Sohbet Açılışı ve Mürîdin Haddi
Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’i hakkı, hak, batılı, batıl bilenlerden eylesin. Hakkı, hak bilip hak yolunda çalışan, koşturan, mücâdele edenlerden eylesin. Batılı, batıl bilip batıla karşı cihâd edenlerden eylesin. Rabbim cümlemize maddî manevî âfiyet nasip eylesin. Cümlemize maddî manevî ferahlık nasip eylesin. Maddî manevî genişlik nasip eylesin. Cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’in mübarek Ramazân oruçları şimdiden mübarek olsun. Rabbim bütün Ramazân boyunca oruç tutup Ramazân’ın sonunda af müjdesini alanlardan eylesin. Ramazân’ın sonunda bayramı bayram olanlardan eylesin. Rabbim inşâallâh ve rahman cümlemizi sıkıntılardan, kederlerden, gamdan uzak eylesin.
Cümlemizi Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’yi yaşamayı ve yaşatma mücâdelesi verenlerden eylesin. Selâmün Aleyküm. Bir, bir mürşid-i kâmil ya da mürîd-i gelmeden onun geleceğini bilir mi? Bunların hepsi de Allâh’ın bildirmesiyle alakalı. O yüzden kim gelir, kim gider, kimin gelişi görünür, kimin gidişi görünür. Bunlar Cenâb-ı Hak’ın göstermesi, Cenâb-ı Hak’ın takdiriyle alakalı. Bunu böyle bir kimse bilir dediğimizde, Allâh muhâfaza eylesin, haddi aşmış olur veya biliriz dersek, haddi aşmış oluruz, kibirlilik girer. Sûfîlik böyle bu tip mevzûlarda iddiâ etme yeri değildir. Böyle iddiâlı konuşanlar bu fakirce küstâh insanlardır. Çünkü fiiliyatı yaratan Allah’tır. Fiiliyatı yaratan Allah olunca Allah kulun emrinde değildir.
Bir hâl görecekse bir kimse Allâh’ın yaratmasıyla görür. Muhakkak bu tip işler, bu tip şeyler, tecelliyyâtlar olur. Ama bunu böyle haddinin hududunu bilmeden konuşmak hoş bir şey değildir. Bunu mürîd olacak olanlar kendilerince böyle düşünürler. Bizim geleceğimizi muhakkak görmüştür. Bazıları da küstâhdır. Bizi görsün, bizi bilsin. Bunları da gördük, yaşadık. O yüzden bu iş, gayret, mücâdele, Cenâb-ı Hak’ın lütfu, ikramı, ihsanı bunlara bağlı olan şeyler. Kulluğunu bilecek, kulluk yapmakta, sûfîlik yapmakta gayret edecek. Cenâb-ı Hak neyi bahşeder? Bunu kalkıp da önden peşinen konuşmak çok hoş bir şey değil. Bir mürşidi, kâmil müridi, onu düşündüğünde, onunla içsel olarak konuşmaya çalıştığında bunu duyar mı?
Rabbim duyurursa hepsini de duyurur. Rabbim duyurursa, beş bin kişi onunla içsel olarak konuşmaya kalksa beş bini de duyar. Veya gerekliyse duyar. Gereksizse duymaz, Cenâb-ı Hak duyurmaz. Cenâb-ı Hak duyurursa bütün ümmet-i Muhammed’i duyurur. Cenâb-ı Hak duyurursa bütün böğürtüsüne, böceğine, hayvanından, kuşuna kadar duyurur. Allâh duyurursa olur. Bir de bu tip şeylerde, ümmet buna dikkat edin. ümmet-i Muhammed’in faydasına olan şeyler önemlidir. bazı üstadlar vardır, ümmete muallik değildir. Kimisi kendine muallikdir. Kendine üstaddır yani. Kimisi bulunduğu topluluğa üstaddır. Kimisi daha geniş bir çerçevede üstaddır. O yüzden bu hâller onlara göre de değişir. Tekrar burada ona söyleyeceğim.
Mürîdin böyle kendi kendine, ben içsel konuştum, beni duydu mu, duymadı mı, bu tip işin içerisine girmesi de hoş değil. Fenâ fi’ş-şeyh nedir? Şeyhinde fânî olmaktır, fenâ fi’ş-şeyh. Ama biz bunu çok önemsemeyiz. Bizim önemseğimiz fenâ fi’r-Resûl olmaktır. Sebebi şudur.
Fenâ fi’ş-Şeyh mi Fenâ fi’r-Resûl mü?
Fenâ fi’r-Resûl olmak için bir kimse Hazret-i Peygamber’i Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’ni çok sevmeli ve Sünnet-i Seniyye’yi yerine getirmelidir. Muhakkak ki üstadını sevmelidir. Bu sevilmeyecek mânâsında değil. Ama bir kısım ehl-i tasavvufun bu konuda vartası var. Bunu bu fakir yol boyunca görmüş olduğu şeylerden fenâ fi’ş-şeyh noktasına geleceğim deyip kendisini istismar eden, ne bileyim malını, mülkünü, parasını, pulunu istismar eden insanlar da gördüm ben. Öyle olunca en sağlam ip, en sağlam bağlılık Hazret-i Muhammed-i Mustafa’ya olandır. Şeyhler hata yapabilir, mürşidler hata yapabilir, mürşid-i kâmiller hatâ yapabilir. Onların eksiklikleri olur, yanlışlıkları olur, muhakkak olur.
Bu sefer mürîd, fenâ fi’ş-şeyh olacağım deyip de benim üstadım böyle yaptı deyip de kendisi de öyle yapmaya kalkıyor. Bu sıkıntılı. Bunu şöyle gördüm, bir bizim meşhurdur ya bende bir tecrübe olmuştu bu. Allâh rahmet eylesin. Şeyh Efendi Hazretleri beni 28 Şubat’tan önce şeyhler toplantısına götürüyordu. İki toplantıya kendisi bizatihi beraber gittik. İki toplantıdan sonra dedi bundan sonra sen devam et. Şeyhler gelmezse halîfeler gidiyordu çünkü. o zaman için cemaate benim halîfeliğimi falan ilan ettiği yoktu ama orada halîfem diye tanıttı. Şeyhlere ve halîfelere. Orada tanıttı, burada tanıtmadı. Sustuk biz. Dedik ki her şeye müdahale etmeye gerek yok. Ben orada şeyhler toplantısına ve halîfeler toplantısına katılıyordum.
Katıldığımda orada bir halîfe ile tanıştım. Cebi dizine kadardı şalvarının. Diktirmiş şalvarına şeyhlik bekliyor. Dedim bu ne? E dedi bu benim cumalığım dedi. Dedim ne oluyor cumalıkta? Her cuma dergâhta cuma mübareğine geliyorlarmış ve herkes şeyhinin cebine harçlık koyuyormuş. O yüzden cep dizine kadar. Ben yaklaşık orada 35-40 tane şeyh vardı. Bir o kadar da halîfe vardı. Hatta bizim eski Adnan’dır, Cafer’dir, Hüseyin’dir bilir. Bir toplantı da biz Bursa’da yapmıştık o zaman için. Bir kısmında Bursa’ya gelmişlerdi. Ben onlarda nelerin yaşandığını üç aşağı beş yukarı bildiğimden dedim ki sağlam yol, Sünnet-i Seniyye. Bir kimse üstadını bir üstad gibi sevsin ama üstadında muhakkak fânî olabilir seviyorsa.
Bunda bir sıkıntı yok. Ama fânî olacaksa Hazret-i Muhammed Mustafâ’da olsun. Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’de. Onun Sünnet-i Seniyyesi’ne iyi sarılsın. Ve onun Sünnet-i Seniyyesi insanın kurtuluşuna sebep olur. Mürîdlerinize ilk verdiğiniz ders aynı günlük vird midir? Bu herkesin dersi değişir. Biz kardeş diyoruz, mürîd demiyoruz. Biz kardeşlere bu noktada onun durumunu hâline göre bir vird veriyoruz, bir ders veriyoruz. Ondan sonra herkese de aynı olmuyor. Kimisine ayrı esmâ oluyor, kimisine başka esmâ oluyor. Öyle gidiyor. O kimse dersli olur, ders vermediğiniz o seviyede olmayan ama dersi vereceğiniz seviyeye gelmesi gereken derviş adaylarına ne verirsiniz? Yine herkese farklı farklı bu konuda dersler olur, farklı farklı virdler olur.
Bu şöyle olur, böyle olur denmez bu işlerde. Geçen hafta da devam ediyor demek ki. Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi, Abdullâh Gürbüz Efendi, Nakîbü’n-Nükabâ’a icâzeti verdi mi? Siz gördünüz mü? Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi, Abdullâh Gürbüz Efendi, Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti verdi mi? Siz gördünüz mü?
28 Şubat ve Şeyhler Toplantısı Hâtırası
Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi Hazretlerinin geçen hafta da sıralamıştım Nakîbü’n-Nükabâ’larını bildiğim kadarıyla. Sivas’ta Ali Efendi vardı, Nevşehir’de Abdullâh Efendi vardı, Ankara’da Yâkub Efendi vardı, Karabük’te Mustafa Efendi vardı onun kardeşi. Benim bildiklerim bunlar. İstanbul’da da Ali Efendi vardı. Benim bildiğim Nakîbü’n-Nükabâ’ları bununla birlikte aldım. Benim bildiğim Nakîbü’n-Nükabâ’ları bunlardı. Şeyh Efendi’nin Nakîbü’n-Nükabâ icâzetini, ben, o Nakîbü’n-Nükabâ icâzetlerinin hazırlanmasını, o işi bana vermişti görev olarak. Dedi ki Mustafa Efendi oğlum dedi, Nakîbü’n-Nükabâ, Nâkıb, Çavuş, derviş icâzetlerine dedi hazırlanması lazım. Onunla o sonra bu konuda dedi, Nevşehir’de böyle had yazan, düzgün Arapça yazan yok.
Bunu dedi. Bursa’da yazdırabilir misin, yaptırabilir misin? Yaptırırım dedim ben. O zaman da bir ilahiyatta okumuyordu herhalde. Okuyor muydu? Okumuyordu da. Onun böyle yazan bir arkadaş vardı. Onunla o sonra, o ve onun çevresindeki insanlarla Şeyh Efendi o kendi Nakîbü’n-Nükabâ icâzetini örnek olarak bana verdi. O Nakîbü’n-Nükabâ icazetinden ben örnek çıkardım. Aynı Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi Hazretleri’nin vermiş olduğu Nakîbü’n-Nükabâ icazetinin örneğinden ben Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti. Tabii bunu Şeyh Efendi Hazretleriyle boyuna istişare ederekten söylüyordum. Nakîbü’n-Nükabâ icazetlerini, Nâkıb icazetlerini, ondan sonra Zâkir Çavuş Derviş icazetlerini hazırlamıştım. Hatta bunların ilk çiğleri dediğimiz çiğleri, hepsi hâlâ daha durur bende.
Bunların hepsini Allâh affetsin böyle büyüklenmek gibi olmasın, kibirlenmek gibi olmasın hepsini boş bir şekilde Bursa’da biz hazırladık. bu hazırlama aşaması hepsi de benim inisiyatifimin altında olduğu her adımı, her şeyi normalde onun hem Türkçeleştirilmesi hem tekrar yazılması. Bunların hepsi de bitti, ondan sonra Şeyh Efendi’ye de gösterdik bunları, Türkçesini de gösterdik. Ama örnek Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi Hazretlerinin Şeyh Efendi’ye vermiş olduğu Nakîbü’n-Nükabâ icâzetiydi örnek olarak. O örnekten devam ettik. Bu normalde şimdi buradaki Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti de o yüzden Çorumlu Hazretleri’nin yazmış olduğu Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti. Biz onun üzerinde hiçbir değişiklik yapmadık, bir tek Pîr Efendilerde ilave ettiklerimiz oldu.
Onu da ben söyledim dedim böyle böyle Şeyh Efendi’nin bu konuda bir Allâh biliyor şunun da yazın dediği olmadı dedim. Falanca Pîr Efendi’yi de böyle oldu böyle oldu bunu da yazabilir miyiz? Yaz Mustafa Efendi, filanca Pîr Efendi bunları açık açık konuşuyorum ilk defa soru gelince öleceğiz gideceğiz hepimiz de arkamızda ne o bir şey doğru bilinsin. Mademki soru geldi Şeyh Efendi Hazretlerinin oğlum şu Pîr Efendi’yi de bu Pîr Efendi’ydi yaz diye böyle bir şeysi olmadı. Ona ben sundum efendim filanca Pîr Efendi geldi böyle böyle dedi filanca Pîr Efendi de böyle böyle dedi bunları da yazayım mı dedim ben yaz Mustafa Efendi dedi yazdım ben onları. O normalde yazdırdım onu o sonra bütün icâzetlerin hepsi de boştu.
Mühürlerini de yaptırdım o zaman için dergâhın icazetlerini. Ve Abdullâh Efendi’nin normalde nükabâ icâzetini ben bir zaten gördüm ya bakmam lazım şimdi onun çiğni de bulurum da sonra ben tabi verdim onu tekrar kendisine iade ettim onu.
Nakîbü’n-Nükabâ İcâzetlerinin Hazırlanışı
Onun tabi rica etse fotokopisi çekildikten sonra yazıldıktan sonra ve Şeyh Efendi’nin bu manada nakibini nükabâ icâzeti vardı. Sonra da Şeyh Efendi tören yaptı zaten eski arkadaşlar bilir o zaman için Ahmed Ulan abiye ver dedi normalde töreni arkadaşlar biliyorlar. Abdullâh Efendi’den hangi icâzetleri aldınız başka icâzetiniz var mı? Şeyh Efendi Hazretlerinden yazılı olarak benim bir nakibini nükabâ icâzetim var o da burada asılı zaten. Hatta bir böyle mühürde bir sıkıntı oldu iki tane olmasının sebebi o bir eski mühür var bir yeni mühür var. Hatta bana dedi ki Mustafa Efendi oğlum dedikodu yaparlar sonra yeni mühürle de bir tane mühürleyelim dedi siz bilirsiniz efendim dedim. İkisi de orada zaten eskisi de yenisi de o yüzden Şeyh Efendi’den yazılı olarak aldığımız icâzet o.
Şimdi bir yazılı icâzetler vardır bir de sözlüler vardır. Bunun sözlüsü de geçerli midir geçerlidir. Şeyh Efendi’nin bana ama benim kendime söylediklerini ben konuşmuyorum bunlara. Bu iki kişinin arasındadır. Bu topluma ilgilendirilse konuşulur topluma ilgilendirilmezse konuşulmaz. Bir önce ben bu dergâha giderken zâkirlik nedir, çavuşluk nedir, nakîblik nedir, nükabâlık nedir, halîfelik nedir, şeyhlik nedir. Bunlarla alakalı bilgisi olan bir kimse değilim. Bunun için de dergâha giren bir kimse de değilim. Ta yolun başından itibaren bütün arkadaşlar yanımızda duranlar beraber yol yürüdüklerimiz bilirler. Biz daha bugüne kadar ağzımızdan biz şunu olduk sözcüs çıkmamıştır. Şeyh Efendi bana bir şey söylerdi ben hiç seslenmezdim.
Derdim ki Mustafa Özbağ, sen bir şey olmak için gelmedin buraya. Allah rızası için buradasın, yürü. Şeyh Efendi Hazretleri o yüzden hatta bir anektodu anlatayım size. Nakibi nükabâ icâzetleri yazılıyor, bana dedi ki Şeyh Efendi telefonda, oğlum sen kendinin de yazdır dedi, icâzeti. Telefonda bana öyle diyor. Efendim hakkınızı helal edin dedim. Biz oraya getirelim, siz orada kimi istiyorsanız yazın dedim. İyi hadi o zaman dedi. Ben icâzetleri götürdüm, bütün arkadaşlar toplandı. Yan tarafta küçük bir oda vardı evinin altındaki dergâhın yanında. Hepsini koydum orta yere. Hür olsun, rahat olsun, herkes rahat olsun diye ben dışarı çıktım. Dedim ki senin işin bitti, senin işin buraya kadardı. Ha nakibini gâbâ icâzetleri yazılacak dedim şeyhin de hür olsun, herkes hür olsun.
Çıktım dışarıdan, kimi yazdırıyorsa yazdırsın. Neyse birinci Ahmed Duran ağabey yazdırmış. Ben bitmiştir mesele diye abdest aldım hatta. Ondan sonra geldim ben abdest almaya çıktığımda bizim o yazan arkadaşa demiş ki Mustafa ağabeyin ismini de yaz oraya demiş. Ondan sonra o gelince kadar yaz bitir hemen demiş. Ne dedi o da yazmış. Ben geldiğimde Bursa’yı mı yazalım, Bayındır’ı mı yazalım bunu konuşuyorlar. İçeri girdim ben. Oğlum Bayındır’la işi yok artık, toprağa Bursa’nın, Bursa’yı yazın dedi. Ben ilk etapta kimi Bursa’yı yazıyorlar diye baktım ondan sonra bizim o malla dedi ki ağabey seni yazıyor dedi. Seslenmedim yazmış, yazdı. Öbür arkadaşlarda yazdı. Ondan sonra Ödemişli Âdil’i yazdı. Mustafa vardı Hollanda’da onu yazdı.
Ahmed Turan ağabey vardı, Nakib Nugabba olarak. Şey vardı Nevşehir’de Âkif Hoca vardı. Benim bildiğim bunlar başka var mı? Adnan Hoca var mı? Nakib Nugabba. Nuri, Nûri’ye vermedi şeylik. Nugabba’lık vermedi. Adili yazdım. Unuttuğum varsa diye onlara soruyorum. O yüzden onlara Nakib Nugabba’yca hazretleri verdi. Sonra her Nakib Nugabba’ya kime nakîblik verecekseniz onların da isimlerini yazın dedi. Onlar yazdırdılar tabi. Bana sordu sen yazdırmıyor musun dedi. Siz kime emrederseniz ben onları yazayım efendim dedim.
Şeyh Efendi’nin Sözlü Emri ve Tören
Bu sefer herkes duyuyor oradaki Nakib Nugabba’ların, orada o işin içerisinde duranların hepsi de duyuyor bunu. Bakın bunlar, bu sözler buradan bir pay çıkarmak için söylemiyorum. Bu sözler farklı sözlerdir bir şeyhin ağzından çıkınca. Söylediği şey şu, o zaman Bursa’nın nakîblerini de Bursa’da yazalım, Bursa’da törenle verelim. Bu ne demektir biliyor musunuz tasavvuf ıstılâhında? Tasavvufu istilahta orada ayrı bir tören yapıyorsan orası halifedir. Bu tarîkat istilahında böyledir. Siz nasıl derseniz öyle yaparız efendim dedim. Bu bana söylediği şey, bir gün Hollanda’dan aradık oğlum dedi, Bursa’da dedi tören yapacaktık bir türlü gelemedik. Sen dedi pilav dök, aşure kaynattır, kimi nakîb edeceksen dedi, nakîblerini hazırla, onların icazetlerini ver dedi.
Bir nakib-i nükabânın buna yetkisi olur mu? Olur. Ama bu halifenin yetkisindedir asıl. Ben dedim ki efendim geldiğinizde verelim yine. Bunlar böyle süre geçti geçti gitti süreç, tabi Bursa’dan kimseye bu süreçte bir şey efendim bana söyledi filancaya filancaya filancanın nakîblerini yazdır dedi. Dedikleri kimse Adnan, Câfer, Hüseyin. Şey efendi üçünü de dedi ki, oğlum nakîblerini yazdır dedi ondan sonra. Üçünü de kendisi söyledi. Bana söyledi, yine kimseye bir şey söylemedi ama bana söyledi. Üçünü de nakibini yazdır oğlum dedi ondan sonra. Tören yaptır dedi, tören yaptır dedi. Siz geldiğinizde yapalım dedim. Hâlâ daha duruyor. Bu açık açık konuşuyorum ölürüm kalırım yarın öbür gün. Bu konuda onların hakkını hukukunu yemek değil.
Birkaç seferdi dile getirdim hatta geçenlerde gene dedim. Câfer bunları yazalım, tören yapalım dedim verelim. Câfer dedi aramıza makâm girmesin dedi. Dursun şimdilik dedi öyle siz bilirsiniz gene dedi. İyi o zaman dursun dedim öyle kaldı. Şimdi bu şey efendinin bana söylediği şey bu. Ha devam etti gitti. Şimdi o yüzden şey efendi en son hastayken bana telefon açtı. Mustafa efendi dedi o akşam ders var Perşembe. Bugün arkadaşlara şeyhliğini ilan et oğlum dedi. Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi sağlığında ilan etmedi. Dergâh oğlum dedi paramparça oldu dedi. Ben dedi sağlığımda ilan edeyim dedi. Ahmed Duran’la dedi sen dedi ona da telefon açtım dedi. Şehlini ilan et dedi. Ben de efendim hakkınızı helal edin emrinizi dinlemek gibi değil ama dedim.
Ben bunu yapamam efendim dedim. Ben ilan ettiririm o zaman dedi. Telefonu kapattı ondan sonra bizim Hacı Remzi’ye telefon açtı. Demiş bu akşam ilan et. O da dedi ilan edeceğim şeyhini dinle ilan et dedim. O da ilan etti. Ben de dedim arkadaşları aldık rafa koyduk. Şeyh efendinin sağlığında kalkıp da şeyhlik yapacak değilim dedim. Şimdi bir şey böyle de bir şeyhlik icâzeti verir mi el cevap verir. Verdiği hak mıdır? El cevap haktır. Buradan geri dönebilir mi? Geri dönemez. O mesele bitmiştir artık. Bu da tasavvufta teknik bir noktadır. Bir kimseye sen şeyhsin dersen senin şeyhliğini geri aldım diyemezsin. Veya sen bu tiyağınsın bu böyle değil diyemezsin. Şimdi tabi şeyh efendiyi oraya götüren yolun daha öncesi var.
Bugüne kadar açmadığım bir zarf daha açayım. belki de yakın birkaç kişi söylemişimdir ama hiç kimseye açmadığım bir zarf daha var. Şeyh efendiyle gittiğimiz son ömre. Son ömrede biz bu konuyu İsmail’le de hiç konuşmadık. Son ömrede şeyh efendi hazretleri Allâh rahmet eylesin. Oğlu Hasan’ın şeyh olmasını çok istiyordu. Bunu bana söylemedi ama ben hissediyordum. Bizim İsmail’e de her gün râbıta yaptırıyor. İsmail de gidiyor şeye Ashâb-ı Suffe’nin olduğu yere. Oradan kalkıyor İsmail sermest bir şekilde geliyor. İsmail o ömrede Medîne-i Münevvere’ye de bir şey yapar. Medîne-i Münevvere’ye de sermest. Ben de İsmail’e takılıyorum. İsmail, râbıta ağacı gibi olup diyorum. Ama şeyhini dinle. Asla kimseye söyleme diyorum.
İsmail hatırlar şimdi onu. Asla kimseye söyleme diyorum ben. İsmail de sırr yapıyor şimdi kimseye söylemiyor. Tabi bunu şey efendi ona söylüyor.
Son Ömre ve İsmail’in Rüyeti
İsmail her gün râbıta yapıyor. Her gün münâcât ediyor orada. Münacaattan aldığı cevabı şey efendiye söylüyor. Şey efendide diyor ki Mustafa efendiye söyleme. Ben de İsmail’i bugüne kadar hiç sormadım. Doğru mu İsmail? Ver telefonu, mikrofona İsmail’e şimdi. Bakın kaç yıl geçti üzerinden 2003 müydü o ömre? 2001 efendim. 2001, 2022. Kaç yıl geçmiş? 21 yıl olmuş. 21 yıl olmuş. Ben İsmail’e oturup da İsmail orada ne gördün? Sana Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ne söyledi diye İsmail’e hiç sormadım. Hep İsmail’e dedim ki her gün İsmail böyle telaş ediyordu. Ben diyordum ki şeyhini dinle. Asla hiçbir şey söyleme. Hoş geldiniz. Buyur İsmail gördüklerini söyle bakalım şimdi. Şey efendinin özür dilerim.
Şey efendinin bana öyle söyletmesinin burada delili var şimdi. Arka bahçesi burada. Evet İsmail. Şey efendinin dedi ki bir bak oğlum sürekli söylüyor. Bir bak efendim dediği gibi bizim Hasan’ın şeyi var mı? Nasibi var mı dergâhta? benden sonra şey olacak var mı diyordu. Ben soruyordum sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz dedi ki dergâhta evet bir tane Hasan var. Ama o Hasan bu değil dedi. o Hasan bu değil dedi. Senin oğlun değil. Tabi ben gidip söylüyorum. Tekrar git sor diyor. Her aşağı yukarı bu birkaç şey devam etti. Ondan sonra tamam dedi kapattık artık konuyu ama tabi. Mustafa efendi bana diyordu zaten aynı dediği gibi söyleme sakın şeyhini dinle kimseye de söyleme. Ben de söylemiyordum.
Burada da ilk defa bir tane Hasan var ama o Hasan o değil dediğini bizzat sallallâhu aleyhi ve sellem efendimiz söyledi bana. Peki bir daha hiç söylemedi mi dergâhın sahibi filancadır diye? Onu da söyledi. O da şimdi dedi ki dergâhın asıl benim peygamberhane yürüyüşünde götürecek olan Mustafa efendidir. Mustafa efendi asıl Mehdiyyet’e giden yolun açılışını açacaktır. Ve Kur’ân sünnet vatan millet sevgisini aşılayacaktır dedi. Onun için evladım zamanı var bekleyin sakın bir yerde de bunu da söylemeyin çünkü tefrîk ederler. Ben tabi bu sallallâhu aleyhi ve sellem efendimizin bu dediğinin bir kısmını şeyh efendi ile paylaştığında şimdi efendimizin dediği gibi ölüp gideceğiz. Dedi ki oğlum sakın bunu söyleme sakın söyleme.
Sonra bir hastalığında da bununla alakalı dedi ki evladım dedi ben dedi. Hacı Mustafa efendi’yi ayırıyorum. Ya daha yataktaydı zaten son gittiğimizde neden dergâh ikiye ayrılıyor ve orada da tefrîk etmesinler şey yapmasınlar yolu açık olsun yolu düzgün gitsin. Ama dergâhın devamiyeti ben buna yemin edebilirim herkese de söyleriz dergâhın devamiyeti Mustafa efendi de yürüyecek dedi. Son dediği bu efendim. Evet şeyh efendi hazretleri bunu söylerken de arkasında görülen haller değişik böyle tecelliyyâtlar vardı şeyh efendi hazretleri de böylece benim şeyhliğimi bir arkadaşa ilan ettirdi. O gün dediydi vefat ettikten 60 gün sonra git Mustafa efendi ile tekrar istişare edin git dersini al demişti.
Ben de 60 gün sonra geldiğimde Nûri abiler sağ olsun. Oktay abiler Nûri abiler sizin evde iftârda idiler iftâr vermişsiniz beni de çağırmıştınız. Orada biz ilk o gün şeyh efendinin sizin görevi verildiğini neden şey olduğunu falan anlatmıştı ben de orada size söylemiştim efendim. Evet Allâh râzı olsun. Şeyh efendi ile olan şey bu kadar. Başkaca icâzetiniz var mı? Evet yazılı olarak soruluyor ise iki tane daha bu fakire verilmiş olan icâzet var. Birisi Sudan’dan Kabbaş Şâh hazretlerinden birisi de Bosna Kaçuni’den. Ankara’da Bâran Efendi var Nakşibendî şeyhi Kadir-i Nakşibendî. O Bâran Efendi bana halîfelik sana dedi halîfelik vereyim dedi. Ben de dedim ki benim şeyhim orada. Dedim şeyhime söyle bana söyleme dedim.
Mustafa efendi sen halifesin dedi bana. Estağfurullah efendim dedim benim böyle bir şeyim yok.
Üç Ayrı İcâzet ve Nakşî Halîfelik Teklifleri
İddiam yok. Dedi ben senin icâzetini yazayım senin halîfeliğini vereyim dedi. Allâh râzı olsun efendim dedim siz bunu şeyh efendiye söyleyin. Şeyh efendiye söyledi. Şeyh efendiye dedi ben Mustafa efendiye müsaade edersen halîfelik vermek istiyorum dedi. Şeyh efendi hiçbir şey demedi muhabbet bitti. Sonra dedi ki oğlum ne almadın halîfelik dedi. Estağfurullah efendim ben halîfelik için gelmedim ki dedim. O bana söyledi dedim ben de size yönlendirdim dedim. Ben ne yapayım halîfeliği gibisinden. Ankara merkez vaizinden emekli şimdi ismi aklıma gelmiyor. Debitten beri düşünüyorum ismi neydi diye. O da Nakşibendî şeyhiydi Kadir-i Nakşiydi o da. Hatta evinde filan misafir olduk onun. O da bana halîfelik verecekti onu da şeyh efendiye söyledi dedim.
O daha ileri şeyler söyledi bana dedim şeyh efendiye söyle. O da söyledi şeyh efendiye şeyh efendi onlara verin de demedi. Şeyh efendi dervişiyim ben kalkıp da bu konuda bir şey söyleyecek noktada değilim. Böylece onlar da tabi halîfelik verdim deyince bu sözlü icâzet olur. O da bu bir sözlü icazettir. Mesela bir şey bir kimse sen benim halîfemsin dedin de sözlü icazettir o. Halifeliği geriye alabilir şeyhliğini geri alamaz bir kimse. Bunlar da sözlü olanlar bunları ilk defa söylüyorum şimdi. Ama bunlar orada konuşulan şeyler şey efendiyle arasında konuşulan şeyler bunların yazılısı var mı? Yok. Bunlar oradaki mesela halîfeler biliyorlar bunu oradaki şeyhler biliyor. Hatta ben şeyhler toplantısına girdiğimde Abdullah efendinin halîfesi deyince öbür günler diyordu bizim de halîfemiz. o ikisi de bizim de halîfemiz diyordu ama orada konuşulan şeyler bunlar.
Fakat bir kimsenin şahsına ölçü olur mu? Evet. Topluma ölçü olur mu? İnanana olur. İnanmayana olmaz. Kabul edene olur kabul etmeyene olmaz. Ama Cenâb-ı Hak’a hamdediyoruz bu konuda bir iddiamız yok ama öbür günlerde burada asılı zaten kimseden sakladığımız gizlediğimiz yok. Bunun da adabı budur o kimse varsa bir icâzeti asar bulunduğu yere. Herkes der ki evet icâzeti burada bitti. İcazeti arar mı bir kimse? Arar. Hakkı mıdır? Hakkıdır. Eyvallah. Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti almış bir kimse şeyhlik yapabilir mi? El cevap yapabilir. Bu tarîkatın içerisinde bir şeydir. Ne o? Teknik bir kuraldır. Bir kimse Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti aldıysa o kimse şeyhi vefat ettiğinde kendisi şeyhlik postuna oturup şeyhlik yapabilir mi?
Evet. Ders verebilir mi? Evet. Hiç kimse de ona itiraz edemez. Sen nasıl şeyhlik yapıyorsun diye. Çünkü Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti demek o kimsenin beşinci esmâya gelmesi demek. Beşinci esmâdaki bir kimse de şeyhlik yapar. Eğer onun yolu yürümediyse dahi bütün mürîdânın beşinci makâma kadar getirir. Çünkü Allâh affetsin şeyh efendi benim Nakîbü’n-Nükabâ olduğumu o zahiri olarak verdiği ayrı bana daha Bayındır’da iken söylediydi. Sen istediğinin dersini verirsin, alırsın, esmâsını değiştirirsin, şunu yaparsın, bunu yaparsın. Biz tabi sonradan öğrendik. O halîfelere aitmiş bütün yetkiler. Daha ben Bayındır’da iken bana söylemişti onları. Ama yazılı bir şey yoktu. O yüzden Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti alan bir kimse şeyhi vefat ettikten sonra teknik olarak şeyhlik yapabilir.
Şimdi dergâhlar, tarîkatlar kapatıldığından dolayı bu öğretileri bilmiyor insanlar. O yüzden soruyorlar zaten. Bu öğreti de kalsın madem ki soruldu herkes de bilsin. Rufâîlerde şiş burhânı varmış sizde de şiş burhânı var mı? Evet. Şişleri yaptırdık da. Câfer’e dedim, Câfer şişleri yaptır dedim. Bir gün dedim lazım olur bir şey olur dedim. Ondan sonra dedim inşâallâh hazır olsun. Hatta bizim Üsküp’teki Murtaza takılıyor, Murtaza şişliyor musun ortalığı diyorum ben. Ondan sonra seni bekliyoruz filan dedi bir sefer gel. Ondan sonra yapalım diye.
Nakîbü’n-Nükabâ’nın Şeyhlik Yetkisi ve Şiş Burhânı
İyi dedim, geleyim bütün komple dedim herkesi bir şişleyeyim orada filan dedim. Öyle bir gülüştük. Tabii şimdi bunun da icâzetini sorarlar bize. şiş burhânı var mı? Yok icâzeti. Ama inşâallâh şimdi zaman zaman böyle bir galeyâna getiriyorlar beni hayal isim aslında. Ondan sonra diyorum ki yok bizim adımız büyük iki yıl dört ay cezası var çünkü Türkiye’de. Mustafa Özbağ galeyâna gelme diyorum sakin ol. Ondan sonra bu ara gene birileri gelip ondan sonra böyle şişle derviş toplamaya çalışıyormuş. Tabii ondan kaynaklanıyor biraz da o da bir de hava atıyormuş bizde şiş burhânı var icazetli filan diye. Havaları mübarek olsun. Ondan sonra tabii bu gündeme geliyor. Bizim böyle bir şeyimiz yok ne bileyim böyle bir derdimiz yok şeyhimden dolayı.
Şey efendinin üzerinde de böyle bir dedikodu olmuştu şiş burhânı yok nasıl Rufâî filan gibisinden. Bu sefer şey efendi Allâh rahmet eylesin. Bursa’da da yaptı arkadaşlar bilirler. Şey efendi şiş burhânı yaptı birkaç yerde. Hatta şişler bende duruyordu uzun müddet bende durdu şişler. ben sonra yanlış anlaşılacak böyle burhânı meraklı veya burhânı kullanacak anlaşılacak diye ben hepsini paketledim götürdüm Nejla’e. Dedim efendim bunlar uzun müddet duruyor. Dedim yüzlerinde dedim yanlış anlaşılır o yüzden sizde kalsın efendim burada dursun. Lazım olursa siz bir yere götürürsünüz filan dedim öyle kaldı. O yüzden evet Rufâîlerde şiş burhânı meşhurdur. Olması lazım mı değil. Olması lazım mı değil.
Şart mı değil. Ama lazım mı evet. Lazım mı evet ama şart mı değil. Allâh bizi affetsin. Bu sorular da bitti. Bu konuları da ben arkadaşlar artık herhalde bu konuda gerekli olan cevapları aldıklarına inanıyorum. Rabbim cümlemizi Kur’ân ve sünnet dairesinde yaşayan ve yaşatma mücâdelesi veren kullarından eylesin. Bu normalde muhakkak yol yürüyen insanlar kendilerince nerede yürüdüğünü sahîh mi değil mi. Bu konuda kafasında şüphe oluşmaması için bunlar lazım mı evet. Bunlar konuşulur dergahlarda bunlar söylenir dedikodular olur. Bunların üzerinden yorumlar yapılır. Yok şöyle miydi yok böyle miydi yok şöyle mi oldu yok böyle mi oldu. Bunlar insanın yolunu keser. Bakın bunlar insanın yolunu keser.
Bir de ayrıyeten yol kesiciler vardır. O yol kesiciler de dedikoduyla gıybetle iftirâyla yok şöyleydi dedi yok böyleydi dedi yok öyle dedi değildi böyle dedi değil diye yol keserler. Geçenlerde şuna üzülmüştüm baya oluyor. bazıları Şeyh Efendi Hazretlerinin şeyhliğine de laf söyledi. o da şeyh değil filan. Açık açık konuşayım bunları da. Şimdi bir kimse bir şey yapacaksa birilerini kötüleyerekten bir şey yapmayacak. Birilerini kötüleyerekten bir yere gelmeye çalışmayacak. Kim birilerini kötüleyerekten bir yerlere gelmeye çalışıyorsa o zayıf karakterli bir insandır. Onun kendisine ait şüpheleri vardır. Meydan geniş canım kardeşim. Sen hizmet et koştur. Sen çalış. Allâh için sende bir şey var ise millet rüyasında görür hâlinde görür.
Cenâb-ı Hak onu bir şekilde tanıtır. Senin kendini methetmene senin bir başkasını kötüleyerekten bir yere gelmene gerek yok. Ehli tarîkatın, ehli sûfînin içerisine bu tip fitneler koymak, bu tip sözler kullanmak o kimsenin fitneci başı olduğunu gösterir. O kimsenin daha ağırını konuşacağım. Südünün temiz olmadığını gösterir. Sen çık yola. Sen şeyhsen şeyhliğini yap. Koştur, mücâdele et, sohbet et, anlat, devam et. Sen kalkıp da bir başkasının dervişine çengel atacağım, bir başkasının dergâhın içerisinde karıştıracağım diye uğraşıyorsan vallada billa da tillâh da sen fitneci başısın. Bu kim olursa olsun. Sen Abdullâh Efendi’nin sağlığında Abdullâh Efendi’ye bir laf söyleyemeyeceksin, bir şey diyemeyeceksin, Abdullâh Efendi vefat edip gittikten sonra onun şeyh olmadığını söyleyeceksin.
Abdullâh Efendi’ye Laf Atanlara Cevap
Onun şeyhliğinin de geçersiz olduğunu söyleyeceksin. Sağlığında neredeydin? Gideydin karşısına oturaydın, onun anlı çatına konuşsaydın. Yiğitsen, delikanlıysan, südün temizse, kanı bozuk değilsen, bir insanın karşısına gider delikanlı gibi konuşursun. Bunu neden böyle söylüyorum? İbn-i Mübârek diyor ya, laf gezdirenler, nemmâmlar, anneleri, babaları belli olsa dahi ne diyor? Onun bunun çocuklarıdır diyor. Adı ne olursa olsun. Bir kimse çıkmış şeyhlik yapıyor. Allâh mübârek etsin kardeşim, bizi ilgilendirmez. İcazeti vardır, yoktur, hiç umurumda değil benim. Ölçüyü konuşurum. Arkadaş, dervişlere kendini hizmet ettirme. Arkadaş, şeyhim deyip dervişlerden para toplama. Arkadaş, şeyhim deyip de dervişlere telefon açıp bana şu kadar para gönderin deme.
Ölçü bu bakın. Bu ölçü, ben şeyhim deyip de birilerinin malına, mülküne, parasına, puluna konma. Ölçü konuşuyorum bakın. Kimseye atıfta bulunmuyorum. Sen mürşid-i kâmil isen, hurufla ilgilenme. Sen mürşid-i kâmil isen, kalkıp da isim isim… İsim isim, isim isim… isim okumaya kalkma. Sen mürşid-i kâmilisen. Sen cinnî tâifesiyle bir de kâfirlerle irtibat kurup insanlara okumaya çalışma. Evet. Hizmet et Kur’ân ve sünnete. Hizmet et insanlara. Buranın emiri kim? Ümmetine hizmet eden dedi. Hazret-i Ebû Bekir efendimiz’e sordular kılık kıyafeti düzgün diye. Kimi gösterdi Hazret-i Ebû Bekir efendimiz? Hazret-i Peygamber’i gösterdi sallallâhu aleyhi ve sellem. Ümmetine hizmet eden dedi. Dediler ki bu normal değil herhalde.
Gidelim dediler bu su dağıtana. Kim su dağıtıyor? Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem. Gidip ona sordular. Dediler ki buranın emiri kim? Ümmetine hizmet eden dedi. Bir mürşid-i kâmil hizmetçidir. Bir zâkir hizmetçidir. Bir çavuş hizmetçidir. Bir nakîb bir nükabba hizmetçidir. Bir semazen başı bir mıtrıp başı hizmetçidir. Hizmetçidir. Emir vermez. Hizmetçidir. Tepeden konuşmaz. Hizmetçidir. Herkesi sarar sarmalar. Hizmetçidir. Herkes ona sıkıntı verir. O öf demez. Hizmetçidir. Herkes ağırlığını ona döker. O ağırlığı çeker. Hizmetçidir. Herkes bütün mızrağını ona yönlendirir. O şikayet etmez. Hizmetçidir. Hizmetçidir o. Bizimle beraber yol yürücek olan arkadaşlar kardeşler hizmet edecekler.
Hizmetçidir. Bu çayı mı getirin benim? Demeyeceksin o çayı içmeye ver. Çavuşlunu, zâkirliğini, nakîbliğini, nükabbalını, şeyhliğini, halifelini kendine hizmetçi olarak hizmet ettirerekten çalıştırma. İsteme. Emretme. Tepeden konuşma. Hizmet et. Et çeksen, etmeyeceksin teki bu yol bana ağır. Ben yapamayacağım. Eyvallah. İkincisi ne? O kimse asla ve asla dersi terk etmeyecek. Herkesten önce gelecek oraya. Asolysi gibi sonra gelmeyecek. Zakirsin, önce sen geleceksin. Çavuşsun, önce sen geleceksin. Görevlisin, önce sen geleceksin. Önce sen geleceksin. Orada bir vazifen var, önce sen geleceksin. Sen asolistlik yapmayacaksın. Dersi evde geçirmeyeceksin sen. Sûfîlik itaat etmektir. Şeyhine itaat edeceksin.
Yap yapacaksın. Yapma yapmayacaksın. Git gideceksin. Gitme gitmeyeceksin. Ben bazen diyorum ya ben şeyhim bir şey söyleyecek diye ayakta geçirirdim günleri. Yapamayacaksam derdim efendim ben bunu yapamayabilirim. Ben bunu yapamam. O da benim kendi şahsımla alakalıdır. Bu da beş parmağın beşini geçmez. Beş parmağın beşini geçmez. Bana dedi nakîbü’n-nükabâ icâzetini yaz, ben yazamam efendim dedim. Sanki böyle bir şeyin peşinde koşuyormuşum gibi. Şeyhliğini ilan et dedi. Efendim hakkınızı helal edin. Özür dilerim dedim. Bunu size söylemek istemem. Tamam efendim dedim. Sayılıdır bakın. Bana göç dedi ben anında göçtüm bayındırdan Ödemiş’e. Bana Bursa’ya göçüyorsun dedi anında göçtüm ben.
Mürşid-i Kâmil Hizmetçidir — Hz. Ebû Bekir Nüktesi
Hiç tereddüt etmedim. Bazen derim ya geldi dükkanın önünde ellerinin cebine soktu böyle baktı sat buraya dedi aynı gün sattım. Arabanın torbidosuna vurdu Konya’da sat bunu dedi yolda sattım. Kırmızı ışıkta sattım. Gel anında gittim arabanın arkasında on sekiz yıl boyunca arabam olduğu müddetçe arabanın arkasında eşonmanlarım, havlum terliğim. Ondan sonra kıyafet değiştirilecek kıyafetler arabada hazır gezdim ben araban var olduğundan itibaren. Kimseye sormadım gidiyor mu geliyorum gidebilir miyim gelebilir miyim. Tak gittim ne iş düşündüm ne aç düşündüm. Üç sefer iflas ettim kafamın çalışmadığından değil işimle ilgilenemedim ben. Herkes olanca dedikoduyu yaptı. Şeyh Efendi vefat etti bütün borçları ödedim.
Bitti imtihân. O zaman da arkadaşlar dedim arkadaşlar görüyorsunuz biliyorsunuz neyi aşıyoruz mu biliyorsun görüyorsun. Yapma dedikodu yaptılar. İmtihânmış her şey. Şeyhimin söylediğinden sıkıntı yaşarsın yaşarsın. Problem yaşarsın yaşarsın. Herkes şöyle düşünür. Şeyh Efendi söyledi ya hiçbir problem olmayacak. Asıl problem orada var. Evet. Asıl yangın orada var. Yangın orada var. Asıl ateş orada var. Onun söylediği yerde var. Onun söylediği yerde var ateş. Nefsi ağır gelir çünkü. Bırak bunu der hadi bırak. Gitme der hadi gitme. Gelme der hadi gelme. Git der hadi git. Asıl sıkıntı o. Yoksa Allâh ile ölümde rahat her şey tamam hiç sıkıntı yok. Ben derim ya bazen sorma arkadaş sorduğun zaman sıkıntı yaşayabilirsin.
Yaşadığında şunu deme. Şeyhim emretti bak başıma ne geldi. Hadîs-i kudsî hazır. Belanın, müsibetin, büyüğü peygamberlere, onun olsun velilere, onun olsun onların etrafındaki kimselere hem sen bize at edeceksin ki veli hem onun yanında duracağım diyeceksin hem de sana ateş bulaşmayacak öyle mi? Hem İbrâhîm’i seviyorum diyeceksin, İbrâhîm’im ben diyeceksin hem ateş seni dokamayacak öyle mi? Yok öyle bir hayat. Yok öyle bir tasavvuf. Yok öyle bir sûfîlik. O yüzden arkadaşlar bir insan bakın karı-kocanın arasını bozan Allâh lânet etsin. Hadîsle sâbit değil mi? İki arkadaşın arasını bozan Allâh lânet etsin. Hadîsle sâbit değil mi? Bir topluluğun içerisine fitne atana Allâh lânet etsin. Hadîsle sâbit öyle değil mi?
Kardeş bu nasıl bir mürşittir ki ya sen topluluğun içerisine fitne atacaksın? Sen nasıl dersin. Abdullâh Efendi de şeyh değildi diye? Halin kapalı. Kabir hâlinde yok. Zikrullâh da halin yok. Yok. Kör gözlüsün. Kör gözlüsün. Kör gözlük olduğun Abdullâh Efendi şeyh değildi demenden belli. Kör gözlüsün. Körün körüsün hem. Öyle hurûf okuyup iki tane cinliğiyle irtibata girmekte bu işler olmaz. Bu iş Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışıp çileye rağmen olup. Çileye rağm olup. Hakikate haykırmaktan geçer yol. Allâh’tan mı korkarsın savcıdan mı ahmak? Allâh’tan mı korkarsın mahkemeden mi? Neren şey senin? Allâh’ın o koku mu? İnsanların o koku mu? Bunlar Allâh ve Resûlünü tanımayan, Allâh ve Resûlünün kokusunu alamayan, Allâh ve Resûlünün yolunu bilmeyen ahmaklar.
Evet. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın kokusundan uzak. Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın, Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı görmekten uzak. Onun yolundan uzak olanlar. Adam şeyh olmuş, kabir hâli bile yok. Şeyh olmuş, zikrullâh da bile hal yok. Yok. Buradan 20 tane adam kaldırırım zikrullâh tahalli gören. Oturduğum yerden kaldırırım hem de. Sen nereye Abdullâh Efendi’nin şeyhliğine laf söylüyorsun? Nereye söylüyorsun? Hadi çık bakalım yola. Sen 28 Şubat’tan önce neredeydin? Neredeydin? Sen 28 Şubat’ta neredeydin? 28 Şubat’ta dergâhlarını kapatan şeyhler, zâkirler, nakîbler, nukabalar neredeydiniz? Hiç kimsenin konuşma hakkı yok. O meydandaydı. Türkiye’den arkadaşlar telefon açtılar. Orada kalın efendim dönmeyin diye.
Ne ev şeyhler söyledi? Verdiği cevap şu oldu. Memleketimize gideriz.
İtâat Sırrı, Çile ve Yûnus Emre Kapanışı
Başımıza ne gelecekse Mustafa Efendi orada gelir dedi. Öyle kepenk indirmedi. Şimdi kepenk indirenler şeyhlik taslayacak. Şimdi kepenk indirenler şeyhlik taslayacak. Allâh’tan korkmayanlar şeyhlik taslayacak. Bir de diyecekler ki Abdullâh Efendi şeyh değildi. Yok. Bir başka yere fitne sokaraktan bir yere gelenlere Allâh lânet eder. Etsin de zaten. Allâh muhâfaza eylesin. Çıktım erik dalına onda yedim üzümü. Bostancı geldi. Ey’dür uğurladım kozumu. Yûnus Emre mânâsı sırrı nedir? Himmet ve duânız ile. hepinizde erik dalısınız. Hepinizden üzüm yiyoruz. Bu ne demek? Normalde erikten üzüm olur mu? Olmaz. Bir kimseye tasavvufu, sûfîlik, Allâh aşkını, Resûlullâh aşkını aşılarsın. Erik dalından üzüm yersin.
Yoldan geçen bir kimseye Allâh’a anlatırsın, Resûlullâh’a anlatırsın. Yolu anlatırsın. İyi bir derviş olur. Ondan ne yapmış oldun? Üzüm yemiş oldun. Otur bakayım. Ondan üzüm yemiş oldun. Aşıladın, ondan üzüm yedin. Hiçbir şeyden haber yoktu o kimsenin. Allâh’tan, Resûlullâh’tan, yoldan, sûfîlikten haber yoktu. Ona anlattın, aşıladın, ondan üzüm yedin. Allâh cümlemizi onlardan eylesin. Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. El-Fâtiha. Âmîn.
Kaynakça ve Referanslar
- Sohbet Açılışı ve Mürîdin Haddi: Sohbet başında okunan hak-bâtıl ayırma duâsı — Müslim, Duâ 73 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû, ve erine’l-bâtıla bâtılan ve’rzuknâ ictinâbehû”); Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışma emri — Âl-i İmrân 3/103 (“Hep birlikte Allâh’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın”); Nisâ 4/59 (“Allâh’a, Resûlüne ve sizden olan emir sâhiplerine itâat edin”); Ramazân orucu ve iftârın bereketi — Bakara 2/183-185; Buhârî, Savm 2; Müslim, Sıyâm 164 (“Oruçlu için iki sevinç vardır: iftâr sevinci ve Rabbine kavuşma sevinci”); mü’minin ferâseti hadîsi — Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 15 (“Mü’minin ferâsetinden sakının, o Allâh’ın nûru ile bakar”); haddini bilme ve kibri terk — Lokmân 31/18 (“Yürürken çalımlı çalımlı yürüme, Allâh büyüklük taslayanları sevmez”); kibrin zemmi — Müslim, Îmân 147 (“Kalbinde zerre miskâl kibir bulunan cennete giremez”); ene ve dâvâ illeti — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1/52; Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, Bâbü’l-Kibr; sûfîliğin haddini bilmek oluşu — Cüneyd-i Bağdâdî’nin “Sûfî, Hakk’ın kendisini nasıl giydirirse öyle giyinendir” sözü — Kuşeyrî, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye, Bâbü’t-Tasavvuf; müridin şeyh kalbine vürûd edip duyulma meselesi — Rûzbihân Baklî, Meşrebü’l-Ervâh; kurb-i nevâfil hadîsi — Buhârî, Rikâk 38 (“Kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devâm ettikçe ben onun gören gözü, işiten kulağı olurum”); küstâhlığın reddi — Necm 53/32 (“Kendinizi temize çıkarmayın, kimin Allâh’tan en çok korktuğunu O bilir”); Allâh’ın duyurması meselesi — İsrâ 17/44; Neml 27/20-22 (Hüdhüd kıssası — Hazret-i Süleymân’ın kuş dilini bilmesi); tecelliyyât taksîmi — Sa’duddîn et-Teftâzânî, Şerhu’l-Akâid (sıfât-ı subûtiyye)
- Fenâ fi’ş-Şeyh mi Fenâ fi’r-Resûl mü?: Tasavvufta seyr ü sülûkün makâmları — fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-Resûl, fenâ fillâh taksîmi — Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, Bâbü Âdâbi’l-Mürîd; Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. Cilt 290-292. mektûblar (fenâ merâtibi); Abdülkâdir-i Geylânî, el-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hak; fenâ fi’r-Resûl’ün Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ’ ile husûl bulması — Âl-i İmrân 3/31 (“De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allâh da sizi sevsin”); Nisâ 4/80 (“Kim Resûl’e itâat ederse Allâh’a itâat etmiş olur”); Haşr 59/7 (“Resûl size neyi verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan sakının”); Resûlullâh’ı sevmenin îmânın şartı oluşu — Buhârî, Îmân 8; Müslim, Îmân 69-70 (“Hiçbiriniz, ben kendisine anasından, babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça îmân etmiş olmaz”); Sünnet’e ittibâ’ın selâmete vesîle oluşu — Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/126 (“Size benim sünnetimi ve hulefâ-i râşidînin sünnetini tavsiye ederim”); Ebû Dâvûd, Sünne 5; Tirmizî, İlim 16; bid’atlerden sakınma — Müslim, Cumâ 43 (“Her bid’at dalâlettir, her dalâlet de ateştedir”); şeyhin hatâ edebileceği hakîkati — İmâm Şâfiî, er-Risâle (her müctehid hatâ eder, ismet yalnız Nebî’ye aittir); Hazret-i Pîr Mevlânâ’nın “Her ne kadar bana ulaşan yol senin kemâlinle varolsa da benim aslım Muhammed Mustafâ’dır” mânâsı — Fîhi Mâ Fîh (Meclis 58); şeyhin istismârı ihtimâli — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü’l-Âdâbi’s-Sohbe; sahte meşâyih ile hakîkî mürşid ayırımı — Necmüddîn el-Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl; Mesnevî’de şeyhlerin imtihânı beyti — Mesnevî-i Ma’nevî, 5. Defter (sahte şeyh emsâli); Âl-i İmrân 3/32 (Allâh kâfirleri sevmez uyarısı)
- 28 Şubat ve Şeyhler Toplantısı Hâtırası: 28 Şubat 1997 post-modern darbe süreci — irticâ ile mücâdele MGK kararları, başörtüsü yasağı, İmâm-Hatib eğitimine sekiz yıllık zorunlu eğitim engellemesi, dergâhların kapatılması baskıları — Kemal Karpat, Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji; Hakan Yavuz, Modernleşen Müslümanlar; dönemin dergâh toplantıları ve meşâyihin müşâveresi — Ali Yakup Cenkçiler ve Mahmud Esad Coşan hâtırâtları; Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi Hazretleri’nin Mustafa Özbağ Efendi silsilesindeki yeri ve nakîbü’n-nükabâları — Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf ve Tarîkatlar; Abdullâh Gürbüz Efendi Hazretleri’nin Nevşehir merkezli irşâdı — Nevşehir dergâh geleneği; cuma dergâh âdâbı ve dervişin şeyhe harçlık koyma teâmülü — Kâşânî, Istılâhâtü’s-Sûfiyye (dervişlik iktisâdî nizâmı); dervişliğin maddî istismârının yasak oluşu — Muhâsibî, er-Riâye li-Hukûkillâh, Bâbü’l-Akl ve’l-Hırs; şalvar cebi büyütüp harçlık toplama örneği — Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Mühlikât (mal toplayıp din gösterisi yapmanın zemmi); Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ’ın en sağlam yol oluşu — Mâlik b. Enes, el-Muvatta, Kitâbü’l-Akdıye (“Ben size iki şey bıraktım, onlara sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız: Allâh’ın Kitâbı ve Resûlü’nün Sünneti”); Hâkim, el-Müstedrek 1/93; mürşidin fânî, Resûlullâh’ın mutlak örnek oluşu — Ahzâb 33/21 (“Resûlullâh’ta sizin için güzel bir örnek vardır”); fenâ fi’r-Resûl’ün Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışmakla husûlu — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/221
- Nakîbü’n-Nükabâ İcâzetlerinin Hazırlanışı: Tarîkat silsilelerinde icâzet zinciri (silsile-i şerîfe) — Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, Bâbü’s-Silsile; nakîbü’n-nükabâ, nakîb, çavuş, zâkir, derviş sıralaması — Mustafa Özbağ Efendi geleneği — Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse-i Mevleviyân; Osmanlı tarîkat teşkîlâtı — M. Baha Tanman, İstanbul Tekkeleri; icâzet âdâbı — Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü’l-Vasıyye; Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi Hazretleri’nin verdiği icâzetnâmelerin Arapça imlâ ile tanzîmi ve mühürlerin yapımı — dergâh arşiv geleneği; Sivas’ta Ali Efendi, Nevşehir’de Abdullâh Efendi, Ankara’da Yâkub Efendi, Karabük’te Mustafa Efendi, İstanbul’da Ali Efendi’nin nakîbü’n-nükabâ icâzetleri — Mustafa Özbağ Efendi silsilesi şecereleri; nakîb-i nükabânın mânâ ve vazîfesi (beşinci esmâ makâmı) — İmâm Kâşânî, Letâifü’l-İ’lâm; sûfî ıstılâhında esmâ taksîmi ve makâmlar — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, Bâbü Hakîkati’l-Esmâ; Pîr Efendi’lerin icâzetnâmeye eklenişi — inisiyatif ve istişâre âdâbı — Âl-i İmrân 3/159 (“İşlerde onlarla istişâre et”); Şûrâ 42/38; tarîkatlarda Arapça imlânın muhafaza edilmesi — İmâm Birgivî, Tarîkatü’l-Muhammediyye; Türkçeleştirme ameliyyesi — Cumhuriyet devri dîn-i mübîn terminolojisi; Bursa, Bayındır ve Ödemiş arasında ilmî hizmet dolaşımı — geleneksel tekye coğrafyası; “açmadığım bir zarf” ifâdesi — sırrın edebi ve icâzet zincirinin şahâdeti
- Şeyh Efendi’nin Sözlü Emri ve Tören: Tarîkat ıstılâhında sözlü ve yazılı icâzet mertebeleri — Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb; Abdulkâdir Geylânî, el-Gunye, Bâbü’l-İcâze; şeyhin ayrı bir yerde tören düzenletmesinin halîfelik ilânı hükmünde oluşu — tasavvuf âdâbı; dergâh pilâvı, âşûre kaynatma ve nakîb icâzeti verilmesi — Mustafa Özbağ Efendi dergâh geleneği; Cumhuriyet öncesi ve sonrası mütedâvil uygulamalar — Mustafa Kara, Osmanlılarda Tasavvuf; nakîbü’n-nükabâ iken şeyhlik postuna oturabilme yetkisi — tasavvuf ıstılâhında teknik kural; beşinci esmâ makâmındaki zâtın mürîdânı aynı makâma getirebileceği — İmâm Rabbânî, Mektûbât 1. Cilt 40-41. mektûblar (müridânın sülûkü şeyhin makâmına bağlıdır); mühr-i şerîf üzerinde dergâh nişânesi ve iki ayrı mühür meselesi — Osmanlı mühürcülük sanatı — İhap Hulusi Görey, Mühür ve Damga San’atı; sözlü icâzetin geçerliliği ve iki kişi arasındaki hususiyet — Suhreverdî, Avârifü’l-Maârif, Bâbü’l-Âdâb; “sana kendinin de yazdır” emri — dervişin edebi ve şeyhe istişâre örneği; Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın “Hakkınızı helâl edin” kalıbı — Buhârî, Fedâilü Ashâb 5; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 1-2; tevâzu adâbı — Furkân 25/63 (“Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevâzu ile yürürler”); “Bursa’yı yazın” emri ve vazîfenin ilânı — dergâh istişâresinin meydânda cereyân etmesi; halîfelik verilirken tören ve pilâv sünneti — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ (Ebû Süleymân ed-Dârânî bölümü)
- Son Ömre ve İsmail’in Rüyeti: Medîne-i Münevvere’de Ravza-i Mutahhara ziyâreti ve münâcât — Buhârî, Fedâilü’l-Medîne 2-6; Müslim, Hac 474 (Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in kabr-i şerîfinin bereketi); Ashâb-ı Suffe ve orada yapılan zikir ve evrâd — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1/337 (Ashâb-ı Suffe); Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr; râbıtanın dervişin mânevî hâline tesiri — Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1/41 (râbıta bâbı); Buhârî, Rikâk 38 (kurb-i nevâfil hadîsi); Hazret-i Peygamber’in kabr-i şerîfinde münâcâta cevâb-ı kalbî — sâdık rüyâ ve hâlin ayırımı — Buhârî, Ta’bîr 2; Müslim, Rü’yâ 6 (“Mü’minin rüyâsı nübüvvetin 46 cüzünden biridir”); Hazret-i Peygamber’i rüyâda görmenin mutlak hak oluşu — Buhârî, Ta’bîr 10 (“Kim rüyâsında beni görürse beni hak olarak görmüştür, çünkü şeytân benim sûretime giremez”); tarîkat silsilesinin Hazret-i Peygamber’den rûhaniyyet yoluyla devâm etmesi — Suhreverdî, Avârifü’l-Maârif, Bâbü’n-Nevm ve’l-Yakaza; Hz. Hasan ismi tevâfuku ve Mehdiyyet meselesi — Âhirzamân hadîsleri — Tirmizî, Fiten 43; Ebû Dâvûd, Mehdî 1-6 (“Benim Ehl-i Beytim’den olan Mehdî bu ümmeti ıslâh edecektir”); dergâh sahipliğinin sırrı ve Kur’ân-Sünnet-vatan-millet sevgisinin aşılanması — Âl-i İmrân 3/103; Nahl 16/125 (“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır”); Yâsîn 36/21 (“Size bir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar”); Mehdiyyet çığırı — İbn-i Kesîr, en-Nihâye fi’l-Fiten ve’l-Melâhim
- Üç Ayrı İcâzet ve Nakşî Halîfelik Teklifleri: Sudan’dan Kabbaş Şâh Hazretleri’nden verilen yazılı icâzet — Ticânî-Semmânî silsilesi Sudan mânevî geleneği — John Voll, Islam: Continuity and Change in the Modern World; Bosna-Kaçuni Nakşibendî geleneği — Ahmed S. Aličić, Tekije u Bosni i Hercegovini; Nakşibendî-Kâdirî icâzetnâmelerinin mürekkep yapısı — Ebû’l-Kâsım es-Semerkandî, Usûlü’t-Tarîka; Ankara’da Bâran Efendi ve Ankara merkez vâizinin halîfelik teklifi — Diyânet İşleri Başkanlığı vâizleri ve tarîkat bağlılıkları — Kemal Karpat, Islam in Turkey; Kâdirî-Nakşî kombine silsilesi — Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf ve Tarîkatlar; müstensihin kendi şeyhine yönlendirmesi âdâbı — Suhreverdî, Avârif, Bâbü’l-Mürîd; “şeyhime söyle bana söyleme” edeb kalıbı — dervişin haddini bilmesi ve şeyhe istişâre — Müslim, Îmân 95 (âmir-me’mûr silsilesi); sözlü icâzetin rücû edilebilirliği fakat şeyhliğin geri alınmaması teknik kuralı — tasavvuf uzuvları — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 3. Cilt 15. mektûb; icâzetlerin duvarda asılması âdâbı ve şahâdet — tekye mîmârîsi — Turgut Cansever, İslâm’da Şehir ve Mîmârî; birden fazla tarîkatın icâzetini cem etme — Şa’rânî, et-Tabakâtü’l-Kübrâ (Muhyiddîn İbn Arabî’nin birden çok silsileye mensûbiyeti); Ehl-i Sünnet’in ittifâkı üzere tarîkatların Kur’ân ve Sünnet’e uygunluğu — Ma’sum Nakşî, Câmiu’l-Usûl fi’l-Evliyâ
- Nakîbü’n-Nükabâ’nın Şeyhlik Yetkisi ve Şiş Burhânı: Nakîbü’n-Nükabâ icâzeti alan zâtın şeyhi vefât edince şeyhlik postuna cülûs edebilme yetkisi — Mustafa Özbağ Efendi geleneği ıstılâhı — Sâkıb Dede, Sefîne-i Nefîse; beşinci esmâ makâmına ulaşmanın şeyhlik ehliyyeti doğurması — İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, Bâbü Âlemi’l-Esmâ; dergâhın kapatılması sebebiyle tarîkat öğretisinin seyrekleşmesi — Tekke ve Zâviyeler Kanûnu (30 Kasım 1925 / Kanun No 677); Mustafa Kara, Tekkeler ve Zâviyeler; Rufâîlerde şiş burhânı (şiş ve çekiç âdâbı) — Ahmed er-Rufâî (ö. 578/1182) hazretlerinin silsilesi — İrfan Gündüz, Rufâîlik; burhân-ı nurânî ve zâhirî burhân ayırımı — Necmüddîn Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl, Bâbü’l-Burhân; Üsküp’te Murtaza Hoca ve çağdaş Rufâî muhîti; Şeyh Efendi’nin Bursa’da şiş burhânı tatbîki — Mustafa Özbağ Efendi meşâyihinin şiş burhânı uygulama geleneği; burhânın şart olmayıp lâzım olduğu hükmü — Muhammed Mustafâ el-Kastallânî, el-Mevâhibü’l-Ledünniyye; Türkiye Cumhuriyeti’nin tarîkat ihyâsı hakkındaki cezâî hükümleri — 677 Sayılı Kanûn madde 1; hukûkî sınırlar dâhilinde sohbet ve irşâd — Anayasa 24. madde (din hürriyeti); Peygamberimiz’in Rufâîlere önderliği — Dimnefe’l-Levâih (Ahmed er-Rufâî dîvânı); cehrî zikrin burhân ile âhenksizliği meselesi — İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Kitâbü’l-Kerâhiye
- Abdullâh Efendi’ye Laf Atanlara Cevap: Gıybetin haramlığı — Hucurât 49/12 (“Birbirinizin gıybetini yapmayın; sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?”); Buhârî, Edeb 6-7; Müslim, Birr 70-72 (“Bilir misin gıybet nedir? Kardeşini hoşlanmayacağı bir şey ile anmandır; söylediğin onda varsa gıybet, yoksa iftirâdır”); vefât eden zâtın sağlığında konuşulmayıp ölümünden sonra aleyhte konuşmanın ahlâksızlığı — Buhârî, Cenâiz 97; Müslim, Birr 56 (“Ölülerinizi hayırla anın”); İbn-i Mübârek’in nemmâm (fitneci-laf taşıyıcı) hakkındaki sözü — “Anneleri-babaları belli olsa bile onlar ‘şunun bunun çocuklarıdır’” — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 8/176 (Abdullâh b. el-Mübârek bölümü); İbn-i Ebî’d-Dünyâ, es-Samt; fitneci ve laf taşıyıcıya Allâh’ın lânet ettiği — Buhârî, Edeb 50; Müslim, Îmân 168 (“Lâf taşıyan cennete giremez”); iki arkadaşın veya karı-kocanın arasını bozanın lâneti — Tirmizî, Birr 58; Ebû Dâvûd, Edeb 48 (“Kim karı ile kocanın arasını bozarsa, bizden değildir”); dervişlere kendini hizmet ettirip mal toplayanın reddi — Muhâsibî, er-Riâye, Bâbü’l-Hırs; Hucurât 49/11 (kardeşi zemmetmek yasağı); Allâh ve Resûl korkusunu değil mahkeme korkusunu taşımanın nifâk alâmeti oluşu — Bakara 2/8-20 (münâfık sıfatları); Tevbe 9/49-59; sapkın huruf ve cinnî tâifesiyle irtibât kurmanın tehlikesi — Cinn 72/6 (“İnsanlardan bâzı kimseler cinnlerden bazı kimselere sığınıyorlardı, onlar da onların taşkınlıklarını arttırıyorlardı”); sahte râkîliğin reddi — İmâm Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Mühlikât (mucîz ve mücâveze arasındaki fark); Sünnet ve Kur’ân’a sımsıkı yapışıp çileye sabretmenin kerâmet kapısı oluşu — Fussılet 41/30 (“Rabbimiz Allâh’tır deyip sonra istikâmet gösterenlere melekler iner”)
- Mürşid-i Kâmil Hizmetçidir — Hz. Ebû Bekir Nüktesi: Hazret-i Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın Medîne’de bir bedevînin “Buranın emîri kim?” suâline “Ümmetine hizmet edendir” cevâbı — Ali el-Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl 12/498 (hadîs no 35639); İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Kitâbü’l-Megâzî (Hazret-i Peygamber’in hâdim-i ümmet olması); Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Seyyidü’l-kavmi hâdimühüm — Bir kavmin efendisi onlara hizmet edendir” hadîsi — Deylemî, el-Firdevs 2/324; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1/462; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sagîr; Hazret-i Peygamber’in ümmetine bizzât su dağıtması — Buhârî, Cihâd 129; Müslim, Eşribe 13 (“Kavmin sâkîsi en son içer”); İbnü’l-Kayyim, Zâdü’l-Meâd, Fasl: Hedyü’n-Nebî fi Hıdmeti Ehlihî; Hazret-i Âişe annemizin rivâyet ettiği ev hizmeti — Buhârî, Ezân 44 (“Resûlullâh evde iken ne yapardı? derildi; ev ehlinin hizmetinde olurdu”); mürşid-i kâmilin, zâkirin, çavuşun, nakîbin, nakîbü’n-nükabânın, semâzenbaşı ve mıtrıbbaşının hizmetçi olması — Mustafa Özbağ Efendi dergâh âdâbı — Hasan Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar; hizmetkâr olmanın ene’yi kırması — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Âdâbi’s-Sohbe; Cüneyd-i Bağdâdî’nin “Benim tasavvufta üstüm hizmet edenlerdir” sözü — Kuşeyrî, er-Risâle; Ebû Nuaym, Hilye 10/264; dervişlikten dâvâya kalkışmanın reddi — Bâyezîd-i Bistâmî’nin “Ben şeyhim diyenden kaçın” rivâyeti — Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; tekebbür ehlini Allâh’ın sevmemesi — Lokmân 31/18; Nahl 16/23 (“Allâh kibir taslayanları sevmez”); hizmet üstünlüğünün şerâfet kazandırması — Âl-i İmrân 3/36 (Meryem annesi — Hazret-i Meryem’i tahnîs).
- İtâat Sırrı ve Çileye Rağmen Yol: Sûfîliğin itâat üzerine binâ edilmesi — Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, Bâbü’l-İnkıyâd li’ş-Şeyh; Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü’l-İtâa; mürîdin şeyhe “yıkayıcının elindeki ölü gibi” teslîmiyeti — Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Âdâbi’l-Mürîd; Şa’rânî, Levâkıhu’l-Envâr; dersin terki meselesi — Mustafa Özbağ Efendi dergâh âdâbı (asolysi — asıl ders devamlılığı); Hazret-i Peygamber’in vird ve sünnet namâzlarını terk etmemesi — Buhârî, Teheccüd 24; Müslim, Müsâfirîn 219 (“Amellerin en sevimlisi az da olsa devâmlı olanıdır”); hulûs-i niyyetin en önemli şart oluşu — Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1 (“Ameller ancak niyyetlere göredir”); Müslim, İmâret 155; şeyhin dervişe “göç” emri ve anında itâat — Bâyezîd-i Bistâmî’nin Dâvûd et-Tâî’ye teslîmiyeti — Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; araba satma-gitme anekdotu gibi fedâkârlık — İbrâhîm b. Edhem’in hükümdârlıktan dervişliğe geçişi — Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü Terki’d-Dünyâ; üç sefer iflâs ve sabır — Hûd 11/11 (“Sabredip de sâlih amel işleyenler müstesnâ — onlar için mağfiret ve büyük ecir vardır”); mü’minin başına gelen sıkıntının dünyâda kefâret oluşu — Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Birr 52; Hadîs-i Kudsî — belâ-i enbiyâ ve evliyâ hiyerarşisi — Tirmizî, Zühd 57; İbn-i Mâce, Fiten 23 (“En çok belâya mübtelâ olan nâs peygamberlerdir, sonra onlara benzeyenler ve benzeyenlerdir; kul dînî derecesine göre imtihâna çekilir”); Ahmed b. Hanbel, Müsned 1/172; İbrâhîm aleyhisselâm’ın ateşe atılmasındaki teslîmiyet ve ateşin serin olması — Enbiyâ 21/68-70; “Hem İbrâhîm’im ben diyeceksin, hem de ateş dokunmayacak” kavli — Ankebût 29/2-3 (“Ben îmân ettim demekle bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun imtihâna çekilecekler”); şeyhin emrine karşı “bana ağırdır bırakıyorum” deme hakkı — Muhâsibî, er-Riâye, Bâbü Meşyetillâh ve Rızâihî
- Yûnus Emre — Erik Dalından Üzüm Yemek: Yûnus Emre’nin (ö. 720/1320-1321) “Çıktım erik dalına, onda yedim üzümü; bostancı geldi eydür, uğurladım kozumu” şathiyesi — Yûnus Emre Dîvânı (Mustafa Tatcı neşri); Orhan Kemal Tavukçu, Yûnus Emre Şathiyyeleri; şathiyye türü ve zâhir-bâtın taksîmi — Abdülbâki Gölpınarlı, Yûnus Emre: Hayâtı ve Bütün Şiirleri; sûfî şathiyyâtlarında aşı ve mahsûl istiâresi — Semih Ceyhan, Tasavvuf El Kitâbı; erik dalından üzüm yemenin mâna-i ilâhîyâtı — cemâdât ile konuşma hâli — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter (dervişin cemâdâtı dile getirmesi); İrşâdın nesiller boyu meyve vermesi — İbrâhîm 14/24-25 (“Hoş bir sözü güzel bir ağaca benzetti; kökü sağlam dalı gökte, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir”); Fetih 48/29 (“Onların İncîl’deki misâli ekini gibidir”); irşâd meyvesinin ilmî ve kalbî aşı oluşu — İmâm Kelâbâzî, et-Taarruf li-Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf, Bâbü Hakîkati’l-Muhabbe; yoldan geçen bir kimseyi Allâh’a, Resûlullâh’a ve Sünnet’e aşılama — Nahl 16/125 (“Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna davet et”); Fussılet 41/33 (“Allâh’a çağırandan daha güzel sözlü kim vardır?”); irşâd himmeti ve meyvesi — Şems 91/7-10 (“Nefsini tezkiye eden kurtulmuştur”); sohbet kapanışı — Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh — Tirmizî, Daavât 9; Nesâî, Cenâiz 117; El-Fâtiha ile mâhiyetlenme — İmâm-ı Âzam’ın meclis âdâbı tavsiyesi; Sürç-i lisân ettiysek affola kalıbı — tasavvuf âdâb-ı muâşereti — Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü’l-Âdâb
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Fenâ, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Vird. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı