Açılış Tevhîdi ve 1399. Beyit
اَذْذُ بِاللّٰهِ مِنَ شَيْطَانُ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمِ اَفْتَارِ ذِكَرْ فَالَمَنَّهُ لَا يِنَهَا إِلَا اللّٰهُ لَا يِنَهَا إِلَا اللّٰهُ لَا يِنَهَا إِلَا اللّٰهُ حَقْ مُحَمَّدًا رَسْلُ اللّٰهُ جَمِيًّا اَنْبِيَا اِوَا الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدِ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ اَوْيَنْزُ بِاللّٰهِ مِنَ شَيْطَانُ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمِ رَبِّيًّا Gecemize hayırlı eylesin inşâallâh. Cümlemize Hakk’ı, Hakk’ı batıl batıl bilenlerden eylesin. Hakk’ı, Hakk’ı bilip Hakk’ı yaşayanlardan, bâtılı bâtıl bilip bâtılla mücâdele eden kullarından eylesin. Rabbim cümle ümmet-i Muhammed’i Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatma mücâdelesi veren kullarından eylesin inşâallâh.
Allâh râzı olsun, hepiniz de hoş geldiniz. İnşâallâh 1399. beytten devam ediyoruz. bir Rûm Kayseri vardı. Rûm Kayseri Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh hazretlerini sormuştu. Onu arıyordu ve sahâbeler de onunla alakalı, bu konuyla alakalı, onlara bir şeyler söylemişlerdi. Bu yeni sözlerden Rûm Kayseri çok etkilendi. Bu normalde Rûm Kayseri böyle etkilenince, Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh hazretlerini görme iştiyâkı daha da arttı. Gözünü o padişahı aramaya dikti. Eşyâsını da kaybetti, atını da. Onu böyle Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh hazretlerine anlatınca, vecd geldi. Tâbir-i câizse ise böyle bir cezbe geldi ona. Cezbe gelince malını, mülkünü hiç aklına gelmedi. Gerçek cezbe odur ki, o kimse cezbe anında dünyâlara, o kimse cezbe anında dünyâlık bir şey aklına gelmez.
Dünya aklına gelmez. Paraymış, pulmuş, malmış, mülkmüş, katmış, yatmış, arabaymış, makammış, mevkimmiş, şeyhmiş, mürşidmiş, dervişmiş, nakîbmiş, nükabbaymış, erkekmiş, kadınmış, babaymış, dedeymiş, aklına bir şey gelmez. Cezbenin hakikati budur. Eğer o kimsenin cezbe hâlinde malı, mülkü, katı, yatı, atı, avradı aklına geliyorsa, o hakiki cezbe değildir. o Rûm Kayseri Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh hazretlerinin özelliklerini, sahâbenin onlar hakkında konuştuklarını duyunca, Rûm Kayseri de ne yaptı? Atını, eşrasını, her şeyini bıraktı. Aklının ucuna da gelmedi. Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh hazretlerini aramaya koyuldu. O iş erinin ardına düşmüş, her tarafa koşmakta, delicesine onu aramaktaydı.
Artık o hale geldi, her şeyini bıraktı. Tâbîr-i câizse, deliller gibi Hazret-i Ömer’i arıyor. Diyordu ki, dünyada böyle adamda olur mu ki, cihandan can gibi gizlenmiş diyordu. Candan kul olmak için onu aradı. Şüphesiz arayan bulur. Rûm elçisi kendi kendine diyordu ki, bu dünya üzerinde böyle bir acayip adam bulunur mu ki? Böyle bir adam var mı ki? Böyle bir şey ki, tenlerdeki can gibi saklı olmuş, tendeki can gibi gizlenmiş ve tendeki can gibi normalde görünür halde değil. İşlevi var ama görünmüyor.
Arayan Bulur: Neyi Arıyorsan Osundur
Ona benzetti onu. Arayan bulur, bulanlar arayan bulur dedi. Tabi Hazret-i Pîr söylüyor bunu. Arayan bulur. Burayı açalım biraz. Her arayan bulur mu? Ben inanırım bulur. Ama bunu derler ki, Allâh nasîb edecek, kısmet edecek, her arayan bulmaz derler bazıları. Ben bunu kabul etmem. Ben derim ki, her arayan neyi arıyorsa onu bulur. Neyi arıyorsa. Hatta Hazret-i Pîr’in deyimiyle, neyi arıyorsan osundur der. Sen neyi arıyorsan osundur. Sûfîlik açısından bakılacak olursa buna, bir kimse arıyorsa gerçekten hakikat noktasında o bulur. Çünkü Cenâb-ı Hak âyet-i kerîme’de bir kimse arıyorsa, bir kimse arıyorsa o arama noktasında o bulur. Çünkü Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmesinde vaad etmiş, yolumuzda mücâhede edenlere yollarımızı açarız.
Allâh’ın vaadi haktır. Allah vaadinden geri dönmez. Bu kim olursa olsun, Cenâb-ı Hak’nın yolunda arıyorsa o kimse, ve Cenâb-ı Hakk’ın yolunda koşuyorsa Allâh onun yolunu açar. ben aradım bulamadım, yok canım kardeşim sen tembellik yapmışsın, dosdoğru aramamışsın ben aradım bulamadım, sen doğru yerde aramamışsın sen doğru yerde aramamışsın sen doğru yerde aramış olsaydın bulurdun sen doğru yerde, doğru yolda, doğru menfezde aramamışsın örnekliyorum, sen ekmek arıyorsan fırın bulacaksın sen kasaptan ekmek almaya çalışırsan orada ekmek aramaya çalışırsan bulamazsın sen fırın bulacaksın bir fırıncıdan gideceksin, ekmeği bulacaksın o zaman doğru yerde, doğru şekilde arayan her ne ararsa onu bulur bunu ben insanın kendisinden örneklendirmesi çok hoş değil ama tecrübe de böyle kazanılıyor ben kendi kendisine namaza başlayan kendisi kendisine oruca başlayan bir insanım hiç kimse bana şunu bırak, şunu et bunu et demedi biz çok biliyoruz ya böyle bir aklada ihtiyacımız yok ben teker teker bıraktım her şeyi ondan sonra bir öğlen namaz vakti ezan okunuyor namaza çıkmaya karar verdim hemen benim çalıştığım dükkanın arkasında Risâle-i Nûr okuyan ondan sonra bir Hüseyin abimiz var bizim mahallede oturuyor, bizim mahallenin de damadı Hüseyin abi okunan ne dedim? ezan efe dedi kimi çağırıyor dedim bizi çağırıyor dedi ne duruyoruz ki daha o zaman benim ilk namaza başlamam öğlen namazı kapattık dükkanları biz o dükkan kendisine ait ben çalışıyorum öğlen namazını kıldık geldik benim için bu devrim, ihtilâl ikindiye tekrar gittik akşama tekrar gittik ben yatsıya camiye gittim bu dört vakti camide kıldım camiye giden insanlar dahi dönüp bakıyorlar ne oldu da bu adam buraya düştü bir sıkıntı var küçük yerlerde böyle problemdir bir de gencim yakışıklıyım boyun posum yerinde, kilom yerinde dönüp bakıyor herkes bu adam ne oldu da nasıl geldi buraya nasıl düştü diye birinci, ikinci, üçüncü sonra abimin evde Mesnevî var abimin kitabı onların
Namaza Başlayış ve Seher Zikri
alemi var Ahmed Eroğlu Hazretleri’nin abimin kitabı Hak Yolcusunun Düsturları var Ahmed Eroğlu Hazretleri’nin abimin kitabı ben onların alemini okumaya başladım bir müddet onların alemi insanı alemden çıkarıyor başladım kendi kendime zikrullâh yapmaya kendi kendime zikrullâh yapıyorum işi o kadar ben büyüttüm ki sabah namazını kılıyorum sabah namazından sonra böyle bir beton bir yer var evin arka kısmında betonun üstüne merdivenle yukarı çıkıyorum başlıyorum orada zikrullâh yapmaya seher vaktindeki zikrullâh makbul hadîslerden okumuşum ya sabah namazından sonra işe gidinceye kadar ben kendi kendime zikrullâh yapıyorum yanlış anlaşılmasın şat’a hadvari gelmesin zaman zaman söylüyorum yolda yürüyen insanın kalbinden geçeni kalbime ilhâm olarak geliyor karşıma kim çıkacak kalbime ilhâm olarak geliyor ben şimdi diyorum şu çıkacak pat çıkıyor köşeden adam döncek geri bakacak diyorum ben geri bakıyor dönüyor o geriye şimdi köşeden şunu gelecek şunu resmi dairede çalışıyorum şimdi diyorum şu girecek içeri bunu söyleyecek diyor giriyor söylüyor bir başkası olsa kafaya yer ben ama zikrullâh’a devam ediyorum abdetsiz yere basmıyorum gece saat 3 abdest bozuyorum abdest alıp ısırıyorum abdest alıp öyle yatıyorum yine bakın gece saat 3 abdest alıyorum yine öyle yatıyorum abdestsiz yatmıyorum abdestsiz dolaşmıyorum nerede abdestim bozuldu orada abdestimi alıyorum hangi tuvalette olursa olsun tuvalette abdestimi bozduğum orada abdestimi alıyorum beş vakit namazı hiç kaçırmıyorum devamlı zikrullâh yapıyorum devamlı tevhîd çekiyorum ve ben kendi kendime dedim ki bana bir şey lazım kitapta okuyorum çünkü onu bana dedim bir üstad lazım bana bir mürşid lazım bunu ben kendi kendime çözüyorum onu diyorum ki benim bu durumlarımı çözecek benim bu durumlarıma bir şey söyleyecek olan bir kimse lazım bana kendi kendime bunun kararını veren bir
İlk Zikrullâh Halkası ve Furunluk Köyü
insanım ve sonra ilk ramazan oruç tutuyorum ben o ramazanda Şeyh Efendi Hazretlerinin halkayı zikrullâhıyla ben buluştum bizim Allâh rahmet eylesin. Mehmet diye bir arkadaş vardı onu çağırdı bir arkadaş hep anlatıyorum ilk zikrullâh halkasıyla tanışmamı dedim nereye çağırıyor seni birader sana göre değil dedi söyle lan dedim nereye çağırdı seni ben dedim Furunluk köyünü biliyorum eğer bana söyleme dedim Vallada, Billada, Tillada dedim basacağım bu gece oraya dedim biz namaza abdeste başladık ama kabadayılıktan bir şey bırakmıyoruz yine bu korktu ben basacağım deyince basıyor mu biliyor çünkü dayak atacağım diyorsam atıyorum dövcem deyince dövüyorum orası karışacaksa karışıyor koş hala daha geri adım atmış değiliz öyle yaşıma atmış olduğuna bakmayın dövülecekse döverim kimseye de bir şey demem aya tur verir mi aşağıya sakalımın beyazlığı sizi aldatmasın siyahlar arkadan tekrar gelmeye başladı ona göre onda not olarak düşelim kenara bir yerde dursun öyle biz varoş çocuğuz yavrum ah adamın geliyor senin her gün uğruyor bir de fotoğraf çekti selfie yaptık kime göndereceğim dedi o nerede Onur attı mı evet şimdi neyse gittim ben zikrullâh’a orada da bu sefer bütün her şeyin zirvesi yaşandı arayınca bulursun neyi arıyorsan ara ama arıcı olduğun şeyin yerini karıştırmışındır yerini şaşırma kuyumcu dükkanında teneka aranmaz tenekeci dükkanında da altın aranmaz altın arıyorsan kuyumcu dükkanına kuyumcular çarşısına gideceksin teneka arıyorsan tenekeciler çarşısına gideceksin buğday arıyorsan buğday pazarına gideceksin sen kuyumcular çarşısında buğday arama o zaman arayan bulur mu evet gerçekten bulur ve Hazret-i Ali radıyallâhu anh hazretlerine bizi arayan bulur bulan tanır tanıyan sever seven aşık olur aşık olana bizde aşık oluruz Hazret-i Ali efendimizin sözü bu aslında bir hadîs-i kudsî daha var bu hadîs-i kudsî bir hadîs-i kudsî daha var arayan bulur bulan tanır tanıyan sever seven aşık olur aşık oldu mu ben de ona aşık olurum ben ona aşık olunca gören gözü duyan kulağı tutan eli olurum diye o hadîs-i kudsînin bir de bu versiyonu var hatta diyor ki onun canını ben alırım diyeti bana aittir sonunda demek ki arayan bulur demek ki arayan bulurmuş öyle arayan bulmaz diye düşünmeyin arayan bulur bir insan ne aradığını nerede arayacağını bilicek yeter ki şimdi kuyumcular çarşısında buğday arayan demek ki kafası çalışmıyor saf bir kimse o o nerede ne arayacağını bilmiyor bir insan nerede ne arayacağını bilirse muhakkak bulur ve arayanlar bakın arayanlar çoğunlukla bulunduğu ortamın yabancılarıdır çünkü arayanlar oradaki toplumun oradaki toplumun vasat düşüncesine vasat fikrine vasat hal ve hareketlerine ve fiiliyatına uymayan insanlardır tâbîr-i câizse arayanlar arayanlar arayanlar arayanlar arayanlar tâbîr-i câizse benim tabirimle
Arayıcının Aykırı Fıtratı
aykırı insanlardır aykırı her arayan kadını erkeği yoktur bunun aykırı bir fıtrata sahiptir o herkes gibi düşünmez o herkes gibi hareket etmez o herkesin gittiği yerden gitmez o herkesin yediği gibi yemez o herkesin içtiği gibi içmez o herkesin düşündüğü gibi düşünmez o gerçek bir arayıcısı ile arayıcısı ise gerçek bir arayıcı o hiç bir zaman herkes gibi olmayacaktır ve dünyanın dünyayı değiştirenler bu arayanlardır ve onların aramaları asla ve asla son bulmaz onun araması bitmez onun araması bitmez o bir durakta durmaz ve o yüzden bulundukları toplumun yabancısıdır bulundukları ailenin yabancısıdır bulundukları şehrin yabancısıdır aslında yabancı değildir ama yabancısıdır sebep çünkü herkes ona başka gözlükle bakar bu başka derler bakın bu başka derler bu başka derler onun konuşması farklıdır hal ve hareketleri farklıdır düşünme fizyonomisi farklıdır çalışması farklıdır yürümesi farklıdır onun böyle her şeyi farklı çalışır o çünkü bir arayıcıdır arayıcı o bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiye sahip olup tatminsizlik hastalığına sahiptir hastadır o bir açıdan niçin o asla tatmin olmayacaktır bu tatmini has olarak düşünmeyin ona yetmeyecektir hiç hep daha da diyecektir ve siz onun önüne klasik bir şekilde tekdüze geldiğinizde asla anlaşamayacaksınız onunla asla asla bir noktada buluşamayacaksınız ve arayan hiçbir kere ve arayan hiçbir kimseyle bir noktada buluşmaz sebep o çünkü perdeden perdeye her daima arabaya devam eder ancak onunla beraber koşanlar arıyorlarsa onlar birbirilerine frekansları tutar eğer aramadan yorulduysa gerçek bir arayıcı değilse o yorulup o yorulacaktır yorulup tâbîr-i câizse ya yolda teklemeye başlayacaktır ya da koşamayacaktır nefesi yetmeyecektir ya da yoldan çıkacaktır ya da terk edecektir Tamam desin buraya kadarmış denip deyip dönecektir o yüzden Mustafa Özbağ Tamam desin deyip dönen bir daha bakmaz geriye sebep çünkü o asla ve asla aynı frekansda olamaz bir daha bu gecenin frekansıyla bir dahaki cumartesinin frekansının aynı olması mümkün değil çünkü aynısanız sohbet de sizi heyecanlandırmayacaktır siz aynısanız ben de aynıysam siz hiçbir zaman hiçbir sohbet sizi heyecanlandırmayacaktır ben eğer aramayı bırakırsam ben heyecanımı yitiririm o zaman siz de yitirirsiniz arayıcı değilseniz arayıcısanız o zaman yok hayır heyecanınız yetmez bitmez yitirilmez o yüzden bu yolda arayanlar hep de talebedir öğrencidir mürîddir
Mürîd-Mürşid ve Niyâgara Şelâlesi
arayanlar hiçbir zaman gerçek manada mürşid değildir gerçek manada mürşid Allah’tır gerçek manada mürid de Allah’tır sakın ayırt ettiğimizi düşünmeyin ama arayanların üzerine Cenab-ı Hakk’ın mürid ismi sıfatı tecelleder arıyor çünkü o bakın arıyor o arayan diğerlerine karşı mürşid görünür diğerlerine karşı mürşiddir ama kendi içerisinde onun üzerine mürid ismi şerifi tecelleder ama ona bir başkası bakınca onu mürşid görür sebep çünkü o arıyor her arayan üzerinde mürşidlik kokusu vardır her arayanın üzerinde bakın her arayan sebep ona bakan muhakkak ki ondan bir şey öğrenir hadîs-i kudsî vardı neydi Allâh’ın öyle kulları vardır ki onlar görüldüğünde Allâh hâtıra gelir çünkü onlar arayıcıdır onlar arayıcı olduğundan dolayı bitmek tükenmek bilmeyen bir nefesle koştuklarından dolayı ona bakan herkesin aklına Allâh hâtıra gelir o gerçek arayıcıdır öyle insanlar vardır ki zikrin anahtarıdır hadîs-i şerîf zikrin anahtarı o görüldüğünde hemen zikredilir hemen zikre otururlar hemen cemaat cemaatsiz zikrullâhla aşina olurlar onlar arayıcıdırlar onlar her daim arama üzerinde dururlar onlar durdukları yerde durmazlar zaten Coşkun akan Fırat Nehri gibi onlar durdukları yerde durmazlar Niyâgara Şelâlesi gibi at kendini içine at harafdink olacak olacak kolun bacan kırılacak kırılacak suyun içerisinde dalacaksın çıkacaksın çaldığın çıkacaksın kaseni kıyıya vuracak vuracak canını düşünüyorsan dalma hiç kolunu bacağını düşünüyorsan hiç dalma hiç bak işine git camiden eve evden camiye beş vakit namazını kıl hayatını devam ettir körlerden git körlerden git hayat böyle o zaman o gerçek manada arayıcı ol çünkü Hazret-i Pîr de dedi bak arayan bulur dedi.
Hazret-i Ali Efendimiz de dedi arayan bulur diye Cenâb-ı Hak da dedi arayan bulur dedi o zaman ara ve hakikate susamış olanlar ararlar ve hakikatin sonu yoktur hakikatin bir bir tavanı yoktur ben hakikate ulaştım diyen hakikate ulaşamamıştır ben oldum diyen aslında olamamıştır ben erdim diyen aslında ermemiştir kendi kendini aldatır çünkü eğer aradığın senin hakikatin hakikatin hakikati ise senin araman bitmeyecektir senin koşman da bitmeyecektir Allâh Rabbim cümlemizi bunlardan eylesin inşâallâh ve hiçbir zaman şunu unutmayın ve hiçbir zaman bundan bıkmayın aramanın sonu gelmeyecektir hiç aramanın sonu gelmeyecektir çünkü o hep
Bedevî Kadın ve Medîneli Sahâbiyye
her perdeye tecellî eder ve her perde de de kendini gizler öyle olunca sonu gelmez bir bedevî bir kadın onun yabancı olduğunu gördü öme kılınca onun yabancı olduğunu gördü ömer’i aradığını anlayıp şuracıkta şu hurma ağacının altında hurma ağacın dibinde halktan ayrılmış yapayalnız gölgelikte uyuyan Allah gölgelikte uyuyan Allah gölgesini gör dedi bir beldeye bir şehre bir köye birisi gelir yabancı olduğu belidir iki tarafına bakınır ya bir şey arıyor bir de adam malının mülkünü terk etti atını eğerini terk etti eşyasını meşyasını terk etti Medîne sokaklarında deliler gibi ömer’i arıyor bu sefer kadının birisi onun ömer’i aradığını anladı çünkü o da çünkü onlar peygamber terbiyesinden geçtiler peygamber terbiyesinden geçtikleri için onların kalpleri ilhâm alıyor hakkında âyet inen kadınlar var Medîne-i münevvere’de hakkında âyet inen kadınlar var öyle kadınlar Medîne-i münevvere’deki kadınlar pasif değil Medîne-i münevvere’deki Müslüman kadınlar öyle şimdiki Müslüman kadınlar gibi değil küçümsemek istemiyorum ama onlar Allâh’ı zikirde Allâh’a inanmada Allâh’a yaslanmada Allâh’a tabi olmada Resulüne tabi olmada zirvedeler eşmiş, çocukmuş malmış, mülkmüş Kur’ân sünnet için zirvedeler hiçbir şey gözlerine görünmüyor Hazret-i Muhammed’e ve de Mustafa’ya sallallâhu aleyhi ve sellem bir zarar gelecek o savaşta zor durumda denildiğinde Medîneli kadınlar kılıçlarını, bıçaklarını ondan sonra kamalarını kaptılar, Uhud’a doğru yürüdü bakın, Uhud’a doğru yürüdü onlar öyle sahâbe kadınlar tavizleri yok düşünebiliyor musunuz? akşam eve geldiğinde çocukları ölmüş çocukları ölünce çocuklarını yıkayıp kefenleyip yan odaya koyup kocasına gerekli olan hizmetleri yapıp kocası çocuklar ne oldu sesleri çıkmıyor deyince sahibine teslim ettik deyip böyle bir îmânın kamiyi sahibi kadınlar çocuğum öldü diye ağlamıyor bile yüreğine taş basıyor eşiyle yemek yiyor cinsel ilişkiye giriyor bakıyor daha adam ses seda yok en sonunda diyor ki ne oldu diyor ki bir kimse sana bir emanet bıraksa sonra diyor gelse emanetini alsa sen buna üzülür müsün? neden üzüleyim ki oğunun zaten biz de çocukları emaneti yerine teslim ettik çocuklar vefat etti diyor.
Medîne kadınları böyle bir kadın dinlerini öğrenmede harisler dinlerini öğrenmede harisler gece yarısı peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerine gelip kocam bana zıhâr yaptı sen bana annem gibisin dedi ben boş mu oldum dediğinde kadın Allâh Resûlü de geçmiş dinden hüküm veriyor boş olman gerekir diyor. Allah Resulünün salallahu ve sellem hazretlerinin cübbesinin yakasından tutuyor olmaz ya Muhammed diyor sessiz sessiz olmaz bunu diyor. Rabbine danış bunun Rabbine görüş diyor olmaz Medîneli kadınlar böyle öyle pısırık kadın yok Medîneli kadınlardan Allâh Resûlü salallahu ve sellem hazretleri duruyor ve anında hakkında âyet iniyor zıhârla alâkalı âyet o kadındır sebep ve zaman sonra hazreti peygamber salallahu ve sellem hazretleri vefat ettikten sonra Hazret-i Ömer Efendimiz yoldan giderken o kadın onu çağırıyor Hazret-i Ömer efendimizi Hazret-i Ömer Efendimiz attan iniyor o kadının omuzuna elini koyuyor bir şeyler konuşuyor diyorlar ki ya ey Emîru’l-Mü’minîn bir kadın seni yolundan alıkoydu susun diyor o kadın kim biliyor musunuz o diyor filanca hakkında âyet inen kadın o diyor hakkında âyet inen kadın Medîneli kadınlar dinlerine böyle har ister böyle sıkılar tavizleri yok hiç o Medîneli kadın o Rum elçisinin ne aradığını anlıyor kalbine ilhâm geliyor kalpler çalışıyor çünkü kalpler kör değil kalpler sağır değil kalpler mühürlü değil kalpler duygusuz değil kalpler ilhama kapalı değil Rabbinden ilhâm alan kalpler bunlar diyor ki sen Ömer’i arayıp duruyorsun filanca yerde diyor hurma ağacının orada olan filanca yerde diyor hurma ağacının altında yapayalnız oturuyor bakın Hazret-i Ömer radıyallâhu anh Hazretleri
Halvet: Namaz, Zikir ve Tefekkür
de arayıcı o da yalnız o da halvette ne yaptı hurma ağacının dibinde gitti halvet etti nedir halvet günahlardan uzak durmaktır halvet nedir daha iyi ibadet etmek için günahlardan korunmak için insanın kendi kendisini inzivâya çekmesi der namaz halvettir bakın namaz halvettir her şeyi bırakırsın namaza durursun namaz gerçek manada bir halvettir zikulla yapan için halvettir toplanırsın her şeyden kesilirsin başındakinden de kesilirsin. Allâh’ı zikredersin halvettir bir insanın tek başına Allâh’ı zikretmesi de halvettir bir odaya çekilip zikretmesi de halvettir insanlarla biraz ilişkiyi halkla ilişkiyi azayindirip hak ile beraber olma da halvettir bakın bunların hepsi de halvettir bir insan yöneticidir alimdir, şeyhdir bir yerde böyle bir iş adamıdır iş yapıyordur aile başkanıdır aile sorumluluğu vardır onun halvet etmeye ihtiyacı vardır halvet etmeli sebep o dinginliği yakalamalı kendi kendine tefekkür etmeli düşünmeli o yapacak olduğu meseleyi veya hedefindeki meseleyi halvet etmeli düşünmeli ona râbıta etmeli onunla kalbi bir frekans kurmalı ne iş yaparsan yap ister dünyevî ister uhrevî ister aileni ilgilendiren ister çocuklarını ilgilendiren ister anneni babanı ilgilendiren önemli değil sen biraz halvet et kendi kendine düşün inzivâya çekil bir böyle kendine gel bir namaz vakti 5-10 dakika öncesinden otur secdadine öyle bir tefekkür et öyle bir alemi varlığı tefekkür et yapacak olduğunu şeyi düşün şu sobayı kapatır mısınız yapacak olduğunu şeyi düşün biraz ve böylece ona odaklan, ona kilitlen ona râbıta et halvet bu, yoksa halvet git kendini bir odanın içerisine kapat saatlerce böyle kukuman kuşu gibi düşün o değil o o böyle bir an insanın kendisini ona verip ona böyle kendini ona vermesi ve hatta halvet bir halvet daha herhangi bir zâlim bir iktidar müslümanlara karşı acımasız bir şekilde zulmediyor inananlara halvet ediyor inananlar dağlara çekiliyorlar mağaralarda yaşıyorlar Hıristiyanların yaşadığı halvetler sebep çünkü o Yahûdî zâlimler inanan
Târîhî Halvetler ve Batı Zulmü
Hıristiyanlara bunlar kâfir deyip gördükleri yerde öldürüyorlar katlediyorlar yerini basıyorlar hala da aynı şekilde yapıyorlar da değişmedi Hıristiyanlar da yapıyorlar şimdi görmüyor musunuz Filistin’de adamın tapulu evi adamı evinden çıkarıyorlar tapulu evin senin senin evini boşalttırıyor sana iltimatan veriyor bir hafta içinde boşaltacaksın evini diyor geliyor yıkıyor senin tapulu evini yıkıyor bütün dünya da seyrediyor hatta seyretmiyorlar gözlerini yumuyorlar kulaklarını da tıkıyorlar bunlar yeni değil bu Yahûdîler Hıristiyanlara da aynı yaptılar yıktılar yaktılar hanımlarını esir aldılar erkeklerini öldürdüler bütün o Yahûdî zâlim iktidar sahipleri inanan Hıristiyanlara hep zulmetti o Yahûdî iktidar sahipleri inanan İbrahimilere hep zulmettiler yaktılar yıktılar ne zaman ki Hıristiyanlık dini Roma İmparatorluğu’nun koruması altına girdi Roma İmparatorluğu Hıristiyanlık dinini kendine resmi din olarak kabul edince Hıristiyanlar nefes aldılar o Sümelâ Manastırı neden orada ta Dağın Tingil tepesinde gitmesi zor, gelmesi zor Yahûdî zulmünden o Nevşehir’de Göreme’de orada burada toprağın altında şehirler var kiliseler var neden Yahûdî zulmünden dolayı bakın Yahûdî zulmünden dolayı ee sonradan da onlar Yahûdîlerle Hıristiyanlar başladılar birleştiler Müslümanlara zulmetmeye başladılar hala da tam ediyorlar Müslümanlar bütün yeryüzünde zulüm altındalar hem ekonomik zulüm altındalar hem siyasi zulüm altındalar hem kültürel olarak zulüm altındadılar her türlü zulüm var Müslümanların üzerinde Müslümanların kanlarının, canlarının kültürlerinin, inanışlarının namuslarının bir kıymet harbesi yok bir değeri yok Hıristiyanlar ve Yahûdîler birleşmişler Müslümanların boğazlarını tutmuşlar Müslümanları öldürüyorlar günden güne maddi manevi öldürüyorlar katlediyorlar maddi manevi ve İslâm dünyâsı hızla dinini terk ediyor dini yaşantısını terk ediyor dini anlayışını terk ediyor.
Kur’ân ve sünneti terk ediyor ve terk ederken kendi içlerinden yetişmiş olan hainler tarafından yaptırılıyor bu kendi içinden kendi lisanından konuşuyor bunlar kendi lisanından ve Müslümanlar bunun farkında değiller hala daha Müslümanlar birbirlerini katletmek için uğraşıyorlar birbirlerine çelme takacağız diye uğraşıyorlar Müslümanlar inanıyorlar o Müslümana inanan diğer o Müslümana inanan Müslümanlar sonunda kandırılıyorlar kimler tarafından inandıkları insanlar tarafından ve o inandıkları insanlar kimisi Yahûdîlerle işbirliği yapıyor kimisi Hristiyanlarla kimisi ateistlerle kimisi ne bileyim ne yediği belirsiz insanlarla 3-5 kuruşa satılıyor Müslümanlar bir makâma satılıyor Müslümanlar bir mevkîye satılıyorlar bu çok acı bir şey ve Müslümanların içerisinden çıkan adı profesör olan adı diyanet olan adı ne olursa olsun içinden çıkmış zayıf halkalar Müslümanların îmânlarını idraklerini bozuyorlar ve Müslümanlar ne yazık ki derlenip toparlanamıyorlar denizin üzerindeki köpük gibiler ve Hıristiyan ve Yahûdîler bu işi başarmış vaziyetteler hiç birimizde İslâm’dan yana bir şey kalmadı kültürlerimiz, düğünlerimiz, derneklerimiz, eğlencelerimiz, müziklerimiz hepsi de değişti yemek yeme şekillerimiz, yemek yeme şekillerimiz, sistemlerimiz hepsi de değişti bakın değişti kültürümüz değişti örfümüz değişti adetimiz değişti eğlencelerimiz değişti yemeklerimiz değişti kıyafetlerimiz değişti eğitimimiz değişti hepsi de değişti neye benzedi gavurlara benzedi evet tecavüz ettiler yasayla kanun çıkardılar ondan sonra biz zaten kendimiz benzedik tecavüze açığız evet ve tecavüzcümüzü aşığız kim tecavüz etti batı bizi tecavüz eden bizim Osmanlı İmparatorluğunu dağıtan Osmanlı İmparatorluğunun topraklarını işgal eden Şikaleden, orada Müslümanların kanını döken, ırzına geçenlerle biz şimdi, biz sizden olduk demek için yarışıyoruz.
Evet. Çanakkale’ye geçemeyen İngiliz, sonradan elini kolunu sallaya sallaya 3 sene sonra geldi. Elini kolunu sallaya sallaya gitti. Her şeyimizi değiştirdi de gitti. Gitmedi aslında da askerleri gitti. Gitmedi, içimizde hepsi de. Gitmediler, sakın ha bıraktılar zannetmeyin. Osmanlı İmparatorluğu’nun bıraktığı bütün devletlerin hepsinde İngilizler oturuyorlar hâlâ da. Evet. İngilizlerin sözü geçiyor. Bitmedi. yani bu normalde baskılardan dolayı da ne yapmışlar? İnananlar halvet etmişler. Ama halvetin bu manada hicret günahlardan kaçınmaktır diyor ya Hadîs-i Şerîf’te.
Celvet Üstündür: Hz. Ömer’in Heybeti
Halvet günahlardan kaçınmaktır. İbadetlerini yerine getirmektir. Haramlardan helâle dönmektir. Asıl halvet odur ve o halveti yaşayan kimse gerçek manada halveti yaşar. Halkın eziyetinden uzak durmak değildir bu. Bunun karşılığı nedir? Celvettir. Celvet nedir? Halkın içerisinde halkın eziyetlerine katlanmaktır. Halkın içinde durup insanlara dini tebliğ etmek, dini yaşama ve yaşatma mücâdelesi vermektir. Benim yolum halvet değildir. Benim yolum celvettir. Benim halvetim nedir benim? Namazımdır, zikrimdir, evime çekildiğimdeki halimdir. Halvetim odur benim. Ama ben celvet ehliyimdir. Ben dinimi anlatacağım. Ben sohbet edeceğim. Ben sorulara cevap vereceğim. Bu insanların yeniden İslâm’ı anlamaları, öğrenmeleri, yaşamaları için mücâdele edeceğim.
Allâh’ım bizleri muhâfaza eylesin. O yüzden benim için celvet, halvetten üstün hükmündedir. Benim için halvet üstün değildir. Benim için evla olan celvet halidir. İnsanların içerisinde olup, insanların durumlarıyla ilgilenmen, insanların varsa derdiyle dertlenmen, elinden gelecek olan bir şey varsa, onu esirgememen ve onlara Kur’ân ve Sünnet’i dini anlatmaktır. Celvet budur. Bunu yaparken harama bulaşmadan bunu yapmaktır. Allâh bizi onlardan eylesin inşâallâh. Elçinin Emîru’l-Mü’minîn’in Ömer’i Allah’ından razı olsun bir ağaç altında uyurulması konu başlıyor. Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titriyor. Ömer’i görürse, o zaman bir şey yapar. Ömer’i görürse, o zaman bir şey yapar. Ömer’i görürse, o zaman bir şey yapar.
Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye başladı. O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hoş bir hâl geldi. Muhabbet ve heybet birbirinin zıttı iken, gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü. Ömer hurma ağacının gölgesinde gölgeleniyor. Ve elçi onu uzaktan görünce kendine bir heybet geliyor. Ve aynı zamanda da gönlüne hoş bir muhabbet geliyor. Ve muhabbetle heybet elçinin gönlünde birleşiyor. Ve öyle bir hâl oluyor ki, tiril tiril titremeye başlıyor. Ve kendi kendine diyor ki, ben nice padişahlar gördüm, büyük sultanların makbulü oldum. Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı başımdan aldı. o bir büyük elçi, öyle olunca nice sultanlar görmüş, nice krallar görmüş, nice padişahlar görmüş.
Ve bunların hiçbirisinde de böyle bir heybet görmemiş. Böyle bir hâl yaşamamış, bunda yaşıyor. Buna tabi hayretine mucip oluyor. Ve aslanlar, kaplanlar bulunan ormanlara daldım. Yüzümün rengi bile kaçmadı. ben bu yolculuklar esnasında aslanların, kaplanların yaşadığı ormanlıklara daldım. Ve onlarla orlularda yüz yüze geldim, yüzümün rengi bile değişmedi. Birçok savaşlarda bulundum. Savaş başlayınca bir hayli ağır yaraları aldım. Düşmanları ağır bir surette yaraladım. Bütün bu ahvalde kalbim diğerlerinden daha kuvvetliydi. ben savaşlara katıldım, yaralandım da yaraladım da, ölümle burun buruna geldim. Ama ağır yaralar daldım, öldürmekle de burun buruna geldim. Ama bu arada ben hiç böyle bir hâl yaşamadım.
Ve diğer etrafımdaki insanlardan daha metin durdum, daha korkusuz durdum, daha sıradağlar gibi durdum. Bu adam silahsız, kuru yerde yatıyor. Ne enteresan değil mi? o zaman da Hazret-i Ömer Radıllâhü Enhâzetleri iki kıtaya hükmediyordu. Toprakları genişlemişti, hiçbir koruma ordusu yoktu. Kapısında bekleyen bir bekçi dahi yoktu. İlk defa Mısır’a atadığı vali kapısına bir tane sekreter koymuştu. Valilik binasına kapı koymuştu. Valilik binasına kapı. Kapı, kapı. Kapıya da bir tane tabirci aysi sekreter koydu. Bunu Hazret-i Ömer Efendimize söylediler. Dedi ki, o binayı onun başına yıkarım. O binayı onun başına yıkarım. O kapıyı dedi kırsın, önündeki sekreteri de atsın. Muâviye zamanında başladı.
Valilerin özel evleri, sarayları Muâviye ile başlamıştır. İlk vâlîlik sarayını yapan muhaviyedir. Evet. İlk vâlîlik sarayı. Sarayda hizmetkarlar Muâviye zamanında başlamıştır. Acı bir şey bunlar. Bu adam silahsız kuru yerde yatıyor. Bu titremek de ne diye dedi. Bu heybet, haktan, halktan değil. Bu heybet şu abalığa adamdan gelmiyor dedi. Bir kişi haktan korkup takvâ yolunu tuttu mu, cin olsun, insan olsun, onu kim görse korkar.
Takvânın Üç Derecesi
Demek ki Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh hazretlerinin o heybeti, o görünüşü, o böyle insanları titreten hali etrafındaki halktan değil. Ya haktan geliyor. İnsanlardan değil, insanı yaratandan geliyor. Güç insandan değil, Allâh’tan. Güç etrafında değil, Allah’ta. Eğer güç haktan ise sana, senin haktan başka korkacak bir şeyin yok. Ama güç halktan ise o zaman kork. Allâh muhâfaza eylesin. Ve bu da ne diyor. Hazret-i Pîr? Takvâ yolunu tuttu mu? O zaman takvâ ne? Takvâ kulun Allâh’tan korkmasıdır. Takvâ neymiş? Allâh’tan korkması. Çünkü takvâ Arapça bir kelime, karşılığı da manası da Allâh’ın azametinden korkup, rahmetini ümit ederekten Rabbine karşı kulluk görevlerini yerine getirmek. Manası bu.
Âl-i İmrân sûresi 20. âyet. Ey îmân edenler! Allâh’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkup, gerektiği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Demek ki Allâh’tan nasıl korkulması gerekiyorsa öyle korkanlar takvaya ulaşıyorlar. O zaman takvâ bu mânâda bir insanın Allah’la olan arasındaki ilişki, Allah’la olan arasındaki samimi, samimiyet, Allah’la olan arasındaki alışveriş. Takvâ buna göre dizan ediliyor. Birkaç tane hadîs var. Her nerede olursan ol, Allâh’tan ittikâ et. Kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlak ile muamele et. O zaman takvâ neymiş? Nerede olursan ol, Allâh’tan kork. Bir kötülük senin elinden çıktıysa hemen ardından iyilik yap.
Hemen! Bekletme! Hemen tövbe et! Hemen bir iyilik yap. Hemen birisine bir yardımda bulun. Yardımcı ol! Dilinle, paranla, malınla, mülkünle, güler yüzlünle, tatlı tebessümünle, bir hoş sohbetinle, özür dilemekle iyilik yap. Kötülüğün ardından iyilik yap. Burası çok önemli. Veyahut da bir yerde bir kötülük yaptınız. Hemen Allâh’ı zikredin orada. Kötülük yaptığınız yerlerde Allâh’ı zikredin. Kötülük yaptığınız insanların üzerinde bir kötülük yaptığınız insanların üzerinde hepsine tevhit çekip onlara hediye edin. Helalleşecek aranızdagroş masturbini federal artırın. Ulaşamıyorsun o kimseye. Onun gönlünü kırdın, onun kalbini kırdın. Ama şuan da ulaşamıyorsun ona. Hiç olmazsa, 100 tevhîd çek! Onun Ruhâniyetine bağışlağın.
Sebete Mukadd colour escape onumen esaktır. Mahşer yerinde, hesap kitapta ona senin bağışladığın tevhit Tevhîd senin elinde bir hediye olsun, ona karşı. Tevhîd gibi bir hediyeniz olsun. Oturun, olak ki bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, birisine kötülük yaptınız, kalbini kırdınız, incittiniz, onu üzdünüz, bir şey yaptınız. Oturun, 70 bin tevhîd niyet edin, kötülük yaptınız, ne bileyim incittiniz, kırdınız insanlara, ulaşamıyorsanız, bakın ulaşamıyorsanız, onlara tevhîd atmayın, ruhaniyetlerini hediye edin. Ama Adnan orada oturuyor, Adnan’a ulaşamayacak bir durum mu var? Yok. Git Adnan’dan helallik iste. Adnan kardeş böyle böyle, ben bir hata yaptım, yanlış yaptım sana karşı hakkını helâl et.
Özür dilerim senden. Benim bu dedim, ulaşamıyorsun. Nerede olduğunu bilmiyorsun. Ona bir tevhîd atmayı çek, gönder, sebep. Çünkü tevhîdim ağır gelirdi dedi. Hadîs-i Kudsî’de, Mûsâ’ya. Dedi ki Mûsâ Aleyhisselâm Tûr-i Sinâ’da, Ya Rabbi bana öyle bir şey öğret ki, o yükte hafif, paha da çok ağır olsun. Beni sana dost etsin, beni sana yaklaştırsın. Dedi ki Mûsâ’ya, Ya Mûsâ tevhidime devam et. Mûsâ Aleyhisselâm dedi ki, bunu herkes söylüyor. Bunu herkes söylüyor, özel bir şey istiyor. Şimdi bu dervişlerde de var, efendim bana özel bir şey söyler misin? Tevhide devam et, çekiyorum ben zaten. Allâh Allâh! Sana çekip çekmediğini mi sorduk? Birisi bir şey dua istiyor, diyorum tevhîde devam et. Tevhide insanlar küçük görüyor.
Ben çekiyorum zaten, ben devamlı tevhîd çekiyorum dediği anda küçük görüyor. Yok canım kardeşim, sen yaptığını küçük görüyorsun. Sen tevhîdin azametini, tevhîdin ağırlığını, tevhîdin tecelliyatını, tevhîdin manası, tevhîdin ağırlığını, tevhîdin ağırlığını anlamamışsın. Anlamış olsaydın küçük görmezdin. Anlamış olsaydın hafif görmezdin. Sen tevhîde devam et. Birisi öyle dedi. Şeyh Efendi’ye. Efendim ben devamını çekiyorum ki dedi, dersi değil bu adam. Şeyh Efendi dedi ki böyle tevhisim etti. Sen bu akşam dedi, yüz tane dedi, niyet et, çek dedi. Yarın sabah görüşürüz dedi. Çekiyorum efendim, ne olacak dedi. Bu bütün gün sabaha kadar yüz taneyi bitirememiş. lâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallâh, pışşt.
Allahım tevhîd çekecektim. Sabahtan sonra bu bitirememiş yüz tane tevhîde. Sabah erkenden kahvaltı yapacağımız yere geldi. Selamünaleyküm, aleykümselam. Hocam ben o yüz tevhidini bitiremedim dedi. E dedi boyuna dedi şu kadar şundan çekiyordum, bu kadar bundan çekiyordum diyordun dedi. neden oldu ki dedi, nefsinden çekiyordun dedi. Bir insanın şeyhi olmayınca nefsinden çeker bu mu? Onları dedi nefsinden çekiyordun.
Nefs-Tevhîd ve 33 Besmele
Şimdi dedi sana böyle virt olarak verince dedi, çekemedin, gerçeğin bu senin dedi. Gerçeğin bu senin. hakikate ulaşamamış daha, özüne ulaşamamış. şeytân geldi ya, Îsâ aleyhisselâm dedi, ya İsa, Allâh’ı dilinle zikret dedi daim dedi. Îsâ aleyhisselâm bir an la lâ ilâhe la la, la lâ ilâhe la la demeye başladı. Sonra da dedi ya şeytân insanın tevhîdi ilhâm etmez, önermez. Bu dedi neden önerdi ki dedi, neden önerdi? Ondan önce İsa aleyhisselamın tevhîdi kalbiyle çekiyordu. Kalp ile zikrullâh yapmak, dil ile zikrullâh yapmaktan evladır. Onu evla olandan daha az evla olana çekti. Şeytân’ın sağdan vurması. Şimdi ona dedi ki Şeyh Efendi Allâh’ın rahmet eylesin, sen dedi bunu dedi nefsinden yapıyormuşsun.
Şimdi işin hakikati bu. sen yüz tevhîd çekemiyorsun. Hiç unutmuyorum. Birisine 33 besmele vermişti. Küçük gördü o 33 besmeleyi. 33 besmele bitirememiş. Dedi nefsinden yapıyorsun. Şimdi buradan herkes kendine bir mektup yazmasın. Ha ben dersi çekemiyorum demek ki nefsimden. Ha nefsinden. Bitiremiyorsun nefsinden. Sonunu getiremiyorsun nefsinden. Nefsinle mücâdele et. Ya çekemiyorum ben nefsinden. Ne amma geldin buraya? Nefsinle mücâdele etmek için geldin. Ne amma geldin buraya? Nefsini terbiye etmek için geldin. Ne amma geldin buraya? Nefsin sana yapma diyecek, sen yapmaya geldin. E gene yapmıyorsun. Ne anladık biz bu işten? Allâh muhâfaza eylesin. takvâ sahip olma, harâmlardan uzak durma. Takvâ sahip olma.
Şüphelileri terk etme. Allâh muhâfaza eylesin. Bir de takvanın kendi içerisinde de dereceleri vardır. İlme’l-yakîn, hakka’l-yakîn, ayne’l-yakîn olarak. Nedir ilme’l-yakîn takvâ? İlme’l-yakîn olan takvâ. O nedir? O îmân edip şirkten kurtulmaktır. Îmân edip şirkten kurtulmak, ilme’l-yakîn takvadır. Birinci derecede takvadır. Önce şirkten kurtul. Buyurun. اَشَدُوا اَنْ لَاٰهِ إِلٰهِ إِلَّا اللّٰهُ وَاَشَدُوا اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَزُولُهُ Ya Rabbi, senin Kur’ân ve sünnetinde neye îmân edilmemiz gerekiyorsa, hepsine de îmân ettik, imanlarımızı kabul eyle. Hazret-i Muhammed Mustafâ’a sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri, nasıl îmân ettiysek, biz de kalben öyle îmân ettik, imanlarımızı kabul eyle.
Îmân bu, şirkten kurtulmak, Allâh kabûl etsin inşâallâh. Böyle imanlarımızı tazeleyin diyor ya, siz îmân edin. Ey îmân edenler, îmân ediniz. imanlarınızı tazeleyiniz. Hadîs-i şerifte de diyor ki, bunu arada her aklınıza geldiğinde اَشَدُوا اَنْ لَاٰهِ إِلَّا اللّٰهُ وَاَشَدُوا اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ Ve bu imanlarımızın tazeliyleyiniz. İmanlarınızı tazeleyiniz diyor. Tazeleyiniz diyor hadîs-i şerîfte. Kalbinize bir kötülük geldiğinde, şeytân size bir vesvese verdiğinde, kalbinizde namaza karşı bir soğukluk, zikrullâha karşı bir soğukluk, Kur’ân ve sünnete karşı bir soğukluk, koşuşturmaya karşı bir soğukluk var ise, imanlarınızı tazeleyiniz diyor. Ve eşine karşı düşmanlık, çocuklarına karşı düşmanlık, derviş kardeşlerine karşı düşmanlık, derviş kardeşlerinin gıybetini etme, üstadının arkasından gıybet etme, üstadının arkasına olur olmaz konuşma, peygamberin üzerine şüphe etme, Kur’ân’ın üzerine şüphe etme, Allâh’ın üzerine şüphe etme.
Bir tanesiyle karşı karşıya kaldığınızda, Hemen eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resûluhu deyip tevhîde başlayın. Hemen zikrullâha başla. Öyle kendi kendine babayitlik, bahadırlık yapma. Tevhidle yürü. Bu ne yapacak? Bu senin normalde şirkten kurtulacak. Ayne’l-yakîn takvâ hâli bu. Bu ilmel yakîn. Önce îman et, şirkten kurtul, kelime-i şehâdet getir, kendini sabitle sağlamlaştır. Ardından ayne’l-yakîn takvâ. Ayne’l-yakîn takvâ ne? İnsanların günahlılardan uzak durması. Ben şimdi derviş kardeşleri şirk üzerinde görmek zaten âdâba mugâyir. Ben ne derim takvâ size anlatırken? Derim ki günahlardan uzak durun. Takvâ bu. Bugünün takvâsı günahlardan uzak durmak. Haramlardan uzak durmak.
Bu harâm dokunma. Bu harâm yürüme. Bu harâm konuşma. Bu harâm bakma. Gözünü harâmdan koru. Bugün için ümmet-i Muhammed’in sıkıntıya düştüğü yerler. Dilin harâmları, gözün harâmları. Dil ve göz. Bakma harama. Dilini muhâfaza et. Dilini koru. Haramlardan uzak dur. Ve küçük gördüğün günahlarda ısrarcı olma. Büyük günah götürür seni. Onları küçük görme. Günahı büyük küçük diye ayırma. Komplesini büyük gör. Ve günahlardan uzak dur. Ve günahlardan uzak durursan farzları da yerine getirirsen sen de bir günahı görürsün. Farzları da yerine getirirsen sen bugün için takvâda çok önemli bir yol kat ettin. Haramlardan uzak durmaya gayret ediyorsun, mücâdele ediyorsun. Muhakkak harama düşeceksin. Ama ısrar etme.
Hemen oradan çık. Sıçra. Durma orada. Günahda ısrarcılık ayrı büyük günah kebâridir. Oradan uzaklaş. Aman farzları yerine getir. Bu ayne’l-yakîn takvâ derecesi. Bu bütün ümmet-i Muhammed’de tesis olması lazım. Ama bilhassa sufilerde bu kesin kes tesis olması lazım. Üçüncüsü ne? Hakka’l-yakîn. Takvâ sahibi olmak. Bu ne? Bu artık o kimse kalbini günahı kebâllerden koruyor. Düşüncesini günahı kebâllerden arındırıyor. Kalbini maasivâdan arındırıyor.
Hakka’l-Yakîn ve Umûmî İftirâ Îkâzı
Bir an için boşluk kalmasın diyor. Devamlı kalbinde muhabbetullah tecellî etmiş, zikrullâh tecellî etmiş. Bu da ne? Bu da hakka’l-yakîn takvâ derecesi. Sûfîlerin ulaşmak istedikleri derece. Kalbinden dahi günah geçirme. Yalnız bu şu demek değil. Benim kalbim temiz, namaza ihtiyacımız yok. Otur pis adam. Namaza ihtiyacı yokmuş. Kalbi temizmiş. Pis mendebur. Ya neden pis dedin? Namazı kılmayan ayağından aşağı farkın var. Kasden namazı terk etmek. Küfür. Evet. Bir de neymiş? Kalbi temizmiş. Ben senin o gördüğün Müslümanlardan daha temizim. Benim gördüğüm Müslümanlar temiz diyorum ben. Hırsızlıklarına şahit değilim, şuna şahit değilim, bunu şahit değilim. Benim gördüğüm Müslümanlar öyle. Sen kimi gördün bilmiyorum diyorum ben.
Benim gördüklerim bunlar. Ben diyorum haftada 4-5 gece onlarla beraberim. Evet. Onların kalbi temiz. Namaza ihtiyac yok. Onların kalbi temiz. Oruca ihtiyac yok. Onlar herkesten temizler. Şimdi yeni sloganlar var ya şeyde sosyal medyada. Ben hırsız değilim. Ha Müslümanlar hırsız. Bütün Müslümanlar zan altında. İki tane siyasetçi, iki Alevere Dalevere yapmış. Bütün Müslümanlar suçlu. Bir tane Sûfî’nin tarîkatın başındaki bir kimse bir şey yapmış. Bütün ehli tarîkat suçlu. Topdan. Bu memlekette biz hırsız Atatürkçüler gördük. Bütün Atatürkçüler hırsız mı diyeceğiz şimdi? Bu memlekette lüzum var. Bu memlekette lüzum var. Bu memlekette lüzum var. Bu memlekette layıkım deyip de Müslümanlara zulmeden layıklar gördük.
Bütün layıklar zâlim mi diyeceğiz şimdi? Ensemizde boza pişirdiler bizim. Ne diyeceğiz şimdi? Bütün Kemalist layıklar zalimdir. Zulüm ehli midir diyeceğiz? Ki öleler. Ama topdan. Müslümanın birisi bir hata yapıyor. Bütün Müslümanlar böyle. Ya bütün Müslümanlar böyle deyince Âdem’e kadar laf söylüyorsun. Adem Aleyhisselâm da Müslümandı. Bütün Peygamberler Müslümandı. Hazret-i Muhammed Mustafâ da Müslümandı. Hazret-i Muhammed Mustafâ da Müslümandı. Sen bütün Müslümanlar böyle dediğinde Adem Aleyhisselâm ile Hazret-i Muhammed Mustafâ arasında ne kadar Peygamber, ne kadar îmân eden Müslüman varsa hepsini de aynı kefeye koydun. Küfür ehli oldun be ahmak. Ama şimdi moda oldu. Bütün Müslümanlar hırsız diyor.
Ya deme bunu. Bunu söyleme. Câhilsin işte. Zırh câhilsin bir de. Bütün dervişler böyle. Deme Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri de girdi. Ta Hazret-i Ali Efendimiz’den itibaren bütün silsile girdi. Onca veliye laf söyledin. Onca sûfîye laf söyledin. Onca dervişe laf söyledin. İftirâ attın hepsine de. Nasıl îmânla öleceksin sen? Mümkün değil. Hadi git Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri ile helallaş hadi. Hadi Cüneyd-i Bağdâdî ile helallaş hadi. Hadi git Hazret-i Ali Efendimiz ile helallaş hadi. İftirâ ettin. Topyekun. Bütün Müslümanlar böyle. Allâh muhâfaza eylesin. Yanlış. Ama takvanın adı bu. Ama takvanın en üst derecesi kalbi günahlardan, masivalardan arındırıp her daim hak ile beraber olma hali.
Allâh cümlemizi onlardan eylesin. Haklarınızı helâl edin. Cenâb-ı Hak bizden yana da helâl olsun inşâallâh. Aa konu başına gelmişiz. Bu düşünce için de hürmetle ellerini bağladığı bir müddet sonra Ömer uykudan uyandı. Ömer’in uykudan uyanması ve Kayser elçisinin ona selam vermesi. Konu başlığı burası. İnşâallâh önümüzdeki hafta Allâh’tan bir şey gelmezse buradan Rabbim inşâallâh devam ettirecek. Vaktinizi aldım. 20 dakika geciktik ama konu konu ardına ardına eklendi. Konu başlığını Cenâb-ı Hak nasip etti. Burada kaldık. İnşâallâh önümüzdeki hafta buradan devam edeceğiz. Soru yok herhalde. Yok. Peki. Allâh gecenizi hayırlı eylesin. El-Fâtiha. Âmîn.
Kaynakça ve Referanslar
- Açılış Tevhîdi ve 1399. Beyit: İstiâze ve besmele ile sohbete giriş — Nahl 16/98 (“Kur’ân okuyacağın zaman kovulmuş Şeytân’dan Allâh’a sığın”); “Lâ ilâhe illallâh” tevhîdi — Efdalü’z-zikri Lâ ilâhe illallâh — Tirmizî, Daavât 9; İbn-i Mâce, Edeb 55; Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye’ye sımsıkı sarılma emri — Âl-i İmrân 3/103 (“Hep birlikte Allâh’ın ipine sımsıkı sarılın”); Hak’la bâtıl mücâdelesi — Bakara 2/256 (“Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapkınlıktan tam ayrılmıştır”); Mesnevî-i Şerîf 1. Cilt 1399-1435. beyitler — Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Ma’nevî (Nicholson neşri 1. Defter); Rûm Kayseri elçisinin Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh’ı araması menkıbesi — İbn-i Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ 3/280; İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 7/136; Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; İsmâil Ankaravî, Mecmûatu’l-Letâif; Ahmed Avni Konuk, Mesnevî-i Şerîf Şerhi; cezbe ve cezbenin sıhhatinin ölçüsü — İbn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, cezbe bâbı; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl; “tendeki can gibi gizli olma” temsîli — Mevlânâ, Mesnevî 1. Defter
- Arayan Bulur: Neyi Arıyorsan Osundur: “Arayan bulur” düstûru — Ankebût 29/69 (“Bizim uğrumuzda cihâd edenlere elbette yollarımızı göstereceğiz”); Muhammed 47/17 (“Hidâyete erenlere, Allâh hidâyetlerini artırır”); Hazret-i Ali Radıyallâhu Anh’a nisbet edilen “Bizi arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur, âşık olduk mu biz de ona âşık oluruz” sözü ve kurb-i nevâfil hadîs-i kudsîsi — Buhârî, Rikâk 38 (Ebû Hüreyre rivâyeti — “Kulum nâfilelerle bana yaklaşmaya devâm eder, nihâyet onu severim; sevdiğim zaman işiten kulağı, gören gözü, tutan eli olurum”); “neyi arıyorsan osundur” kaidesi — İbn-i Arabî, Fütûhât, hakâyık ve hüviyyet bâbı; Mevlânâ’nın “Sen ne arıyorsan osun” beyti — Mesnevî 4. Defter; Allâh’ın vaadinin hak oluşu — Âl-i İmrân 3/9 (“Muhakkak Allâh vaadinden dönmez”); “kuyumcu çarşısında buğday aramamak” misâli — insanın doğru menfezden hakîkati talebi — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Münciyât; Yahyâ b. Muâz er-Râzî’nin “Hakîkati arayan, onu bulduğu zaman kendini bilir” sözü — Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 10/56; tembellik ve doğru yönde aramama tenkîdi — Mâide 5/35 (“Allâh’a vesîle arayın ve O’nun yolunda cihâd edin”)
- Namaza Başlayış ve Seher Zikri: Namazın dinin direği oluşu — Tirmizî, Îmân 8 (“Namaz dinin direğidir”); Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 3/39; ezânın çağrısı ve ikâme — Mâide 5/58 (“Siz namaza çağırdığınızda, onu alay ve eğlence konusu ediyorlar”); beş vakit namazın câmide cemâatle kılınmasının fazîleti — Buhârî, Ezân 30; Müslim, Mesâcid 245 (“Cemâatle namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha fazîletlidir”); seher vaktinde zikrullâhın makbûliyeti — Zâriyât 51/17-18 (“Gecenin az bir kısmında uyurlar ve seherlerde istiğfâr ederler”); Âl-i İmrân 3/17 (el-müstağfirîne bi’l-eshâr); sabah namazı sonrası zikir — Müslim, Zikir 73 (“Sabah namazından sonra güneş doğana kadar zikreden kimseye umre ve hac sevâbı verilir”); abdestsiz dolaşmama — Ebû Dâvûd, Tahâret 66 (“Kim hep abdestli olursa, Allâh ona şehîd ecri verir”); İmâm-ı Nevevî, el-Ezkâr, Bâbü’l-abdest; Risâle-i Nûr külliyâtı ve Bediüzzaman Saîd Nursî, Sözler-Mektûbât-Lem’alar; Ahmed Eroğlu Efendi’nin Hak Yolcusunun Düstûrları; kendi kendine zikrullâha başlamanın inayeti — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, 1. Cilt, ilâhî inâyet bâbı
- İlk Zikrullâh Halkası ve Furunluk Köyü: Cemaatle zikrullâhın (halka-i zikir) Mustafa Özbağ Efendi yolunda tesîsi — Karabaşî âyin-i şerîfi; Kenzü’l-İrfân, Mustafa Özbağ Efendi âdâb risâlesi; Abdurrahmân Sâmî-yi Uşşâkî, Tasavvuf Âdâbı; zikir meclisinin hadîs-i şerîfte ta’zîmi — Tirmizî, Daavât 7 (“Allâh’ı zikredenlerle birlikte oturan bedbaht olmaz”); Buhârî, Daavât 66 (melekûtun zikir halkasına kanat germesi); Müslim, Zikir 38; ilk zikrullâh halkasıyla Furunluk (Adana civârı) köyünde tanışma — Mustafa Özbağ Efendi’nin hâl tercümesi; Şeyh Efendi Hazretleri (Bayburtlu Şeyh Ahmed Eroğlu Efendi, k.s.) ile rûhânî rabıta; varoş çocukluğunun ve kabadayılık kalıntılarının zikir mahallinde izâlesi — İbnü’l-Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn, nefs tezkiyesi menzili; “aslı ıslâh olmamış mürîd” tenkîdi — İmâm-ı Rabbânî, aynı eser; kilosu-boyu yerinde gencin zikir halkasına düşmesinin köy toplumunda dedikodu sebebi oluşu — sosyolojik müşâhede; Ahmed b. Hanbel, Müsned 4/61 (“Tevbe eden, günâhı hiç işlememiş gibidir”); Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh’ın sahâbiye olmadan önceki hayâtının tövbe ile izâlesi — İbn-i Sa’d, Tabakât 3/265
- Arayıcının Aykırı Fıtratı: Gerçek arayıcının toplumsal vasata uymaz oluşu — Yûnus 10/36 (“Çoğunluğun zannı hakîkat değildir”); En’âm 6/116 (“Yeryüzündeki insanların çoğunluğuna uyarsan seni Allâh yolundan saptırırlar”); “dünyâyı değiştirenler arayıcılardır” tespîti — İbn-i Haldûn, Mukaddime, ümmetlerin yükselişi-alçalışı bölümü; garip-ğurebâ hadîsi — Müslim, Îmân 232 (“İslâm garîb başladı, başladığı gibi garîb olarak avdet edecek; ne mutlu o garîblere”); Tirmizî, Îmân 13; bitmek tükenmek bilmez enerjiye sahip oluş — Bakara 2/148 (“Hayırlı işlerde yarışın”); Fâtır 35/32 (sâbikun bi’l-hayrâti); arayıcının tatmînsizliği ve daha ötesini talebi — Tâhâ 20/114 (“Rabbim, ilmimi artır”); İmâm-ı Gazzâlî’nin el-Münkız mine’d-Dalâl‘deki arayış ve şüphe metodolojisi; “perdeden perdeye tecellî eden Hakk” tasavvurunda arayışın bitmezliği — Ebû Nuaym, Hilye (Cüneyd-i Bağdâdî ve Bâyezîd-i Bistâmî menkıbeleri); İbn-i Arabî, Fütûhât, tecellîyât mertebeleri; Niffârî, el-Mevâkıf; “ailenin, şehrin, toplumun yabancısı” olma hâli — Yûsuf 12/33 (Hazret-i Yûsuf’un zindânı Mısır saltanâtına tercîhi); Yâsîn 36/20 (Habîb-i Neccâr’ın şehir halkına gelişi); Fâtır 35/5 (dünyâ hayâtının aldatıcılığından tahzîr)
- Mürîd-Mürşid ve Niyâgara Şelâlesi: “Arayanlar hep mürîddir” tespîti ve gerçek mürşidin Allâh oluşu — Tâhâ 20/50 (“Rabbim her şeye yaratılışını verendir”); İsrâ 17/9 (“Gerçekten bu Kur’ân insanları en doğru yola iletir”); mürşid ismi şerîfinin Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsından oluşu ve arayıcının üzerine tecellîsi — Gazzâlî, el-Maksadü’l-Esnâ fî Şerhi Esmâi’llâhi’l-Hüsnâ; er-Râzî, Levâmiu’l-Beyyinât; “mürşidlik kokusu” — arayıcının zâhirî vasfı — İbn-i Arabî, Fütûhât, zâhir-bâtın esmâları; zikrin anahtarı hadîsi — Nesâî, Sehv 82; Müslim, Zikir 70 (“Allâh’ın öyle kulları vardır ki, görüldüklerinde Allâh hâtıra gelir”); Coşkun akan Fırat nehri ve Niyâgara Şelâlesi temsîli — arayıcının durmaz-oturmaz hâli — Tâhâ 20/77 (İsrâîloğullarına denizin yol açılışı); Fâtır 35/28 (ulemânın dâimî haşyeti); “kaseni kıyıya vuracak, suyun içinde dalacaksın çıkacaksın” — Furkân 25/63 (yumuşak hareketle yürümek) ile tezâd: aşkın coşkunluğu ve istikâmetin dengeli tutulması — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, sülûk ve meşreb; Mevlânâ’nın “at kendini” çağrısı — Dîvân-ı Kebîr, aşk risâleleri; körlerden körler yürüyüşü tenkîdi — Bakara 2/18 (“Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler”)
- Bedevî Kadın ve Medîneli Sahâbiyye: Rûm elçisinin Medîne sokaklarında Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh’ı aradığı sırada bedevî bir kadının hurma ağacı altında işâret edişi — İbn-i Sa’d, Tabakât 3/281; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ 10/85 (“Emîru’l-Mü’minîn halkın arasında halkın eziyetinden azâde uyuyordu”); Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ 2/335 (Hazret-i Ömer’in bîtaklık hayâtı); Medîne-i Münevvere hanımlarının kalblerinin ilhâma açık oluşu — Buhârî, Enbiyâ 54 (Meryem’in ilhâmı kıssası); Âl-i İmrân 3/42-48; “haklarında âyet inen kadınlar” — Mücâdele sûresi 58/1-4 (Havle bint Sa’lebe ve zıhâr âyeti); İbn-i Kesîr tefsîri, Mücâdele 1; Âli İmrân 3/195 (erkek ve kadının amellerde eşitliği); Ahzâb 33/35 (mü’min kadınlarla mü’min erkeklerin zikirde-ibâdette müsâvâtı); Uhud savaşında Medîneli kadınların kılıç kuşanması — Nesîbe bint Kâ’b (Ümmü Umâre) kıssası — İbn-i Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye 2/79; Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğâzî; oğlu vefât ettiğinde teslîmiyetini kocasına sezdirmeyen Ümmü Süleym — Buhârî, Cenâiz 42; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 107; “sâhibine emânet teslîm ettik” teşbîhi — Bakara 2/156 (innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn); havle bint Sa’lebe’nin Hazret-i Peygamber’in cübbesinin yakasından tutması — Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/411; Taberî tefsîri, Mücâdele 1; Hazret-i Ömer’in hilâfeti devrinde de aynı kadına attan inerek hürmet göstermesi — İbn-i Abdilberr, el-İsti’âb 4/1831
- Halvet: Namaz, Zikir ve Tefekkür: Halvetin ta’rîfi: insanın kendini günahlardan uzak tutmak maksadıyla inzivâya çekmesi — Kuşeyrî, er-Risâle, Bâbü’l-halvet; Hücvîrî, Keşfü’l-Mahcûb, halvet-uzlet bâbı; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif; namazın halvet oluşu — Bakara 2/45 (“Sabır ve namazla yardım dileyin”); Tâhâ 20/14 (“Beni anmak için namaz kıl”); Ankebût 29/45 (“Muhakkak ki namaz fahşâ ve münkerden alıkoyar”); zikrullâhın halvet değeri — Ra’d 13/28 (“Kalpler ancak Allâh’ın zikri ile mutmain olur”); tek başına odaya çekilip tefekkür ve rabıta — Muhammed Emîn el-Kürdî, Tenvîru’l-Kulûb, râbıta bâbı; Necmeddîn-i Kübrâ, Fevâihu’l-Cemâl; yöneticinin, âlimin, iş adamının, aile reisinin halvete ihtiyâcı — Hazret-i Peygamber’in Hira’daki inzivâsı — Buhârî, Bed’ü’l-vahy 3; İbn-i Hişâm, Sîret 1/233; halvet der encümen (celvet içinde halvet) düstûru — Abdülhâlık-ı Gucdüvânî’nin sekiz kelâmından; Nakşibendîlik usûlü; “saatlerce kukuman kuşu gibi düşünmek halvet değildir” tenkîdi — anlık tefekkür ve rabıta ile kâfî — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Münciyât, Kitâbü’t-Tefekkür; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, tefekkür mertebeleri
- Târîhî Halvetler ve Batı Zulmü: Zâlim iktidarlar zamânında inananların halvet-uzlet-hicret mecbûriyeti — Nahl 16/41 (“Zulme uğradıktan sonra Allâh uğrunda hicret edenleri dünyâda güzel yere yerleştiririz”); Kehf 18/16 (Eshâb-ı Kehf’in mağaraya sığınması); ilk Hıristiyanların Roma İmparatorluğu resmî din kabûlüne (M.S. 313 Milan Fermanı, 380 Selanik Fermanı) kadar Yahûdî-Roma zulmünden mağaralara-manastırlara çekilmesi — Edward Gibbon, The Decline and Fall of the Roman Empire; Henry Chadwick, The Early Church; Sümelâ Manastırı’nın Trabzon Maçka’daki ulaşılmaz kayalık tepede inşâsı (M.S. 386 bilâhare genişletme) — Anthony Bryer, The Empire of Trebizond and the Pontos; Nevşehir-Kapadokya yer altı şehirleri (Derinkuyu, Kaymaklı) ve kaya kiliseleri — Spiros Vryonis, The Decline of Medieval Hellenism in Asia Minor; Göreme vâdisi kilise-manastır ağı — aynı eser; Filistin’de İsrâîl’in 1948’den itibaren tapulu evlerden Müslümanları tahliyeleri — Ilan Pappé, The Ethnic Cleansing of Palestine; Rashid Khalidi, The Hundred Years’ War on Palestine; Osmanlı İmparatorluğu’nun dağıtılışı ve İngiliz-Fransız mandası — Çanakkale geçilmez muhârebesi (1915) ve 1918’de İstanbul’un işgâli — Ârnold Toynbee, The Western Question in Greece and Turkey; İngiliz etkisinin Osmanlı bakıyesi devletlerde devâmı — Elizabeth Monroe, Britain’s Moment in the Middle East; kültürel-dînî-hukûkî tecâvüz — İsmâil Kara, Din ile Modernleşme Arasında; halvetin asıl ta’rîfi: hicretin günahlardan kaçınmak olduğu hadîs-i şerîf — Buhârî, Îmân 4 (Abdullâh b. Amr rivâyeti: “Hicret, Allâh’ın yasakladıklarını terk etmendir”); Nesâî, Bey’at 14; haramlardan helâle dönmek — İbnü’l-Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn, tövbe menzili; halveti yaşayanın gerçek halvetini bulması — Abdülkâdir-i Geylânî, el-Gunye
- Celvet Üstündür: Hz. Ömer’in Heybeti: Halvetin karşılığı olarak celvet — halkın içinde halkın eziyetine katlanarak dîni tebliğ etmek — Âl-i İmrân 3/104 (“İçinizden hayra çağıran, ma’rûfu emreden, münkerden men eden bir topluluk bulunsun”); Nahl 16/125 (“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır”); Fussilet 41/33 (“Allâh’a çağıran, sâlih amel işleyen ve Muhakkak ki ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim var?”); Abdullâh b. Mes’ûd Radıyallâhu Anh’tan “Halvet-i mahmûde değil, celvet-i mahmûde” rivâyeti — Ebû Nuaym, Hilye; Bursevî (İsmâil Hakkı) celvetiyye tarîkatı usûlü — Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin celvet tarîkatı — Câmiu’l-Fazâil ve Kâmiu’r-Razâil; mürşid-i kâmilin ehliyyet ve liyâkati celvet mazhariyetine bağlıdır — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, irşâd bâbı; elçinin uyuyan Hazret-i Ömer’e yaklaştığında muhabbet ve heybetin zıddı iki hâlin gönlünde birleşmesi — Mesnevî 1. Defter (Nicholson neşri, ilgili beyitler); Tâhirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî; haktan-halktan korkma ayrımı — Bakara 2/150 (“İnsanlardan zulmedenler müstesnâ, onlardan korkmayın, benden korkun”); Mâide 5/44 (“İnsanlardan korkmayın, benden korkun”); takvânın Arapça ta’rîfi — Allâh’ın azametinden korkup rahmetini ümît ederek kulluk vazîfelerini yerine getirmek — İmâm-ı Gazzâlî, Mişkâtü’l-Envâr; İsfehânî, el-Müfredât, “vakâ” maddesi; Âl-i İmrân 3/102 (“Allâh’tan nasıl korkmak gerekiyorsa öyle korkun”); Hazret-i Ömer’in halîfeliği esnâsında Mısır vâlîliğine kapı-sekreter koyan Amr b. el-Âs’ı azarlaması — İbn-i Sa’d, Tabakât; Belâzurî, Fütûhu’l-Büldân; vâlî saraylarının, hizmetkârların ve saltanat debdebesinin Muâviye Radıyallâhu Anh zamânında zuhûru — İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 8/136; İbn-i Haldûn, Mukaddime, devlet-mülk bahsi
- Takvânın Üç Derecesi: Takvânın üç mertebesi — ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn — Tekâsür 102/5-7; Vâkı’a 56/95; Hâkka 69/51; İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Münciyât, Kitâbü’t-tevhîd ve’t-tevekkül; Kuşeyrî, er-Risâle, yakîn bâbı; İbnü’l-Kayyım, Medâricü’s-Sâlikîn, yakîn menzilleri; ilme’l-yakîn takvânın birinci derecesi — îmân edip şirkten kurtulmak — Bakara 2/22 (“Allâh’a hiçbir şeyi denk tutmayın”); Nisâ 4/116 (“Allâh kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz”); kelime-i şehâdetin günlük tâzelenmesi — Ahzâb 33/41-42 (“Ey îmân edenler, Allâh’ı çokça zikredin”); Buhârî, Îmân 1 (“Îmân yetmiş küsur şûbedir, en üstünü lâ ilâhe illallâh’tır, en aşağısı ezâyı yoldan kaldırmaktır”); Müslim, Îmân 57; şeytânî vesveseye karşı kelime-i şehâdetle mukâbele — A’râf 7/200 (“Şeytân’dan sana bir kışkırtma geldiğinde Allâh’a sığın”); Mü’minûn 23/97-98; ayne’l-yakîn takvâ — haramlardan uzak durmak ve farzları yerine getirmek — Ankebût 29/45 (namazın fuhşiyyât ve münkeri men edişi); Buhârî, Îmân 4 (Hicretin ta’rîfi: Allâh’ın yasakladıklarını terk etmek); küçük görülen günâhlarda ısrarcılığın kebîre dönüşümü — Hâkim, el-Müstedrek 4/243 (“Küçük günahları küçük görmeyin, çünkü onlar bir adamın üzerinde toplanır ve onu helâk eder”); Buhârî, Rikâk 32; harama düşen kimsenin günahta ısrâr etmeyerek hemen çıkışı — Âl-i İmrân 3/135 (“Onlar bir kötülük yaptıkları veya kendilerine zulmettiklerinde Allâh’ı hâtırlarlar, günâhlarına tevbe ederler”); Ebû Dâvûd, Tevbe 3
- Nefs-Tevhîd ve 33 Besmele: Tevhîdin kolay göründüğü halde nefsle çekildiğinde ağır olduğu — Tirmizî, Daavât 131 (“Kim günde yüz kere lâ ilâhe illallâh derse, on köle âzâd etmiş sevâbı alır”); Buhârî, Daavât 64; mağfiret-i ilâhî ihsânı — Meryem 19/65 (“O’nun adıyla zikir sâhibi ol”); küçük gördüğün tevhîdin nefsânî olduğu îkâzı — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbânî, 1. Cilt 73. Mektûb (virdlerin nefsânî-ruhânî ayrımı); Musa Aleyhisselâm’ın Tûr-i Sinâ’da “bana hafif ve çok ağır bir şey öğret” niyâzı — Ebû Dâvûd, Vitir 26 (“Gökler ve yer lâ ilâhe illallâh’tan daha ağır olmaz”); Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/196; Hâkim, el-Müstedrek 1/528; Îsâ Aleyhisselâm ve Şeytân’ın kalb-dil zikri vesvesesi — kalb ile zikrin dil ile zikirden evlâ olduğu — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Rub’u’l-Münciyât, Kitâbü’z-Zikr ve’d-Duâ; Sühreverdî, Avârifü’l-Maârif, hafî-cehrî zikir; Şeytân’ın sağdan saldırısı — A’râf 7/17 (“Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından geleceğim”); 33 besmele virdini ikmâl edememek — şeyhsiz nefsten çektiği için — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 1. Cilt 290. Mektûb (mürşidsiz seyr ü sülûkün tehlikesi); virdi küçük görmenin âfeti — Abdülkâdir-i Geylânî, Fütûhu’l-Gayb; nefs ile mücâdelenin dergâha gelişin gâyesi oluşu — Ahmed Sirhindî, Mektûbât 1. Cilt; İbnü’l-Kayyım, Tarîku’l-Hicreteyn, nefs tezkiyesi; zâhirî amelleri yerine getirip bâtınî gözü açılmayan dervişin handikapı — İmâm-ı Rabbânî, aynı eser
- Hakka’l-Yakîn ve Umûmî İftirâ Îkâzı: Hakka’l-yakîn takvâ — kalbi günâh-ı kebîrelerden, mâ-sivâdan temizleyip devamlı muhabbetullâh ve zikrullâh ile meşbû’ tutmak — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, fenâ-bekâ bâbı; İbn-i Arabî, Fütûhât, kurb-i ferâiz ve muhabbet bâbı; sûfînin nihâî hedefi — Niyâzî-i Mısrî, Dîvân-ı İlâhiyyât; “kalbim temiz” iddiâsıyla namâzı terk etmenin küfr-i sarîh oluşu — Müslim, Îmân 134 (“Kul ile küfür arasında namâzın terki vardır”); Tirmizî, Îmân 9; Nesâî, Salât 8; kasden namâzı terk etmek — İmâm-ı Ahmed, Hanbelî mezhebinde küfr-i i’tikâdî sayılması; diğer mezheblerde fısk-ı galîz — Nevevî, Şerhu Müslim 2/71; Hz. Ali Efendimiz’in ‘namâzı gözümün nûru’ buyuruşu — Nesâî, İşretü’n-Nisâ 1; topyekûn bir zümreyi bir kişinin suçuyla mahkûm etmenin tehlikesi — Fâtır 35/18 (“Hiçbir günahkâr başkasının günâhını yüklenmez”); Necm 53/38; En’âm 6/164; Müslim dünyâsında Abdülkâdir-i Geylânî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hazret-i Ali Radıyallâhu Anh’tan gelen bütün evliyâ silsilesine iftirâ etmenin küfür vahâmeti — İbn-i Teymiyye’nin dahi, sahîh sûfîleri tezkîye ettiği Mecmûu’l-Fetâvâ 11/18 (evliyânın kerâmetinin hakkâniyyeti); “bütün Atatürkçüler hırsız, bütün lâikler zâlim, bütün Müslümanlar hırsız” gibi genellemelerin Âdem Aleyhisselâm’dan Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’e kadar bütün enbiyâ ve evliyâyı aynı kefeye koymakla îmândan çıkarma hükmünde oluşu — İbn-i Kudâme, el-Muğnî, riddet babı; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 12/315; helâlleşmenin tek çıkış yolu oluşu — Buhârî, Mezâlim 10 (“Kardeşine zulmeden ondan helâlleşsin, çünkü orada dînâr-dirhem olmayacak”); Tirmizî, Kıyâmet 2; Müslim, Birr 60; sohbetin 1433-1435. Beyitler’in başlangıcına gelip Hazret-i Ömer’in uyanması ve Kayser elçisinin selâm vermesi faslında kesilmesi; Fâtiha ile duânın hatmi — Hicr 15/87 (Seb’a’l-mesânî)
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Bekā, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Vird. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı