Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Soru/Cevap ·

2020 Soru-Cevap Sohbet #29 — Hadîslerle Tasavvuf 69. Hadîs

Mustafa Özbağ Efendi'ye sorulan soru ve cevabı: 2020 Soru-Cevap Sohbet #29 — Hadîslerle Tasavvuf 69. Hadîs. Tasavvuf, ahlâk ve günlük hayata dair açıklama.


Açılış Duâsı ve 69. Hadîs

Selamünaleyküm, hayırlı akşamlar. Allah gecenizi hayırlı eylesin, gündüzünüzü hayırlı eylesin, ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hakk’ı, Hak’ı, batılı batıl bilenlerden eylesin. Cümle ümmet-i Muhammed’e, Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışıp, Kur’ân ve Sünnet’in yaşanması ve yaşatılması için mücadele edenlerden eylesin. İnşaAllah. Rabbim ümmet-i Muhammed’i, günah-ı kebâirden tövbe edip geri dönmeyi, helalları yaşamayı nasîb eylesin. Kıymetli dostlar, muhatat Perşembe derslerimizden devam edeceğiz. İnşaAllah. Bugün 69. Hadîs-i Şerîf okuyacağız. Allah’tan bir şey gelmezse inşaAllah. Bu malum özel bir gündem değil, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Geçen hafta 68. Hadîs-i Şerîf okuduk.

Yüzden Hakkında

Bu senede 69. Hadîs-i Şerîf okuyacağız. İnşaAllah. Abdullah bin Amr bin El-As radıyallahu anh hazretleri anlatıyor. Peygamber efendimizin bazı işleri için görevli olan Kerkere atlı bir adam vardı. O ölünce Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle dedi. O cehennemdedir. Ateşte olmasının sebebini merak edip gittiler ve araştırdılar. Mallar arasında çalınmış bir aba. Özür dilerim. Çalınmış bir aba buldular. Kıymetli dostlar, hırsızlık günah-ı kebâridir. Ama velakin devlet malından, kamunun malından hırsızlık daha büyük bir günahtır. Tarihi boyunca devlet malına, kamunun malına zarar verenler, devletin onlara sağlamış olduğu imkanları kendi şahsi menfaatlerine döndüren kimseler hep olmuş. İslam gelmiş, İslam geldiğinde de aynı bu manevi rahatsızlıklar Müslümanların içerisinde de görülmüş.

Kamu malına musallat olma, kamu hizmeti verenlerin girdiği en büyük günahlardan birisi. Ve bu Adem’den itibaren bütün insanlık toplumunun en büyük handikapı olmuş. Ve Adem’den itibaren bütün devletlerin yıkılmasına sebep bu devleti yöneten veya devletin kendi içlerinin içindeki yönetim, yargı, denetim, icra gibi mekanizmalarına görev alan şahısların, bürokratların bu kamu mallarına yağmalaması, kamu mallarına göz koyması, kamu mallarına ama kendilerine ama etrafındaki insanlara peşkeş çekmesi, devletlerin yıkılmasına sebep olmuş. Devleti yönetenlerle halkın arasında hep bunlar çatışmaya sebep olmuş. Ve halk kendisinin yöneten bu devlet görevlilerine karşı ne azıcık ki düşman olmak zorunda kalmış, düşmanlık beslemiş.

Onlar da bu kamu mallarını yiyip yemediklerini, etraflarına peşkeş çektiklerine bakmaksızın siz devlete karşı ayaklandınız deyip halkı genel olarak hep zulmetmişler, halka hep eziyet etmişler. Kur’ân-ı Kerim Ali İmran 161. ayette bu kamu mallarına ve halkın kendisine ait olan herhangi bir hakkı, hukuku, malı, hizmeti kendisine herhangi bir aldatmacayla devşirenleri uyarıyor. Kim emanete kamu malına hıyanet ederse, kıyamet günü hıyanet ettiği şeyle birlikte gelir. Sonra da hiçbir haksızlığa uğratılmaksızın herkese kazandığının karşılığı tas tamam ödenir ve onlara haksızlık edilmez. Ali İmran 161. Bu âyet devlet malına el uzatanların yaptıklarının karşılığı olarak layık oldukları cezayet çarptırılacaklarına göstermekte.

O yüzden bu mesela Hazret-i Ömer Radıyallahu anh Hazretleri de Hayber günü Hz. Peygamberin Sallallâhu Aleyhi ve Selam Hazretlerinin ashabından bazı kimseler filanca şehit oldu filanca şehit oldu derken diğer öldürülmüş bir adama rastladılar. Onun içinde falanca adam şehit oldu dediler. Ancak Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Selam Hazretleri buna itiraz etti ve hayır onun çaldığı bir hırka veya bir aba yüzünden ateşte olduğunu gördüm diye buyurdu. Ey Hattabun oğlu çık insanlara şunu ilan et ki müminlerin dışında kimse cennete girmez dedi. Ben de çıkıp şunu iyi bilin ki müminlerin dışında kimse cennete girmez diyerek insanlara seslendim. Bunu da Müslüm rivayet ediyor. Şimdi kıymetli dostlar demek ki Hayber’de can alınmış can verilmiş fakat can alınıp can verilirken bakın can alınıp can verilirken birisi kalkıyor bir hırka veya bir aba çalıyor o hırka ve abadan dolayı şehitlik mertebesine ulaşmıyor.

Bunun yanında hadîs-i şerîf çok enteresan. Umuma söyleniyor kalk söyle müminlerden başka hiç kimse cennete giremez. kamu malını alma, kamu malından hırsızlık etme, kamu malını kendi şahsi menfaatlerine devşirmeyi imanla eş derdi tutmuş. bir kimse eğer ki kamu malını kendi uhdesine geçirirse, eğer ki kamu malına bir hıyanetlik ederse, bir zarar verirse etrafına, yakınlarına böyle bir peşkeş çekme olursa o zaman o kimsenin imani bir tehlikesi oluyor. Çünkü Hazret-i Peygamber Salihü ve Selam Hazretleri şehit olduğu diye bilinen bir kimse için ilan et müminlerden başka hiç kimse cennete giremez diye beyan ettiriyor. Tabi o kimse Hayber günü bir aba veya bir hırka ganimetlerden veya devletin malından almış, devletin malından onu alınca da karşılığında imanının gittiğini gösteriyor.

Çünkü başka bir hadîs-i şerifte de hiç kimse îmân üzerine hırsızlık yapamaz diye başka bir hadîs-i şerîf var. O zaman îmân üzerine hadîs-i şerîf yapamaz, bir kimse îmân üzerine de kamu malına zarar veremez, kamu malını kendi uhdesine geçiremez. Örneğin devletin veya vatandaşın malına, mülküne, eşyasına, arabasına, katına, yatına herhangi bir meselede ateşe vermek, onu yakmak, yıkmak, onu perperişan etmek, bu ne olmuş oluyor? Kamu malına zarar vermek oluyor. Kamu malına zarar vermek bu sefer insanları imansızlığa doğru götürüyor. Veyahut da devletin herhangi bir arazisinin herhangi bir malını, herhangi bir şeyini yakınlarına peşiket çekmek veya yakınlarına ucuza satmak veya yakınlarına orayla alakalı bir mali menfaat sağlamak.

Veyahut da hiç alakası, ası astarı olmayan dağın başındaki bir arsaya turizm imarı vermek gibi. Arkadaşına, abim dediğin kimseye git dağın başındaki bir tarlaya turizm imarı ver. Böylece kamunun sana vermiş olduğu hakkı, kamunun seni getirmiş olduğu görevi suistimal etmek. bu da insanın imanı ile alakalı tehlikeli bir boyuta götürüyor. Çünkü kamu bu meselede bütün toplumun malı, devletin herhangi bir arsası, arazisi, malı, mümkü, bütün insanların, tabiri caizse tüyü bitmemiş yetimin onun üzerinde hakkı var. Böyle olunca o kimse aslında bütün tebaanın, bütün milletin hakkına, hukukuna girmiş oluyor. Devletin malını herhangi bir yakınına peşiket çeken, devletin malını herhangi bir kimseye aktaran, döndüren kimse böylece kamunun malını kendi şahsıta menfaatlerinin üzerine döndürdüğü için çok büyük bir günah kebaire giriyor.

Hatta insanlara seslen ancak müminler cennete girer. Lafzıyla o kimsenin imanını tehlikeye getiriyor. Yine Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Allah-u Alem yine bu Hayber’de bu ölen zatın cenaze namazını da kılmıyor. Çünkü Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri ama bu zat ama başka bir kimse. Müfessirler burada çünkü isim almamışlar ya da benim okuduğum kaynaklarda söz konusu olan bir isim yok. Aynı şahıs olabilir, aynı konu olabilir. Vefat etmiş, ölüm haberi Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri arkadaşınızın cenaze namazını kılın. Bunu söyleyince Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri asap renkten rengi giriyor.

Ne diyeceklerini bilemiyorlar. Ve bakıyor ki Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri onlar böyle hayrete düşmüş bir vaziyetteler. Diyor ki o arkadaşınız Allah yolunda hainlik yapmıştı. ganimet mallarından bir miktar aşırmış bir miktar bir miktar aşırmış bir miktar bir miktar aşırmış bir miktar ölümmüşti, ganimet mallarından almıştı. Bunun üzerine asap ölen adamın eşyalarını karıştırıp baktılar Yahudilerden ele geçirilen ganimet olarak ele geçirilen ve ancak iki dirhem değerinde bir deri pabuç bulmuşlardı. Bunun da muvattada var. Demek ki bir kimse ganimetten iki dirhem değerinde bir pabucu aşırıyor Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri onun cenaze namazını kılmıyor.

Ve ashabı diyor ki, siz onun cenaze namazını kılmayın. Bakın kıymetli dostlar, kamu malı bu kadar önemli, bu kadar üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir olgu. Müslümanlar kamu malını göz göre göre zarar vermemeleri gerekir ve müslümanlar devletin malına zarar vermemeleri gerekir. Müslümanlar eğer ki bir makama bir mevkiye geldilerse o makamı mevkiye geldikleri için gelmiş oldukları makâm ve mevkinin kaynaklarını etraflarına peşkeş çekmemeleri gerekir. Eğer etraflarına peşkeş çekiyorlarsa ve devlete, devlette gelmiş oldukları makamı ve mevkiyi etraflarına bir fayda sağlayacak şekle hale getiriyorlarsa, menfaat sağlatıyorlarsa bu çok büyük bir günahı kebair ama bazılarında insanı şirke götüren şey.

Allah muhafaza eylesin. O yüzden devlet malına ehemmiyet vermek. Devlete bir makama bir mevkiye gelirse gelmiş olduğu makamı mevkiye etrafındaki insanlara etrafındaki insanlara olumlu bir şekilde menfaat sağlatmamaları gerekiyor. Eğer menfaat sağlatıyorlarsa bu büyük sıkıntılardan birisi ve zaman zaman kıymetli dostlar bu tip insanlar olmuş. Ne yazık ki bu tip insanlar olduklarında da ne yazık ki hep problem yaşanmış, hep sıkıntı yaşanmış ve devletlerdeki çürüme yönetimlerdeki çürüme hep buralardan başlamış ve çürümüşler ve ne yazık ki Allah muhafaza eylesin devletlerin yıkılmasına varıncaya kadar sebebiyet vermişler bu tip meseleler. Kıymetli dostlar bununla alakalı söylenecek olan çok söz olabilir ama bu işin bir de tasavvufi yönü var.

Bu işin tasavvufi yönüne bu işin de tasavvufi yöne şu şimdi bütün herkes bir mürşidin etrafında toplanan dervişlerin hata kusur işlemeyeceklerini onların yanlışlık yapmayacaklarını düşünürler ve normalde bütün herkes kendince hatta dervişlerin bir kısmı dahi bir şeyhe intisâb ettiklerinde kendilerince kurtuluşun mutlak olduğunu herhangi bir şey yapmalarına gerek kalmadan herhangi bir böyle kendilerini disiplin etmeden kurtulacaklarını düşünürler. Bakın ilk okuduğumuz hadîs-şevde Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin hizmetini yerine getiren kerkeri adında bir kimsedir bu ve Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretinin hizmetini yerine getiriyorsa o Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretinin dizinin dibindedir başındadır.

O dizinin dibindeyken başındayken onun özel hizmetini yaparken ne yazık ki onun üzerinden onun üzerinden bir ganimet malı bir hırsızlık malı çıkmaktadır. Çünkü ganimet malından almak saklıca gizlice almak hırsızlıktır. Hatta bütün ümmet-i Muhammed’in hakkına girmektir. Ganimet malından, devletin malından almak, devletin malından hırsızlık etmek, devletin malından çalmak, devletin malını yanındaki etrafındaki insanlara peşkeş çekmek daha büyük bir hırsızlıktır. Şimdi günümüzde şöyle bir algı var, haklı bir algı var. Ya sufi adam böyle yapar mı? Haklı bir algı var. Ya biz bunlar Müslüman. Biz bunları Müslüman diye seçtik. Müslüman böyle yapar mı? Öyle ya. normalde insanlar kendi dinlerini, inanışlarını orta yere koyarak kendilerinin İslam olduklarını, Müslüman olduklarını, çalmayacaklarını, çırpmayacaklarını, haksızlık yapmayacaklarını, hırsızlık, hırsızlık yapmayacaklarını kendi etrafındaki yakın veya uzak tarihindeki insanları devletten veya o makamlardan nemalandırmayacaklarını, menfaatlendirmeyeceklerini dile getirerekten oy istiyorlar.

Ve ne yazık ki onlar belli bir zaman sonra bozulmayanlar, sözümüz meclisten dışarı istisna yol yürürlerken ne yazık ki bozuluyorlar. Bir bakıyorsunuz ki namaz kılıyor, oruç tutuyor diye seçilmiş bir kimse ama kendisini zengin edecek. Değişik alevereli, darlavereli işlerin içerisine giriyor ve hatta etrafını zengin edecek. Yakın dairesine zengin edecek, haksız kazanç sağlayacak, değişik imar usulsüzlükleri gibi değişik bu açık artırmaya çıkan veya eksiltmeye çıkan işlerle alakalı usulsüzlükler oluyor ve bu usulsüzlüklerle yakın etrafına, yakın dairelerine ne yazık ki değişik menfaatlendirmeler oluyor ve hatta işe alımlarda değişik kayırmalar, iş vermelerde değişik kayırmalar ve hatta herhangi bir pasta var ise o pastayı yakın dairesine bölüştürmeler söz konusu oluyor ve toplulukta şöyle bir şey oluyor ve Müslümanlar böyle yaparlar mı? namaz kılan adam böyle yapar mı?

Ve hatta bir kısım insanlar bir şeyhin etrafında, bir mürşidin etrafında, bir tarikatın etrafında toplanıyorlar ve tarikatın etrafında, bir mürşidin etrafında toplanınca sanki onlar sütten çıkmış ak kaşık olmuş gibi, sanki masumiyet karinesine sahip olmuşlar gibi, sanki onlar hiç hata, hiç kusur, hiç suç istemeyecekmiş gibi görülüyor ve hatta o kimseler kendilerini öyle lanse ediyorlar. işte sufilerde bu çarpıklığı bulmak mümkün, ben hata yapsam rüyamda görürüm, ben yanlış yapsam beni uyarılar, ben bir eksik davranmış olsam ben rüyamda uyarılırım, ben eksik yapmış olsam ben halimde uyarılırım gibi bir ne yazık ki garabet, bir daireye düşüyorlar. Ve acı olan da şu, etrafına bu şekilde aldatıyor.

Kıymetli dostlar, sizin derviş olmanız, sizin eks üstada bağlı olmanız, sizin hata yapmayacağınız anlamına gelmez. Sizin namaz kılmanız, sizin oruç tutmanız, sizin yanlışlık eksiklik yapmayacağı anlamına gelmez. Burada büyük bir yanlışlık var, burada büyük bir eksiklik var, burada büyük bir sıkıntı var. Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin özel hizmetini yapan, kerkere dahi şeytana uyuyorsa, nefsine uyuyorsa ve ganimet malından kendine bir eşya, bir fayda sağlandırıyorsa ve Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin başında duran bunu böyle yapıyorsa, hata yapmak, devlet malına zarar vermek, kamuya zarar vermek, devlette gelmiş oldukları bürokratik ve hata makamı kendi menfaatlerine devşirmek herkes için geçerli olmuş olur.


Zekât Memuru ve Mal Hevesi

Hani meşhurdur ya, Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri bir zekât memuru tayin eder ve der ki sen çık devlet adına şu bölgeden devletin zekatlarını topla gel. Bir müddet sonra toplanır gelir ve o kimse o zekât olarak toplayıp geldiklerinin içerisinde kendisine hediye edilmiş olan malzemeler ve hatta koyunlar ve hatta büyük baş küçük baş hayvanlar vardır. Ve ayırırken bu senin zekatın, bu devletin zekatı bu da benim hakkım der. Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri birden öylesine sinirlenir, öylesine sinirlenir, bu anındaki damarlar patlayacakmış gibi dışarı fırlar ve hiç kimseye, hiçbir şey konuşmadan hızla hutbeye çıkar ve Müslümanlara der ki size ne oluyor ki, eğer siz evinizde oturmuş olsaydınız, bu hediyeleri alacak mıydınız der.

Kıymetli dostlar, o yüzden devlette belli bir makama gelenler, devlette belli bir mevkiye gelenler, devlette belli bir ama seçimle ama atanma ile belli bir vazifeye gelen insanlar bu manada hediye kabul etmemeleri gerekir. Ve gelen hediyeleri ya da devlete teslim etmeleri gerekir. Heyhat ne yazık ki böyle olmuyor. Böyle olmayınca da toplum içerisinde infale sebep oluyor. Devlette vazife olan veya seçimle siyasetin ucundan tutan insanların ama oğulları ama kendileri devasa sermayelere birden sahip olup devasa işler yapmaya başlıyorlar. Bunların kendi içlerinde kendi hak ve hukuklarıyla belli bir noktaya gelmiş olan kimselere söyleyecek olduğumuz bir söz yok. Ama velakin eğer siyasete başladıklarında veya belli bir makama, belli bir mevkiye geldiklerinde, belli bir mal fazlalığına erişiyorlarsa, belli bir sermaye fazlalığına erişiyorlarsa o zaman bunun üzerinde şüphe söz konusu oluyor.

Ve bu şüphe önemli değil. Şöyle söyleyeyim. Evet bir dahaki seçimlerde seçilmez. Ve hatta o kimse orada görevi suistimal edilmiştir. görevi suistimal ederken de o görevi suistimal edenler tek başlarına suistimal etmezler. Ama üst organlarından ama alt organlarından yardım alırlar. Ve onlar ahirette hesaplarını görürler. Eyvallah. Ama günümüzde ne yazık ki insanların Müslümanlara karşı güvenleri yıkılmakta. Ne yazık ki Müslümanlara karşı inançlarını insanlar yitirmekte. Müslüman diye seçtiğimiz kimseler, Müslüman diye başa getirdiğimiz kimseler, Müslüman diye onları kayırdığımız kimseler, ne yazık ki bu tip işler yaparaktan Türkiye’deki ve dünya üzerindeki İslami harekete en büyük zararı veren kimseler.

Kıymetli dostlar, eğer ki siz muhafazakarlığınızdan, İslamınızdan, sakalınızdan, namazınızdan, orucunuzdan dolayı bir vazifeye getirildiyseniz sizin orada kılı kırk yarmanız gerekir. Eğer kılı kırk yarmıyorsanız bütün Ümmet-i Muhammed’in hakkına, hukukuna tecavüz etmiş oluyorsunuz. Ve bütün Ümmet-i Muhammed’in gözyaşını zayi etmiş oluyorsunuz. Bütün Ümmet-i Muhammed’in siz o gayretini, Ümmet-i Muhammed’in o çalışmasını zayi etmiş oluyorsunuz. Buna hakkınız yok. İster bunu siyasi partilerde yapın. İsterseniz bunu cemaatlerde, tarikatlarda, tasavvuf topluluklarında yapın. Eğer ki siz isterseniz dergahda olsun, bir tasavvuf topluluğunda olsun, bir sufi topluluğunda olsun, geldiğiniz ortamı, geldiğiniz hali ama çavuşsunuz ama zâkirisiniz ama bir görev yerine getiriyorsunuz.

Bu görevi kendi şahsi menfaatlerinize döndürüyorsanız, bu görevi yaparken suistimallere göz yumuyorsanız, bu görevi yaparken heva ve hevesinize, nefsinize uyuyorsanız, bu görevi yaparken şeytanlaşıyorsanız, şeytana uyuyorsanız bütün o cemaatle helâllaşmanız gerekir. Bütün o toplulukla helâllaşmanız gerekir. Sebep, çünkü size bu topluluk bir vazife verdi ama siz o vazifeden kaçtınız ama o vazifeyi suistimal ettiniz. Eğer o vazifeyi yapmayacaksanız, çıkacaksınız orta yere. O vazifeyi size tevdi eden kimseye diyeceksiniz ki ben bu vazifeden ferâgat istiyorum. Ve hatta bir kimse vazifelendirildiyse, vazifelendiren kimse onu sorgulayacak, onu yargılayacak. Vazifelendiren kimseye herkesin itaat etmesi bu manada farzayın.

Eğer bir usulsüzlük, bir yolsuzluk, eğer bir suistimal var ise, vazifelendiren kimseye bu beyan edilir. Kıymetli kardeşler, denilir ki burada bir suistimal var, burada bu vazifede bir eksiklik, bir noksanlık var. Bunun hallolması lazım, bunun çözümlenmesi lazım der. Eğer ki o vazifelik kimse bunu halletmez, bunu çözümlemezse, o vazifeyi tayin eden ne? Onun arasındaki bir meseledir. Ne bir şahsın vazifeyi kendi heva ve hevesinden ben terk ettim demeye hakkı vardır. Ne de o vazifeli kimseye, insanların heva ve hevesine düşüp, onu eleştirmeye hakkı vardır. Bunu büyüttüğümüzde, diyelim ki bir devlet statüsünde aldığımızda, insanlar onu seçmişler, belli bir makama getirmişler. O makama gelen kimse, o makamı etrafındaki insanlara şahsi menfaatler oluşturulsun diye getirmedi.

O makama getirilen kimse, Ümmet-i Muhammed’in hakkını, hukukunu, yaşadığı şehrin hakkını, hukukunu korumakla mükellef. Yaşadığı şehrin getirilmiş olduğu makamın hakkını, hukukunu yerine getiremiyorsa, bütün şehrin, bütün şehirde yaşayanların hakkının hukukunun haricinde, bütün Ümmet-i Muhammed’in ve o bölgedeki Müslümanların da hakkını, hukukunu boynunda ilmek gibi taşır. Kıymetli dostlar, bu ülkede 100 yıldan beri, 100 yıldan beri İslam yok. Bu topraklarda 150 yıldan beri, 200 yıldan beri İslam yaşanmıyor. Ve İslam’ın yeniden yaşanması için, İslam’ın yeniden hayat bulması, İslam’ın yeniden neşu neva bulması için, 250 yıldan beri alimlerinden tutun da ehli tasavvufuna, sufilerinden tutun da medrese talebelerine kadar herkes can, hıraş bütün gayretini verip çalışmakta.

Ve Ümmet-i Muhammed, Ümmet-i Muhammed’in önündeki seçilmişler, atanmışlar, bu 250 yıllık kan ve gözyaşıyla yorulu, 250 yıllık çileyle yorulu bir yolu, bir hareketi, bir diriliş hareketini kendi şahsi menfaatlerine, etraflarının şahsi menfaatlerine peşkeş çekiyorlarsa, ki çekiyorlar. Yemin ediyorum, 250 yıllık Ümmet-i Muhammed’in hakkını ve hukukunu boyunlarında taşıyorlar. Bu 250 yıllık Ümmet-i Muhammed’in çilesinin ve kan ve gözyaşının boyundurunun altındalar. Ya bu vazifeye gelmeyecekler, bu vazifeye aday olmayacaklar, bu vazifeye gelmek için can, hıraş uğraşmayacaklar, ya da bu vazifeye geldilerse bu vazifelerin hakkını, hukukunu riayet edecekler. Aynı şey bütün ehli tasavvufun şeyhleri, bütün ehli tasavvufun zâkirleri, bütün ehli tasavvufun çavuşları, naikleri, nâkipleri, nükabbaları için de geçerli.

Ey ehl-i tasavvuf, ey ehli tarîkat erbabı, 250 yıldan beri kan ve gözyaşıyla yoğrulan bir yolun müntesiplerisiniz. Gelin bu yolu heva ve heveslerinizi kurban etmeyin. Gelin bu yolu kendi para, pul, makâm, mevki sevdalarınıza peşkeş çekmeyin. Gelin bu yolu, bu mübarek ve kutlu yolu herhangi bir menfaatiniz için satmayın. Gelin bu yolu Kur’ân ve sünnet yolunu, bu ehl-i tasavvuf yolunu sımsıkı yapışıp dost doğru yaşamaya gayret edin. Dost doğru yaşayın ki arkanızdan gelen kimselere dost doğru bir yol bırakın. Çünkü bugüne kadar yaşadıklarımız, gördüklerimiz hiç iç acıcı şeyler değil. Ümmet-i Muhammed için üzülüyorum. Ülkenin Müslümanları için üzülüyorum. Ülkenin canhıraç İslam’ın yaşanması ve yaşatılması için her şeyini feda etmiş, canhıraç yolları düşmüş kimseler için üzülüyorum.

Onların emekleri adına üzülüyorum. Sizlerin bu emekleri zayi etmeye hakkınız yok. Sizlerin bu emekleri yollara atmanıza hakkınız yok. Sizlerin bu emekleri kalkıp da çarçur etmeye hakkınız yok. Vicdanınız sızlasın, vicdanınız titresin, kalbiniz titresin, yüreğiniz titresin, bütün vücudunuz titresin. Bir iş yaparken, bir şey yaparken, bir şey söylerken en azından bu 250 yıllık. Ama aslında Adem’den itibaren gelen Kur’ân Sünnet hak hakikat mücadelesine hıyanet ettiğinize, hainlik ettiğinize düşünerekten hareket edin. Ey ehli siyaset! Namazı, abdestli, orucu, dini öne koyaraktan belli bir noktaya, belli bir daireye gelen ve seçilmiş kimseler kılı kırk yarın, kılı kırk yarmazsanız Adem’den itibaren İslam mücadelesi veren, insanlık mücadelesi veren, adalet hak-hukuk mücadelesi veren bütün bu insanların hakkına hukukuna riayet etmemiş, onların hakkına hukukuna girmiş olacaksınız.

Adem’den beri gelen hak-hukuk savaşını, Adem’den beri gelen şeytanla olan savaşa ne azık ki siz ihanet etmiş olacaksınız. Çocuklarınızın üç beş kuruş paraları olmaya varsınız. Sizin üç beş kuruş paranız olmaya varsınız. Gidip de başkalarına imar kıyas vereceğinize, başkalarına paraları peşkeş çekeceğinize Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışıp Kur’ân ve Sünnet dairesinde yaşayıp Kur’ân ve Sünnet dairesinde hareket edin. Varın bir daha seçilmeyi verin. Namussuzluğunuzdan dolayı seçilmeyin. Namussuzluğunuzdan dolayı değil. Peşkeş çekmediğinizden dolayı seçilmeyin, seçilmeyecekseniz. Peşkeş çektiğinizden dolayı seçilmeyin. Etrafa, kamunun malını, belediyenin malını, devletin malını ve parasını çarçur ettiğiniz için seçilmemezlik etmeyin.

Çarçur etmediğiniz için seçilmeyin. Sizi alkışlayalım. Bağrımıza basalım yine. Soframızı oturtalım. Meclisimizi oturtalım. Ama sizler eğer ki Kur’ân ve Sünnet dairesinde durmaz, Kur’ân ve Sünnet dairesinde hareket etmez, Kur’ân ve Sünnet dairesinde yaşama ve yaşatma mücadele vermezseniz hakkımız sizlere helal değil. Açık ve net söylüyorum. Hakkımız size helal değil. Belediyenin parasını, malını, mülkünü siz etrafınızdaki insanlara kıyak geçiyorsanız, peşkeş çekiyorsanız hakkımız helal değil. Oturduğunuz makamların hakkını ve hukukunu vermeyip yakın dairenizde siz menfaat sağlıyorsanız hakkımız size helal değil. Seçilmiş milletvekilleri, eğer ki siz hakkı ve hukuka riayet etmiyorsanız ve etrafınızı menfaatlendiriyorsanız, etrafınızı nimetlendiriyorsanız size hakkımız helal değil.

Ey ehli sufi, ey ehli cemaat, ey ehli tarîkat, eğer ki siz de hak ve hukuk dairesinde dost doğru davranmıyorsanız sizlere de hakkımız helal değil. O yüzden, kıymetli dostlar, herkes vazifesinde ince düşünüp, vazifesinde ince hareket edip, vazifesinde dost doğru yapması gerekir. Bu vazife kutsal bir vazife. Bu vazife peygamberlerin vazifesi. Eğer ki sen peygamberin vazifesine ve peygamberin yoluna ve peygamberin nefesine müştahk isen, sen o yola girdi isen kılı kırk yanman lazım. Eğer sen o yolda yürüyeceğim diyorsan, sen peygamberle böyle baş başa yan yana diz dize durmak istiyorsan, siyasetçiler adaletten, hukuktan asla taviz vermeyin. Şeyh efendiler adaletten, haktan, hukuktan asla taviz vermeyin.

Şeyh efendilerinin etrafındaki kimseler, vazifelerinizi kılı kırk yararaktan yapın. Haktan, hukuktan, adaletten, çalışmaktan, mücadele etmekten, cihat etmekten geri durmayın. Heva ve hevesinize uymayın. Yoksa Adem’den itibaren gelen o halakada ne azıcık ki bulunamazsınız. Haklarınızı helal ediniz. Benim ağır konuştuğumdan şikayet edebilirsiniz. Ağır konuşuyor, ağır söylüyor diyenler, çok özür dilerim, bunu söylemek zorundayım. Sohbetlerimizi dinlemek zorunda değiller. Derslerini devam etmek zorunda değiller. Derslerini alabilirler, helallaşabilirler. Diyebilirler ki, yolunuz ağır, yolunuz sıkıntılı, biz bu ağır ve bu meşakkatli bu çileli yolda yürüyemeyeceğiz derler. Derslerini alırlar, helallaşırlar.

Biz de haklarımıza helal eder, yolumuza bakarız. Kıymetli dostlar, nerede ne zaman kimin neyi bırakacağını bilmiyorsak o yol yürünmez. Allah muhafaza eylesin. O yüzden herkes hata yapabilir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin dizinin dibinde duran Ashab dair hata yaptıysa Müslümanların, Sufilerin de hata yapmaları, onların da yanlışlık yapmaları gayet muhaldir, doğaldır. Hata yapan kardeşler dönerler, helallık alırlar, helallaşırlar. Ama yollarına devam ederler, ama yollarını bırakırlar. Çünkü yollar böyle ihaneti kaldıracak bir noktada değil. Siyasetçiler, bürokratlar hata yapabilirler, yanlışlık yapabilirler, heva heveslerine dönebilirler. Dönerler, helallık isterler, özür dilerler, yollarına devam ederler.

Eğer hata edenler hainlik yaparlar, yollarına devam ederler. Eğer hata edenler, hainlik yapanlar, bu noktada Ümmet-i Muhammed’in hakkını ve hukukunu çiğneyenler, özür dilemezler, helallık istemezlerse onlarla muhalefetimiz daha da sertleşecek. Bu da bilinmiş olsun. Biz muhalefetimizi saklamayız, muhalefetimizi gizlemeyiz. İnsanlar helallık istemezler, özür dilemezler, oradan geri dönmezlerse biz muhalefet etmekten de çekinmeyiz. O yüzden açık bir şekilde de muhalefet ederiz. O yüzden Ümmet’in malını, vatandaşın malını, kamu’nun malını, tüyü bitmemiş insanların, yetimlerin malını, her türlü adaletsizliğe, her türlü hukuksuzluğe, her türlü yanlışlığa karşı mücadelemiz devam eder. Haklarınızı helal edin, geceniz hayır olsun.

İnşallah Rahman, Cumartesi gün mesnevi sohbetleriyle devam edeceğiz. Şimdi inşallah sorularınıza geçeceğiz. Isındı mı makine? Olması küçük bir ventilatör mü alalım, ne yapalım ona? Ayarlayacaksınız, tamam. Hararetimizden, ne onun adı? Modern. Modern bile hararetimizde dayanamadı, ısındı. İnternette bir yavaşlama mı oluyor o zaman? Oldu, şu anda toparlandı. Bir arkadaş yeğliyor modemi burada. Allah yeğesin. İddidai bir durumda böyle yeğleyerekten bu geceyi bitireceğiz demek ki. Hakkınızı helal edin inşallah. Evet. Salim, bu sohbetleri paylaşmayla alakalı şey var. Linklerini mi paylaşabiliyorlar bir tek sadece? Bir tek sadece, içinden kes, kopyalı yapamıyorlar mı? Yapan yapıyor gene. Tamam, bu konuda bir sıkıntı yok yani.

Evet. Dışarı. Anladım, olumsuz bir şey paylaşılması. Paylaşımı açık ama değil mi bizim sohbetlerimiz? Evet. Kısıtlama yok. Anladım. Sohbetleri insanlar, kardeşler, herkes paylaşabilirler.


Sohbet Duyurusu ve Tevbe

Sohbetleri kesip de paylaşabilirler. İşi biliyorlarsa, Salim öyle diyor. Sohbet linklerini de paylaşabilirsiniz. WhatsApp gruplarını da paylaşabilirsiniz. Her yerde, internetinizde, her şeyinizde, sosyal medyada paylaşabilirsiniz. Bu konuda bir yasaklama yok. Selamun aleyküm. Din bir kültür müdür? Teşekkür ederim. Din bir kültür değildir ama zaman içerisinde din kendi kültürünü oluşturur mu? Evet. Ama din kültür değildir. Uzun bir soru mu? Artık bilmiyorum. Devam edeceğiz, okunacağız. Günümüz şartlarında insanlar salgın boyunca çok sıkıntılı günler geçirmektedir. Etrafımızda görüyorum insanlar birbirlerine, hele şu geçtiğimiz Ramazan ayında katarsak sadece sadaka niyetiyle yardım etmektedirler.

İnsanlar zekât ibadetine adete ihtiyacın var diyerek es geçmektedirler. Kimse kimsenin umurunda değil. Lakin zekatlarını vermeyen insanlarda madden, manen huzursuzluk çökmüş. Alma ağacında büyüdükler için vermeye alışmamışlar. Korku, endişe baş göstermektedir. İnsanlar hala akıllanmadılar. Burada kardeş hiç soru sormamış. Bir böyle mübaaz gibi bir yazı göndermiş kardeş ama ben soru bekledim. Bir soru yok. Arkadaşlar sadece soruları okuyabiliyorum. Hakkınızı helal edin inşallah. Selamun aleyküm. Ben bir konuda danışacağım. Akıl ile kalp arasında fiziken hissedebildiğim bir yol buldum. İstediğin an yukarı çıkabiliyor, istediğin an kalbe inebiliyorsun. Fakat ben kalbe indim, orada kaldım yukarı çıkamıyorum.

Çıkma çalışması yapmaya korkuyorum. Şimdi bütün düşüncelerim kalpteki kuvvetten oluyor. Orada kalmalı mıyım ya da ilerlememem bir başka yollar önerir misiniz? Ne yapmam lazım gelir. Bir kimse kalbe inmez. Burada bir tersine bir algılanma var herhalde. Kalp akıldan yukarıdır çünkü. Kalp akıldan yukarıda olduğu için bir kimse kalbe çıkar. O yüzden akıl yukarıda değildir. Kalp yukarıdadır. Çünkü eğer kalp yukarıda ise akıl kalbin emrinde olur. Bazen insanlar o zikrullahın kalbe inmesi demek bu et parçasını nitelendirir gibi nitelendiriyorlar. O yüzden beğenme, alkışlanma duygusundan kurtulmuş olursunuz. O yüzden beğenme, alkışlanma duygusu nefsani bir duygudur. O yüzden Allah için yaparsanız bu hem de nefsinizi terbiye etmiş olursunuz ve beğenmeyi, onaylanmanın köleliğinden kurtulmuş olursunuz.

Çünkü beğenmek ve onaylanmak köleliktir. Selamünaleyküm. Hocam kısmet olursa Bursa’ya yanınıza gelmek isterim. Almanya’dan selamlar. Aleykümselam. Buyurun gelin inşallah başımız gözümüz üstünde yerine zar. Eşim iki yaşındaki kızımızı kahvehane önünde toplanan adamların yanında oturtuyor. Birçok kez kendisine bu durumdan çok rahatsız olduğumu dile getirdim. Ama abarttığımı ve çok fazla korumacı davrandığımı düşünüyor. Bu yüzden söylediklerimi önemsemeyin. Benden abarsız da götürüyor. Bize nasihatte bulunur musunuz? Bırakın kız çocuklarına, erkek çocukların dahi bugünkü kahvehanelere gitmeleri, kahvehanelerde vakit geçirmeleri doğru bir davranış değil. Orada kahvehane kültürü edilmeleri doğru değil.

Selamünaleyküm. Allah rızası için dilenenler ve kendilerinden Allah rızası için isteyene vermeyenler Allah’ın rahmetinden uzaktırlar teberhane. Sokaklarda Allah rızası için dilenen kimselere vermezsek Allah’ın rahmetinden uzak mı oluruz? İsteyene bir kuruş da iki kuruş da olsa verilebilir. Bu noktada bir sıkıntı yok. Bir kardeş sadece hocam demiş kalmış 13.49’da. Selamünaleyküm hocam. Bir size bir sorum var. Bir otobüsteyiz. Yolcular iki kaptandan birini seçecek. Kaptanlardan biri Müslüman görünümlü ama güvenilmez. Diğer Müslüman değil güvenilir ama Müslümanları sevmez ezer. Başka otobüste yok. İlla gideceğiz. Ne yapabiliriz? Sen direksiyona geç. Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri işi ehline yapar, ehline verirdi.

Mesela hicriyet esnasında güvenilir bir yol mihmandırı, yol bilen bir kimseyle yola çıkmıştı. Müşrik de o kimse. Ve o müşrik kimseyle yolculuğa çıktı. O müşrik kimse ona yolu gösterdi. Bu noktada işi ehline vermek, liyakatlı kimselere vermek Allah’ın adaleti ve hukukudur. Eyvallah. Ama bir kimse böyle birisi Müslüman görünümlü ama güvenilmez. Eğer bir kimse Müslümanım diyorsa, öbürkü Müslüman olmadığını söylüyorsa güvenilmez olsa dahi biz Müslümanı tercih etmek zorundayız. Onu güvenilir hale getireceğiz. Ne yapacağız? Onun yanında duracağız. Onun etrafını ona göre insanlar koyacağız. Onu bu noktada hatadan, kusurdan uzak tutmaya gayret edeceğiz. Eğer illaki iki tane şoför varsa. Ama İslam böyle değildir.

İslam’da her daim alternatifler vardır. Bunu böyle biraz felsefik bir soru sormuşlar ama İslam alternatifsiz değildir hiçbir zaman. 35. Malum olduğu üzere daha önceki haftalarda 34 tane sual sormuştum. Bu suallerden ya da bazılarından rahatsız mısınız? Sizi üzüyor, kırıyor mu? Ben sorulan sorulardan hiç rahatsız olmam. Sorulan sorular da beni üzmez, beni kırmaz. Herkes kendi dairesinde istediği soruyu sorabilir. Ben de Kur’ân Sünnet dairesinde cevap vermeye gayret ederim. Biliyorsam bildiklerimi cevap veririm. Bilmiyorsam da derim ki bir dahaki haftaya öğrenir, gelir ona cevap veririm derim. Benim kendi mahremim olmadığım müddetçe soruları cevap veririm. Ama sizin daha önceki 34 tane sorunuzdan ama diğer kardeşlerin sorularından bugüne kadar rahatsız olmadım.

Üzülmedim, kırılmadım. Öyle söyleyeyim. Açık ve net. Suallere cevap verirken mimiklerinize kadar inceleyenlere veya bu soruları sorulmasından olabilir ki rahatsız olanlara, kızanlara ne tavsiyede bulunursunuz? Eğer edef ve haddi aşıyorsa bu suallere soran ikaz ve uyarı da bulunamayacak mısınız? Bu kadar sizi korumak sahi ki ile meşgul olan ve taassübane davranan takipçilerinize ne tavsiyede bulunur diyebilirsiniz? Ben normalde benim mimiklerim cevap verirken değişebilir. Bu gayet normal bir şey. Ben bazen sohbet ederken sorulara cevap verirken beyin geri mi veya içimi dışarı daha iyi dökebilmenin gayreti içerisindeyimdir. Bazen hatta Allah affetsin, böyle söylemek istemem ama içimden döktüğümü bazen dile dökmekte zorluk çekiyorum.

Hatta bazen acele ettiğimi de kendim de fark ediyorum sonra. O içimden o kadar çok hızlı geçiyor, onları normalde dile dökmekte zorlanıyorum. Bazen konunun ehemmiyeti, önemiyetine binaen benim mimiklerim değişebilir. Bu gayet normal bir şey. Bir şeye üzülebilirim. Bu normal. Bir şeye normalde olan bir şeye veya olan bir hadiseye kendimce canım da sıkılabilir. Ama bunun ne soru soranla alakalıdır ne de başka bir şeyle. O yüzden kardeşlerin soru soranları kızmaya da haklarının olmadığını inanıyorum. onları eleştirmeye de hakları yok. Bu benim birinci derecede kendi tasarrufum. İkinci derecede yakın dairemde arkadaşlarla istişare ederekten aldığımız bir karar. Bir karar bu böyle korona süreci devam edecek.

Korona sürecinin bir haftalık, iki haftalık bir mesele olmadığını ben kendimce de gördüm. Dedim ki biz Perşembe-Cumartesi sohbetlerine yine devam edelim. Hiç olmazsa böyle canlı yayın yaparız diye düşündük. yakın dairede arkadaşlarla kardeşlerle istişare ettik. Teknik ekip bu konuda fedakarlık edecek. Teknik ekibe bu mevzuyu konuştuk. Ben açık net söylerim. Onlar da canlı başla çalışacaklarını söylediler. Bu noktada bir başkasını ilgilendiren bir şey yok. Birinci derecede beni ilgilendiren bir şey. İkinci derecede muhakkak benim yakın dairemdeki kardeşlerim fikirleri düşünceleri bu konudaki istişarede aldığımız kararlar önemli. Ben böyle kalkıp da ben yaptım oldu diye bir şey yapan kimselerden değilim.

En azından yakınımdaki arkadaşlarla bu konuda istişare ederim. Bazı meseleleri daha geniş dairede istişare ederim. Öyle karar verir, yola yürürüz. O yüzden bu canlı yayın, hem sohbet hem soru cevap birinci derecede benim kendi tasarrufumda olan. Ondan sonra da diğer kardeşlerimle istişarede doğru gördükleri bir davranış ve hizmet. O yüzden burada olup biten hadiselerle sorulan sorulara hiç kimsenin söyleyecek bir sözü yok. Ben öyle düşünüyorum. Arkadaşlar soru soranları rahatsız ediyorlarsa bu da doğru değil. Hiç kimseye ilgilendirecek bir şey değil. Ben çünkü hangi soruya cevap verip vermeyeceğime burada ben karar veriyorum. Ben iştahat ediyorum. O yüzden diyeceksiniz ki soru olarak cevap vermediğiniz bir soru var mı? 3 aşağı 5 yukarı yok.

Bazı teknik sebeplerden dolayı telefonda geçenlerde bir sıkıntı çıktı. Oradan oraya telefonlara aktarmak zorunda kaldık. Başka bir şey yok. Öbür türlü bile bile kasıtlı olarak atladığım bir sorun da olduğunu inanmıyorum. Geylani Hazretleri teslimiyet ehli için sorgu ve suale lüzum yoktur diye buyurmuşlar. Bu sualleri hazırlayan en başta olmak üzere size birçok sual soran dervişler olmakta ve olacak da bu söz okunur okunmaz salt anlaşılan manasıyla size sual etmeyen teslimiyet ehli gibi anlaşılırsa ne buyurursunuz? Herkesin bir yolda herkes aynı şekilde yol gidecek. Böyle bir kaide yok. Ben zaten sufilik dairesinde böyle bir yolun da uygun olmadığı kanısındayım. Kimisi soracak, kimisi aklına uyacak, kimisi rüyâ görecek, kimisi kalbine ilhâm gelecek, kimisi bir şey duyacak, bir şey duyunca gelecek, soracak.

Hazret-i Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri müşrikler sual ederlerdi. Müşrikler sual edince Âyet-i Kerimeler inzal olurdu. Müslümanlar gelir sorarlardı. O zaman da Sünnet-i Seniye hikmet zuhur ederdi. Medîne’ye, Münevvere’ye hicret edince oradaki ehli kitap soru sormaya başladı. Bu sefer ehli kitapla alakalı Âyet-i Kerimeler inmeye başladı. Ve yine ehli kitapla alakalı veya diğer meselelerle alakalı Müslümanlar soru sordular. Ve hikmet Sünnet-i Seniye zuhur etti. O yüzden sufilin kendi zamanında, kendi yerinde, kendi dairesinde anlaşılabilmesi için muhakkak ki soru soranlar olacak. Ve ben o soru soranların da Cenâb-ı Hak tarafından manevi bir şekilde vazifelendirildiklerine inanıyorum.

Ve onların o sorularıyla da manevi bir yolun açıldığına inanıyorum. Ve bir eksiklin giderildiğine inanıyorum. O yüzden soru sormamak da yoldur, soru sormak da yoldur, kah sorup kah sormamak da yoldur. Ben bu noktada illaki herkes soru soracak veya hiç kimse sormayacak, teslim olacak. Ben bunlara katılan bir kimse değilim. Ashab nasıl dini soraraktan öğrendiyse ve Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hazretleri ibadetlerinizi benden gördüğünüz gibi yapın dediyse çünkü görmek dahi bir cevap almaktır. Görmek dahi o konuda irşad olmaktır. O yüzden şimdi insanlar üstadlarının yanında dizinin dibinde değil, soraraktan öğrenecekler. Her yerde kardeşlerimiz var. Her yerde kardeşlerimiz olunca herkes kendince ama sohbetleri dinleyerekten ama soru sorarak tan ama soru soranların sorularına verilen cevabları dinleyerekten yolu öğrenecek.

Bu söz ile hangi vasıfta olan dervişler kastedilmiş olabilir? Geylan Hazretleri teslimiyet ehli için sorgu ve sualelerin lüzumu yoktur dediği teslimiyet ehli için. O da normalde fena fi şey haline gelirse bir kimse o kimse soru sorma ihtiyacı duymaz. Ama fena fi şey, fena fi resul haline gelmeyen bir kimse soru sorar bunda bir beis yok bunda da bir sıkıntı yok. ilmel yakin, aynel yakin, hakkel yakinlik söz konusu ise bir kimse bir üstada hakkel yakin noktada durduysa evet onun soru sorma ihtiyacı kalmaz. Ama bir sufi bir üstada hakkel yakin dairesinde değil ise evet o soru sorma dairesinde durur. Ha bu sormuyor hakkel yakin mi değil onun da yolu odur illaki üstada hakkel yakin olanlar soru sormaz disturu da tırnak içerisinde doğru değil.

Bence insanlar soru sorsunlar, sorsunlar ve öğrensinler. Hakkel yakin olan dahi sorsun dizimizin dibindeki dahi sorsun ve öğrensin. Çünkü ilim dilden dile gönülden gönülle nakledilecek olan bir şeydir. Siz şeyhinize soru sormaz mıydınız? Sorardım neden sormayayım şey efendi sorardı bana ben şeyhime sorardım usta efendi bu nedir derdi ben cevaplandırırdım. O bana sorardı ben ona sorardım. O analiz olarak sorardı bu konuda analizin nedir bağında sorardı. O yüzden soru sorulur neden sorulmasın ki? Ben soru soran kardeşleri severim. Soru 37. İbn-i Ömer Radel-Lahu an anlatıyor. Resûlullah aleyhisselatü vesselam buyurdular ki hakkında vasiyet edebileceği bir malı bulunan Müslüman kimsenin vasiyeti yanında yazılı olmaksızın iki gece geçirmeye hakkı yoktur.

Hazret-i Ebu Hürerre Radel-Lahu an anlatıyor. Resûlullah aleyhisselatü vesselam hangi sadaka eftaldir diye sorulmuştu. Sağlıklı ve fakirlikten korkup zenginliğe ümit bağladığın mala karşı cimri olduğun halde tasattük etmen. Bu şekilde tasattük can boğazına girip de falan şu kadar, feşmankana bu kadar diyeceğin zamana kadar devam ettir. O sırada yaptığın tasattükün sana bir faydası yoktur. Çünkü malın artık zaten birilerinin olmuştur. Bu hadisler ile şeyhlerin vasiyet hazırlamaları tasavvuf tarihinde nasıl olmuştur? Ve bu konuda zat-ı alileriniz, dervişlere ve dergaha ne gibi vasiyetlerde bulunmak ister? Ve bu konuda hazırlanmış ve hazırda tuttuğunuz yasılı bir vasiyetnamınız var mıdır? Ve hatta olmalı görüşlerine ne buyuruyorsunuz?

Bu parantez içerisinde bu soruda kastımız kimsenin şahsi malları değildir. Kastın öyle de olsa önemli değil. Benim üzerimde benim bildiğim, bilmediklerim varmış haberim yok. Benim bildiğim bir malım mülküm yok. Benim hatta tabiri çay ise dikili ağacım bile yok. Bu yüzden bu konuda ne yazık ki arkamdan gelenlere herhangi bir mal mülk bırakabilecek noktada değilim. O yüzden böyle bir vasiyet etmeme de gerek yok. derler ya bu dünyada dikili bir ağacı yok diye, benim de bu dünyada üzerime kayıtlı herhangi bir dikili bir ağacım yok. Ha bilmediklerim varmış haberim yok. Onu da değişik sosyal medyadan, bizim malüm gazeteciden filan duyuyoruz.


Müflis, Vasıyet ve Duâ

Ondan sonra çok malım mülküm varmış. Ondan sonra diyorum getirin şu malım mülkü yiyeyim satayım yiyeyim diyorum. Kimse getirmiyor. Evet, öbür türlü içinde bulunduğumuz toplulukla alakalı benim söyleyeceğim ben öldükten sonra şunu şöyle yapın diyeceklerimi anlatacağım. Yapın diyeceklerimi hemen hemen söylediğime inanıyorum. Yazılı olarak bir şey bırakmadım hiç. Çünkü bütün arkadaşlar sözlü olarak neyi ne yapacaklarını biliyorlar. Eğer ki rüyamda, halimde bir kimsenin şeyhli üstatlarını görsem onu da yazılı olarak yazar. Zaten bütün arkadaşlara da kardeşlere de açıklarım. Bu noktada bir sıkıntı yok. Ama bir çalışmamız var, şöyle bir çalışmamız var. bunu inşallah en yakın zamanda sonuçlandıracağız.

Belli bir, belli şeyler hazırlansın, belli şeyler olursun diye bekliyorum. Bütün vazifeli kardeşlerin vazifeleriyle alakalı icazetlerini Allah izin verirse, ömür verirse inşallah yazdıracağım. Eşref olur, Rumi Hazretleri, on sekiz şeyhi hizmet ettim. On dördü benden feyiz aldı. Ben dördünden feyiz aldım. Sözüyle anlatmak istemiş, ne anlatmak istemiş olabilir? Bir şey hangi vasıfta olan müridine nasıl feyiz alır? Bütün mürîdler, mürşitler birbirlerinden feyizlenirler. O yüzden bu mürşitlerin eksikliği değildir. Gerçekten birbirlerinden faydalanabilirler. Bununla alakalı bir, gerçekten mürşid olan bir kimsenin bundan haiflanacak bir hali yoktur. Hatta bir müridinden feyizlendi, bir müridinden faydalandığı için Allah’a hamd etmelidir.

Etrafında bu tip insanlar var diye. Bunu böyle bir mürşidin mürşidliğine leke değildir. bunu örneklemek belki de abdest kaçabilir ama Hazret-i Peygamber’in, sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin, Hazret-i Ömer efendimiz’e hacca uğurlarken beni de orada unutma. Burada da bir kardeşin var, bu kardeşin de orada unutma deyip ondan dua istemesi gibi. O yüzden bunda bir beis yok. Onun Peygamberliğine nasıl bir zarar helal getirmediyse bir mürşidin de müridinden feyizlenmesi onun mürşidliğine zarar değildir. Mürşidliğine helal getirmez. Derviş hak da olsa şeyhinden başkasının sözünü dinlemeli midir? Dinlememeli midir? Ben genel olarak söz dinlemek değil bu. Bir şey yapılacaksa, bir şey denilecekse ben üstadımı dinledim.

Başka hiç kimseyi dinlemedim. O yüzden üstadım ne dediyse yerine getirdim. Benden rahatsız olanlar da oldu, benden şikayetçi olanlar da oldu. Benim yapmış olduğum vazifeden rahatsız olanlara söylediğim söz şuydu. Benim bu vazifeye şeyhim getirdi. Rahatsızlığınız varsa gidin şeyhime söyleyin. Veya beni şikayet edenler de oldu. Ben vazifemi doğru yapıp yapmadığıma baktım. Vazifemde bir eksiklik var mı yok mu ona baktım. Ama dinleme noktasında ben birisini dinleyeceksen bir şey yapacaksam ben üstadımı dinledim, başka kimseyi dinlemedim. Bir de benim belki de en önemli avantajlarımdan birisi benim önümde hiç kimse yoktu. ben ders aldım, ders aldıktan çok kısa bir süre sonra Şeyh Efendi benim Bayinder’ın zakiri yaptı.

Öyle olunca benim önümde daha büyük bir zâkir, daha büyük eski bir zâkir ve hatta benden daha böyle etkili, yetkili bir kimse yoktu. O yüzden Şeyh Efendi Hazretleri de böyle beni tabiri caizse bir halifede olması gereken bütün yetkiyle donattı. Allah ondan razı olsun. Ben öyle bir yetkiyle zakirlik yaptım, vazife yaptım. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi vefat edinceye kadar. O yüzden bir zakire tabi olmadım. Ama bizim şimdi kardeşlerimiz zakirlerine tabi olurlarken onlar da kendi topluluğumuzun içerisinde yapılacak olan işlerle alakalı. Yoksa bir zakire tabi et, bir şeyhe tabi et, tabi olmak gibi değildir. Zaten öyle olurlarsa onlar da feyz ve bereketleri kesilir, yol alamazlar. O yüzden bir zakire ağabey gibi tabi olacaklar, ağabey gibi onu dinleyecekler, ağabey gibi hareket edecekler.

O yok, ağabeyi kendilerince şeyh yerine koydular ise o zaman orada da sıkıntı olur. O yüzden ben Şeyhim’den başka kimseyi dinlemedim. Benim bildiğim yol buydu, benim bildiğim doğru da buydu. Benim de kardeşlere tavsiye edeceğim şey budur. Bir kimse bir sufi ise, bir derviş ise Şeyhim’den başka hiç kimseyi dinlememesi bence doğrudur. Çünkü bazı şeyler vardır. Kur’ân ve sünnet tarihinde doğrudur ama perhiz etmek gibi. Üstadı ona bir şey perhiz etmiştir. Bir şey ona perhiz etti ise bir başkası ona der ki bu nasıl bir perhiz, bu haktır, bunu yap diyebilir. Nasıl ki bir kimse şeker hastası ise, şeker hastasına karşılık perhiz etmek zorunda ise bir sufi de şeker hastası bu tatlı helal deyip yemiyorsa bir sufi de her şey hak, her şey helal deyip her şeyi yapabilecek diye bir kaide yok.

Nefis terbiyesi var çünkü. Bir derviş dünyada Cemali Muhammed’i sallallâhu aleyhi ve sellem ile müşeref olmazsa yarın ahirette dahi müşede-i cemalden mahrum olur mu? Bu endişe ise doğru bir endişe midir, ümit var mıdır? Yoksa bu müşahade ve müşerref olma durumu ezel-i nasip meselemizidir. Bu konuda ne tavsiyede bulunursunuz? Gönül arzu eder ki bütün derviş kardeşler, bütün ümmet-i Muhammed, Hazret-i Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin Cemali ile müşeref olsunlar. Gönül arzu eder ki bu dünyadaki müşeref olsunlar. Hatta Cenâb-ı Hakk’ın Cemali ile müşeref olsunlar. Cenâb-ı Hakk’ın Cemali sıfatı onların üzerinde tecelli etsinler, tecelli etsin. Onlar da Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını müşahede etsinler.

Ben derviş kardeşlerin bu ümit ile bu konuda gayret etmelerini ve muhakkak ölmeden kardeşlerimizin bu Cemalleşmeleri gerçekleştireceklerini inanıyorum. Bu biraz şatahatvari olacak ama şu ana kadar vefat eden kardeşlerin büyük bir çoğunluğunun bu müşahede ile vefat ettiğine şahidin, Cenâb-ı Hak kardeşlerimizin inşallah aşkının samimiyetini arttırsın. Rabbim hepsini de Hazret-i Muhammed Mustafa’nın sallallâhu aleyhi ve sellem ile Cemalleşme, Cenab-ı Hakk ile Cemalleşmeyi nasîb eylesin inşallah. Soru 41. Bazı dervişler bu yolda çeşitli vesileler ile girmiş fakat yol alamadığını, düzelemediğini düşünmüş ve bir müddet sonra bu halinden ümit kesip ne yapalım kader böyleymiş demesi hafazanallah, haşa.

Kadere mi suç bulmuş olur? Ben her başarısızlıkta kader böyleymiş diyene Allah’ı suçladın, kendi başarısızlığını bir başkasının üzerine Cenâb-ı Hakk’ın üzerine atfettin derim. Çünkü Cenab-ı Hakk siz yaptıklarınızı önünüzde bulursunuz der. Cenâb-ı Hak başka bir ayeti kerimede siz çalışın, sizin çalıştığınızı gökte melekler yerde insanlar görür ve bilir der. O yüzden Allah bir adım gelene on adım geleceğini söylüyor, on adım gelene yüz adım geleceğini söylüyor. Kim bir adım atarsa Allah ona on adım gelecek ve hatta yolumuzda mücadele edenlere yolumuzu açarız diye o kimsenin ümit kapısını aralamış koymuş kim tövbe ederse tövbesi kabul olunacak, kim Allah’ı zikrederse Allah onu zikredecek, kim dua ederse Allah onun duasını kabul edecek.

Bunlara açık bir şekilde Allah vaat etmiş, Allah’ın vaadi haktır. O yüzden bir kimse ümit kesip ne yapalım kader böyleymiş demek o kimsenin çalışmadığını, gayret etmediğini, ümidini kestiğini ve ümit kesmenin de şeytandan olduğunu bilmesi gerekir. Malum olduğu veciyle Yunus Emre Hazretlerinin 18 yıl hizmet ettiği dergahı bir şey olamadım sahikiyle bırakıp ki tihir rivayet edilir. Bu ümitsizlik midir ya da nedir tavsiyeleriniz nelerdir? Olabilir bir kimse böyle bir kabız haline düşebilir ama bu dergah ümitsizler dergahı değil. O yüzden kim tövbe etmiş de tövbesi kabul olmamış, kim zikretmiş de zikri onun yüzüne paçavra gibi atılmış, kim dua etmiş de duası kabul olunmamış, kim mücadele etmiş de yolu açılmamış.

Buna katılanlardan değilim. O yüzden ümitsizliğe düşmeden, yeise düşmeden, boşluğa düşmeden, heva ve hevese düşmeden, ümit ederekten, sımsıkı yapışarak yollarına devam edecekler. Olumsuzluklar yaşanabilir, eksiklikler, noksanlıklar olabilir, gevşeklikler, tembellikler olabilir. Herkes tövbe edip sımsıkı yapışıp yoluna devam edecek. Biz Yunus Emre değiliz. O yüzden Yunus gibi 18 yıl rivayet edildiği doğru ise kapısında durup benden bir şey olmaz deyip çekip gidecek olanlardan da değiliz. Biz bir kütük dahi olsak yolda dururuz, bir kütük gibi dahi olsak kapıda dururuz. Bir gün gelir, o usta biz desek ki şimdi, ben orman işletmesinde çalıştım. İnsanlar alırlar belli ağaçları. Yamuk ağacı ustasına denk gelirse onlar ıslatırlar.

Hatta böyle çekmelerle çektirirler, kalıba katarlar. O yamuk ağacı ısıtırlar, ıslatırlar, düzeltirler, kalıpta tutarlar. Bir bakmışsınız o yamuk ağaç dümdüz olmuş, harika ondan işler çıkarırlar. O yüzden bir kimseyi ağaç yamuk olabilir, usta bir gün onu kullanacağı yer bulur, usta bir gün onu alır, kalıba sokar. Kalıba soktuktan sonra ama kalıba sokaraktan ama daha da eğerekten ama onun üzerinde bir işlem yaparaktan o bir yere monte edilir. O yüzden ben hep söylerim, dervişin kötüsü dahi lazımdır. Kötü olarak görür insanlar onu. Ben onu kötü olarak görmem. Ben kendimce derim ki o da bir gün lazım olur derim. O da bu dergahın bir insanı, bu dergahın bir değeri derim. Herkes hatta çok eleştirilirim.

Bunu neden tutuyorsun? Hatta onlar benimle önceden şimdi artık böyle çarşı baca dolaşamıyorum, gezemiyorum, vaktim yok, zamanım yok. Çok böyle şeyim de yok, iştahım da yok öyle diyeyim. Zaman zaman böyle onlarla bir araya gelir çarşı baca gezerdik. Arkadaşlar eleştirirler diye neden böyle insanlarla geziyorsun diye. Çünkü onlar bana ihtiyaç duyarlar, benimle görünmek isterler. Ben de onlarla görünürüm. Ben onları atmam satmam derim ki yamuğu da olacak, eğrisi de olacak, çürüü de olacak, çarığı da olacak, eksiği de olacak. O bu dergahta olduğu müddetçe ben onu bir dergahın değeri olarak görürüm. Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri çürük bir hurma kütüğünün üzerine çıkıp vaaz ediyordu.

O çürük hurma kütüğü dahi işe yarıyordu Hazret-i Muhammed Mustafa’nın dergahında. O yüzden ve o çürük hurma kütüğü yeni bir minber olunca ağlayıp sızlamaya dövünmeye başladı. ona dedi ki cennette beraber mi olmak istersin, burada mı beraber olmak istersin. O yüzden buradan hareket ederekten dergahtan ayrılmayan, dergaha sırtını dönmeyen, ondan sonra dergaha ihanet etmeyen ama çürüktür, çarıktır, yamuktur, eksiktir, fazladır, o bizimdir. O yüzden hatta piyasa tabiriyle söyleyeyim çöptür. Ben derim çöpüm dahi kıymetlidir. Ben bir çöpü atarken bir daha kontrol ederim. İşin içinde işe yarayacak herhangi bir şey var mı, gözümden kaçmış bir şey var mı? Kıymetli bir evrak olabilir, benim kullanabileceğim bir eşya olabilir, benim kullanabileceğim bir malzeme olabilir.

Hiçbir işe yaramazsa bibez parçasıdır, ben onunla yerleri silerim derim. O yüzden bir çöpü atarken daha dikkatli atarım. Sebebi de o bir işe yarayabilir. O yüzden kim olursa olsun ben hiçbir derviş kardeşimizi işe yaramaz, çöpe atılacak bir kimse olarak görmem. meşhurdur ya kısa, bir kimse gelir bir şeyhe der ki, efendim ben sizden ders alacağım ama ben çok küfür ediyorum der. Ben çok küfür ediyorum deyince, şeyh efendi az konuşmak için bir ağız taşı varmış onun. O da sünnettir ya, Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. mağarada Hz. Ebubekir Efendimiz radıyallahu anh Hazretleri zehirlenince yerden bir tane taş aldı, taşı ağzında ıslattı. Hz. Ebubekir Efendimizin ağzına verdi taşı, zehir onun kanını zehirlemesin diye o taşı emdi Hz.

Ebubekir radıyallahu anh Hazretleri. O taş çok böyle Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz.’nin mübarek tükürüyle bereketlendi. Hz. Ebubekir’den Ömer’e, Ömer’den Osman’a, Osman’dan Ali’ye radıyallahu anh Hazretleri’ne geçti o taş. Hazret-i Ali radıyallahu anh Hazretleri’nden sonra şehit olunca o taş ortadan kayboldu. Şu anda o taş kayıp, Allahu alem Mehtal’i resulün zuhur edince o taşı yeniden bulacak inşallah Rahman. Ve ağız taşı, sufilerin ziynetlerinden, çeyizlerinden birisidir. O Şeyh Efendi Hazretleri de ağzından taşı çıkardı, yeni taze müridin ağzına verdi. Dedi ki, sen bu taşı ağzında taşı devamla Allah’ı zikret, böyle küfür edecek bir şey geldiğinde taşı hatırla dedi. Yolda yürüyorlar tabii, yolda yürürken bir kimse geldi dedi ki Şeyh Efendi’ye, efendim bir sorun var buyur sor dedi.

Bu az önceki otobüse benzer bir soru. Dedi ki bir kimse bir şeyftali fidanı dikse ve şeyftali yetişse, sonra şeyftalisi olsa, yıllar sonra o şeyftali kendisi önce yemesi tadına bakması hakkı değil mi dedi. Şeyh Efendi de hakkı dedi. Peki efendim insan bir kız çocuğu dünyaya geliyor, yetiştiriyor. Ondan sonra önce onun tadına kendisi bakması hakkı değil midir deyince, Şeyh Efendi Hazretleri canı sıkıldı, üzüldü, sinirlendi. Ondan sonra o yanında küfreden mürid dedi ki şu taşı oğlumu ağzından taşı çıkar dedi. Ağzından taşı çıkarınca o mürid dedi ki efendim ben böyle bilmem ne bilmem ne bilmem ne çocuklarına, bunları bunları bunları böyle bilmem neleri küfrediyorum ben dedi. Şimdi o yüzden bazen kardeşler birini Allah rahmet eylesin bir kardeşimiz için söylüyordu bazı kardeşler.

Onlar muhalefet ediyorlardı. Diyorlardı ki yanında küfreden bir kimse var. bir kardeş böyle arada küfrediyordu. Ben içimden de diyordum ki onun küfrü bazen küfretmesi sizin seviyoruz diye durmanızdan daha eftal diyordum ben kendimce. Onun küfrünü hak olarak gördüğümden değil bazen öyle kardeşler vardır, üzerinde kusurlar vardır. İnsanlar o kusurları görürler ama o kimse kendisini kusursuz gören kimse o kardeşin manevi olarak yanından bile geçemez. Sebeb sevgide muhabbette bağlılıkta teslimiyette öbür o kusur görenden daha ileri olabilir. O yüzden ben hiçbir kardeşi böyle yol alamaz yol gidemez diye düşünmem.


Mürşide İtirazın Âkıbeti

Yeterli ben hatta derim ki bazı kardeşler için sizin yolda bulunmanız dair büyük kerâmet, büyük bir mesele derim. O yüzden kimseden ümidimi kesmem. Mürşide itiraz kastıyla gerek kalben gerekse lisanen niçin diyen ebediyen ifla olmaz. Altı. Gazzizade vakıatta alınmış bu. Müridin mürşidine ne surette olursa olsun itirazına asla cevaz yoktur. İnsanlık hali mürşidinden edebe aykırı bir hareket zuhur ederse asla kalbiyle ve diliyle itiraz etmeyip elbette bunda bir hikmet vardır mı demelidir. İflah olmaması ne demektir? Mürşidden edebe aykırı gözüken ne gibi şeyler olabilir? Mesela ben geçen gün eşcinsellerle alakalı, neden eşcinsel diyorsunuz? İbne’ye, İbne deyin dedim. Şimdi bu sözü alıp nasıl böyle edebe mu gayrı bir söz kullandı, bir üstâd böyle söz kullanır mı diyebilir.

Örnekliyorum onu. Veya da zaman zaman ya bak ya şunlara da taş attı, bunlara da laf attı diyebilir. Bunlar aslında bir müridin eleştirmemesi gereken. Onun üzerinde eğer anlamadıysa kafası almadıysa onun o konuda hikmet görmesi lazım. Ortalıkta bir günah-i kebari var mı? Yok. Ama kendince o sözü o edebe mu gayrı o hareketi kendince edebe mu gayrı görüyor olabilir, biliyor olabilir. Bu kültürel bir şeydir, bu ailevi bir şeydir, bu bölgede o topraklarda öyle görülebilir. O yüzden müridlerin bu benim ölçümdür, öyle söyleyeyim. Bizim ölçümüzdür. Kur’ân ve sünnete aykırı olmadığı müddetçe mürşidin de hata, kusur, itiraz görmemesi gerekir. Ancak açık, bariz bir şekilde Kur’ân ve sünnete aykırıysa o zaman bu ayrı bir şekilde söylenir.

Mesela eşcinsel ilişkilerde ibne denilmesinin dinen, şeriaten hiçbir sıkıntısı ve sakıncası yoktur. Örnek buna Türkiye Diyanet Vakfı’nın ansiklopedisinde görülebilir. Türkiye Diyanet Vakfı’nın ansiklopedisine baksalar, Diyanet Vakfı’nın ansiklopedisinde eşcinsellerle alakalı ibne denilmesinin hatta ibne denilmesinin bu noktada öyle denileceğini, isimlerinin o olduğuna dair Diyanet Vakfı’nın ansiklopedisinde var. Demek ki bu söz abes bir söz değil. Demek ki bu söz böyle edebe mugayir bir söz değil. Ama velakin insanlarda şöyle bir algı var. bu ibneli yapan kimseyi horhakir göreceklerini, ibne diyeni horhakir görmeye çalışıyorlar. Bu bugünkü ne yazık ki kültürün getirdimiş olduğu bir şey. herkes böyle bir de LGBT.

Ne bu LGBT? Bunun açılımını bilen var mı? Yok. Bütün belediyeler onlar bunlar LGBT sevicisi olmuş. LGBT ne? Eşcinsel. Kadın kadına sevgilenecekler. Biz bunu destekliyorlar. Veyahut da erkek erkeğe sevgili olacak. Erkeğin birisi kadınlık vazifesi yapacak. Öbürkü de şey yapacak. bu pisliği, bu necazeti. bu lanetlik bir fiiliyat yapan kimseler, fiiliyat yapanları, insanlar kendilerince onları hoş görmeyip, onlara karşı bir tavır takınacaklarına ne yazık ki bunları beğen eden kimselere tavır takınıyorlar. Ve diyorlar ki nasıl böyle bir söz söyleyebilir? Ya ne söyleyelim? fuğuş yapan kimseye faişe diyor muyuz? Evet. Bunun dili bu mu? Evet. şimdi Kur’ân’da da fahşa olarak geçiyor mu? Evet. Normalde fuğuşu eşkare yapan bir kimseye nasıl faiş ediyorsak, eşkare kendisine erkeklere kullandıran bir kimseye de erkeğe de ibne denir.

Başka bir şey denmez. Bunu şimdi vay ya nasıl böyle söyledi canım kardeşlerim? Bunu böyle söylemediğimiz zaman söylemediğimizden dolayı bu iş zaten arttı, çığırınlığın çıktı. Ya nasıl bir örneğin siyasete karıştı? Neslinin siyasetine karışmıştım, karışmışım. Bugüne kadar ben kardeşlerimden bir partiye oy mu istedim? Hayır. Kardeşim orta yerde bir haksızlık var, bir hukuksuzluk var, orta yerde bir adaletsizlik var. Bunları dile getirmek neden siyasete girmek olsun? Türkiye’de bakın Türkiye’de sadece uyuşturucudan tedavi olmak isteyenler son 10 yılda %800 artmış. Bunu dile getirmek siyaset mi? Türkiye’de uyuşturucu kullanımı son 10 yılda %1700 kusur artmış. Bu normalde siyaset yapmak mı? Ben bir yaraya parmak basıyorum. 110 bin kadın vesikalı huuş yapıyor Türkiye’de. 110 binin üzerinde de kadın müracaat etmiş, huuş yapmak üzere devletten müsaade istiyor.

Ben bir yaraya parmak basıyorum. Diyorum ki ey ümmet-i Muhammed, ey Türk milleti, ey buradaki Müslüman millet, gayrimüslim millet, bu topraklarda yaşayanlar. Bakın bizim önümüzde çığ gibi büyüyen bir problem geliyor. Bir uyuşturucu problemi geliyor, bir huş problemi geliyor, bir ibnelik problemi geliyor. Bunlar aileleri yok edecek, bunlar önümüzdeki gençliği batıracak olan şeyler. Bakın bir problem geliyor. Problem ne? Bu eşcinsel, bu ibneler YouTube’da ondan sonra oğullarda köşe başlarını tutmuşlar. Bunların binlerce milyonlarca gençler bunlardan zehirleniyorlar ve bunlardan zehirlenerekten herkes ibne YouTuber’u olma yoluna girmiş. Kendince gözünü kaşını yaptırıp gevşek gevşek konuşup kendince YouTuber’luya çıkmışlar ve burada kendilerince bir necasetin, bir pisliğin içerisine giriyorlar.

Gelin bunları görün, gelin bunları tanıyın diye bir hastalığa, bir probleme ben kardeşleri, arkadaşları uyarmaya çalışıyorum. Bakın bununla alakalı da biz hepimiz canla başla çalışmaya, herkes kendi elince kendince bir şeyler yapmaya çalışıyor. Örneğin yarın akşam bizim bu konudaki çalışmalar yapan bayan kardeşimiz, psikolojik danışmanlık üzerine görev yapan, vazife yapan bir kardeşimizin saat 22’de canlı yayını var. Bu canlı yayını muhakkak pskdanışmanigara adı altında, Instagram’da canlı yayın yapacak. Hatta yarın bunun inşallah ben program logosunu, program afişini yayınlamayı düşünüyorum. Yarın akşam mutlaka bunu çocuklarınızı izletin, mutlaka bunu evlerinizde izleyin ve bu konuyla alakalı defalarca benimle istişare etti.

Yarın akşam bununla alakalı canlı yayına bir kardeşimiz bu pisliğe bulaşmış, sonradan tövbe etmiş, kendini buradan kurtarmış bir kardeşimiz kendi deneyimlerini bu konuda kendi bilgilerini ve tecrübelerini aktaracak. Bu çok önemli bir rahatsızlık. Bakın bunları dile getirmek edepsizlik değil, bunları dile getirmek hayasızlık değil. Hazret-i Mevlânâ Celalettin Rum Hazretleri, seli baştan önleder. Biz seli baştan önlemenin gayreti içindeyiz. Bir kardeşlerimiz de bunu, vay bu sözü nasıl böyle söyledi, vay bunu nasıl dedi deyip sanki edebe mugayir bir söz söylemişim gibi kalplerinden veya dillerinden böyle geçirebiliyorlar. Bilmediklerinden kaynaklanıyor veyahut da gelecek olan o büyük hastalığı, gelecek olan büyük tehlikeyi görmüyorlar.

Hele gençlerimiz 25-30 yaşına kadar olan gençlerimiz gelecek tehlikeleri görmekten çok uzaklar. Hayat tecrübelerinden çok uzaklar. Neyin ne olduğunu bilmekten çok uzaklar. Öyle olunca o karanlığı veya gelecek olan o bataklığı görmekten çok uzaklar. Bunları uyarmak için bazen keskin lafızlar kullanabiliyoruz. Bazen heyecanla keskin kelimeler cümleler çıkabiliyor. Ama artık öylesine bir hal alıyor ki, sokakta yürüyemez hale geldik. Bakın sokaklarda yürüyemez hale geldik. Çıplaklıkta öyle bir hale geldik ki artık sokakta yürüyemiyoruz. Kafamızı nereye çevireceğimizi şaşırdık. Kıymetli dostlar, öyle bir hale geldik. Öyle bir hale geldik ki artık otobüse nasıl bineceğiz, taksiye nasıl bineceğiz, yollarda nasıl dolaşacağız, utanır hale geldim.

Ben yollarda dolaşamıyorum. Ben taksiye, otobüse binemiyorum. Utancımdan binemiyorum. Kafamı nereye çevireceğimi şaşırıyorum. Ve bir de ne o? Şöyle bir sologan geliştirdiler. Bakmasınlar. Canım kardeşim önümüze bakıyoruz zaten. Önümüze baktığımızda yolumuzu göremiyoruz. Ne yapalım? Yola bakmayalım mı? Siz öyle giyinmeyin diyeceğiz neredeyse. yok. bir kimsenin örneğin, adliyeye gelirken ya hiç olmazsa örtünün, hastaneye giderken biraz daha biraz usturuplu bir şeyler alın üstünüze başınıza. her şey fora, her yerde öyle. Allah affetsin ağızlarında maske var kapalı ama her taraf açık. Ben diyorum ki ağzını kapattığı insanlar her yerlerini açtı. E şimdi böyle bir hali olunca bu sefer bunları da dile getirince vay sen nasıl bunları dile getirirsin deyip bazen kardeşlerimizin kalbinden, dilinden bu tip şeyler çıkıyor mu?

Evet. Evet. Kur’ân ölçümüz şu. Kur’ân ve sünnet aykırı olmadığı müddetçe hiç kimse itirazı eline ve diline dolamasın. Anlayamadıysa sorsun. Bakın. Bakın. Anlayamadığını sorsun. O yüzden sormak önemli. Kadınlarda makâm olarak sadece çavuştuk biliyoruz. Kadınlarda nakip nügabbalık verilir mi? Kadını iderlese adı sana olmaz mı? Adı sana olur. Normalde çavuştuk sadece çavuştuk değil. Bayanlarda da zakirlik var. Bayanlarda da nefis meratiplerini geçiyorlar. O yüzden onlarda da böyle bir sadece çavuştuk var adı sana yok diyemeyiz. Soru 44. Yanında benim adım anılıp da bana salavat getirmeyenin burnu yerde sürtülsün. Hâkim ve tirmizi diyor hadîs-i şerte. Niye burnun yüzü sürünsün, dili tutulsun, kör olsun, beter olsun vs. demiyor da burnu sürünsün diyor.

Burnun özelliği nedir? Burnun hassallarıyla mı alakalıdır? Başka bir hadiste de malum olduğu üzere bana dünyanızdan koku ve kadın sevdirildi. Gözümün nuru ise namazdır kalında hadisiyle. Rüyâ ve kabir aleminde burnun hassallarından olan koku duymak özelliği ya da koku var mıdır? Korkulamak dünyaya ait bir hassamıdır. çok eski bir tabirdir burnu sürtülsün. burnu sürtülsün ne demek? O kimse yüzü koyun kapaklansın burnu sürtülsün aşağılara düşsün. Burnu sürtülsün yerde sürünsün gibi. O yüzden bir ibaret, o yüzden Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri burnu yere sürtülsün diyor. Burnun yere sürtülünce o kimsenin alnı secde etmez. Burnu sürtülür. Alnı secdeye varmaz. Bu bir. İkincisi burnun koku alma hassasiyeti var ya burnu sürtülsün.

O kimse din kokusu almasın, o kimse îmân kokusu almasın, o hikmet kokusu almasın manası da bundan çıkabilir. 45. Maddi ve manevi imtihanlarda her ikisinde de çalışmak lazım. Fakat maneviyatta hak yenmez. Lâik olduğunu verirler. Bazen çalışmadan da verirler. Orada tek şey lazım. İsteyeceği, tırmalayıcı olmamalı. Hâlen istememeli, hâlen istemeli. 8. Kiminmiş bu söz? Maraşlı Ahmet Tayr Efendidenmiş. 9. İsteyeceği olmaktan gayem mevki, makâm, talebi midir? Evet. bir kimsenin, örneğin ben zâkir olayım, ben nakip olayım, ben nükabba olayım. Ve hatta bana rüyâ tabiri verir misiniz? Bunun gibi. Bunlar isteyici olmak. Allah muhafaza eylesin. Bunlar böyle tecrübeyle. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendinin yanında öyle kimseler vardı çünkü. gelirlerdi mesela.

İşte, Bismillahirrahmanirrahim. Andırılardı kendilerine nakiplik verilmesi için. Andırılardı kendilerine nükabbalık verilmesi için. Benim yanımda andırılanları biliyorum. Bizim dergahtan değil, dışarıdan kendisine şehirlik verilmesi için müracaat edenler oluydu. Benim yanımda oldu birkaç tane. Allah rahmet eylesin. Şeyh Efendi ile özel görüşmek istediler. Geldiler ondan şehirlik istediler. Örneğin. Şeyh Efendi Hazretleri de, oğlum Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri verirse neden söylemeyelim dedi. Örnek bunlar. Böyle normalde bir kimse bu tip vazifeler istememeli. Allah için yolda koşmalı, hizmet etmeli. Benim bildiğim bu. Bu istemek neden mahzullu olsun? Bu normalde mevki makâm istenmesi hadîs-i şerifle de sabit.

İstenmesinin hoş olmadığını, hatta istemenin doğru olmadığını ve hatta bazı sahabeleri asla istemediği ikazda bulunuldu. Asla aslında İslam terbiyesinde hiçbir kimse hiçbir makamı istemez. Ona vazife verilir. Eğer vazife verilecekse. O yüzden istemeyi bu manada hiç hoş görmemişler. Ben de çok hoş görmem. Bir kimse Allah için koşturur, Allah için yapar, Allah için eder. Ben zâkir olayım diye düşünürse bu doğru değil. Ben mesela bugüne kadar ben zâkir olayım burada diyen hiçbir kimseye zâkir etmedim. Hatta kendimce ben burada nakip olayım, nügabba alayım falan hiç kimseye böyle bir vazife vermedim. Allah muhafaza eylesin. Benim de çok hoşuma gitmez. Dervişin ben de bir gün şeyh olacağım demesi sizce ne kadar doğru ne kadar yanlış bir yaklaşımdır diyebilir.

Bunda bir sıkıntı yok. Ben de bir gün şeyh olacağım diyebilir. Allah muharek eylesin. Allah nasip etsin. Olsun inşallah. Bu konuda bir sıkıntımız yok asla. İnsan hayal ettiği ve sevdiği zata benzerken nelerde benzemeleri nelerde benzememelidir? Ben böyle pek benzemem ve benzememe distruruna çok yakın değilim. Bence insanlar Kur’ân ve Sünnet’e sımsık yapışmalı ve kendisi olmalı. Ben benzemem ve benzetilmeye çok sıcak bakmıyorum. Hatta bazen zaman zaman açıkça derim, ben bir tane Mustafa Özbağ’dan bıkmışım başka Mustafa Özbağ’lar görmek istemiyorum derim. Benzemek çok hoş bir şey değildir. Benzeyeceksek biz Hazret-i Peygamber’in Sünnetlerine sımsık yapışalım. Onun sünnetlerini yerine getirmeye gayret edelim. dervişin kendi tarzı olmalı mıdır?

Bence her dervişin kendi tarzı olmalıdır. Kendi tavrı olmalıdır. Kendince bir yoğurt yiyişi olmalıdır. Ama bu Kur’ân, Sünnet ve Üstad’ın distrurlarının dışında olmamalıdır. Bu tarzı ne kadar kendine ait olmalı, ne kadar şeyhine veya silsili ait olmalıdır? Bunu böyle ne kadar şu ne kadar bu demek biraz zor. Burada istenilen şey Kur’ân, Sünnet, ilk sufilerin adabı ve Üstad’ın çizgisidir. Başka bir şeye gerek yok. Bu söz ile ne demek istenmiş olabilir? Bu istemekle alakalıysa, normalde ben kendimce söyleyeyim, buradaki kendi disturumuzu söyleyelim. İstemeyi hoş görmüyoruz. Birilerine benzemeyi de hoş görmüyoruz. Herkes kendince, kendi lisanınca, kendi halince Kur’ân ve Sünnet’e sımsıkı yapışıp yolluyoruz.

Bir çavuş dervişi çavuşluya kadar, bir nakip nakipliye kadar, bir nükabba nükabbalıya kadar dervişi yetiştirir diyenler var.


Rüyâ, Esmâ ve Zikir Daireleri

Bu yetiştirme de dervişin rüyasına, esmasına, durumuna karışmayacak mı? Karışırsa, zaten şeyhlik yapmış olmayacak mı? Bu konuda ne diyebilirsiniz? Normalde mesela bir zâkir kardeşin, orada arkadaşlara ders yaptırması şeyhlik değildir ki. Şeyhin adına yapar. Bir nakip şeyhin adına kardeşleri yetiştirir. Bir nükabba şeyhin adına nükabbalık yapar. Şeyhin adına yapar. Bir halife şeyhlik adına yapar halifeliği. O yüzden normalde bunlar şeyhlerin şeyhliklerine zarar getirecek, zeval getirecek şeyler değildir. O yüzden öyle düşünen kimse hata yapmış olur. O yüzden normalde bunu şeyhlik yapmış olarak algılamam ben. Bir zâkir kardeşimiz zakirliğini çok güzel yapsın. O zaten zakirliği yaparken şeyhinden almış olduğu yetiştirme feyz bereketle yapıyor.

O yüzden onun iyi bir zakirlik yapması benim göğsümü kabartır. Ben onu şeyhlik yapıyor diye düşünmem. Öyle suçlamam da. Onu da söyleyeyim. Bunu da açık ve net cevabını vereyim. bizim zâkir kardeşlerimizin Türkiye’deki veya yurtdışındaki zâkir kardeşlerimizin hiçbirisinde de öyle bir şeyhlik beklentisinin olduğunu veya şeyhlik böyle tarzıyla tavrıyla iş yaptıklarına inanmıyorum. Böyle bir tespitim de yok zaten. Ben hepsinde iyi birer zâkir olduğuna ve samimi olduklarına, gayretli olduklarına inanıyorum. Bursa’dan başlarsak biz ister Cafer Adnan Hüseyin kardeşler olsun, ister ise Samazenbaşı Ali kardeş olsun, ister ise Zeybekler’in başında Hacı Erkan olsun. Örnekliyorum bunları. Veya baiyinder’da Nuri Oktahi Harun Hoca olsun, İzmir’de Mehmet Kuyucu olsun, Çanakkale’de Halit olsun, Keşan’da Abdullah olsun, Erdoğan olsun.

Tekirdağ’da, İstanbul’da Barbaros olsun, İzmit’te Cemil olsun veya Yusuf Hoca olsun. Bunların diğer, Mehmet Ali olsun, diğer zâkir, Çavuş kardeşlerim ben kalkıp da kendilerince böyle bir şeyhlik yapacaklarına veya böyle bir tevessül edeceklerine inanmıyorum. Gerçekten kardeşlerin arasında böyle bir makâm, mevki, tutkusu, sevgisi yok. Ben zâkir olayım, ben şunu olayım, ben bunu olayım. Böyle bir düşünceleri yok. Tavırlarından, tarzlarından. Ben bunları anladığım gibi Allah-u Alem hiçbirisiyle de alakalı bu manada bir uyarıcı rüyada görmedim. Böyle bir halde görmedim. O yüzden hamdolsun bütün kardeşlerimiz canla başla gayretle mücadele ediyorlar. Unuttuğum yerler var, Gemnik gibi, Sakarya gibi, Gölcük gibi, Ankara, Polatlı, sonra Erzincan’a kadar, Van’a kadar, Diyarbakır’a, Urfa’ya kadar, aşağıdan Adana, Mersin, Antalya.

Bu bölgelerde hep ders yapan, yaptıran kardeşler var. Bay bayan. Onların Allah rızası için Samsun var, örneğin Trabzon var, Rize var. burada kardeşlerin ben böyle bir zakirlik olayım, çavuşluk yapayım, nakiplik, nükabalık yapayım, şeyhlik yapayım. ben bir gün şeyh olurum, şunu olurum, bunu olurum diye böyle bir hallerine, böyle bir düşüncelerine şahit olmadım. Allah için bunu söylüyorum. O yüzden gönlüm arzu eder ki bütün kardeşler hepsi de şeyhlik vazifesini alsınlar, hepsi de şeyh olsunlar, hepsi de kemalersinler, ümmetim o hedef için koştursunlar, çalıştırsınlar, çalışsınlar. Bir şeyh efendi heyet teşkil edip meseleleri bu heyet ile görüşün, halledemezsiniz bana gelirsiniz dese ve geride halife de bırakmadan da vefat etse ve bu teşkil edip bıraktığı heyet şeyhlik vazifesini yapabilir mi?

Ya da kendi içlerine ya da dışarıdan birisini seçip şeyh olarak biat edilmesini istemeleri durumuna ne buyurursunuz? Şeyhlik manevi bir işareti gerekir. O yüzden evet bizim Zâkir kardeşlerimiz var. Bu Zâkir kardeşlerimiz de zaten ayrıca bir heyet onlarla zaman zaman konuları, meseleleri zaten şu anda da istişare ediyoruz. Bu noktada istişare ile alakalı bir problemimiz yok. O yüzden kardeşler biz vefat ettiğimizde bu Zâkir kardeşler toplanıp istişare edebilirler, hep beraber istihare yapabilirler, hep beraber itikafa girebilirler. Eğer geride bıraktığımız bir kimse olursa toplu bir şekilde intisâb etmek için bir kimse manevi olarak tespit ederler, zahir olarak da giderler Kur’ân’ına, Sünnet’e yaptığına yapmadıklarına bakarlar.

Böylece arkadaşlar kardeşler karar verebilirler. Bizim şu anda mevcut Zâkir kardeşlerimiz elhamdülillah hem madden hem manen boş kimseler değil. O yüzden bir şeyhin nasıl olmayacağını bilebilecek kapasitede kimseler. Biz hamdolsun o kardeşlerimizi de eğitirken, öğretirken tabiri caizse bir şeyhi yürüyüşünden tanıyabilecek olan kimseler. O yüzden kardeşlerimizin ferasetinden kardeşlerimizin isabetinden asla zerreci şüphem yok. O yüzden zerreci şüphem olmadığı gibi vermiş olduğumuz eğitimimizden de şüphemiz yok. O yüzden bütün kardeşlere derviş kardeşlerimize de vermiş olduğumuz eğitimimizde şüphemiz yok. O yüzden diyorum rüyanızda bir başka kimseyi görürseniz istediğiniz zaman da hellallaşıp gidebilirsiniz diye.

Çünkü rüyadır bu meselede. İşin büyük bir ağırlık noktası, büyük bir hakkaniyet, müjdeci dairet olan sahih rüyalardır. O yüzden bir şeyhin, şeyhi görülen rüyada da anlaşılır. O yüzden o heyet oturur, istişare yapar, istihare yapar, manevi olarak danışıp bir şeyh tespit edebilirler. Ama manevi bir işaret olmadan biz filancayı aramızdan şeyh seçtik demeleri doğru olmaz. Velev ki böyle yapmalarını şeyh efendi vasiyet etse bu vasiyete uyulur mu? Ben böyle bir vasiyetin Kur’ân, Sünnet ve imamların iştahı ve ilk sufilerin yolu olarak görmem. Bu devlet başkanı seçimli değil çünkü bu. Şura olarak bir devlet başkanı seçebilirsiniz ama bir şeyhi şura olarak atayamazsınız. Biz kendimizce oturduk, istişare ettik, filancayı şeyhi olarak seçtik.

Birisinin rüyâ görmesi lazım. Ya onlardan ya da dışarıdan kimselerin bunun rüyayla desteklenmesi lazım. Bu vasiyet uyulur mu? Sadece rüyasız böyle bir şey olursa ilk sufilerin yolu olmadığından ve bu işin hakikatine uygun olmadığından ben uygulabileceğini söylemem. Ne hazindir ki olmaz yapılmaz deren şeyleri duyuyoruz ki bazı şeyhi efendiler vefatlarına yakın oldur veriyorlar da ne diyebiliriz bu mevzuda? Bunlar olabilir yapıyorlar da duyuyorum. Ben gerçekten üzülüyorum bu tip şeylere. kendi oğlunu düşünüyor, kendi damadını düşünüyor, kendi etrafından bir kimseyi düşünüyor. Oldur veriyorlar. O yola canla başla yıllarını vermiş kimselere hakkına riayet etmek değil. Bence doğru değil. Öyle söyleyeyim.

Dervişin şeyhinin başka bir şey efendisiyle irtibatı nasıl olmalıdır? Ziyaret etmesi uygun mudur? Ederse adabı nedir? Bunu zaman zaman dergalarda konuşulur. Hatta bazıları bunu yasaklar. Bizim yasaklama gibi bir derdimiz yok. Bizim bütün hangi kardeşimiz olursa olsun etraflarında denk geldiyse bir şey efendi varsa ziyaret edebilirler. Gidip görüşebilirler, gidip konuşabilirler. Bu noktada edef ve adab dairesinde gidip görüşmelerinde, konuşmalarında hatta kendi illerinde, ilçelerinde eğer o gece dersleri yoksa onların zikirlerine de katılmalarında bizce bir beis yok. Rüyâ, uyku gibi bir ihtiyaçtır. Nitekim rüyâ görmesi engellenen kişilerde öğrenme zorluğu yaşandı ve çeşitli depresif ve psikotik tepkilerin ortaya çıktığı gözlemlenmiştir.

Dokuz, candaş, bir tek tübütak. Merak ettikleriniz. Evet, Şener Çelebi. Bu konuyla alakalı hazırlanmış sualler aşağıda madde madde sıralanmıştır. Evet, gerçekten rüyâ hiç böyle reddedilemeyecek insan için metafizik anlamda bir yoldur, bir kapıdır. Olmayan kimsede sıkıntı yaşanabilir mi? El cevap yaşanabilir. Ama çok ender gördüm ben olmayan kimseleri. Çok ender o. Bizim mesela kardeşlerimizin içerisinde çok ender. Binde beş bile yok bizde. Genel olarak kardeşlerin büyük bir çoğunluğu rüyâ görüyorlar. Ben rüyâ görenlerin daha böyle olumlu, daha böyle psikolojik olarak takıntılarının az olan kimseler olarak nitelendiriyorum. Aa rüyâ görmeyen der hiç makâm alır mı? Alır. Akıbeti ne olabilir? Şeyh bile olabilir akıbet olarak.

Bu kapalı gitmek denir buna tasavvufta. O kimse hiç rüyâ görmeyebilir ama onu şeyhi görüyordur devamlı rüyasında veya halinde. O kimse gelip şeyhi hiç rüyâ anlatmaz. Var öyle arkadaşlarımız bizim şimdi. Mesela zaman zaman bu daha önce dervişliğimiz zamanda, zakirliğimiz zamanda doluyordu. Mesela bir kimse rüyamda görüyorum o böyle zekullah alakasında görüyorum, esmâ veriyorum ona o esmayı çekiyor rüyamda halimde. Bekliyorum ben o bir şey görecek mi acaba filan, bir şey söyleyecek mi diye hiçbir şey söylemiyor, hiçbir şey gelmiyor. acaba diyorum ben gelecekle alakalı bir şey mi gördüm diye ben bunları açık açık şimdi konuşayım da açık açık bilinsin. Acaba böyle gelecekte böyle bir şey mi olacak diye bunu zaman zaman yanıldığımız zamanlar oluyor. bekliyoruz böyle bir ay sonra iki ay sonra üç ay sonra mı böyle bir rüyayla gelecek diye.

Bakıyorsunuz öyle bir rüyayla da gelmiyor ama Allah affetsin zikrullâh alakasında rabutayı alıyorsunuz alıyor esmâ veriyorsunuz alıyor ne bileyim değişik şeyler yapıyorsunuz görüyorsunuz ediyorsunuz. Ama o kimse bir şey görmüyor bir şey görmüyor ama bakıyorsunuz görenlerden daha iyi çalışıyor görenlerden daha fazla sizi dinliyor görenlerden daha böyle disiplinli. Onun görmemesini bir eksiklik olarak görmüyorum ben. Ondan sonra diyorum ki bu da kapalı gidecekmiş bu da görmeden gidecekmiş. Ona otur diyorum oturuyor gel diyorum geliyor git diyorum gidiyoruz şimdi böyle arkadaşlar da var hatta şimdi böyle olup da önemli vazife yapan birkaç tane de kardeşimiz var. Önemli vazife yapıyorlar böyle olup da hiç hayır kelimesi duymadım kardeşlerim var. baktığınızda o rüyâ anlatmaz hal anlatmaz baktığında yapmaz veya insanların içerisinde bir şey demez.

Baş başa kaldığında iki göz iki çeşme yapamadım edemedim ben bu vazifeye layık değilim. gelir anlatır baktığınızda ama öbür kuşu bu uçmuyor gibi görünüyor ama bu uçandan fazla. Hazret-i Pîr’in sözü var ya kimisi yanımızdadır canımızda değildir kimisi Yemen’dedir ama canımızdadır. Kimisi böyle haller görüyor rüyâlar görüyor kendince böyle söz dinlemiyor ama kimisi hiçbir şey görmüyor söz dinliyor. O yüzden rüyâ görmeyen derviş de makâm alır mı evet el cevap alabilir alır. Akıbeti ne olabilir? Şeyh bile olabilir. Evet. Nefis meraatlerinde ilerleyebilir mi? Harika ilerliyorlar hem bir de. Sebep onlar görmediklerinden ben şu oldum da demiyorlar. Ben şu oldum diyen bir kimsenin düşme ihtimali fazla.

Mesela böyle hak esmasını alıyor bir kardeşlerden bazıları aldığının ertesi günü ene geliyor ona. Ene gelince onun böyle daha fazla itaat edip daha fazla söz dinleyeceğine ben hak esması aldım diyor. Tepestaklak gidiyor. ona küçük bir şey söylüyorsun bunu yapma diyorsun yapmaya devam ediyor. içinden diyorsun ki ya bu kimseye hak esmasını verdin bunu yapma dediğim zaman iki elinde kanda olsa dahi yapmaması lazım. Ve bunu yap dediğimde iki eli kanda da olsa yapması lazım. Ama o düşüyor anında düşüyor ertesi gün düşüyor. Üç gün sonra düşüyor beş gün sonra düşüyor düşüyor ve bir bakıyorsun bir müddet sonra o o o nallere gitmiş. Allah muhafaza eylesin. O yüzden bazen görmeyenler kapalı gidenler görenlerden daha selametli yol alıyorlar.

Örneğin nakip nügebba halifi olabilirler mi? Ben şeyh olabilirler dedikten sonra takımın başından her şey olabilirler. Nefis merad sıkıntıları badirleri yoldaki karşılaşacağı imtihanlarda durumu ne olabilir? üç aşağı beş yukarı aralarında çok bir fark olmuyor. Onlarda sıkıntı yaşıyorlar görenler gibi o herkesin kendi rengi. O yüzden bir kimse yolda illa şu sıkıntıyı çekecek diye bir kaydı yok. Herkesin sıkıntısı kendine ait. Kimisi eşinden kimisi işinden kimisi aşından kimisi arkadaşından kardeşinden çocuğundan annesinden babasından herkes bir yerden bir imtihan olacak bunda biz. Bir sıkıntı yok. Tasavvuf tarihinde bu türlü şeyler var mıdır? Ben normalde kendimce kendi tasavvuf tarihinde bunları biliyorum.

Yaşadıklarım var, yaşayanlar var. O yüzden ben var derim. Etrafından faydası ne derecede olur? Gayet faydalılar hiçbir sıkıntıları yok. Benim rüyam, halim, esmam, makamım yok de kendini yabana atmasıyla bu konuda ne buyurursunuz? O kimse kendini yabana atmıyor ki. ona bir iş verdiğinde bir vazife verdiğinde can haraç o vazifesini yapıyor. o rüyada olmasa, makamı da olmasa, halim de olmasa o bir üstada intisâb ettim. Benim bir üstadım var deyip can haraç çalışıyorlar. Kendilerini yabana atmadı hiç benim gördüklerimden. Dervişlerin seyri sülükü esnasında gördüğü rüyâ ve vakalardan sayısız işaret ve beşaretle karşılaşmasına rağmen bu müjde olarak görülen işaretlerin çoğu gerçekleşmemiş. Bundan dolayı rüyâ ve menamat ile kani olmak, hüsran-ı mübin ile neticelenmiştir.

Şeyhi terkibat. Dervişlere bu kadar şevki manevi verilmesinin hikmetleri ne olabilir? Dervişlik gerçekten çok zor bir şey. Zor bir şey olunca, hiç bir şey yapamaz. bu zamanda bir kimsenin dini yaşaması gerçekten çok zor, dini yaşarken sufilik yolunu seçip sufilik yolunda yaşaması dahi daha zor. Öyle olunca o kimse belki de bir adet de bir adet de bir adet daha yapamaz. bu zamanın dini yaşaması gerçekten çok zor. sufilik yolunu seçip sufilik yolunda yaşaması dahi daha zor. Öyle olunca o kimse belki de bir adım atarak binlerce adımlık yol oluyor. Üstad Bediüzzaman Sayyidi Nursa Hazretleri’nin tasavvuf, tarîkat, hakikat babında anlattığı gibi madem ki bu mesele kemmiyet değil keyfiyete bakar, bu iş kemmiyet dediği sayısal, keyfiyet sayısalsızlık.

Allah isterse bire bin bire bire bire bire bire sayısız verir. Şimdi bir kimse Allah için bu Allah’ın dostu deyip, o Allah’ın yolcusu deyip bu Allah adımı deyip ona intisâb edince Cenâb-ı Hak onun birine sayısız veriyor.


Derviş Tarifi ve İntisâb

Diğer dışarıdaki kimse bunu algılamakta anlamakta güçlük çekiyor. Hatta zaman zaman bunun eleştiriler, eleştirel sözlerini duyuyorum, bana da söylüyorlar. böyle sözde o arkadaşı, o kardeşi iğnilecek ya, mesela örneğin efendim bayanın başı açık ama Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazretleri’nin gördüğünü iddia ediyor. o aslında görmüyor ama iddia ediyor. O şimdi farkında değil, o başı açık ama onun bir adımı binlerce adım oluyor. Buradan şu çıkmasın, ya başı açık kadın Hazret-i Peygamber’i görmezmiş. Görür kardeşim görüyor işte. Onun o kendi şartları içerisinde kendi dairesinde onun bir şeyhe intisâb etmesi, intisâb etmesi demek cihade ekber. Ha senin bir şeyhe intisâb ettim demen cihade ekber değil, ama onun kendi dairesinde, kendi mahallesinde, kendi sülalesinde, kendi topluluğunda benim şeyhim eks kimsedir demesi cihade ekber.

Öyle olunca o kimsenin rüyası da açılıyor, maneviyatı da açılıyor, o kimse yol dalıyor. Dışarıdan baktığınızda sanki ona layık değilmiş gibi görüyorsunuz ama Cenâb-ı Hak ona yol açıyor. O yüzden dervişler, hele bu zamanki dervişler, ben öyle göreyim, öyle tanımlıyorum. geçmiş, Avar-ı Fül Marif’e baksak, veya Küşehir-i Risalesine baksak, veya onların alemine baksak, bu eserlere baksak, oradaki Pir Efendiler, oradaki Şeyh Efendiler, oradaki dervişler, öyle haller yaşamışlar, öyle şeyler yaşamışlar, yıllarını heba etmişler, bir manevi hal sonunda tecelli etmiş. Ama bugünün âhir zaman sufileri, öyle söyleyeyim, âhir zaman dervişleri öyle değil, bir adım atıyorlar, binlerce adımlık mesafe alıyorlar.

Veya da bir damla gözyaşı kıtıyorlar, binlerce gözyaşılık mesafe alıyorlar. O yüzden Cenâb-ı Hak bu âhir zaman diliminde ehli sufiye tabiri caizse sayısız veriyor. Keyfiyet bu olsa gerek. Çok rüyâ hal gören dervişlerin nefisleri kendilerini makâm sahibi ya da bir şey olmuş gibi gösterme durumlarında, düştüğü vartalar hakkında ve bu kimselerin psikolojik durumlar hakkında ve her mesele ile alakalı rüyâ görenlerin düştüğü sıkıntılar nelerdir? Bunları amaç gibi görüyorlar, sıkıntı bu. Her gördükleri rüyaları, halleri gerçekleşecekmiş gibi görüyorlar, sıkıntıları bu. bunu bir hayatın veya sufilin getirdiği bir perde, sufilin getirdiği bir lütuf, bir ikram. Bunun arkası da gelir, arkası da gelir.

Bunun üzerinde çok takılmaya gerek yok, bunun üzerinde çok durmaya gerek yok. işte alacağımızı alalım buradan yürüyelim. Bu neye benziyor? çok harika bir akşam yemeği yediniz, harika üzerine bir de tatlı yediniz. Ertesi gün yeme mezik etmiyorsunuz, ertesi gün yine yemeye devam ediyorsunuz. Bunun gibi bir kimse de normalde böyle bir hal rüyâ görebilir. Bu yolun tatlısı gibi, bu yolun lezzetleri gibi yürücek geçecek, hayatına devam edecek. Bazı kardeşler bunda takılıp kalıyorlar, bir şey yapacaklar, illa ki rüyâ görmeleri lazım veya bir şey olan rüyalarında onları ikaz etmeleri lazım. Bu böyle takıntılı halinde, psikolojik saplantı haline gelince kardeşlerin yol almalarını engelliyor. Bir dervişin sadık bir rüyâ görse bile, bu daima hisse hitap eden bir takım hayaller silsilesi kaynaklı mıdır?

Ben sadık bir rüyayı, hayali ikiye ayıralım. Hayal bir aklı aittir, bir insanın ilmini, bilgisini aittir. Hayal vardır, kalbi aittir, aklı ait değildir. O kimsenin ilmiyle, bilgisiyle alakalı yoktur. O yüzden böyle bir hayal ise, sadık rüyâ böyle bir hayaller silsilesindeyse bir sıkıntı yok kalbi aitsen. Ama öbür türlü evet sıkıntı olabilir. O yüzden ama biz sadık, ben sadık rüyaları böyle aklı ait hayaller silsilesi olarak görmem. Ebni Hallun’a göre sahih sadık rüyanın doğruluğuna ve sıhhatine delâlet eden bir takım alametler vardır. Birinci alamet rüyada gören şahsın derin bir uyku da olsa bile derhal uyanmasıdır. Diğer alamet meskur idrakin devamlı ve sabit olmasıdır. 11 Ebni Hallun mukaddebi Meskur idrakin devamlı ve sabit olması ne demektir? bir kimsenin bir meselede idrakinin açılması ve o idrakinin kapanmaması, o idrakin devam etmesi ve o idrak bir günahı kebale kapanır, böyle büyük günahlarla örtülür.

O zaman devamiyeti ve sabitliği kalmaz. Onun devamiyeti ve sabitliğinin günahı kebale kapanmaması lazım. Mesela bir hal idrak ile alakalıdır. Örnekliyorum bunu. Bir kimse Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerini halinde görüyorsa o görme devam etmeli ki o idrak devamlı ve sabit olmalı. Ve hatta bu böyle aslında halde de görülenler rüyâ sınıfındadır. Kalbe gelen ilhamlar rüyâ sınıfındadır. Bunların devamlı olması, sabit olması, sahihliğini artırır. Diğer alamet meskur idrakin devamı, onu okuduk. Meskur idrakin devamlı ve sabit olması ne demektir? Rüyaların mahiyeti zamanla değişir mi? Zamanla değişir. değişmeye açık bir şeydir. O kimse yakınlığın da yakınlığını, yakınlığın da yakınlığını koşuyorsa onun rüyaları değişecektir.

Hazret-i Âişe annemiz dedi ya, Hazret-i Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem hazretlerinin rüyaları ayın 14’ü gibiydi. parlaktı, berraktı, üzerinde hiç leke yoktu. Buraya doğru koşabilir mi insan? Evet. Peygamberin rüyasını yakalayabilir mi? Hayır. Buraya çok yaklaşabilir mi? Evet. Günümüzde de, İbn-i Haldun’un tespitlerine ilave edeceğiniz rüyanın sadık olduğuna dair sıhhat şartları var mıdır? Bugün rüyanın sahih olduğu nasıl bilinebilir? Buna ben ilaveler ediyorum. İlavelerim şunlar, bu mesela İbn-i Haldun’a göre, siz bir örneğin bir şeyi icat etmek isteseniz, onun üzerinde çok fazla düşünseniz, her gün onunla hemhal olsanız, onun üzerinde de sadık bir rüyâ görebilirsiniz. İbn-i Haldun çünkü bilgi edinme yollarının birisini ilhâm olarak ve rüyâ olarak da algılar.

Bu ama gayet normal bir şeydir. İbn-i Haldun, bunlar böyle algılarken hayali de İbn-i Haldun bilgi edinme yolu olarak görür. O yüzden, İbn-i Haldun’un bu tespitleri biraz daha felsefiktir. Buna biz sufilik dairesinde baktığımızda, Hazret-i Peygamber Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hazretinin şekline şemaline şeytan girmez, sahabelerin girmez, geçmiş peygamberlerin girmez, Beytullah girmez. O yüzden şeytan ben cennetim demez, örneğin bunlar ölçüdür, o yüzden kendimce. Öyle olunca bunlar rüyanın salihliğine ve sadıklığına işaret olarak ilave edilebilir. Rüyâ hal şeyhin kananından mı dervişe gösterilir? Bu böyle söylenir, illaki böyle olacak diye bir kaide yoktur. Ama sufiler buna böyle inanırlar, bunu böyle atfederler, ki rüyayı ben gördüm demesinler, gösterildi derler o yüzden.

Şeyh Efendi dervişine gösterilen rüyayı aynı anda ya da öncesinde kendisi de görür mü? Bu böyle, böyle görür dersek çok kesin kati bir şey olmuş olur. Allah gösterirse görür, ama rüyayı gördükten sonra görebilir, veyahut rüyayı anlatılırken görebilir, rüyâ önceden görülebilir. Bunda böyle bir kesin şöyle olacak diye bir ibare koymamız mümkün değil. Ben koyamam yani. Belki tecrübelerinizden bahisle biraz konuyu açıklık getirebilir misiniz? Az önce böyle tarif ettiğim şeyler bu tecrübe ile alakalıdır. bazen onun gördüğü rüyayı görmüş olabilirsiniz siz. O yüzden bazen hatta rüyayı anlatırlarken ama unuturlar. Bazen dervişler imtihan derler. Bilir bilmez. Kendince bir tarafı böyle veya imtihan demeyelim de utandıkları yerler olur.

Söylemek istemedikleri yerler olur. Bazen gerçekten onların utanmasını istemezsin, sen de susarsın. Veya onların sakladıkları yerler olur. Burada böyle olmadı mıydı dersin? Böyle üstaddan bir şey saklanmazın dersi olsun gibisinden. Bu da üstadın bazen kendi elinde olmayabilir. Gayri ihtiyari oluşabilir. O yüzden bu tip şeyler yaşanabilir. Veya o esnada o rüyayı anlatırken üstadın gözünün önüne gelebilir rüyâ. Onu o da o esnada görebilir. Bunların hepsi de yaşanabilir. Hadiste buyuruyor ki rüyâ anlatılmadı müddetçe bir kuşun ayağında takılı vaziyette durur. Anlatılacak olursa düşer. Bazı rüyalarda dervişe bir şeyler verirse ve bu rüyasını anlatmadı gibi durumlarda derviş gördü rüyayı benim rüyamdan ne olur demesi ya da utanması gibi çeşitli sebeplerden dolayı görevli kimseye ya da şeyhine anlatmasa rüyanın hakkını vermemiş olur mu?

Evet. Yorumlanmamış bir şey olur mu? Evet. Yorumlanmamış bir rüyâ okunmamış bir mektuba benzetilir. Rüyalarda görenin veya görülenin hakkı var mıdır? Bu haklar nelerdir? Rüyalarda hem görenin hem görülenin hakkı vardır. Çünkü mübeşşirattandır dediyince Hz. Peygambere sordular sahir rüyâ mübeşşirattandır deyince dediler ki mübeşşirat müjde. Dediler ki Ya Resulallah biz ahiretteki müjdenin cennet olduğunu üç aşağı beş yukarı tahmin ediyoruz. Dünyadaki müjdeni deyince o velî kimselerin gördüğü ve görüldüğü rüyâlar dedi hadîs-i şerifte. Öyle olunca normalde o bir velî kimseyi bir kimse rüyasında gördüyse hem görülenin hakkı var onda hem de görenin hakkı var. O zaman o kimse mümkün olduysa böyle gerçekten rüyâ önemlisi önemli bir şeyse veya o böyle mesela bir kimse her gün şeyhin rüyasında görebilir değişik vesilelerle daha böyle iddialı bir şey söyleyeyim.

Sufi her gün rüyasında görmüyorsa zaten kendince sufilerini sorgulasın. Şeyhinin rüyasında görmediği geceyi geceden saymaması lazım. Uykuyu da uykudan saymaması lazım. Çok iddialı bir söz tabi bu. Otursun bir daha uyusun hatta. Ben rüyâ göremedim şu ana kadar desin. Kalksın abdestini tazele. İki rekat namaz kılsın. Allah’a yalvarsın tövbesin. Ben senin bir dostunu göremedim. Ben senin bir velî kulunu göremedim bu gece. Bu gece benim karanlıklarda geçti. Ben ne yaptım da ben senin bir Allah’ın dostunu bu gece göremedim diye oturup ağlaması lazım. Çünkü çok âyet kerimeyle sabit, salihlerle beraber olun diye o kimsenin gecesi gündüzü de salihlerle beraber olmalı. O yüzden gece rüyasında göremediyse gündüz görmeliyse gündüz göremediyse gece görmeliyse.

Muhakkak o günde bir sefer o hal ile hallenmeli. O hal ile hallenmiyorsa bu benim Mustafa Özbahçem tırnak içerisinde. Umumu değil. Tırnak içerisinde o kimse kendince kendi dervisini sorgulamalı. Öyle olunca rüyâ sadece gören ve görüleni aittir değildir. Rüyâ metafizik, rüyâ Allah’a aittir. Ve Allah bir mesaj veriyor. Tabirci ise bir mektup gönderiyor. O mektubun okunması lazım. O metafizik denktemin çözülmesi lazım. O metafizik denktem çözülmezse o zaman olmadı. mesaj yerine ulaşmadı. Mektup yerine ulaşmadı. Çünkü metafiziktir. Ben o yüzden kardeşlere böyle telefon numaramı çok kısıtlamam. Çünkü o kimse rüyasını anlatsın. Ben o yüzden yazsın anlatamıyorsa. Mektupla da rüyâ yazılabilir mi? El cevap yazılabilir.

O rüyayı yazsın, o rüyayı anlatsın. Okunmuyor diye de düşünmesin. Ben Allah’ın izniyle rüyaları tek tek okurum. Zamanında, anında okuyamazsam dahi bir gün sonra okurum. İki gün sonra okurum. Üç gün sonra okurum. Okurum. Bunu açık ve net söylüyorum. İddialı söylüyorum bir de. Ve cevap verilmesi gerekiyorsa cevap veririm. Bu noktada kendimce onu bir iş olarak, böyle bir angarya iş olarak görmem. Allah beni affetsin. Öyle görürsem de Cenâb-ı Hak’ın bunun hesabını benden soracağına inanırım. O yüzden gücümü yettiğince ben bütün kardeşlerin her şeylerine cevap vermeye çalışırım. Gücümü yettiğince, gücümü yetmediğinden de sorumlu değilim. Kanımın son damlasına kadar, son nefesime kadar, gözüm kapanıncaya kadar.

Ben sorumluyum. Ben bu noktada kendimce üzerime düşen vazifeyi yerine getirmeye gayret ediyorum. O yüzden muhakkak eksimiz noktanımız vardır. Muhakkak yanlışımız hatamız vardır. Ama velakin bu rüyaların anlatılmasından yanayım. Çünkü sahih bir rüyâ o kimsenin kendisine ait değildir sadece. Ümmete bir müjdedir, ümmete bir nasihattır, ümmete bir korkutmadır, ümmete bir işarettir. Her şey olabilir. O yüzden muhakkak sahih rüyaların üstada anlatılması gerektiğine inanıyorum. G. Mürşidin özellikli görevlerinden biri, müridinin gördüğü rüyayı tabir etmek olduğu kabul edilir. Rüyâ tabircinin rüyayı doğru yorumlaması, Salik’in manevi gelişim için bir işaret ve bulunduğu makamın tespiti için bir delil olarak mı görülür?

Ben öyle görürüm. Açık ve net. ben bunun üzerinde çok ehemmiyetli dururum. Ya gördüğüm rüyâ ya da görülen rüyâ veya bir başkasının bir başkasına gördüğü rüyayı önemselem. E şıkkındaki sualin başında zikredilen, hadiste geçtiği gibi anlatılmayan rüyanın kuşun ayağında takılı kalmasından ne anlayabiliriz? Ya da haklar rüyaya anlatmamak ile zayı olur mu? Kuşun ayağında başka bir şeyde de semada durur, anlatıldığı gibi tecelli eder der başka bir hadîs-i şerifte de. O yüzden o rüyanın tabir edildiği gibi tecelli eder der. O rüyanın sufiler için bu tırnak içerisinde. Sufiler için bu önemli, onlar rüyayı anlatacaklar. Riyazet ve mücahede ile meşgul olan dervişin hayal aynasında gördüğü suretler alim-i misalden yansımış ise, ister uyur vaziyette olsun, ister yakız halinde olsun, hak ve sabittir.

Zira alim-i misal, hakkın ilminin hazinesidir. Ondan hata meydana gelmez. 15. Ahmet Avni Konuk. Tetbirat-ı İlahiye Tercüme Şerhi. Mustafa Tarhala. Âlem-i misalden yansıyanlar hak ve sabit olmasını derviş ne zaman ayırabilir? Ayırmasının delilleri nelerdir? Tezahürler nelerdir? Bu genelde derviş kardeşlere gelen bu salih rüyaların ve hallerin, ister gözü açık ister gözü kapalı dediği, gözü kapalı dediği uyku halinde veya yakız halinde veya rabut halinde. Gözü açık dediği, normal Allah’ı zikrederken gözünün açık. Mesela bir kimse kameraya bakarken kameranın arkasında duvarda, perdede farklı bir şey görmesi gibi. Veya birisiyle konuşurken farklı bir perdede farklı bir şey görmesi gibi. Bu da göz açık görme.

Böyle olunca o kimsenin gördüğü aslında âlem-i misalden perdelerdir.


Rüyâ Makâmları ve Âlem-i Misâl

Âlem-i misalden gelen perdelerde herhangi bir şüphe söz konusu değildir. Ama bu 4. makamda, hatta bazen 3. makamda, arkadaşlar da bile başlıyor şimdi bu. Enteresan şeyler oluyor. 3, 4, 5, 6 da bu devam ediyor. 5. makamdan sonra da üzerinde sahihliğinde şüphe etmez o kardeşler. Rüyâ tabiriyle, gayb âleminden elde edilen bilgilerin gelecekteki olaylara işaret ettiğine dair bir inancın oluştuğu görülmektedir. Bu bazen öyle tecelli edebilir ama illaki öyle olacak değildi. Bir kaydı yok. İnsanoğlu rüyaların mantığa aykırı olduğunu, saçmalığını kabul eder etmesine ama anlamsız olduğunu bir türlü inandıramaz kendini. Bu nedenle rüyaların gizemli manalarına ulaşmak için akla en uygun rüyâ çözümleme metodunu bulmaya çalışır. 16. Tasavvuf-u Metafizik omurgası rüyâ, füsus merkezi bir değerlendirme zevliyeha öteleş.

Bu manada gayb âlemi nedir? Gayb âlemin herkesin kendini, konumunu, durumuna göre değişir. bir kimse için duvarın arkası da gayb olabilir, bir kimse için cennet de gayb olabilir, bir kimse için kabir hali de gayb olabilir, bir kimse için arşalada, lef-i muhafızda, kürsüde gayb olabilir. O yüzden gayble alakalı o kimse herkesin kendincidir gayb. Bin yıl sonrası da o bir kimse için gayb olabilir. Halbuki bin yıl sonrası gayb değildir. Ben böyle gayb âlemi sözüne çok itibar eden kimselerden değilim. benim için gayb âlemi Allah’ın zâtıdır. Allah’ın zâtının haricinde benim için gayb âlemi yoktur. Bu benim kendimcedir. Zâtından kün dedi, çıktıysa o gayb değildir. Gayb sadece geleceğim işarettir. Gelecek diye de bir şey yoktur ki.

Bize göredir gelecek. Biz bu dünya standartlarında gelecek var diye bakarız, gelecek deriz. Hatta böyle tabirler de oluştururuz. Bir gün gelecek de gelecek falan diye. Ne gelecek kardeşim ya? Geçmiş de yok, gelecek de yok. Niye göre geçmiş ve gelecek? Sana göre bana göre. Sana göre bana göre. Sana bana göre olunca dünya nizamının içerisinde geçmiş ve gelecek var. Dünya nizamının içinde. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’in büyük bir çoğunluğunda geçmiş ve gelecek zaman kullanmaz. O ol dedi mi oldu der. Bitti. Olmuş bitmiş şeyleri konuşuyoruz. Geçmişten de gösterilen rüyâlar dervişe kazandıracağı şeyler olmaz mı? Rüyâlar ile derviş hangi gizemleri öğrenmeyi talep eder? Biz geçmiş olarak onları görürüz.

Mesela biz Abdülkadir Geylân Hazretleri’ni geçmiş olarak görürüz. Biz Ahmet Erfâ Hazretleri’ni geçmiş olarak görürüz. Öyle görmez miyiz? Veya biz Hazret-i Muhammed’i Mustafa’yı geçmiş olarak görürüz ve Âdem aleyhisselâmı geçmiş olarak görürüz. Hiç de geçmiş değildir. Rüyâlar ile derviş hangi gizemleri öğrenmeyi talep eder? Gizem Allah’ın zâtıdır. Başka bir şey gizemli değildir ki. Allah’ın zâtından başka gizemli hiçbir şey yoktur. Şeyhi El-An hayatta olup bir dervişin j. Şeyhi El-An hayatta olan bir dervişin eğitimini üstüne almış. Lakin ahiret intikal etmiş büyüklerden. Bir zati ilgilenip yetiştiği dervişler var mıdır? Bu konu hakkında ne buyurursunuz? Böyle dervişler ilk evvel emirde kime bağlıdır?

Ya normalde bir şeyhi hayattaysa bir kimsenin, o şeyhi onu terbiye ediyordur. Şeyhinin terbiyesindeyken bazı, bunlar artık böyle normal kimseler değildir. Bazı zatlar gelip ona değişik dersler verebilir. O şeyhine gider, onları söyler. Bana Geylan Hazretleri şu dersi verdi, bana Rufa Hazretleri şu dersi verdi diye. Bunlar el cevap olabilir ama onlar da şeyhinin yüzü sürmetinedir. Şeyhinin terbiyesinin içindedir. Derviş orada kalkar da iç alemini başka bir yöne doğru yönlendirirse düşer. Allah muhafaza eylesin. O üstadına olan bağlılığından hiç vazgeçmeyecek. Başka bir dergahın dervişini başka bir şeyh efendi ya da örneğin zat haliniz, halinizde ya da rüyanızda görseniz onun ilgilenme durumunun hukuku tasavvut tarihinde nasıl olmuştur?

Ben normalde bir kimseyi rüyamda halimde görsem ayırt etmem onu. Nereyin dervişi diye de sormam. O Cenâb-ı Hak onu taksimde taksim etmiş. Ben başka bir şeyhede intisaplı olmuş olabilir. Ki öyle kimseler vardı, hala da var. Bunlar zaman içerisinde dönüp dolaşıp gelirler. Değişik yerlerde dolaşabilirler. Ben onlara dolaşmayın da demem. Bu şeyhlerinizi bırakın da demem. Ama mesela onlar o şeyhe giderlerken rüyalarında başka şeyhide görürler. böyle konuşmak istemiyorum şimdi ama açık açık konuşayım. Şimdi başka bir yerde dersi mesela o gelir rüyamda seni görüyorum der. Ben hiç hayır görme demem veyahut da a nasıl görürsün demem. Ondan sonra ben ona hayır demem, onu ben reddetmem, onu ben kabul etmemezlik etmem.

Sen yoluna devam et derim. Şeyhine de devam et derim. Çünkü o şeyhe intisâb etmiş. O şeyhe intisâb ettikten sonra bizi görmüş. Veyahut da şeyhe intisâb etmeden görmüş. Ama önüne o şeyh gelmiş. Sonuçta o şeyh de onu bir şeyler vermeye çalışıyor. Ben bütün şeyhlerin şeyhliklerini kabul ederim. Benim öyle bir inancım var. Ben icazetli mi, icazetsiz mi, şöyle miydi böyle miydi, etkili miydi, yetkili miydi bakmam. Ben bütün şeyhlerin şeyhliklerini kabul ederim. Etkilidir, yetkilidir, değildir bir şey demem. kendimce yok ehildir, değildir beni ilgilendirmez o. Ama şu açıdan ben bakarım. Gerçekten Allah için birilerini eğitmeye çalışırlarsa ve dervişler de gerçekten Allah için bir şeyhe intisâb ederlerse Allah onların yollarını açar ki mücadele edenlerin yolunu açarız demiş.

Ben derim ki siz iyi bir derviş olun. İyi bir derviş olun. İyi bir derviş olursanız Allah sizi boştan bırakacak, Allah sizi meydandan bırakacak. Allah diyorsunuz, Allah’ı zikrediyorsunuz. Allah için bir şeyhe intisâb etmişiniz. hatta o şeyh kuru bir ağaç hükmünde dahi olabilir. E manayatta boş değil, o kuru ağacın arkasından da seni terbiye edebilirler. Nasıl Cenâb-ı Hak Musa aleyhisselâm’a ağacın arkasından konuştuysa, ateşin arkasından konuştuysa, bulutların içinden konuştuysa, baktığımızda ateşin arkasından konuştu, ağacın arkasından konuştu, ona hitap etti. Bulutların arkasından konuştu, ona hitap etti. Hatta öylesine yakın hissetti. Seni görebilir miyim? O esnada dedi. Bulutların arkasından konuşurken, bulutumsu bir şeyin içinde konuşurken, öyle söyleyelim.

Bulutların arkasından demeyelim. Bulutumsu bir şeyin içerisinde Cenâb-ı Hak’la konuşurken öylesine, öylesine, öylesine yakın kendisini hissetti. Yani, dayanamadı görebilir miyim dedi. O da göremezsin demedi zaten. O da Allah’ın şanına yakışmaz göremezsin demek. E, dağa bak dedi. Musa Aleyhisselâm dağa baktığında bayıldı. Ay Allah! Allah’ın, Cenâb-ı Hak göremezsin demedi. Şimdi öyle olunca, bütün şehirler kendince şehlik yapıyorsa, el cevap Allah’ın işini yapıyorlar. Ha, icazetliydi, icazetsizdi, etkiliydi, yetkiliydi, yetkisizdi, bu ayrı mesele. Sen güzel talebe ol. Sen iyi talebe ol. Bu benim dervişlikteki felsefemdir. Sen iyi derviş ol. Sen iyi derviş olursan merak etme, kement atan sana çok olur.

Sen iyi derviş olursan merak etme, atına binip seni terk etmek isteyen çok olur. Sen iyi derviş olursan merak etme, sana icâzet yazmak isteyen çok olur. Sen iyi derviş olursan merak etme, seni halifesi olarak görmek isteyen çok olur. Problem değil ki bu. Sen yeter ki iyi derviş ol. Sen yeter ki Hakk’ın ipini Resûlullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Hazreti’nin sünnetini, Üstad’ının elini sağlam tutsan. Sen boşta kalmazsın. Allah’ın izniyle. O yüzden bence insanlar hayatta olan bir şeyini hesap ettiklerinde vazifelerini dosdoğru yapsınlar. Ve Cenâb-ı Hak onları hiçbir zaman meydanda bırakmaz, hiçbir zaman boşlukta bırakmaz, hiçbir zaman onu kimsesiz yolda bırakmaz. Yeter ki bir şeyhin olsun senin.

Şimdi bir şeyhe intisâb etmemek kibirliliktir. Kibirlilerle asla cennete girmez. Kibirliler asla yolun kokusunu alamaz. Kibirliler asla manevetin kokusunu alamaz. Kibirliler aslında şirk üzerinedir. O yüzden şirk üzerine alan bir kimsede de hiçbir şey olmaz. Bakın hiçbir şey olmaz. Bu açıdan bakılacak olursa bir kimse böyle kıyıda köşede kalmıştır, namı şanı yoktur. Ama bir şeyhlik yapıyordur o kimse. Ona gitse Allah için intisâb etmiş olsa yol alır o. Ben açık ve net söylüyorum. Bakın tekrar söylüyorum. Bir kimse şeyhliğini ilan ettiyse ben onu şeyh olarak kabul ederim. Mürşidi kamillik ayrıdır. Bak ona ayırt ediyorum. Bu ayrı bir meseledir. Ama şeyhlik ben onun şeyhliğini kabul ederim. Bizim Allah rahmet eylesin bir ağabeyimiz vardı.

Bir gün şeyh efendinin vefat ettikten sonra geldi dükkana yanında hatta on on beş tane de arkadaş vardı. Saymadım ama o kadar vardı herhalde. O arkadaşlar ona benim rüyalarında gördüğünü anlatmışlar filan. Onun da artık geldi. Mustafa efendi açık söyleyeceğim dedi. Şeyh efendi sana kaçıncı esmaya kadar verdi dedi. E dedim hacı ağabey bunu açıkça söylerim. Şeyh efendinin kaçıncı esmayı verdiğini soruyorsun değil mi dedim. Ben evet dedi. Beşinci esmaya kadar verdi dedim ben. Öyle durdu. Evet şeyh efendi bana beşinci esmaya kadar verdi zahiren. Böyle bir şey daha bir iki daha mevzu olunca dedim hacı ağabey sen ne üzüyorsun kendini dedim ya. Sen şeyhim de dedim ben de seni şeyh olarak intisâb ederim ama mürşidi kamil olarak değil dedim yüzüne.

Ama şeyh olarak sana intisâb ederim dedim. Ben de öyle bir şey yok dedi. Bak dedim hayatının fırsatını kaçırıyorsun. Bir daha istesen dahi bulamayacaksın bunu dedim. Bak dedim bak herkesin içerisinde söylüyorum. Gel kabul et benim dedim biatımı. Yemin ediyorum uçarsın bak dedim. Ben seni uçururum Allah’ın izniyle dedim. Gel benim biatımı kabul et dedim. Ben de seni şeyh olarak kabul ederim. Hiç bir sıkıntım yok dedim ben. Ben de öyle bir hal yok dedi. Sonradan öyle bir hal tecelli ettiğini söyledi bu ayrı bir mesele. Ama intisâb eden de olmadı Bursa’dan ona. öyle bir handikap yaşandı. Şimdi bir kimse ben şeyhim diyorsa onun şeyhliğini kabul ederim ben. Sen şeyh değilsin demem. Daha bugüne kadar hiç kimseye demedim.

Sebep ya kendisi kendinde bir şey görmüş ben şeyhim demiş ya da başkaları onun da bir şey görmüş bu şeyh demiş. Başkalarının gördüğü şaşı olabilir. Kendi gördüğü de şaşı olabilir. O beni ilgilendirmez herkese hesabını Allah’a verecek. Ya şeyhse? Ben şeyh değil diyerekten onu direk söyleyeceğim. Ya şeyhse? Ya Allah’ın gayb erenlerinden birisi ise? Bu beni ilgilendirmez. Ben onun şeyhliğini kabul ederim. İntisap ederim etmem. Bu benim bileceğim iş. Cümle alem ben şeyhim der. Ben cümle aleme intisâb etmemdir ki der. Başka bir kimseye intisâb edebilirim. Bu ayrı bir mesele. O yüzden şeyhliğinin şeyhliklerini kabul ederim. Rüyamda bir dervişi gördüysem onunla alakalı bir eğitim söz konusu varsa onu da eğiterim.

Bunda bir sıkıntım yok. Genel olarak bunlardan çekinmem sakınmam. Şeyhlerin birbirlerinin dervişlerine hukukları nasıl olmalıdır? Ben karışmam hiç. Ben derim ki git üstadına danış git üstadınla konuş. Rüyanın git üstadına anlat. İş halini git üstadına anlat. Bir sıkıntım varsa git üstadına anlat. Ben karışmamaya yayılırım. İyi. Derviş rüyasında gördüğü ya da görmediği bir şey efendiden mi ilmi yönden istifade edebilir mi? Derviş rüyasında gördüğü ya da görmediği bir şey efendiden ilmi yönden istifade edebilir mi? Her ikisinden de istifade edebilir. Bunda bir sıkıntı yok. Ebû Hüreyre’den rivayette Hazret-i Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle demiştir. Benden sonra peygamberlikten sadece mübeşirat, müjdeciler kalacaktır.

Yanındakiler sordu mübeşirat nedir? Salih rüyadır diye cevap verdi. Muvaddanın rivayetinde şu ziyade vardı. Salih rüyayı salih kişi görür veya ona gösterirler. Salih olmayan, facir kafirlerin de gördüğü, salih kimseler ait olan rüyâlar hakkında ne buyursunuz? Böyle kafirlerin gördüğü sahih sadık rüyâlar neticesinde akıbetlerin ne olabilir? Cenâb-ı Hak onları da delillendirmek için sahih rüyâ gösterebilir. Onlar da onun içinde delildir. Eğer îmân etmez derse onların ahiretteki durumları daha şiddet olur. Ayrıca dervişin kendi makamına ait olmayan, henüz varamadığı makamlara ait olan rüyaları görmekte hikmetleri ne olabilir? Teşvik olabilir. O yüzden müjde olabilir. Bak böyle bir haller de var, böyle bir durumlar da var, böyle bir alem de var diye.

Harikadır o tip şeyler. Yusuf Peygamber ne derken soru şıkkı olarak, buna en mi deniyor? Salim ne mi deniyor? Kelime, harfler devam ediyor ya. Yusuf Peygamber küçük bir çocukken gördüğü rüyayı babası Yakup Peygamber’e anlatır. Yusuf Aleyhisselâm daha küçük bir çocukken gördüğü A yıldızı güneş simgeleriyle örülü rüyasının yaşayacakları hakkında birtakım işaretler barındırması, bu rüyayı tabir eden Yakup Aleyhisselâm’ın yorumunu duyan diğer kardeşlerinin bu bilgiyi sorgusuz ve gerçek kabul ederek, küçük Yusuf Aleyhisselâm’ı ortadan kaldırma çabası rüyâ ve o rüyanın tabirinin o dönem için son derece güçlü bir şüphe götürmeyen bilgi kaynağı olarak kabul gördüğünü göstermektedir. Zat ahaliniz gerek kendinizin gördüğü rüyaları gerek dervişanın gördüğü rüyalardan kaynaklanan bilgiyi gerçek kabul eder misiniz?

Bu manada gerçek bilgi nedir? Ben sahih rüyaları gerçek bilgi olarak görüyorum. Sahih rüyaların bilgisi bazen hiç rumutsuzdur ayan beyan bazen rumuzudur. Rumuzlu olanların içerisinde söylenilmesi gerekenler var ise söylerim, söylenilmemesi gereken yerler var ise söylemem. Bu bilgiyi gizlemek değildir bu rüyanın içerisinde emirdir. O yüzden rüyalarda genel olarak bazen bu tip simgeler gösterilebilir, bu simgelerin üzerinden değişik manalar çıkabilir. Bazen ayan beyan rüyâlar ayan beyan ne olacağı nasıl olacağı gösterilir. Bazen bazı şeyler gösterilirken içine rumuzlar eklenebilir. O rumuzları açtığınızda ayrı bir alem çıkar önünüze.


Rüyâ İlmi ve Kapanış

Ayrı alem çıktığında o alemin içerisinde ayrı bir rumuz ayrı bir alem çıkar. Bunu ister rüyayı görürken ister gösterilirken isterse bir başkası görürken bir başkasının üzerinden de tecelli edebilir. Gördüğünüz bütün kainattaki rüyâlar ister sizden ister başka yerden nereden tecelli ederse etsin. Hepsi de Cenâb-ı Hak’ın bilgi hazinesinden gelendir ve her şey ayna vazifesi görür. Her şey ayna vazifesi gördüğü için önemli olan senin aynanın parlak olmasıdır. Senin aynan parlak ise o zaman her türlü haberi alırsın. Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî de senin aynan neden haber vermez bilir misin? Tozludur da o yüzden demesinin sebebi budur. Eğer senin aynan temiz ise sen bütün aynalardan bütün perdelerden gerekli olan bilgileri alırsın.

Sana lazım olanı. Sana lazım olmayana zaten çözümlemene ihtiyat yok. Sana lazım değil o zaman geldiğinde an geldiğinde o rumuz harekete geçer. O rumuz harekete geçince sana lazım olan bilgi, sana gerekli olan şey senin gözünün önüne veya kalbinin içerisinde ılık ılık akar. Ve sen onu görür tanımlarsın. Bunların hepsi de gerçek bilgidir. Siz şeytani bir bilgiyi dahi gerçek bilgi olarak görmezsiniz. Ehli Sufi öyle görmez. Şeytani bir bilgi dahi gerçek bilgidir. Ne kadar uç şeytani bir bilgi de olsa o bilgi gerçek bir bilgidir. O seni hakikate götürür. O yüzden senin aynana tecelli eden bütün bilgileri sen ondan bil. Ondan bil ki ondan bütün bilgiler çıkar çünkü. Şeytanın bilgisi de ondan çıkar.

Peygamberin bilgisi de ondan çıkar. Heva hevesinde bilgisi ondan çıkar. Hakikatin hakikati de ondan çıkar. Bütün bilgilerin sağı da solu da önü de arkası da altı da üstü de ondan çıkar. O yüzden ondan çıktığı için sen aynanı temiz tutmaya bak. Hazret-i Yusuf uykusunda gördü ve sonra tevil ettiği ve gerçekleştikten sonra bu önceki rüyamın sonuncudur. Rabbim bunu hak kılmıştır dediği rüyâ ile. Hazret-i Peygamber efendimizin rüyasını dinledi. Hazret-i Peygamber efendimizin söylediği insanların uykudadır. Öldükleri vakit uyanırlar. Hadise arasındaki irtibat Kur’ân İbn-i Arabî. Hazret-i Peygamber efendimizin söylediği insanların uykuda oldukları, gördükleri her şeyin bir rüyâ olduğu kabul eder. Dolayısıyla Yusuf Peygamber’in rüyayı dinledi. gördükleri her şeyin bir rüyâ olduğu kabul eder.

Dolayısıyla Yusuf Peygamberin rüyâ görmesi ve yıllar sonra o gördüğü rüyayı tabir etmesi, uykusunda rüyasından uyandığını görüp hala aynı uykuda olduğunu bilmeden rüyasını tabir eden kimse gibidir. O halde uyanıklık, uykunun ta kendisidir.” diyor. Ebnül Arabî Hazretleri uyku ve uyanıklık metaforu haline gelmiş olmuyor mu? Evet. Binaenaleyh âlemin tabir edilmesi gereken bir rüyâ olduğu neticesi asıl olmuyor mu? Bu konuyu biraz daha izah edebilir misiniz? Hazret-i Mevlânâ Celâeddin Rûm Hazretleri bunu biraz daha ama ileriye götürerek ama biraz daha açarak diyor ki, bize dost olarak bize arkadaş olarak uykudayken rüyâ gören kimse lazım diyor. Pardon, uyanıkken gündüz rüyâ gören kimse lazım diyor.

Gündüz rüyâ gören kimse demek, normalde bir kimse uykudayken rüyâ görüyorsa, uykudayken rüyâ gördüyse uykuda görmüş olduğu rüyayı aslında uyanıklık olarak görüyor o kendince. Uykuda görünen rüyâ uyanıklık, o zaman o rüyadan uyandı. dünyayı gözünü kapattı, öteyi gözünü açtı, rüyadan uyandı. Bu daha ileri gitsin. Normalde hadîs-i şerifte Arif’in uykusu da ibadettir dedi ya, Arif’in uykusu da ibadettir deyince, o zaman Sufi’nin uykusu da uyanıklığı da ibadet olmuş oldu. Avam için insanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar. Bu avam içindir. O yüzden avam için bu dünya bir uykudur, öldüklerinde uyanacaklar. Sufiler için böyle bir şey yoktur. Sufiler hiç uyumazlar ki onların öldüklerinde uyansınlar.

Sufi için, Nuriye’nin sufi için uykusu da ibadetse, onun her dam uyanıklık içerisindedir. O yüzden dedi ya Arif’in kalbi uyumaz diye, bizden istenen avamlıktan çıkıp Arifli’ye gelmek. Ve Arifli’ye geldiysen senin o zaman uyku halin kalmadı. Senin uykun yakaza gibi olur zaten. derler ya kuş uykusu gibi. kuş uykusu nedir? Dalın üstünde tüneyip de uyuyor ya, tam bir uyumuş olsa dalın üstünden düşecek gidecek. Dalın üstünden düşmüyor. Dalın üstünde iki ayın üzerinde duruyor. Kuş uykusu hep tedirgin, yakaza halinde. Arif’in uykusu yakaza halindedir. O normalde uykudayken bile uyanıktır. Zaten uyanıkken uyanıktır. O zaman onun için uyku söz konusu olmadı. Rüyâ çoğu zaman sembollerle görüldüğü için onların yorumunu herkes doğru olarak yapamaz.

Rüyâ tabiriyle meşgul olan kimsenin dini bakımından güvenilir. Özü sözü doğru, imanlı ve salih biri olması, bu konuda birikim sahibi olması şarttır. Salih, delta işarı, sadık rüyayı, salih ve sadık olmayan kimseler doğru bir şekilde yorumlayamazlar. 23. Ali Akbınar, İlim ve Hayat. Kafirler, facirler de bu ilmi bir gün araştırma, geliştirme şekliyle ya da her ilmin bir matematiği, fiziği olduğunu zaten çok söyleyen biri olarak keşfedip öğrenecekleri bir ilim haline gelme endişesi içinde olanlara ne diyebilirsiniz? Bu ilmin salihlere açılabilen, imanı olmayanlara kapalısı olabileceği görüşler hakkında ne buyurursunuz? Salih rüyalardan kasıt, dünyevi meseleler değildir çok fazla. O yüzden kafirler bunun matematiğini çözebileceklerini inanmıyorum, öyle söyleyeyim.

Kafir cinilerinin matematiğini çözmeye çalışıyorlar. Tam olarak çözebilmiş değiller, bazı yerlerde çuvalıyorlar, Allah çuvalatıyor belki de. O yüzden bununla matematiğini çözebileceklerini inanmıyorum. Rüyâ yorumlayacak muabbir dervişlerde kimselerde sahip olması gereken vasıflar nelerdir? Bunu normalde biz kardeşlerimizin üzerinde zakirler dinleyebilir hükmünü verdik. Yorumlama ile alakalı bazı kardeşlere yorumlama hakkı verdik. O yüzden o kardeşler yorumlayabilirler, zâkir kardeşler dinleyebilirler veya hususi manada bazen çavuş kardeşlerimize de sen rüyâ dinleyebilirsin dediğimiz kardeşlerimiz var. Onlar dinleyebilirler, onlar dinledikten sonra sen bu rüyanı üstadımıza anlat veya filanca abimize, ablomuza anlat diye yönlendiriyorlar.

O yüzden rüyâ dinlenilecek o zâkir kardeşler veya görevli vazifeli kardeşler veya rüyâ dinleme müsaadesi verdiğimiz kardeşler rüyaları dinleyecekler, ruhumuzları görecekler, görebildikleri kadar kendilerini verebildikleri kadar o kardeşlere de yorumlama vazifesi verdiğimiz kardeşlere de nasıl yorumlamaları gerektiğini, ne yapmaları gerektiğini, nasıl rabutu kurmaları gerektiğini de üç aşağı beş yukarı anlattık. O kardeşler de böyle böyle büyüyecekler, eğitilecekler, bunu öğrenecekler. Rüyâ dinleye dinleye açılan anlam kazandıracağı tecrübe bir ilim ile geliştirilecek veya elde edilecek bir ilim midir? Her ikisi de hem böyle manevi bir dosya halinde, zip halinde de verilebilir veya tecrübe edilerek de bu olabilir.

Üst maddede geçtiği gibi bu konuda birikim sahibi olması şarttır sözüne katılıyor musunuz? Evet. Sonradan öğrenebilecek, melek haline kesif edilebilecek bir ilim olduğu çeşitli kaynaklar yazılıyor. Bunları söyleyenler ne diyebilirsiniz? Bunların da faydası var. O yüzden bunları da normalde yabana atmak, kenara atmak hoş bir şey değil. Dervişlerin şeyhinden abersiz, sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’le ya da Pir Efendiler ile raput etmelerine ve raputalarında yerli yersin, şunu bunu sormalar hakkında ne buyursunuz? Yapabilenler yapsın, sorabilenler sorsun bunda bir sıkıntı yok. Nasıl olsa eğer gerçekten o kardeşler üstadlarına bağlılar ise, öğrendikleri, gördükleri şeyleri gelip üstadına danışacaklar sonuçta.

Bunda bir beis yok. Görüştükleri gerçekten görüşmek istedikleri midir? Öyledir. Neden üzerinde şüphe edeyim ki? Gördükleri daha başka süflü varlıklar olabilir mi? Geylân Hazretleri’nin şekline şemaline şeytanın giremeyeceğine inanırız biz. O yüzden süflü varlık olarak görmem. Bu duruma komşu kapısı gibi mi diyenler var? Diyebilirler. Bu meseleyi bilmeyenler komşu kapısı mı diyebilirler ama bu şuna benzer. bir kimsenin karşısında böyle çok önemli bir kimse olmuş olsa hep onu görmek ister ya, olur olmaz görmek ister. Arkadaşlar da var, kardeşler de var. Seviyorlar, olur olmaz görmek istiyorlar. O kimse sevdiğinden öyle olur olmaz görmek istediğini redmedelim mi? Yok, reddetmeyiz. O yüzden varsınlar Geylân Hazretleri’nin komşu kapısı yapsınlar.

Bunda bir beis yok. Halbuki dervişin şeyhi, sağ dervişin şeyhine bile her meseleyi sorup sormamaktan içtinap edip çekinirken bu durumu nasıl izah edebilirsiniz? Yok be bizim kardeşler öyle çekinmezler ya her şeyi soruyorlar bizim. O yüzden bir sıkıntı yok. Dergamızda kimler rüyâ hal tevil etme yorumlama selaatine sahip. Bütün zâkir kardeşler dinleme selaatine sahip. Yorumlamayla alakalı söylediğimiz kardeşler var. Onlar kendilerini biliyorlar. Bu konuda bir sıkıntı yok. Bu konuda falanca ablama, ablama anlattığım gibi duyumlar duymaktayız. Evet onlar normalde şey hem ablalardan hem abilerden öyle dinleyenler ve yorumlayanlar var. Addimizi aşmayacak olmak kaydıyla yürya yorumlayabilen dervişleri isimlerini kadın erkek söyleyebilir misiniz?

Var bu kardeşlerin hepsi de dergan içerisinde kardeşler herkes biliyor bunu zaten. O yüzden olmayan bir kimse de edepsizlik yapıp benim rüyâ yorumlamaya müşadem yok. Bunu normalde üstadımız anlattın diye söylüyorlar. O yüzden hem dinlemeye hem yorumlamaya memur kardeşler bu konuda hata kusur etmiyorlar. Rüyâ yorumlama selaati geri alınabilir mi? Yoksa kazanılan bir hak mıdır? Ben hak veya hak değil olarak görmüyorum. Ben güvenmiyorsam o kardeşe zaten müsaadeyi de vermiyorum. Benim hayatım güvenin üzerinedir. Kimisini böyle rüyamda gördüm de verdiklerim var. Kimisi sen dinleyebilirsin. Onda o istidatı gördüklerim olanlar var. Bunlar farklı farklı tecelleden şeyler. O yüzden kardeşlerim bu konuda şu ana kadar çok bariz yanlış yaptıklarına şahit değilim.

Rüyâ ve hallerde lazım ise esmâ ile ilerletecek veya esmasını veya derslerini değiştirecek dervişlerde selaat niye göre belirlenir ve bu durumda olan dergahımızda göreli kadın erkek kimseler var mıdır? Şu ana kadar esmâ değiştirebilecek bir kardeşle alakalı herhangi bir kimseyi rüyamda görmedim. O yüzden kimse yok. Esmaları yine üstadları değiştirecek. Varsa isimleriyle ilan edebilir misiniz? Benim rüyamda şu anda gördüğüm esmâ değiştirecek bir kimse yok. Anahtar vazifesi gören rüyâlar olduğunu şeyhten şeyhe geçen ve şeyhlere ait olan rüyalardan bahisler var tasavvuf eserlerinde. bir şeyh kendi sülükünde gördüğü rüyayı derviş de görmezse o dervişin ilerlemediğini aynı durumda kendisinin gördüğü rüyayı dervişin de gördüğü durumlarda anahtar vazifesi gören rüyâlar var mıdır?

Ne buyursunuz böyle hikayeler hakkında? Hiçbirisine de katılmıyorum. Herkesin yolu kendine ait. İlla ki benim gördüğüm rüyâ bir başkası görecek, bir başkasının gördüğü rüyayı, bir sonradan gelen bir başkası görecek diye bir kaide kabul etmiyorum. Değişiyor çünkü değişken. Bir derviş rüyâ yolu ile seyri sülük’e girip yine sülük’ün rüyali ikmal ettirebilir mi? Seyri sülükte rüyâ önemli bir argüman öyle söyleyeyim ve ikmal ederken de önemli bir argüman ama o kimsenin bir zati yaşaması lazım. Böyle bir durumda zahiri tecrübesi eksik kalmış olmaz mı? Evet. Önemli bir argüman ama o zaten seyri sülükte sadece rüyâ mesele yetmez. Son soru. Maneviyat yolunda sufilerin rüyâ yolu ile çok farklı kazanımları olmuştur.

Bazı zatlar rüyalarında Allah’tan ve Hazret-i Peygamber’den aldıkları işaret üzerine irşad faaliyetlerine başlamıştır. Buna örnek olarak Cüneyd-i Bağdadi Abdülkadir Geylani Hazretlerini verebiliriz. Bişre El-Hafi Hazretleri örneğinde olduğu gibi üzere bazı sufiler de gördükleri bir rüyanın ardından tasavvuf yoluna girmiştir. Rüyada Hz. Peygamberden hirt alanlar da vardır. Binane ile icazeti ile irşada başlama çok daha sonraki sufilerde kurallaşmış oluyor. Bu kurallaşma neye icabeten gerekli görülmeye başlanmış ve rüyanın insanın İslami ayetindeki hizmetlere canla başla mücadeh, mücahede yoluna gayretlerine ne gibi katkılar olmuştur bahseder misiniz bahsedebilir misiniz? Şimdi insanlar zaman içerisinde bunları aldatma, istismar etme yoluna girmişler.

O yüzden aldatma ve istismar yoluna girince icazetlere ehemmiyet verilir hale gelmiş. Ama bir kimse, ben tekrar söylüyorum, ben illaki icazetli veya icazetsiz olmasına bakmazsınız. Bir kimse şeyhim diyorsa, şeyhlini kabul ederim. Ama intisâb ederim ama intisâb etmem. Bu benim kendimle alakalı. O yüzden Hazret-i Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hz. rüyada virt almak veya direkt kalbine ilhâm yoluyla virt almak veya hatta geçmiş peygamberler yoluyla virt almak haktır. Veya Pir Efendiler veya büyük velîler üzerinden rüyada virt almak haktır. O yüzden bunların hepsini de kabul edebilirim. Rüyâ, sufilik yolunda önemli bir argumandır. Haklarınızı helal edin. Saat 00.44 oldu. Allah gecenizi hayır etsin.

İnşallah bu sorularla geceyi son buldurduk. Aslında daha sorularımız var ama velakin önümüzdeki haftaya kaldı. Daha fazla sizi yormak istemiyorum. Özür dilerim. Cumartesiye kaldı. Allah izin versin inşallah Cumartesi gün Mesnevî’den kaldığımız yerden sohbete devam edeceğiz. Sonra da sorulara da kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı tekrar tekrar helal edin. Geceniz hayır olsun. Allah sizi sevsin, sevindirsin ve muhafaza eylesin. Allah’a emanet olun. Allah gecenizi hayır etsin. Cenab-ı Kur’ân ve Sünnet’e sımsık yapışmayı, maddi manevi Hazret-i Peygamber’in izinden giderekten Allah’a kavuşmayı, tez zamanda bana ve hepinize nasîb eylesin. Geceniz hayır olsun. Selamünaleyküm.


Kaynakça ve Referanslar

  • Hadîslerle Tasavvuf 69. Hadîs — Mala Hırs ve Zekât: “Âdem oğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüsünü ister; Âdem oğlunun gözünü ancak toprak doyurur” — Buhârî, Rikâk 10; Müslim, Zekât 116 (İbn-i Abbâs ve Enes bin Mâlik Radıyallâhu Anhümâ); İmâm-ı Nevevî, Riyâzü’s-Sâlihîn, Zemmü’l-Hubbi’d-Dünyâ Bâbı, 69. hadîs; İbn-i Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî şerhi; Tekasür 102/1-8 (çoklukla övünme ve kabir ziyareti); Hümâze 104/1-9 (mal toplayıp sayanın âkıbeti); Hadid 57/20 (dünya hayâtının geldi-geçti); Gazzâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Zemmü’l-Mâl Bâbı
  • Zekât Memuru Hadîsi ve Hediye: “Sizden birinizi zekât toplamak üzere gönderiyoruz, dediğindiğiniz kimse dönüp ‘bu size bu da bana hediye’ diyor; keke anasının babasının evinde otursaydı da hediyesi gelir miydi!” — Buhârî, Hiyel 15, Ahkâm 24; Müslim, İmâre 26-27 (Ebû Hümeyd es-Sâidî Radıyallâhu Anh); Merginanî, el-Hidâye, Zekât Bâbı; Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, Zekât ve Hediye Ahkâmı; Tevbe 9/103 (“onların mallarından sadaka al, böylece onları temizlersin”)
  • Müflis ve Hak-Hûkûk Hadîsi: “Bilir misiniz müflis kimdir? Ümmetimden müflis o kimsedir ki kıyâmet günü namaz, oruç ve zekâtla gelir; fakat dilini tutamamış, mâlı haksız yemiş, kan dökmüştür” — Müslim, Birr 59; Tirmizî, Kıyâme 2 (Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anh); İmâm-ı Nevevî, Şerhü Sahîh-i Müslim; kul hakkı ve vasıyet — Bakara 2/180-182; Buhârî, Vesâyâ 1
  • Mürşide İtirazın On Mahzûru — Gazzizade Abdullatif Efendi: Bursalı Gazzizade Abdullatif Efendi (v. 1832), Hulâsatu’l-Hakayik ve Menâkıb-i Celveti; mürşide itirazın on mahzûru (kalben-lisânen itirazın ebedî iflâsı); “Mürşid kimseye itiraz eden aslâ felâh bulmaz” — İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Farukî Serhendî, Mektûbât, I. Cild, Mektûb 292; Mehmed Zahid Kotku, Tasavvufî Ahlâk, IV. Cild; Abdülkâdir-i Geylânî, Ftuhul-Gayb, 8. Makale; Necmeddin Kubrâ, Âdâbu’l-Mürîdîn; şüphe ve sû-i zannın mânevi lâşmanî
  • Rüyâ, Esmâ ve Zikir Halkası: “Müminin rüyâsı nebevîtin kırk altıda biridir” — Buhârî, Tabîr 4; Müslim, Rüyâ 6 (Enes bin Mâlik ve Ebû Hüreyre Radıyallâhu Anhümâ); Yûsuf 12/4-6, 12/36-49, 12/100-101 (rüyâ tabîri); İbn-i Sîrîn, Tabîru’r-Rüyâ; İbn-i Haldûn, Mukaddime, VI. Bölüm (rüyânın mertebeleri); İsmâil Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân Yûsuf sûresi tefsîri; zâkir ve zikir halkasının âdâbı — İmâm-ı Gazzâlî, Minyâcu’l-Âbidîn; uyku müddâhâlesi üzerine Journal of Sleep Research (REM deprivation) araştırmaları
  • Derviş Tarifi ve İntisâb: Yûnus Emre, Dîvân (“Dervişlik dedikleri hirka ile tâc değil / Gönlünü derviş eyleyen hirkaya muhtâc değil”); “Sen iyi derviş olursan sana icâzet yazmak isteyen çok olur” temâsı — Hazînedar Hacı Mücahid Efendi ve Kerkûk Karabaşî geleneği; İntisâbın âdâbı — Şihabeddin Suhreverdî, Avârifu’l-Meârif; Muhammed Emin Kurdi, Tenvirül-Kulûb, Tarîkat Bâbı; Mustafa Özbağ Efendi Hazretleri (XVII. yy, Celvetiyye-Karabaşiyye), Kâşifu’l-Esrâr
  • Rüyâ Makâmları, Âlem-i Misâl ve Nefs Mertebeleri: Nefs-i emmâre-levvâme-mülheme-mutmainne-râzıye-mardıye-sâfiye yedi makâmı; her makâmda görülen rüyâların sahihliği ve nefs müdâhalesi — Necmeddin Kubrâ, Usûl-i Aşere; İbn-i Kayyım el-Cevziyye, Medâricu’s-Sâlikîn; Mevlânâ, Mesnevî, II. Cild (hayal-i hayâl ve âlem-i misâl); İbn-i Arabî, Futûhât-ı Mekkiyye, II. ve VI. Cildler (âlem-i misâl-i mutlak ve mukayyed); Şihabeddin Sühreverdî el-Maktul, Hikmetü’l-İşrâk (suver-i mu’allaka)
  • Rüyâ Tabîri İlmi ve Birikim Şartı: “Rüyâ üçtür: sâlih rüyâ, nefisten, şeytandan” — Buhârî, Tabîr 26; Müslim, Rüyâ 6; İbn-i Sîrîn, Mu’temedu’l-Umde fî Tabîri’r-Rüyâ; Dineverdî, el-Kâdirî fi’t-Tabîr; Nabulusi, Ta’tıru’l-Enâm fî Ta’birü’l-Menâm; tabîr ilminin vehbilik-kesbilik tartışması — İbn-i Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî, Kitâbu’t-Tabîr; sonradan öğrenilebilecek bir çeşid ilm-i zahirî
  • Pandemi Döneminde Sohbet, Canlı Yayın ve Kardeshlik Usulü: Perşembe-Cumartesi dergah sohbetlerinin canlı yayına alınması (2020 Covid-19 kapanması); sohbet linklerinin, WhatsApp ve YouTube üzerinden paylaşılmasının ehven cevâzı; vasıyet ve vefâttan sonra topluluk âdâbı — Gazzâlî, İhyâ, Zikru’l-Mevt Bâbı; T.C. Diyânet İşleri Başkanlığı 2020 pandemi fetvâları; cemâat âdâbı ve kerih hâllerden kaçınılması — İmâm-ı Birgivî, Tarîkat-ı Muhammediyye

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Makâm, Mürşid, Mürîd, Tarîkat, Zikir, Nefs, Ruh, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı