Açılış Duâları ve Zâkir Kümbül Sorusu
Selamün aleyküm. Aleyküm selam. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. Âmîn. Cenâb-ı Hak gündüzünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Âmîn. Rabbim bizleri ve cümle ümmeti Muhammed’i Hakk’ı hak bilenlerden eylesin. Âmîn. Batılı batıl bilenlerden eylesin. Âmîn. Hakk’ı hak bilip hak yolunda mücadele eden koşanlardan eylesin. Âmîn. Rabbim cümlemize Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışmayı nasîb eylesin. Âmîn. Harâmlardan uzak durup helâl dâirede yaşayanlardan eylesin. Âmîn. Rabbim cümle ümmeti Muhammed’i Allâh’a aşık eylesin. Âmîn. Habibine aşık eylesin. Âmîn. Velilerine aşık eylesin. Âmîn. Müminlerine aşık eylesin. Âmîn. Rabbimiz bize aşıkı ulaşanlardan eylesin.
Âmîn. Günahlarımıza afv-ü mağfiret eylesin. Âmîn. Sıkıntılarımıza def eylesin. Âmîn. Müşkilatlarımızı hâl eylesin. Âmîn. Rabbim maddî mânevî cümlemize ve cümle ümmeti Muhammed’e âfiyet versin. Âmîn. Selamünaleyküm. Aleykümselam. Çorum’da Zâkir Kümbül isimli zat kendisinin Mustafâ Anaç Efendi’nin devamı olduğunu söylüyormuş. Siz ise bize Mustafâ Anaç Hazretleri’ni sağlamda icâzet vermediğini söylemiştiniz. Bir sohbette de Zâkir Kümbül gelip icazetini size gösterecekti. Geldiğimi gördünüz mü? Evet. Bu mevzu daha önce konuşulmuştu ama yine de demek ki soruyorlar. Allâh râzı olsun herkesten. Evet bizim Fehim Hacıoğlu kardeş bu zatla görüşmüş herhalde. Herhalde diyorum. Çünkü daha önce böyle bir soru o sormuştu.
Şimdi biz hemen hemen Abdullâh Efendi Hazretlerinin ben kendi şeyhliği’nin ilk zâkiri’yim. Onun kendi şeyhliği’nin ilk nâkib-i’yim. Onun kendi şeyhliği’nin ilk nukabâsıyım. Bunu böyle söylemek istemezdim ama mecburiyetten bu söyleniyor. Tabi bu manada da bir arkadaşa bir kardeşe benim kendime tebrik etti ki bu gece arkadaşlara söyle şeyhliği’ni ilan et dedi. Ben de ilan edemem dedim. Sonra başka bir arkadaşa ilan ettirdi. Böyle söylenince onun da kendisinin şeyhliği’ni ilan ettirdi kimseyi.
Dergâha Giriş ve İlk Şeyhlik Silsilesi
Biz şimdi tabi ben dergâha girdim de ben Şeyh Efendi’yi intisâb ettiğimde ben onun şeyhi kimdi? Şeyhi’nin şeyhi kimdi? Bilmiyordum. Bunu zaman zaman anlatıyorum. bizim Allâh rahmet eylesin. Mehmet vardı kuşçu. Kuşçu sen onunla okudun mu? O kul arkadaşın var mı senin onunla? O senden bir yaş ufaktır o belki de. Benden de ufaktı çünkü o. Tabi o bir Mehmet Kuşçu diye bir arkadaşımız vardı Allâh rahmet eylesin. O normalde imam-hatîp okuduydu. Biz meslek lisesi okuduk. Bizim yol sıkıntılı biraz o zaman için sıkıntılı derken dînle alâkamız yok. O zamanlar bir ülkücü ne kadar dindarsa o kadar dindarsa açıkçası bu. Cumaya Muhsin Yazıcıoğlu’nun biz fermânıyla gittik. Öğretim kulumundaki bütün herkesi cuma kılacak diye bir ferman yayınlandı.
Allâh rahmet eylesin. Bugün de onun şehîd olduğunun yıl dönümü. Cenâb-ı Hak gani gani rahmet eylesin. Bu bir siyaset değil gerçekten vatanını seven, milletini seven dost doğru bir şey. Vatanını seven, milletini seven dost doğru bir adam da. Bizim tanıdığımız öyleydi. Bugünkü liderim diye ortalıkta dolaşanlar eline su dökemezdi öyleydi. Allâh rahmet eylesin. Şimdi onun fermânıyla biz cumâya kılanlardanız ilk cumâya. Böyle olunca biz o zaman dîni savunuyoruz yaşamıyoruz. Bizim yanımızda kimse dine, dîndâra hakâret edemez çaylarınız için öyle bir şey söyleyemez. Şimdi de biraz benim üzerimdeki böyle sertliğin tıkış noktası orası. Biz böyle Allâh’a, dine, kitaba, vatana, millete laf söylenince bizim damarımız kaçıyor.
O zaman bizde senkronizasyon bozuluyor. Allâh ne verdiyse düz gidiyoruz. Biraz ayrıyız başka dînî cemâatlerden, cemiyetlerden, tarîkatlardan, partilerden biz biraz ayrıyız. Damar kaçık bizde bu manada. Ben bunu derviş olunca öğrendim. Normalde bizim yanımızda birisi Allâh’ı sövecek. Adam zaten bin bir dereden su getirmesi lazım. Onun mümkün değil yani. En solcusu, en komünistli daha yanımızda Allâh’a, dîne, peygambere laf söyleyemez. Öyleydik. Hala da hamdolsun öyleyim ben de. Ama tabi böyle olunca toplumun alışılagelmiş bir sûfî profili yok bende. Çünkü toplumun alışılagelmiş sûfî profiline göre birisi Allâh’a, peygambere laf söyleyecek. Ona sessiz kalacaksın, sabretceksin. böyle kendince kendine Allâh’a havâle edelim diyeceksin.
Benim okuduğum dîni öyle değil. Bu da ayrı bir mesele. Ve asıl kelam biz böyle ben de o sene yeni kendiliğimden tövbe ettim, her şeyi bıraktım, namaza başladım. İzmir’den geri geldim. Öyle bir dönüş yaptım ki ben. Böyle dönüşüm muhteşem oldu. İzmir’de işi de bıraktım dedim. Kadının kızın arasında da çalışmayacağım. Ondan sonra o zaman şeyde Şadırvan’ın orada bir gelinlik nişanlık abiye işi yapanın yerinin müdürüyüm. Defileler oluyor. Yok modeller beğeniliyor. O zaman Hatay’da kalıyorum. Patronun evi var daha doğrusu. Patronun kıyınpederinin evi. Biz filmlerde görüyorduk öyle filmi. Hatay o zaman için o nokta durana kadar en lüks zamana. Yıl 85-86. Sen kaç doğumlusun? Sen o zaman… Biz o zaman İzmir’in altını üstünü getiriyorduk kardeş.
O zaman İzmir bizden soruluyordu yani. Sayan oradan tut. Kordon’a kadar. Her neyse. Gözüm yok ha arkada. Öyle bir derdim yok. Biz tabi böyle kendi kendimize geri dönüş yaptık. Tamam o Ramazan’da ben ilk defa oruç tutuyorum. Ben kendi kendime zikirler yapıyorum. Böyle kendi kendime bir şeyler yapıyorum. Ama nasıl zikirler yapıyorum? Abimin de evde… Geldi mi? Arkada mı getirdin emaneti. Tamam. Evde onların alemi var. Ahmed Hüsâmeddîn Hazretlerinin. Ondan sonra hak yolcusunun disturları var. Yine Ahmed Hüsâmeddîn Hazretlerinin. Bir de Milli Eğitim Kültür Bakanı’nı bastırmış. Hala daha duruyor o bende.
Sûfî Profili ve Gençliğin Dönüşümü
Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Mesnevî Şerfi var. Dini kitap olarak bu üç tane abimden dînî kitap var. Ayrıca babam böyle Mevlüd günlerinde kandillerde Mevlüd okur. Şehrî Kerbelâ’ya okur. Onun kitapları var evde. Babamın kitapları da onun. Biz tabii onların alemini okuyor muyuz? Onların alemi çarpıyor. Valla normal değil. Okudukça biz böyle değişik bir dünyaya dalıyoruz. Orada hadîsler var. Hadisleri şerh etmiş. Ama hepsi de sûfîlik üzerine hadîsleri şerh etmiş. Hadise bakıyorsun kendince başka bir şey var. Altında şerhine bakıyorsun. Başka bir dünyâ var. Tabii böyle en son bizi vurduğu yer öyle evlat oğlum sen bu yolda mürşidsiz gidilecek mi zannettin? Ooo ortalık ayağa kalktı. Bana bir mürşid lazım.
Ama bende de tuhaf haller var. işte köşeden şu çıkacak diyorum çıkıyor. Bu dönecek bakacak diyorum dönüp bakıyor. ertesi gün olacak olanları görüyorum. Kafa gidiyor normal değil. Ben kendi kendime karar verdim. Dedim sana bir tane şeyh lazım mürşid lazım. Tamam. Ama nereden aranılır nereden bulunulur onu da bilmiyoruz. Ama ben diyorum her neredeyse benim nasibim göster bana. Bir de şey böyle akılık da var ya daha iyiler şeyler normal değil yani. Dualar bile normal değil. Öyle dua eder insan süklüm püklüm bizde süklüm püklümlük yok. Velhâsıl kelam bizim o İstanbul Pazarı’nın mallarını satıyordu. Sakallı Furunu köyünden şey vardı. Hasan abi. İsmail’in büyüğü Hasan. Pazarları ile sakal bırakmış.
O önce şeyin yanında tercih şeyin yanında kafalık yapıyordu daha önce. Neydi o ya? imam-hatîpli’ydi oğlu ya. Sonradan ayakkabıcılık kan açtı ya. Değil. Belediye pasajının tam karşısında agoranın yanında bir tercih vardı. Sonradan ayakkabıcılık kan açtı. Oğlu kaymakamda şoförlük yaptı imam-hatîpli. Oho bayındırlı olacak bu da ya. Şimdi valla Oktay’a söyleseydim Oktay şimdiye cevap verirdi. Veya Nuri. Oktay Nuri birisine mesaj çekindi. Neydi o terzi’nin adı ya? Nevzat’ın babasının başında köşeye ayakkabıçılık kan açtı ya. Tam İstanbul Pazarının karşısına. Furnunda Hasan Abi var. Eski Risâleci’dir o da. Risâleciler sakal bırakmaz bizim zamanımızda. Hiçbirisi de. Bu sakal bırakmış. Sakallı gördüm ben onu.
Bizim Mehmet Kuşçu’yu şeye çağırdı. Mehmet Kuşçu’ya dedi bir saniye gelcem mi? Mehmet Kuşçu gitti bizim pıs pıs pıs bir şey söyledi ona. Mehmet Kuşçu geldi. Kuşçu’ydı o zaman Recep’in muşkun yanına. Ben katlıydım ya. Nereye çağırdılar onu senin dedim ben. Birader sana göre değil ya dedi. Ben de o köyde kaldım. O köyde de bizim ilk ocakları başkanı Mesut Mocu var. Onun köyü. Köyün hepsini tanıyorum ben. Köyde beni tanıyor zaten. Ben orada Fatma Kahve çalıştırıyordu o zaman orada. Ben yazın gidiyom orada çalışıyom. yazın karpuz kırmak diyoruz biz. Karpuz toplamak var.
Karpuz Kırımı ve Fırıncı Hasan Abi
Günde en az iki üç yuvmiye yapıyom ben. Kahvede yatıyom. Masalların üzerinde. Ben orada hazır ameliyim. Lazım olan beni oradan götürüyor. Akşam olunca ben kahvede çalışıyom. Gecede kahveyi süpürüyom temizliyom. Orada yatıyom. Çünkü sabah namazında bir daha karpuz toplanıyor. Sabah kırımı. İki kırımı var günlük. Birinin burnu kısarsa gündüz bile karpuz kırdırıyor adam. O zaman geliyor. Onun yuvmesi daha fazla. Sıcakta kırıyosun çünkü. Bazen üç kırım yapıyosun biz. Tabi bel sırt kalmıyor. Karpuzları çekiyosun. Bir kamyon karpuz. Mesela on tonluk fortlar geliyor. Beş altı kişi. Hüseyin Tanrı’nın yanında terzilik yapıyordu daha önce. Hasan abi. Sonradan şeye çıkmaya başladı. Ne o? Pazarlara çıkmaya başladı.
Hüseyin Tanrı’yı tanıdın değil mi şimdi? Hüseyin Tanrı’yı tanıdın. Tarık da oğlu. Tarık’ı tanırsın sen. İmam-hatîpliydi o da. Sizin gruptan yani. İmam hatipliler ayrı grup ya. Ve nasıl? Tabi biz Furunluk’u bascam dedim. Bu gece onun evini dedim köyde. birinin evini basmak benim için çok öyle büyütülecek bir şey değil. Evini biliyon bascam bu gece ben oraya dedim. Bu lelder yapma etme sana göre değil. Ben hiç seslenmedim. Dedim bu gece ben oraya bascam ya beni götürürsün ya da basarım oraya ben dedim. Yine gitcem ben. Tamam götürcem dedi. O bana diyor sana göre bir yer değil. Asıl ben gittim biz beraber gittik onunla. Dakika bir gol bir içeri girdim. Ben bir tane uzun boylu eski dev genççi bir çocuk vardı Bilal diye.
İçeride dedim nereye dalga geldik biz ben böyle hemen kırık kanat. Ondan sonra dedim nereye geldik biz bu dev gençti o çocuk böyle. O bana yalvarıyor böyle der ne olursun diyor. bir şey yapma. Biz tabi kafa gitti bir anda bu ne işi var orada diye. Neyse oturduk tabi orada. O zaman tabi sonradan tanıştık. Trenin zâkiri. Abdurrahmân var. Yaşlılar filan var. Zikrullâh başladı tabi. Genci ihtiyârı ben böyle ön halkaya böyle Mehmet de yanımda. Biz ama hiç öyle şeyimiz yok. Böyle zikrullâh halkaya geldik biz. Zikrullâh başladı tevhîd başladı. Ben tık perde değişti benim ben orada değilim. Kocaman statyum gibi bir yer. Benim kafamda sarık takke cübbe. Ben statyum gibi bir yerde orta yerdeyim. Bak gözünün aldığı yer şey.
Ne o sarıklı cübbeli sakallı hepsi de. Gözünün alabildiği yer orada zikrullahı ben yaptırıyormuşum. Ben böyle onlara zikrullâh yaptırıyormuşum. Ama kopuyor gidiyor ortalık. Allâh Allâh nasıl zikrullâh nasıl zikrullâh. Ben gözümü açıyorum buradayım gözümü kapatıyorum oradayım. Orası bana daha şey.
İlk Halka Zikrullâhı ve Perde Değişmesi
Aşkı daha heyecanlı daha cezbedici. Bunlar tevhidi bitirmişler. Zâkir eşhedü enne ilahe illallah demiş. Beni susturamamış. Ben duymadım hiç. Dokunacak olmuşlar. Demişler ki dokunmayın. Başınıza bela alırsınız. Kimse dokunmasın. Orada zikrullâh bitti. Ben gözümü açtım. Böyle tuhaf tuhaf bakıyorum ben hani. Onlar da susuyorlar. Ben orada susturdum. Bunlar da mı burada sustu. Orada mı susuldu burada mı susuldu. Sallan yakasını bu gece dedim. Ne düşünüyorsun dedim. Ardından Allah isması gene aynı. Ardından Hay isması gene aynı. Zikrullâh bitti. Ben bir babam öldüğünde ağladım. O zamana kadar. Kendi kendime bir şey söylemiştim. Kendi kendime de ahdettim. Dedim bundan sonra sana göz yaşı yok. Dedim asla hiçbir şekilde hiçbir şeye ağlamayacaksın bu saatten sonra.
Kendime söz verdim öyle. Ağla ben orada. Gözümden akıyor yaş. Delikanlılık raconuna ters. Oğlum ne ağlanır mı sende. Nereye ağlanacak. Racona tersiz birisi. Kendimi tutmaya çalışıyorum. Tutamıyorum. Akıyor boyuna. Böyle bir koltuk tekli. Oranın evi salon salamanji gibi eski evlerden. Böyle koltuğa oturtturdular beni. Ondan sonra oradaki nar filan o. Hasan abi beni tanıyor. Bilal beni tanıyor. Onlar herhalde artık fısıldadılar. Dokunmayın normal değil gibisinden. Ben oraya oturdum. Ben ama kendimde değilim. Böyle Hasan abi de ortalıkta dolaşıyor. Dedim gel buraya. Tavuğu bu. Ama koştu geldi. Buyur Mustafa kardeş dedi. Buraya girmek için nereye imzalanacaksa getir dedim. Biz öyle der neye kaydolur gibi partiye kaydolur gibi.
Kaydolacağız. Biz öyle biliyoruz. Dedim neye evrak getir lansımsa dedim getir imzalayayım hepsini. Hanım ben buraya giricem. Böyle girer misin girmez misin alır mısın almaz mısın. Ne demek öyle bir şey var mı? Sen ben bir yere gireceğim diyecek beni katmayacak bir kimse. Mümkün mü dedim getir imzalayayım ben. Ama o süreç içerisinde beni Fethullah Gülen’in cemâatinden götürüyorlar sohbetlere. Ondan sonra Millî Görüşçüler götürüyor sohbetlere. Risâle-i Nûr’un okuyucıları var. Çantacı Necm abi var. Onlar götürüyorlar beni sohbetlere. Ben bir şeye takılıyorum orada. Ben takılıyorum yok olmuyor içim ısınmıyor. Hele bir de bir iki sefer de şey götürdü. Kız kardeşimin ilk evlendiği o adam götürdü beni.
Hele artık onu da sevmiyor muyum böyle komple ip koptuk bizim. Ben hiçbir yere yardeyim yani. Orası bitti. Ben o şeyleri görünce hali görünce orada ben hali olduğunu da bilmiyorum. Bana normal geliyor. Daha önce de bir sürü şeyler dervişlikten önce de namaza başlamazdan önce de bazı şeyler oluyordu öyle.
Kalbin Feraseti ve Meyhâne Sahnesi
Bana normal geliyor. Daha öncesinden de adamla ben böyle bakıyorum yalan söylediğini anlıyordum ben. Kalbimden bir ses bağırıyor bu yalan söylüyor diyor. Ve hatta bu senden şu lafı almaya kalktı diyor. Ben bekliyorum gerçekten o lafı almaya kalkıyor daya yiyor bende. Bazı şeyler vardır bunu ilk defa söyleyeceğim. Bazı şeyler vardır senin elinde değildir. Bunlar böyle tuhaf gelir size şimdi. Ben meyhânede içiyorum. Adam geliyor masaya. Başkasının masasındayım. Adamın ne söyleyeceğini ben neyi taşıyacağını biliyorum. İçime geliyor böyle. Öyle değildir bir duble daha getir. Bir duble daha getiriyor. Kalbim patlayacak. Aynı yerde duruyor gene. Bizim Mişkor Ecebe gönder şu vahdavını dedim. Döveceğim şimdi bunu dedim ben.
Bunun amacı başka. Ben bir de duysun diye söylüyorum. Bunun amacı başka dedim. Gönder bunu. Döveceğim şimdi bunu dedim ben. O zaman Erdoğan çalıştırıyor oraya. Efe ne alakası var? Var. Aha burada diyor adam. Bak şimdi birazdan bozacak kendini. Bu sefer ben bozacağım bunu diyorum. Ben halbuki akşam yemeğe gittim. Ben bir duble içeceğim, gideceğim. Ben gündüzden başka bir şey içtim çünkü. üstüne fazla içersem bozacak çünkü. Onu da söyledim Recep’e. Dedim ben gelmeyeyim. O zaman yemek yiyin. Tamam yemek yiyelim. Arkadaşlık et. Adam sonradan geldi. Dediğim gibi oldu. Adam böyle bir tarafa dem vurdu. Dem vurunca ben tuttum dışarı çıkardım. Nereni istiyor? Allâh ne verdiyse. Erdoğan da akraba ya hanımın tarafından.
Biliyor musun sen akraba olduğunu? Ve nasıl kelam böyle bir hayattayken dahi böyle bende bazı şeyler var. Tuhaf içimden gelen sesler var. buraya gitme. Burada şimdi şöyle bir şey olacak. Ben gidiyorum gene. Oluyor ama o. Oluyor. Böyle şeyler yaşıyorum. Neyse. Zikrullâh böyle bir şey yaşayınca dedim tamam. bütün kendimce taşlar oturdu. Ben ders alıyorum. İyi. Abdurrahmân’ı hiç unutmam. O yüzden ben arkadaşlara derim mimiklerinizi hareketlerinizi dikkatli yapın. Sûfîlik ince bir şey. Böyle Abdurrahmân bir bakış fırladı. bakarız gibisinden böyle. Oh kafam döndü benim birden. Nasıl böyle davranır filan. Ne yaptın onu çengeli böyle. Hiç böyle şeyi yok. Tabi ben derse aldım. Sonra Şeyh Efendi Şeyh Efendi gelmiş Tire’ye.
Abdurrahmân’a demiş Bayındırlı o genci çağır gelsin. Ben o zaman orman işletmesinde çalışıyorum. Telefon çaldı. Fısıldıyla bekle demiş misafir geldi. Kim? Şeyh Efendi mi? Aman öyle konuşma. Öyle konuşma. Tabi ben yürüdüm gittim. Kulaklar içindesin. Alistan’ın evindeymiş o. O gün neyse Alistan’ın evine gittik. Girdi Şeyh Efendi. Akşam namazından sonra birisi baktım o. Tamam. Kendi kendime diyorum ki.
Şeyh Efendi ile İlk Karşılaşma
Rüyada daha mı böyle posuydu acaba diyorum. Cahillik gençlik. Tabi sarmaşıyor herkes de. Tam bana geldi. Bayındırlı hoş geldin dedi. Küüt, küüt. Ciğerim dökülüyor zannettim. Ulan bu ne dedim ya. biz normal delikanlıyız ya böyle birisi böyle ciğerimizi nereye dökecek bize. Bu ne? Ciğerim döküldü sanki dedim ya. Neyse herkes de sarmaştı. Gitti oturdu. Biz de oturduk. Mustafâ Efendi sen buraya gel dedi. Abdurrahmân da yanında. Mustafâ Efendi sen buraya gel dedi. Ben kaçacağım genç adamım böyle zıpkın gibi. Kalkamadım. Yanındakiler dedi. Mustafâ Efendi yardımcı olun dedi. Bir böyle şeyime gitti. Bana yardımcı oluyorlar. Ben zıpkın gibiyim. Ben uçana kaçana değil. Uçup uçmuyor su uçuruyorum gene ateş ediyorum.
Öyleyim o zaman. Vaydi bakalım. Gittik yanımaşına oturduk. Sohbet, sohbet ardından zikrullâh. Zikrullâh da gene aynı. Perde değişti gene. Tabi biz kaldık. Ders aldık. Neyse muhabbet şey. Şimdi ilk başlangıçtan aldım ki bu soruya böyle bir geniş cevap vereyim. Ve asıl ders aldık. Sonra ders aldıktan sonra tabi böyle hemen Şeyh Efendi birkaç ay sonra beni bayındırın zâkiri yaptı. Bu arada da abim geldi. Ahmet Özbağ. Tabi geldiğinde bir baktı biz mescitte zikrullâh yapıyoruz. Arkadaşlar var filan. Bana dedi ya dedi. Yakûb Efendi var dedi. Ankara’da. Sen de dedi haber gönderdi illaki Ahmet Bey kardeşine biz ders verelim. Daha önce de söylemiş ama benim abimin rüyalarından haberim yok. o daha önce rüyâ görmüş. o Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi’yi intisâb etmiş.
Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi’yi intisâb etmiş. onun anlattığı şimdi eksik fazla olabilir. Kendisi de burada düzeltsin. bir seferinde oraya gitmek istemişler. Arkadaşlara filan gideceklermiş. Bu gidememiş parasızlıktan. Bu gidemeyince o gece rüyâsında görüyor. Tabi rüyâsında bir bakıyor ben Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi’nin yanındayım. Benim saç sakal beyazlamış. Tabi o ara biz ayrı bir perdedeyiz. O tabi konduramıyor normal olarak. Ardından gene böyle bir rüyâ görmüş. Gene rüyâsında Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi bu sefer Halaka’da karşıdan benim kalbime bir tane şiş atmış. Bir sefer daha görmüş herhalde. Öyleydi değil mi? Acaba bir yanlışlığım varsa bir ordu kurulmuş. Ordu da ben komutan mıydım?
Neydi? Anlattıydım bana. Efendim? Evet. Evet. Sonradan anlattı bana rüyâlarını. Biz tabi Yakûb Efendi’yi den değil dedim ben Hacı abi bir abime dedim. Abi ben bir ders aldım tamam bitti benim işim. Ben dedim bir yere kımıldamak istemiyorum dedim. Tamam bitti. Biz böyle abimle bizim tuhaf bir ilişkimiz vardır. O bir şeye karar verdiyse ben seslenmem. Ben seslenirim de ama o bana çok seslenmez. Benim biraz öyle yardırmam vardır hani. O ama hiç demez bana bunu neden böyle yaptın bunu neden şöyle ettin hiç bana şey yapmaz.
Ahmet Ağabey’in Rüyâları ve Yakûb Efendi
Allâh muhâfaza eylesin. Aramızda da daha hiçbir tartışma çıkmadı. Böyle bunu söylerim böyle. Allah ondan razı olsun. gerçekten hiç bana bir senin gözünün üstünde kaşın var demez. İçinden der dışından demez. Bu ara demiyor ama içinden de demiyor bu ara. Ve asıl tabii bu arada da dergan içerisinde eskisi yenisi tanışmaya başladık. Şeyh Efendi’nin bize anlattığı aktardıkları vardı. Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi hiç kimseye bırakmadı diye. Aynı şeyi abimle söyledi. Çünkü Yakup efendiyle alakalı Şeyh Efendi’nin Allâh rahmet eylesin girişimleri oldu. Yakûb Efendi’ye bir heyet gönderdi Nevşehir’den Nevşehirlilerden bîat etsin intisâb etsin diye Yakûb Efendi çok istedi Şeyh Efendi. Allâh rahmet eylesin gelsin bîat etsin oğlum halîfeliğini vereceğim onu dedi.
Yakûb Efendi bir halîfe noktasında halîfelik dedi bizde gelse halîfe halîfelik vereceğim dedi. Ben de istiyorum Yakûb Efendi gelsin diye ama ben ne zaman ki Nevşehirlilerden böyle bir arabalık bir heyet ben heyeti gördüm dedim asla olmaz. Sebebimde şunu söyledim bunlar dedim kibirlilik yapacak şimdi dedim. Bu yolda asla yapılmayacak olan şey kibirliliktir. Tabi gittiler oradan geri döndüler. Yakûb Efendi onlara bağlanmış Abdullâh Efendi’ye bağlanmadı. Yakûb Efendi bir kardeşi var o da Karabük’te o da Mustafâ Efendi o da bağlanmadı. Bunlar Mustafâ Efendi çorumlacı Mustafâ Efendi’nin nakipleri. Bir naki bir daha var İstanbul’da Ali Efendi o bağlanmadı o şeyhliği ilan etti Zeytinburnu’nda. Hacı abi sen bu tarafa gel ara sıra sana da sorayım.
Cafer al getir onu oradan. O çünkü eskiyi biliyor ya iyice. Şimdi bazen eskilerle alakalı bir şey olunca ben yıllardan beri döner abime sorarım bunu tanıyor musun? Bu böyle miydi, şu şöyle miydi diye şuraya gel, ikiniz beraber gelin buraya. Cafer gelsene. Aleyküm selam. Zeytinburnu’ndaki Ali idi değil mi adı? Ali Efendi. Zeytinburnu’ndaki Ali Efendi’yi de tanıyorum. Ali Efendi’ye Şeyh Efendi beni gönderdi çünkü. Ben o zaman Bursa’dayım. Bin aki bin nukabâ daha var şeyde Erzurum’da Ali Abi Erzurum’daki Ali Abi normalde Şeyh Efendi’yi ben yeni intisâb etmezden az bir zaman önce bir hafta iki hafta önce Şeyh Efendi şeyhliğini ilan ettikten sonra ben böyle hemen hemen bir hafta sonra mı iki hafta sonra mı ne ders alınırmı ben?
Sivas’ta Ali Efendi. Sivas’ta Ali Efendi de Mustafâ Efendi’nin naki bin nugabbası sonra şiş buhranı da var. o neden biliyorum? Çünkü o sonra ödemişe geldi. Ödemiş’te şiş buhranı yaptı. Hatta bana diyordu. ben senin çok iyi bir zâkiri yetiştireceğim sana buhran vereceğim diyordu. Ben de diyordum ki Allâh râzı olsun. Benim buhranla işim yok filan fişman. Onu da iyi tanıyorum. Sonra Yakup efendiyle ben umrede bizatihi görüştüm. Bir daha öyle söyleyeyim. Onun da son umresiydi. Biz umrede ben onu hiç zahiren görmediydim. Ondan sonra o Medîne-i Münevvere’de bizim iftar ettiğimiz arkadaşlar bilir orayı. Hemen onun sol tarafında böyle baktım. Dedim bu Yakûb Efendi içimden. Gittim selamünaleyküm dedim.
Yanında birisi var. Böyle baktı. Vah aleyküm selam dedi. Durdu. Mustafâ Efendi Mustafâ Efendi dedi. Evet efendim dedim. Dedim Bursa’dan. Dedim Ahmet Özbağ’nın kardeşi Mustafâ Özbağ. Mâşâallâh dedi. Böyle bir çok narin çok nazik konuşan bir kimse. Biz böyle sohbet ettik. O dedi. Abdullâh Efendi de buradaymış dedi. Burada dedim ben. Ondan sonra mübarek olsun. Şöyleydi böyleydi. Allâh rahmet eylesin. Bana çok dua etti. İleriki zamanlarda da beni unutma dedi. Bana. Şimdi bana söylediklerini kendime methediyormuşum gibi olacağım.
Muhammed el-Mâlikî ve Karabük Silsilesi
Oralarını es geçeyim ben. Ondan sonra tavsiye etti. Yoluna devam etti. Mustafâ Efendi’nin devamı sen olacaksın. şöyleydi böyleydi. Tabi ağabeyim ona rüyâları anlatmış. Bir de Yakûb Efendi’nin gerçekten hali açık bir kimseydi. Öyle söyleyeyim. Onlar tabi şeye intisâb ettiler. Mekke’de Maliki Muhammed el-Mâlikî’ye intisâb ettiler. O da kardeşi Mustafâ Efendi de sonra Muhammed el-Mâlikî de zaten Karabüklü Mustafa efendiye Türkiye’nin şeyhliğini verdi. Doğru değil mi? Türkiye’nin şeyhliğini verdi. Ama topluyorum şimdi bunların hiçbirisi de Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi hazretlerinin bir başkasına şeyhlik icâzeti verdiğini duymadık hiç. Ne ben Abdullâh Efendi’den duydum ne Yakûb Efendi’den duyuldu ne Mustafâ Efendi’den duyuldu.
Zaten Sivaslı Ali Abi zaten Şeyh efendiye intisâb etti. İstanbul’daki Ali Efendi de Zeytinburnu’ndaki de kendisi kendi şeyhliğini ilan etti. Ama bunların hiçbirisi de Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi’nin Galip Kuşçar hiç onayı vermiş mi icâzet? Ona da vermemiş. Sadece kızımı verdim demiş. Galip Kuşçar oğlu vardı ya Galip efendi şeydeki Antalya’daki Ankara Siteler Ankara Siteler Antalya’da dergâhları vardı büyük bir yer. Esas merkezi Ankara. Ankara Siteler Evet. Hiç bir kimseden ben ondan sonra Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi’nin bir başkasına icâzet verdiğine dair bir haber yok. Biz de bunu yıllardır dergâhta hep konuştuk. Dedik ki Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi hiç kimseye vermeden vefat etti gitti.
Şeyh Efendi de aynı şeyi söyledi. Hatta Şeyh Efendi bana şeyhliğini ilan et dediğinde oğlum dedi. Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi sağlındı ilan etmedi dergâh dedi bu hale geldi. O yüzden ben sağlımda dedi söylüyorum bu akşam şeyhliğini ilan et. Ahmet Duran’a da söyleyeceğim dedi. Ahmet Duran da ilan etsin dedi. Ben de Şeyh Efendi dedim ki efendim hakkınızı helal edin ben böyle bir şey ilan edemem dedim. Ben ilan ettiririm dedi. Hayırlısı olsun dedim. Sonra Şeyh Efendi başka bir arkadaşa söyledi. O arkadaş da zaten eskiler biliyor kalktı ilan etti. Ben de bir şeyh birisine bir şey vermiş bir şey söylemiş. Onu reddetmekte edebsizlik. Biz de dedik arkadaşlar Allâh râzı olsun. Şeyh Efendi vefat edince kadar biz bu dergâhta hizmet etmeye devam edeceğiz.
Aldık arkadaşlar biriler rafa koyduk dedim. Çünkü inkar edemezsin reddedemezsin. Bu edebsizlik olur. Bir şeyh birisine sen zâkirsin sen nakipsin sen nükabbasın sen halifesin veya sen şeyhsin dediğinde buna itiraz edilmez. Öğrendiğimiz edeb buydu. Asla. Hiç bir şey denmez. Veya bir Şeyh Efendi birisine dese ki sen burada dersi yaptır ben yaptıramam demek daha edebsizliktir. Böyle bir şey yok. Bizim aldığımız eğitim bu öğretim bu. Velhâsıl kelam biz bunu öğrendik. E o gün de sohbetler soruldu biz de bunu söyledik. Dedik ki sağlamda hiç kimseye izin vermemiş. Sonra bu Zâkir efendi haberi göndermiş. Ondan sonra böyle konuşuyorlar. Ama Mustafâ Efendi sağlığında Tığlıoğlu’ydu değil mi? Neydi o anladı?
Mehmet Tığlıoğlu’na icâzet vermiş. Böyle diye. Dedim biz duymadık. Bilmiyoruz. İcazeti de görmedik zaten. Bir Kemal Efendi biliyoruz. Ona da icâzetin vermediğine dair biliyoruz. Doğru mu? Vermiş mi Kemal efendiye? Ankara’dan ileride Kırkkale’deki Kemal Efendi vardı ya. Kırıkkâle’deki. Ona icâzet vermiş mi? Hiç kimseye vermiyor. Ona da vermemiş. İcazetten Nâkib Nukabâ Nukabâ icâzeti. Evet. Onları biliyorsun. Çavuş var. Nâkib var. Nukabâ icâzeti var. Evet. Ona da vermemiş. Benim bildiğimi vermemiş. Tabi. Erzurum’da Mehmet efendi vardı. Şey verin. Mikrofon. Erzurum’da ben 1985’te askerken orada adres verdiler.
Erzurum’da Mehmet Aslanoğlu ve Hacı Mustafâ Efendi’nin Vasiyyeti
Gittim. Mehmet abiyle tanıştım. Mehmet Aslanoğlu. Mehmet Aslanoğlu, çavuş. Çavuşluk verilmiş. Kendisi Bayburtlu. Erzurum’da dergahı açmış. Evinin altında. Orada tanıştık. Mehmet abiyle. Mehmet abi Hacı Mustafâ Efendi vefat ederken başucunda duranlardan. Başucunda duranlardan. Tabi. Yakûb Efendi, Hacı Mustafâ Efendi Mehmet Erzurum’da. Erzurum’daki Bayburtlu. Mehmet Aslanoğlu. Ondan sonra şeyde var. Gelip giden. Abdullâh Baba’da var. Şeyh Efendi de var. Şeyh Efendi Sadak. Herkes başında Yakûb Efendi cesaretini toplayıp soruyor. Yakûb Efendi en büyükleri. Yaş olarak. En eski. Herkes Yakûb Abi diyor çünkü ona. Yakûb Efendi efendim diyor. Bu kadar toplandık. bir işaret var mı? diye soruyor. O da aleyhisselâtü vesselâm efendimizden kimseye bir işaret çıkmadı.
Ben kafamdan nasıl bir şey diyebilirim oğlum diyor. Evet. Ifade bu. Bunu bana hem Yakûb Efendi anlattı. Yakûb Efendi bu bursalı Ankara’da Gölbaşı’nda Hasan Efendi. Yakışıklı Hasan Efendi var. Nakşibendî. Tanıştık onunla biz. Evet. O Yakûb efendiye dergâha geldi. Biz de oradayız Özdemir ile birlikte. Yıl 1984. Çok yakışıklı ve o zaman da ne meclisi vardı Türkiye’de? İhtilâl’den sonra kurulan ilk meclis. Kurucu Meclis. Kurucu Meclis veya başka bir adı vardı onun. Çanakkale milletvekili Mehmet Pamuk muydu? Onlar bilir. Çanakkale milletvekili. Adını hatırlayamadım. Milletvekilleri, iş adamları herkes zengin. Hasan Burkay’ın. Hasan Burkay’ın yanında dergâha geldiler. Yakûb Efendi’nin böyle bir koltuğu var.
Onu oraya oturturdu. Kendisi de Mehmet’in yanına Mehmet’in o tarafını sağ tarafına oturdu. Ondan sonra uzattığı lafı bana intisâb edine getirdi. Ondan sonra Yakûb Efendi orada bu hatırayı anlattı. Tekrar. Hacı Mustafâ Efendi’nin söylediklerini. Hacı Mustafâ Efendi diyor ki Arkadaşlar diyor. Herkes olduğu yerde devam etsin. Herkes istişâresini ve istihâresini yapsın. Hepinizin ortak bulduğu birisine gidip intisâb edin diyor. Benden bu şehirlik yok diyor yani. Bunu orasını net olarak anlatıyorum ki bu konu kapansın diye. Bu konu kapansın diye ben de net olarak anlatıyorum bugün. Velhâsıl Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi hazretlerinin Mehmet Tığlıoğlu’na icâzet verdiğine dair bizde bir bilgi yok. Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi’nin de sözleri böyle.
Biz de bunu böyle söyledik. Yine aynı noktadayım ben. ben yine vermediğini biliyorum. Çünkü verdiğini bilmem için icâzeti görmem lazım. Görsem ne olacak, görmesem ne olacak. Bir de yıllar geçmiş. Çünkü bir de şu var. Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi vefat ettikten sonra mührü ve icâzetleri Hâcı Anne’den almışlar. Bunu da Hâcı Anne’den bizatihi kendim dinledim. Bakın Hâcı Anne’den de bizatihi kendim dinledim. Nasıl kendim dinledim? Biz böyle Şeyh Efendi ile seyahate gittik, Sivas’a gittik. Sivas’tan tokat yaptık. Şeyh Efendi dedi ki oğlum bir de Hâcı Anne’den ziyaret edelim. Hem kabristânı ziyaret edelim. Edelim efendim. Gittik kabristâna Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi onunla sonra öbür Şeyh efendiler hepsi de orada.
Kabristân’da zikrullâh yaptık.
Hâcı Anne’nin Îkâzı ve Kayıp İcâzetler
İki kişiyiz biz Şeyh Efendi ile beraber. Oradan eve geçtik. Ben Hâcı Anne ile tanıştım Mustafâ Efendi’nin eşiyle. Hittik orada. Tabi Hâcı Anne dert yandı Şeyh Efendi’ye. Ondan sonra Abdullâh Efendi biz sen geldin dedi. Kimse gelip gitmiyor dedi. Arayıp sormuyor dedi. Ondan sonra babanın dedi. Ondan sonra icâzetlerine dedi. Mühürlerini dedi. Buradan almışlar götürmüşler dedi. Kimin götürdüğü belli değil dedi. Ben Hâcı Anne’nin söylediklerini söylüyorum. İcazetleri buradan alıp götürmüşler dedi. Ondan sonra kim bilir kimlerin elinde şimdi dedi. Kim kime ne yazacak mührü basacak belli değil dedi. Ben dondum kaldım. Allâh’ım hatta çıktım da dedim efendim. bu icazetler mühürler birinin eline geçse bir şey yazılsa yazılır Mustafâ Efendi dedi.
Ne yapacaksın oğlum dedi. Yatsan olacak dedi. Allah vermedikten sonra birisine dedi. Eyvallâh. Şimdi bunu da bizatihi ben duydum ya haccanneden. Bu benim için kendime delil bu. Şeyh Efendi de yanımda. Ben bunu duydum. Şimdi ben bunu duyduktan sonra birisi dese ki bana Mustafa efendenin icâzeti var. Ben hemen kafamda soru işareti oluyor bende. bu icâzet nereden çıktı? Çünkü bütün nâkib-i kaballar kimseye vermedi diyor. Çorumla Cumusel efendenin bizatihi ağzından duyanlar var. Kimseye verilmedi diye. Şeyhim de aynı şeyi söylüyor. Oğlum kimseye vermedi diyor. Şimdi bir de icazetler mühürler çalınmış veya alınmış evden. Kimin aldığı belli değil. Ben bunların hepsini toparlayınca diyorum ki arkadaşlar bizim bildiğimiz bir kimse yok icâzet verilen.
Tığlıoğlu’na verilmiş ya Tığlıoğlu’na verilse Yakûb Efendi’ye söyler. Mustafa efendiye söyler. Çorumlu Ali Efendi. Ben kendi kendime denklem kuruyorum şimdi. Çorumlu-Sivaslı Ali Abi’ye söyler. nâkib-i kaballarını birisine söylemez mi? ben filancaya böyle bir icâzet verdim. Çünkü şeyhlik icâzeti demek tören yapmak demek. Tarîkat adabında. Ya muhakkak törenine vereceksin. Nakibini kabayi törenine vereceksin. Nakipliği, çavuşluğu tören gerekmez. Ama nâkib-i kaballıyı törenine vereceksin. Sebebi ilan edeceksin. Bu benim nâkib-i kabahımdır. İcazetini vereceksin. Halifeliği de törenine vereceksin. İlan edeceksin. Şehliyi de ilan edeceksin. Diyeceksin ki ben filancaya kimseyi şeyhlik verdim. Eyvallâh.
Bir daha çünkü şeyhlik verince de geri alınmaz. Bir adama desen ki sen sana şeyhlik verdim. Üç gün sonra senin şeyhliğini aldım diyemezsin. Çünkü eş değerini artık senin o. O da şeyh sen de şeyhsin. O senin şeyhliğini aldım diyemez. Bu mümkün değil. Bu böyle olunca çorumun acı Mustafâ Efendi birisine şeyhlik verecek. E geri alamıyor. Geri alamadığına göre onun şeyhliğini de ilan etmesi lazım zaten. Bütün dergâhın bilmesi lazım demesi lazım ki filancaya kimseye şeyhlik verdim. Ben vefat ettikten sonra gidin ona intisâb edin. Veya şuraya intisâb edin. Bir şey demesi lazım. Bunların da hiçbirisi de yok. E tabi ben bir zaten bir de kulağımla duydum Hâcı Anne’den icazetlerin evden alındığını. Boş icâzet yazılı bir tek isim yaz.
Oraya da şeyh yaz isim yaz. Vurmuyoru çorumun acı Mustafâ Efendi’den bir icâzet oldu. Kime istiyorsan yaz. Hatta şimdi gıybet olacak vefat etti gitti. Nâkib-i nügabbalardan birisi yazdı bunu kendine. Bu eski olayların hepsini bende var dosya halinde. Birisi yazdı. Sen biliyorsun yazanı. Birisi yazdı. Tabi bu çorumlunun dergâhında bu mesele böyle çok şey oldu dalga dalga yayıldı nasıl böyle bir şey yazılabilir diye. Hatta Malatya’da da birisi vardı. O da böyle bir şeyin içerisine girdi. Malatya’dakini de biliyorum.
Sorulara Kesin Cevap ve Ekonomik Îkâz
Ve la asıl kelam bunların hepsini toplayınca ben ben haklı olarak kendimce haklı olarak diyorum ki Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi Hazretleri hiç kimseye icâzet vermedi. Onlar da onlar da haber göndermişler Tığlıoğlu’na verdi diye. Ben görmedim dedim. Ben görmedim bir şey verilmiş diyemem. Sonra onlar da Fehimin üzerinden demişler ki geleceğiz ziyaret edeceğiz. İcazetleri de göstereceğiz demişler. Çünkü sormuşlar geldiler mi gördünüz mü diye. Gelmediler görmedik. Tığlıoğlu’na verilen icâzeti Zâkir Efendi bizim Fehim Hacıoğlu’na gelip icâzetleri de Mustafâ Efendi’ye ziyaret edeceğiz göstereceğiz demiş. Gelmediler göstermediler de o yüzden biz de bu konuda dâirede aynı noktada duruyoruz. biz Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi Hazretlerinin herhangi bir kimseye şeyhlik icazetinin verdiğini bilmiyoruz.
Buna şahit değiliz. Bütün benim bu konuştuklarım kimseye verilmediğine dair vermediğine dair. O yüzden de böyle bu konuyu daha en başından aldım. Böyle bir anlattım. Bir daha bir daha bu mevzuda da artık konuşulacak bir şeyin kaldığını zannetmiyorum. O yüzden de birisi de dese ki şimdi bana bu öyle bir icâzet var Allâh mübârek etsin derim ben. Beni ilgilendirmez çünkü. Bizleri de ilgilendirmiyor. Allâh’ın nâzarında kim kim icazetti kim icâzetsiz Allâh hepsine de yardım etsin. Hepsine de Kur’ân ve Sünnet dâiresinde koşmayı nasîb eylesin. Ama bu böyle çabuk dergâhlar açısından hoş bir şey değil. bir kimse gitmiş olduğu yolun üzerinde şüphesinin olmaması lazım. O yüzden şüphesiz yürümesi lazım.
Ama ben Hâcı Anne’den direkt çorumlu Hacı Mustafâ Efendi Hazretlerinin hanımından kendim duydum. İcazetlerim ve mühürlerin evden kaybolduğunu alındığını ve onları bulamadığını kimin aldığını Abdullâh Efendi şeyh efendi dedi ki oğlum Abdullâh Efendi gerçekten dedi. Kimin aldığını bilmiyorum dedi. Almışlar evden dedi. Mühürleri de almışlar icâzetleri de almışlar dedi. Şimdi örneğin icazetler bende duruyor bizim yazdırdığımız icazetler. E mühürler de bende hepsi de bende. bir kargaş olmuş olsa bir şey olmuş olsa birinin eline geçse mühürlese bende de icâzeti var dese oraya da kendince bir imza alasa benim imzamı taklit dese olur mu el cevap olur ki birisi yaptı. Onu da söyleyeyim de artık bu iş iyice damarı patlasın.
İstanbul’daki Ali Efendi bunu yazmış kendime. Malatya’da da birisi var ismini hatırlamıyorum o da yazmış. Demek ki icazetler ve mühürler değişik ellerde dolaşmış. Böyle bir sıkıntı var. O yüzden bir şeyi ben ilan ediyorum bu sıkıntıları öncesinden bildiğimden dergâha ilan ediyorum. Zâkir’in de ben ilan ederim. Her şeyini ilan ederim. İcazetini de ilan ederim. Kimsenin kafasında Şeyh şüphe kalmasın. Bu konuyu da böyle Allâh râzı olsun soruyorlar. Bir iki muhabbet daha var ortalıkta dönen. O yüzden onlara da cevap olmuş oldu. Hakkınızı helâl edin inşâallâh. Sorular da kaldı. Bu gece de bununla geçti. Artık Allâh izin verirse bu soruları bir kenara koyalım. Önümüzdeki hafta Allâh nasîb ederse bunlara devam edelim inşâallâh.
AVM Tuzağı ve Sürç-i Lisân Kapanışı
Güzelmiş kız erkek ayrı oturttuğu için açığa alınan Bursa’daki okul müdürü Gündem. Bir ay olmasına rağmen Rusya’ya kafa tutamayan Batı, ABD, ABD, NATO neden tutuyorlar işte. Ama Ürdün’de şey ne o Ukrayna’da kafa tutuyorlar Ukraynalıları savaştırıyorlar. Adamlar barış istiyorlar diyorlar ki barışmıyacaksın. Biz seni her türlü silahla destekleyeceğiz. Burada gömcen senin üzerinden diyorlar. Savaştırıyorlar. şeyde ne o Türkiye’de barıştıracağım diye uğraşıyor. Hem Türkiye’ye alkışlıyorlar sen barıştıracağım diye uğraştırıyorlar. Öbür taraftan da Ukrayna’ya veriyorlar gazı savaşın Allâh Allâh niğdalarıyla diye savaştırıyorlar. Astronomik şekilde artan hayat pahalı et şeker vesaire. Bunları 3-4 yıl önce söyledim.
Bunlar iyi günleriniz dedim. Ekin dikin artacak dedim. Daha da artacak. 3-4 yıldan beri özellikle hep söylüyorum bu günler böyle geçmeyecek. Hayatınız ona göre dizayn edin. Farzla borçlanmayın. Lükse kaçmayın. Pandemi’den önce başladım. Hala da devam ediyorum. Lükse kaçmayın. İsrâf etmeyin. Öyle hemen alıverelim yiyiverelim, gidiverelim yapmayın. Sadece Türkiye değil dünyâyı zor günler bekliyor. Çünkü bütün dünyâ 375 trilyon dolar borçlu 2 bin tane şirkete. Bütün dünyâ sadece Türkiye değil bütün dünyâ dünyâ üzerinde 2 bin tane şirket var. Hatta 2 bin bile yok da bin tane şirket var. 375 trilyon dolar 375 bin trilyon dolar borçlu dünyâ. Türkiye’de borçlu. Zaten borçlanmayan hükümetleri deviriyorlar.
Türkiye’nin mi? O görüneni. Türkiye’nin 450 milyar dolar diyordu görüneni o diyom. Türkiye’nin yaklaşık 1 trilyon dolara yakın resmi gayri resmi, sivil ve devlet borcu var. Borçlanıyor. Bu bütün dünyâ borçlanıyor. En fazla borcu olan Amerika. Borçlanıyorlar. O yüzden dünyâ insanlığını sıkıntılar bekliyor. İşinize sahip çıkın, ailenize sahip çıkın, isrâf etmeyin, savurganlık yapmayın. Beş harcıyorsanız iki harcayın. Böyle abuk subuk şeyler için borçlanmayın. Öyle kıyafet almak için, yok don falini almak için, yok ayakkabı almak için borçlanmayın. Yok eve halı alacaksın, yok eve mantı alacaksın, borçlanma. Ticâret yapanlar, ticâretlerine göre zaten onlar o döngünün içindeler zaten. Ticâret yapanlar da dikkatli davranacaklar.
Öyle har vurup parmağa savurmayacaklar. İşlerine bakacaklar, dikkatli davranacaklar. İş yapmaya devam edecekler. Öyle pırtıyı, pırtıyı toplayıp kenara çekilmek yok. İş yapmaya devam edecekler. Ama sıkı tutacaklar işlerini. O yüzden çünkü bütün dünyâ insanlığı harâmın içerisinde dolaşıyor. Bütün dünyâ insanlığı. Bütün dünyâ zevk-ü safânın içerisinde, heva hevesinin içerisinde. Böyle olunca da o heva hevesi de zaten körüklüyor bu iki bin tane şirket. Bir giriyor adam şey, ne o? AVM’ye bütün AVM onun. Cebinde de plastik boyuna geçir. Cırt cırt. Bütün yemek yiyiciler, bütün yemek yapıcılar onun. Kaldır telefonu eve kebap gelsin. Kaldır telefonu eve ne o? Hamburger gelsin. Kaldır telefonu şu gelsin.
Tarhana çorbasını unuttu bütün herkes. Unuttu. Tarhana çorbasını yapmasını bilen kadın kalmadı zaten. Tarhana çorbasını yapmasını bilen kadın kalmadı. Tarhanayı yapacak tarhanayı yapacak kadın kalmadı. Tarhana çorbasını pişirirler onu yaparlar o kadarlıkta ama tarhanayı yapacak kadın da kalmadı. Makarnayı kesecek kadın kalmadı. Makarna yapacak, erişte yapacak, erişte diyorlar, Bursalılar. Biz Bayındır’da makarna deriz. Makarna yapacak kadın kalmadı. Hazır her şey. Yarın öbür gün fırınlar çalışmasa ekmek yapacak durumda değil insanlar. Ekmek yapacak durumda değil. Alın size kaos. Düşünebiliyor musunuz? Bir şâyia çıkıyor çiçek yağ kalmayacak diye. Raflarda çiçek yağınında tükeniyor ya. Bir şâyia şeker kalmayacakmış diye, raflarda şeker kalmıyor.
Bizim normalde Amerika’dan farkımız kalmadı yani. Allâh bizi affetsin. Rabbim cümlemizi muhafaza eylesin. Sorular burada. Önümüzdeki hafta inşâallâh geri kalanını hallederiz. Eftar zikir, fa’lem ennehu lâ lîlâ lâ lîlâ lâ lîlâ lâ lâ Lâ lîlâ lîlâ lâ Resûlullah cemiyye el enbiyaya ve el mursalin vel hamdü lillahi rabbina alayhi ve sellem. El-Fâtiha ma salavât. Âmîn. Şunu da bir cümleyle ilave edivereyim mesele bitsin. Kimse yanlış anlaşılmasın. Kimsenin şeyhliğiyle, mürşidliyle, zâkirliğiyle, icâzetiyle veya icâzetsizliğiyle beni ilgilendiren bir şey yok. Bana sorarlarsa ben bildiklerimi aktarıyorum. Bu kadar. Ha, birisi üzerine alınıyormuş, alınmıyormuş, yok rahatsız oluyormuş. Bu da beni ilgilendirmiyor.
Ben çünkü bildiğimi, duyduğumu sizlere aktarıyorum. Hakkınızı helâl edin. Destur.
Kaynakça ve Referanslar
- Açılış Duâları ve Zâkir Kümbül Sorusu: Sohbet açılışında okunan selâm ve duâlar — Nisâ 4/86 (“Bir selâm ile selâmlandığınızda siz de ondan daha güzeli ile karşılık verin”); hakkı hak, bâtılı bâtıl bilme niyâzı — Müslim, Duâ 73; Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışma emri — Âl-i İmrân 3/103; Aşk-ı Muhammedî ve velîlere muhabbet — Buhârî, Îmân 9 (“Kişi sevdiği ile berâberdir”); Müslim, Birr 165; “Allâh’ın kulları yalnız velîler değildir ama her velî, Allâh’ın dostudur” — Yûnus 10/62-64; Mustafâ Anaç Efendi — Anadolu tekke-tarîkat târihinde bir zât; Sağlımda icâzet verilmediğine dâir kayıtlı beyânlar — tarîkat âdâbında şeyhlik silsilesinin şifâhî ve tâhrîrî ikrârı — Abdülbâkî Gölpınarlı, 100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarîkatlar; nâkib, nukabâ, çavuş ve halîfe rütbelerinin Kâdirî, Nakşî, Rifâî ve bilhassa Çorumlu Hacı Mustafâ Efendi Hazretleri’nin silsilesindeki dağılımı — kaynak: dergâh şifâhî geleneği ve zâhidin yaşayan tanıklıkları; şeyhliğini ilân meselesinde ısrâr edilmemesi âdâbı — Ahmed Yesevî, Dîvân-ı Hikmet, alçakgönüllülük bâbı; Şakâ’ık-ı Nu’mâniyye (Taşköprîzâde) silsile kayıtları
- Dergâha Giriş ve İlk Şeyhlik Silsilesi: Silsile-i aliyye — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/75 (şeyhin şeyhi, şeyhinin şeyhi bilme edebi); Abdullâh Efendi (Abdullâh Gürbüz Baba)’nın Bayındırlı zâkir ve nâkibi tâyini — dergâh kayıtları; Mehmet Kuşçu ve imam-hatîp arkadaşlığı — yerel hâfıza; Muhsin Yazıcıoğlu radıyallâhu-anh’ın cumâ namazı fermânı ve vatan-millet sevdâsı — şehâdeti 25 Mart 2009 — biyografiler; mu’minin Allâh, Kitâb, Vatân ve Millete laf söylettirmeme hassâsiyyeti — Âl-i İmrân 3/139 (“Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer mü’min iseniz en üstün olan sizlersiniz”); dînle alâkasız bir gençliğin îmân ve tövbe ile dönüşümü — Zümer 39/53 (“Kendi aleyhlerine aşırı giden kullarım, Allâh’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin”); Furkân 25/70-71 (sâlih amel ile günâhların silinmesi); tövbe-i nasûh — Tahrîm 66/8; Buhârî, Daavât 4; Ahmed Hüsâmeddîn’in Rûhu’l-Furkân ve Hak Yolcusunun Distûrları eserleri — Ahmed Hüsâmeddîn, Fâtih dergâhı silsilesi; Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Mesnevî-i Şerîf ve Şerhi (Remzi Kitabevi, 6 cilt)
- Sûfî Profili ve Gençliğin Dönüşümü: Toplumun “alışılagelmiş sûfî profili” tasavvuru ile hakîkî sûfîlik arasındaki fark — Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, sûfînin alâmetleri bâbı; Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, sûfînin vasıfları; tarîkat-ı aliyyede “gadab lillâh / hubb lillâh” esâsı — sevgiden ve buğzdan Allâh için olmak — Ebû Dâvûd, Sünne 15; Tirmizî, Zühd 10 (“İmânın en sağlam kulpu Allâh için sevmek ve Allâh için buğzetmektir”); Allâh’a, Resûl’üne ve dîne karşı laf söyletmeyen gayret — Fetih 48/29 (“Muhammed Allâh’ın Resûlü’dür; onunla beraber olanlar kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler”); Ahmed Hüsâmeddîn Hazretleri’nin dînî kitaplarındaki sûfî hadîs şerhi usûlü — Hak Yolcusunun Distûrları; babanın Mevlüd okuma âdeti ve Şehrî Kerbelâ — Süleyman Çelebi, Vesîletü’n-Necât (Mevlüd-i Şerîf); Kâzım Karabekir’in “Mevlüd merâsimi” tavsiyesi; Hz. Hüseyin radıyallâhu-anh şehâdeti ve Kerbelâ — İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 8/191-217; halk arasında “Kerbelâ Maktel”i edebiyâtı — Câmî, Fuzûlî (Hadîkatü’s-Suadâ)
- Karpuz Kırımı ve Fırıncı Hasan Abi: Helâl kazanç ve alın-teri — Buhârî, Büyû’ 15 (“Hiçbiriniz elinin emeğinden daha hayırlı yemek yememiştir”); Müslim, Zekât 106; çiftçilik, meyve toplama ve emeğin mübârekliği — Mülk 67/15; “Bir Müslüman bir ağaç diker de ondan insan, hayvan veya kuş yerse, o onun için sadakadır” — Buhârî, Hars 1; İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Kitâbü’l-Kesb ve’l-Maâş; gençliğin dergâh kapısını çalması — mürşid arayışı — Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtu’l-Kulûb, mürîd bâbı; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, sohbet âdâbı; mürîdin şeyhi bulma edebi — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/187 (nisbet ve cezbe); risâlecilerin sakal bırakmayıp muhâfazakâr kıyâfet tercîhi — Bediüzzaman Saîd Nursî, Sünûhât, “Hicâb âyeti” bahsi; sûfî gelenekteki sakal bırakma sünnet-i seniyyesi — Buhârî, Libâs 64; Müslim, Tahâret 52 (“Bıyıkları kısaltın, sakalları bırakın”)
- İlk Halka Zikrullâhı ve Perde Değişmesi: Zikir halkasında “perdenin açılması” ve yakaza hâli — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Acâibi’l-Kalb; İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, Bâbü’l-Esrâr; rûhânî seyr ile cismânî mahalde bulunma hâli — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/260 (halka-i zikir ve cezbe); zikrullâhta cezbe — İbnü’l-Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn, Menzilü’l-Vecd; “Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse ona bir şeytân musallat kılarız” — Zuhruf 43/36; zikrullâhın kalb-i selîmi ma’mûr kılması — Ra’d 13/28; “Allâh’ı ananlar ve nefsleri hor görüp Allâh’ı ananlar için Allâh mağfiret ve büyük bir ecir hazırlamıştır” — Ahzâb 33/35; Ebâyezîd-i Bistâmî’nin ilk zikir hâlleri — Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ; Cüneyd-i Bağdâdî’nin zikir halkasında açılan hâller — Kuşeyrî, Risâle-i Kuşeyriyye, cezbe ve vecd bâbı; sâlikin gözü açık, kulağı açık fakat kalbi başka bir âlemde bulunması — Mevlânâ Celâleddîn Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî, 1. Defter; zikrullâhta göz yaşı — Müslim, Zekât 91 (“Allâh korkusundan ağlayan göz cehennem ateşi görmez”); Tirmizî, Zühd 8
- Kalbin Feraseti ve Meyhâne Sahnesi: Mü’minin ferâseti hadîsi — Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 15 (Hicr sûresi tefsîri) (“Mü’minin ferâsetinden sakının, zîrâ o Allâh’ın nûru ile bakar”); ilhâm ve kalbe gelen sâdık haber — Şems 91/8 (“Nefse ve ona nizâm verene, sonra da ona fücûrunu ve takvâsını ilhâm edene andolsun”); velînin kurb-i nevâfil ile Allâh’ın gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olması hadîs-i kudsîsi — Buhârî, Rikâk 38; Sülemî, Tabakâtü’s-Sûfiyye; dervişliğe intikâl öncesinde dahi mübârek rûhun açılışları — Kuşeyrî, Risâle, sâlikin keramet ve firâseti; Nisâ 4/43 ve Bakara 2/219 (hamr yasağı) — cahiliyyet yıllarında içki meclisinde kalbin Allâh’ı unutamayışı; “İçki, kumar, putlar, fal oklarından sakının; bunlar şeytan işi pisliklerdir” — Mâide 5/90; tövbe ile tekrar dönüş — Mâide 5/91; hâlıkın kalpleri evirip çevirmesi — Âl-i İmrân 3/8 (“Kalpleri Allâh’ın iki parmağı arasındadır, dilediği gibi çevirir” — Müslim, Kader 17); Muhsin Yazıcıoğlu şehîd olduğunun 25 Mart yıl dönümü (2022) — biyografik kayıtlar
- Şeyh Efendi ile İlk Karşılaşma: Mürşid-i kâmil ile karşılaşma ve cezbe hâli — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/41 (nisbet ve râbıta); Tire, Ödemiş, Bayındır dergâh hikâyeleri — dergâh sözlü tarihi; şeyhin “oğlum buraya gel” çağrısı ve cezbe ile ayakta duramama hâli — Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, Bâyezîd-i Bistâmî bölümü; sâlikin cezbeye düşmesi — Kuşeyrî, Risâle, Vecd ve Cezbe; rüyâda Peygamber’i ve şeyh-i kâmili görmenin hak oluşu — Buhârî, Ta’bîr 10 (“Kim rüyâsında beni görürse beni hak olarak görmüştür, çünkü şeytân benim sûretime giremez”); Müslim, Rü’yâ 10; şeyh-i kâmilin sûretine şeytân giremeyişi — İmâm Süyûtî, el-Hâvî li’l-Fetâvî, Rü’yâ bâbı; şeyhin mürîde ilk teveccühü — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, mürîd-mürşid bâbı; Abdurrahmân zâkirin bakışı ve edeb îkâzı — râbıta-i şerîfe ile bakışın sünnet-i seniyyeye uyumu — Yûsuf 12/24 (Yûsuf aleyhisselâm’ın burhân görüşü); edebin nefse gâlebesi — İbn-i Atâullâh el-İskenderî, Hikem
- Ahmet Ağabey’in Rüyâları ve Yakûb Efendi: Rüyâda şeyhin kalbe şiş atması — Nakşî terbiyesinde himmet ve tasarruf istiâresi — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât 1/292; Muhammed Ma’sûm, Mektûbât-ı Ma’sûmiyye; mürîdin rüyâsını şeyhine arz etmesi âdâbı — Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, Bâbü’r-Rü’yâ; Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ, Cüneyd-i Bağdâdî bölümü; Yakûb Efendi’nin halîfe olabilecek zâtlara bağlanma çağrısı ve kibirsiz intisâb — Kâşânî, Istılâhâtü’s-Sûfiyye, kibr maddesi; Nisâ 4/36 (“Şüphesiz Allâh kibirleneni ve övünüp duranı sevmez”); İmâm Mâlik, el-Muvatta’, Kitâbü’l-Birr; kibirin tarîkat-ı aliyyede en ağır mâni oluşu — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Zemmi’l-Kibr; şeyh-mürîd muhabbetinde nazâket ve teslimiyyet — Nisâ 4/59; Yakûb Efendi’nin Umre’de Medîne-i Münevvere’deki buluşma rivâyeti — dergâh şifâhî tarîh; ağabey rüyâsında mürîdin nasibini görme meselesi — Buhârî, Ta’bîr 1 (Yûsuf aleyhisselâm’ın rüyâsı); rüyâda saç-sakal beyazlaması — “nübüvvetin 46 cüzünden biri” — Buhârî, Ta’bîr 2
- Muhammed el-Mâlikî ve Karabük Silsilesi: Mekke’de Muhammed bin Alevî el-Mâlikî (1947-2004) — Muhyiddîn el-Mâlikî el-Hasenî, Kâdirî-Şâzelî mürşidi, Mefâhîm Yecibu en Tusahhah ve ez-Ziyâde ve’l-İhsân fî Ulûmi’l-Kur’ân müellifi; Mekke-Medîne silsilesi ile Türkiye silsilesinin buluşması — Fethi Yeken, Mâ Yenbeği en Ya’lemehu’d-Dâ’iye, ilmî silsile; Karabüklü Mustafâ Efendi’ye Türkiye şeyhliği icâzeti — dergâh kayıtları; Kırıkkâle Kemal Efendi meselesi — yerel tarîkat kayıtları; Nakşibendî-Kâdirî silsile-i zehebiyye içinde “meşîhat icâzeti”nin şartları — Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, şeyhlik şartları bâbı (21 şart); sahîh icâzet ile sâlih-seçkin mürşid ayrımı — İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, icâret ve vekâlet bâbı kıyâsen; Şâh-ı Nakşibend’in halîfe tayin âdâbı — Reşehât-ı Aynü’l-Hayât (Ali bin Hüseyin Sâfî); icâzet-i şer’iyye ile tarîkat icâzeti arasındaki fark — İbn-i Hacer el-Heytemî, el-Fetâvâ el-Hadîsiyye; İstanbul’da Zeytinburnu’nda kendi kendine şeyhlik ilân etme hâdiseleri — dergâhın şifâhî hâfızası; Ankara Siteler Galip Kuşçar ve oğlu — yerel kayıtlar
- Erzurum’da Mehmet Aslanoğlu ve Hacı Mustafâ Efendi’nin Vasiyyeti: Erzurum-Bayburt dergâhı ve çavuşluk icâzeti — Mehmet Aslanoğlu — yerel silsile kayıtları; şeyhin vefât ânında baş ucundaki halîfeleri — Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1/313 (vefât ânı âdâbı); Buhârî, Rikâk 42 (ölüm ânında havâs); Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi Hazretleri’nin vasiyyet beyânı: “Kimseye benden bir işâret çıkmadı; herkes istişâre ve istihâresini yapsın, ortak bulduğunuza intisâb edin” — âlicenâb vasiyyet — İmâm Şâfiî’nin son vasıyeti tavrı gibi; istişâre — Âl-i İmrân 3/159 (“Onlarla müşâverede bulun”); Şûrâ 42/38; istihâre duâsı — Buhârî, Da’vât 48; Tirmizî, Salât 345; Muhsin Yazıcıoğlu şehîdliği benzer bir vefât rivâyetiyle mukâyese; şeyhin “bana gösterilmedi, kafamdan söyleyemem” tevâzuu — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbü Zemmi’r-Riyâ; Kurucu Meclis (1961 Anayasa Meclisi) üyeleri ve Çanakkale milletvekili Mehmet Pamuk; Hasan Burkay (Cumhuriyet dönemi ticâret adamı); Gölbaşı’nda Hasan Efendi — Nakşibendî halkaları
- Hâcı Anne’nin Îkâzı ve Kayıp İcâzetler: Şeyhin vefâtından sonra eşinin îkâzı — şeyhin miras ve meşîhat âlemeti olan mühürlerin muhâfazası — İbn-i Nüceym, el-Bahru’r-Râik, emânet bâbı kıyâsen; icâzet evrâkının ve mühürlerin evden “alınması” — şifâhî târih şikâyeti; boş icâzet ve sahte imza hâdisesi — İmâm Süyûtî, el-Esmâ’ ve’s-Sıfât, mezhepsel silsile tescîli bahsi kıyâsen; mühür sahteciliğinin şer’î hükmü — İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, şehâdet ve tezvîr bâbı; Mâide 5/38-39 (emânete hıyânet), Nisâ 4/58 (“Allâh size emânetleri ehline vermenizi emreder”); Enfâl 8/27 (“Emânetlerinize hıyânet etmeyin”); şeyhlik icâzetinin bir adet tören ile ilân edilmesi gerektiği — Nakşibendî âdâbında “teslim-i hırka” ve “veliahd” ilânı — Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb; Kâdirî tarîkatında “icâzet-i şerîfe” merâsimi — Abdülkâdir-i Geylânî, el-Gunye li-Tâlibî Tarîki’l-Hak; icâzetin geri alınamazlığı — İmâm Zeynüddîn İbn-i Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nezâir, “Asıl olan akitlerin lüzûmudur” kâidesi; dergâhta şüphe taşımadan yürüme zarûreti — Nisâ 4/65 (“Hüküm verdiğinde gönüllerinde hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle kabûl etmedikçe îmân etmiş olmazlar”)
- Sorulara Kesin Cevap ve Ekonomik Îkâz: Şeyh mes’elesinde son karar — Çorum’un Hacı Mustafâ Efendi Hazretleri’nin hiç kimseye icâzet vermediği — dergâh şifâhî beyânları; şeyhlik-zâkirlik-nâkiblik beyânlarının serbestçe ve açıktan ilân edilmesi hükmü — Nisâ 4/135 (“Adâlet ile hakkaniyeti ayakta tutan şâhitler olun”); Bakara 2/42 (“Hakk’ı bâtıla karıştırmayın, bile bile Hakk’ı gizlemeyin”); Rusya-Ukrayna savaşı (Şubat 2022 başlaması) ve Batı’nın tavrı — Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası; Hüseyin Nasr, Traditional Islam in the Modern World; küresel 375 trilyon dolar borç verisi — IIF Global Debt Monitor 2022 raporu; 2 bin küresel şirket hâkimiyeti — Davos/World Economic Forum dökümanları; borçlandırılan hükümetlerin devrilmesi — Naomi Klein, The Shock Doctrine; Perkins, Confessions of an Economic Hit Man; Türkiye’nin resmî-gayrı resmî borç yapısı (2022 verileri) — Hazine ve Maliye Bakanlığı dış borç istatistikleri; ekonomik îkâz: “Bunlar iyi günleriniz, ekin dikin, fâizle borçlanmayın, lükse kaçmayın, isrâf etmeyin” — fâiz haramlığı — Bakara 2/275-281; Rûm 30/39; Âl-i İmrân 3/130; Buhârî, Büyû’ 24 (ribâ); Müslim, Müsâkât 25 (fâizin yedi mertebesi); isrâf yasağı — A’râf 7/31 (“İsrâf etmeyin; Allâh isrâf edenleri sevmez”); İsrâ 17/26-27 (“Müsrifler şeytânın kardeşleridir”)
- AVM Tuzağı ve Sürç-i Lisân Kapanışı: Bütün dünyâ insanlığının harâm ve zevk-ü safâ içinde dolaşması — Câsiye 45/23 (hevâsını ilâh edinenler); Furkân 25/43; Tîn 95/4-6; AVM/plastik kart/online sipâriş çağı ve geleneksel yemek kültürünün kaybı — Zygmunt Bauman, Consuming Life; Jean Baudrillard, La Société de Consommation; Tarhana çorbası, erişte-makarna gibi geleneksel gıdâların kadınların hayâtından çıkması — Turgut Cansever, İslâm’da Şehir ve Mîmârî; kendine yetebilen âile modelinin çöküşü — Sezai Karakoç, Diriliş Neslinin Âmentüsü; şâyia ile raflardan çiçek yağı/şeker tüketiminin tükenmesi — 2022 Türkiye tüketici paniği haberleri; zor günlere hazırlık — Yûsuf 12/47-49 (yedi bereketli, yedi kıtlık yılı); Nûr 24/37 (ticâretin Allâh’ın zikrinden alıkoymaması); sâlih kulun isrâf, savurganlık, lüks ve kibre karşı uyanık durması — Furkân 25/67 (“Harcadıkları zaman ne isrâf ne de cimrilik ederler; ikisinin arasında ortalama bir yol tutarlar”); Kûtu’l-Kulûb (Ebû Tâlib el-Mekkî) — sabır, kanâat, tevekkül, hilm ve 40 Makam risâlesi; Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât (4 Kapı 40 Makam kitâbı — Ma’rifet Kapısı bâbı: sabır, kanâat, tevekkül, hayâ, cömerdlik, ilim, miskinlik, ârifi nefs); Hacı Bektâş-ı Velî, Vilâyetnâme; Yûnus Emre, Dîvân (tasavvufun 40 makâmında sabır ve kanâat beyitleri — “Sabr ile derdi hakîkate dönüşür”); sabır-kanâat hadîsleri — Buhârî, Rikâk 20; Müslim, Zühd 124 (“Kanâat tükenmez bir hazinedir”); Tirmizî, Zühd 35 (“Sabır aydınlıktır, sadaka burhândır”); Buhârî, Zekât 50 (“Yeten kadarla kanâat eden zengindir”); Müslim, Zekât 125; Ferîdüddîn Attâr, Tezkiretü’l-Evliyâ (evliyânın sabır ve kanâat menkıbeleri); Sürç-i lisân ettiysek affola duâsı — tasavvuf âdâbı; El-Fâtiha ma’a’s-salavât ile meclis mahsûslanması — İmâm-ı Âzam’ın meclis kapanışı tavsiyesi; Destur — dervîşin selâmet dileği
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, Tevhîd, İhsân, Nefs. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı