Beyit Girisi ve Mesnevi Manasi
Kendi şahsi bu konudaki tefsir, öyle söyleyeyim. Hazreti Pir burada böyle bunu söylersem bu akıl, bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki? Hazreti Pir burada böyle bunu söylersem bu akıl, bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki dedim. Burada Cenâb-ı Hakk’ı konuşturuyor. Cenâb-ı Hak bu söze karşılık cevap veriyor. Git, git bana bu efsunu okuma. Ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören! Sen sevgiliyi nasıl gördün buna imkan var mı? Bir takım sufiler vardır. Görüntüsü sufidir, derviştir. Görüntüsü mürşittir, şeyhtir. Bunlar kendilerini sanki Allâh’a vuslat olmuş, sanki Allâh’a âşık olmuş gibi gösterirler. Ve akıl almaz sözler söylerler. Değişik kelimeler, cümleler kurarlar. Hazreti Pir, Allâh-u Alem bunlara tabiri caizse laf söylerken kendisinin üzerinden konuşuyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de de bazı ayetler vardır mesela. Cenâb-ı Hak karşıdaki müşriklere, kâfirlere laf söylerken onların eksikliğinden değil, inananların üzerinden yürür. Mesela Antakyalı marangoz vardı ya meşhur. Neydi adı? Habib-i Neccar. diyordu ya sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyen. O başka bir yerde de ne diyordu? Ben niçin Rabbime zikretmeyeyim, Rabbime ibadet etmeyeyim? bu Allâh’a ibadet etmeyen, sen Allâh’a ibadet etmiyorsun demiyor. Ben niçin Rabbime ibadet etmeyeyim diyor. Habib-i Neccar. Veya Habib-i Neccar sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Şunların peşinden gitmeyin demiyor. Sizden ücret istemeyenlerin peşinden gidiniz diyor. Hz. Pirde burada Kur’ân’ın tabiri caizse Allâh’ın stratejisini gidiyor.
Diyor ki bu akıl bu can senin aşkına gark olmuş değil mi ki dedim. O da git git bana bu efsunu okuma dedi. Ben senin ne düşündüğünü bilmez miyim? Ey iki gören! vahdete ulaşmamış. Ey iki gören! Bu kim için? Henüz daha seri sülüka girmemiş. Ama ortalığa şehlik satan, dervişlik satan, sufilik satan. iki efsun dediği ne? Hile. Aldatma. Aldatma. İki beyt ezberlemiş, iki söz ezberlemiş. Veyahut da halkın anlamayacağı, insanların anlayamayacağı. Sanki yüksek perteden konuşuyormuş gibi iki kelime öğrenip insanları efsunlayan. hileye insanları yanlışa götüren kimse. Oysa tabiri caizse Hz. Pir onları atfederekten diyor ki ben aklımı canımı senin varlığında buldum. Varlığına verdim. Hiç ettim. Benim fikrimde, hayalimde hiçbir varlığım kalmadı.
Senin, senin ile olmak isterim dedi. Buna cevaben de Cenâb-ı Hak cevap verdi. Git bana efsun okuma. sözlerinle hileye başvurma. Olmayanı söyleme. Zira çünkü sen henüz daha olgunlaşmadın. Sende senlik var, bende de benlik var. Sen ayrı, ben ayrı. Sen henüz daha o olgunluğa ulaşmadın. O kemalâ ermedin. Ama sen diyorsun ki o kemalâ ermedin halde Ben aklımı da fikrimi de sana verdim. Aşka ulaştım. Aşk benim her şeyimi sardı. Aklım da fikrim de aşk oldu. Diyor süslü kelimelerle. Bu insanlar kemalâ ermemiş olan kimseler meseleyi kal noktasından bakar. lafız noktasından bakar. Hâl noktasından bakmaz. Hazreti Mevlânâ tabiri caizse olmadan kendisine olma süsü verenlere bu cevabı söylüyor. Ve mesela malümdür ya ehl-i sufin içerisinde tasavvuf ehlinin içerisinde konuşmaya etkili yetkili olmadığı halde öyle bir hâli olmadığı halde oradan dem vurmaya çalışırlar.
Bu dervişlerde de olur, sufilerde de olur. Kendisi henüz daha bir şeye ulaşmamıştır. Etrafına ulaşmış gibi gösterir. Veyahut da ipe sapagelmez laflar söylerler. İpe sapagelmez. Bunlar yola laf getiren insanlardır.
Arifin Yolu ve Halvet-i Der-encumen
Sufiliğe laf getiren insanlardır. Sufilik yolunun adabına, erkânına uymazlar. Sanki adabı erkân içindeymiş gibi kendilerini gösterirler. Bunlar tehlikelilerdir. Hatta böyle zaman zaman bu gençlik yıllarımda karşılaştığım şeyler. mesela kendisini ama melâmi olarak tanıtan veya kendisini yüksek sufi olarak tanıtan kendi kendisine vahdedi vücutçuluktan dem vuran, vahdedi vücut savunuyormuş gibi konuşan ama neyin ne olduğunu bilmeyip hem kendisinin hem de etrafının küfrüne sebep olan, şirke sebep olan ama kendisine de ehli tasavvuf gösteren. Kendisini ehli mürşid gösteren, ehli kemal noktasında gösteren zâtlarla tanıştım. Bu tip insanlarla tanıştım. bir müddet sonra sizin namazınız kılındı. Allâh’ın alacağı namaz değil mi?
Hadi bakalım sen camiye. O bitirdi işini, onun camilik işi kalmadı. Veyahut da vahdedi vücut gibi kalbi ve fikri, kalbi ve fikri olarak yüksek seviyedeki, yüksek derecedeki meseleleri idrakten yoksun, anlamaktan yoksun kimselerin oradan iki kelime çalıp iki cümle kurup insanların şirke düşmesine sebep olması gibi. Ama cebriyeye ama kaderiyeye düştürecek sözler söylemesi. Bunları böyle gençlik yıllarımda gördüğüm şeyler. Oysa o doğru anlaşılsa, o doğru anlaşılsa ve hal olarak onu görse, yaşasa, onu idrak etse, o zaman o sözün ne manaya geldiğini bilecek. zaman zaman böyle çok önemli bir soru soruyormuş gibi o edada da böyle soru soranlar olur. hocam, meşhurdur ya, Hallâc-ı Mansûr Ene’l-Hak derken neyi kastetti?
He evet, ya neyi kastetti? Çok ağır bir soru. E Hallâc-ı Mansûr gecede 100 rekat namaz kılardı. Sen kılarsan neyi kastettiğini anlarsın. Ene’l-Hak diyen bir kimse gecede 100 rekat namaz kılıyor. Ve hatta Beyazdi Bestami Hazretleri, benim cübbemin altında demiş ya sizin aradığınız demiş. Bu ne demek istedi? İyi, sen de Beyazdi Bestami gibi haç yolculuğuna çık. Her adımda iki rekat namaz kıl. Dikkat et. Sen haç yolculuğuna çık. Her adımda iki rekat namaz kıl. Abdestsiz, abdestsiz bir milim dahi gitme. Allâh’ın nazargah-i ilahisine gidiyorum diye dikkat edin. Her adımda iki rekat namaz kılaraktan git. Ondan sonra senin cübbenin altında ne var dersen ben inanacağım zaten. Ama sen bunu kalkıp da bu sözü bu halden yoksun, bu durumdan anlamayacak olan kimselerin içerisinde söyleyip kendini kemal-i ermiş gibi gösterme.
Rüya tevil yok, hal tevil yok. Rüya görmez, hal görmez, halden anlamaz. Daha zikrullâh da geleni gideni görmez. Kendini neredeyse Peygamber’in halifesi gösterecek. Hazret-iPir, bu benim kendi şahsi düşüncem. Bunlara atfen söylüyor. Cenab-ı Hakk’ı da konuşturaktan cevap veriyor. Efsun okuma. Sen bu halde değilsin. Hatta bu halde olmadığın halde bu haldeymiş gibi gösterip haddini aşan sözler kullanıp insanları şirke götürüyorsun. Oysa Cenâb-ı Hak Âyet-i Kerîme’de diyor ki şüphesiz ki Allâh kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bakın Allâh şirketi affetmez. Sen tasavvuf yolundayım derken, tasavvufu anlatıyorum. Etrafa şehcilik oynarken, mürşitçilik oynarken insanların imanını götürüyorsun. Sen etrafa şehcilik oynayacağım, hiç kimsenin söylemediği sözü söyleyeceğim deyip Âyet-i Kerîme’yi inkar ediyorsun.
Neymiş? Allâh Adem’i topraktan yarattı. Buna kime inandıracaksın şimdi? Millet fizik okumuş, kimya okumuş. Eee Adem topraktan yaratmadı. Neden yarattı? Onu da söyle. Topraktan yaratmadıysa sen de maymundan geldiğini düşünüyorsun. Öyle ya. Âyet-i Kerîme topraktan yarattım diyor. Sen topraktan yaratılmadı diyorsun. Ayeti inkar ediyorsun. Nesin sen? Şehçsin. Şehçilik oynuyorsun.
Hazret-i Pirin Hikmet Damlalari
İnsanların imanını götürdün. Âyet-i Kerîme’yi inkara götürdün insanları. Veyahut da Âyet-i Kerîme’yi kendince insanların küfrüne sebep olacak şekilde tevil veya tefsir etmeye çalıştın. Veyahut da Allâh rahmet eylesin. Bizim ağabeyimiz Ömrü’ye gidiyoruz. Bana dedi ki, Şeyh Efendi bana uçaktan atla dese atlarım. Ben de dedim, Hacı ağabey sana dedim, Şeyh Efendi uçaktan atla demez. Hiçbir Şeyh Efendi demez. Hiçbir Şeyh Efendi demez. Müridine uçaktan atla. Uçurumdan kendine at aşağı. Yok şuraya atma dedi. Ne işi var? Şeyh Efendi dedim, bir laf söyler. Dinlemezsin oradan kaybedersin dedim. Böyle söz söyleme dedim. Bir Şeyh kime diyecekmiş uçaktan atla diye? Neredeyse 40 kilo varacak benim dervişliğim. 30-40 tane Şeyh tanıdım, 50 tane, 60 tane Şeyh tanıdım.
En ehliyetsizliğe dahi demez bunu. En ehliyetsizliğe dahi demez. Ehliyetsiz dervişlere der, Kare getirin, zekat getirin, mal getirin, mülk getirin. Yedirin içerin, altıma bir tane es alın. Şeyh dedin öyle dolaşır. Kapıya bir tane nöbetçi koyun, etrafı da 10 tane koruma koyun, kulaklıkları da koyun. Ne oldu? Şeyhi koruyorlar, koşuyorlar. Nerede? Şeyde ne o? Yalava gemi, o arabalı vapurda herkes böyle kulaklıklar. Şeyh Efendi orada dedim hayırdır. Mosad onu öldürecekmiş. Evet, korumalar, takımlar, müslümanlar, kulaklıklar böyle. E dedim Mosad’ın aleyhine hiçbir şey söylemedik o bugüne kadar dedim. Ama Mosad o tehlikeli görmüş onu. Halbuki kendi yetiştirdi, Mosad’ın yetiştirdi. Dedim sakın Mosad yetiştirdiği için kendi elemanı koruyor olmasın dedim.
Kızdılar bana. Bunun gibi kemale ermemişler yani. İnsanların şirkine sebep oluyor. Ayısa Allâh şirke düşeni hiç affetmiyor. bir kısım bu tip kemale ermemiş, Sufilerin üzerinden ve Allâh’ın üzerinden Hazret-i Mevlânâ diyor ki ey iki gören, ey iki gören, sen nasıl Allâh’ı göreceksin? Neden? Sen henüz daha vahdete ulaşmayan. Oysa Allâh göründü mü? Evet. Bunu da kabul etmiyor ya Türkiye’deki şimdi alim, ulema kesimi Allâh görülmez diyor. Ben de bastırıyorum Allâh görülür. Rüyada da görülür, zahirde de görülür, batında da görülür, halde de görülür. Her türlü şekilde Allâh görülür. Çünkü Allâh var. Allâh var. Allâh var. Allâh var. Allâh var. Ama iki gören göremez. İki görüyorsa şirk zaten o iki görmek.
Tabi burada Hz. Epir biraz da böyle vahdedi vücuda doğru kanat çırpıyor. Vahdede kanat çırpıyor. Zaten Mesnevi’yi tarif ederken de O diyor ki Mesnevi bir vahded kitabıdır. Gelsin. Aleyküm selâm hoş geldiniz. Allâh razı olsun buyurun. İyisin? Allâh’ım da aleyküm. Hoş geldin. Allâh razı olsun. Özür dilerim devam edeyim ben. Hz. Epir Mesnevi’yi tarif ederken diyor ki bu bir vahded kitabıdır. birlik kitabıdır. O zaman iki gören. Çünkü beyitte diyor ki ey iki gören. Ey iki gören. Sen sevgiliyi nasıl gördün? Buna imkan var mı? sen tevhide ulaşmadın. Kemal’e ermedin. Tevhide ulaşmadığından, kemal’e ermediğinden, seyri sülükünü tamamlamadığından dolayı sen iki gördün. Ama seyri sülükünü tamamlamış olsaydın, kemal’e ermiş olsaydın, o zaman sen Allâh’ı hem zahirde hem batında görecektin.
Hem çıplak gözle hem gönül gözüyle görecektin. Çünkü uzun hadisi kutsi, bir sabah Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri namazı kıldırmak üzere yanımıza çıkmadı. Neredeyse güneş doğmak üzereydi, çabucak tıktı. Hemen namaza çağırdı. Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem kısa surelerle hemen namazı aceleyle kıldırdı. Selam verince bize seslenerek oldugunuz gibi saflarınızda durun dedi. Sonra bize dönüp şöyle söyledi.
Nefsin Mertebeleri ve Mucahede
Şimdi size beni bu sabah alıkoyan neydi onu anlatacağım. Ben gece kalktım, abdest aldım, takdir edildiği kadar namaz kıldım, namazımda uyku bastı, üzerime ağırlık çöktü, birden Rabbim en güzel surette görüldü. Bana ey Muhammed diye buyurdu. Hadisi kutsi uzun, termiziden bu. Ama vaktinizi almamak için buraya kadar Allâh’ın görüldüğüne dair ölçe olsun diye bu hadisi kutsi aldım. Demek ki vahdede ulaşınca, birliğe ulaşınca, ser-i sülükün tamamlanınca Allâh’ı görürsün. Kemal’e erince Allâh’ı görürsün. Ama Hazreti Pir burada kemal’e ermeyen, vahdede ulaşmayanları atıfta bulunuyor. Diyor ki sen iki gördün, sen bana efsun okuma. sen görmediğin halde bana gördüğünü beyan etme. Bunu söyleme. Ve aklının almadığı, kalp hali olarak yaşamadığın, tasavvufi meselelerin içine girip de insanları imanından etme.
Vahdedi vücuttan konuşacağım diye insanların imanını yok etme. Şirke düşürme, kadereyi düşürme örneğin. Cebriyeyi düşürme örneğin. Az önce söylediğim gibi isminde önceden zikretmiyordum kimsenin artık zikrediyorum. Hep o yüzden de kızıyorlar bana. Ama ümmetin uyanması lazım. Ahmet Öztan dedi ya, Adem topraktan yarattım diyor. Cenâb-ı Hak. Topraktan mı yaratılırmış? Bir de dalga geçer gibi tın tın topraktan yarattım dedi. İnsanlar kimya okuyor, fizik okuyor. Şimdi nasıl insanlara topraktan yaratıldığını göstereceksiniz dedi ya. Gayreti kerimi inkar etti. insanları şirke düşürüyor. Bir kısım ehli tasavvuf böyle sanki yüksekten konuşuyormuş edasını verip kendilerine. Olmayanı konuşuyorlar. Ey ağır canlı 1755. beyt!
Sen onu hor gördün çünkü çok ucuz aldın. Ucuz alan ucuz verir. Çocuk bir inci bir somuna değişir. Sen bu hakikat bilgisini, sen bu Kur’ân Sünnet sufiliğini küçük gördün, hor gördün. Sen bunu önemsemedin. Sen sufili, aşıklığı önemsemedin. Sen dini de önemsemedin. Sen dini önemsemediğinden dolayı az bir pahaya sattın. Sen sufiliyi de önemsemedin. Sen kolay buldun çünkü. Mücadele etmedin, gayret etmedin. Sen yırtınmadın. Sen bir mürşid-i kâmil bulayım diye dolaşmadın. Sen sabah namazından sonra göğe bakıp da bana bir mürşid-i kâmil deyip yalvarmadın. Göz yaşı dökmedin. Ucuz buldun. Birisi geldi sana gel bizim şeyhimiz var, dersimiz var dedi. Aldı getirdi seni. Sen böyle bir arayışın ne olduğunu bilmiyorsun.
Sen aramadın. Veya bugünkü ümmet-i Muhammed’in topyekün dini ucuz bulması gibi. Yaşadıkları vatan topraklarını ucuz bulması gibi. Evini, eşini, çoluğunu, çocuğunu ucuz bulması gibi. böyle basit evlenir bir kimse. bir kadın hiçbir şey istemez, mehir istemez, çeyiz istemez. Adamın aptalı. Adamın aptalı. Adamın ahma o kadını kadına kıymet vermez. Veya hatta bir kadın böyle hemen basitçecek. Böyle bir dostor bir adamla evlenir. Onunla beraber olur. Adamın kıymetini bilmez. Veya hatta bir sufi, bir derviş. Böyle bir düzgün bir dergahla tanışır. Düzgün bir şeyh ile tanışır. böyle kolay oldu ya ona kıymet vermez. Ona değer vermez. o şeyh bir de elinin altında. Telefon telefon. Git git gel gel. günlerce bekleyip de camın arkasından görecek.
Camdan seyretcek. Öyle değil. Ya sünnet-i saniyet abi. İstediği anda görüşebiliyor onunla. O kıymetsizleştiriyor onu. Değersizleştiriyor. Öyle ya. Şeyh dedin gitmeliydi. Hilton’da ömre yapmalı. Hilton’un camından aşağıdaki dervişana böyle el sallamadı. Onlar da aşağıdan böyle cezbe geçirmeli. Şeyh dedin öyle olmalı. Şeyh dedin dervişlerden para pul toplamalı görüşmemeli. Şeyh dedin öyle olmalı. şeyh öyle anında görüşülürmüş mü?
Asik-Masuk Iliskisi
Anında şeyh efendinin yanına gidilirmiş mi öyle? Hem de hiç edebe adaba bakmadan palas pandıras. Veya hiç edebe adab olmadan böceği bile soracak ona. Cama geldi bir tane böcek efendim ne manası vardır? Tabi. Cama sabahleyin namaz kıldım namaz kıldıktan sonra dersimi çekerken cama bir tane kumru geldi efendim. Hikmeti nedir? Ucuz. Anında buldu çünkü onu. Veya önünden bir tane köpek geçti. Köpek ona ona doğru dönmüş dönmüş bakmış. Tabi. Tabi. Sen şeyhsen, rabuta edeceksin, köpeğe de rabuta edeceksin. Neden baktın diye köpeğe de soracaksın. Bu dervişe neden baktın? Ucuz buldu çünkü. Bir gün Şeyh Efendi Hazretleriyle bir yere gittik. Bir ilçeye, oranın zâkiri diyor. Biz şimdi oturduk böyle. Diyor ki efendim.
Herkes size istediği anda ulaşabiliyor. Ben çok açık konuşacağım şimdi. Diyor ki benzilciler var gidiyorlar Şeyhlerine üç gün, dört gün, beş gün orada bekliyorlar. Cami’nin altında yatıyorlar, göremiyorlar. Ona karşı bir aşıklıkları var. Aşkla duruyorlar. Filancı yere gidiyorlar, görüşemiyorlar. Fişmanca Şeyh Efendi ile görüşemiyorlar. Efendim diyor, sizi biraz geriye doğru çeksek, göstermesek, görüştürmesek, sizin kıymetiniz artsa. Böyle koltukta oturuyor Şeyh Efendi, ellerini bağladı böyle, öyle söyleyince. Ne yaptı? Cevap vermedi hiç. Hiç cevap vermedi. Onun evinde de misafiriz. Sonra yalnız kaldık. Tabi o hizmet için girip çıkıyor. Döndü. Usta Efendi senden böyle düşünüyorsun dedi. Hayır efendim dedim.
Sen nasıl düşünüyorsun dedi. Efendim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri kendini geri çekmedi dedi. Ashabı ile hep beraberdi. Her namaz vaktinde çıkardı mescidine. Ashabla namazı kılar. Onların sorularını cevablandırırdı. Onların haliyle hallenirdi. Açı bilirdi, toku bilirdi. Ben Şeyh Efendi sorduğu için söylüyorum. Dedim efendim lafı uzattım hakkınızı helal edin. Yok yok anlat Mustafa Efendi dedi. Ben anlatmaya devam edeyim. Allâh Resulünün sahabeye karşı olan sünnetleri davranışlarını anlattım. Dedim sünnet bu efendim dedim. Sizin yaptığınız dedim. Maşallah size dedim böyle söylemek haddime değil. Sünnet-i Seniyye’nin tam ortası efendim. Âlâ Mustafa Efendi dedi. Âlâ dedi. Hiç seslemedim.
Neyse o arkadaş şey yaptı. Bana dedi ki bana anlattıklarını anlatır mısın dedi. Emredersiniz efendim dedim. Dedim sünnet-i Seniyye bu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri böyle davrandı. Ama dedi böyle kıymet bilmiyorlar dedi. Hangisi kıymet görmüş ki dedi. Mürsid-i Kamilleri. Bu durdu. Devam et Mustafa Efendi dedi. Yerlerinden sürülmüşler dedim. Sürgün edilmişler. Kapılarına boynuz asılmış dedim. Hazret-i Mevlânâ’ya iftira atmışlar. Abdülkadir Geylanaz zetiri sürgün yemiş. Ahmed-i Rufa’ya zetiri sürgün yemiş. Hazret-i Mevlânâ Cere Turma zetirine olanca iftiraya atmışlar. Hâlâ da iftira atıyorlar bakın ona. Bakın hâlâ da atıyorlar. Niyazi Mısrı şöyle olmuş ben anlattım. Dedim ki hangi Mürşid-i Kâmi sağlığında, sağlığında kıymet görmüş ki dedim.
Eğer bu dünyada kıymet aranıyorsa bu kıymet yok. Dedim böyle olunca dervişler bu ham sufiler. Ucuz buluyorlar. Ham müminler ucuz buluyorlar, ucuza satıyorlar. Ham hafızlar, hafızlıklarını ucuza satıyorlar. Ham âlimler, âlimliklerini ucuza satıyorlar. Çünkü bir çile yaşamadılar. Bir çile görmediler. Bir çile görmeyince, böyle bir zorlanmayınca o yüzden de ucuza satılıyor. Hz. Piri de diyor ki ucuz alan ucuz verir. Çocuk inciyi bir son buna değişir. Çocuk aklı olunca sufide incinin kıymetini bilmiyor. Üstadını şurada kapı uzak, oturduğu yerden satıyor. Sufilini oturduğu yerden satıyor.
Tevhidin Derinligi ve Vahdet
Adım atmasına gerek yok. Sebep? Ucuz buldu çünkü. Sebep? Sünnet-i Resûlullâh’a, o üstadın, o şeyhin suçu, Sünnet-i Resûlullâh’a uymak. Dervişlerle yiyor, dervişlerle içiyor, dervişlerle seyahat ediyor, dervişlerle hemhal oluyor. Onların dertleriyle, sıkıntıları ile ilgileniyor. Onların rüyaları, halleri, her şeyleriyle gücü yettiğince ilgilenmeye çalışıyor. O onu ucuzlatıyor. Çevrenizde, etrafınızda da vardır. Her türlü insan vardır. Sen tevazu gösterirsin eşine. O anlamıyorsa bunu, seni ucuzlatır. Sen alçak gönüllü davranırsın, tevazulu davranırsın, hizmetkar davranırsın. O kendini bir şey zannetir, seni ucuzlatır. Allâh muhâfaza eylesin. Oysa, gerçek manada aşk. Yedi göğü de, yedi yeri de, arş-ı alayı da, lef-i mahfuzu da, kürsü de, cenneti de, cehennemi de, her tarafı aşk sarmıştır.
Ve aşkın gür sedasıyla bütün varlık cilvelenmektedir. Bütün varlık. Varlığın her zerresi aşkın cilvesiyle cilvelenir. Ve varlığın her zerresi, tabir-i caizse Allâh der, gür sedasıyla Allâh’ı zikreder, Allâh’ı anlatır. Ama o insanlar, o bu konudan habersiz olanlar kulakları duymaz, gözleri görmez. Kalpleri mühürlenmiştir, kalben de duymaz. Hz. Piri de bunları söylerekten diyor ki, onlar ne yaptılar? Ucuza sattılar. Şimdi kendisini anlatıyor. Ben öyle bir aşk’a gark olmuşum ki, evvel gelenlerin de aşkları da benim bu aşkıma batmış, yok olmuştur. Sonra gelenlerin de aşkları da benim aşkıma batmış, yok olmuşlardır. Hz. Piri tabir-i caizse böyle bir en tepe noktadan vurdu şimdi. Debitten beri o tevazu etmişti.
Kemale ermeyenlerin hallerini anlattı bize. Vuslata ermeyenlerin halini anlattı bize. Şimdi de tabir-i caizse şatı hata etmiştir. Halini anlattı bize. Şimdi de tabir-i caizse şatı hatın dik alâsını yaptı. Zirveye koydu bayrağı. Dedi ki ben öyle bir aşk’a gark olmuşum ki, evvel gelenlerin aşkları da benim bu aşkıma batmış, yok olmuştur. Sonra gelenlerin aşkları da artık o aşkın kendisi olmuş. Aşkın kendisi olunca evvel gelenlerin de aşkı onda batmış. Sonra gelenlerin de aşkı onda batmış. Öyle Pir Efendiler vardır, her zamanın kutbu da böyledir. Her Pir Efendinin kendine ait farklı bir özelliği vardır. Onun kendine ait bir karakteristik özelliğidir bu. Her mürşid-i kamilin de kendine has bir özelliği, bir karakteristik durumu vardır.
Mesela, özür dilerim. Abdülkadir Geylânâ Hazretlerinde öyle kerametvari haller tecelli etmiştir ki, Ondaki kerametvari haller başka Pir Efendilerde görülmemiştir. Örneğin, hep keramet üzerine yürümüştür. Ve tabiri caizse, onun sözüdür ya, kim benim ismimi zikresse Allâh’ın izniyle ben orada olurum, sözü ona aittir. Allâh’ın Kadir ismi şerifi benim üzerimde tecelli etmiştir. Benim adım anıldığı yerde ben oradayımdır Allâh’ın izniyle de. Mesela Abdülkadir Geylânâ Hazretlerinin böyle bir tipik kendine has bir özelliği vardır. Örnekliyorum, Muhyiddin İbn Arabi Hazretlerinin akıl ve kalp mantelitesi ve maneviyatı, Öbür Pir Efendilerde böyle kıyaslama gibi gelmesin size, öbür Pir Efendilerde bu kadar yüksek değildir.
Mesela en işin içinden çıkılmaz manevi meseleleri Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri yeni lafızlar, yeni manalar üreterekten anlatmıştır. Öyle şeyler anlatmıştır Fisus’un da, Fütüat’ın da. Bunu normal bir akıl kabul etmez, normal bir kalp kabul etmez ama o meseleyi anlayan bir kimse de o manevi hali idrak eder. Ayrı bir tecelliyattır bu. Öbür Pir Efendilere baktığınızda böyle bir şeyi görmeniz zordur. Mesela Hazret-i Mevlânâ’dan, şimdi bugün mesnevi okuyoruz, Hazret-i Mevlânâ da aşk üzerine ordinevüs profesör gibidir.
Sabir, Riza ve Teslimiyet
Aşıklık ve aşk üzerine, Hz. Pir’in üzerinde bu aşkın ve aşıklığın hallerini örnekleyerekten anlatabilen çok zordur. siz komple sufi dünyasına bakmış olsanız, Hazret-i Mevlânâ’nın aşkı ve aşıklığı anlattığı gibi hiçbir kimse de bulamazsınız bunu. Çünkü Hz. Pir aşkın ve aşıklığın doğru undadır. Bakın doğru undadır ve daim şu anda da doğru undadır. Hz. Pir diyor ki ben öyle bir aşka gark oldum. Gark olmak eski bir terimdir. Gark olmak, boğulmak, onun içerisinde yok olmak, onun içine girmek. gark oldu, işte denize gark oldu, denize doydu. Veyahut da yemeğe gark oldu, yemeğe doydu. Ben diyor öyle bir aşka gark olmuşum ki, evvel gelenlerin aşkları da benim aşkıma batmış, yok olmuş. kendisinden önce ne kadar aşık olanlar varsa, hepsinin aşkı Hz.
Pir’in aşkının önünde ceket eliklemiş. Diyor ki benden sonrakinlerin de aşkı bende gark oldu, yok oldu. Kendisinden sonra gelecek olan aşıklar da maneviyatta, ruhlar aleminde, ayağını sabitede, arabice, ayağını sabitede, hepsi de Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum Hazretlerinin aşkının önünde ceket bağladılar. Aşıklıkta. O öylesine bir aşık. Şimdi bir kimsenin aşkını anlatabilmek için o olmak gerek. Eğer o değilsen onun aşkını anlatmaya gücün yok. Haddin de yok. Birisinin aşkını ancak tarif edebilirsin. Gördüklerin kadar tarif edebilirsin, onun yazdığı bir şey varsa yazdıkları kadar tarif edebilirsin. Ama onun aşkını anlayamazsın. Onun aşkını çözümleyemezsin. Hallâc-ı Mansûr, enel hak derken onun duygusunu, onun manevi halini sen tanımlayamazsın.
O olman gerekir. O olmadıysan senin kalkıp da papağan gibi enel hak demeye hakkın yok. Bunlar sufiler, ne yazık ki bunları böyle dillerine pelesenek ediyorlar. Veyahut da sufi görünümlü kimseler, Ne dedi. Hallâc-ı Mansûr? Enel hak dedi. ben de hakkım. O manada söylüyor. Deme. Veyahut da Muhyiddin ibni Arabi gibi olacağım diye düşünüyor. Onun sözlerini aktarıyor. Yapma kardeşim yapma. Haddini bil. De ki ben sufilik öğrenmeye çalışıyorum. De ki ben o yolun tozu olmaya çalışıyorum. Tevazulu ol. birisi böyle Mevlânâ aşık, Kulağına hafiften eğildim. Senin şemsin kimdir? Hafiften böyle kimse duymadı. Nasıl dedi. Hazreti Mevlânâ’nın bir şemsi vardı dedi. Mevlânâ’yı Mevlânâ’dan şemsiydi. Senin şemsin kim?
Biz okuyoruz dedi. Hazreti Pir Mesnevi dedi yok ki dedim, Aşk okumakla öğrenilmez. Ve dedim nasıl olacak? Sen Hazreti Pir ile sen ters tarafta durdun. Hazreti Pir diyor ki, Aşk okumakla öğrenilmez. Ya yaşamak gerekir. Aşkı su gibi değil, acı zehir gibi içmek gerekir. Karşıdan bakıldın da, aşıklık veya aşk sana su gibi görünür. Senin gördüğün su öyle değildir. Onu Ehli Sufi ne güzel tatlandırmış, aş şerbeti demiş. Herkes de zannediyor, o çok tatlı bir şey. Yok kardeş, sen acıyı tatlandırıyorsun. Sen acıyı tatlı gibi yiyorsun. Sen acıyı gamı, kederi, bal kaymak gibi yiyorsun. Oh o sevgili bana acı göndermiş. Demiyorsun. Dersen gücüne gider. O sevgili bana dert gam kasevet göndermiş. Eğrenirsen, şikayet edersen, o sevgili gücenir.
Bakmaz yüzüne. Ya o hep seni sevmiştir. Aşığa acı tatlı gelir. Aşığa tatlı acıdır. Sebep? Yok. Bir şeyde çile yok ise, az önceki gibi kıymeti olmaz. Bir şeyde acı yok ise, yok, onun kıymeti olmaz. Hangi peygamber acısız ağrısız yaşadı? Ne dedi. Hazret-iPir? Hazret-iPeygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, dedi ki imtihanın büyüğü, sıkıntının çilenin büyüğü peygamberlere, ondan sonra velirlere, mürşidlere, ondan sonra velirlerin, mürşidlerin etrafında olanlara, kardeş, sen rahat yaşayacaksan, bir mürşide uğrama.
Dunya Aldatmasi ve Ahiret Gercegi
Sen bu dünyada rahatını düşünüyorsan, sen aşk meydanına çıkma. Otur evinde, Esra Eylül’ü seyret sen. Sen yola çıkma hiç. Sen otur evinde, dizi seyret. Dizi manyağa ol. Aşk öyle değildir. Aşk yolu da öyle değildir. Öyle sıkıntısız aşk yolu yok. Dertsiz, gamsız, kasavetsiz bir yol yok. Öyle bir şey yok. Ya da bize yoktu. Ama tarih boyunca öyle olmuş. Hangi mürşid sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi topluluğu sıkıntıdan geçmemiş? Hangi sufi topluluğu imtihan olmamış? Problem yaşamamış? Böyle bir sufilik yolu yok, böyle bir aşıklık yok. Sen düz yolda giderken ayağını taş alır senin. Muhallebi yerken dişin kırılır senin. Sen muhallebi dersin, içinde hiçbir şey yok dersin, kocaman mıh gibi çivi çıkar, ağzını parçalar senin.
Sen dersin ki ben o kadar karıştırdım, bunun içinde çivi yoktu. Yavrum benim. Muhallebi bile yerken dişin kırılır. O yol öyle bir yoldur. O yüzden Hazret-iPir, ben öyle bir aşka gark olmuşum. Bu beyti Allâh affetsin, şerh etmek benim haddime değil. Çünkü o olmak gerek. O olmuyorsan susman gerek, edep gerek. Allâh bizi affetsin. Edebli olmak gerek. En büyük erdemliliktir edebli olmak. Haddini bilmek, sınırını bilmek. Ve o haddi ve sınırı aşmamak. En büyük edeptir. Rabbim bizi onlardan eylesin. Böyle birkaç satır da Mustafa Özbağ’dan olsun. Aşka gönül verdiğim zaman bayram bildim. Ben öyle bir güzelin aşkına düştüm. Benim varımı, yoğumu satın aldı. Beni kor ateşlere attı. Ateşlerde yandım. Gözlerim senin yüzünden başka bir şeye bakmamakta.
Perişan gönlüm. Seni bilmeden sevdi. Seni tanımadan zikretti, hamd etti. Aşka gelince diller lal oldu. Kelimeler bitti. Aşk öyle bir şey. Ben o aşkı, Hazret-iPir devam ediyor. O aşkı kısaca söyledim. Tamamıyla anlatmadım. Anlatacak olsam hem dudaklar yanar hem dil. Ben kendi aşkımı kısacık anlattım. Bir beyt de bitti. Eğer ben o aşkı kısaca söylemez, uzatır, anlatırsam hem dudaklar yanar hem dil. bunu konuşacak kelime bulmak mümkün değil. Bunu söyleyecek dil mümkün değil. Çünkü aşk, kelama gelecek bir şey değil. Aşk, dile gelecek bir şey değil. Ancak ucundan kıyısından, dile çok az bir şey gelir. Onu söylersin. Ey akıl kitabından aşkı öğrenmeye çalışan. Bu aşk meselesinin tamamını asla eremezsin.
Ben iki alemi bir edip öylesine sevdim. Onun aşkından başka her şeyi fani bildim. Onun aşkından şehrin delisi divanesi oldum. Onun aşkından kınandım, harabat oldum. Ey sözde aştan devran. Ey dilimden kıyısından. Ey dille aşk anlatmaya çalışan. Seninle sözümüz yok, lafımız yok, kelamımız yok. Biz de aşkı kısaca böyle tarif ettik. Aşkı şerh etmeye çalışmak. Aşkı şerh etmeye çalışmak. Bir başkasının maaşı olan aşkını şerh etmeye çalışmak. Mustafa Ezban haddine değil. Rabbim haddi açtırmasın. Leb dudak dersem maksadım lebi derya. deniz kıyısıdır. La hayır dersem muradım illa ancak evettir. Bakın ahşi’nin dili değişti. Eğer diyor leb dersem maksadım lebi deryadır. deniz kıyısıdır. La hayır dersem muradım illa ancak evettir.
Tersine. bizim Türkçe’mizde bir dil vardır. Leb demeden leb lebiyi bil diye. Hazreti Piri de böyle kısa konuşuyor. Aşıklar aşkı rumuzla anlatır. Onların kelamları hikmettir. Çok kelam konuşmazlar Mustafa Ezba gibi. Biz böyle kelama vurmuşuz. Böyle çok çok konuşuyoruz. Allâh bizi affetsin. Âmîn. Ama o aşktan haberdar olmayan, aşıklıktan haberdar olmayanları mahrum bırakmamak için. Onları da hikmetsiz, yolsuz, usulsüz, vusulsüz bırakmamak için öyle kıyısından köşesinden anlatırlar rumuzlu bir şekilde.
Mursid-i Kamilin Nuru
O sufi kalbi ve aklı çalışıyorsa o rumuzu anlar, oradan yol alır. Ama sufi kalbini çalıştırmazsa o lafızdan bir şey anlamaz. O rumuzdan anlamaz, rumuzdan anlamayan sordukça sonra, sordukça sonra şöyle düşünmez. Henüz daha bunu anlayacak kalbi hale gelmemişim. Henüz daha bunu anlayacak teyhit haline gelmemişim. anlatırım ya, evde dört çiftlik Avnikon’un Fisus Şerhiva. Şeyh Efendi geldi, kitabı çekti, oku dedi. Okudum oradan bir pasaj, anlat dedi, anlattım. Sen bunu okuma dedi, emredersiniz efendim dedim. Koydum kitabı. Uzun yıllar sonra tekrar çekti, aynı yer, tevhid bahsiye. Oku dedi, okudum, ne anladın dedi, anlattım. Bunu okuyabilirsin dedi. Demek ki okuyacak hale geldiyse okumama gerek yok dedim, bir daha kapağını açmadım.
Ne okuyacağım ki dedim, kapağını açmadım. aşıklık, bu rumuzları çözmekle başlar. eskiler çok soru sorarını demişler ki, yok, bu öğrenmek için değil. Sufi çok soru sormaz. Peygamber size ne verdiyse alın, fazlasını isteme. Bu zekatla, mallarla alakalı, sufiler onu ilimle alakalı uyunurlar. Manayla alakalı. Sana verilerini al, kabul et, bak işine. Sana verilerini al, Peygamber sana ne verdiyse al. bazıları söylüyorlar ya, şeyhimi ayrı tutuyorum. Geldi, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bana görev vermek istedi, ben naik değilim, ben bunu kabul edemem dedim. Ayeti kerimi inkar etti adam. Ne verdiyse alın dedi, Allâh emretti. sufi de üstadından ne gelirse alır. Reddetmez, inkar etmez.
Bazen dervişlerde de oluyor, ben laik değilim. Ha, üstadın laik olmayana verdi, öyle mi? Bilemedi, öyle mi? Kime ne laik bilemedi? Laik olmayana verdi, öyle mi? Anlamadı, hemen dersini ver geri. Hemen. Hemen. Allâh affetsin. Sufilik ince yol, Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden büyükler Rum’da, o yüzden büyükler Rumuzlarla, işaretlerle konuşurlar. Ve sufiler de leb demeden, leb lebiyi anlarlar. Anlamaları gerekir. Ve anlamayanlar da sadece cümleleri, kelimeleri işitirler, kalırlar. Ben Perşembe gecesinden sohbeti kapatıyorum. Buradan Perşembe gecesine götüreceğim sizi şimdi. Ey Bosnevi, sırfâş etme. Hakkı zikret, telaş etme. Özün esiri firâş etme. Pek çok güzel eyyâm olur. Bu da senden hediyeydi bize.
Perşembe günü akşam ki sohbet dinleyenler için, üstadın sohbeti aslında ne güzel böyle o Zat-ı Muhterem’i bize tabir icâ etse yaşadık. Böyle yaşattı. Ondan sonra da son demi vurdu. Dedi ki ey Bosnevi sırrı fâş etme. Demek ki ne yapıyormuş? Ehli kemal olanlar sırrı fâş etmiyorlar. Kırmızılarla konuşuyorlar. İşaretlerle konuşuyorlar. Hakkı zikret, telaş etme. Her daim sen Allâh’ı zikret. Sen kendini telaşe verme. Ama rızıktan ama manadan ama zahirden ama batından. Allâh’ı zikrediyorsan, Hakk’ı zikrediyorsan telaşa mahal yok. Özün esiri firâş etme. Özünü bil, özünü tanı. Özünden uzak durma. Onu bil. Pek çok güzel eyam olur. Hamdolsun. El-Fâtiha. Masalat. Üstadımız burada tabi bu konuda bize birkaç seferde ya bana mikrofonu uzatmayın.
Ben onun söylediğini söyleyeyim. Hakkını helal etsin. İki kişinin arasında konuşulan sırmış ama bizim aramızda böyle bu kadarlık naz niyaz olur diye düşünerekten söylüyorum. Beni şöyle tanıtma. Üstadımız malum Bosna Meclisi Mesâih Başkanı Sırrı Efendi vefat ettikler sonra o makamı Üstadımıza layık gördüler. Seçimle o makama geldi oradaki Üstadlar, Şeyhler tarafından. Güzel çalışmaları var hamdolsun. Böyle çok böyle ince bir şekilde tevazu ediyor. Diyor ki bana mikrofonu verme ben utanıyorum konuşmaktan diye öyle bir beyanda bulundu.
Kaynakca ve Referanslar
- Mevlana ve Mesnevi: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi; William Chittick, The Sufi Path of Love; Annemarie Schimmel, The Triumphal Sun; Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn.
- Ümmet ve Tevhid: Âl-i İmrân 3/102-103; Mâide 5/54-56; Bakara 2/163-165; İhlâs 112/1-4; Buhârî, Îmân 17; Müslim, Îmân 153.
- Sûfîlikte Usûl: Kuşey-rî, er-Risâle; İmâm Gazâlî, İhyâ ’Ulûmi’d-Dîn; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl fi’l-Evliyâ; İmâm Rabbânî, Mektûbât.
- Nefs Terbiyesi: Yûsuf 12/53; Şems 91/7-10; Ahzâb 33/72; Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukukillâh; İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn.
- Kur’ân ve Sünnet Sadakati: Haşr 59/7; Nahl 16/44; Âl-i İmrân 3/31; Muvatta, Kader 3; Tirmizî, İlim 16.
- Tekfir Yasaklığı ve Hüsnü Zan: Hucurât 49/11-12; Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111; İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ 12/466.
- Zikir ve Mürâkabe: A’râf 7/205; Ra’d 13/28; Ahzâb 33/41-42; Buhârî, De’avât 66; Tirmizî, Da’avât 9.
- Hevâ-Heves Yasağı: Sâd 38/26; Câsiye 45/23; Mâide 5/77; Furkân 25/43.
- Âile, Komşuluk ve Âdâb: Nisâ 4/34-36; Rûm 30/21; Tahrîm 66/6; Nûr 24/27-31; Hucurât 49/13.
- Siyonizm-Mason Perspektif: Theodor Herzl, Der Judenstaat; John Robison, Proofs of a Conspiracy; Noam Chomsky, The Fateful Triangle; Mustafa İslâmoğlu, Yaşayan Kur’ân.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı