Açılış ve Ruhsal Hastalık İtirâzı
Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Hak Muhammeden Resûlullah, cemî’an enbiyâ-i ve’l-mürselîn. ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Önce billahi minel şeytân nuracim. Bismillâhirrahmânirrahîm. Geç kaldığımdan dolayı hemen sohbete gireceğim. Hakkınızı helal edin. Helal olsun. Ramazan malum bizim gibi ihtiyarlara biraz zorluyor herhalde. O yüzden gecikiyoruz. Rabbim inşâallâh cümleye sağlık afiyet versin. Âmîn. Depresyon ve ruhsal hastalıklar mü’minler için güzel imtihân mıdır? Bu halde olanlar ne yapmalıdır? Ruhsal hastalık olduğuna inanmam. Ruh hasta olmaz çünkü. Hasta olan insanın kendisidir. Kendi kendine, evet psikolojiktir ama ruhun ne olduğunu bilmiyoruz ki hasta olduğunu bilelim.
Ama bunu tabir ederken, bunu söylerken insanlar ruhsal hastalık olarak nitelendiriyorlar. dini kabul etmeyen bir anlayış, ruhun varlığını kabul ediyor. aslında din tanımazlar, ruhu da kabul etmemelere lazım. Ruhun çünkü varlığına iman etmek kalbi bir şey, maddi bir şey değil. Maddi olarak ruhu ispat etmeniz de mümkün değil. Bu maddeselciler, akılcılar bunun içinden çıkamıyorlar ama velakin oraya yazıyorlar. Ruh ve sinir hastalıkları diye. Böylece ruhu kabullenmiş oluyorlar. Bir öbür taraftan ateist, öbür taraftan ruhu kabul ediyor. Böyle bir tenakuz var. Ben böyle genelde böyle söylüyorlar. ruhi bunalım geçirdi, ruhi hastalık geçirdi. Biz ruhun tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz. Bilmediğimizden dolayı bunun üzerinde hasta olduğuna dair fikir yürütmemiz biraz abes.
Hatta daha ileri söyleyeyim. Cenâb-ı Hak Âdem’i yarattı. Âdem’i yarattıktan sonra kendi ruhundan ühledi ona. Öyle olunca Âdem’deki ruh ne ise Cenâb-ı Hak’ın üflemesiyle oluşan bir şey. Böyle olunca bir de sana ruhtan sorarlar. Sen onlara de ki bununla alakalı size bize az bir bilgi verilmiştir. Onu Rabbim bilir de diyor. Böyle olunca onu Rabbim bilir. Onun o zaman hastalığının olduğunu söylemek çok mantıklı, akıllıca bir şey değil. Depresyonlar ise akılla alakalıdır. O insanın kendi fiziğiyle alakalıdır. O kimsenin bu Müslümanlar için geçerli, mü’minler için geçerli Allâh’la olan ilişkisine bağlıdır. Çok aşırı derecede ağır bir sınavdan geçen bir kimse depresyondan geçiyor. aşırı derecede sinirleniyor, aşırı derecede üzülüyor, aşırı derecede korkuyor, aşırı derecede çok böyle bir baskı altında kalıyor.
Bu sefer onun altından kalkamayınca akıl iflas ediyor orada. Ama bu o kimsenin mânevî olarak Allâh’a çok yaslanmadığı, Allâh’a dayanmadığını gösteriyor. Allâh’ı tanımadığını, Allâh’ı bilmediğini gösteriyor. Çünkü başımıza gelen her şey, ya bizim nefsimizdendir direkt ya da o kimseyi Cenâb-ı Hak özel sınava imtihânı almıştır. Bu peygamberlere aittir. Bakın bu direkt peygamberlere aittir. Diğer bizim başımıza gelenler bizim kendi nefsimizdendir. Biz kendimiz hata yapmışızdır. Ticaret yapıyoruzdur, yanlış insana mal veririz, paramız batar, ikili ilişkilerde yanlışlık yaparız, aramız bozulur. Ne bileyim başka bir yerde başka bir hata yaparız, o hatanın neticesinde başımıza bir şey gelir. Bu bizim kendi elimizle alakalıdır.
Bizim kendi hayat yolumuzla kendi yaptıklarımızla alakalıdır. Bunun neticesinde bir olumsuzlukla karşılaşabiliriz.
Depresyon, Özel Sınav ve Umumî Âfetler
O zaman ona bizim kalkıp bu konuda depresyona girecek halde olmamamız lazım. Veyahut da umumi afatlar vardır. Umumi afatlar. Bunda kulların payı olduğu kadar Cenâb-ı Hak’ın takdiri de vardır. Kulların payı nedir? sen gidersin deniz kenarına yurt edilmeyeniz diye hadîs-i şerîf var. Deniz kenarına yurt edinirsin. deniz bir kabarır, bir coşar, bir tsunami olur. Evin barkın kalmaz. Bu bizim kendi elimizin ürünüdür. Veyahut da bazılarının ellerinin ürünüdür. Ovalara yerleşmeyin. Yurt edinmeyin der hadîs-i şerifte. Ama siyasetçiler kalkarlar, güzelim ovaları, güzelim bahçeleri, imarı açarlar. Bursa Ovası gibi birçok ovayı talan ederler. İçlerine devasa apartmanları, fabrikaları kurarlar. Ondan sonra tarım yapacak alan bulamazlar.
Ve kıtlık olacak, yok şu olacak, yok bu olacak derler. Bu da veyahut da oralara yerleşme açtıklarından dolayı oraya da ne yapar? Kendi elimizle biz belayı, müsubeti çağırmış oluruz. Veyahut da şehrin ortasına hiçbir hesap kitap yapılmadan devasa yüksek binalar yaparsınız. Devasa yüksek binalar yaptıktan sonra bütün şehri oraya toplamış olursunuz. Bir deprem olur, bir şey olur. O devasa binalar yıkılır, şehir yıkılır, herkes onun altında kalır. Yine birilerinin elinin ürünüdür o. Birilerinin para hırsıdır, birilerinin rüşvet hırsıdır, birilerinin bir şeyler hırsıdır. Yine onların ellerinin ürünüdür. Allah kullarına zulmetmez. Böyle olunca o zaman bu depresyonlar da bunlar umumi bir yağmur yağar, sel olur, heyalan olur, ne bileyim deprem olur, ne bileyim başka bir tabi afetler olur.
O zaman insanlar bunlara karşı sabrını gösterip, tahammül gösterip Allâh’tan geliyor deyip, bunları depresyona uğramadan Allâh’a imanla, ihlasla bunu atlatması lazım. Örneğin Cenâb-ı Hak vermiş evlatlarımızı severiz ama gözümüzün içinde, gözümüzün önünde, gözümüzün içine baka baka Cenâb-ı Hak emânetini yanına alır. Sevdiğimiz annemizdir, eşimizdir, babamızdır, şeyhimizdir, gözümüzün önünde erir, biter vefat eder. E bunlar Allâh’tan gelmiş, herkes ölüp gidecek. Bunlara bakarak depresyona düşer insan. Bu sefer Allâh’a olan imanıyla alakalıdır. Allâh’a olan teslimiyetiyle alakalıdır. Hepimizin zorlukları, sıkıntıları, hepimizin başına bela, sıkıntı, müsibet olur. Ama bunlar bizim elimizin ürünleridir.
Ama takdiri ilahidir. Ne bileyim herkesin başına gelen bir şeydir. O zaman da biz ne yapacağız? Biz bunları Allâh’a teslimiyetle karşılayacağız. Öyle depresyona düşmeyeceğiz. Allâh’tan geldik, Allâh’a gidiyoruz, her şey Allâh’a dönecek diyeceğiz. Kendimizi bu noktada teskin edeceğiz. Ve antidepresanlara, ne o? Kafa haplarına, psikiyatri haplarına başvurmayacağız. Bu da insanoğlunun en büyük başında, en büyük sıkıntılarından birisi. Kaldığımız yerden devam edeceğiz inşâallâh. Mâtürîdî konuşmaya. Bu geçen hafta emânetle alakalı Hakan geldi mi burada ama? Gelmedi mi? Emanetle alakalı meseleyi biraz açalım demişti. Ondan sonra inşâallâh onun geldiği bir zaman meseleyi geri dönersek açalım inşâallâh.
Kur’ân-ı Kerîm’de Müslümanlara kendilerini yönetecek olanların aynı inancı mensup olmaları gerektiğini belirtir. Ey iman edenler! Allâh’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre idarecilere itaat edin.
Mâtürîdî ve Ulu’l-Emr Âyeti
Nisa 59 Mâtürîdî ayette geçen ulu’l-emr tabirini yöneticiler, ordu komutanları şeklinde yorumlar. Böylece şiilerin mâsûm imâm yorumuna karşı çıkar. Maturid-tevillat-il-Kur’ân Bu mesele İslâm tarihi boyunca sizden olan ulu-l emirlere, idarecilere itaat edin âyeti kerimesi çok tartışılmıştır. Mesela bir hadîs-i şerifte imamlar Kureyş’tendir hadîs-i şerifini ele alıp mesela emevviler biz Kureyş’teniz deyip başka dışardan bir devlet başkanını kabullenmek istememişlerdir. Çünkü o emevviler, idareciler Kureyş’tendir hadîs-i şerifini kendilerine ölçü almışlardır. Böylece zaman zaman Abbâsîler döneminde de sonra zaman içerisinde değişik İslâm beldelerinde bu hadîs-i şerîfi ölçü alıp biz Kureyş’teniz hatta bir kısmı biz Ehl-i Beyt’teniz deyip kendilerine biat edilmesi gerektiğini ve onların herhangi bir seçime girmelerini veya seçilmelerinin söz konusu olmadığını beyan edenler olmuş.
Bu konuda siyasi kargaşalara sebebiyet vermiş bu mesele. Ama İmâm-ı Âzam ve onun yolundan giden İmâm-ı Mâtürîdî, ben İmâm-ı Mâtürîdî’ye bakarken fark ettiysem hep İmâm-ı Âzam’ın penceresinden bakmaya çalışırım. Çünkü bu meselelerin hemen hemen büyük bir çoğunluğunu İmâm-ı Âzam fetvalarını vermiş zaten. Hem akayetle alakalı hem siyasetle alakalı İmâm-ı Âzam’ın bu konudaki yelpazesi geniş. Aslında bir kısmında bilinmiyor bunların, bilinmiyor derken Türkçeye çevrilmiyor. İmâm-ı Âzam’ın siyasetle ve devletle alakalı fetvâları var. Bu fetvâlar gü yüzüne çıkmış olsa yeryüzünde ben devletim diye dolaşacak bir devlet kalmaz. O yüzden bu fetvâlar normalde sıkıntılı fetvalardır. Çünkü İmâm-ı Âzam örneğin Abbâsîlerin bile sonradan yıkılmasına fetvâ veren bir kimsedir.
Emevîlerden sonra Emevîler’e fetvâ vermiştir. Sonradan Abbâsîler geçince Abbâsîlerin de bozukluklarını, bozulduklarını görünce onlara da fetvâyı verir. İmâm-ı Âzam böyle çok enteresan bir kişiliğe sahiptir. tavizsizdir. Kur’ân Sünnet tarihinde dimdik durur. Hiçbir zaman taviz vermez. Devletle olan ilişkilerinde bir çizgisi vardır. O çizgiyi aşmaz hiçbir zaman. İmâm-ı Muhammed de onun yolundadır. İmâm-ı Muhammed’den sonra İmâm-ı Serahsî de onun yolundadır. Mesela İmâm-ı Yûsuf bu manada onun yolunda değildir. İmâm-ı Yûsuf ne yazık ki İmâm-ı Âzam’dan sonra devrin Şeyhülislamlığını kabul eder. Veya bugünkü tabirle Diyânet İşleri Başkanlığını kabul eder. Ama İmâm-ı Muhammed kabul etmez. Serahsî de kabul etmez. kolay değildir.
Bunlar böyle bir Serahsî’nin hiçbir suçu yoktur. Şeyhülislâmlığı kabul etmedi diye 15 yıl kuyunun içerisinde kalır. 15 yıl. 15 yıl kuyuda. bunu düşünebiliyor musunuz? Bir koca imam 15 yıl kuyuda kalıyor ve 15 ciltlik eserini oradan yazdırıyor. Hıfsından. Her neyse. Evet. Şimdi bu Ulu’l-Emr meselesi İslâm dünyasında tartışılmış. Ama burada yöneticiler, ordu komutanları ve hatta yönetici devlet başkanlarının belli bir akil insanlar topluluğunun seçimle getirmesi gerektirdiğine dair İmam-ı Mâtürîdî’nin de iştahı vardır. Tabi bu aynı zamanda İmâm-ı Âzam’ın iştahıdır. Aynı zamanda İmâm-ı Muhammed’in iştahıdır.
Kureyş, Seçim ve Komutan Şartı
Devlet başkanını belli bir seçiciler kurulu vardır. O seçiciler kurulu devlet başkanını seçer. Ama İmam-ı Muaturidid’i, İmâm-ı Âzam, İmam-ı Muaturidid’i çizgisi yöneticiler Kureyş’tendir hadîs-i şerifini der ki kendi zamanına bağlar. Ve bir de bunu gelecek olan ta Mehdî aleyhisselâm’de böyle olacağını söyler. Orada çizgiyi farklı yere oturtturur. O yüzden buradaki yöneticilerden kastı da İmam-ı Mâtürîdî’nin asıl devlet başkanıdır ve aynı zamanda da ordu komutanıdır. Bu devlet başkanı ve ordu komutanının önemli altını çizer ve der ki bu muhakkak müminlerden olması gerektiğine inanır. O ordu komutanı, o savaşın başındaki komutan Müslüman olmalıdır. Ki kaldı ki sonradan Osmanlı’nın Almanya’lı olan ittifakından doğan bir askeri meselelerde Alman paşalar gelmişler, hepsi de çuvallamışlar ve askerlere zayiat verdirmişler.
Ve ümmet-i Muhammed’in başına veya ümmet-i Muhammed’in askerlerinin başına bir ordu komutanı olacaksa o kimse kendisinden olmalıdır. Çünkü kendinizden olan ulu’l-emre itaat ediniz der. Kendinizden olan kendinizden olunca bu nedir? O kimse Kur’ân ve Sünnet dairesindeki bir imanı kabul etmesi gerekir. Tekrar söylüyorum Kur’ân Sünnet dairesinde. birisi bana Kur’ân yeter derse onun imamlığına onun devlet başkanlığı yetmez. Veyahut da bir kimse 1400 yıl önceki hukukla hukuklanamazsınız. Bunu hukukun güncellenmesi lazım diyorsa o mü’minlerin emri olamaz. Veya Kur’ân’dan herhangi bir âyeti değiştirmeye kalktıysa o mü’minlerin emri olamaz. Veya Hadîs-i Şeriflerin büyük bir çoğunluğu sahih değildir dediğinde o mü’minlerin emri olamaz.
Müminlerin emri demek Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye sımsıkı yapışmış, her hal ve hareketinde Kur’ân ve Sünneti gözeten kimsedir. Müminlerin emri Kur’ân ve Sünnetin dışındaki bir şeyi kabullenen kimse değildir. Burada Ümmet-i Muhammed’in bile bile sessizliği var. Ümmet-i Muhammed, bu konuda sessiz mücadele etmiyor, gayret etmiyor ve başındaki devlet başkanlarının kendilerinden olup olmadığına bakmıyor. Oy atarken de bakmıyor. Zaten bu meseleler o kadar karman çorman bir vaziyette ki hiçbir müslümanların yaşamında bir şey olmadığı için hiçbir şey Kur’ân ve Sünnet’e uygun bir şekilde tecelli etmiyor. mü’minlerin emri genelde fetvâ verir mi? Faize fetvâ verir mi? Fetvâ verir. Fetvâ verir. Fetvâ verir.
Fetvâ verir. Faize fetvâ verir mi? Fuhuşa verir mi? Uyuşturucuya verir mi? Kumara verir mi? Müminlerin yaşadığı bir yerde haramlara fetvâ verilir mi? Eşcinselliğe fetvâ verilebilir mi? Müminlerin bir yerinde haram olan, insan fıtratına aykırı olan herhangi bir şeye müsaade edilir mi? Edilmez. Şimdi, dinin iki penceresi vardır. Bir penceresi şahsın kendisine aittir, bir penceresi evrenseldir. Hukuk açısından. Evrensel hukuk vardır Kur’ân’ın içinde. Bütün insanların uyması gerektiğin bir hukuk vardır. Şimdi bugün, Hristiyanlığa da gitseniz, Yahudiliğe de gitseniz, İbrahimiliğe de gitseniz, ayakta duran, kutsallarına kabul ettiğimiz üç din, İslâm’la beraber, Muhammedlik’le beraber dört din.
Üç Semâvî Dîn ve Evrensel Hukuk
Siz şimdi eski üç tane dine gitseniz, eski üç dinin kitaplarında fâiz ve hikmeti var. היuş dispersγο hashtag Bugün biz M시간 Sevil’ baş GPA forモ haksız yere öldürülenin öldürüleceği hükmünü buluruz oradan. Hatta der ki dişe diş kulağa kulak. Kısâs ayetini orada görebilirsiniz. Ve onlar da domuz eti yemezler, onlar da kan yemezler, onlar da leş yemezler. Onların da yedikleri ve içtikleri ve kestikleri bu manada İslâm’a uygundur. Şimdi böyle olunca dinin bir evrensel yüzü vardır. Bu evrensel hukuku da vardır. Siz hangi hukuka giderseniz gidin hırsızlık yasaktır. Hangi hukuka giderseniz gidin rüşvet yasaktır, kayırmacılık yasaktır. Bu Kur’ân’ın evrensel adalet mekanizmasıdır. Bu evrenseldir. Bunu değiştirmek, bunu herhangi bir şekilde tebdil etmek bu mümkün değildir.
O yüzden Kur’ân bu manada bütün dinlere hükmeder. Bugün gitseniz, hangi bir insanı tutsanız deseniz ki hırsızlık uygun olur mu olmazlar. Ama Hristiyan’ın Yahudisi hırsızlık yapar, hiçbir şey yapmazsa enflasyonla yapar. Enflasyon bir hırsızlıktır. Göz göre göre bir hırsızlıktır enflasyon. Bunu normalde böyle dillendiremez hiç kimse. Kapitalist sistem, deccalist sistem sizi enflasyonla yutar. Sizi fâizle yutar. Sizi Kur farkıyla yutar. Sizi beyaz kağıtlarla yutar. Yutar sizi. Bakın bu evrenseldir. Fâiz evrenseldir. İslâm’ın fâiz kararı evrenseldir. Bütün insanlığın kurtuluşuna mütaliktir fâizle alakalı. Bu dinin evrensel hukukudur. Bunu nereye giderseniz gidin bu hukuku uygular İslâm. ben Hristiyan’ım ben fâizle iştigal edeceğim diyemez.
Çünkü fâizle iştigal ederse orada ezilenler vardır, faizin altında inim inim inleyenler vardır. İslâm bundan kendisini sorumlu tutar ve onları faizden kurtarma mücadelesi verir. Siz dünya üzerinde nereye giderseniz gidin. Siz bir kadının üzerinden veya bir erkeğin üzerinden onun tenini satarak para kazanamazsınız. Onun tenini para satarak kazanmak insanlık suçudur. Fuhuş insanlık suçudur. Bakın fuhuş insanlık suçudur. O yüzden İslâm evrensel yüzünü gösterir. Bu insanlık suçunu yasaklar, bunu yapacak olanı da cezalandırır. Mesela kölelik insanlık suçudur. Köleliğin ortadan kaldırılma hukuku evrensel bir hukuktur. Siz yeryüzünde bir insanı köleleştiremezsiniz. Maddi mânevî. Bu dinin evrensel hukukudur ve evrensel yüzüdür.
Siz o yüzden zavallı bir kimseyi köleleştiremezsiniz. Zorla çalıştıramazsınız. Zorla onu herhangi bir noktada, herhangi bir dairede, herhangi bir zorla siz ona hükmedemezsiniz. İslâm köleliği ortadan kaldırmıştır. Eğer ki İslâm devletinin sınırlarının dışında dair bir kölelik var ise İslâm onunla cihat eder, mücadele eder, köleliği kaldırır. Bakın bunlar İslâm’ın evrensel hukukları hep. siz İslâm’ın dışında bir devlette adaletsizlik yapamazsınız. Orada adaletsizlik varsa, o devletin tebaasında ezilme varsa, o devletin tebaasındaki insanlar adaletsizliğe duçar kalıyorsa Müslüman buna sessiz kalamaz. Müslüman oraya müdahale etmek zorunda kalır. Çünkü Kur’ân’ın evrensel hukukudur bu. Siz bunları göz ardı edemezsiniz.
Emîrü’l-Mü’minîn Şartı ve Haram Fetvâları
Böyle olunca bunları göz ardı etmeyecek olan bir yönetici emîrü’l-mü’minîn hükmünde olur. Ve emîrü’l-mü’minîn hükmünde olan bir yönetici İslâm’ın evrensel hukukunu uygulamakla mükelleftir. İslâm’ın bir de içsel hukuku vardır. O içiyle alakalıdır. Devletin sınırların içindedir. O da devletin kendi devletinin içiyle alakalıdır. Bir de bireyin veya ailenin kendi içsel hukuku vardır. O da dışarı, Kur’ân ve Sünnet’in dışında aksetmediği müddetçe bir şey denmez. O yüzden emîrü’l-mü’minîn hükmü denilince sadece namaz kılan, Kur’ân okuyan kimse emîrü’l-mü’minîn olur diyemeyiz biz. Bu geniş bir yelpazı, geniş bir daire. Bu geniş bir yelpazı, bunu siyaseten bakıyoruz bir de. O yüzden geniş bir daire, geniş bir yelpazı. bir kimseyi emîrü’l-mü’minîn görmek, halife görmek kolay bir şey değil.
Böyle olunca İmam-ı Matur idi. İmâm-ı Âzam’dan itibaren devlet başkanının illaki Kureyş’ten olması gerektiğine hükmetmemişler. devlet başkanının özelliklerini sıralamışlar. Bu özelliklere sahip olan bir kimse devlet başkanı olabilir demişler. İslâm’da siyaset veya neydi kitabın adı? Siyasal İslâm mıydı? Kitabı çevirenler de yukarıda mıydı? Siyasal İslâm. Siyasal İslâm sohbetine dönüp oradan devlet başkanının emîrü’l-mü’minîn özelliklerine bakabilir. Yayınlandı mı o sayfada? Yayınlamadınız. Yayınlamadınız. Baskiye gidecekti, gitmedi. Tamam. O yüzden dönün oradan bakın diyemiyorum. Birisi bana dedi ki, ”Kimsel adı emîrü’l-mü’minîn benim için?” ”Dedim ki benim için efendim emir-el mü’minliğimi.” Sûfîlik açısından olabilir.
Bununla da alakalı, Kur’ân-ı Kerîm’de Âyet-i Kerime var çünkü. emir-el mü’minliğin bir siyasal yönü vardır, bir dini yönü vardır. bir kimseye din öğreten, din anlatan kimseye yönü vardır. O ayrıdır iki Âyet-i Kerime’nin. İmam Maatüridi onu da ayırır çünkü. Konumuzun dışında diye girmedim oraya. bir sufinin emir-el mü’mini siyasi manada değil, dini manada üstadıdır zaten. O doğru. Nitekim Maatüridi Nisa 59 ayetinde geçen, ulul emir kavramını ”ümera” emirler, beyler işte dediğim mesele bu. Nisa 83 ayetinde geçen emir-el, ulul emir tabirinde fakihler, fıkıh bilgini olarak yorulur. Evet, dediğim şey buydu. Şîîler ise her iki ayette geçen ulul emir tabirini mâsûm imâm olarak almışlardır. Evet, şiilerle burada bu meselede bir ayrışma var.
Ama dediğim gibi İmam Maatüridi bu üç ulul emir Âyet-i Kerîme’sini üç ayrı şekilde yorumlar. Bunun bir siyasi kısmı vardır. Siyasi kısmı dediğim devlet başkanıdır. Bir de ”ümera” denilen hakimler, savcılar, kadılar bunlar vardır. Bir de ulema kısmı vardır. fıkıhçılar, hadisciler, tefsirciler, üstatlar, şeyhler, insanlara dini öğretmeye çalışan kimseler. Bunlar da İmam Maatüridi’ye göre ulul emir kavramının içindedir. Ama dayandırıldığı âyetlerin üçü de ayrı ayrıdır. Bunu tabi İslâm toplumunu ne kadar okuyor, ne kadar biliyor, bu da ayrı bir tartışma konusu. Evet, bu rivayete göre ihtilâftan maksat hedeflerin bir yol ve yöntemlerin farklılığıdır. Evet, bu ihtilafı kavga unsuru değildir ihtilâf.
İslâmî terbiye de.
İhtilâf Rahmeti ve Âyet İnkârı
İslâmî terbiye de ihtilâf bir şeyin hakîkatinin meydana çıkması için oluşan bir olgudur. O ihtilafın neticesinde hakîkatin değişik perdeleri ve boyutları tecelli eder. İhtilâf bu manada rahmettir. Ama ihtilafı insanlar hevâ heveslerine uyup, şeytâna uyup kavga unsuru, birbirlerini katletme, öldürme unsuru oluşursa o zaman zulmet oluyor. O zaman zalimlik oluyor. Ama ümmet ne yazık ki bunu tam olarak hele son zaman uygulayamıyor. ne yazık ki bu ihtilâflar ayrılık sebebi oluyor, düşmanlık sebebi oluyor. Oysa ihtilâflar hakîkatin merkezini bulma, hakîkatin en saf dairesini bulma olması gerekir. En doğruyu bulma, en iyiyi bulma yolu olması gerekirken ne yazık ki hevâ heveslerine uyanlar, şeytana uyanlar bu manada durmuyorlar.
Bu rivayette geçen, maaturi diye göre Allâh’ın indirdiği hükümleri hak olarak görmeyen kimse kâfirdir. Bu hükümlere inanmadığı halde amel etmeyen kimse de günahkâr mümindir. normalde hep söyleriz ya, Kur’ân’ın bir bütün halinde iman etti ama amel etmiyor. Biz iman etti, amel etmeyen bir kimseyi günahkâr görürüz, imam azamdan itibaren. Ama bir kimse ufak tefek ameller ediyor ama bazı şeyleri reddediyor, kabul etmiyor Kur’ân’ın hükmünü. Kabul etmeyince, reddedince o kimse namaz kılsa da kâfir olur. Kur’ân’dan bir hükmü reddeden bir kimse 30 Ramazan oruç tutsa da kâfir olur. 30 Ramazan oruç tutsa her gece teravihye gitse, 5 vakit namazını kılsa, zekatını verse, fidyesini, fitrasını verse, böyle hayır hasanet işlese ama Kur’ân’dan bir âyeti inkâr etse kâfir olur.
Bütün ibadetleri boşa gider. Kusura bakmayın, boğazımı ıslatıyorum. Malum, böyle kendimi acındırmak için söylemiyorum. Şeker hastası konuştukça ağzı dili kurur, yapışır birbirine. O yüzden birbirinden açılsın diye uğraşıyorum. Allâh bizi affetsin inşâallâh. Ümmeti Muhammed’in içerisinde anlaşılmayan bu. herkes kendince diyor, ben de Müslümanım, herkesin vurulduğu yerler. fâiz böyle olmaması lazım, bu hukuk böyle olmaması lazım. şimdi insanı mı öldüreceksiniz? Ya canım kusura bakmayın, bu hukuk böyle olmaması lazım. şimdi insanı mı öldüreceksiniz? Ya canım kusura bakmayın, bu hukuk böyle olmaması lazım. Ya canım kardeşim, Allâh’ın emri bu. gelmiş senin kızına tecavüz etmiş ardından da öldürmüş.
Senin canın yanmaz mı? Sen ne yaparsın bunun karşılığında? devlet diyor ki vurma, ben senin yerine ben vuracağım diyor. Vurulmasını istiyorsan diyor, devlet ben vuracağım diyor. Böylece ne yapıyor? Devlet seni katil olmaktan dışarı çıkarıyor. İster diyor fidye alırsın, istersen bunu vurulmasını istiyorsan ben vururum, istersen affedersin diyor. Ama bunu kime diyor? O kızın babasına diyor. O çocuğun babasına diyor, onu başkasına demiyor. O suç şahsı, şahsı istenmiş, onu affedecekse şahıs affedecek. Devletin onu affetmeye hakkı yok. Böylece şimdi ne diyor bize batılılar? İslâm’ın hukuku uygulanmaz. Bizim içinimizden çıkan yöneticiler ne diyor? Evet bu diyor uygulanması lazım. O öldürülen bir gazeteci vardı.
Neydi o? Uğur Mumcu’nun güzel bir sözü vardı.
Uğur Mumcu ve Cinsiyet Ameliyâtı
Fransız bilmem ne hukukuna uymuş, İsviçre’den medeni hukukunu almış, İtalya’dan şu hukukunu almış, Almanya’dan bu hukukunu almış olan kimseye Türk denir. Aldığımız hukukun hiçbirisi de bu toprakların hukuku değil. İtalya, Fransa, Almanya, İsviçre dört ülkenin kendince hukuklarını almışız, kendimize hukuk etmişiz. Biz hala da Avrupa Birliği’ne gireceğiz diye uğraşıyoruz ve Avrupa’ya benzeyeceğiz diye uğraşıyoruz. Avrupa’ya benzemek yaklaşık 15 yıldan beri insanların cinsel olarak ameliyat olmalarını, kendilerini değiştirmelerini göz yummak olarak algılıyoruz biz. eşcinselliğe karşı, karşı duruyormuşuz gibi gösteriyoruz kendimizi. Öyle zannetsinler diye bakıyoruz. Ama bu ülke 15 yıldan beri cinsiyet değiştirme ameliyatlarını bedava yapıyor devlet.
Vatandaşının önüne çıktıkları zaman, evet biz ırkımızı bozamayız, şunu bozamayız, bunu bozamayız. Allâh’ın izniyle biz de bu hukukları değiştiriyoruz. Allâh’ın lanet dediği işi yapamayız. Ya 15 yıldır sen SSK’dan, bedavadan cinsiyet değişikliği ameliyatını yapıyorsun. Kaç tane cinsiyet değişikliği ameliyatı yapıldığını bilen var mı? Yok. Evet. birisi kalkıyor ben kadın olacağım diyor, senin verginle kadın oluyor. Sen de burada oturuyorsun eşcinselliğe lanet olsun, hayır diyorsun. Senin verginden ameliyat oluyor o kimse. Siz yürüyüş yapın, eşcinselliğe hayır deyin. Vergilerinizden ameliyat oluyorlar, eşcinsel oluyorlar. Cinsiyet değişikliği oluyor. SSK ödüyor parayı. Hem tam mükemmel bir şekilde ödüyor.
Psikiyatrisini ödüyor, psikologunu ödüyor, hormon tedavisini ödüyor, hormon ilaçlarını ödüyor. Tabii o adam göğüslerini büyütecek, hormon tedavisi onları ödüyor. Poposunu düzelttecek onu ödüyor. Evet. Ödüyor. Sizin görmediğiniz, bilmediğiniz yerler bunlar. Bunlar gösterilmeyen şeytanın sakladığı yerler bunlar. Asıl ilim şeytanın sakladığı yeri görmektir. Asıl uyanıklık şeytanın sakladığı yeri görmektir. Yoksa meydanda olanı herkes görüyor zaten. Evet. Şimdi bir kimse kalkıp da eşcinselliği bir hak olarak görürse, bunu normal görürse, bunu helal görürse o kimse dinden çıktı. Ama biz eşcinselin birisi çıkıyor, çıplak bağrını vuruyor, Allâh’ım diyor, biz onu tamam ya bu da Müslüman diyoruz. Sonra geymişler, birisi çıplak bağrını vuruyor, Allâh’ım diyor, sonra genç bir delikanlı bana soruyor, diyor ki, bunlar öldüğünde er kişi niyetine mi okunacak namazı, hatun kişi niyetine mi?
Ben de dedim bakmadım ki dedim, er midir hatun mudur? Görüntüsü ne hatun ama önceden neydi, erkekti. Diyânet ne yapacak? Kıldıracak namazını. İşin bir de bu tarafı var. Allâh’ın lanetliğine uğramış bir kimse geldi, Musallat taşına kondu, imam onu okuyacak, onu kıldıracak namazını. sizin o sizin paranızla cinsiyet değişikliği olduğu yetmedi, yine sizin paranızla olan imam bir de onun cenaze namazını kıldıracak. Götürecek bir de gömecek onu. Yapacak bir şey yok. Devlet lâyik. Şimdi bizim İbrahim Usta’ya da cevap olsun. Lâyik bir devletin emîrü’l-mü’minîn olamaz. Anladın? Lâyik bir devletin başındaki başkan emîrü’l-mü’minîn olmaz.
Lâyik Devlet ve Putin Denklemi
Olur derseniz Putin de emîrü’l-mü’minîn o zaman. Bakın siz olur dediğiniz anda o zaman Putin de emîrü’l-mü’minîn. Putin’in de elin devletinin altında Müslümanlar var mı? Var. O zaman ne oldu? O da emîrü’l-mü’minîn oldu. O zaman Ukrayna’ya savaş açtı, yürü yürü bütün o neydi o Çeçen devlet başkanı olan Kadırov satılmışı. Ne oldu o zaman? O da zaten Putin’i emîrü’l-mü’minîn görüyor zaten. Adam ne oldu? Kor-general mı? Tuğ-general mı? Ne oldu? Ne oldu? Kor-general oldu. Ne oldu? Bakın denklem oturmuyor. Siz Kur’ân ve sünnete dayalı bir devletin başında ancak bir emîrü’l-mü’minîn olabilirsiniz. Lâyik bir devletin başındaki bir başkana siz emîrü’l-mü’minîn diyemezsiniz. Onun çünkü Allâh’ın hükmüyle hükmetmesi gerekir.
Allâh’ın hükmüyle hükmetmeyen bir kimse asla emîrü’l-mü’minîn olamaz. Böyle olunca Osmanlı’dan itibaren emîrü’l-mü’minîn yoktur. Birileri de kalkıp da benim için bu emrel müminindir demesi saf cahilliğindendir onun. Cahildir o kimse. Bir kimse şunu diyebilir, İmâm-ı Âzam benim için fıkıhta emrel müminindir eyvallâh. İmam Muhammed benim için fıkıhta emrel müminindir eyvallâh. Serahsî benim için dinde fıkıhta emrel müminindir eyvallâh. Ben bunu çok yıllar önce söylediydim. Benim için üstadım emrel müminindir. Sûfîlik içinde dini öğrenme noktasında. Benim için emrel müminindir o. Sûfîlik de alakalı. Bak bu benim için. Bir kimse kabul etmeyebilir eyvallâh. Nasıl İmâm-ı Şâfiî’yi o emîrü’l-mü’minîn görüyor, İmâm-ı Âzam’ı görmüyor, tamam.
Ben de Abdullâh Efendi’yi kendime emîrü’l-mü’minîn görmüşüm sağlığında eyvallâh. Hatta sağlığı diye de bunu sınırlandırmayayım. Ben her zaman için söylerim bu bedende bu can durduğu müddetçe ben şeyhimi rüyamda, halimde, hangi halimde görsem bana bir şey dese ben yerine getiririm. Şeyhsiz şüphesiz beni hiç ilgilendirmez. Bu benim kendimle alakalı. Bu bir başkasının da bağlamaz. Benim böyle bağlılığım devam ettiği için zaten ben onun şeyhliğine, laf söyleyenlere karşı mücadele ediyorum. Herkesin kendince bir mânevî bağı vardır. Benim de kendimce onunla bir mânevî bağım var. Benim o mânevî bağım ondan hiç kopmadı. Kendimce. O yüzden Cenâb-ı Hak hamdolsun bana bu konuda ilham ediyor. Cenâb-ı Hak’a hamd ediyorum.
Ve mutluyum da hala da üstadımı savunabildiğim için, üstadımın arkasında durabildiğim için, üstadıma laf söyleyenlere karşı kendimi siper edebildiğim için, ettiğim için mutluyum da. Cenâb-ı Hak’a da hamd ediyorum. Rabbim benim bu manada mânevî olarak önüme getiriyor. Cenâb-ı Hak’a da hamd ediyorum. Bu konuda da sonsuz hamd-i sena ediyorum. Benim için emir al-mü’minindir o. Ha herkese sağ olan bir mürşid lazım mı? Evet. Bu da işin başka bir boyutudur. Sen sağ olan bir mürşide gidip intisâp edeceksin. O da senin emîrü’l-mü’minîn olacak. Ama bir mürşide bir mürşid bulacaksın. Şeyh değil, burada ayırt ettiğim şey bu. Bir mürşid-i kâmil bulacaksın. Şeyh çok. Şeyhten bol bu işe yok. Sabah erken kalkan şeyh oluyor.
Bir kuş uçtu, bir dala kondu, bu rüyayı gördü adam şeyh oldu. Şeyh çok.
Sahte Şeyhlik ve Üstâdın İcâzeti
Ve adam ölüm hastası, 106 yaşına gelmiş, gözünü görmüyor, gözü görmüyor, kulağı işitmiyor. Ona icâzet etti, mührü bastır, hiç kimsenin haberi yok. Ondan sonra bana icâzet verdi de ortaya çık, şeyhlik yap. Sonra da bunu nasıl saklayacağım diye uğraş. Allah gösterince ne yapacaksın, neyi saklayacaksın? Saklayamıyorsun işte. Bir Mustafa geliyor, ne kadar kirli çamaşırın varsa döküyor, atıyor kenara. Cenâb-ı Hak gösterince ne yapacaksın? Cenâb-ı Hak bildirince ne yapacaksın? Ne yapacaksın? Şunu unutmayın. Şunu hiçbir zaman unutmayın. Allah doğrunun yanındadır. Siz böyle çatılmayacak yerlere çatarsanız, Allah sizin gizlediklerinizi orta yere çıkarır. Bakın bunları orta yere çıkaran Allah’tır. Hadîsle sâbit çünkü.
Bunlar hadisle sabit. Sen diyor çatılmayacak yerlere çatarsan senin sakladıklarını orta yere çıkarırız diyor. Allah senin sakladığını orta yere çıkarır. Senin gizlediğini orta yere çıkarır. Sen böyle kimse görmez dersin, uydur kaydır bir şey yaparsın. Allah senin çamaşırını orta yere çıkarır. Bu konularda bir başkasının hakkına, hukukuna riayet etmeye gayret edin. Bırakın adın birisi çıkmış bir şey olmuş, benden hiç isim duyar mısınız? Duymazsınız. Ben ölçüyü koyarım, isim konuşmam. Sebeb, bilemem kimin ne olduğunu. Allah bildirirse bilirim. Ama kör bir kimse kalkar, isim söyler, Allah onun gizli defterlerini açar. Kimi açar bir de? Senin hiç sevmediğin kimseyi açar. Evet. Bir kimse sûfîlik yolunda gidiyorsa, üstadın vefat etti.
Gidecek bir mürşid-i kâmil bulacak. Şeyh demiyorum. O yüzden altını çizerim ben. Şeyh çok çünkü. Sen bir mürşid bulacaksın, bir mürşid-i kâmil bulacaksın. Şeyhten bol bir şey yok. Şeyh efendinin bu dergâhta beş tane Nakîbü’l-Eşrâf kubbası vardı. Beşi de şeyhlik yapardı. Beşi de şeyhlik yapardı. Hiç sıkıntı yok bunda. Ve o beş nakibin’in kabbanın şeyhli, bugünkü ben şeyhim diyen dolaşan zırtabozlardan iyidir. Evet. Şeyh efendi maşallah insan yetiştirmiş. Bunu zaman geçtikçe anlıyor insan. Mübarek dergandan üç tane şeyh çıktı. İkisini kendisi ilan etti. Bir de Âdil ilan etti şimdi. Âdil sonuçta derganın nakibinin kabbası. Benim Ödemiş’te ilk ders verdim adam. Benim çâvuş ettim, zâkir ettim adam. siz buna bakıyorsunuz, bir şeye benzetemiyorsunuz ama bizim ders verdiğimiz kimse şeyh şu anda.
Ben mutluluk duyuyorum ha. Sakın ha öyle bir şey algılanmasın. Gerçekten mutluluk duyuyorum. Ben şeyh efendi adına da da mutluluk duyuyorum. Şeyh efendi ben olmuşum diye bir şey yapıyorum. Ben şeyh efendi adına da mutluluk duyuyorum. Şeyh efendi ben olmuşumdur olmamışımdır ayrı tartışma. İlan ettirdi şeyhliğini ilan etti. Sonra başkasını ilan ettirdi. Ahmed Duran abi de ilan ettirdi. İlan ettirdi. Millet şimdi şeyh efendi laf söylüyor ama dergandan üç tane şeyh çıkmış. Hadi senin dergandan çıksın. Ben 18 yıl hizmet ettim ona. 18 yıllık şeyhlik zamanında bak yetiştirmiş bir sürü insan hamdolsun. Demek ki ulu’l-emr imiş. Bakın ulu’l-emr imiş. Yetiştirmiş. Ulu emirliğine ne bu? Delil. Tabi 8 Mayıs’a alacağız bu sohbetleri. 8 Mayıs güzel bir gün olacak inşâallâh.
Abdülazîz Bayındır ve Kozmik Egemenlik
Ortalık bir kaynayacak. 15 Mayıs diye ilan ettik ama 15 Mayıs’da Erdoğan’ın düğünü varmış. Bana mesaj attı. Böyle böyle ondan sonra düğünün tarihini değiştireyim dedi. Yok değiştirme biz sohbetin tarihini değiştirelim dedik. O yüzden 15 Mayıs’ı 8’ine çektik inşâallâh. Ahmet dayanamadı gene. Yıllarca göklediği şeyleri ilan ettiğinde, Âdil abim onu destekleyerek onun vebansından sonra şeyhliğini ilan edeceğini yıllarca söylemişsiniz efendim. İyi. Ya söylediğimiz olmasın mı Ahmet şimdi ya? Olmasın mı Ahmet ya? Olsun inşâallâh ya. Yok. Söyle. Nasıl? Sen de öyle biliyorsun dedi. Yok dedim ben emin değilim. Çünkü şahsen görmemişim. Bir sohbet etmedim. Onunla bir muhabbetim yok. Hacer-i Ömer’in örneğini vermiştim.
Sohbetler. Şüphe doğmasın kılınmaz. Etmezler. Evet. Allâh’ın sıfatları ile tanınır ve bilinir. Ve sıfatları ile görülür. Eğer bir kimse Allâh’ın sıfatları ile tanınmasını görülmesini bilinmesini inkâr ederse küfre düşer. Onun arkasında namaz kılınmaz. İmamsa. Allâh muhâfaza eylesin. Onun iman Mâtürîdî’nin iman amel anlayışına göre büyük günâh işleyen kimse dinden çıkmaz. Kaldı ki kozmik egemenlik Allâh’a aittir. Yeryüzünde bu hakimiyet insanların eliyle tecelli ettirilecektir. normalde yine imam mağduridiye göre bir kimse ne kadar büyük günâh işlerse işlesin. O günahı küçük de olsa büyük de olsa o günahı günah olarak görmezse dinden çıkar. Ama onu günah olarak gördüğü müddetçe o kimseye biz kâfir diyemeyiz.
Eşcinsellik yapar. Onun günah olduğunu biliyordur. Allâh’ın lanetlemiş olduğu bir fiil olduğunu biliyordur. Bunu inkâr etmez. Inkar etmezse büyük günâh-ı kebâir işlemiş. Allâh’ın lanetlik bir işini işlemiş olur. Veya mü’min kardeşine fâiz yapar. Mü’min kardeşine fâiz yapınca o büyük günâh-ı kebâir işlemiş olur. Ama bu fâiz caizdir, helaldir derse o zaman küfre düşmüş olur. Veya hatta bir kişinin arkasından laf dolaştırır, nemîmemelik yapar. O nemîmemelik yapması büyük günahtır ama onu büyük günâh olarak veya küçük günah olarak görmezse küfre düşmüş olur. Allâh muhâfaza eylesin. Kozmik egemenlik dediği, külli yaratılanların her şeyin egemeni üzerinde hüküm sahibi Allah’tır. Ve Cenâb-ı Hak bütün varlığın üzerinde tek hakim ve tek hüküm sahibidir.
Bunu da bir kimse üzerinde tereddüt ederse, üzerinde şüphe düşer, onun üzerinde böyle değil derse o da küfre düşer. Bunu neden böyle söyledim? Mesela bir profesör, neydi o? Süleymâniye Vakfı’nın başındaki profesör. Abdülazîz Bayındır. Mesela dedi ki, Allah, bunu kulağımla işittim televizyonda. Allah dedi, kulunun ne yapacağını bilmez dedi, kaderi bilmez dedi. Dinlediniz mi bunu? Evet, Cenâb-ı Hak yarattığı varlığın hepsinin üzerinde hakimdir ve hepsinin ne yapacağını ne yapmayacağını bilir. Birisi kalksa Allah bunu bilmez dese o küfür sahibidir. Küfür ehlidir. Onun arkasında namaz kılınmaz, onun kestiği yenmez. Buradan tövbe etmediği müddetçe. Şimdi o kimse kendi kendisine tövbe etse biz bilmiyoruz yine.
Onun buradan geri döndüğüne dair yine halka bir açıklaması yapması gerekir. Çünkü kalp ile tasdik, dil ile ikrar iman.
Hakîkat Kapısı: Üstâdın Ayıplarını Örtmek
Dil ile ikrar edecek, halkın önüne çıkacak, diyecek ki, ey filanca ümmet, filanca insanlar, ben filan tarihte televizyon programında böyle böyle de dedim. Ama dilim sürtmüş ama bilememişim. Allah yarattığı her şeyin üzerinde hakim bilicidir. İman ettim deyip o haline tövbe etmesi gerekir. Eğer o haline tövbe etmezse, iman ettiğini beyan etmezse biz onun üzerinde bu sözü söyleyen erkim ise deriz ki bu söz küfür. Onun arkasında namaz kılınmaz. Bunun gibi bir kimse, ben burada canlı yayında bir şey konuşuyorum. Canlı yayında konuştuklarımda eğer ki Kur’ân ve sünnetin dışında bir şey var ise ve bu bana tebliğ edilir, bana bu konuda nasihat edilir, bu konuda söylenirse ben burada yine canlı yayında çıkıp arkadaşlar böyle bir hata yapmışım, böyle bir yanlışlanmışım.
Buradan geri döndüm, tövbe ettim. Bunun doğusu buymuş diye benim buradan yayınlamam gerekir. Eğer yayınlanmazsa o kimse beni öyle tanımlayabilir. Bakın beni öyle tanımlayabilir. Bu dinle alakalı. Bunun gibi. Allâh bizi affetsin. İnsanların kendilerine ait eksiklikleri noksanlıkları vardır. Allâh affetsin cümlemizi. Bu ayrı bir meseledir ama bizim gibi insanların toplumu anlattıklarında sorumlu insanlar. Ben o yüzden derim bu bizimki cahil cesareti gibi Allâh bizi affetsin. Çıkıyorsun burada konuşuyorsun. Onun sorumluluğu var. İnsanlar onunla amel edecekler. İnsanlar onun peşine düşecekler. Bu kolay bir şey değil. O yüzden dile hakim olmak lazım. Rabbim muhafaza eylesin. Âmîn. Evet. 21. sayfadan devam edeceğiz.
Âmîn. Arkadaşlar gecikiyorum Ramazan’da. O yüzden özellikle sizlerden hak talep ediyorum. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fâtiha. Hemen selâmetle. Âmîn. Bu normalde bir şey ilan edeyim açta. Bu 15 Mayıs ile alakalı arkadaşlar çalışmalar yapmışlardı. Bununla alakalı 8 Mayıs olarak bunları değiştireceğiz. Bayan kardeşlerde, erkek kardeşlerde bu yapmış oldukları çalışmaları bizim için çok güzel bir şey oldu. Bu yaptığımız çalışmaların bizim Sâlih’in hesabını asın. Sâlih’e ben söyledim işlerinden onları dedim. Ona göre beraber bir çalışma yapalım. Hangisini kullanacaksak onu kullanalım dedim. Benim kendime bana atılanlar var. Benim fazla vaktim olmadığından tam hepsini inceleyemedim.
O bana atanlar inşâallâh Sâlih’in adresine atsınlar. O çalışmaları. Düzeltilecek olan yerleri düzeltelim. İnşallah öyle bir şeyi ilan edelim. Önceden de ilan ettik onu şimdiden. Bayramdan sonra diye daha önce cevabı bir sohbet edeceğim demiştim. Ama normalde bayram sonu oluyor yine ayın 8’i. Bayram sonu Şeyh Efendi. Bu sadece Şeyh Efendi ile alakalı. Kendimle alakalı konuşmak istemiyorum. Ben Allâh’a teslim olmuşum. Ama vefat edeli 20 kusur yıl olmuş bir kimsenin arkasından. İleri geri konuşmak hiç kimsenin haddine değil. O yüzden benim canımı acıttığı gibi mâneviyâtın da canı acımış bu konuda. Bu sadece benim kendi kafamdan yaptığım bir şey değil. Bu işin mânevî boyutu da var. O yüzden o gün onu da anlatacağım orada.
Lafımı yutmayacağım daha doğrusu gördüklerimi yutmayacağım. O yüzden gördüklerimi de orada anlatacağım. Kırılan kırılacak, eziren ezilecek, gücenen gücenecek. Ama yapacak bir şey yok. Allâh’ım hayır versin. Bu hiç kimsenin haddine değil ölmüş vefat etmiş. 20 kusur yıl geçmiş üzerinden. Bir o kadar yıl Kur’ân ve Sünnet’e şeyhlik olarak hizmet etmiş. Ondan öncesinde de hayatını Kur’ân’a, Sünnet’e sûfîliğe adamış bir kimsenin ve binlerce müride olan ve Anadolu’da ayak basmadık bir yer bırakmayan bir kimsenin arkasından onu şeyhine konuşmak, onun arkasından nemamlık yapmak, dedikodu etmek, gıybet etmek, laf dolaştırmak kimsenin haddine değil. Kendimi için susuyorum, seslenmiyorum. Bu benim de hakkımda bir sürü laf söylüyor aynı zat ve avanesi.
Ben kendimi savunma noktasında değilim. Rabbim alsın intikâmımı. Ben kendimle alakalı durumum yok ama üstadımla alakalı bir mânevî hal tecelleti o gün. O yüzden konuştum. Konuşmamın sebebi de perde arkasında o vardı. O yüzden o devam etti. Perşembe zikirlerinde falan özel zikirlerde devam ediyor bazı şeyler. O yüzden hemen tarihi belirleyeyim dedim. Biraz da onlara şey, lütuf aslında. yapmış oldukları hatalardan geri dönsünler. Dönmezlerse bizden sorumluluk gidiyor. Allâh bizi affetsin inşâallâh. Haklarınıza helal edin. Selâmün aleyküm. Şeyh Efendi vefat edip gitti. Arkasında kimse yok zannediyorlar. Unutuyorlar bazı şeyleri. İnsan kör olunca, edepten de uzak olunca, ahlâkı da bozuk olunca görmüyor.
Allâh’ın hesabı geniş. Hesabı dar değil. Rahmeti geniş olduğu gibi hesap görmesi de geniş. Adamın defterini dürer de, adam ne olduğunu anlayamaz. Ramazanlarınız, oruçlarınız makbul olsun. Dualarınız kabul olsun. Zikirleriniz kabul olsun. Selâmün aleyküm.
Kaynakça ve Referanslar
- Açılış ve Ruhsal Hastalık İtirâzı: Sohbet açılışında okunan kelime-i tevhîd ve salavât — Buhârî, Daavât 65; Müslim, Zikir 19 (“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh”); tesmiye ve istiâze — Nahl 16/98; Bismillâhirrahmânirrahîm ile açılan her işin tamamlanacağı rivâyeti — İbn-i Mâce, Nikâh 19; Ramazan gecikmesi ve hakkını helâl etme âdâbı — Buhârî, Mezâlim 10; Müslim, Birr 59; Hâcî Bektâş-ı Velî, Makâlât, 4 Kapı 40 Makam tablosu: Şerî’at, Tarîkat, Ma’rifet, Hakîkat kapıları — Esad Coşan neşri (Kültür Bakanlığı); Hakîkat Kapısı’nın 10 makamından biri: “Kimsenin ayıplarını görmemek”; ruhun mâhiyetinin bilinmeyişi — İsrâ 17/85 (“De ki: ruh Rabbimin emrindendir, size ondan pek az ilim verilmiştir”); Taberî, Câmiu’l-Beyân (İsrâ 85 tefsîri); ruhun üflenmesi — Hicr 15/29; Sâd 38/72; Secde 32/9; depresyonun akılla alâkası ve Allâh’a teslîmiyet eksikliği — İbn-i Kayyım, et-Tıbbü’n-Nebevî; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, Kitâbü’l-Merdâ
- Depresyon, Özel Sınav ve Umumî Âfetler: Kulun başına gelen musîbetin kendi nefsinden oluşu — Nisâ 4/79 (“Sana gelen her iyilik Allâh’tandır, sana gelen her kötülük ise kendindendir”); Rûm 30/41 (“İnsânların kendi ellerinin kazandığı şeyler yüzünden karada ve denizde fesâd çıktı”); Şûrâ 42/30; Âl-i İmrân 3/165; Peygamberlere özel imtihân — Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/172; Tirmizî, Zühd 57 (“İnsanların en çetin belâya uğrayanları peygamberler, sonra salihler ve benzerleridir”); İbn-i Mâce, Fiten 23; deniz kenarına ve ovaya yurt edinmeyi yasaklayan hadîs — Ebû Dâvûd, Cihâd 105; ovalarda imar tahribatı ve zirâî arazi kaybı — Bursa Ovası örneği (TMMOB Ziraat Müh. Raporu); deprem ve yapı güvenliği; Allâh kullarına zulmetmez — Yûnus 10/44; Kehf 18/49; Fussılet 41/46 (“Kim sâlih amel işlerse kendisi içindir, kim kötülük ederse o da kendi aleyhinedir; Rabbin kullara asla zulmedici değildir”); mü’mini belâda sabreden kılma — Bakara 2/155-157; evladın emânet oluşu — Enfâl 8/28; Buhârî, Cenâiz 8 (kabirden çıkan çocuk); Müslim, Birr 11 (evlâdını kaybedene Cennet vaâdi)
- Mâtürîdî ve Ulu’l-Emr Âyeti: İmâm-ı Mâtürîdî (ö. 333/944) — Ehl-i Sünnet kelâmının iki imâmından biri; Kitâbü’t-Tevhîd (Klâust, Kahire); Te’vîlâtü’l-Kur’ân (BD Dâru’l-Mîzân neşri, 17 cilt); Ulu’l-emre itaat — Nisâ 4/59 (“Ey îmân edenler Allâh’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre itaat edin”) — Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb; Kurtubî, el-Câmi’; İbn-i Kesîr tefsîri; ulu’l-emrin üç veçhi (yöneticiler / hakim-kadı-savcı / ulemâ) — Mâtürîdî, Nisâ 59, 83 ve 4/59 te’vîlleri; Şiilerin “mâsûm imâm” yorumu — Şerîf el-Murtazâ, eş-Şâfî; Küleynî, el-Kâfî; Mâtürîdî’nin Şiaya reddi — Te’vîlât, Nisâ 59; Âl-i İmrân 3/103 (hep birlikte Allâh’ın ipine sarılın); emânet olarak hilâfet — Nisâ 4/58; emâneti ehline vermek — Taberî, Câmi’u’l-Beyân (Nisâ 58 tefsîri)
- Kureyş, Seçim ve Komutan Şartı: “İmâmlar Kureyş’tendir” hadîs-i şerîfi — Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/129, 183; Nesâî, Kudât 3; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ 8/243; mütevâtirliği — Muhammed Abdülhay el-Leknevî, el-Âsârü’l-Merfûa; Emevî-Abbâsî-Selçuklu döneminde şeriatin uygulanma şekilleri — İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşetmek; Hugh Kennedy, The Prophet and the Age of the Caliphates; İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin (ö. 150/767) Emevî ve Abbâsî iktidârına fetvâsı ve Zeyd b. Ali ihtilâli—İmâm Muhammed eş-Şeybânî, Kitâbü’s-Siyer; İbn Kutluğ, Tâcü’t-Terâcim; İmâm-ı Âzam’ın zindanda şehâdeti — Hatîbü’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 13/330; Serahsî (ö. 483/1090) — 15 yıl Özcent kuyusunda mahbûs iken el-Mebsût adlı 15 ciltlik eserini hıfzından yazdırması — el-Mebsût mukaddimesi; Kâtib Çelebi, Keşfü’z-Zunûn; İmâm-ı Yûsuf’un Abbâsî Harûnürreşîd zamanında kâdı’l-kudâtlık kabulü — İbn-i Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân; Selçuklu askerî komutanlarının Müslümanlık şartı — Nizâmülmülk, Siyâsetnâme; Almanya ittifâkında Alman Paşalarının başarısızlığı — Otto Liman von Sanders, Five Years in Turkey; Mehmed Niyâzi, Çanakkale Mahşeri; Enver Paşa’nın Sarıkamış fâciası
- Üç Semâvî Dîn ve Evrensel Hukuk: İslâm’ın Yahûdîlik ve Hıristiyanlığa şümûlü — Âl-i İmrân 3/84-85; Şûrâ 42/13; Mâide 5/48 (“Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik”); kısâs âyeti — Bakara 2/178-179 (“kısâsta hayât vardır”); Mâide 5/45 (“cana can, göze göz, kulağa kulak, burna burun, dişe diş”); Tevrat kısâsı — Çıkış 21:23-25 (“göze göz, dişe diş”); domuz eti yasağı — Bakara 2/173; Mâide 5/3; Levililer 11:7-8; Tesniye 14:8; leş ve kan yasağı — Mâide 5/3; Yaratılış 9:4; hırsızlık yasağı — Mâide 5/38; Mümtehine 60/12; On Emir (Çıkış 20:15; Tesniye 5:19); zinâ yasağı — İsrâ 17/32; Nûr 24/2 (“zinâ edene yüz sopa”); Levililer 20:10; On Emir (Çıkış 20:14); fâiz yasağı — Bakara 2/275-281; Âl-i İmrân 3/130; Rûm 30/39; Tevrat’ta fâiz yasağı — Çıkış 22:25; Levililer 25:35-37; Tesniye 23:19; Mezmurlar 15:5; Matta İncili 6:24; enflasyonun faizle eşitliği — Mustafa Özsoy, İktisatta Faiz ve Enflasyon; fuhuşun insânlık suçu oluşu — İsrâ 17/32; Mümtehine 60/12; köleliğin kaldırılma süreci — Beled 90/13 (“bir boyun azâd etmek”); Nûr 24/33; Muhammed 47/4; Mücâdele 58/3; Buhârî, Itk 1 (“Her kim bir Müslüman köleyi azâd ederse Allâh onun her uzvunu cehennemden koruyacak bir uzuvla azâd eder”); Müslim, Itk 22
- Emîrü’l-Mü’minîn Şartı ve Haram Fetvâları: Emîrü’l-Mü’minîn’in fıkhî şartları — Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye 1. bâb; İmâm-ı Gazzâlî, el-İktisâd fi’l-İ’tikâd; İbn Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye; İbn Haldûn, Mukaddime, hilâfet bâbı; halîfe’nin Kur’ân ve Sünnet’e mutlak bağlılığı şartı — Mâide 5/44-47 (“Kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerdir/zâlimlerdir/fâsıklardır”); hadîsler’in sahîhliğini inkâr edenler hakkında — İmâm-ı Şâfiî, er-Risâle, sünnetin hüccet oluşu; Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne; “Kur’ân bize yeter” söyleminin sapkınlık oluşu — Mâide 5/92; Haşr 59/7 (“Rasûl size ne verdi ise onu alın”); faize fetvâ veren diyanet tartışması — Diyânet Dîn İşleri Yüksek Kurulu faiz fetvâsı (2004, enflasyon-fâiz ayrımı münâkaşası); kök fetvâ—ed-Durarü’l-Hukkâm, Mecelle md. 102-104 — enflasyona göre alacakta tadil kâideleri; fuhuşa veya uyuşturucuya fetvâ verilemeyişi — Bakara 2/219; Mâide 5/90-91; eşcinselliğin lânetliği — A’râf 7/80-84; Hûd 11/77-83; Ankebût 29/28-35; Şuarâ 26/165-166; Neml 27/54-58; Lût kavminin helâki (kalp bir taş yağmuru) — Hûd 11/82-83; Hicr 15/73-74
- İhtilâf Rahmeti ve Âyet İnkârı: “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir” mehalli rivâyeti — Beyhakî, el-Medhal s.162; Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr; mücerred ihtilâf metni isnâdî zayîf olsa da mânâen hakkındaki hükmün sabitliği; ihtilâf ve ayrılık farkı — Âl-i İmrân 3/103-105; Enfâl 8/46 (“tartışmayın, yoksa gücünüz gider”); Şûrâ 42/13-15; hevâya uymanın yıkıcılığı — Câsiye 45/23; Furkân 25/43; Mâtürîdî’de “Allâh’ın indirdiği hükmü hak olarak görmeyen kâfirdir, inanıp amel etmeyen günahkâr mü’mindir” tafrîkî — Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Mâide 44 te’vîli; İmâm-ı Âzam’ın el-Fıkhü’l-Ekber’indeki “Kebîre işleyen mü’min günahkârdır; ama küfürle itham edilmez” kâidesi — Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıratü’l-Edille; Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn (Mu’tezile ve Hâricîler’in aksine Ehl-i Sünnet’in büyük günahkârı mü’min saydığı îtikâd); Kur’ân’dan âyet inkârının küfür oluşu — Bakara 2/85; Nisâ 4/150-151; Mâide 5/44
- Uğur Mumcu ve Cinsiyet Ameliyâtı: Uğur Mumcu’nun (1942-1993) “Fransız bilmem ne hukukuna uymuş, İsviçre’den medenî hukukunu almış…” sözü — Cumhuriyet gazetesi köşe yazıları (1980-1993); Türk Medenî Kânûnu (1926) — İsviçre Medenî Kânûnu iktibâsı; Türk Borçlar Kânûnu — İsviçre Borçlar Kânûnu iktibâsı; Türk Ceza Kânûnu (1926 öncesi) — İtalyan Zanardelli Kânûnu iktibâsı; Ticâret Kânûnu — Alman Kânûnu; İdârî Kânûn — Fransa Conseil d’État modeli; iktibâs meselesi — Recep Şentürk, İslâm Dünyasında Hukuk; Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku; Avrupa Birliği üyelik süreci ve LGBT düzenlemeleri — Yelda Özcan, Türkiye ve AB ilişkileri; SGK’nın cinsiyet değişikliği ameliyâtını finanse etmesi — Türk Medenî Kânûnu 40. md. (cinsiyet değiştirme şartları); SGK Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) 2012 (psikoterapi ve hormon tedâvisi geri ödemesi); eşcinselliğin Lût aleyhisselâm kavminin lânetlenmesine yol açan fiil oluşu — A’râf 7/80-84; Neml 27/54-58; Ankebût 29/28-35; Şuarâ 26/165-166; Buhârî, Hudûd 25; Ebû Dâvûd, Hudûd 28 (“Lût kavminin amelini yapanı ve yapılanı öldürün”); Tirmizî, Hudûd 24
- Lâyik Devlet ve Putin Denklemi: Lâiklik ile Emîrü’l-Mü’minîn şartlarının bağdaşmazlığı — Mâide 5/44-45; Nisâ 4/65 (“Rablerine and olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hâkim kılmadıkça iman etmiş olmazlar”); Rusya Federasyonu’nda Müslüman nüfus ve Putin — Aleksey Malashenko, Islam in Contemporary Russia; Ramzan Kadırov’un Çeçen Cumhuriyeti başkanlığı (2007-) ve Kor-general rütbesiyle Rus Ordusu’nda yer alması — Marlene Laruelle, Russian Nationalism; 24 Şubat 2022’de başlayan Rusya’nın Ukrayna işgâli ve Kadırov’un Kiev saldırısına katılım âçıklaması — Reuters/AP ajans haberleri; Osmanlı sonrası Halîfelik’in 3 Mart 1924’te ilgası ve Emîrü’l-Mü’minîn olgusunun fiilî durumu — Diyâ’ el-Halîlî, el-Hilâfetü’l-İslâmiyye; Hugh Kennedy, Caliphate: The History of an Idea; halîfe sıfatının artık sahipsiz olduğunun Ehl-i Sünnet beyânı — Ali Abdürrâzık, el-İslâm ve Usûlü’l-Hükm — reddiyeler: Mustafa Sabri Efendi, en-Nekîr; Dâniyâl Şen ve Muhammed Reşid Rıza, el-Hilâfe
- Sahte Şeyhlik ve Üstâdın İcâzeti: Şeyh ve mürşid-i kâmil arasındaki fark — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1. cilt 221, 260. mektûblar; Ebû Nasr es-Serrâc, el-Lüma’, ricâlü’t-tarîk bâbı; icâzet ananesi — Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsîri; Ahmed Yesevî’den başlayıp Bahaeddin Nakşîbend’e ve oradan Halvetiyye’ye uzanan silsile — Kâmil Mustafa eş-Şeybî, es-Sıla beyne’t-Tasavvuf ve’t-Teşeyü’; ölüm hastası ihtiyarlara basılan mührün gerçek icâzet olmayışı — İbn-i Teymiyye, Mecmû’u’l-Fetâvâ 11/444-509 (sahte şeyhler ve bid’î tarîkatlar); Abdülkâdir-i Geylânî, el-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hak (gerçek mürşid şeffâhatlı); Abdullâh Efendi (Mustafa Özbağ’ın üstâdı) — 18 yıl hizmet ve vefat sonrası da süren manevî râbıta — rüyâ ve hâl ile irşâd — Buhârî, Ta’bîr 2, 10 (“Mü’minin rüyâsı nübüvvetin 46 cüzünden biridir”; “kim rüyâsında beni görürse beni hak olarak görmüştür, çünkü şeytan benim sûretime giremez”); kurb-i nevâfil hadîs-i kudsîsi — Buhârî, Rikâk 38 (“Kulum bana nâfilelerle yaklaşıp durdukça sevdiğim kulum olur”); vefattan sonra şeyhin nazarının devâmı — İbn Atâullâh el-İskenderî, Latâifü’l-Minen; bir dergâhtan birden çok şeyh çıkması — Reşehât-ı Aynü’l-Hayât, Hâcegân silsilesi
- Abdülazîz Bayındır ve Kozmik Egemenlik: Abdülazîz Bayındır (d.1952) — İstanbul Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi em. prof., Süleymâniye Vakfı başkanı; televizyon programlarında Allâh’ın kader ilmini inkâr eden beyânları — 2020’li yıllara âid çeşitli YouTube yayınları ve kendisine karşı yazılan reddîyeler (Ebubekir Sifil, Ahmed Kalkan); Allâh’ın ilm-i ezelîsi — En’âm 6/59 (“Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın”); Hadîd 57/22; Lokmân 31/34; Fatır 35/11; Kamer 54/49-50 (“Şüphesiz biz her şeyi bir kadere göre yarattık”); Kaza ve kader âyetleri — Tevbe 9/51; Ra’d 13/8; kader hadîsi (Cibrîl hadîsi) — Müslim, Îmân 1 (“Îmân Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, rasûllerine, âhiret gününe ve kadere — hayır ve şerriyle — îmân etmendir”); Cehmiyye ve Mu’tezile’nin kader inkârı — Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn; Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal; Ehl-i Sünnet’in Allâh’ın ilmi-irâdesi-kudretiyle her şeyin yaratılışı hakkındaki kâidesi — İmâm-ı Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd; Tahâvî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye (kaza-kader bâbı); kulun tasdîk ile ikrar etmesi, yanılınca alânen tövbe etmesi gereği — Nisâ 4/146; Âl-i İmrân 3/135; Furkân 25/70-71
- Hakîkat Kapısı: Üstâdın Ayıplarını Örtmek: 4 Kapı 40 Makam — Hakîkat Kapısı’nın 10 makamı: “Kimsenin ayıbını görmemek, hiçbir kimseyi ayıplamamak” — Hâcî Bektâş-ı Velî, Makâlât (Esad Coşan neşri, KB); Yûnus Emre, Dîvân; “Cümle yaratılmışa bir nûr-ı Muhammedî gözüyle bakmak” — Fusûsü’l-Hikem, İbn-i Arabî; setr-i uyûb (ayıp örtmek) — Buhârî, Mezâlim 3 (“Kim bir müminin bir ayıbını örterse Allâh dünyâda ve âhirette onun bir ayıbını örter”); Müslim, Birr 58, 72 (“Müslüman Müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, onu teslim etmez, onu küçümsemez”); Ebû Dâvûd, Edeb 38; gıybet ayât-ı kerîmesi — Hucurât 49/12 (“Biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte tıpkı bunun gibi gıybetten tiksinin; Allâh’tan korkun”); nemîmemenin (kov-kovıcılık) lânetliği — Kalem 68/10-11 (“çok yemîn eden, aşağılık ve söz getirip götüren”); Buhârî, Edeb 49-50; Müslim, Îmân 169 (“Nemîmeme (koğucu) cennete giremez”); kabir azaďında iki kabir hadîsi — Buhârî, Vudu’ 55, 56; Müslim, Tahâret 111; zann-ı sû’ yasağı — Hucurât 49/12 (“Ey îmân edenler zannın çoğundan kaçının; bir kısmı günâhtır”); Buhârî, Edeb 57 (“zandan sakının, zan sözün en yalanıdır”); ölmüş bir âlimin ardından söz söylememek — Buhârî, Rikâk 42; Müslim, Cenâiz 95 (“Ölülerinizi hayırla anın”); imanın ekşiği olarak ölü gıybeti — Hucurât 49/12; İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü Âfâti’l-Lisân (dilin afetleri, 3. cözlük: gıybet, nemîmeme, yalan, kizb, iftirâ, su-i zan, istihzâ, tahkîr); İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1. cilt 33, 40. mektûblar (mürşidin arkasından konuşmanın mânevî helâki); El-Fâtiha ma’a’s-salavât — meclis kefâretinin toplayıcı âdâbı; Sürç-i lisân ettiysek affola kapanışı — tasavvuf âdâbı
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı