Giriş: Gül Yabanî ve Şeyhsiz Tasavvuf
Allah oruçlarınızı kabul eylesin. Cenâb-ı Hak Ramazân ibadetlerinizi kabul eylesin. Ömrünüzce yapacak olduğunuz her türlü ibadeti, hayrı, haseneti, Allah için yaptığınız her şeyi kendi fazlıyla, keremiyle çoğaltarak kabul eylesin inşallah. Bu Ramazân sohbet programlarına inşallah Allah izin verirse yine bir Perşembe sohbeti devam edeceğiz. Gönül arzu ederdi ki Ramazân’da Perşembeleri toplanalım. Allah’ın izniyle zikrullahlar yapalım. Alakaları kuralım. Her seneki gibi. Ama bu senede nasîb böyleymiş. Yapacak bir şey yok. Bir illet bütün dünyayı sardı. Bütün dünyayı bu noktada avucunun içine aldı. Şu anda koronavirüs yönetiyor bütün her şeyi. Koronavirüsün arkasında ne varsa o bütün dünyayı yönetiyor şu anda.
Mürşid Hakkında
Güç koronavirüsün arkasındaki güçte. Allah iyi eylesin inşallah. Cenâb-ı Hak inşallah bu günlerde sağ salim, kazasız, hatasız atlatmayı nasîb eylesin. İnşallah bayramı buluşup nice bayramlarda bir ve beraber olmayı nasîb eylesin inşallah. Allah izin verirse inşallah. Becerebilirsek, başarabilirsek önümüzdeki cumartesi sohbet edeceğimiz gibi Arif’e geleceğiz. Cumartesi de inşallah sohbet etmeye gayret edeceğiz. zannediyorum 3 cumartesi kalacak bayrama Arif’e cumartesi günü. Çünkü inşallah sohbete devam edeceğiz. Allah’tan bir şey gelmezse. Perşembeleri yine devam edeceğiz. Korona ile alakalı toplantılar, toplu programlar biraz daha belki de ötelenebilir. Ötelenebilir. Öyle olursa yine Perşembe cumartesileri Allah’a izin verse inşallah devam etmeye gayret edeceğiz.
Bir önceki hafta cumartesi günü uzun bir sohbet oldu. Velîlik, pirlik, mürşitlik, ebdallık, erlik neymiş bu noktada onlara baktık. ve Kur’ân sünnet dairesinde imamların iştahatleri dairesinde meseleye bir açıklık getirmeye çalıştık. Kendimizce Kur’ân velilerle velilikle alakalı, erlikle alakalı ne demiş, hadîs-i şerifler ne demiş, imamlar bunlara katılanlar, tefsirler onlarla alakalı sohbet ettik. Çok faydalı olduğuna dair özel dönüşler aldık. Allah razı olsun. Biz de böyle faydalı bir işe vesile olduğumuz için ben de memnun oldum. Tabii bu tek başıma yaptığımız bir şey değil. Burada canlı yayın ekibimiz de var. Huzurlarınızda canlı yayın ekibinin de titizliğinden dolayı, çalışkanlığından dolayı onlara da teşekkür ediyorum.
Tabii burada bu canlı yayın ekibi de canhıraş burada komple ekip olarak bu iş için uğraşıyorlar. Allah hepsinden de razı olsun. O yüzden iyi dönüşler oldu. Tabii sorular biraz daha konuyla alakalı olunca daha açıcı oldu. Yine ben bu sohbetin başında derviş kardeşlerin sûfî kardeşlerin rüya yazmamalarını rüya yorumu istememelerini rica ediyorum. O yüzden bu sohbetin akışını da kesiyor. Konu üzerinde ardı ardına sorular yazılırsa konu içerisinde kalırsak daha mükemmel olacağına, daha etraflı, daha iyi olacağına inanıyorum. Çünkü bu mesele ile alakalı Bediüzzaman Sayyidi Nursa Hazretleri’nin deyimiyle bütün denizler mürekkep olsa, bütün ağaçlar kalem olsa, bu meseleden, bu deryadan bir damla dahi yazamazlar diyor.
O yüzden bizim de böyle kalkıp da bu meseleyi etraflıca konuştuk deme cesaretimiz yok. Dilimizin döndüğünce bilgimiz nispetinde, öğrenebildiğimiz nispetinde velilikle alakalı âyet-i kerimeler, hadisler, imamların bu meselede durduğu noktaları anlatmaya gayret ettik. Kısa kısa. Şimdi bugün de büyük sûfîler ne demişler, pirefendiler ne demişler, buradan devam edeceğiz. çünkü Hazret-i Mevlânâ Cerat-i Rûma Hazretlerinin birkaç beytini okuyarak da geceyi kapatmıştık. İnşallah oradan yine devam edeceğiz. Allah izin verirse inşallah. Yine Hz. Piri diyor ki, şu halde yürü, şeyhin emrinin gölgesi altına git. Sus, emre uy. Böyle yapmadın mı istidat ve kabile sahibi bile olsan, kâmillik davasına kalkıştığından değişir, çarpılır, istidat ve kabiliyetini kaybedersin. bir üstada bağlanmazsan, bir üstada intisâb etmezsen, bir üstadın emrine girmezsen ve susmazsan, bu konuda diyor ki, kâmillik davasına kalkışmışsındır. biz, bize şeyh gerekmez diyenler, veyahut da bir şeyhi varmış vefat etmiş, bize lazım değil diyenler, veyahut da şeyhi vefat etmiş, ölmüş, biz onda devam ediyoruz diyenlere ders.
Diyor ki sizler kâmillik davasına kalkışmış olursunuz ve diyor çarpılır, istidat ve kabiliyetinizi kaybedersiniz. bir sûfîlik dervişçi ki istidadınız var, gitmişsiniz bir şeyhe bağlanmışsınız, intisâb etmişsiniz, eğer başka bir şeyhe öldükten sonra intisâb etmezseniz, siz kendinizce kâmillik davası gütmüş olursunuz ki, çarpılırsınız ve istidadınızı ve kabiliyetinizi kaybedersiniz diyor. Allah muhafaza eylesin. Bundan önce yol gösteren bir şeyh vardı. Yeryüzünde adeta göğe mensup bir çırağıdı. Ümmetler içinde peygambere benzer, halka cennet bahçelerinin kapılarını açardı. Peygamber, ileri giden şeyh, kavminin arasında peygambere benzer dedi. Evet. Peygamber, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin, ümmetimin alimleri, beni İsrail peygamberlerine denktir diye hadîs-i şerifi var.
Ve aynı zamanda da bunu gazali ihyasında nakleder, beni İsrail peygamberlerinden üstündür der. O yüzden eğer gerçekten bir mürşidin kamili ise ve kemalata erdiği öğreticiliği var ise, evet o normalde bu noktada kendi topluluğunun içerisinde bir peygambere benzer. Peygamber değildir. Burada hiç kimse lafı evirip çevirmesin sonra. Hiçbir velî, bir nebi değildir, bir peygamber değildir. Hiçbir zamanda olamaz da. Bu peygamberlik iddia edenler ya sarhoşluklarındandır, ya deliliklerindendir, ya da şeytana uyduklarındandır. Yoksa kendini bilen bir kimse asla bir peygamberlik iddiasında bulunmaz. Kendini bilen bir kimse hatta bir asla bir nebilik iddiasında bulunmaz. Ben daha ilerisini söyleyeyim. Kendini bilen bir kimse asla mürşidlik iddiasında bulunmaz.
Ben daha ilerisini söyleyeyim. Kendini bilen bir kimse asla mürşidlik iddiasında, şeyhlik iddiasında bulunmaz. Bu çünkü iddia edilecek bir mesele değildir. Mürşidlik iddia ile olacak bir şey de değildir. bir kimsenin ben mürşidim demesi, ben şeyhim demesi, ben mürşid oldum, ben şeyh oldum, bana şöyle görev verildi, böyle görev verildi demesi dahi abesle ilerliyor. O yüzden bunlar böyle ben mürşid oldum, ben şeyh oldum, ben velî oldum, ben şöyle bir manevi hale sahibim, ben şöyle bir şeye sahibim demesi ne yazık ki çok hoş karşılanmamış ilk sufilerce. O yüzden bizim dairemizde de çok hoş karşılanan bir şey değildir. Yine Hazret-i Pîr’in ”Ey ahmak! Eğer başında mürşidin gölgesi olmazsa, gül yabani sesleri seni şaşırtır, yolunu saptırır, gül yabani sesleri seni yoldan çıkarır ve tehlikeye düşürür.” Bakın, eğer başında bir mürşid yok ise, başında bir şeyh yok ise, bir mürşid-i kâmile bağlı değil iseniz diyor ki gül yabani sesleri seni şaşırtır, yolunu saptırır ve seni yoldan çıkarır diyor.
O zaman şeyhi olmadan, bir mürşid-i kâmile olmadan bir kimsenin tasavvuf yolunda yürümesi, şeyhsiz, mürşidsiz bir kimsenin tarîkat yolunda yürümesi bu açıdan bakılınca mümkün değil.
Peygambersiz Din ve Aşısız Sûfî
Bunu mümkün gibi göstermeye çalışanlar ne yazık ki Hazret-i Pîr’in deyimiyle gül yabani insanları yoldan çıkarttırıyorlar. Bu şuna benziyor. Nasıl dini, İslâm dinini peygambersizliğe çalıştırıyorlarsa, bir peygambersiz bir İslâm dini düşünüyorlar ya, hadisleri inkâr edince peygambersiz bir İslâm dini ortayara çıkıyor. Aynı şekilde mürşid-i kâmillerin olmadığını, velilerin olmadığını, ebdalların olmadığını, onsuz da onlarsız da tarikatsız yürüyebileceğini söyleyen kimseler peygambersiz bir din ortayara koyuyormuş gibi üstadsız, şeyhsiz, mürşidsiz bir tasavvuf yolu ortayara koymaya çalışıyorlar ki bu çok sapkınca bir gidişat ve acı bir şey, acı bir tablo bu hızla yayılıyor. Bir de bunun içine üveysilik diye bir ne yazık ki son dönemle alakalı söylüyorum bunu, bir sapkınlık koyuyorlar ortayara.
Bu böylece şeyhsiz, mürşidsiz, velisiz, onunla dolayısıyla bir tarîkat, tasavvuf yolu kurgulanmaya çalışılıyor ki bunun arkasında çok kirli, necaset kokan meseleler var. Rabb’in cümle ümmet-i Muhammed’i muhafaza eylesin inşallah. Yine Hazret-i Pîr diyor ki bu yola düşmüş senden daha akıllı kişiler vardır ki hepsi de pirsiz sapıttılar. Bakın bu yola düşmüş nice insanlar var, nice insanlar olmuş tarih boyunca eğer bunların başlarında bir mürşid yok ise, başlarında bir Pir efendi yoksa, başlarında bir olgunlaşmış, bir öğretici kemâle ermiş ve olgunlaşmış ve öğretici olan bir mürşidi kâmil yok ise bunların hepsi de sapıtmışlardır. Bu fakirin gördüğü böyle sapkınlar çoktur. kendilerince kendilerini oldum nazarıyla bakan, kendilerince kendilerini yetkin ve etkili gören ama ne ellerinde manevi icazet ne de ellerinde zahiri bir icazet olan bu kimseler ne yazık ki ümmetin yolunu kesmekte ne yazık ki ümmeti bu noktada sapkınlığa uğratmakta.
Allah muhafaza eylesin. Yalnız yanlış gidenlerin nasıl yoldan şaşırdıklarını Kur’ân’dan dinle. Yalnız olarak, yalnız tek başına bir cemaatsiz bir tarikatsiz bir topluluksuz yanlış gidenlerin nasıl yoldan şaşırdıklarını Kur’ân’dan dinle. Kötü ruhlu şeytanın onları ne hale getirdiklerini anla. Şeytân onları doğruluk yolundan, insanlık yolundan yüz binlerce yıl uzaklara düşürdü, çır çıplak bıraktı. Demek ki sûfîlik yolu tek başına gidilecek bir yol değil. Muhakkak bir üstada, muhakkak bir mürşid-i kâmile bağlanılması gerekiyor. Bir mürşidin eğitiminden bir üstadın eğitiminden geçilmesi gerekiyor. Bir üstadın eğitiminden geçmeden o kimsenin kendi kendine olgunlaşması, kendi kendine kemâle ermesi mümkün değil.
Böyle düşünün. Ben İzmir Bayındırlıyım. Bizim orada normal şeyde böyle zeytinliklerin içerisinde delice zeytinler çıkar. Veya bir zeytin ağacının dibinden delice zeytinler çıkar. Bursa’da zeytin bölgesi sayılır kısmen. Bu zeytin ağacı dikenler veya meyveyle uğraşanlar bilirler ki kenarlarından bir delice çıkar. Tabir-i caizse o aşılanmamış bir aynı zeytin ağacı çıkar. Ve o aşılanmamış zeytin ağacı eğer aşılanmazsa adı delice derler. Bizim İzmir’de delice derler onu. Aşılanmazsa o da meyve verir ama meyvesi zehir zemberek gibi olur. Yenmez, mümkün değil. Onun normalde yağ dağı çıkmaz. Yağ dağı acı çok zehir zemberek gibi olur. Ağacı sert, dalı sert, yaprakları sert, meyvesi sert ve acı olur. Ancak onun dalından, onun ağacından böyle o meşeye yakındır.
Böyle o kadar serttir. iyi odun olur ondan. Sobada yakarsınız. Başka bir işe yaramaz. Meyvasını, normalde zeytin meyvasını öbür zeytinlerin arasına koysanız bozar onları da acılaştırır. mürşidsiz bir sûfî delice zeytini gibidir. Hatta bizim orada onun adına çok özür dilerim. Piş derler. Sebep o aşısızdır çünkü. Aşısız sûfî böyle delice zeytin gibidir. Aşısız sûfî neden? Onun üstünde bir mürşidi yok. Ona bir mürşidi kâmil yok. Ona bir yol gösterici yok. Ona bir üstâd yok. Öyle olunca o delice zeytini gibidir. Ve şeytân onu aldatır. Şeytân onu kandırır. Şeytân onu saptırır. O rüyasını kendi kendine yorumlamaya başlar. Halini kendi kendine yorumlamaya başlar. bir ses duydum bana 70 bin şundan çek dedi der.
Onu maneviyat zanneder. Onu çeker. Çünkü şeytân da aldatır insanı. Ve o rüyası yürütücüsü sonra değişik tipik hareketler yapmaya başlar ki onu maneviyattan zanneder. gözü seyirmeye başlar. Onu maneviyattan zanneder. Bir tik oluşur onda. Onu maneviyattan zanneder. ertesi gün yine bir görüntü olur. Yine bir ses olur. Ona şunu çek çeksin der. Bunu çek çeksin der. O rüyaları üstadına anlatmış olsa üstadı ona der ki tevhîd çekmeye devam O rüyasının nefsine yüklenir. Bak üstadın senin halini anlamadı. Senin durumunu anlamadı. Bak maneviyat sana örnekliyorum bunu. 10 bin tane ya kahhar çek dedi. Ama bak görüyor musun o kahhar esmasını da sana vermedi. Tevhîd çektiriyor sana deyip şeytân o kimseye vesvese verir. bir üstâd olmazsa o kimse 10 bin tane ya kahhar çeker.
Neye çektiğini kime çektiğini bilmez. Çünkü şeytân geldi onun kulağına üfledi. Şeytân geldi ona o vesveseyi verdi. Bu tip insanlar şeyhi olmayan kimseler ve hatta bir şeyhe intisâb edip de şeyhi dinlemeyen, şeyhe itaat etmeyen şeyhin vermiş olduğu virdin dışına çıkanlar şeytanın vesvesesine kanmış, şeytân onlara sapkınlığa uğratmış, saptırmış kimselerdir. Hazret-i Pîr Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri diyor ki şeytân onları doğruluk yolundan, insanlık yolundan 100 binlerce yıl uzaklara düşürdü. O insan kendince doğru yapıyorum derken kendince sûfî bir hayat yaşıyorum derken ne yazık ki o doğru daireyi cehaletinden şeytanın uymuş olduğundan yanlış hale getirir. Allah bizi muhafaza eylesin.
Bakın bu konuda Şeyh Ebu Ali Edde Gag ne diyor? Kendi kendine yetişen bir ağaç meyva vermez. Vermiş olsa bile o meyvanın bir lezzeti olmaz. Allah Celle Celaluhu’nun sünneti olan sebep aşılama mutlaka gereklidir. Nasıl doğum ve üreme bir anne ve babadan olmadan, anne ve baba olmadan gerçekleşmiyorsa aynı şekilde manevi doğumda da sebep olan bir mürebbih mürşid de gereklidir. Bakın Şeyh Ebu Ali Edde Gag diyor ki kendi kendine yetişen bir ağaç meyva vermez. Bütün meyva ağaçları aşılanması gerekir. Aşılanmamış bir meyva ağacın meyvası acı olur, meyvası güzel olmaz, meyvası tatlı olmaz, meyvası nefasetli olmaz. Ne yazık ki ya küçücük bir şey olur, yetişmez gelişmez ya da hiçbir zaman tatlı bir meyva olmaz. mürşid-i kâmile bağlanmayan bir sûfî de aynı bu meyvasız ağaçlara meyvası kötü ağaçlara benzer ki Allah muhafaza eylesin.
İnsanlar onları yediklerinde kendilerince tiksinirler bir daha öyle meyve yemek istemezler. Şimdi bir kısım insanlar böyle tasavvufa sufiliye üst tatlıya mürşid diye bu noktada karşılar ya ben onların bir kısmına empati besliyorum. Diyorum ki haklılar eğer gerçekten bir kimse doktora gider ehil bir doktor değildir. Ehil bir doktor olmayınca da ona doğru ilaçlar vermez hastalığı tespitte doğru teşhis etmez. Öyle olunca doktor doktor dolaşır ya bir kimse ve doktorlara karşı olan inancını kaybeder. Sağlık sistemine karşı olan inancını kaybeder. Sebep çünkü o ehil bir doktora gitmedi.
Sahte Doktor Misâli ve Velî Mertebeleri
Veyahut da doktorluk iyi para kazanan bir meslek olduğundan dolayı bir kimse bir sahte bir doktor diploması eline geçirdi muayeneye kurdu gitti Astoria. işte o bir doktorun yanında yardımcı eleman olarak çalışmıştır bir müddet. doktorun ne sorduğunu ne dediğini ne yaptığını görmüştür. Onunla doktorluk yapmaya çalışır ya mürşidi olmayan şeyhi olmayan dervişler, zakirler, nakipler, nukabbalar da böyledir. normalde bir zâkir bir şeyhin yanında durduğundan dolayı o şeyhten görmüş olduk hareketleri yaparaktan farkına varır veya varmaz şeyhlik yapar o. Aslında bir şeyh edasıyla etrafındaki kimselerle konuşur. O çünkü şeyhin edasına tavrına tarzına bakar böyle eda böyle tavır böyle tarz sergileyince şeyhlik böyle oluyor zanneder.
Oysa zakirlerin, nakiplerin, nukabbaların yıkıldıkları yer orasıdır. Eğer normalde başlarında bir şeyhi varsa öyle şeyh edasıyla davranmaları onların da heva ve heveslerine uyduklarındandır. Ve hatta bir şeyhi vefat ettiyse şeyhi yoksa zakirler, nakipler, nukabbalar, halifeler bir şeyh edasıyla davranıyorlarsa onlar da heva ve heveslerine uyduklarını onlarda ne yazık ki ham meyve gibidir ve hatta delice zeytin gibidir. Allah muhafaza eylesin. Cümle ümmet-i Muhammed’e inşallah. Yine Şeyhi Ekber Muhyiddini İbn Arabî Hazretleri Füthiyat-ı Mekke’sinde der ki insanın kâmil ve mükemmil bir şeyhe mükemmil bir şeyhe bağlanmasını zaruri ve mecburi görmüş ve şeyhi olmaya mükemmil bir şeyhe bağlanmasını zaruri ve mecburi görmüş ve şeyhi olmayan şeyhi şeytandır demiş.
Bakın kıymetli dostlar burada Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri kâmil olmasını yeterli görmüyor. Ya bir de o mükemmil olacak. Mükemmil olmak ne demek biliyor musunuz? O eğitici, öğretici bakın eğitici, öğretici kemalâ erdirici bir kâmil olması gerekir. Kâmiller de kendi içlerinde sınıf sınıftır çünkü. Velîler üç sınıfa ayrılır. Üç sınıfa. Öyle velîler vardır. Kendilerinin dahi velî olduklarını bilmezler. Etraftaki insanlar onun velî olduğunu bilirler. Velî kendisini bilmiyor etraftakınlar biliyor. Bir ikinci sınıf velîler vardır. Bunlar normalde kendilerinin velî olduğunu bilir kendisi ama halk bunun velî olduğunu bilmez. Bunlar da ayrı bir sınıf velilerdir. Üçüncü sınıf velileri söylüyorum bunların velî olduklarını hem kendileri bilirler hem de halk bilirler.
Bunlar da kendi içlerinde eğitici olan ve olmayan diye ayrılır. Eğitici olmayanlar herkes onun velî olduğunu bilir. O da kendisinin velî olduğunu bilir ama hiç kimseye eğitemez o. Çünkü neden? Bu eğitimle alakalı stratejiyi eğitimle alakalı ondaki kalbi feraset yoktur. O bir kimseye eğitemez. Bu şuna benziyor. Geçmiş dönemde öyle peygamberler oldu ki bu peygamberlerin peygamber olduklarını diğer insanlarda biliyorlardı ama hiçbir tane onların ümmeti olmadı. Kendileri de peygamber olduğunu biliyorlardı. O yüzden nasıl peygamberler sınıf sınıfsa nasıl bazı peygamberler bazı peygamberlerden üstün kılındı ve tutuldu ise Cenâb-ı Hak onlara bir üstünlük payesi verdiyse İbrahim aleyhisselama Halilim dediyse dostum dediyse Musa aleyhisselama kelime atullah dediyse kelime konuşma manasında dediyse İsa aleyhisselama ruhullah dediyse bakın peygamberler de kimisi kimisinden üstün kılındı.
Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya da malum sevgilim dedi. O yüzden Habibim dedi. Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya da sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini de en üstün dereceye koydu. Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ben peygamberlerin evveli ve ahiri sonuncusuyum dedi. O yüzden Hazret-i Âdem henüz daha su ve çamur arasındayken ben peygamber idim dedi. Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri peygamberli en üst noktada idi. Bunun gibi velilerin de alt noktaları vardır üst noktaları vardır. O yüzden hepsi de evliyâ’dır. Bunlar olarak velilerin çoğulu evliyâ’dır. Ama Şeyh Efendi Hazretleri’nin deyimiyle şeyhinden erine kadar ne vardır? Evliyâ vardır.
Bunların içerisinde kamillerin içerisinde velilerin içerisinde en ehemmiyetli olan en önemli olan, en zirvide olan, pir seviyesinde olanlar eğitici konumunda olanlardır. Onlar eğiticidir ve öğreticidir. Onların dergahlarından kâmil insanlar çıkar. Allah cümlemizi onlardan eylesin. O yüzden mükemmil olması lazım aynı zamanda Şeyhin. Ve Beyazıt-ı Bestami, Abdülkâdir-i Geylânî gibi büyük zatlar şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır sözünü kullanmışlar. İmam-ı Gazâlî gibi, İmâm-ı A’zam gibi, İmâm-ı Şâfiî gibi, İmam-ı Hanbel gibi onların hepsi de şeyhi olmayan kimsenin şeyhini şeytân olduğuna dair rivayetler var. O yüzden bu yol şeyhsiz gidilmez. Bu yol şeyhi vefat ede ettiği zaman yeni bir şeyhi yeni bir üstada bağlanılması gerekir.
Bağlanmayan kimseler sapkınlığa gitmişlerdir. Veya bağlanmanıza gerek yok diyen zakirler, nakipler, nükabbalar kendileri şeyhlik yapıyorlar ve ne yazık ki dervişlerini de etrafındaki dervişlerini diyorum, arkadaşlarını demiyorum. Çünkü arkadaşı olmuş olsa böyle davranmaz, dostu olmuş olsa böyle davranmaz. Onları dervişli gibi görüyor, kendilerini de şeyh gibi görüyorlar. Allah muhafaza eylesin. Hepsini de serbest bırakır. Der ki istihâre yapın, istişare yapın, gidin bir üstada intisâb edin, bağlanın. Ben şeyhlik yapmak istemiyorum. Yine kuşeyri söylüyor bunu. Zira din yolu gizli kapalı. Şeytân yolu ise çoktur, açıktır. Yol gösteren bir şeyhi olmayan kimseyi şeytân kendi yollarına sevk edebilir.
Kuşeyri’den. Demek ki bir kimsenin şeyhi bir şeyhliği yapmak istemiyorum. Kuşeyri’den. Demek ki bir kimsenin şeyhi yok ise şeytân onu aldatır. Şeytân onu kandırır. Şeytân onu yalar yutar. Şeytân onu istediği gibi bittirir, çevittirir. Şeytân onu istediği gibi döndürür. O pervane gibi olur, fırıldak gibi olur o. Dön Allah, dön olur. O bir istikamet sahibi olmaz. O bir istidat sahibi olmaz. Olmaz mümkün değil. yıllardır bu yolun içindeyim. Şeyhi olmayan bir kimsenin kendini muhafaza etmesi, kendini koruması mümkün değildir. Allah muhafaza eylesin inşallah. Şimdi konu başlığımız Mürşid-i Kamillerde bulunması gereken özellikler. Dedik ya tasavvuf yolu mürşidsiz olmaz. Tasavvuf yolu mürşidsiz gidilmez.
Bu yol mürşidsiz, bu dağlar, bu engeller aşılmaz. Bu ovalarda mürşidsiz yürülmez. Kapalı havada, açık havada, puslu havada mürşidsiz gidilmez. Gecenin karanlığında mürşidsiz, rehbersiz yol alınmaz. Güneşin aydınlığında da rehbersiz yol alınmaz. Evet. Ama bu mürşidlik ne? Mürşid-i Kamillerde bulunması gereken özellikler ne? Mürşid olabilmek kolay bir iş değildir. Bunu böyle kolay bir iş zannedenler bunu bilsinler ki kolay bir iş değil. Ve bir kimse de yola çıkarken Allah’a yakinlik peyda etmek için yola çıkar. Yol onu artık o çalıştıkça bir menzile doğru götürür. Ama mürşid olabilmek öyle herkesin yapabileceği, herkesin başarabileceği herkesin olabileceği bir şey değildir. Bunun için o kişide verili özelliklerin muhakkak bulunması gerekir.
O özellikler o kimsede bulunmaz ise o kimsenin mürşidlik yapması o kimsenin insanlara eğiticilik yapması mümkün değildir.
Kâmil-Mükemmel Ayrımı ve İcâzet
Kendisini saptırdığı gibi etrafındaki insanları da saptırması muhtemeldir. Ben hatta kesin görüyorum. Allah’a muhafaza eylesin. Eski sûfîler bu mürşidleri ikiye ayrılmışlar. Kâmil ve mükemmel olanlar. Kâmil ve mükemmel olmak bu normalde o kimsenin kâmil olgunlaşmış insan, kemâle ermiş. Ama mükemmel ise olgunlaştıran, kemâle erdiren kimse demek. O yüzden tekrar bunun altı kâmil olmak yetmez. Kâmil olanlar ancak kendilerini kurtarabilirler. Mükemmel olması gerekir ki mükemmel olanlar etrafındaki kimseleri eğitirler ve öğretirler. O zaman bir mürşidde bulunması gereken birinci özellik bu manada mükemmel özellik bu manada mükemmel özelliğinin üzerinde bulundurulması lazım. Etrafındaki insanları bu yolda eğitmesi, bu yolda onları tabiri caizse nefis terbiyesine katıp seyr-i sülük yolunda yürütmesi gerekir.
Böyle seyr-i sülük yolunda yürütmesi gerekir diyorum. Hemen bir kimsede dakika bir gol bir ben seyr-i sülük yapacağım diyor. Canım kardeşim daha dur. Önce şu emmareyi bir geç, önce şu bir levameyi geç, önce şu bu mülhümeyi geç. sen günah-ı kebairinle ve günah-ı kebairle devam ederken sen nasıl seyr-i sülük yapacaksın? Bu mümkün değil. Önce sen nefis mücadelesini yap bakalım bir. Önce sen nefsinle mücadele et. Önce bir haramları terk et bakalım sen bir. Sen önce bir farzları düp düzgün yerine getir. Sen yalanla, gıybetle, dedikoduyla, iftira ile harâm yemekle sen nerede nefsini terbiye edeceksin? Mümkün değil. Haramları terk et. Namazlarını dost doğru kıl. Orucunu dost doğru tut. Namazlarını dost doğru kıl.
Şeriatını öğren. Nerede harâm var? Nerede harâm yok? Nerede yanlışa düştüm? Nerede yanlışa düşmedim? bilmen gerekir. Bunları bilmeden hemen seri sürükler girecek herkes. Çünkü internetten oradan buradan dolma haberlerle hemen bir anda yolları kat edecek gidecek. Hemen bir de öyle sapkın yerler var ya mürşidi dahi mürşid olmayan başındaki şeyhi mürşid olmayan dergahlar var tekkeler var. Yollar var. Bir bakmışsın adam üç günde bilmem ne dersine geçmiş. Adam diyor ki ben şu derse geçtim. Ya sen nasıl geçtin o derse? Bir gün kısa olsun size. Bunları artık önceden böyle yer zaman belirtmiyordum. Şimdi yer zaman belirtiyorum. Bir gün bir melami sufisi şeyh efendi hazretlerine dedi bana dedi ki ya şeyh efendi ile özel görüşmek isteyen bir kimse var.
Görüştürebilir misin dedi. Ben söyleyeyim kendisine dedi. Şeyh efendi hazretlerine dedim ki efendim burada bir melami abimiz var. İyi bir kimse dedim. Kur’ân Sünnete bağlı. Her melami öyle değildir çünkü. Dedim sizinle özel görüşmek isteyen başka bir melami kardeş varmış dedim. Onunla görüşmek istiyor. Olur mustafende görüşelim dedi. Neyse o tabi söyledi ya yalnız görüşmek istiyor. Bizim mustafendeden saklımız gizlimiz yok. Biz onunla beraber görüşürüz dedi. Bunlar birer eğitimdir. Bir üstadın yanında duran kimse olan olaylardan, hadiselerden, yapılan işlerden kendisine ders çıkarmalıdır. Uyanık olmalı. Öyle üstadın yanında salak salak dolaşılmaz. Üstadın yanında aptal aptal dolaşılmaz. Üstadın yanında ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, nereye gideceğiz, nerede oturacağız, karnımız azıcıkta.
Yok başımız ağrıdı. Olmaz. Her daim uyanık olacaksın. Her daim için zikirle beraber olacak. Her daim sana bir şey sorabilir. Her daim senin uyanıklığını kontrol edebilir. Allah rahmet eylesin. Şeyh efendi hazretleri hemen tak vururdu yanın başında bize. Ustafende ne gördün şimdi derdi. Öyle şeyhin, üstadın yanında durmak kolay bir şey değildir. Allah rahmet eylesin. Şeyh efendi öyleydi. Neyse gittik biz o kardeşin evine. Baktım orada tanıdığım bir kimse var. Adam şeyhlik yapıyor aslında. Ona dedi ki efendim üstadın bana şeyhlik vermek istiyor dedi. Siz ne buyurursunuz dedi. Şeyh efendi direkt ona sorduğu soru şu. Evladım hazreti peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri sana vazife verdi mi dedi.
Hayır efendim dedi. Rüyanda gördün mü hiç dedi. Hayır efendim dedi. Sen pir efendilerden bir kimseyi rüyanda gördün mü dedi. Hayır efendim dedi. Evladım sen şeyhini hiç rüyanda gördün mü dedi. Gördüm efendim dedi. Sır sırta gördüm dedi. Evladım daha senin şeyhin şeyhteyse nasıl şeyhlik yapacaksın dedi. Bakın senin şeyhin şeyhteyse nasıl şeyhlik yapacaksın dedi. Neyse tabi buz gibi olduğu hava biraz daha oturduk birer çay içtik kalktık. Müsaade isterim dedi. Buyurun efendim dedi. Biz kalktık. Şimdi öyle dergahlar var. Öyle topluluklar var. Hiç kimsenin şeyhine laf söyleme derdim yok benim. Ama şeyhleri şeyh değil. Şeyhleri şeyh olmadığından dolayı eğitemiyorlar. Arkadaşları kardeşleri neden şeyhi şeyh değil. mükemmil olmak eğitici olmak gerekir.
O yüzden tasavvuf da bilmek ve olmak kadar bildirmek ve olgunlaştırmak önemlidir. Herkes bilmenin peşinde bilecek var ya hadîs-i şerîf nefsini bilen Rabbini bildi. İyi ya canım kardeşim sen nefsini bilmen için senin nefsini bildirecek bir üstade ihtiyacın var. Sen nereden kendi kendine nefsini bileceksin. Sen okudun o hadîs-i şerifi nefsini bilen Rabbini bilir diye. Sen nefsini bilen Rabbini bilir. Kendi kendine nefsini bilip Rabbini bileceğini düşünüyorsun. Yanılıyorsun canım kardeşim benim yanılıyorsun. Seni yanıltıyorlar. Sen nefsini tek başına bilemezsin. Senin nefsini sana bildirecek bir mükemmil kâmil lazım. Senin nefsini sana tanıtacak. Senin nefsini sana aynı olacak bir mürşidi kâmil lazım sana.
Sen kendi kendine kendi nefsini bilemezsin. O yüzden üst bir yaşayan diri faal çünkü Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin sözüdür. Sen yaşayan diri faal kendine bir pir seç der. Bu emir. Öyle ben Mevlevi’yim. Ben Sema’yı diyorum. Bir neyi üflüyorum. Biz de Mevlevi’yiz. Şeyhin kimsenin. Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri pirsiz bu yol gidilmez derken sen nasıl gidiyorsun. Sen isterse Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretlerinin bilmem kaçıncı kuşaktan neyi olursan ol. Sen bir mürşidi kamilin eğitimine tabi olmadıysan sen nefsini bilmiyorsun. Sen kime nefsini bildireceksin. Sen daha kendi nefsini bilmiyorsun. Sana nefsini bildirecek bir mürşidi kâmil gerek. Sana Rabbini bildirecek bir mürşidi kâmil gerek.
Çünkü o mürşidi kâmil sana aynalık yapacak. O sana aynalık yapacak. Sen ona bakınca kendi eksikliklerini göreceksin. Ona bakınca kendi nefsinin eksikliklerini göreceksin. Allah muhafaza eylesin. O yüzden muhakkak tasavvufta bilmek önemli. Önemli. Olgun olmak önemli. Ama en önemlisi onu bildirecek ve olgunlaştıracak bir mükemmel mürşidi kâmil lazım. Sen o mürşidi kamili bulamazsan sen hiçbir şey bilemezsin canım kardeşim. Ne nefsini bilebilirsin ne de Rabbini bilebilirsin. O yüzden mürşidlerde önemli olan şey onlar da bu işin ehliyetli olup olmadığını, liyakatli olup olmadığını bilmektir. ehliyetsiz bir kimse, liyakatsiz bir kimse etrafını olgunlaştıramaz. Etrafını kemâl erdiremez. Onlara nefslerinin oyunlarını, nefslerinin tezgahlarını şeytanın vesvesesini tanımlatamaz.
Onu nereden bilecek bilmez. Bu böyle 5 tane âyet ezberlemek, 10 tane hadîs ezberlemek, 10 tane fıkık meselesini ezberlemek de olmaz.
Sahte Tavır, Rüyâ-İstihâre ve Seçim
O böyle eski sûfî kitaplarından 3-5 tane evliyâ menkıbası ezberlemek de olmaz. Bu öyle normalde 5-10 menkıbe böyle sesine derinlik katıp böyle kılık kıyafetini farklı koyup, farklı koyup orta yere çıkmak da olmaz. Böyle kendi kendine derin havası vermek, kendi kendine sanki derin sesi vermek, o derin sesiyle, derin havasıyla bu işler olmaz. Allah muhafaza eylesin. Yarın mahşerde hesap veremez bu insanlar. Bakın mürşid olmadıkları halde, mürşidim diye yola çıkanlar, velî olmadıkları halde veliyim diye yola çıkanlar ve mürşid arayan, velî arayan insanların yollarını kesenler mahşerde bunun hesabını veremezsiniz. Allah muhafaza eylesin. O yüzden mürşidlerde aranması gereken en önemli özellik hem manevi hem de maddi bir şekilde silsile olması gerekir.
Birinci özellik. Ya o kimsenin hem manevi silsilesi olacak hem de maddi silsilesi olacak. Manevi silsilesi ne demektir? O kimsenin manevi olarak silsilesi Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya dayanacak. Peki zahir silsile ne? O kimsenin bir icazeti olması gerek ve o icazetinin de silsile olarak Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya kadar dayanması, yaslanması gerek. Öyle olmuş olsa dahi o kimselerin ben mürşidim, ben şeyhim, ben veliyim, ben ortadayım, ben meydana çıktım, düşün peşime demesi eski sufilerin adabına, erkanına göre doğru değil. Onlar da yanlış yapıyorlar. O yüzden bu düşün peşime demek siyasi parti gibi algılanmaz. Olmaz böyle şey. İnsanlar sanki siyasi parti kuruyorlar. İnsanlar sanki siyasi bir teşekkül kuruyorlar.
Bu nasıl bir cesaret? Bu nasıl bir cahillik? Bu nasıl bir Allah affetsin sonunu düşünmemek? Bu nasıl mahşeri düşünmemek? Canım kardeşlerim benim. Bu işler öyle kolay bir şey değil. Bu işler öyle sizin bildiğiniz gibi değil. Sizin öyle gördüğünüz veya gösterdiğiniz gibi de değil. Bu işler mensuliyeti çok fazla olan şeyler. O mensuliyetin altında insan inim inim iner. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bakın bir üsdada bağlanacak mısınız? Bu bir. Bu manevi silsilenin var olduğuna işaret. İkincisi o kimsenin de zahiri silsilesi olacak. Bir kimseye manevi silsile yeterli olur mu? Yeterli olur. Ama ona sorarlar senin zahiri diploman var mı diye. Sorarlar. Sorduklarında o kimse cevap veremez. Veya zahiri diploması yok ise o kimse diyecek ki ben bu yolun yolcusu değilim.
Ben velî değilim. Ben mürşid-i kâmil değilim. Veya ben bir şey değilim diyecek. Diyecek bunu. Çaresi yok. Sebep? Çünkü onun zahiri olarak elinde silsilesi yok. Tekrar söylüyorum. Şimdi önceden bu mesele dergallar, tarikatlar bu tip meseleler böyle yasaktı. İşler zorlanıyordu. Problemler çıkıyordu. Bakın bundan sonra işler öyle olmayacak. Bundan sonra yalı merdiven altı, dergâh merdiven altı, tarîkat olmayacak. Bunu aklınıza sokun. Allah muhafaza eylesin inşallah. Bir kimseyi üç beş kişi toplanıp, beş on kişi toplanıp, onu mürşid tayin edemez. Özelliklerini söylüyorum. Bunu neden söylüyorum? Bu son zamanlarda bu tip bir gayri ahlaki sünneti seniye dışında hatta ben daha böyle hatta ben daha böyle ağır bir şey söyleyeceğim.
Yezidi bir yol izleniyor. Yezidi bir yol. Muaviye, Yezidi nasıl devlet başkanı yaptı? Üç beş kişi topladı, üç beş kişiyle beraber Muaviye’yi devlet başkanı yaptı. Öyle değil mi? Biz Yezidi bir yol olarak görüyoruz değil mi? Evet. Bir dergahta bir toplulukta üstâd vefat etti. Üstâd hemen böyle kim üstadlığa bu noktada hevesli veya üstadın oğlu. Öyle ya. Veya da damadı. Toplandılar. Hadi bunu üstâd seçtik dediler. Böyle üstâd seçilmez. Böyle seçilen üstâdlar üstâd değildir. Onlar mürşid-i kâmil değildir. Çünkü bu sünnet seniye daykırıdır. Böyle üç beş kişinin seçmesiyle bir yere üstâd olunmaz. İnsanlar rüyalarını da görecekler. İstihâre yapacaklar. İstihâre yaptıktan sonra o kimseyi rüyalarında görecekler.
Bir çıt ilerisi. Rüyalarını da gördükten sonra onun zahiri bir de ne olacak? İcazeti olacak. Ve mümkün ise o kimseyi icazetli bir üstâd ona icazet yazacak. Şimdi diyebilirsiniz. Bunu söylemeniz mümkün. Sen gittiğin yolla tenakuza düştün. geçen hafta sordular ya senin üstadının zahiri bir icazeti var mıydı? Benim üstadımın zahiri bir şehlik icazeti yoktu. Benim bildiğim yoktu. Üstadım da hiç kimseye zahiri olarak şehlik icazeti vermedi yalnız. Üstadım vermiş olsaydı sorgulanırdı. Üstadım dedi ki biz rüyasında görenin şeyhiyik onun tabiriyle. Biz görmeyenin hiçbir şeyse değillikler çıkardı işin içinden. Kendisine nasıl görev verildiğini anlatırdı. İnanırsan inan. İnanma olsan bağlanma. Seni zorla bağlayan yok.
Seni zorla intisâb ettiren yok. Ama bir mürîd bunu arayıp sorup bunu bilmesi gerekir. Ben rüyamda gördüm eyvallah ama sizin zahirende bir icazetiniz var mı? Bunu sormak müridin hakkı. Bu icazeti nereden aldınız? Kimler verdi? Bunu bir müridin sorması hakkı. O kimse sorar. Kalbim mutmen değilse almaz dersin. Kalbim mutmen olursa alır. Bunda zorla yapılacak bir şey yok. Allah bizi affetsin. O müridin her şeyden önce kendisinin olgunlaşmış ve olgunlaşmasıyla beraber olgunlaştırma hususiyetinin de olması gerekir. Olgunlaşmak demek yaşlanmak demek değildir. Olgunlaşmak demek yaşı kemâle erdi. Vay elliyi buldu. Bu şeytir ya. Değil böyle değildir. Hazret-i Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri de buyurur ki yaşça büyük ihtiyar olanı değil akıl ve marifet bakımından, anlayış bakımından üstün olan seçilir.
O mürşid deyince onu anlar. Mürşidden bize tavsiye ettiği şey akıl ve marifet bakımından, anlayış bakımından üstün, büyük olan kimsedir. Yoksa herkes yaşlanabilir. Şimdi evlerde 65 yaş üstü hepsi de evlerde oturuyor. Hepsi de kendi dallarında şeyhte olabilir. Hiç sıkıntı değil. Ama olgunlaştıracak bir kâmin değildir. Hz. İpir öyle yaşlılığa bağlanmaz mürşidliği. O yüzden bu işlerde böyle saçı sakalı ağarmak, ihtiyarlamak o kadar da önemli değildir. Önemli olan saçın sakalın rengini yitirmesi değil ya o kişinin kendisini olgunlaştırması. Olgunluğa ermesi ve bir şahıs tarafından onun kemâle erdirilmesi önemlidir. O kimse kemâle erdi ve aynı zamanda ne yaptı? Artık kemâle erdiriyor. O’dur. Ve Hz.
İpir yine der, şeyh kimdir? Şeyh pir, ihtiyar saçı sakalı ağırmış kişi demektir. Fakat ey yanlış düşüncelere kapılan, bu beyaz kılın anlamını bil. Siyah saç onun benliğinin sembolüdür. Saçların ağırması şeyhin benliğinden varlığından kurtulmasını gösterir. Saçı sakalı bembeyaz olunca onun varlığından, benliğinden bir kıl bile kalmamıştır demektir. O yüzden önemli olan yine Hz. Bir örnek veriyor. Hz. İsa beşikteyken daha genç yaşına gelmeden biz şeyhiz, biz piriz diye bağırdı. Oğul eğer bir kişi bazı beşeri vasıflardan, nefsani duygulardan kurtulur da bazıları kalırsa yine o kâmil bir şey olmaz diyor buyuruyor. Allah bizi muhafaza eylesin. O yüzden biz üstâd ararken bizi olgunlaştıracak olan, bizi olgunlaştıracak olan bir üstâd aramamız lazım.
Yoksa ya saçı sakalı ağırmış tamam ya o şeyhtir demek doğru değil. İnce eyleyip sık dokunmalı ve bu özellikleri onun üzerinde bulunması gereken özellikleri bilmemiz gerek.
Şerî’at Sağlamlığı ve Yaşanan Tasavvuf
O yüzden mükemmel olgunlaştırma becerisine sahip bir üstada intisâb etmemiz gerekir. Ve burada en önemli bunu böyle sohbetim aslında bu konunun başında zikredecektim şimdi aklıma geldi. En önemli unsurlardan birisi o şeyhin şeriatının sağlam olması gerekir. o şey efendi Kur’ân ve Sünnet’e bağlı, imamların iştahadına bağlı, ilk sufilerin sûfîlik yol iştahadlarına bağlı bir kimse olması gerekir. Kur’ân ve Sünnet’in çizgisinden dışarı çıkan, imamların çizgisinden dışarı çıkan, Kur’ân ve Sünnet’i tanımlamayan, tanımayan, imamları tanımayan, onların iştahadına kabul etmeyen kimse ancak ve ancak sapkın olur. İlk sufilerin disturlarını Beyazıt-ı Bestami gibi, Kuşeri Risalesi gibi, Sülemi gibi ilk yazılmış olan eserler bunlar.
Ve onlardaki o ölçüleri oradaki kaideleri tanımayan, kabul etmeyen asla ve asla bir mürşidi kâmil olması mümkün değildir. Ve bunlar sapkın insanlardır. Eğer kendilerini mevlevi görenler, herkes kendisini mevlevi görebilir, bu birilerinin hakkı değil sadece. Ama kendisini mevlevi görenler, mevlevilik yolunda yürüyorum diyenler, muhakkak ve muhakkak yetkin, etkin olgunlaştıracak bir mürşidi kâmile intisâb etmeleri gerekir. O yüzden mevlevilik sadece Mesnevî okumakla, divanı kebir okumakla yaşanması mümkün değil. Mevlevilik bir yoldur, bir tarikattır. Ve mürşidsiz o yolun, o tarikatın gidilmesi mümkün değildir. Çünkü bir olgunlaşmış mürşid, müride, kendisine tabi olan o mürîd adayına, o derviş adayına, o sûfî adayına neyi, nerede, nasıl yapacağını öğretir.
Ve ona öğretme bilgisi ve becerisi de vardır. Ona burada şöyle yapacaksın, burada böyle yapacaksın, burada bu esma yapacaksın, burada şu duayı okuyacaksın. Veyahut da nefsinden böyle ses gelince böyle davranacaksın, sana böyle yaptıklarını da böyle edeceksin. Şimdi Allah’ı zikredenler normalde bir vird alırlar, o virtlerini çekmeye başlarlar. O virtleri çekmeye başlarlar, kimisinin kulağından ıslık sesi gelir, kimisine nefes sesi gelir, kimisi kapı açıldı kapandı gibi gelir, kimisine başka şeyler olur. Bunların normalde bir mürşidi olmazsa bir kimsenin bunların hakkından gelemez. Bu işin içinden çıkamaz. Ondan sonra değişik böyle kendince ilhâm geldiğini düşünür. Ona böyle nefis vesvese verir, şeytân vesvese verir, o kendince kalbine ilhâm geldi zanneder.
O bir üstâd olacak, onun bir mürşidi olacak, onların ne olduğunu ona anlatacak, ona söyleyecek ve hatta sohbetleri iyi dinleyecek. Sohbetler çünkü bir olgunlaştıran, kemâle erdiren bir şeyhin en büyük silahıdır. Ne anlatacaksa genel sohbetlerde anlatır. Dervişler, sûfîler o genel sohbetlerden, genel sohbetlerden kendi nefislerine pay çıkarmaları gerekir. O yüzden Hazret-i Mevlânâ Mesnevisini dinle diye başlar, oku diye başlamaz. Dinle. Kimi dinleyeceksin? Bir mürşidi dinleyeceksin. Kimi dinleyeceksin? Hazret-i Muhammed Mustafâ’yı dinleyeceksin. Kimi dinleyeceksin? Allah’ı dinleyeceksin. Bakın Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya oku emri verildi. O okuyacak, okuduğunu da ne yapacak? Ümmetine aktaracak, ümmet ne yapacak?
Dinleyecek. Dinle kardeşim dinle. Sen bütün Kur’ân’ı okusan ama Kur’ân’ı dinlemesen sana bir fayda etmez. Sen bütün hadisleri okusan ama hadisleri dinlemesen, yaşamasan sana bir fayda etmez. O yüzden ben nice Mesnevî okuyanlara gördüm. Sapkın. Ben nice Mesnevî okuyup da mevleviyim diyenleri gördüm. Sapkın. Hiçbir üzerlerinde ama Mesnevî ezberlerinde. Hem böyle öyle bir Mesnevî okuyorlar ki muhteşem. Ama yaşantıya bakınca mevlevlikten eser yok. Kalbi, haller yok. Kalbi, haller yok. Yaşantı yok. Ama Mesnevî çok iyi biliyorlar. okuyorlar. Canım kardeşim tasavvuf okumak değil. Tasavvuf yaşamaktır. Sûfîlik yaşamaktır. Din yaşamaktır. Sen sabahtan akşama kadar Kur’ân’ı Kerim okusan sevap kazanırsın.
Yaşamasan hiçbir şey elde edemezsin. O senin kazandığın sevap yürür gider senin elinden. Sen sabahtan akşama kadar hadîs okusan. Öyle hadîs alimleri var. Namaz kılmıyorlar. Öyle ilahiyattaki profesörler var. Namaz kılmıyor. Namaz kılmıyor. Öyle ilahiyat mezunları var. Namaz kılmıyorlar. Dini çok iyi biliyorlar ama. Otur sabahtan akşama kadar seninle din tartışsınlar. Ama namaz en büyük ibadet kılmıyor. Allah’ı zikir en büyük ibadet yapmıyor. Ha demek okumak yetmiyor. Ya yaşamak gerekiyor. O yüzden bu Âyet-i Kerime kafirler içindir ama diyor ya siz kitap yüklü eşekler olmayınız. O yüzden tasavvuf sadece okumak değil. Allah muhafaza eylesin. Mürşid-i Kâmiller muhakkak ki etrafındaki insanların dini yaşamalarına yetecek kadar fıkh bilgilerine sahip olmaları gerekir.
Etrafındaki insanların dini yaşayabilecekleri kadar hadîs ve Kur’ân ilmine vakıf olmaları gerekir. O yüzden ha bir mürşid-i kâmil kalkıp da bütün herkesin işine koşacak diye bir kaide yok. Ama kim onun kapısına gelirse, kim onun yanına gelirse, kimin bir dini olarak bir mağzuratı var ise onu mümkün olduğum ölçüde cevaplandırması, onun müşkilini halletmesi gerekir. Bu ilme sahip olması gerekir. O yüzden ve mürşidler insanlara komple etrafındaki insanlara Kur’ân ve Sünnet’e tabi olmayı çağırmalılardır. Canım kardeşim kendi nefsine çağırma insanları. Bir mürşid-i kâmil kendi nefsine çağırmaz insanları. Ben şöyle velim, ben şöyle şeyhim, takılın peşime demez. İnsanlara Kur’ân Sünnet’i anlatır, insanların Kur’ân Sünnet’e tabi olmalarını ister.
Ve Kur’ân ve Sünnet’i tabi edip Allah’ı huzur ile zikretmelerini ve Allah’ı huzur ile ibadet etmelerini ve Cenâb-ı Hak’a abid, zahid, zâkir kul olmalarını ister. Ve onların arifi billah olmalarını ister. Bakın kendisini tanısın, kendisini bilsin diye uğraşmaz. Ben şöyle ibadet ediyorum, ben şöyle yapıyorum, kolay kolay bir mürşid-i kâmil söylemez, söylememesi gerekir. Neden? O zaman kendi nefsini ortaya atıyor, kendi nefsini putlaştırıyor Allah muhafaza eylesin. Bu doğru değil. Mürşid-i kâmiller insanları Kur’ân ve Sünnet’e sevk etmeli, Kur’ân ve Sünnet’e çağırmalı, Kur’ân ve Sünnet’e davet etmeleri gerekir. Gerçek mürşid-i kâmiller insanları Kur’ân ve Sünnet’e davet eden, şeriatın inceliklerine davet eden, şeriatı yaşamaya davet eden kimselerdir.
O yüzden hadi yavrum kızım, hadca, sen de bir ilahi söyle adamların içerisinde. Öyle şey olmaz. Hadi yavrum sen de kadınla erkeklik şurada bir zikir yapalım. Böyle şey olmaz. Veyahut da bayan semazenler, erkeklerinin de hadi sema ediverin böyle. Bu olmaz, bunlar caiz değil, bunlar doğru değil. Ha bir de böyle iftira atanlar bize var. bayan semazenleri erkeklerinin önünde sema ettiriyor diye benim hakkımda bir de böyle iftira atıyorlar. Bu iftira atanlar mahşerde nasıl benimle yüzleşeceksiniz? O sema eden, çark dönen, Allah’ı zikreden, o bayan kardeşlerle nasıl yüzleşeceksiniz? Geçenlerde birisi geldi, ben sizin hakkınızda böyle iftira attım. Dedim canım kardeşim hadi ben sana hakkımı helâl ettim.
Bizde dedim 120-130 tane elbiseli semazen bayan kardeş var. Onların hangi birisiyle elallaşacaksın? Kaldı. Onların eşleri var, anneleri var, babaları var, çocukları var.
Semâzen Kardeşler, Helâllık ve Kibir
Hiç düşünmedin mi dedim? Böyle konuşuyorsun bilir bilmez. Var mı elinde bir delilin? Yok. Nereden çıkardın bunu? Namaz kılan erkekler, namaz kılan kadınlar, oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar, zekat veren erkekler, zekat veren kadınlar. Ha kadınlar namazda, zekatta, oruçta, hacda, ibadetlerde hepsi de olacak, semazenlik de olmayacak öyle mi? Böyle bir saçma bir şey var. Yok onlar da sema edecekler, onlar da Allah’ı zikredecekler. Ama erkeklerin önünde yapmayacaklar. Doğru. Kadın erkek nerede görülmüş zikrullâh? Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinde hadislerinde yok. Kadınların ve erkeklerin bir arada zikrullâh yaptığında kadar bir tane hadîs yok, bir tane nakil yok.
Yapamazsınız canım kardeşlerim. Siz kadınlarla erkekler karışık bir şekilde iç içe öyle zikrullâh yapamazsınız. Evet kadınlar arka tarafta durabilirler. Bir ara bir paravan gibi bir perde gibi bir şey olabilir. Erkekler de ön tarafta olur. Böyle yapabilirsiniz. Eyvallah. Ama bir türlü yapamazsınız. Doğru değil. O yüzden muhakkak mürşid-i kâmiller şerihata tabi olacaklar. Şeriatın emirlerini yerine getirecekler. Şeriatın dışında bir şey yapmayacaklar. Yapmayacaklar canım kardeşim. Ve tavsiye de etmeyecekler. Yol Kur’ân’a, Sünnet’e, imamların iştahadına uygun olacak. Eleştirecek olan kimseler ve canım kardeşlerim düşman olmayın. Bilmediğinize düşmanlık yapmayın. Kur’ân ve Sünnet tarihinde, ben kendi nefsim için söylüyorum, bir eksiğimiz varsa getirin Kur’ân ve Sünnet’i, imamların iştahadını, ilk sufilerin söylediği sözü.
Biz ondan vazgeçelim, geri dönelim. Bizim bu noktada sıkıntımız yok. O yüzden mürşid-i kâmiller mümkün mertebe bütün insanlara nasîhat etmeliler. İnsanları takvâ ve istikamet yolunu göstermeliler. Bütün mahlukata, müminlere, ya mahlukat dediğimiz hayvan, haşat, onlara şefkatli davranmalılar. Bütün mü’min kardeşlerine şefkatli merhametli davranmalılar. Ama aynı o velîler, o mürşid-i kâmiller kendilerine düşmanlık yapan kafirlere de şedid davranmalılar. O yüzden eğer kendilerine düşmanlık yapmıyorlarsa, onlara karşı düşmanlık beslemeleri de doğru değil. O yüzden mürşid-i kâmiller, küçüklere, bütün ahlakla alakalı hadisleri sıralasak hepsini de teker teker üzerlerinde sıralamamız gerekir. Neden?
Çünkü mürşid-i kâmiller o müridlerin nefislerine aynı olacak. Onlara sünnet-i saniyeyi çok iyi bir şekilde yaşayarak onlara aynı olacak. Dikkat edin, sünnet-i saniyeyi inkâr eden, hadisleri inkâr eden, hatta hadîs-i şeriflerden üç beş tanesinin mütevatir derecedek hadisleri inkâr edenlerden mürşid-i kâmil olmaz. Onlardan asla şeyh olmaz. Onlardan ancak sapkınlık çıkar. Onlardan ancak sapıklık çıkar. O yüzden mürşid-i kâmiller dervişlerin ayıplarını, onların gizli hallerini ifşa etmemeli. Mürşid-i kamillerin en önemli özelliklerinden de birisi o olmalı. O dervişler gelirler, onlara özel hallerini anlatırlar, özel durumlarını anlatırlar, problemlerini anlatırlar. Bir mürşid-i kâmil bu noktada sır olmalı.
Birisinin açmazını çıkmazını bir başkasına anlatmamalı. Evde eşine bile anlatmamalı, çocuklarına bile anlatmamalı, hiç kimseye anlatmamalı. Neden? Bir derviş kardeşinin sırrını ifşa etmemeli. Asla konuşmamalı bu konuda. En önemli mürşid-i kamillerin özelliklerinden de birisi bu olmalı. Bir kimse üstadına geldi bir derdini anlattı daha eve varmazdan önce onun derdini bütün dergâh duydu. Olmaz! O mürşid-i kâmil değildir. öğretici, eğitici mürşid-i kâmil değildir. O kimse velî olabilir. Velilikle alakalı bir sıkıntı yok. Çünkü bir meczub velî de olur. Bildiğiniz meczuptur. Velidir. Eğitemez hiç kimseye. Ona bir şey söylesem bütün aleme yayabilir. Sorumlu değil yaptığından. Sebep meczub çünkü. Deli.
Aklı yerinde değil. Böyle velîler var mıdır? El cevap vardır. Onlara hiçbir sır söylenmez. Onlara hiçbir şey denmez. O yüzden bir mürşid-i kâmil olgunlaştıracak olan, kemâle erdirecek olan bakın velilerle mürşid-i kamilleri ayırıyorum. Dikkat edin. Ben mürşid-i kâmil dediysem o olgunlaştırıcı özelliğe sahiptir. Kâmil bir insan olgunlaştırıcı özelliğe sahip değil. Velî, her velî olgunlaştırıcı özelliğe sahip değildir. Velilerin içerisinde mürşid-i kâmiller ancak olgunlaştırıcı özelliğe sahiptir. Bu ayırımı iyi yapın. mürşid-i kâmiller bu noktada asla ve asla dervişlerin sırlarını bir başkasına aktarmazlar. Anlatmazlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden onlar dervişlerin sırlarını ifşa etmemeli.
Onların gönülleri zengin olmalı. Bir mürşid-i kamilin gönlü zengindir. O mürşid-i kâmil hakka yaslandığından, hakka dayandığından, her şeyi haktan bildiği için gönlü zengin olmalı. Gönlü zengin olmalı ki dervişlerin malına, parasına, puluna gözünü dikmemeli. Bir mürşid-i kâmil şehrinden dolayı, mürşid-i kamilliğinden dolayı, oradaki eğitici ve öğreticiliğinden dolayı para toplamaz. Böyle bir şey yapmaz. Onun gönlü zengin değil ki mürşid-i kâmil dilenciye çıkmış. Gönlü zengin olmuş olsaydı o dilenciye çıkmayacaktı. O yüzden mürşid-i kâmiller Kur’ân ve Sünnet dairesinde olan bir şeye kızmazlar. Ama Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki bir şeye kızarlar. Ya gönlü yüksek, gönlü geniş olacak. Nasıl kızdı buna?
Canım kardeşim, Kur’ân ve Sünnet’in dışında bir şeyse şeytanidir. Şeytani işlere kızılır. Şeytanın vesvesesine kızılır. Nefsin oyunlarına kızılır. Kafirlerin oyunlarına kızılır. Onlara Hazret-i Peygamber’in damarları çıkardı dışarı. Kızardı. O yüzden mürşid-i kâmiller de Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın ahlakı üzerinedir. Onlar da Kur’ân ve Sünnet’in dışında şeytani işlere kızarlar. Şeytani işlere öfkelenirler. Ama mü’min kardeşlerine şefkatli ve merhametli olurlar. Ya kızıyor. Kızacak tabi. Kızmak cihat. Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki bir şeye kızmak cihattır. Siz Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki şeylere müsaaha makar davranırsanız, siz ancak kötülüğü desteklemiş olursunuz. Kötülüğü yayarsınız. Allah muhafaza eylesin inşallah.
O yüzden bu kaideyle bir mürşid-i kâmil bütün insanların mürşid-i kamilidir. Çocukların da, kadınların da, erkeklerin de, gençlerin de, yaşlıların da herkesin mürşid-i kamilidir o. O öğüt verirken hepsinin anlayacağı şekilde öğüt vermelidir. Ya bu sohbeti siz anlamazsınız. Ne konuştun canım kardeşim o zaman? Bizim anlayamayacağımız sohbeti neden konuştun? Bizim anlayamayacağımız sohbeti konuştun, ilmini mi bize tasdik ettirmeye çalışıyorsun? Doğru değil. Senin mürşid-i kâmil olmadığını gösteriyor. Ve hatta böyle kibirli insanlar vardır ya, geçenlerde şiir yarışmasının ödül töreninde olmuş. Üzüldüm. Orada şiir yarışmasının seçici jürilerinden birisi, bu şiiri siz anlamazsınız demiş bizim kardeşlere.
Orada dinlemeye gelenlere. Canım kardeşim, onu yazan bir insan, Allah’ın kelamı Kur’ân değil. Bu insanlar Allah’ın kelamını Kur’ân’ı anlamaya çalışırken ve bir kısmı anlarken bir talebenin yazdığı şiiri mi anlamayacaklar? Bunlar kibirlilik halleri. O yüzden siz bunu anlamazsınız. Ne konuştun ki canım kardeşim? Konuşma o zaman Allah muhafaza eylesin.
Herkese Uygun Dil ve Hakkı Haykırmak
Mürşid-i kâmiller herkesin anlayacağı dilden konuşan, mürşid-i kâmiller herkesin kavrayabileceği bir lafızla meseleleri anlatır. Öyle olmaları gerekir. O yüzden mürşid-i kâmiller, bunları böyle aviyane tabirlerle anlatıyorum. Hakkınızı helâl edin ama böyle görüyorum, duyuyorum veyahut da bana bu noktada sorular soruyorlar. Çok üzülüyorum. Gerçekten çok üzülüyorum. tasavvuf yolu adına, bu yol adına çok üzülüyorum. Sebep? Ya bir mürşid-i kâmil küçük hesaplar yapar mı ya? Böyle küçük hesapların peşine düşer mi? Ya mürşid-i kâmiller birilerini memnun etme düşüncesiyle hareket eder mi? Veya mürşid-i kâmiller eleştiriye uğramaktan korkarlar mı? Mürşid-i kâmiller kınanmaktan korkarlar mı? Kınanmaktan çekinirler mi?
Mürşid-i kâmiller hak bildiğini söyler, konuşur. Hak bildiğini haykırır. Hak bildiğini kınanmaktan korkmadan söyleyen kimselerdir mürşid-i kâmiller. Doğruyu eğip bükmen insan mürşid-i kâmil değildir. Kur’ân ve sünnetin doğru olarak kabul ettiği bir meseleyi insanlar yanlış anlarlar şimdi. Beni eleştirirler, beni kınarlar düşüncesiyle eğip büken bir kimse mürşid-i kâmil değildir. Eğip bükmeyecek. Bunun doğrusu bu canım kardeşim. Kur’ân böyle söylemiş, hadîs-i şerîf böyle söylemiş, imamlar böyle söylemiş. Dinin emri bu. Git kendine yeni bir din ara kabul etmiyorsan. Git kendine yeni bir peygamber, yeni bir Allah ara kabul etmiyorsan. Sen sana şirin görünmek için, sana tatlı görünmek için ayeti inkâr edemeyiz.
Birilerine tatlı görünmek için, şirin görünmek için, Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünneti seniyyesini eğip bükemeyiz. Birilerine tatlı görüncez, şirin görüncez, şunlara yarancaz, bunlara el avuç açcaz diye imamların iştahadını eğip bükemeyiz canım kardeşim. Bizden bunu bekliyorlarsa, bizden bunu bulamazlar. Göremezlerdi. O yüzden doğru mu doğru, yanlış mı yanlış ne parti gözetiriz, ne purti gözetiriz, ne siyaset gözetiriz, ne hizm gözetiriz, ne ocuymuş, ne bucuymuş biz ilgilendirmez. Biz Kur’ân’a, sünnet’e, vatan’a, millete doğru gelen her şeyi doğru olarak aykırız. Kur’ân’a, sünnet’e, vatan’a, millete aykır olan her şeyin de karşısında dururuz. LGBT’lere karşı durduğumuz gibi, eşcinsellere karşı durduğumuz gibi, içkiye, kumara, uyuşturucuya karşı durduğumuz gibi, her türlü fahşiyata, fuhşiyata karşı durduğumuz gibi, her türlü hırsızlığa, rüşvete karşı durduğumuz gibi, her türlü kayırmacılığa karşı durduğumuz gibi.
Muhalifmişiz, muhalifiz canım kardeşim. Kur’ân’a, sünnet’in dışında her ne var ise muhalifiz. Vatan’ın, milletin menfaatinin dışında her ne var ise muhalifiz canım. Muhalif, muhaliflikten de korkmuyoruz, çekinmiyoruz. O yüzden bir sûfî muhalif olmaktan korkmaz. Sebep o hak yolcusudur. Bizim nefesimiz hakka. Bir önceki nefesimiz hak olduğu gibi bir sonraki nefesimiz de hak olacak. O yüzden biz hakkın yanındayız. Hakkı ve sabrı tavsiye edenler kurtuluşa erdiler. Hakkı ve sabrı tavsiye etmeyenler kurtuluşa ermediler. Ne dedi? Îmân edip, salihlerle beraber olup salih amel işleyenler ve aynı zamanda hakkı ve sabrı tavsiye edenler ancak hüsrana uğramadı. Dört özellik o kimsenin üzerinde duracak. Kur’ân söylüyor.
Bir, îmân edecek. İki, salihlerle beraber olacak. Salih amel işleyecek. Salihlerle beraber olacak. Üç, hakkı tavsiye edecek. Dört, sabrı tavsiye edecek. Bu dört unsur bir müminin üzerinde bulunacak, bir sufinin üzerinde bulunacak, bir şeyhin üzerinde, bir mürşid-i kamilin üzerinde bulunacak, bir toplum önderinin Muhammed’i ise üzerinde bulunacak. Hakkı tavsiye edeceksin canım kardeşim. Hakkı haykıracaksın. Yok o darılır. Yok bu gücenir. Yok o bunu yanlış anlar. Oradan param kesilir. Buradan pulum kesilir. Oradan makamım düşer. Oradan mevkim düşer diye düşünürsen, sen onun bunun oyuncağı olur çıkarsın orta yerde. Senden ne mürşid-i kâmil olur, ne derviş olur, ne sûfî olur, ne de istikamet ehli bir mü’min olur.
Sen münafık olur çıkarsın. Onun yolu münafıklığa gider. Hakkı haykırmayan bir kimsenin yolu münafıklığa gider. Allah muhafaza eylesin. Vahsat bir Müslüman korkabilir. Vahsat bir Müslüman eşinden ayrı kalmaktan korkar, çocuklarından ayrı kalmaktan korkar, cezaevine düşmekten korkar. Paranın hesabını yapar, korkar. Makamının hesabını yapar, korkar. Memurluğunun hesabını yapar, korkar. Müdürlüğünün hesabını yapar, korkar. Milletvekiliğinin hesabını yapar, korkar. Beledi reisinin hesabını yapar, korkar. Gazeteciliğinin düşer, korkar. Korkar da korkar. Ama bir mürşid-i kâmil korkmaz canım kardeşim. Korkmamalı. Onun ufak tefek hesapları olmaz. Yok o gazeteci beni diline dolarsa şöyle olurum, ondan korkmaz.
Bin bir tane gazeteci onun diline dolosa da o Kur’ân’ın sünnete haykırır. Bin bir tane gazeteci onun diline dolasa da o ne doğruysa onu anlatır canım kardeşim benim. Mürşid-i Kâmil odur. Gazeteciden korkan mürşid-i kâmil olmaz. Oradan buradan para alan, oradan buradan para bekleyen, oradan buradan para dilenen, dervişlerinden para dilenen den mürşid-i kâmil olmaz. Bir kitap hazırla, o kitabı sat. Ondan geçin, o mürşid-i kâmil değil. Bir dergi hazırla, dergiyi dervişlere sat. Ondan geçin, o mürşid-i kâmil değil. Bir CD hazırla, o CD’yi dervişlere sat. O mürşid-i kâmil değil. Mürşid-i kâmillik taslaması. Dervişlerinin parasından geçinen, dervişlerinden aldığı zekat, fitre, sadaka ile geçinen bir mürşid-i kâmil olmaz canım kardeşim.
Olmaz. Açık söylüyorum, olmaz. Olmaz ki olmaz. Allah muhafaza eylesin. O alnının terini yiyecek. Çalışacak, çabalacak alnının terini yiyecek. O dervişlerden geçinmeyecek. Dervişlerden geçinen bir kimse, ister mürîd, ister mürşid, ister zâkir, ister nakîb, ister nukâbâ, ister halife, ister şu’abâ, ne olursa olsun. Hepsi de avamdır, hepsi de boştur. Hepsi de avam, hepsi de boştur. O yüzden mürşid-i kâmiller asla 3-5 kuruşun peşinde değildir. Küçük hesapların peşinde değildir. Birilerini memnun edeyimin peşinde değildir. Yok ben bunu söylersem o kırılacak. Sen hakkı aykır kardeşim. Hakkı haykır sen. Kırılan kırılsın, dökülen dökülsün. Kırılan kırılsın, dökülen dökülsün. Sen Kur’ân ve Sünnet’i anlat.
Allah muhafaza eylesin. O yüzden Hazret-i Pîr’in tespiti. O yalnız Allah’ı düşünür. Ne kimseyi görür ne de kimsenin asedine bakar. Her şeyden gözünü yummuştur. Ateş gibi kuru da yakmıştır yaşı da. Bir mürşid-i kâmil sadece Allah’ı düşünür. Düşünce başka bir şey yoktur. Onun önü arkası sağı solu altı üstü hep Allah’ı düşünür o. O bu dünyaya ait değildir çünkü. O bu dünyaya ait değildir. O ötelerden gelmiş ötelere giden bir yolcudur. Dünya onun için bir duraktır. Ötelerden gelmiş ötelere giden bir yolcu. Dünya onun durağı. O neden başka şeyleri düşünsün? O Allah’tan başka bir şey düşünmez. O Allah’ın gönlü kırılmasın diye bakar. O Allah incinmesin diye bakar. O Allah küsmesin diye bakar. Bütün insanlar sana küse Allah sana küsmese hiçbir zarar görmezsin.
Ama bütün insanlar seni ne küsmese iyi olsa Allah’la aran kötü olursa yandı keten elva. Yandı. O yüzden kıymetli dostlar Allah’la aranızı iyi yapın.
Allah’la Ara ve Türk Cibilliyeti
Allah’la aranız iyi olursa merak etmeyin. Peygamberlerle aranız iyi olur. Muhammed Mustafâ ile aranız iyi olur. Velilerle aranız iyi olur. Müminlerle aranız iyi olur. Allah’la arası iyi olanın. Peygamberler, velîler, mü’minler, gökteki melekler onun dostu olur. Allah’la arası iyi olmazsa münafıklar, kafirler, şeytân, kafir cinniler onun dostu olur. Başka kimse onun dostu olmaz. Bakın Allah’la arası iyi olmayanın. Allah’la münasebeti olmayanın. Allah’la ilişkisi olmayanın. Allah’ı unutan kimselerin. Ancak şeytanlarıdır dostları. Ancak kafir cinnileridir dostları. Ancak kafirler ve münafıklar ve mürtetlerdir dostları. Başka hiç kimse onların dostu değildir. O yüzden kıymetli kardeşler, mürşid-i kâmiller hakkı hak, batılı batıl bilenlerdir.
Hakkı hak için destekleyen, batılı da batıl olduğu için karşı duran, onunla cihat eden kimselerdir. Allah cümleyi onlardan eylesin inşallah. O yüzden mürşid-i kâmiller hak ve hakikat noktasında, Kur’ân ve sünnet dairesinde asla hiçbir tehlikeden dönmezler. Bütün tehlikeleri göze alırlar. Gerekirse mal, gerekirse can, gerekirse nefes ne feda edilecekse Allah yolunda feda ederler. Allah yolunda ne feda edilmesi gerekiyorsa o esnada o feda etmekten geri durmazlar. Onların en büyük özellikleri de gözlerini kırpmadan Allah yolunda feda olmalarıdır. O yüzden Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri ırkçılık gibi algılamayın bunu. Dikkat edin. Hz. Piri ırkçılık gibi algılamayın. O yüzden Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri mürşid-i kamilleri Türklere benzetir.
Tabi bu beytleri size okuyan olmaz hiç. Neden? Yanlış anlaşılır canım. Bu beyti böyle okumayalım. Yanlış anlarlar şimdi canım. Bu beyti böyle söylemeyelim. Söyle canım kardeşim. Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri’nin sözlerini söyle. O sözlerin hesabını verecek olan da kendisi. Sen hem Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri’ni kendine pir seçsen hem de onun sözlerini eğip bükcen. Neden eğip büküyorsun? Kur’ân’ı eğip büktüğün gibi büküyorsun. Eğip bükmeye oradan alışıyorsun. Neden eğip büküyorsun? Muhammed Mustafâ’nın sözlerini de eğip büküyorsun. O yüzden Hazret-i Mevlânâ’nın da sözlerini eğip büküyorsun. Yalancı, düzenbaz, dervişlerin parasına göz koyan hainler, dervişlerden geçinen sahtekarlar.
O dervişleri, o sufileri o yüzden bir mürşid-i kâmile göndermiyorsunuz. Kime gönderirseniz gönderin. Göndermiyorsunuz. Bırakın o insanlar istihâre yapsınlar, istişara yapsınlar. Nereye intisâb ediyorlarsa etsinler. Oradan geçiniyorsunuz ya. Katlarınıza kat katacaksınız, yatlarınıza yat katacaksınız. Bedavadan geçineceksiniz. Bir de sonra diyeceğiniz dünya işleriyle uğraşan mürşid-i kâmil mi olurmuş? Heee. Senin gibi dilenenler mürşid-i kâmil olacak. Senin gibi hele uç açanlar mürşid-i kâmil olacak. Senin gibi şeyhinin mirasını yiyenler mürşid-i kâmil olacak. Öyle mi? Bir şey üretemeyen, Allah’a yaklaşamayan, bir mürşide bağlanamayan ama nefsine bağlanan, şeytana bağlanan, etrafındaki dervişlere bağlanan bir kimse mürşid-i kâmil olacak.
Öyle mi? Sahtekarlar sizi. Hazret-i Mevlânâ mürşid-i kamilleri Türke benzetiyor. Neden? Türkler cesaretlidir. Neden? Türkler korkusuzdur. Neden? Türkler hak ve hakikatin yanındadır. Orta Asya’dan biri Türkler hak ve hakikatin yanındadır. Orta Asya’dan biri Türkler asla zalimi ve zulmü desteklememiştir. O yüzden Hazret-i Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin torunları gidip, o zalim ev evi yöneticilerinin zulmünden Türklere sığınmışlardır. Türkler çünkü misafirperverdir. Türkler kendilerine sığınan, kendilerine aman, kendilerinden aman dileyenleri canları pahasına korurlar. Gerçekten Türkler kaypak değildir. Gerçekten Türkler yanar döner değildir. Bir kimse yanar dönerse, kaypaklığı varsa, cesaretli değilse, dostunu korumuyorsa, arkadaşını korumuyorsa, sevdiği uğruna yol yürümüyorsa, o kimsenin kanında, südünde bozukluk vardır.
Evet, evet böyle söylüyorum. Bir kimse dostuna sahip çıkamıyorsa, arkadaşına sahip çıkamıyorsa, sevdiğine, eşine, çoluğuna, çocuğuna, annesine, babasına, etrafına sahip çıkamıyorsa, onlar uğruna bir şey yapamıyorsa, Kur’ân ve Sünnet’e sahip çıkıp, Kur’ân ve Sünnet’i savunamıyorsa, vatanını ve milletini savunamıyorsa, vatan ve milletin doğru gördüğünü, vatan ve milletin hayrını olan şeyleri savunamıyorsa, yalpaklık yapıyorsa, kaypaklık yapıyorsa, sütübozukluk yapıyorsa, onun damarlarında sıkıntı vardır. Onun silsilesinde sıkıntı vardır. Açıkça söylüyorum. Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri de buyuruyor. Ne mutlu o Türke Kâmil insana ki çekinmeden, korkmadan konuşmasına devam eder. Ve atını ateşle dolu hendekten sıçratıverir. ölümü göze alarak çok tehlikeli bir iş olan hakikatleri söylemeye başarır. o mürşidi Kâmiller gerçekten, o yüzden derim ben, her sûfî efe yüreklidir.
Sûfîler efe yüreklidir. Sebep, efeler haksızlığa karşı çıkmışlar. Sebep, efeler yolsuzluğa karşı çıkmışlar. Sebep, efeler her türlü zulme ve zalime baş kaldırmışlar. Sebep, efeler her türlü haksızlığa, uğursuzluğa, hırsızlığa karşı çıkmışlar. O yüzden her sûfî efe yüreklidir. Ve her sûfî Kur’ân ve Sünnet dairesinde cesaretlidir. Her sûfî hakikat noktasında cesaretlidir. Her sûfî adalet noktasında cesaretlidir. Bir yerde adaletsizlik varsa, burada adaletsizlik var der, adaletsizlikle mücadele eder. Sûfîler pısırık, sümüklü, sümtüntü, böyle kapı arkasında süpürge gibi değildir. Öyle sûfîlik yok. Meymenetsiz, meymenetsiz sûfîlik yok öyle. Öyle meymenetsiz, meymenetsiz el avuçtıran, böyle para dilenen, yemek dilenen, ekmek dilenen, bakam dilenen, mevki dilenen, aman şurada beni işe katsınlar, aman ben bu partiye gideyim yamanayım da burada işe katsınlar, aman ben bunlarla iyi geçineyim de aman beni buradan işten atmasınlar.
Böyle sûfî olmaz. O sûfî değil. Yalamanın teki olmuş o. Evet, yalamadan sûfî olmaz. Yalakadan sûfî olmaz. Olmaz. Sûfîlik er kişinin işidir. Yiğit insanların işidir. Bunda cinsiyetçilik yapmıyorum. O erler ki diyor ya âyet-i kerimede, evet. O erler ki Kur’ân ve Sünnet’e sımsık yapışırlar. O erler ki îmân ederler, takvâ sahibidir. O erler ki hakkı ve hakikati aykırır. Kadın erkeğe hiç önemli değil. Nice kadınlar vardır, yüz bin tane erkeğe değişmezsin. Değişmezsin. Sebep hak ve hakikat noktasında dimdik durur. Dimdik durur. Yüz bin tane adamı koltuğun altından geçirir. Öyle er sûfî kadınlar vardır. Öyle erdir onlar. Sûfî bu manalı. Kadını ile erkeği ile er kişidir. Er kişi demek erkek demek değil.
Er kişidir o. Onlar hakkı ve hakikati anlatma. Hak ve hakikati yaşamakta, hakkı ve hakikati tebliğ etmekte en önde dururlar. Yaşamakta da en önde dururlar. Sebep o nefsine uymaz. O şeytanın vesvesesine uymaz. O nefsinden konuşmaz. O şeytanın vesvesesinden konuşmaz. O nefsinden konuşmaz. Onun konuştuğu Kur’ân’a uygun, Sünnet’e uygun, imamların iştahadına uygun, sufilerin iştahadına uygun. O günün, günün iştahadını yakalar. O günün ayetini yakalar. O günün hadisini yakalar. Onun kalbi çalışır. Onun kalbi haber verir. Neden? O çünkü zikrullahla hemhal olmuştur.
Zikrullâh, İstikâmet ve Ma’nevî Hekîm
O hem eli iştedir onun. Gönlü oynaşta değildir. Nasıl oynaştadır? Allah’la oynaştadır. O nefsiyle değildir. O zikrullahını yapar. La ilahe illallah, la ilahe illallah, Allah Allah. Onun gönlünde zikir vardır. Onun dilinde zikir vardır. Onun gözünde zikir vardır. Onun bakışı keskin, onun görüşü keskin, onun duyuşu keskindir. Sebep? O zikirle hemhal olur. Onun kalbinde şeytân oturmuyor. Şeytân oturmadığı için onun bakışı da keskin, onun duyuşu da keskindir. O keskin bakar, keskin duyar. Sebep? Gönlünde zikir var çünkü. O yüzden ne mutlu ki o Türke kâmil insana ki çekinmeden, korkmadan konuşmasına devam eder. Ey Mevlevi’yim diyen pısırıklar, ey Mevlevi’yim diyen hiçbir işe yaramayan sümüklüler, ayağa kalkın.
Ayağa kalkın. Gerçekten sûfî olun. Ve ayağa kalkın. Gerçekten direnin. Her türlü zulme direnin. Her türlü zalimliye direnin. En başta sizden geçinen o şaklavanlara direnin. Sizin paranızı emen, sizin paranızı yiyen o kimselerden kurtulun önce. Özgürlüğünüze koyun. Ey ol! Ne zamana kadar gümüşe ve altına esir olacaksın? Hür ol! demiş Hazret-i Pîr. Hür ol canım kardeşim. Hür ol. Kur’ân ve sünnetin dışında bir şey, şeyhin emrediyorsa ona da diren. Hür ol. Kur’ân ve sünnetin dışında şeyhin sana bir şey söylüyorsa ona da diren. Ona da hür ol. De ki bu Kur’ân ve sünnetin dışında. Bunu benden neden istiyorsun? De. De. Bakın de. Kur’ân ve sünnetin içinde bir şey mi oldu? Bir şey mi söyledi? Gerçekten ölü gibi teslim ol ona.
O ayrı. Ve onlar ne yapıyorlarmış? Ölümü göze alarak çok tehlikeli bir iş olan hakikatleri söylemeyi başarırlarmış. Allah cümleyi onlardan eylesin. Gerçek mürşidi kâmiller sağlam bir iradeye, sağlam bir istikamete sahiptirler. Onların iradeleri sağlam, onların istikametleri sağlamdır. Onları zorluklar yıldırmaz. Onları zorluklar geri döndürmez. Zorluklar onları yalpalatmaz. Zorluklar onları çökertmez. Zorluklar onları dağıtmaz. Zorluklar onları asla ve asla, asla ve asla geri döndürmez. Onlar zorluklara karşı göğüslerini siper ederler. Onlar zorluklara karşı her şeylerini siper ederler. Sinmezler. Kapı arkasına sığınmazlar. Bir odalara çekilip şimdi odalara çekilme zamanı demezler. Şimdi dersleri iptal etme zamanı demezler.
Bir düdük eve girmezler. Öyle değildir bu işler. 28 Şubat’ta bir düdük herkes evinde. Ha ne? Bunlar Zâkir, ne bunlar Nakibi Nukabba, ne bunlar Şeyh. Öyle mi? Bir düdük de hepsi de evde. Sûfî efe yürekli olacak. Efe. Efe yürekli. Öyle dağlara yaslandığında dağlara yaslandığında dağ titrecek. Dağ titrecek. Sûfî gördüğünde ya gideyim ya şunun yanına diyeceksin. Sûfî öyle bir şeydir. Eminlik verir, güven verir Sûfî’ye. Sıra dağlar gibi durur o. Sûfî öyledir. Kadına erkeğe hiç önemli değil. Kadın onun yanına gittiğinde güven duyarsın. Onun yanına gittiğinde eminlik gelir sana. Onun yanına gittiğinde huzur bulursun. Onda dedikodu yoktur, gıybet yoktur, fitne fücürlük yoktur. Kadın Sûfî’de. O dimdiktir.
O anne gibidir. Şefkatlidir, merhamettidir. Sarar sarmalar her şeyi. Kız duydun mu filancanın fişmencası böyle olmuş. Ondan duymazsın. O sıra dağlar gibidir o kadın. Aaaa. Demlenmiş. Mis gibi. Otur bir ömür boyu iç. Demlenmiş. Sûfî erkek sıra dağlar gibidir. Sen onun yanında yokluk, varlık hiçbir şey çekmezsin. Sıra dağlar gibi. Onun yanına gittiğinde huzur bulursun. Onun yanına gittiğinde güven bulursun. Onun yanına gittiğinde eminlik bulursun. Onun yanına gittiğinde Allah bulursun. Allah bulursun onun yanına gittiğinde. Ondan kaypaklık öğrenmezsin. Ondan başka bir şey öğrenmezsin. Ondan adamlık öğrenirsin. Böyle bir şeydir. Sûfîlik adamlıktır. Allah muhafaza eylesin. O yüzden mürşid-i kâmiller istikamet sahibidir.
Mürşid-i kâmiller sağlam irade sahibidir. Mürşid-i kâmiller istikamet ve iradeleri bozulmayan insanlardır. O yüzden onlar bir şey yaptıklarında pişmanlık duymazlar. Bir şey söylediklerinde pişmanlık duymazlar. Onlar bir şeyi sebaat ettiklerinde geri dönmezler. Onların ayakları geri dönmeyi bilmez. Onların ayakları geri çekilmeyi bilmez. Onlar çünkü kendi dairelerinde Allah’ta fâni olmuş ve Allah’ta bekâ bulmuş ve hiçliğe ulaşmış kimselerdir. Onları siz dünya korkusuyla korkutamazsınız. Onları gelecek korkusuyla korkutamazsınız. Onları geçmiş korkusuyla korkutamazsınız. Onlar geçmişinin de geleceğinin de hesabını vermiş kimseler. O yüzden siz onları hesapla, kitapla, dünyevi üç beş kuruş şeylerle korutacağınız kimseler değildir.
Onları hapisle, cezayla, kanunla, maddeyle korkutamazsınız. Onlar hakkı her daim haykırırlar, hak yolda yürürler. Onları geri fitessiz yaptıramazsınız. Allah muhafaza eylesin. O yüzden onlar o mürşid-i kâmiller sıradağlar gibidir her birisi. Hz. Abbas diyor onlar yerin direkleridir, arzın direkleridir. Onlar arzın direkleri. Neden? Onlar sarsılmazlar çünkü. Onlar istikamet sahibi, istidat sahibi. Onlar böyle dirayet sahibidir. Arzın direği gibidir onlar. Allah cümleyi onlardan eylesin. O yüzden mürşid-i kâmiller Allah yolunda kendilerini aşmış. Başkalarının derdine derman olmaya çalışan, onlara yol göstermeye çalışan, onlara bu noktada eğiticilik yapan bir kimsedir. Ve mürşid-i kâmiller böyle nasıl şimdi korona doktorlar var ya sağlık ekibi can hıraş çalışıyor ya koronada çalışanlar her türlü tehlikeye göze aldılar öyle değil mi?
Türkiye’deki sağlık çalışanları kadar dünya üzerinde böyle bir sağlık çalışanı yok. Sebep bütün cesaretleriyle, bütün bilgileriyle, bütün özverileriyle can hıraş şu milletin hastalarının şifa bulması için çalışıyorlar. Ölümü göze alıyorlar düşünebiliyor musunuz? Ölümü göze alıyorlar. İnsanlar sağlıklarına kavuşsun diye ölümü göze alıyorlar. Ve korona belasına tutulacaklarını bile bile çalışmaya devam ediyorlar. Bakın Avrupa’da sağlık sektörü çöktü sebep doktorlar kaçıp gitti, hemşireler kaçıp gitti, hasta bakıcılar kaçıp gitti. Sağlık çöktü Avrupa’da ve Amerika’da. Çöktü sebep sağlık sektörü çünkü insan ya o kimseye ilaç verecek olan insan. Bakın onlar çöktü. O yüzden Türkiye’deki bu sağlık sisteminin de kıymetini bilelim.
Doktorlarımızın, sağlık çalışanlarımızın kıymetini bilelim. Onların normalde böyle o eceli gelmiş ölmüş, yok benim kardeşim öldü. Doktora saldır, hemşireye saldır, hastaneye saldır. Cahillik bunlar. Bunlar erdemsizlik, bunlar fikirsizlik. Bunlar şeytanın vesvesesine kanan kimseler. Allah muhafaza eylesin. nasıl bu tıp doktorlarımız, hastanelerimiz insanların zahiri hastalıklarını tedavi etmek için hekimlik yapıyorsa mürşid-i kâmiller de manevi hastalıkların hekimidirler. O yüzden insanların manevi olarak dertlerine deva olmak, sıkıntılarını gidermek, onların problemlerini çözmek için canhı hıraş çalışırlar. Bu noktada da onlar nedir? Manevi hekim hükmündedir. Allah cümleyi böyle mürşid-i kamillere intisâb etmeyi nasîb eylesin.
O yüzden bu mürşidlik davası güden sahte şeyhler vardır. Ben onları sahte mürşid-i kâmil demiyorum. Mürşid-i kamilin sahtesi olmaz. Şeyhin sahtesi olur. Allah muhafaza eylesin. Bunlardan uzak durmak gerekir.
Sahte Şeyhlik, Dilencilik ve Nafâka
Bunlar normalde şeyhin tecrübelerini kendi tecrübeleri gibi etrafa aktarmaya çalışır, satmaya çalışır. Gizliden kendince sahte şeyhlik yapmaya çalışır. Şeyhi ölmüştür. Aman arkadaşlar, biz şeyhimizin yolundayız. Toplanmaya devam edelim, zikretmeye devam edelim derler. Gizliden şeyhlik yaparlar. Şeyhlik yaptıklarını da söyleyemezler. Vah birileri de kalkmıştır. Sen şeyh ol başımıza demiştir. Ya da öyle şeyh olmuşlardır. Veya hatta bakarlar şeyh efendi, ondan sonra dervişlerden para topluyordur. Dervişlerden para pul alıyordur. Geçimi oradandır. Aman bu geçim devam etsin der. Benden sonra da benim oğlan sizin başınıza şeyh der. Hatta torununu şimdiden şeyh ilan eden şeyh efendiler var. Torununu, benden sonra oğlu, oğlundan sonra torununu şeyh olarak ilan eden dergahlar, tekkeler tanıyorum. bana da soruyorlar.
Ben de oradan biliyorum. Gidip görmüştüm değil. Diyor ki bizim şeyhimiz kendinden sonra oğlu, oğlundan sonra da diyor. Onun torununu şeyh olarak şimdiden ilan etti. Biz ne yapalım? Canım kardeşim böyle bir sûfî hayatta böyle bir yol yok. Böyle bir yöntem yok. Veya hatta bizim şeyhimiz dedi ki benden sonra hiçbir şeyhe bağlanmayın. Allah Allah. Böyle bir yöntem yok canım kardeşim. Böyle bir yol yok. Bir şeyhim böyle söylemeye hakkı yok. Hazret-i Ebû Bekir Radilalahu anh hazretleri benden sonra halife seçmeyin mi dedi. Böyle bir şey var mı? Veya hatta biz kendi yolumuz için söyleyeyim. Hazret-i Ebû Bekir Baba böyle bir şey mi söyledi? Hz. Alaediyar Efendi böyle bir şey mi söyledi? Çorunun Hacı Mustafa Efendi böyle bir şey mi söyledi?
Bunlar doğru değil. Bunlar böyle kendi kendine uyduruyor. İnsanlar Allah muhafaza eylesin. O yüzden böyle insanları kandırıyorlar. İnsanları bu noktada ne yazık ki sapkınlığa uğratıyorlar. Sanki o dervişler kendi malıymış gibi davranıyorlar. O dervişler kendilerini miş gibi davranıyorlar. Doğru değil. Hiçbir derviş hiçbir şeyhin malı değildir. Hiçbir derviş hiçbir Mürşid-i Kâmil’in malı hükmünde değildir. Hiçbir dergâh bir Mürşid-i Kâmil’in malı hükmünde değildir. O yüzden bütün dervişler Allah’ın kuludur. Bir Mürşid-i Kâmil onları Allah’a hakiki bir kul etmeye, Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya hakiki bir ümmet etmeye yolundadır. Onun için çalışır çabalar. Yoksa kendisine kul köle toplamaz. Mürşid-i Kâmiller kendilerine köle toplamazlar.
Mürşid-i Kâmiller kendilerine derviş toplamazlar. Mürşid-i Kâmiller kendi nefislerine bağlanılmasını istemezler. Mürşid-i Kâmiller. Sebep onlar çünkü normalde insanlara Kur’ân ve Sünnet’i, hak ve hakikati anlatıp onlara birer yol gösterici gibidir. Bir kandil gibidir onlar. Onlar bir kandil gibi yol gösterirler. O yolu o sûfî kendisi yürüyecek kendisi gidecek. O yüzden bir Mürşid-i Kâmil ancak bir yol göstericidir. Tekrar tekrar bunun altını çiziyorum. Mürşid-i Kâmil sadece yol gösterir. Yol tarif eder. Yol anlatır. O kimsenin kendi nefsini tanımasına vesile olur. Ona aynalık yapar. Yoksa hiçbir derviş Mürşid-i Kâmil’in malı değil, hiçbir derviş Mürşid-i Kâmil’in masası değil, sandalesi değil.
Böyle bir şey yok. Allah muhafaza eylesin. Kim dervişleri böyle kullanıyorsa, böyle yapıyorsa, o Mürşid-i Kâmil değil canım kardeşlerim benim. Allah muhafaza eylesin. O yüzden gerçek Mürşidler, müridlerini geçim kapısı yapmazlar. Onların maddi beklenti içerisinde olmazlar. Ecirlerini Allah’tan beklerler. Ve Hazret-i Pîr’in deyimiyle söylüyorum bunu. Hazret-iMevlana’dan yine. Biz kimseden tedavi ücreti almayız. Emek karşılığı bir şey istemeyiz. Bizim ücretimiz haktan gelir. Bu da bize yeter diyenler. Mürşid-i Kâmil’lerdir. Yine Hazret-i Pîr’den söylüyorum. Onlar dilenci değillerdir ki hizmetlerine karşılık senden bir şey beklesinler. Senin minnetinin altında kalsınlar. O yüzden Mürşid-i Kâmil’ler dilencilik yapmazlar.
Allah muhafaza eylesin. Mürşid-i Kâmil’ler dervişlerin minneti altında kalmazlar. Dervişlerine el açmazlar. Onların işleri haklıdır. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bu sahte şeyhlere karşı insanlar hassas olmalı. Bir şeyhi yok ise ve başındaki Zâkir, Nâkıb, Nükabbâ, Halife her ne ise bize şeyh gerekmez diyorsa o yolu sismar ediyor. Muhakkak ki o kimse hür olarak gidecek bir Mürşid’e bağlanacak. Bir yol göstericiye bağlanacak. Ve bu yol göstericiye bağlanırken de bir Mürşid’e bağlanırken de hassas davranacak. İnceleyecek, ölçecek, bitecek hatta şüphe edecek ondan. Mesela bazen böyle şüpheci davrananlar vardır. ben o şüpheci davrananları severim. Derim ki ne kadar güzel. Bu yolda gidecek şüpheci davranıyor.
İnceliyor, araştırıyor. İncelesin, araştırsın, baksın, etsin, tarsın, ölsün, bitsin. Hassas davransın. Hassas davransın ki yanılmasın. Hassas davransın ki 10 yıl sonra 20 yıl sonra keşke demesin. Vay ya ben yanlış yoldayım demesin. Ben o yüzden derim canım kardeşlerim. Kalbiniz mutmain oldu gidip şeyhe intisâb edin. Kalbiniz mutmain olsun. Manevi olarak rüyanızda görün. Zahiri olarak mutmain olun. Tartın, ölçün, biçin. Şeriatına bakın, Kur’anına bakın, sünnetine bakın, fıkığına bakın. Tavsiyelerine bakın, nasihatlerine bakın. Yoluna bakın, gidişine bakın, yürüyüşüne bakın. Söylemlerine bakın. O hassas bir şekilde inceleyin onu. Ondan sonra ona gidin teslim olun. Bu yol kolay bir şey değil çünkü.
Hayatı teslim ediyorsunuz onda. Siz de bunu yap diyor yapıyorsunuz yapma diyor yapmıyorsunuz. Bana göç dedi göçtüm ben. Bir daha göç dedi bir daha göçtüm. Bakın hayat teslim ediyorsunuz. Bu işi yap dedi yaptım yapma diyorsunuz yapmıyorsunuz. Hayat teslim ediyorsunuz. Geldi ellerini cebine soktu baktı dükkana sat buraya dedi. Ben aynı gün sattım. Hayat teslim ediyorsunuz. O yüzden bir mürşid-i kâmile bağlanacağınız zaman bir üstade bağlanacağınız zaman bunu çok inceleyip sık dokucaksınız. Hassas davrancaksınız. Söylemlerine bakcaksınız. Araştırcaksınız. Bakcaksınız sorcaksınız. Kardeşim dervişlerden para topluyor mu? Dervişlerden kendine maddi menfaat sağlıyor mu? Dervişlerden yiyor mu içiyor mu?
Her gece bir evde mi misafir oluyor? Onları da gördük biz. Neymiş? Ramazân ayında o evini hiç açmazmış. Eee? Dervişler her Ramazân ayında onu böyle misafir ederlermiş. Evden eve dolaşırmış o. Gidermiş bir eve orada iftâr edermiş. Orada da kalırmış orada sahûr da edermiş. Yatarmış orada sabah saat 10’da 11’de kalktı mübarek eee? Ondan sonra öbür eve gidermiş. Allah’ım sünnet de yok dedim ben dondu kaldı herkes. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem adetinin Ramazân sünnetinde yok. Yapsa o yapmaz mıydı? Her Ramazân o eve dolaşmaz mıydı? Her Ramazân o sofra sofra dolaşmaz mıydı? Dolaşırdı. O yapmadı. Ya böyle bir şey olur mu? Bu dilencilik. Böyle bir şey olmaz. Ve hatta bir esnafın dükkanına git ondan sonra bundan bizim eve de gönder.
İyi parasını ver. E parası yok. Bu dilencilik. Böyle mürşidi kâmillik olmaz. Böyle şehlik üstadlık olmaz. Bunlar doğru değil. Bunlar yalancı. Bir zâkir, bir nakîb, bir nukâbâ. Dervişlerinin parasına malına mülküne bir şey. Dervişlerin malına, mülküne, parasına, puluna göz dikmez.
Derviş Edebi ve Yol Gösterici Yıldız
Yoktur yoktur. Yayan yürüsün. Demez bir derviş beni al falanca yere götür diye. Bu doğru değil. Kim olursa olsun kendi işini kendisi yapacak. Bir mürşid aynı olacak. Çantasını kendisi taşıyacak canım kardeşim. Araba kullanacaksa kendisi kullanacak. Hadi beni arkadaşlar falanca yere götürün. Böyle bir şey yok. Hadi benim uçak biletimi alın. Böyle bir şey yok. Hiçbir mürşidi kâmil dilencilik yapmaz. Bir şeyi istemez. Bir şey yaptırıyorsa ücretini verir. Bir şey aldırıyor. Ücretini verir. Aldırıyor bir şey. Kaç para kardeşim bu? Al 5 lira. Bir şey yaptı. Bu kaç para? 3 lira. Al kardeşim 3 lira. Dilenmez. Dervişin el emeğine, dervişin cebine gözünü dikmez. Böyle bir mürşidi kâmillik olmaz. Böyle bir şehlik olmaz.
Böyle zakirlik, nakiplik, nükabbalik, halifelik olmaz canım kardeşim. Olmaz. Bunlar sahtekar. Bunlar dilenci. Allah muhafaza eylesin. Olmaz. O yüzden bir mürşide bağlanacak mısınız? Sık eleyip sık dokucaksınız. Hassas davranacaksınız. Bir kuyumcu terazisi gibi davranacaksınız. Bakın bunu açık ve net söylüyorum. Nerede yaşıyor bu kimse? X bir yerde yaşıyor. Gidin oraya. Sorun, soruşturun, bakın edin. Neden? Münafığı var, kafiri var, müşri var, şeytanın tapanı var, ata tapanı var, pıta tapanı var. Göreceksin sen, duymayacaksın. Göreceksin. Görmektir ilim. Duymak değil. Göreceksin. Gideceksin kendin göreceksin. Oturacaksın. Dergahda oturacaksın. Tekkede oturacaksın. Nerede toplanıyorlarsa. Göreceksin.
Orada soracaksın. Soruşturacaksın. Ondan sonra rüyanda gördün. Tamam. O zaman teslim olacaksın. Diyeceksin ki ben yerimi buldum. Allah muhafaza eylesin. O yüzden tereddüt et. Tereddüt etmek yanlış değildir bu yolda. Şüphe et. Başlangıçta tereddüt ve şüpheyle yaklaş. Sonradan pişman olmamak için. Başlangıçta sımsıkı tut. Sonradan pişman olmamak için. Her şeyi sor başlangıçta. Sonradan edeb edip soramam dersin. Baştan sor. De ki senin icazetin var mı? De ki sen bu yolu kimden öğrendin? De ki senin şeyhin kimdi? Onun şeyhi kimdi? Onun şeyhi kimdi? Onun şeyhi kimdi? Bana silselini göster kardeşim. De bunu. Söyle. Bunu baştan şüphe et. Baştan bunu sımsıkı tut. Sımsıkı tut. Sımsıkı tut. Sımsıkı tut.
Ondan sonra teslim ol. Bir daha geri dönme. Bir daha tepreşme hiç. Bir daha yalpalama. Sözünde sadık ol. Söz verdin kal orada. Bak söz verdin kal orada. Söz verdin orada dur artık. Orada dur. Böyle 7 sefer gidip 8 sefer gelenlerden olma. Bazıları öyledir. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi’nin zamanında vardı öyledir. Haydi bir şey olur gider bu arkadaş. Allah ne oldu gitti. Dönüyor ya tekrar. Döndüğünde ben ders vermiyorum tabi. Ben gidene diyorum bir sefer gittim adam. Ders vermem kardeşim. Tabi geliyor. Herkes sıradan Şeyh Efendi’den ders alıyor. Allah rahmet eylesin. O gelirdi. Ben o gelince kadar herkesi bekletirdim. Ders vermezdim genelde. Şeyh Efendi Hazretleri gelince 30 kişi, 40 kişi, 50 kişi herkes süreye girer.
Sıradan herkes biatlaşır ders alırdı. Neyse onlar tabi o dersini bırakıp gidenler. Ben vermiyorum ya tekrar biatlaşacaklar. Sıraya girerler, biatlaşırlardı. Uyanıklık yapacaklar. Bazen öyle olurdu ki o dersi alır gelirdi. Bir şey söylerdi bana. nasıl dersi aldım? bana kenayisine söylüyor. Aldım senin dersini şimdi gene aldım derdi. Dersini. O gelir 6 sefer gelir 7 sefer gider. O gelip gitmeyi kendine şey edinmiştir. Şigar edinir. Kaypak. Yol tutmaz o. Çivi tutmaz mıh tutmaz. Gevşek tahta çivi tutar mı? Tutmaz. Sen istediğin kadar sağlam çivi çakacağım diye uğraş. Gevşek tahta gevşek. Çivi tutmaz. O yüzden nerede kullanırlar orada burada kullanırlar. Sağlam yerde kullanmazlar. Öyle insanın cibilliyeti gevşekse cinsi gevşekse çivi tutmuyor.
Geliyor gidiyor. Geliyor gidiyor. Allah muhafaza eylesin. Kimi söz dinlemez. Söz verir sözünü yerine getirmez. Ee kardeşim sen söz vermedin mi bunu böyle yapacaksın diye. Neden yapmadın? Aa yapmadı. Dinlemiyor seni. Ne işi var? Allah yoluna çıkasın. Hadi git bak işine. O yüzden normalde sağlam, hassas, tetiz davranarak bir şeyhe bir üstadaydı intisâb edin. Ondan sonra geri dönmeyin. Sapa sağlam durun. Nefsine zor gelecek söyledi. Tabii zor gelecek. Kimin nefsine kolay geliyor? Senin nefsine kolay mı gelir? Sen düp düzgün çalışan dükkanı bir dakikada sat. Kimin nefsine kolay gelir o? Veya hatta bir yerden bir yere göç. Kimin nefsine kolay gelir? Hiç kimsenin nefsine kolay gelmez. Sen çok biliyorsun ya buradan gideceğim diyorsun.
O diyor ki buradan gideceksin. Ya ben buradan gidilecek biliyordum. Canım kardeşim oradan git dedi sana. Nefsine tabi ters gelecek. O yüzden sağlam hassas bir şekilde tart, ölç, biç gerçekten tereddüt et. Şüphe et. Bakın bu tereddüt bu şüphe seni hakikate götürür. Seni ilmin merkesine götürür. Bu şüphe doğru şüphedür. Bu tereddüt doğru tereddüttür. Şüphe et, incelâ araştır. Dosdoğru bir şekilde bir mürşid-i kâmilden dersini al ve orada kal. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bir de gassalın önüne meyyit ölü gibi ol diyeceksin ya o zaman ölü gibi ol. O zaten öyle bir mürşid-i kâmilse sana Kur’ân ve Sünnet’in dışında bir şey söylemeyecek ki seni eğitecek çünkü. Seni olgunlaştıracak. Seni kemalerdirecek.
Senin içkine karışmayacak, senin kumarına karışmayacak, senin gece hayatına karışmayacak. Onları da helâl görecek öyle mi? O da mürşid-i kâmil olacak öyle mi? Allah muhafaza eylesin. O yüzden Cenâb-ı Hak cümlemizi doğru bir mürîd eylesin. Çünkü mürîd iradesi olan isteyen manasındadır. Bakın mürîd nedir? İradesiyle isteyen, ne istediğini bilen kimsedir. Allah cümlemizi gerçek müridlerden eylesin inşallah. O yüzden mürîd kendi iradesiyle bir tasavvuf hayatını seçen, bir tasavvuf yolunu seçen. Bu noktada kişiliğini, hal ve hareketlerini, ahlakını o tasavvuf yolunun Adaf ve Erkân’ına, ahlakına uyacak olan kimse demektir. O yüzden gerçek sûfîlik bu manada. Gerçek sûfîlik özgürlüktür, hürriyettir.
Bakın gerçek sûfîlik. Sebebi, sen artık heva hevesinden gelen, sen artık şeytanın destelerinden gelen her şeyi attın. o zaman özgürlüğe sen yol açtın. O yüzden Allah’a kul olan, bir tek kapı olan, Allah’a kulluğu seçen gerçek müridler. O yüzden başka kulluklardan ele çek çeken. paradan, mevkiden, ondan sonra insanlara bağlanmaktan, şöhretten, gösterişten ele çek çeken. Bunların hepsi de aslında bunlara da kulluk yaparlar. Bir kimse paraya, mevkiye, şahana, şöhrete, gösterişe kulluk yapar. Allah muhafaza eylesin. Bakın bu tip insanlar sufiliğe dönerlerse o zaman hürriyeti bulurlar. O zaman Allah’a gerçek kulluğu bulurlar. O zaman hürriyeti tadarlar. Çok özür dilerim. Hakkınızı helâl edin inşallah.
O yüzden kıymetli dostlar, mürşidler birer vesiledir, birer araştır. Mürşidler yolcuya yol gösteren bir kimsedir. Karanlıkta kalmış kimselere yıldız gibi yol gösteren, onların yollarını aydınlatan kimselerdir. Yoksa mürşid-i kâmiller bu noktada farklı bir dairede değillerdir. Öyle görmek lazım, öyle bilmek lazım. O noktada, o dairede durmak lazım. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.
Kaynakça ve Referanslar
- Gül Yabanî ve Şeyhsiz Tasavvuf: Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri’nin Varidâtındaki “Şu halde yürü, şeyhin emrinin gölgesi altına git” nasihati; “Ey ahmak! Eğer başında mürşidin gölgesi olmazsa gül yabanî sesleri seni şaşırtır” temsili; iştirâk-i ubudî ve tabî’iyyet mes’elesi — Ebû Nazîr-i Serrâc, el-Lüma; şeyhsiz seyr-i sulûk imkânsızlığı — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif, Kitâbu’l-Şeyh; İmâm-ı Gazzâlî, İhyâu Ülûmi’d-Dîn, Kitâbu Âdâbi’s-Sohbe; Karabaşî-Halvetî-Şabânî silsilesinin ders alma âdâbı
- Peygambersiz Din ve Aşısız Sûfî: Hadîs inkârına karşı sünnetin hücciyyeti — Haşr 59/7 (“Peygamber size ne verdiyse alın”); Nahl 16/44 (“Sana da zâhir olanı indirdik ki insanlara açıklayasın”); Nisâ 4/80 (“Kim Resûle itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur”); aşısız zeytin-delice zeytin temsili Bayındır-Bursa zeytinciliği; mürşidsiz dâvayı şeyhlikle yürütmenin tehlîkesi — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât I. cilt; mo’cize ve kerâmet farklaşması — İbn Âtâ’ullâh, Hikem
- Sahte Doktor Misâli ve Velî Mertebeleri: Ehliyetsiz tedavi temsili — İmâm-ı Gazzâlî’nin İhyâsındaki kâmil-nâkıs ayrımı; peygamberlerin alt-üst mertebeleri — Bakara 2/253 (“O peygamberlerden bir kısmını diğerlerine üstün kıldık”); İsrâ 17/55; Hazret-i Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem’in “İnsânlara Peygamber olarak gönderildim. Sonda geldim, ahiri sonuncusuyum” hadîsi — Buhârî, Enâbiyâ 50; “Âdem henuz su ve çamur arasındayken ben peygamber idim” rıvâyeti — Tirmizî, Menâkıb 1; velî mertebelerinin silsilesi ve şahsiyyet vasfı — Hücvîrî, Keşu’l-Mahcûb
- Kâmil-Mükemmel Ayrımı ve İcâzet: “Kâmil olgunlaşmış, mükemmel olgunlaştırıcıdır” tanımı — Sühreverdî, Avârifu’l-Maârif, Bâbu’l-Murkşid; İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât I/260 (kâmil-mükemmel farklanması); icazet/hılafet âdâbı — Abdülkadir-i Geylânî, el-Günye li Tâlibi Tarîki’l-Hak; hilâfet vermeden önce “Peygamber’i rüyâda gordun mü, senden böyle hayr-ı duâ aldın mı” örüklenme sorağı (Niğdeli Baba sohbetinden aktarım); lîyâkatsiz şeyhlik yasağı — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu’l-Helâl ve’l-Harâm; başkasının nefs-oyunu tanınmadıkça teferru’-i nâfız olmaması
- Sahte Tavır, Rüyâ-İstihâre ve Seçim: “Üç-beş kişinin seçmesiyle üstâd olunmaz” ilkesi (sünnet-i seniyyeye aykırılık) — Buhârî, Ahkâm 43; İbn Âbidîn, Reddu’l-Muhtâr, Kitâbu’l-İmâme; istihâre hadîsi — Buhârî, Teheccud 25, Da’avât 48; rüyânın peyğamberlikten bir cüz olduğu — Buhârî, Ta’bîr 2; şeyhliğe seçilme değil “alınma” — Şâh-ı Nakşibend’in risâleleri; sesine derinlik katma/kılık değiştirme tehlîkesi — Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf I. cilt (“Nefsin sağ elinde tespih ve Kur’ân vardır, yeninde kılıç saklıdır”); ezber-kitâpçılığın ve menkıbe kekemelenmesinin iflası
- Şerî’at Sağlamlığı ve Yaşanan Tasavvuf: Şeyhin Kur’ân ve Sünnet’e, imâmların ictihâdına ve ilk sûfîlerin ictihâdına bağlı olması şartı — Küşeyrî, er-Risâle, Bâbu’Ş-Şerî’a; Ebû Nazîr Serrâc, el-Lüma’; “Tasavvuf okumak değil yaşamaktır” ilkesi — Ahmed bin Hanbel, ez-Zühd; kalbin hâlleri olmadan okumayı çoğaltının fayda vermeyişi — Cum’a 62/5 (yüklü merkep benzetmesi); imâmların ictihâdı: Hanefî, Şâfiî, Mâlikî, Hanbelî; ilk sûfîlerin ictihâdı: Cuneyd-i Bağdâdî, Bâyezîd-i Bestâmî, Sehl-i Tüsterî; amel ve hâl farkı — İmâm-ı Gazzâlî, İhyâ, Kitâbu’l-İlm
- Semâzen Kardeşler, Helâllık ve Kibir: “Semâzenlik de ibâdet mîsali dâiredir” — Ahmed Eflâkî, Menâkıbu’l-Ârifîn; kadınların ibâdette erkeklerle eşitliği — Nahl 16/97 (“Erkek ve kadından kim mu’min olarak sâlih amel işlerse onu güzel bir hayat ile yaşatırız”); Ahzâb 33/35 (“Mü’min erkekler, mü’min kadınlar, namaz kılan erkekler, namaz kılan kadınlar… Allah onlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfât hazırlamıştır”); helâlleşme âdâbı — Buhârî, Mazâlim 10 (“Kardeşinizin hakkını alıp da helâlleştirmemiş iseniz…”); kibrin altıncı büyük günâh oluşu — Müslim, Îmân 147 (“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez”)
- Herkese Uygun Dil ve Hakkı Haykırmak: Mürşid-i kâmilin herkesin anlayabileceği bir dille konuşması ilkesi — Buhârî, İlm 49 (“İnsânlara akıllarının sânıyacağı şekilde konuşun”); Nahl 16/125 (“Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır”); emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker vazifesi — Âl-i İmrân 3/104, 3/110; A’râf 7/164 (“Helak edilecek bir kavme neden öğüt veriyorsun”); menfâat endişesi ile hakkı gıybî etmenin yasağı — Buhârî, Rikâk 38; Mâide 5/67 (“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et”)
- Allah’la Ara ve Türk Cibilliyeti: “Allah ile arınca dönâtılan işler” — Şura 42/20; zümrey-i vütü’l-emr — Nisâ 4/59; mü’minlerle dostluk ve münâfıklarla ayrışma — Mâide 5/51; Eşrâf-ı Türk cibilliyetinin tasavvuf üzerindeki yansıması (Ahmed Yesevî, Hâce Üveyssi’l-Karanî’nîn irsâli üzerinden tarihî aktarım); Anadolu irfânının İslâm’a kucak açması — Ahmet Yesevî, Dîvân-ı Hikmet; Oğuz cibilliyeti ve sözünä vâkıf olmak — Kâşgârlı Mahmûd, Dîvânu Lügâti’t-Türk; kaypak-yanar döner olmamanın şartı — Fetih 48/10 (“Allah’a bi’at edenler Allah’a bi’at etmiş olurlar”)
- Zikrullâh, İstikâmet ve Ma’nevî Hekîm: “La ilâhe illallâh” kelime-i tevhîdi ve zikrullâhla hemhâl olma — Ra’d 13/28 (“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikrettikleri zaman huzura erer”); zikrin dilde-kalbde-uzuvda tezahürü — Şâh-ı Nakşibend’in “zikr-i hafî” âdâbı; istikâmet üzerine — Hûd 11/112 (“Şû hâlde emrolunduğun gibi dosdoğru ol”); Şûrâ 42/15; Fussilet 41/30 (“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar”); “Mânevî hekim” tanımı ve velîlerin tıbb-ı ruhânî vasıfları — Nìmetüllâh-ı Velî, Risâleler; Hazret-i Ârıf İbn Âtâ’ullâh, Hikem; nefsiyle değil Allah’la oynaşta olma tabiri — Mevlânâ, Mesnevî-i Şerîf
- Sahte Şeyhlik, Dilencilik ve Nafâka: “Mürşid-i kâmilin sahtesi olmaz, şeyhin sahtesi olur” tasnîfi — İbn Âtâ’ullâh, Hikem; dilencilik yasağı — Buhârî, Zekât 50 (“İki kardeşim arasında olmayı tercih etmem, dilenciliği”); Müslim, Zekât 108 (Ebû Zer el-Gıfârî’ye “kimseden bir şey isteme” bi’atı); Nisâ 4/6 (yetîm malı yasağı); “Bizim ücretimiz haktan gelir, bu da bize yeter” — İbrâhîm bin Ed-hem, Abdülkadir-i Geylânî’nin zahîdane çizgisi — el-Günye; tüm sûfîlerin başkalarının malına göz dikmemesi — Küşeyrî, er-Risâle, Bâbu’l-Kanâ’a; gizli şeyhlik tezgâhı — İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât I/262
- Derviş Edebi ve Yol Gösterici Yıldız: Dervişin işini kendisi yapması — Buhârî, Cum’a 11 (“Her biriniz çobanıdır”); Müslim, İmâre 20; kâfî miktar nafâkayla kanâat — Buhârî, Rikâk 5 (“Ümmetim için Allah’tan istediğim zenginlik değil, kâfi miktâr rızıktır”); sözüne vâkıf olmak — Nahl 16/91 (“Ahidleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini yerine getirin”); cibilliyet-gevşeklik-çivi tutmama temsili; şeyhlerin “yıldız gibi yol gösteren” vasfı — En’âm 6/97 (“Karanığa yıldızlarla yolunuzu bulasınız”); Nahl 16/16; “Âlemlerin hâlleri ki bir kıvrılmışlığı bilen kılıçlar gibi kesen” silsile dâiresi — Abdülkâdir-i Geylânî, Ahmed er-Rifâî, Ahmed el-Bedevî, İbrâhîm-i Düsûkî, Ebû’l-Hasan eş-Şâzelî, Şâh-ı Nakşibend, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bektâş-ı Velî, Hacı Bayrâm-ı Velî, Muhyiddîn-i Üftâde Hazretleri silsilesiyle Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e uzanan silsile-i şeref
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Bekā, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Vird, Zikir, Tevhîd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı