Tevhîd Açılışı ve Ramazân Duâsı
Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, Bismillâhirrahmânirrahîm. Efdalü’z-zikr fe’lem ennehû. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illallâh. Hak, Muhammedün Resûlullâh, cemî’an enbiyâ-i ve’l-mürselîn ve ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, Bismillâhirrahmânirrahîm. Selâmünaleyküm. Geceniz hayırlı olsun inşâallâh. Gündüzleriniz hayırlı olsun. Ayınız, yılınız, ömrünüz hayırlı olsun inşâallâh. Cenâb-ı Hak cümlemizi ve cümle ümmet-i Muhammed’in Ramazân-ı Şerîf’i mübarek olsun. Rabbim inşâallâhurrahmân sonunda cemâline kavuşacak ameller işleyenlerden eylesin. Rabbim cemâliyle bayram edenlerden eylesin. Rabbim cümlemizi hakkı hak, bâtılı bâtıl bilenlerden eylesin.
Hakkı hak bilip hakça yaşayan, bâtılı bâtıl bilip bâtılla mücâdele eden kullarından eylesin. Âmîn. Âmîn. Dillerimizi nâr-ı cehennemden azad eylesin. Âmîn. Allâh hepinizden de râzı olsun inşâallâh. Hepiniz de hoş geldiniz. Bugün orucun ilk günüydü. Cenâb-ı Hak inşâallâh Ramazân’ın sonuna kadar orucunu bir tamam gidenlerden, tamamlayanlardan eylesin inşâallâh. Evet. Soru sahibini göremiyorum. Evet hoş geldin. Nasılsın, iyisin? Allâh dahâ etsin inşâallâh. Okuduğumuz metin (Mâtürîdî’nin Te’vîlât‘ından derlenmiş okuma)’ın 14. sayfasından devâm ediyoruz.
Dînin Düzeni ve Dünyânın Düzeni
İslâmî bakış açısından dînin düzeni, dünyanın düzeni ile kaimdir. Dünyanın düzeni ise kendisine itaat edilecek bir yönetici ile sağlanır. Sunni anlayışta yöneticinin meşrûiyeti halkın seçimine bağlıdır. Fârâbî ilimleri tasnif ederken, kelâmî siyâset felsefesi içerisinde saymıştır. Fârâbî Ebu Nasr-ı Muhammed ilimlerin sayımı. Tabii bunları böyle konuşurken, bunların yer değiştirmek de mümkündür. dînin düzeni ile dünyanın düzeni aslında iki kanatlı kuş misaledir. Bir taraf dînin düzeni dizayn edilirken, öbür tarafta da dünyanın düzeni dizayn edilmelidir. Biz İslâm’ın ilk çıkış tarihinden veyahut da çıkış noktasından baktığımızda, Hazret-i Peygamber’in gelen âyet-i kerimeleri anında tecellî ettirerek, bunların yaşanmasını ve yaşatılmasını sağlıyordu.
Böylece dînin düzeni ile dünyanın düzeni birbirine paralel bir şekilde gidiyordu. Önce dinin düzenini kuralım, sonra dünyanın düzenini kuralım, veyahut önce dünyanın düzenini kuralım, sonra dinin düzenini kuralım felsefesi o gün için mümkün değildi. Sebebi şuydu, çünkü dîn henüz daha tamamlanmamıştı, indirilmesi tamamlanmamıştı. İndirilmesi tamamlanmadığından dolayı dine dayalı bir dünya düzeni kurulmamıştı. Peygamberî metod bu manada âyet-i kerimelerin inmesi ile beraber yaşanabilir hale getirilip, zaten yaşanacak şey hemen yaşanabilirliğini tecellî ettirmek, yaşanmasıyla alakalıydı. Böyle olunca o Hazret-i Peygamber’in dînî yaşantısı ve dünya yaşantısı birbirine paralel bir şekilde gitti. Şimdi dînin düzeni için dünya düzeni gerekmez.
Din çünkü otomatik olarak dünyayı da dizayn eder. Din hem bireysel olarak bir kimsenin dînî üzerinde tecellî ederken, otomatik olarak o kimsenin dünyasını da dizayn eder. Veya bir toplumda gerçek manada dîn oturmaya yerleşmeye başladıysa, o toplumun dünya düzeni de otomatik olarak değişmeye ve düzelmeye başlar. Şimdi bizim yanılgıya uğradığımız yer şurası. Biz İslâm dünyası olarak Hazret-i Peygamber’in Kur’ân ve Sünnet’e dayalı kurgulamış olduğu dînî ve dünyayı sistemi, Hazret-i Ebûbekir Ömer Osman, Alî ve Hazret-i Hasan Efendimiz de işin içerisine kataraktan beş halîfeden sonra, biz bu dengeyi kaybettik İslâm dünyasında. Biz bu dengeyi kaybedince İslâm dünyası değişik fikir akımlarının, değişik dünyevî akımlarının etkisinde kalarak yeniden bir şeyler oluşturmaya çalıştılar.
Beş Halîfe Sonrası Dengenin Kaybı
Hala da çalışıyorlar ama bir türlü İslâm dünyası, bu benim kendimce tespitim, bunu başaramıyor. Bunu başarmaktan uzak çünkü ihlâs ve samimiyete dayanarak Hazret-i Peygamber ve beş halîfe döneminin icraatlerini yapmaktan uzaklar. Böyle olunca değişik düşünceler çıkıyor. dîn dünyayı düzelteceğine, dünya dînî düzeltiyor. Şimdi İslâm dünyasındaki dîn dünyanın emrinde. Dünya dînin emrinde değil. dünya bizim dinimizi dizayn ediyor. Din dünyayı dizayn edeceğine, dîn dünyayı dizayn edeceğine. Dünya dînî dizayn ediyor. Bakın dînî dizayn ediyor diyorum, çok ağır bir kelime bu. Dindarları değil. Bakın dindarları değil, dînî dizayn ediyor. sizin, siz, tabi dine bütün İslâm dünyasını öyle bir hale getirdiler ki İslâm dünyası sadece ibâdete bakıyor.
Bugün oruçlarımızı tuttuk, Allah kabul etsin. Öyle değil mi? Harika. Peki, bugün kaç sefer adâlet aklımıza geldi? Kaç sefer sefâlet aklımıza geldi? Kaç sefer zulüm aklımıza geldi? Kaç sefer zâlimlikler aklımıza geldi? Bugün kaç sefer aklımıza, İslâm’ın adâlet mekanizması aklımıza geldi? Bu acı bir şey. İslâm dünyası için bu acı bir şey. Üstüne demiş ya, İslâm dünyası için bu acı bir şey. İslâm dünyası için bu acı bir şey. Üstüne demiş ya, evet, kelâmın siyâsî meşrûiyeti halkın seçimine bağlıdır demiş yöneticinin. Tamam, harika. Bana söyler misiniz, dünya üzerindeki halkın seçimiyle, doğru seçimiyle seçilen bir kimseyi? İslâm dünyası dahil buna. Hristiyan dünyası dahil, Yahudi dünyası dahil. Gerçekten halk mı seçiyor yoksa seçileni halk tasdik mi ediyor?
Fâiz harâm mı? İçki harâm mı? Kumar harâm mı? Fuhuş harâm mı? Adaletsizlik harâm mı? Rüşvet harâm mı? İhalelerde yolsuzluk harâm mı? Bu harâmda bir sürü harâmlar var. Uyuşturucu harâm mı? Evet. Adaletsiz davranmak harâm mı? Bir parti çıksa Türkiye’de, ben iktidâr olursam bunların hepsini de yasaklayacağım derse, parti kurabilir mi? Duyamadım. Kuramaz. Nerede demokrasi? Demek ki Müslümanlar farkında değil. Müslümanlar aslında kendileri gerçek manada, ya bir dînlerini bilmiyorlar. Dînî bilmiyorlar o zaman. onlar, onlar bir dînî bilmiyorlar. onlar, onlar bir dînî bilmiyorlar. onlar, dînî bilmiyorlar o zaman. Ya iki, bütün İslâm dünyası için söylüyorum bunu. Ya dînlerini bilmiyorlar, ya da diyorlar ki tamam ya ne yapalım, bu zamanda böyleymiş.
Seçim, Meşrûiyet ve Aşere-i Mübeşşere
Yani değişik herkes kendini aldatıyor. O zaman, seçimle meşrûiyetini kazanacaksa bir kimse, hangi seçimle meşrûiyetini kazanır? Seçilmiş kimselerin seçimiyle mi meşrûiyet kazanır? Atanmış kişilerin seçtiği kimsenin seçilmesiyle mi meşrûiyet kazanılır? Nasıl seçilir bir kimse? Bunun ilk döneme döndüğümüzde ölçüsüne aşere-i mübeşşere var. Aşere-i Mübeşşere seçiyor. On kişi seçiyor içinden birisini. Halîfe seçiyor. Bunu ashâb geliştirmemiş. Bir eksiklik, noksanlık olarak görmüyorum. bir on kişiden birisi vefat ettiğinde başka bir sahâbeyi yanlarına almış olsalardı, diyecektik ki bir kurul var, o bu on kişilik kurul devamı kendi içinden bir devlet başkanı seçiyor. Ama böyle yapmamışlar. Böyle yapmayınca ne yapmışlar?
Hep devam etmişler. Arkadaşlar, içerideki kardeşlere oruçtan çıktılar, su dağıtabilirsiniz bu konuda. Hiç olmazsa, şey olmasınlar. Ne o? Orucun birinci günü su ihtiyaçları olabilir. Bunu geliştirmemişler. Ama buradaki sadece seçilmek yetmez. Seçimin kalitesi ve seçimin nasıl olacağı da önemli. Benim nazarımda seçimlerin hür olması lazım. Her aday, her kimse, devlet başkanı için, şu eğer ki belli bir eğitimi var ise, bir ölçüsü olabilir bunun, bir kriteri olabilir. Ama bu kimseler devlet başkanı seçilebilir. Ama bugün dünya sistemi içerisinde doğru bir seçim olacağına inanmıyorum. Bir de seçilse de önemli değil. dünya sistemine uymayan bir kimse, devlet başkanı seçilirse, dünya sistemi onu alaşağı etmeye çalışıyor.
Ya diyor benim sisteme uyacaksın, dînî önemli değil o kimsenin. Ya diyor benim sisteme uyacaksınız, ya da diyor ben onu deviririm o zaman. Bunun temel nedeni, kelâm ekolleri arasında, İslâm inanç ilkeleri açısından devlet başkanlığı meselesinin tartışılmasıdır. Çünkü Şîa hariç diğer kelâmî düşüncelerde siyâset ictihâdî bir konudur. Şîa’da bu seçilmiş imâmlar devlet başkanı olur. Aslında şu anda Şîa’da da bu yok. Şîa’da önceden bu böyle uygulanıyordu. Ama bugünkü Şîa’da bu da öyle uygulanmıyor. Ve o yüzden bu siyasetin ictihâdî tartışmalarının içerisinde Şîa’yı da koymak mümkün.
Dînde Zorlama Yoktur — Mâtürîdî Hoşgörüsü
Kısa bir paragraf açalım. Daha önce değindik ama önemli. Dînde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, Şîa bir şey değil. Şîa bir şey değil. Şîa bir şey değil. Doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Bakara sûresi 256. âyet Bu âyet-i kerimeyi İmam Mâtürîdî çok önemser. İmâm Âzam da önemser. İmam Mâtürîdî bunu o kadar çok önemser ki bu âyet-i kerimeyi ibadetten tutun siyasete varınca kadar bütün âyet-i kerimelerde bu tip meseleler de kendine ölçü olarak alır. Dînde zorlama yoktur. hatta Hanefîler de meşhurdur ya bir kimse îmân etti, etti. Hiç ibâdet etmemiş olsa siz onu ibâdete zorlayamazsınız. Siz onu îmâna da zorlayamazsınız. Hanefi ekolüne göre, ictihâdına göre bir kimse îmân etmedi. Etmedi. Siz onu îmâna zorlayamazsınız.
Bir kimse îmân etti, bir kimse îmân etti, evet. İbadet etmedi. Siz onu ibâdete de zorlayamazsınız. Ama o kimse toplumun genel ahlâkî kurallarına uymakla mükelleftir. Eğer devletin ana hukukuna ve kurallarına uymakla mükelleftir. Ama ne devlet ne de toplum onun üzerinde ne inanma baskısı ne de ibâdet baskısı kurabilir. Asla ve asla devlet ona kesinlikle ve kesinlikle böyle bir baskı kurması mümkün değildir. Bu îmân azam ve Hanefî ekolü için çok muhteşem bir haldir. Çünkü böylece insanlar kendilerince kendi dairelerinde belli bir hürriyet içerisinde yaşayabilirler. Bu ayetten hareketle Mâtürîdî nasıl ki bir kimse îmâna girip girmemekte zorlanmazsa îmâna girdikten sonra da ibâdetleri yerine getirip getirmemekte de zorlanamaz demektedir.
Evet. Bu kaide kesinlikle ve kesinlikle değişmeyen bir kaidedir. Ama burada da bir öz eleştiri yapmaya ihtiyacı diyorum. son 300 yılda enteresan bir şey yaşanır İslâm dünyasında. İslâm dünyasında Müslümanların üzerinde bir mahalle baskısı gibi bu baskı oluşur. bu mahalle baskısı gibi olan bu baskı da değişik fetvâlarla desteklenir. Bakın, fetvâlarla desteklenir. İnsanların üzerinde böyle bir baskı oluşturulur. Ve bu baskının ben hala da devam ettiğine inanıyorum. Bakın, bu baskının hala da devam ettiğine inanıyorum. Ha, gönül arzu eder ki bu baskı unsuru ortadan kalksın. Ama ne yazık ki kendi dîndaşları insanlara bu baskıyı yapar. Gönül arzu eder ki insanlar dînî bilinçli olarak anlasınlar, algılasınlar.
Dînî hür bir şekilde kabul etsinler. Ve herhangi bir baskı unsuru olmadan dînlerini yaşasınlar.
Son 300 Yılın Baskısı ve Tarîkatta Râbıta
Ama bu baskıdan mesela Sûfîler de kendilerince paylarını almışlardır. Mesela belirli Sûfî grupları gönülün sûfî grupları gönüllülük esasından çıkarmışlardır Sûfîliği. Ben o yüzden tarîkat kelimesini kullanmam ve tarîkat uygulanışını İslâm dünyasındaki son 300 yıllık tarîkat anlayışının uygulanmasını kabullenmem. Sebebi şudur. o insanı sen hür bırakmadın. bir yeni daha dergâhla, dervişle, şeyhle, mürşidle tanışan bir kimseyi sen her namazdan sonra 15 dakika gözünü kapatacaksın, şeyhine râbıta edeceksin de. 20 dakika de, 30 dakika de tarîkatların öğretisine göre. Ya bu adam daha şeyhi bilmiyor. Ya bu adam daha mürîdliği bilmiyor, mürşidliği bilmiyor. Daha bu adam yolu bilmiyor, yordamı bilmiyor.
Bu adamı neden sen bu tarafa doğru yürütüyorsun? Bu insana neden bunu zorla yaptırıyorsun? Bunu zorla yaptırdığında o kimsede duracak mı bu? Döncekse oraya intikam alacak. Yaptığından intikam alacak. Veya zorla ibâdet ettiriyorsun. Dayakla namaz kıldırıyorsun. Dayakla Kur’ân-ı Kerîm öğretiyorsun. Veya hatta baskıyla o kimseye dînî bir vecîbe yerine getirtteceğim diye uğraşıyorsun. Baskıyla yapıyorsun. Bu ne Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin Sünnet’inde var, ne Allâh’ın âdetullâhında var, ne de Hanefi adlarında var. Ama ne yazık ki bu çizgiden çıkılmış. Bu çizgiden çıkılaraktan insanları zorla ibâdet ettirilir hale getirilmiş. Ama bu cemaatlerin, cemiyetlerin, tarîkatların içerisinde bu oluşmuş.
Ama toplumun içerisinde oluşmuş. Bunun değişik tabi versiyonları var, değişik tecelliyatları var. Allâh bizi affetsin. Müslüman olmayan kimseler gerek kişisel ve gerekse siyâsî güç yoluyla îmâna zorlanamayacakları gibi, Müslüman olup da kendi iradesiyle sonra da İslâm’dan çıkanlar da cezalandırılamazlar. Mâtürîdî Ebu Mansur Muhammed Tevhid-ül Kur’ân. Şimdi bununla alakalı son kısmıyla alakalı İslâm dünyasında tartışma var.
İrtidât, Osmanlı ve Hür Bırakma Âdâbı
Birinci kısmı ne? Müslüman olmayan kimselere hiçbir zaman, hiçbir şekilde, hiçbir zaman hiçbir şekilde onları İslâm olmaları için siz zorlayamazsınız. Hiçbir zaman. Bunun en böyle orijinâlliğine yakın örneği Osmanlı’da vardır. Osmanlı’da böyle bir zorlama söz konusu değildir. Bilhassa mesela İstanbul’da değildir örneğin. merkezde böyle bir zorlama söz konusu değildir. Baş şehirde, başkentte böyle bir şey söz konusu değildir. Görülmemiş hiç bu tip vakalar. taşra’da böyle vakalar olduğu söylenene bilinir. Ama genel olarak böyle bir şey yok. Aslında İslâm’ın temel prensiplerinden birisi insanları dînî noktada zorlamamaktır. Şimdi dinden irtidâd edenler, geri dönenlerle alakalı tartışmalar var. bir kimse, İslâm ben Müslümandım, ben Müslümânlıktan çıktım dediğinde siz onu katledebilir misiniz, katledemez misiniz?
Bununla alakalı tartışmalar var. Ben o tartışmaların içerisinde girip de sığ bir meselede konuşmak istemiyorum. Benim bir tarafım şunu söylüyor. Bunu da saklayacak, gizleyecek değilim. Hür bırak insanları. Benim bir tarafım bunu söylüyor. Hür bırak. Nasıl biz arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi düstûrumuz, ders almak isteyen gelir, ders alır rüyasında görüyorsa, bırakmak isteyen de bırakır. Nasıl bu serbestse bizde. Ve bırakırsa bir kimse nasıl biz onun arkasından kötü bir şey konuşmuyorsak, bu onun hakkıysa, hem insani olarak, hem dînî olarak, hem de sûfîlik olarak hakkıdır. Bir kimse gelir, intisâb eder, ders alır. Bakar, görür, der ki ya burası bana göre değil. Ben gidiyorum, selâmünaleyküm aleyküm selâm.
Allâh yolunu açık etsin. Bunda bir sıkıntı yok. Hür bir şekilde bir kimse bir topluluğa intisâb edebilir, o topluluktan intisâbını bozabilir, ben ayrılıyorum diyebilir. Bunun aynı şekilde dinin üzerinde de bunun böyle olabileceğine inananlardanım. Ama bunun ictihâdî olarak, bunun üzerinde tartışmalar var mı? Var.
Hz. Ebûbekir, Hz. Alî ve Muâviye Hoşgörüsü
Ben o tartışmalara girme noktasında değilim ama dünyanın geldiği bu noktada özgürlüklerin konuşulduğu, insanların özgür bir şekilde seçimlerinin yapılacağı, yapabileceği konuşulurken, yeniden bazı şeylerin Kur’ân Sünnet distri dâiresinde ictihâd edilmesi yanında, ictihâd edilmesinin gerektiğine inananlardanım. Maaturidi Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Alî uygulamalarını örnek gösterir. Hazret-i Alî kendi yönetim döneminde Müslüman oldukları halde meşrû imama başkaldıranlarla savaşmadığını belirtir. Evet, Hazret-i Ebûbekir Efendimiz vergi ve zekat vermeyenlere savaş açmıştır. Dînî bir savaş değildir. Devletle alakalıdır. Hazret-i Alî Efendimiz de kendisine bîat etmeyenlere savaş açmamıştır. Hazret-i Alî Efendimiz kendisine savaş açanlarla savaşmıştır.
O yüzden hatta Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’e, Hazret-i Ömer Efendimiz der ki, sen îmân ettim diyenlere mi kılıç çekeceksin şimdi der. Yalancı peygambere karşı. O da Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya ne yaptılarsa bana da yapacaklar. Der, yürür. Biz Hazret-i Alî Efendimiz’in uygulamalarına baktığımızda Hazret-i Alî’nin uygulamalarına baktığımızda mesela Muâviye Hazret-i Alî Efendimiz’e bîat etmemiştir. Muâviye Hazret-i Alî Efendimiz’e bîat etmediği halde Hazret-i Alî Efendimiz Muâviye hususi bir ordu kurup üzerine gitmemiştir. Cemel vak’ası ayrı bir vakadır. Ama mesela Hazret-i Alî Efendimiz asla ve asla îmân etmiş kimselerle alakalı savaş yapmaz. Örneğin Hazret-i Alî Efendimiz Hazret-i Osman’ın katillerinin bulunmasıyla alakalı meselede biz topluluğu öldüremeyiz.
Muâviye komple topluluğun kılıçtan geçirilmesini ister. Der ki biz topluluğu kılıçtan geçiremeyiz. Suçluyu bulacağız, suçluyu katleteceğiz. Onun cezasını vereceğiz der. Ve ayrı bir fıkıh penceresi, ictihâd penceresi açar. Buradan hareket ederekten Hazret-i Alî Efendimiz asla kalkıp da kendisine bîat etmeyen muaviyye ve diğer başka kimseler de var. Onun yanında da sahâbeler var. Onlara karşı bir savaş açmamıştır. Rabbin eğer dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi kesinlikle inanırlardı. Böyleyken sen mümin olsunlar diye insanları zorlayacak mısın? Yûnus sûresi 99. âyet. Bu da İmam Mağduridinin ve İmâm Âzam’ın bir önceki okuduğumuz Bakara suresindeki siz dînde zorlama yoktur âyet-i kerîmesini ne atfen veyâhud onu perçinleyen ikinci âyet-i kerîmedir.
Allâh dileseydi yeryüzünü komple İslâm ederdi. Allah böyle bir şey dilemedi halde sen bir peygamber olarak, bir Müslüman olarak bütün yeryüzünü İslâm edeceğim diye zorla İslâm edeceğim diye böyle bir çaban söz konusu olamaz. İnsanlar bu noktada zorlayıcı unsurlarla yürüyemezsin, yürütemezsin.
Ahkâm Kesme, Farz-ı Kifâye ve Uzmanlık
Bu mümkün değil. Hadîs alimleri toplanmışlar hadîsleri tasnîf ediyorlar. Bu onların işi mesela. Diğer Müslümanların bununla ilgilenmesi şart değil. Ben bazen derim ya, adam çıkıyor televizyonda bu hadîs sahihti değildi. Kardeşim hadisçi misin sen? Değilsin, ne isin? Sosyaloksun. sosyolog bir insanın hangi hadîs sahih hangi hadîs sahih değil, hangisi hangisiyle amel edilir, hangisi amel edilmez senin benden bir farkın yok. Sen bu konuda ahkâm kesme. Nasıl ben kalkıp da dişçilikte ahkâm kesmeyeceksen sen de bunda ahkâm kesme. Ama ne yazık ki dünya Müslümanlarının en büyük sıkıntısı bu. Siyâsetçisi dinde ahkâm kesiyor. iktisâtçısı dinde ahkâm kesiyor. Hiç alakası yok. Adam başka bir konuda uzmanlaşmış, profesör olmuş dinde ahkâm kesiyor.
Çocuk 15 yaşında daha dinde ahkâm kesiyor. Sokaktaki adam dinde ahkâm kesiyor. Veyahut da namaz kılan bir kimse ahkâm kesiyor. Ya canım kardeşim, bu konuda kaç tane kitap okudun, kaç tane eser okudun, bu konuda senin ne uzmanlığın var? Veyahut da bir kimse kalkıyor, sufilikte ahkâm kesiyor. Canım kardeşim, sen bir şey vardın mı? Bir ona intisâb ettin mi? Bir onun öğretimine eğitimine girdin mi? Bir oturdun onun dizinin dibinde yıllarını geçirdin mi? Sen nereden ahkam kesiyorsun? Ama bizde bu hastalık var. Ama dîn bu hastalığı tedavi ediyor. Diyor ki konusunda uzmanlaşmış olan insanlar bu konuyla alakalı çalışıyorlarsa ve bunun tebliğini yapıyorlarsa diğer Müslümanların üzerinden bu zorunluluk kalkar. biz hepimiz diş doktoru olamayız.
Şimdi herkes her şey ama internet var ya doktorlar nefret ediyorlar. doktor bey internet okudun bu ilaç iyi gelmiyormuş. E git internette davet etsin seni diyor. Haklı. Herkes her şeyde ahkâm kesiyor şimdi. Ama dîn bakın bize bunu önermiyor. Din diyor ki konusunda uzmanlaşmış olan bir topluluk bununla alakalı çalışmalar yapsın, sunsun topluma ve diğer toplumun üzerinden farz olan bu ibâdet kalksın. bir şehirde bir terzi varsa orada farz-ı kifâye oluyor terzi olmasına gerek yok. Bunun gibi bir meslekten bir kimse var ise meselesi halloldu. Bunun gibi. Târih boyunca iyiliği yaymak ve kötülüklerle mücâdele etmek sadece Müslüman ferde vacip değil aynı zamanda siyâsî iktidarın da en önemli görevlerinden birisi sayılmıştır.
Ama ne yazık ki târih boyunca iktidârlar bunu böyle yapmadılar ki.
İyiliği Yayma, İktidâr ve Kapanış
Genel olarak iktidârlar kendi iktidârlıklarını perçinlemek genel olarak kendi çevrelerindeki insanlara iktidâr olmanın nimetlerini paylaşmakla geçirdiler. Acı olan şey bu. O yüzden halk iyilikle ve iyiliği öğretmekle alakalı zayıf kaldı. E şimdi böyle bir siyâsî iktidardan biz iyiliği öğret demiş olsak önce toplum ayağa kalkar ki. Bir de biz evrensel iyilikleri öğretemeyiz. Bizde böyle bir kısırlık var. Allâh bizi affetsin. Evet buradan devam edeceğiz. Saat 22.44 çünkü. Buraya devam yazıyorum inşâallâh. Kalemi açabilirsem. Allah gecenizi hayırlı eylesin. El-Fâtiha. El-Fâtiha.
Kaynakça ve Referanslar
- Tevhîd Açılışı ve Ramazân Duâsı: Sohbet açılışında okunan Eûzü-Besmele, kelime-i tevhîd ve salavât — Buhârî, Daavât 65; Müslim, Zikir 19 (“Efdalü’z-zikr Lâ ilâhe illallâh”); enbiyâ-i ve’l-mürselîn için edilen cemî’an duâsı — Ebû Dâvûd, Salât 358; Ramazân-ı Şerîf’in fazîleti ve bir tamam oruç tutanların duâsı — Buhârî, Savm 2; Müslim, Sıyâm 165 (“Kim Ramazân’ı îmân edip sevâbını Allâh’tan umarak oruçla geçirirse geçmiş günâhları bağışlanır”); orucun sonunda cemâle kavuşma niyâzı — Buhârî, Savm 9 (“Oruçlunun iki sevinci vardır: biri iftârında, diğeri Rabbi’ne kavuştuğunda”); hakkı hak, bâtılı bâtıl bilme duâsı — Müslim, Duâ 73 (“Allâhümme erine’l-hakka hakkan ve’rzuknâ ittibâ’ahû, ve erine’l-bâtıla bâtılan ve’rzuknâ ictinâbehû” — İbn-i Teymiyye bu duâyı mecliste tekrarlamıştır); dili nâr-ı cehennemden âzâd etme duâsı — Tirmizî, Zühd 60 (“İnsânı yüzüstü cehenneme atan şey, dillerinin mahsülüdür”); El-Fâtiha ile meclis mühürleme âdâbı — İmâm-ı Âzam’ın meclis kapanışı tavsiyesi; âile, âfiyet ve ömür duâsı — Nesâî, İstiâze 20
- Dînin Düzeni ve Dünyânın Düzeni: “İslâmî bakış açısından dînin düzeni dünyânın düzeni ile kaimdir” hükmü — İmâm Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, Devlet ve Siyâset Bahsi; Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Nisâ 59 tefsîri (ulü’l-emre itâat); Fârâbî, İhsâu’l-Ulûm (ilimlerin tasnîfi — kelâmın siyâset felsefesi içinde sayılışı); Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla; İmâm Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Bâbü’l-İmâme (devlet başkanlığının şer’î dayanağı); Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye; İbnü’l-Ezrâk, Bedâi’u’s-Silk (siyâset-şerîat dengeleri); “Dîn ve dünyâ iki kanatlı kuş mesâbesinde” istiâresi — Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Muhâsebe bâbı; Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’in âyet-i kerîmeler nâzil oldukça hemen tatbîk ettirmesi — Vâhidî, Esbâbü’n-Nüzûl; Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1-6; Muhammed Hamîdullâh, İslâm Peygamberi (vahyin tedrîcî inişi); Medîne Vesîkası — İbn-i Hişâm, es-Sîre; dînin indirilmesinin tamamlanması — Mâide 5/3 (“Bugün size dîninizi ikmâl ettim”)
- Beş Halîfe Sonrası Dengenin Kaybı: Râşid halîfelerin Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye dayalı sistem uygulamaları — Ebû Ya’lâ el-Ferrâ, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye; Suyûtî, Târîhu’l-Hulefâ; Hazret-i Ebûbekir (11-13 h.), Hazret-i Ömer (13-23 h.), Hazret-i Osman (23-35 h.), Hazret-i Alî (35-40 h.), Hazret-i Hasan (40-41 h., altı ay) dönemi — Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 27; Tirmizî, Fiten 48 (“Hılâfet otuz senedir, ondan sonra ısırıcı saltanat gelir”); Hazret-i Hasan’ın Muâviye ile sulh akdi (Âmü’l-Cemâa, 41 h.) — Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk 5/158; hilâfetin saltanata dönüşmesi — İbn-i Haldûn, Mukaddime, Bâbü’l-Mülk ve’l-Hilâfe; İslâm dünyâsında dînin dünyâyı değil, dünyânın dîni dizayn etmesi tahlîli — Muhammed İkbâl, İslâm’da Dînî Düşüncenin Yeniden Teşekkülü; Fazlurrahman, İslâm; H. A. R. Gibb, Mohammedanism; dînin dîndârları değil, dîni dizayn etmesi îkâzı — Seyyid Kutub, Yoldaki İşâretler; ihlâs ve samîmiyetin eksikliği — Beyyine 98/5; Zümer 39/2-3
- Seçim, Meşrûiyet ve Aşere-i Mübeşşere: Devlet başkanının meşrûiyetinin halkın seçimine bağlı oluşu — İmâm Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, İmâmetin akdi bâbı (ehl-i hall ve’l-akd); İbn-i Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-Şer’iyye; Şîa’nın imâmet anlayışı ve günümüzdeki tatbîkat farkı — Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal; Allâme Tabâtabâî, el-Mîzân (İmâmiyye usûlü); aşere-i mübeşşere (cennetle müjdelenen on sahâbî) — Tirmizî, Menâkıb 25; Ebû Dâvûd, Sünne 8 (“Ebûbekir cennettedir, Ömer cennettedir, Osmân, Alî, Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Saîd b. Zeyd, Ebû Ubeyde b. Cerrâh cennettedir”); Hazret-i Ömer’in şûrâ meclisini altı kişiye sınırlayıp içlerinden birisini halîfe seçmeleri direktifi — Buhârî, Ahkâm 43; Taberî, Târîh 4/227; Hazret-i Ebûbekir’e Sakîfe’de bîat — Buhârî, Hudûd 31; İbn-i Hişâm, es-Sîre; demokrasi ve halk seçimine eleştirel bakış — Taha Câbir el-Alvânî, el-İctihâd ve’l-Mukallidûn; Râşid el-Gannûşî, el-Hurriyyâtü’l-Âmme fi’d-Devleti’l-İslâmiyye; fâiz, içki, kumar, fuhuş, rüşvet, yolsuzluk, uyuşturucu harâmları — Bakara 2/275-281 (fâiz); Mâide 5/90 (içki-kumar); İsrâ 17/32 (fuhuş); Bakara 2/188 (rüşvet); helâl-harâm dairesini koyan partinin kurulamayışı — Türkiye siyâsî târihi (1982 Anayasası 69. madde)
- Dînde Zorlama Yoktur — Mâtürîdî Hoşgörüsü: Bakara sûresi 256. âyet (“Lâ ikrâhe fi’d-dîn kad tebeyyene’r-rüşdü mine’l-gayy” — Dînde zorlama yoktur; çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır) — Taberî, Câmiu’l-Beyân; İbn-i Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (Medîne’deki Ensâr bâzı çocuklarını Yahûdileştirmişti, âyet nâzil olunca Rasûlullâh “ebâ bâke” kararına bıraktı); Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Bakara 256 şerhi (bu âyeti îmândan ibâdete kadar ölçü alması); Yûnus sûresi 99. âyet (“Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi muhakkak îmân ederlerdi; böyle iken sen mü’min olsunlar diye insânları zorlayacak mısın?”); İmâm Âzam Ebû Hanîfe’nin “îmân etmeyeni zorlayamazsınız, ibâdet etmeyeni zorlayamazsınız” içtihâdı — el-Fıkhü’l-Ekber; el-Fıkhü’l-Ebsat; Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, Îmân Bahsi (îmânın tasdîk-i kalbî olduğu, zorla olmayacağı); Serahsî, el-Mebsût, Bâbü’l-Mürted; ilk dönem Osmanlı uygulaması (cizye ve gayrimüslim reâyâ hakları) — Halîl İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ; toplumun genel ahlâkî kurallarına ve devletin ana kânûnuna uyma mükellefiyeti — Mecelle 1293 h., maddeleri; Kâfirûn 109/6 (“Sizin dîniniz size, benim dînim bana”); Enbiyâ 21/107 (“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”)
- Son 300 Yılın Baskısı ve Tarîkatta Râbıta: Son üç asrın (yaklaşık 1720-sonrası) İslâm dünyâsında mahalle baskısı olarak tecellî eden fetvâ zincîri — Bernard Lewis, The Emergence of Modern Turkey; Niyâzi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma; Kemal Karpat, İslâm’ın Siyâsallaşması; Osmanlı son dönem tekke ve zâviyelerindeki içtimâî baskı — Nathalie Clayer, Mystiques, État et Société; Şerif Mardin, Jön Türklerin Siyâsî Fikirleri; mahalle baskısı kavramının sosyolojik çerçevesi — Binnaz Toprak, Türkiye’de Farklı Olmak; sûfîlikte gönüllülük esâsının kaybolması ve zorunlu râbıta dayatması — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1. Cilt 290. mektûb (râbıtanın âdâbı ve ehlinin sınırları); Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, râbıta bâbı; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif (intisâbın hürriyet esâsı); Kuşeyrî, er-Risâle (mürîd-mürşid âdâbı, zor yoktur bâbı); namazdan sonra 15-20-30 dakîka râbıta dayatmasının yeni mürîdlere uygun düşmediği — Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, Kitâbü Âdâbi’l-Mürîdîn; dayakla namaz kıldırma ve dayakla Kur’ân öğretmenin Sünnet-i Seniyye’de olmadığı — Buhârî, Edeb 80 (Rasûlullâh kimseye el kaldırmadı); Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 75; dînî vecîbenin baskıyla yerine getirtilmesinin Hazret-i Peygamber’in Sünnet’inde, Allâh’ın âdetullâhında ve Hanefî fıkhında yeri olmayışı — İmâm Serahsî, el-Mebsût
- İrtidât, Osmanlı ve Hür Bırakma Âdâbı: Mâtürîdî’nin “Müslüman olmayan kimseler gerek kişisel ve gerekse siyâsî güç yoluyla îmâna zorlanamayacakları gibi, Müslüman olup da kendi irâdesiyle sonra da İslâm’dan çıkanlar da cezâlandırılamazlar” ictihâdı — Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, Bakara 217 ve Mâide 54 şerhleri; Kitâbü’t-Tevhîd; Osmanlı İstanbul’unda gayrimüslimin îmâna zorlanmaması — Halîl İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ; Ömer Lütfi Barkan, XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğunda Ziraî Ekonominin Hukûkî ve Malî Esasları; millet sistemi ve gayrimüslimlerin hürriyetleri — Bilal Eryılmaz, Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Teba’anın Yönetimi; irtidât edeni katletme meselesindeki ictihâd ihtilâfı — cumhûr (Mâlikî-Şâfiî-Hanbelî ve Hanefî çoğunluk) ile Ebû Hanîfe’nin kadın mürtedi öldürmeme görüşü — Serahsî, el-Mebsût 10/98; Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’ 7/134; İbn-i Teymiyye, es-Sârimü’l-Meslûl; Mâtürîdî’nin hürriyet eksenli ictihâdı — Şaban Ali Düzgün, Mâtürîdî Düşüncede Din-Siyâset İlişkileri; intisâb ve intisâbı bozma hürriyeti — Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl; Hâcegân silsilesinde “Gönüllülük asıldır” düstûru — Reşehât-ı Aynü’l-Hayât; Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Medîne’de münâfıklarla bile savaşmaması — Buhârî, Cihâd 141; bugünkü özgürlükler çağında yeni ictihâdın Kur’ân-Sünnet düstûru dâiresinde yapılması gereği — Taha Câbir el-Alvânî, İctihâd; Yûsuf el-Karadâvî, el-İctihâd fi’ş-Şerî’ati’l-İslâmiyye
- Hz. Ebûbekir, Hz. Alî ve Muâviye Hoşgörüsü: Hazret-i Ebûbekir radıyallâhu anh’ın zekât vermeyenlerle ve yalancı peygamberle savaşı (Ridde savaşları, 11-12 h.) — Buhârî, Zekât 1 (“Vallâhi zekâtı namazdan ayıranla savaşırım; zekât malın hakkıdır”); Müslim, Îmân 32; Taberî, Târîh 3/242-268; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 6/311; bu savaşın dînî değil devlet salâhiyetine karşı isyân oldukça şer’î nitelendirmesi — İbn-i Teymiyye, Minhâcü’s-Sünne; Hazret-i Ömer’in “Sen îmân ettim diyenlere mi kılıç çekeceksin” istifhâmına Hazret-i Ebûbekir’in “Rasûlullâh’a ne yaptılarsa bana da yapacaklar” cevâbı — Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Îmân 32; Hazret-i Alî radıyallâhu anh’ın kendisine bîat etmeyenlere savaş açmaması — Nehcü’l-Belâğa, hutbe 173; İbn-i Ebî’l-Hadîd şerhi; Muâviye’nin Hazret-i Alî’ye bîat etmediği hâlde üzerine hususî ordu çıkarılmaması; Cemel vak’ası (36 h.) — Taberî, Târîh 4/452-543; İbn-i Kesîr, el-Bidâye 7/241; Hazret-i Alî’nin Hazret-i Osmân’ın katillerini topluluk olarak kılıçtan geçirmeyi reddedip sâdece suçluyu bulma ictihâdı — İbn-i A’sem, el-Fütûh 2/435; Muâviye’nin komple topluluğun kılıçtan geçirilmesi talebinin reddi — Taberî, Târîh 5/49; Sıffîn (37 h.) ve tahkîm hâdisesi — Nasr b. Müzâhim, Vak’atü’s-Sıffîn; Hâriciler ve Nehrevan — Buhârî, İstitâbetü’l-Mürteddîn 6; Hazret-i Alî’nin Haricilerle “hatâdalar, fakat Müslümanlığı bırakmadılar” değerlendirmesi ile hareket etmesi — İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Kitâbü’l-Cumel ve Sıffîn; Muâviye’nin hususî ordu kurup Hazret-i Alî üzerine hücûm etmemesi — İbn-i Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse; mü’minlerin birbiriyle savaşının şer’î çerçevesi — Hucurât 49/9-10
- Ahkâm Kesme, Farz-ı Kifâye ve Uzmanlık: “Hadîs âlimleri toplanmışlar hadîsleri tasnîf ediyorlar, bu onların işi; diğer Müslümanların bununla ilgilenmesi şart değil” — fıkıh usûlünde farz-ı ayn ve farz-ı kifâye ayrımı — Gazâlî, el-Müstasfâ min İlmi’l-Usûl; İbn-i Abidîn, Reddü’l-Muhtâr, Mukaddime (ulemâ ve uzmanlık bahsi); Şâtıbî, el-Muvâfakât, Makâsıd bölümü; “Bir şehirde bir terzinin olması farz-ı kifâyedir” hükmü — Kâsânî, Bedâi’u’s-Sanâi’; sosyolog, iktisâtçı, dişçinin hadîs-i şerîflerin sıhhatine veya sûfîliğe dair ahkâm kesmemesi gereği — Diyânet İşleri Başkanlığı, İlmihâl mukaddimesi; ehl-i uzmanlık dâiresinde kalmak — Nahl 16/43 (“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun”); Enbiyâ 21/7; bilmeden konuşanın vebâli — İsrâ 17/36 (“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme”); Buhârî, İlim 10 (bilmediğine ‘Allâh bilir’ demek); câhilin her konuda fikir beyân etmesinin musîbeti — Buhârî, İlim 34 (“İlim kabzedilecek, câhiller reîs edinilecek, fetvâ verip saptıracaklar”); Müslim, İlim 13; hadîs tasnîfi ve usûl-i hadîs ilminin ihtisâsı — İbn-i Salâh, Mukaddime; Süyûtî, Tedrîbü’r-Râvî; Talât Koçyiğit, Hadîs Istılâhları; sûfîliğe eğitimsiz girmeden ahkâm kesmenin yanlışlığı — Hucvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, mukaddime; internet üzerinden doktorluk taslamanın (ve aynı şekilde dîn taslamanın) tehlikesi; kifâî vecîbenin eksik kalması durumunda bütün toplumun vebâle girmesi — Serahsî, el-Mebsût, Kitâbü’s-Siyer
- İyiliği Yayma, İktidâr ve Kapanış: İyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek (emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker) — Âl-i İmrân 3/104 (“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir topluluk bulunsun”); Âl-i İmrân 3/110 (“Siz insânlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz”); Tirmizî, Fiten 9 (“Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemîn ederim ki iyiliği emreder kötülükten nehyedersiniz, yoksa Allâh üzerinize azâb gönderir”); siyâsî iktidârın iyiliği yayma ve kötülüklerle mücâdele mükellefiyeti — İbn-i Teymiyye, el-Hisbe fi’l-İslâm; İbn-i Kayyım, Et-Turuku’l-Hükmiyye; Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Bâbü’l-Hisbe; iktidârların çoğunlukla kendi iktidârlıklarını perçinlemek ve yakın çevreyi kollamakla vakit geçirdikleri târihî tahlîli — İbn-i Haldûn, Mukaddime, Asabiyye ve Mülk Bahsi; Halk iyiliği öğretmekte zayıf kaldıysa iktidâra iyiliği öğret demenin mümkünsüzlüğü — İsmail Kara, Din ile Modernleşme Arasında; sûfîlikte hizmet kavramı ve hizmet eden mürîdin mânevî makâmı — Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, Hizmet ve Himmet bâbı; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, hizmet âdâbı ve ihlâs; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, Kitâbü’l-Hıdme (sûfînin topluma hizmeti); “Efendiler efendisi, kavminin hâdimidir” düstûru — Deylemî, el-Firdevs; 4 Kapı 40 Makam tasnîfinde hoşgörü makâmı — Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî (Şerî’at, Tarîkat, Ma’rifet, Hakîkat kapıları — her kapının on makâmı); Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât, Esad Coşan neşri; Abdülbâkî Gölpınarlı, Vilâyet-nâme: Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî; Yûnus Emre Dîvânı’nda hoşgörü ve hizmet mısrâları (“Yaratılanı hoş gör Yaradan’dan ötürü”); Bektâşî erkânında tevâzu ve hizmet — Bedri Noyan, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik; El-Fâtiha ma’a’s-salavât ile meclisin mühürlenmesi — İmâm-ı Âzam’ın meclis âdâbı; sohbet defterine “Buraya devâm yazıyorum” ibâresi
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Makâm, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı