Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2023 Sohbeti #014 — Mesnevî 1775. Beyit

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2023 Sohbeti #014 — Mesnevî 1775. Beyit. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Beyit Girisi ve Mesnevi Manasi

Ayın 24’ünde de her seneki gibi Şeba Arız programı Gelibolda olacak inşallah. Hem Bursa’daki programı bütün arkadaşların kardeşlerin davete icabet etmelerini istiyoruz. Hem aynı zamanda da Geliboldaki programın bütün kardeşlerin, arkadaşların hem semazen hem matriban hem de katılımcı olarak herkesin katılımlarını bekliyoruz. Şimdiden ilanınızı, ilanını yapmış olalım. İnşallah tekrar söylüyorum 17 Aralık’ta Bursa’da Şeba Arız programı, 24 Aralık’ta da Gelibolda Şeba Arız programı olacak inşallah. Bütün yer ve gök halkı davetlidir. Gıcık oluyorlar, ben böyle yer ve gök halkı davetlidir deyince bizim dervişler değil de böyle dışarıdakinden gıcık oluyor. Bu ne demek yerle gök halkı davetliymiş? E davetlisin işte, yer halkından görüyorsan gel.

İster yürüyerek gel, ister sürünerek gel. Yok gök halkındansa ister kanat tak, ister uçakla gel, ister uçarak gel, ister tayyi mekân yap. Sonuçta gökte de yaşayanlar var mı? Var. Yerde de yaşayanlar var, yerin dibinde de yaşayanlar var. Allâh’ın mülkü geniş her yerde, her şeyi yaşatıyor hamdolsun. Evet, kaldığımız yerden tabiri caizse tel yakan beytlere devam ediyoruz. Bugün gündüz bayan sohbetinde dedim, akşama dedim inşallah sufi sohbeti olacak dedim. Gündüz sohbeti biraz böyle sufi sohbeti minvalinden uzaklaştı. Biraz dünya siyaseti filan girdi işin içerisine. Sorular öyle olunca bizim de yörünge o tarafa doğru kaçıyor. Evet, yörünge o tarafa doğru kaçıyor. En son feryat edeyim çünkü feryat ve figanlar hoşuna gidiyor.

İki âlemden de ona ancak feryat ve figan lazım. Burayı okumuşuz. İnşallah feryat figandan devam ediyoruz. 1775. beyin, onun macerasından acı acı nasıl feryat etmeyeyim ki? Feryattan devam ediyoruz. Onun macerasından acı acı nasıl feryat etmeyeyim ki? Sufi için ağlamak, feryat etmek, feryadına feryat eklemek. Sufi için ağlamak, feryat etmek, feryadına feryat eklemek. Sufiler için ağlamak, feryat etmek, feryadına feryat eklemek. İşidir, sufiler için. Sufinin işidir. Hele gönlü yaralısa, hele gönlü hüzünlü ise, kederli ise onun feryadı daha da hoş olur. Daha da içsel, daha da derin olur. O feryat sevgiliye nâme gibi gelir. Hoşuna gider onun o feryat figan. O sevgililer sevgilisi, ağaçını ayrı bir perdede hicranda bırakır.

Acı acı ahlatır. Bir âşık, sarığının kenarına kırmızı renkli bir gül taksa, salına salına yürüse, o âşık, vuslat nimetine erişse bile yine hazin hazin tatı tatı feryat eder. Feryatsız duramaz. Hicran perdesinde bile hoş bir zevk, hoş bir sefâ bulur. Ona desen ki, vuslata eriştiğin halde bu feryat figan nedir diye, o der ki, maşûmun sevgilimin nazı, cilvesi, işvesi beni bu hâle soktu. Feryattan feryata attı der. Ağlar, inler, candan yürekten yalvarır, yakarır. O âşığın candan yürekten o samimi hicran dolu yalvarışları, kabul olur. Ve o kabul oluş, âşığı ayrı bir perdeye atar. Artık sevgili ona daha yakına çeker. Yakinin de yakinine, yakinin de yakinine doğru çeker. Böyle olunca, aslında o da sarhoş olur.

Ama onun sarhoşlu, avamın sarhoşluğu gibi değildir. Onun sarhoşlu, kemâle ermemişlerin sarhoşluğu gibi de değildir. Onun sarhoşlu, ucuz şarap içenlerin sarhoşluğu gibi de değildir. Onun sarhoşlu, onun sarhoşlu, kemâle erenlerin sarhoşluğudur. Onda akıl yok olup gitmez. Kemâle erenlerin sarhoşluğu, akılları kalbe bağlıdır. O yüzden, o sarhoşlukta akıl gitmez derken, kalbi, akıl çalışmaya devam eder. Diğerlerinin sarhoşluğunda akıl gider. Eğer o sufise, biz ona meczup deriz. Sufise, meczupların din anlatma gibi dertleri yoktur.


Arifin Yolu ve Halvet-i Der-encumen

Meczupların irşad etme gibi dertleri yoktur. Meczupların bu konuda bir dertleri de yoktur. O çünkü, akıl gittiğinden sorumlu da değildir. Ona sufi dilinde biz meczup deriz. Ama o meczupluktan çıkmazsa eğer, orada kalır. O ileriye doğru gitmez. Bizim istediğimiz meczupluk bu değildir. Biz isteriz ki, bütün kardeşler kemâle ersinler. O meczupluk perdesinde kalmasınlar. O meczupluk perdesinde kalırlarsa, o sadece kendine faydası olur. Dışarı bir faydası olmaz. Birisi ona namazın farzını sorsa cevap vermez çünkü. Cevap veremez. Bizim, o sarhoşluk geçici bir sarhoşluk olsun isteriz. Haller de geçicidir zaten. Onun bir çıtaltı vardır, avamın sarhoşluğu deriz. Avam sarhoşluğu. O avam sarhoşluğu nedir?

O kimse, birisi çok güzel nameli. Kur’ân-ı Kerîm okur. O Kur’ân-ı Kerîm okunurken gözünden yaş iner. Böyle sayha atar. Böyle kendinden geçiyormuş gibi olur. Ama biter. Öbür âyet-i kerimeye geçince, onun sarhoşluğu kalmaz. Bu da avamın sarhoşludur. Bu zaman zaman dervişlerin, sufilerin üzerinde tecelli eder mi? Eder. Ama bunların hepsinin de sahteleri de vardır. avam sarhoşluğunun da sahtesi vardır. Meczup sarhoşluğunun da sahtesi vardır. Ancak mürşid-i kamillerin, irşad sahibi olanların sarhoşluğu, dışarı vurmadığından dolayı bilinmez. Onlar o sarhoşluklarını kendi iç alemlerinde yaşarlar. Her ne kadar öyle olsa da, onların çatlaklarından su kaçırır. Ama o su kaçırmasından kendileri sorunlu olmaz.

Çünkü o esnada o, o hayretin tecelliyatıyla konuşmuş. O hayretin tecelliyatıyla, kendinden bir şeyler sudur etmiştir. O yüzden Hz. Pír, beytin sonunda, ben o sarhoşlardan değilim diyor. Biraz da kendince de tevazu yapıyor. Onun gözünden ayrı, güne gün katan yüzünün vuslatından mahrum bir haldeyken, nasıl gece gibi kapkara olmam? Onun gözünden ayrı, sevgilinin gözünden ayrı düşmüş. Gününe gün katan, yüzünün vuslatından mahrum olmuş. Gününe gün katan, sevgilinin vuslatından mahrum kalmış. O haldeyken nasıl gece gibi kapkara olmam? Ben bu beytleri biraz böyle, farklı kendimce, kendi lisanımla yorumlamaya, kendi lisanımla yorumlamaya, kendi lisanımla yorumlamaya, kendi lisanımla yorumlamaya, kendi lisanımla yorumlamaya çalıştım.

Ah sevgili, senin güneş gibi cemalinden perdelenen, ne yana dönerseniz dönün, cemalim oradadır diye sevgili müjdeyi vermişken, sen hevâ-hevesine uymuş, perdelenmişsin. Onun cemali, senin gözüne güneş gibi iken, sen nasıl oldu da onun güneş gibi gözünden düştün? Sevgilinin gözünden düşen, onun cemalinden perdelenen, ciğeri kan revan, gönlü kan revan olur, celal perdesine kahra düşer. O celalli perdesi onu yakar yıkar, her yer karanlık olur, gözü gönlü görmez olur. Eğer sen cemal perdesinden düşersen, celal perdesine atarlar seni. Celal perdesine atarlarsa, sen kendi kendine kahrın, hizranın, hüsranın içinde yaşarsın. En acısı da onun gözünden ayrı kalmaktır. Onun gözünden ayrı kalmak demek, o seni her an görüyor bilincinden, o seni her an görüyor, tefekküründen uzak durmandır.

Eğer o seni her an görüyor, bilinci ve tefekkürü ve rabutası senden gittiyse, evet, o zaman o senin gününe gün katan, herkes gün içerisinde, 24 saat içerisinde ayrı zaman dilimlerinde, ayrı cemal perdelerinde, ayrı ayrı perdelerde, ayrı ayrı ilimlerde dolaşman ve bir an içerisinde, belki de 80 yıllık, 100 yıllık, 150 yıllık anı yaşasan, belki de o cemal perdesinde bir an, tabiri caizse bütün fezayı dolaşsan, güne gün katan odur çünkü. 24 saattir, 24 saatte normal bir insanın yaşayamayacağı şeyleri yaşamaktır.


Hazret-i Pirin Hikmet Damlalari

Ve sen güne gün katan o cemaliyle ortalıkta salınırken, sen onun cemalinden uzaklaştıysan ve cemalleşemediysen ve cemali sende artık senin perdende görünmüyorsa, sen körlerden oldun, o zaman kapkara olursun. Kapkara olmak, sufi cemal perdesinden, küfür perdesine gitmez. Sufi cemal perdesinden, celal perdesine geçer. Celal perdesi şahsattır, şedittir. O yüzden cemali biz gün ışığına benzetirsek, celali de gece karanına benzeriz. Ve sen gece karanına düşmüş olursun. Oysa bir an önce senin gecenle gündüzünün arasında fark yoktu. Sen o cemal güneşinin aydınlığını yaşıyordun. Ne tarafa bakarsan bak, onun cemalinin tecelliyatlarını görüyordun. Onlara mazhar oluyordun. Ama sen bir an olsun hevâ-hevesine uydun, feryadı figanı bıraktın, nefsine uydun.

O gün cemal perdesinden uzaklaştın. Hem seviyorum dedin, hem de cemal perdesini bıraktın. Tabiri caizse, perdelendin. E o zaman senin için her yer karanlık oldu. Onun hoş olmayan şeyi de benim canıma hoş geliyor. O gönül inciten sevgilime canım feda olsun. O sevgili hançer kullanmadan kanını dökse, seni feryattan feryada atsa, hicrandan hicrana sürüklese, ayrılıkla da eziyet etse, seni zorla da incitse, faydasız, sen o sevdandan vazgeçme. Gönlün elden gider de sevgilinin yüzünü görmezsen, feryat bundan dolayı bunlar görünüşte her ne kadar aşıya zor gelse de, aşıya hoş görünmese de, aşı ayrılık derdinden kurtarır. Öyle olunca da o hoş olmayan gibi görünen şey, senin canına bir şey vermez. Senin canına hoş gelir.

İnsanlar dışarıdan bakarlar, hiç kimse herhangi bir imtana tabi tutulmadan, bir zorluğa tabi olmadan, Allâh’ın cemaliyle cemalleşmek ister. Hiçbir gama, kasevete, kedere, derde, sıkıntıya düşmeden, o Allâh’a dost olmak ister. Oysa bunun fıtratı böyle değildir. Sen Allâh’a âşıklık yoluna girdiysen, her taraftan gam, kasevet, dert seni sarıp sarmalacaktır. Ve dışarıdan bakanlar, senin o gamını, kasevetini, senin derdini, çilini görünce, onlara hoş gelmeyecekler. Ve onlar diyeceklerdir ki bu kadar derde gamı, kasevete gerek yok. Hatta bir gün sohbette bir bayan dedi ki, sohbetlerinizde hep gam, kasevet, hicrandan bahsediyorsunuz dedi. Bu dedi nasıl bir âşıklık, hiç mutlu olamayacak mısın dedi. Bizim gamımızın, kasevetimizin içerisinde mutluluk vardır dedim.

Bizim en dertli anımızın içinde sevinç vardır, en sevinçli anımızın içerisinde hüzn vardır dedim. Çünkü sen bir yola girmişsin, bu yol sevgi yolu, âşıklık yolu, Allâh’ı seviyorum diyorsan, Allâh’ı seveceğim diyorsan, ve Allâh’ı severek tanıcam, Allâh’ı severek bilecem diyorsan, yolun çetin gam da var, kasevet de var. Bile bile sevgilinin gönlünü incitmesi de var. Oysa insan hiç incinmek istemez. Ama o incitir seni. Veyahut da etrafından gelen kimselerden incittirir seni. Senin arkadaşın incitir, eşin incitir, sevdiğin incitir, senin evden incelemez. O inciteni sen halktan görürsen ikiliktesin, o inciteni haktan gördüğün anda kemale erersin. O inciteni haktan görmezsen hep ikiliktesin. anlatır mısın, o inciteni halktan görürsen ikiliktesin.

O inciteni halktan görürsen ikiliktesin. anlatırım ya bazen, Muhyiddin İbn Harabî yakaza haldeyken Allâh’la konuşuyor. Allâh diyor ki, Ey Muhyiddin neyle geldin? O da diyor ki, Tevhidimle geldim Ya Rabbi. Öyle söyleyince, Cenâb-ı Hak diyor ki, Ey Muhyiddin, geçen gece diyor, süt içtin, süt içtin de süt dilimi yaktı dedin. Dilini yakan süt müydü ben miydim dedi. Muhyiddin İbn Harabî başlıyor tövbe etmeye. İkilik kaldırmaz çünkü. Aşıklık. Öyle olunca, senin etrafın seni incitir. Gözünün önündeki seni incitir. Evladın incitir, eşin incitir. Yanında çalışanın incitir. Arkadaşın incitir, dostun incitir.


Nefsin Mertebeleri ve Mucahede

En çok seviyorum dediğin, seni en çok seviyorum diyen incitir. Bu incitenleri sen halktan görme. Halktan görürsen, ikilikte kalırsın. Bunları kendi iç aleminde, haktan gör. Bunları kendi iç aleminde, haktan görürsen, o zaman kemal’e erersin. Haktan görmezsen, kemal’e eremezsin. O yüzden hoş olmayan, hoş görülmeyen bir şey, senin canına hoş gelmeli. Herkes hastalıktan şikayet ederken, hastalık sana tatlı gelmeli. Herkes sıkıntıdan şikayet ederken, sıkıntı sana hoş gelmeli. Herkes evladından dertlenirken, senin evladın sana hoş gelmeli. Herkesin eşi, veyahut da, eşler birbirlerine, dillere gelmeyecek şey söylerken, sen söyleyeni hak görmelisin. Söyleyeni hak görürsen, o zaman ikilikten kurtulursun.

Naziri olmayan tek padişahımın hoşnut olması için ben, hastalığıma da aşığım, derdime de. Ey ulu şanının eşi benzeri olmayan sultan, bütün alemlerin her şeyisin, ışığısın, nurusun, benzerin yok. Gönül, bir kez derdine alıştı, derman da istemem dedi. Gönül, bir kez derdine alıştı, derman da istemem dedi. Bu sevdanın derdi, gönlümün neşesi oldu. Can der ki, bütün canın, derdine feda olsun. İstersen, canı devaya feda et. Madem ki dert de onun, deva da onun, canı ister derde de feda et, ister devaya feda et. Yeter ki canı sen, ona feda et. Ona feda ettiysen, evet, ondan gelen her şeye, aşık olursun. Eğer birine aşıksan, birine aşıksan, bir şeye aşıksan, ondan gelen her şeye aşık olursun. Eğer aşık değil isen, o zaman ondan gelene, aşık olmazsın.

O zaman, aşıklık meydanından adın silinir. Sen aşıklık meydanından adını sildirmemeye bak. İki deniz gibi olan gözlerimin incilerle dolması için, gam toprağını gözüme sürme gibi çekmekteyim. İki deniz gibi olan gözlerim, birisi zahire açılmıştır, birisi batına, birisi celal diye çırpınır, birisi cemal diye çırpınır. İki deniz gibi olan gözlerim, hem zahiri gözetler, hem batını gözetler. O, gözlerim, incilerle dolması için gam toprağını gözüme sürme gibi çekmedeyim. Yani, gözün incisi ağlamaktır. Allâh için akıtılan gözyaşı, dünyadaki bütün incileri toplasanız ondan kıymetlidir. Allâh için akıtılan gözyaşı, dünyayı bırak, bütün varlığın içerisinde, bütün en kıymetli taşları toplasanız, madenleri toplasanız, ondan da kıymetlidir.

O yüzden iki deniz, birisi manadır, birisi maddedir. O zaman, o hem manada, hem maddede, hem zahirde, hem batında, Allâh için ağlamak gerek. Zahir ve batın alemine açılan gözlerime, bakışıma, hikmet incileri dolması için gece gündüz ağlamadayım, gam çekmedeyim. Gamlar görmüş, kederler geçirmiş olan gözlerimi, gözyaşıyla yıkamaktayım. Ki, hem manaya, hem maddeye, hem zahire, hem batına açılan gözlerim, onun güneş gibi gözlerini görsün diye. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir. Halk, onları gözyaşı zanneder. Halkın onun için döktüğü gözyaşları incidir. Halk onu gözyaşı sanır. Ama müminin gözünden akan, aşığın gözünden akan, gerçekte manevi bir incidir. Cenâb-ı Hak Kevş suresi âyet 109’da, müminleri anlatırken, ağlayarak yüzüstü kapanırlar.

Kur’ân okumak onların saygısını arttırır der. Demek ki müminler, Kur’ân okunurken, ağlarlar, gerçek mümin. Ve Kur’ân, onların Allâh’a karşı olan saygısını, Allâh’a karşı olan sevgisini arttırır. O müminler, Kur’ân okunmasından rahatsız olmazlar, hatta Kur’ân’ı dinlemek farzdır deyip, Kur’ân-ı Kerîm okuyan birisi var ise, pür dikkat Kur’ân’a yönelirler, onu dinlerler. Gerçek manada, Kur’ân’ı dinleyenin bir kimsenin, Kur’ân’ın manası kalbine gelir. Onun kalbi, hangi makamda ise, o makamın tefsiri, onun kalbine gelir. Çünkü sen, hakkıyla iman eder, Allâh’a yönelirsen, Allâh bilmedikleri sana öğretir ayeti kerimesi, mucibince, Cenâb-ı Hak senin gönlüne, o ayetin manasını ilham eder.


Asik-Masuk Iliskisi

Sufiler için atılmış bir iftira vardır. Sufiler çok kitap okumazlar derler. Oysa Sufi, kitabın özünü, satırdan değil, sadırdan okur. Sadırdan okur ne demek? Kalpten okur. Ve o Sufi, onca kitabı okumamasına rağmen, ona bir şey sorarsanız, o kalbine gelen ilhamla, onu cevaplandırır. Veyahut da, Sufi öyle bir hayret perdesinde durur, o hayret perdesinde, vakıf olmadığı, zahiri aklının bilmediği, olaylar manzumesini görünce, kalbine onların, hakikati ve doğrusu gelir. Beriki, Hud Suresini okur, Hud Suresinde, Hud kavminin nasıl, helak edildiğini okur, öbür kür Hud Suresini okurken, helak nasıl olmuş, kalbi perdesine, tecelli eder. Sanki, Hud Suresindeki, Hud kavminin helakını, canlı bir şekilde yaşar.

Öbür kür, okur, Musa’nın denizi nasıl geçtiğini, ve tefsirlerde ve hadislerde nasıl olduğunu, onu okumaya çalışır. Ama öbür kür, o hadiseye tefekkür ettiğinde, Cenâb-ı Hak onun gözünün önüne getirir, ve Musa Aleyhisselâm’ın, Firavun’un zulmünden nasıl kurtulduğunu, canlı bir şekilde yaşayarakten görür. Öbür kür, Yusuf Aleyhisselâm’ın güzelliğini, kitaplardan okur, ama öbür kür, Sufi, gerçek manada, Yusuf Aleyhisselâm’ın güzelliğini, kendi gözleriyle görür. Sufi olmayan, Yusuf’un başına gelen, Aziz’in hanımı ile alakalı iftirayı, kitaplardan okur, ama Sufi, onu kalp perdesinde, kalp aynısında, sanki o anda yaşanıyormuş gibi görür. O yüzden, Sufi olanlarla olmayanların arasındaki fark budur. Sufiler, Allâh’ı, gözlerinin gördüğü görmediği her şeyden fazla, Allâh’ı öyle severler, öyle severler, o sevgileriyle, kendilerinden geçerler, ve Cenâb-ı Hak’ın cemaliyle, cemalleşirler, Allâh onlara, sır perdesini kaldırır, ve, Kur’ân-ı Kerîm okunduğunda, o Âyet-i Kerîme’nin, kendi perdesindeki hakikatini görür.

Âyet-i Kerîme’nin hakikati değil, kendi perdesinin hakikatini görür. Çünkü, kalbi tecelliyatlarda, ilmel yakinin hakikati ile, aynel yakinin hakikati ile, hakkel yakinin hakikati aynı değildir. Aynı zamanda, iki tane Sufi, ikisi de aynel yakin hakikatte olsalar, Âyet-i Kerîme’nin, onlara olan tecelliyatı aynı değildir. Çünkü her Sufinin kendine göre bir rengi, kendine göre bir yolu vardır. Öyle olunca, her Âyet-i Kerîme, aynı hakikat perdesinde olan dervişlere, aynı şekilde tecelli etmez. Aynı şekilde tecelli etmediği için, ikisinin de manası, ayrı olur. O zaman, Sufinin gönlüne, Âyet-i Kerîme’nin, hakikati tecelli ederse, ederken, kendi nefis meraatibinin, ve kalbi meraatibinin, hakikatini görür.

İşte, Sufiler, Kur’ân-ı Kerîm okunurken, secde ederler. Âyet-i Kerîme’nin, hakikatini anlarlar. Anlayınca da, ne yaparlar? O zaman, ne yaparlar? O, Kur’ân’a saygıları artar. Göz yaşlarını tutamazlar. Sahabe, Hazret-i Peygamber’i, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri, Kur’ân-ı Kerîm okurken, veyahut da sohbet ederken, başlarını örterler, hıçkırı hıçkırı ağlarlardı. O işte, halkın döktüğü göz yaşı, aslında hakikatte ne olmuş oldu? İnci olmuş oldu. Halk onu ne gördü? Halk onu göz yaşı olarak gördü. Buhari’den hadîs-i şerîf, Allâh-u Teâlâ’nın himayesinden başka, hiçbir himayenin bulunmadığı kıyamette, himayesine aldığı yedi kimseden biri de, yalnız iken, yalnız iken, tek başına iken, gecenin karanlığında iken, seherin karanlığında iken, hiç kimsenin görmediği yerde, hiç kimsenin bilmediği yerde, bir kimsenin Allâh’ı zikredip, Allâh’ı zikredip, gözünden yaş akıtan kimse, Allâh’ı zikredip, gözünden yaş akıtan kimse, Allâh’ı zikredip, Allâh için göz yaşı akıtan kimse, hiçbir himayenin olmadığı, o mahşer gününde, o hesap gününde, Allâh’ın gölgesinde, Allâh’ın himayesinde olacaktır.


Tevhidin Derinligi ve Vahdet

Zikredip, ağlayan kimse, bakın bir tenhada, bir günah, bir günah, bir tenhada, tenhada, o zaman seher vakti, odanın bir kenarında, veya tenhada, yolda tek başına gidiyor, hiç kimse görmüyor, riadan uzak, gösterişten uzak, riadan uzak, gösterişten uzak, hiç kimse yok, o kimse oturdu, Allâh’ı zikrediyor, Allâh’ı zikrederken de, Allâh korkusundan, Allâh haşyetinden, Allâh’a olan yakınlıktan, ve Allâh’a olan uzaklıktan, göz yaşı döktü, o göz yaşı, Allâh’ın gölgesinin altında, gölgelenmeye sebep olacak. Burada iki fiiliyat var, birisi Allâh’ı zikretmek, hiç kimsenin bulunmadığı, hiç kimsenin görmediği yerde, senin Allâh’ı zikretmek neyin? İkincisi, birbirini tamamlayan fiilat, ikincisi ne? Allâh için orada göz yaşı dökmen, o zaman onun gölgesinin altında, gölgeleneceksin, yine hakim, Allâh’ın gölgesinin altında, gölgeleneceksin, Allâh’ın gölgesinin altında, gölgeleneceksin, Allâh’ın gölgesinin altında, chipsbury nuevas heads pickled, Flightb Alyansовать, Pink stormy air, Silver engineers, Jennifer Weidrup disgusting Kıyamette azap görmez.

Dışarıdan bakan için o gözyaşıydı. Ama hakikatte onu kıyamet gününde Allâh’ın himayesine gireceği ve azaptan kurtulacağı en kıymetli inci tanesi oldu. Allâh için gözlerinden yaş akan müminin vücudunun cehennem ateşinde yanması haramdır. Bir damla gözyaşı ile yanığı ıslanan kimsenin yüzü hiçbir zaman darlığa düşmez. Kıyamette her şey ölçülür tartılır. Bunlardan Allâh korkusuyla akan gözyaşı ateş deryasını söndürecek güçtedir. O zaman Allâh için gözyaşı döküyen kimsenin vücudunu cehennem ateşi yakmayacak. Dışarıdan bakıldığında gözyaşı ama hakikatin de cehennem ateşini söndüren inci tanesi oldu. Bir damla gözyaşı ile yanığı ıslanan kimsenin yüzü hiçbir zaman darlığa düşmeyecek. Sen Allâh için bir damla gözyaş yakıtmışsın, evet senin yüzün hiç darlığa düşmeyecek.

Sen Allâh için Allâh’ı zikredip gözyaşı akıttığın müddetçe, darlık sana uğramayacak. Sen Allâh için Allâh’ı zikredip gözyaşı döktüğün müddetçe senin yüzün darlanmayacak. Senin kalbin darlanmayacak. Senin gönlün darlanmayacak. Sen darlanmayacaksın. Hiç kabız hali yaşamayacaksın. Gönlünde büyük bir sürur, yüzünde büyük bir mutluluk olacak. O gözyaşı seni tabiri caizse hayretten hayrete geçirecek. O zikrullâh seni istikamet sahibi yapacak. Hangi perdeye geçersen geç. La ilâhe illallah. Veya ta Allâh, veya ta Hu, veya hay, veya hak, veya ta kahhar, veya ta kayyum ismi şerifiyle sen her daim istikamette olacaksın. Bir tarafta gözyaşı, bir tarafta kalbin genişliği. Ve öyle bir hal olacak. O zikrullâh ile o gözyaşıyla Cenab-ı Sultan senin kalbine dokunuvercek.

Senin iç alemine dokunuvercek. Bir bakacaksın ki kalbinde ayrı bir heyecan, ayrı bir mutluluk, ayrı bir sevinç, ayrı bir haşyet, ayrı bir vakar, ayrı bir perde olacak. Kah, ulu dağlar gibi seveceksin ortalığa. Kah, makamdan makama geçip, perdeden perdeye geçip Allâh’ın varlık üzerindeki sıfatsal tecelliyatlarını yaşayacaksın. Bir damla gözyaşı dışarıdan halk baktığında gözyaşı görürken senin içinde o maddi manevi inciler gibi oldu. Ağlayın, buhariden bu, az önceki beyhakidendir. Ağlayın, ağlayamazsanız kendinizi zorlayın, hüzünlenin. Kıyametdeki azabın dehşetini bilseniz ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sesiniz kısılıncaya kadar ağlardınız. Ağlayın, ağlayamazsanız kendinizi zorlayın, hüzünlenin. hiç olmazsa ağlıyormuş gibi yapın, yüzünüzü ekşitin.

Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi Hazretleri öyle derdi. Ağlayamazsanız dahi ağlıyormuş gibi yapın.


Sabir, Riza ve Teslimiyet

Hani yüzünüzü buruşturun, yüzünüzü böyle ağlama haline çevirin. Kendinizi Allâh için ağlama moduna sokun. Neden? Çünkü o kıyametin hesabını bilseniz ayaklarınız çözülür, yürüyemez hale gelirdiniz. Hiç olmazsa ağlayanlara benzemeye çalışın. Ağlayanlar sınıfından olmaya çalışın. Zorlayın kendinizi ki Cenâb-ı Hak o kıyametin dehşetinden seni muhafaza eylesin. Seni korusun. Rabbim muhafaza eylesin. Terimizi Nesai İbni Muhacet nakletmiş hadîs-i şerifi. Ebu Hureyre’den Allâh korkusuyla göz yaşı döken kişi, sağılmış süt memeye dönmedikçe cehenneme girmez. Cihâd tozu ile cehennem dumanı asla bir araya gelmez. O zaman Allâh korkusuyla göz yaşı döken kimse, bir sağılmış sütün memeye girmesi mümkün mü?

Değil. Nasıl sağılmış sütün memeye tekrar geri dönmesi, zahiri hukuka uygun değil, mümkün değil ise Allâh için göz yaşı döken bir kimsenin de cehenneme girmesi böyle mümkün değil. Yeter ki o Allâh için göz yaşı döksün. Cihâd tozu ile cehennem dumanı asla bir araya gelmez. O kimse cihada çıkmış. Ya tebliğe çıkmış. İnsanlara Kur’ân ve Sünnet’i tebliğ ediyor. Bugünün en zor cihâd şartlarından birisi. İnsanları Kur’ân ve Sünnet’i tebliğ etmek, insanları hayır hasaneti tebliğ etmek, insanlara doğruyu tebliğ etmek. Bugünün en zor cihatlarından birisi. Bir de ne var en zor cihatlarından birisi? Nefsiyle cihâd eden. nefsi onu haramlara şataata şatafata yönlendirirken o kimsenin hakikate kendini yönlendirmesi.

Kur’ân ve Sünnet’e kendini yönlendirmesi. Herkes heva ve hevesine koşarken, herkes ben biliyorum sevdasıyla yürürken, herkes şeytanın elinde oyuncak olmuşken o kimsenin nefsiyle mücadele edip Kur’ân ve Sünnet’i yaşama ve yaşatma mücadelesi vermesi. Bugün için büyük cihatlardan birisi. Sebep? Valla canı vermek kolay, billahi canı vermek kolay. Ölürsün biter hesabın. Bugün İslam dünyasında veya dünya üzerinde dini yaşamak zordur. Dini yaşamaktan kastım hakiki dini. Hakiki dini. Hakiki Kur’ân ve Sünnet’i yaşamak bugün İslam dünyasında ve kafir dünyada ve bütün dünyada yaşamak zordur. En büyük cihâd da budur. Bakın en büyük cihâd budur. Savaşa çıkarsın bir bomba gelir ölür şehit olursun, bir mermi gelir şehit olursun.

Eyvallâh. Her gün haramlarla mücadele etmek, her gün deccalist sistemle mücadele etmek, her gün deccalizmin altında dinini yaşama mücadelesi vermek yemin ediyorum gazeteden daha zordur. O yüzden cihâd tozuyla o kimse Kur’ân ve Sünnet’i tebliğ edecek, yaşayacağım, yaşatacağım diye mücadele ediyor. Veya da bir kimse çıkıyor savaş meydanında kafirlere karşı cihâd ediyor. Gazetelerin bugün yaptığı gibi, Çin’de, Doğu Türkistan’daki Müslümanların yaptığı gibi, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Libya’da, Afgaristan’da, Pakistan’da veya Türkiye Cumhuriyetler’de veya Afrika’da, Avrupa’da, Amerika’da, Kanada’da dünyanın herhangi bir yerinde bir kimsenin Kur’ân ve Sünnet uğruna cihâd etmesi, savaş etmesi, eziyet etmesi, görmesi.

Bakın bu bölgelerde Müslümanların kanı akıtılıyor. Avrupa’da Müslümanlar rahat değil, Amerika’da rahat değil, Kanada’da rahat değil, İslam ülkelerinde gibi görünen yerlerde de rahat değil. Bütün dünya üzerinde yaşayan Müslümanlar baskı altında, zulüm altında, bütün dünya üzerinde yaşayan Müslümanların kanı, şerefi, namusu, haysiyeti ayaklar altında. Bütün dünyada böyle. Bakın bütün dünyada böyle. Ve burada dinini yaşamak, bu dünyada bugün için dinini haykırmak, insanlara anlatmak, din uğruna savaşmak, can vermek, evet. Bunlar kolay bir şey değil. düşünebiliyor musunuz? Gazze’de, gazze’liler kendi topraklarını savunuyorlar. İşgalci İsrail’e karşı. Dünya ayağa kalkmış bunlar terörist diyor.


Dunya Aldatmasi ve Ahiret Gercegi

Buna çok içerleniyorum. Buna çok canım yanıyor. Sebebi şu, yeni dağ Cumhuriyet Bayramı kutlandı, öyle mi? işte oralara girmek istemiyorum şimdi. İnsanlar kendilerince, kendi dairelerinde işgalcilere karşı mücadele ettiler. Biz onlara terörist diyebilir miyiz şimdi? Benim anne dedem, anne dedem, arkadaşları ile beraber hepsini silahlandırmış, kuşandırmış, dağa çıkmış. Yunan işgaline karşı çıkmak için. Ve bayındır da dedem, siri bile heyecanlandı Yunan işgalini duyunca. Dedem, arkadaşları ile kızanları ile Yunanlı askerlere hiç rahat vermemişler. Savaşmışlar, mücadele etmişler. Orada savaştıkları, mücadele ettikleri için de, bunlara İstanbul, İzmir’de Yunan bırakıp gidince, bunlar askerlikten muaf tutulmuş, belgelerini alıp gelmişler.

Askeri çağırmamışlar bir daha onları. Şimdi diyeceğiz ki o teröristti. Kime karşı? Yunanlara karşı toprağını savundu diye, öyle mi? Dünyanın geldiği noktaya bak. Orada Filistinliler Hamas adı altında toplanmışlar. İşgalcilere karşı kendi topraklarını savunuyorlar yüzyıldan beri. Yüzyıldan beri her ailede birkaç tane erkek şehit. Farkında mısınız? Bu katil İsraililer çocuk öldürüyorlar ya. Hastaneleri bombalıyorlar. Evet onlar da orada tozun toprağın içindeler. Cehennem ateşinden muaflar. Her mümin dağlar kadar günah ile mescidimizde bulunsa, ağlayan şu kişinin hürmetine, oradakilerinin hepsinin günahları affolur. Bir meclis düşünün. Zikrullâh halakası kurulmuş. Herkes Allâh’ı zikrediyor. Orada birkaç kişi Allâh için ağlıyor.

Birkaç kişi Allâh için ağlıyor. Hatta bazen böyle bu ne ağlıyor şimdi ya? Ne vardı da ağlıyor ya? Ham, avam dervişler, derviş adayları ağlayana öyle bakarlar. Ha bu ne ağlıyor ki? Ne gördük ki şimdi? Ne oldu ki yani? Oysa o kimse Allâh için ağladıysa oradakilerin hepsinin de ne oldu? Kurtuluş oldu. Hepsinde günahlar affoldu. Tavaf ediyorlar. Hacılar veya ömreye gidenler tavafta ağlayan var ise hepsi de affoldu. Zikrullâh halakasını oturduğunuz, orada halakada ağlayan var ise hepsi de affoldu. Camiyeye gittiniz, namaz kılıyorsunuz. Namazda orada ağlayan var ise bütün camide toplanan Müslümanlar affoldu. Ağlayan yok. Bu hadîs-i şerîf onları bağlamıyor. Çünkü melekler ey Rabbimiz ağlayanları ağlamayanlara şefaat çıkıl derler.

Melekler ne dermiş? Ya Rabbi ağlayanları ağlamayanlara şefaat çıkıl. Âmîn. Bu hariden hadîs-i şerîf. Allâh gözyaşı ve kalbin elemi sebebiyle kişiye azap etmez. Fakat dilini işaret ederek bunun yüzünden azap eder veya boğuşlar buyurdu. O zaman gözyaşı ve kalbin elemi var ise ne yapıyormuş Cenâb-ı Hak o kimseye azap etmiyormuş. Allâh katında hiçbir şey iki damla ve iki izden daha sevimli değildir. Allâh korkusuyla akıtılan gözyaşı damlası ve Allâh yolunda dökülen kan damlası. İki iz ise Allâh yolunda çarpışırken alınan yara izi ve Allâh’ın emrettiği farzlardan birini yerine getirmekten kalan kulluk izi. Ben bazen derim ya ayaklarınızın sağ erkekler için söylüyorum. Sağ ayaklarınızın tam böyle bileğinde hafiften nasır bombeleştiyse siz namaz ehlisiniz.

Eyvallâh. Eğer iki ayağınızda da o bombelik o nasır varsa siz o zaman zikir ehlisiniz. İşaret iki dizinin üzerine oturuyorsun ya iki dizinin üzerine oturunca iki ayağının birden orada bir nasır bombelik oluşuyor. Yok. Zikir ehli değilsen ve namazlarını kılıyorsan erkekler için söylüyorum sadece sağ ayağınızda o iz var, o bombelik var. Allâh bizi onlardan eylesin. Âmîn. Burada daha şey var ama önümüzdeki haftadan devam edelim. Ben canlar canından şikayetçi değilim. Hikaye etmekteyim. İnşallah buradan devam edeceğiz.


Kaynakca ve Referanslar

  • Mevlana ve Mesnevi: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî; Abdulbâkî Gölpınarlı, Mesnevî ve Şerhi; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; Reynold A. Nicholson, The Mathnawi of Jalaluddin Rumi; William Chittick, The Sufi Path of Love; Annemarie Schimmel, The Triumphal Sun; Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn.
  • Ümmet ve Tevhid: Âl-i İmrân 3/102-103; Mâide 5/54-56; Bakara 2/163-165; İhlâs 112/1-4; Buhârî, Îmân 17; Müslim, Îmân 153.
  • Sûfîlikte Usûl: Kuşey-rî, er-Risâle; İmâm Gazâlî, İhyâ ’Ulûmi’d-Dîn; Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîrü’l-Kulûb; Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl fi’l-Evliyâ; İmâm Rabbânî, Mektûbât.
  • Nefs Terbiyesi: Yûsuf 12/53; Şems 91/7-10; Ahzâb 33/72; Muhâsibî, er-Ri’âye li-Hukukillâh; İbn Kayyim, Medâricü’s-Sâlikîn.
  • Kur’ân ve Sünnet Sadakati: Haşr 59/7; Nahl 16/44; Âl-i İmrân 3/31; Muvatta, Kader 3; Tirmizî, İlim 16.
  • Tekfir Yasaklığı ve Hüsnü Zan: Hucurât 49/11-12; Buhârî, Edeb 73; Müslim, Îmân 111; İbn Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ 12/466.
  • Zikir ve Mürâkabe: A’râf 7/205; Ra’d 13/28; Ahzâb 33/41-42; Buhârî, De’avât 66; Tirmizî, Da’avât 9.
  • Hevâ-Heves Yasağı: Sâd 38/26; Câsiye 45/23; Mâide 5/77; Furkân 25/43.
  • Âile, Komşuluk ve Âdâb: Nisâ 4/34-36; Rûm 30/21; Tahrîm 66/6; Nûr 24/27-31; Hucurât 49/13.
  • Siyonizm-Mason Perspektif: Theodor Herzl, Der Judenstaat; John Robison, Proofs of a Conspiracy; Noam Chomsky, The Fateful Triangle; Mustafa İslâmoğlu, Yaşayan Kur’ân.

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Vahdet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı