecelik? Hz. Pirdağ ayrılıktan dem vurmuş. Hangi ayrılık şarkısı ciğerimizdeki yarayı tedavi eder ki? Hangi ayrılık türküsü bizim ayrılık kokumuzu üzerine sindirir ki? Eyvallâh. Eyvallâh. Ya Allâh.
Kaynakça ve Referanslar
- Mesnevî 1715. Beyit — Dûdû Metaforu: Mevlânâ, Mesnevî-i Ma’nevî 1. Defter 1714-1725 arası; Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi 1/350; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerif Şerhi 1/490-510; dûdû (tûtî/papağan) alegorisi — Ferîdüddîn Attâr, Mantıku’t-Tayr; rûhun «kafes» teşbîhi — Senâ’î, Hadîkatu’l-Hakîka; rûh-beden tâcir metaforu — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl; dûdûnun «lisân-ı hâl»ı — Mustafa Kara, Mesnevî Okumaları.
- Elestu Bezmi ve Ahd-i Ezelî: «Ve iz ehaze Rabbüke min benî âdeme min zuhûrihim zürriyyetehum ve eşhedehum alâ enfüsihim elestu bi-Rabbikum kâlû belâ şehidnâ» — A’râf 7/172; Taberî, Câmiu’l-Beyân 9/110; Kurtubî, el-Câmi’ 7/314; İbn Kesîr, Tefsîr; Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb 15/47-50; Aynû’l-Kudât Hemedânî, Temhîdât, bezm-i elest bölümü; Hâce Abdullah Ensârî, Menâzilü’s-Sâirîn; ruhların cemaat halinde yaratılışı hadîsi — «el-ervâhu cünûdun mücennedetun» Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr 159; Ebû Dâvûd, Edeb 16.
- Rûh, Peygamber Rüyâsı ve Sıfat Tecellîsi: «Ve yes’elûneke ani’r-rûhi kuli’r-rûhu min emri Rabbî ve mâ ûtîtüm mine’l-ilmi illâ kalîlâ» — İsrâ 17/85; Buhârî, İlim 47 (Yahûdîlerin Efendimiz’e rûhu sormaları); Müslim, Sıfâtü’l-Münâfıkın 32; «Beni rüyâda gören gerçekten görmüştür, çünkü şeytan benim suretime giremez» — Buhârî, Ta’bîr 10; Müslim, Rü’yâ 10; Tirmizî, Rü’yâ 4; Zât-sıfat ayırımı ve tenzîh — İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; İmâm Tahâvî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye («leyse ke-mislihî şey’» — Şûrâ 42/11); «Rabbimden bir rûh yarattı» hadîs-i kudsîsî — Hâkim, Müstedrek 2/600; Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân.
- Descartes, Felsefe ve İslâm Düşüncesi: René Descartes (1596-1650), Meditationes de Prima Philosophia (1641); Discours de la Méthode (1637) — «Cogito, ergo sum»; ruhun bedenden önce yaratıldığı ve düşünce ile tanımlandığı tezi; skolastik felsefeden kopuşu; Fransa’dan Hollanda’ya hicreti; İmâm Gazzâlî, Tehâfütü’l-Felâsife (meşşâî felsefesine İslâmî cevap); İbn Rüşd, Tehâfütü’t-Tehâfüt (karşı cevap); materyalist felsefenin rûhu inkârı — İbn Teymiyye, Der’u Te’âruzi’l-Akli ve’n-Nakl; İslâm felsefesinin ma’rifetullâh yönelimi — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye; Molla Sadrâ, el-Hikmetü’l-Müteâliye.
- Vicdân, Rûhun Sesi ve Üç Sınıf İnsan: «Sümme evrasne’l-Kitâbe’llezîne’stafeynâ min ibâdinâ feminhum zâlimun li-nefsihi ve minhum muktesid ve minhum sâbikun bi’l-hayrât» — Fâtır 35/32 (üç sınıf: zâlim, muktesid, sâbık); Taberî, Tefsîr; İbn Kesîr, Tefsîr; Sa’lebî, el-Keşşâf; Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukukillâh, bâbu’n-nefsi ve havâtırihî (nefsin hâtıraları — vesvese, ilhâm, vicdân ayırımı); Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu Şerhi Acâibi’l-Kalb; İbn Kayyim el-Cevziyye, Medâricü’s-Sâlikîn, menzil-i murâkabe; lûmme-i şeytâniyye / lûmme-i melekiyye — Tirmizî, Tefsîr 2/13.
- Nefse Esâret ve Ten Uğruna Yanma: «İnne’n-nefse le-emmâretun bi’s-sûi illâ mâ rahıme Rabbî» — Yûsuf 12/53; «Ve nefsin ve mâ sevvâhâ fe-elhemehâ fücûrehâ ve takvâhâ» — Şems 91/7-10; İbn Atâullâh el-İskenderî, el-Hikem; Necmüddîn Kübrâ, Usûlü’l-Aşere; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb, bâbu mücâhedeti’n-nefs; Hazret-i Pîr’in «edebi olmayan dünyayı ateşe verir» sözü — Mesnevî 1. Defter 79. beyit; «canını yaktın, tenini aydınlattın» mazmûnu — Mesnevî 1. Defter 1700-1720.
- «Dünyanın, Dirhemin, Mi’denin, Kadının Esîri Helâk Oldu»: «Te’ise abdu’d-dînâr, te’ise abdu’d-dirhem, te’ise abdu’l-katîfe» — Buhârî, Cihâd 70; Rikâk 10; İbn Mâce, Zühd 8; Tirmizî, Zühd 25 (varyant); İbn Mâce, Fiten 18; dünya parası, kumaş, kadın ve mide fitneleri — Gazzâlî, İhyâ 3. cilt Rub’u’l-Mühlikât (dört mühlik: mal, şöhret, şehvet, mide); «bağı çöz, gümüş ve altına esir olma» — Mesnevî 1. Defter 17-19 beyitler; Hacc 22/11 «nâsın bir kısmı Allah’a kenardan kulluk eder»; İbn-i Mübârek, Kitâbu’z-Zühd; İbn Ebî’d-Dünyâ, Zemmü’d-Dünyâ.
- «Kavını Yakmak» — Mürşid-i Kâmil ve Hicrân Nağmeleri: «Ben yandım, kavını tutuşturmak isteyen gelsin» — Mevlânâ’nın «hamdım, piştim, yandım» mısrası (Mesnevî, Rubâ’iler; Fîhi mâ fîh); mürşid-i kâmilin kav (tutuşturucu kıvılcım) hükmüyle mürîde aşk ateşi aktarması — Kuşeyrî, er-Risâle, bâbu’s-Sohbe; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb, bâbu intisâbi’l-mürîd; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl; Şeyhin nefesinden yanan kalb — Mesnevî 1. Defter 9-18 beyitler (ney kasîdesi ve ayrılık ateşi); hicrân konusu — Ahmed-i Gazâlî, Sevânihu’l-Uşşâk; Aynû’l-Kudât, Temhîdât; Üftâde, Dîvân; «kul oldum, kul oldum, kul oldum» mısrası — Dîvân-ı Kebîr; Niyâzî Mısrî, Dîvân.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Mürîd, Tevhîd, Nefs, Ruh, Kalb, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı