Elest Bezmi: “Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim?”
Yüce Allâh rûhu yaratırken “Ben senin Rabbin değil miyim?” diye sorduğunda, rûhlar “Evet, Sen benim Rabbimsin” dediler. Cenâb-ı Hak o soruları sorduktan sonra bütün rûhlar cevap verdiler; çünkü ilâhî tecelliyât altında, kabus hâlinde idiler. Başka bir cevap verme ihtimâlleri ve imtihanları yoktu. Rûhlar kendi idraklerine bırakılmamıştı; yaratıcının tecelliyâtıyla yaratıldıklarını bildiklerinden hepsi de istisnâsız, şeksiz şüphesiz “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” dediler.
Cenâb-ı Hak onlara ardından secde emirleri verdi. Birinci secdeye hepsi gitti. İkinciye bir kısmı gitti, bir kısmı gitmedi. Üçüncüye de bir kısmı gitti, bir kısmı gitmedi. Ve biz bu şehâdete indirilmiş olarak dünyaya geldik. Yeryüzüne indirilme sebebimiz şâhitliktir; biz kendi şehâdetimize geldik.
Üç Secde ve Îmânın Seyri
Eğer orada birinci, ikinci ve üçüncü secdeye gittiysek mü’min doğduk, mü’min yaşayacağız, mü’min öleceğiz. Eğer birinci secdeye gittik, ikinci secdeye gitmedik, üçüncü secdeye gittiysek mü’min doğduk, kâfir yaşadık, mü’min öleceğiz. Eğer birinci secdeye gittik, ikinci secdeye gittik ama üçüncü secdeye gitmediysek mü’min doğduk, mü’min yaşadık ama kâfir olarak öleceğiz. Allâh muhâfaza eylesin.
Kabir Suâli ve Son İmtihan
Kabre konulduğumuzda “Rabbike, Nebîke, Dînike” diye soruların anlamı şudur: Biz o şehâdeti yerine getirebildik mi? O gün orada Rabbi tanıdık, Yaratıcı O’ydu. Yaratıcı O olduğu için başka bir alternatif yoktu. Ama yeryüzüne indirildik, yeryüzünde sapma olabilir. İlah olarak tanımladığımız veya Allâh olarak tanımlayacağımız bir şey olmasa dahi şirke düşeceğimiz, yanlışlığa, eksikliğe düşeceğimiz bir nokta olabilir.
Hiçbir inanış, bir yaratıcı güç olduğunu inkâr etmenin üzerine kurulmaz. Nemrut dahi, Bâbil’de ilâhlık taslayanlar dahi kendilerince gökyüzünde bir ilâh olduğuna inanıyorlardı. En ilâhlık imtihânında bulunan Firavun dahi ölmeden önce “Mûsâ’nın Allâh’ına îmân ettim” dedi. Mekke’nin müşrikleri dahi bir yaratıcı olduğuna inanıyorlardı; putların kendilerini o Yaratıcı’ya yaklaştıracağına inanıyorlardı.
Eğer biz ilk yaratılış noktasındaki müşâhedeyi yakaladıysak, Hz. Ömer gibi sorgu meleğini yakasından tutup indiriveririz aşağı. Deriz ki: “Sen kaç yıllık yoldan geldin, Allâh’ı unutmadın da, ben bir adım yoldan geldim, ben mi unuttum?” deyip indiririz aşağı. Eğer o müşâhedeyi yakaladıysak — işte tasavvuf o müşâhedeyi yakalama sanatıdır; tarîkat o müşâhedeyi yakalama yeridir.
Dîni Severek Yaşamak
Dînin emirlerini yerine getirmek farklı bir şeydir; dîni sevmek ve dînin emirlerini severek, hoşlanarak, lezzetle, tatla yapmak farklı bir şeydir. Birisi emir olduğu için yapar, birisi severek yapar. Severek yapan daha güzel yapar; içine rûhunu koyar, kalbini koyar, lezzetini tadını koyar, kokusunu rengini koyar.
Severek yapılan bir yemek nasıl çok lezzetli olursa, severek gelen bir arkadaşı ağırlamak nasıl çok tatlı olursa, dîni severek yaşamak da böyle insana tat verir ve müşâhedesini arttırır. Birisi vardır namazı kılıyordur Allâh emrettiği için — doğrudur; ama birisi vardır namazı kılıyordur Allâh’ı sevdiği için. İkisinin arasında fark vardır.
Ölüm Sonrası Geçiş ve Kabir Âlemi
Vefât ettiğimizde, kabre konduğumuzda öbür tarafa doğru geçişte yollar ayrılacak. Kabir âlemine iki geçiş vardır. Bir geçiş var; onlar sağcılar — kitabı sağdan verilecek olanlar. Yaratılırken Muhammed Mustafâ’nın kokusundan, nûrundan, renginden; peygamberlerin, velîlerin kokusundan, nûrundan, renginden yaratılanlar var ki onların gidiş istikametleri farklı bir noktadır. Fâtiha-i Şerîfe’deki “bizi sâlihlerle beraber eyle” sırrına vâkıf olmuş olanların gidecekleri yol farklıdır.
Resûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) bunu öne alıyor; diyor ki: “Ölmeden önce ölünüz. Ölmeden önce kendinizi hesâba çekiniz.” Ölmeden önce o hesapları çekmemiz lâzım, o muhâsebeyi yapmamız lâzım. Eğer biz burada yaptıysak, oradaki o sorgulamadan, o hâdiseden geçeceğiz.
Cenâb-ı Hak tekrar orada kendi kendimize şehâdet ettiriyor: “Ben seni yarattığımda şâhitlik yaptım. Sen şehâdet ettin. O gün dedin ki ‘Sen benim Rabbimsin.’ Ben seni temiz olarak dünyaya indirdim; günahsız, kusursuz, hatâsız olarak indirdim. Ama sen yeryüzünde pisliklere bulaştın, toz ve toprağa bulaştın, yanlışlıklara bulaştın. Kendi kendini bataklığa ittin.”
“Habîbim dedi ki: ‘Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.’ Ve sen o Habîbimin sesini dinlemedin. Benim gönderdiğim ilâhî nefesleri dinlemedin. Peygamberleri dinlemedin. Peygamberlerden sonra uyarıcılar gönderdim, sen onları da dinlemedin.”
“Yâ Rabbi, Bizi Bize Bırakma”
Rabbim bizi kendimize bırakmasın. Eğer bizi bize bırakırsa bataklığa düşeriz, toprakların içerisinde bulanır gideriz. Bizi bize bırakırsa biz O’nu hatırlayamayız, unuturuz. Ancak ilham ettikleri, ancak lütfettikleri, ikram ettikleri O’nu tanırlar, bilirler. Çünkü O’nu tanımak için yine O’na ihtiyâcımız var; O’nu bilmek için yine O’na ihtiyâcımız var.
İdrâki genişletecek olan O, kalbimizi genişletecek ve derinleştirecek olan O. Bizi zikrettirecek olan O, zikri sevdirecek olan O. Kendisini sevmeyi, sevgisini verecek olan O. O zaman duâ edeceğiz: “Yâ Rabbi, bizi bize bırakma. Bizi nefsimize bırakma. Bizi yanlış yerlere gitmemize engel ol. Bize lütfet, bize ikram et. Bizim aklımıza bırakma, bizim nefsimize bırakma.”
Mûsâ dedi ki: “Yâ Rabbi, Seni seyretmek isterim, Senin tecelliyâtını görmek isterim.” Cenâb-ı Hak dedi ki: “Yâ Mûsâ, dayanamazsın.” Dağa tecellî etti; Mûsâ bayıldı. Tûr-i Sînâ’da kırk gün boylu boyunca baygın yattı. O’nun tecelliyâtı akıldan, ruhtan, kalplerden uzak bir şeydir. Ancak idrâk edilir, ancak müşâhede edilir. Bu ruhla alâkalıdır, kalple alâkalıdır; nefisle alâkalı değildir, akılla alâkalı değildir.
Ülfet: Dostluk, Yakınlık ve Sevgi
Bir hadîs-i şerîfte: “Mü’min ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan kimsede hayır yoktur.” Ülfet etmek; dostluk kurmak, yakınlık kurmak, arkadaşlık kurmak, sevmek, muhabbet beslemektir. Evet, mü’min sever; derviş sever.
Eğer o sevgiyi içerisinde bulamıyorsan, o sevmeyi göze alamıyorsan, o sevmeyi beceremiyorsan — ilâhî sevgi nasip olmalıdır. Tasavvufta bir ibâre vardır: “Önce fenâ fi’ş-şeyh olacak, fenâ fi’r-Resûl olacak, fenâ fillâh olacak.” Dervişi sevmek, Allâh’ı sevmenin antrenmanıdır. Sana zarar verir, sıkıntı verir, dert verir, ağırlık verir, yük verir; seni kullanır, seni hançerler. Ama aynı zamanda lezzet alırsın, tat alırsın, neşelenirsin, mutlu olursun. İki zıt şeyi birden yaşarsın.
Bir fayda bulduğu kimseyi sevmek tabiî sevgidir, bütün insanlarda vardır. Bir kimse yemek yediği kapıyı sever. Ama bir kardeşinizin ihtiyâcı olduğunu bildiğiniz hâlde cebinden beş lira veremiyorsanız, bir kardeşiniz için gözyaşı dökmüyorsanız gece, sevmekten dem açmayın. Gece yattığınızda “filancayı özledim, bugün göremedim onu” diyebileceğiniz bir kardeşiniz yoksa, sevmekten dem açmayın.
Ülfet etmek; dervişlerin üzerinde rahmet gibi olmak, merhamet güneşi gibi olmak, tûbâ ağacı gibi olmak. Biz tûbâ ağacını cennette ararız; sen dünyada tûbâ ağacı olamıyorsan, cennette tûbâ ağacına varacağını mı zannediyorsun? Gelin ülfet edin, kendinizi her gün yenileyin. Mü’minleri gördüğünüzde onlara selâm verin, insanları gördüğünüzde tebessümle davranın.
Üstâd Sevgisi ve Muhabbette Sadâkat
Üstâd sevgisi anlatılınca “kendini sevdirmek için” derler. Ne acı bir şey! On beş, on altı yıl anlat, kimse anlamasın. Şimdi anlatsan, “şimdi de kendini anlatıyor” diyecekler, “kendini öyle sevdirmek istiyor” diyecekler.
Tasavvufta yol gidecekse insan, oradan nasiplenmek, muhabbetlenmek, tatlanmak istiyorsa, üstâdını sevecek. Bağlı olması yetmez, sevecek. Hizmet etmesi yetmez, sevecek. Gördüğü her şeyden fazla sevmesi lâzım. Evindeki hanımını sevemeyen, çocuğunu sevemeyen, dergâhtaki derviş kardeşini sevemeyen, üstâdını nasıl sevecek? Gördüğünü sevemeyen, görmediğini mi sevecek? Görmediğini — Peygamber Efendimiz. Görmediğini — Allâh. Gördüğünü sevemiyorsun, görmediğini mi seveceksin?
Üstâdım patinaj ederdi, Allâh affetsin, benim muhabbetimin karşısında. Bana derdi ki: “Mustafâ Efendi oğlum, nasıl yapabiliyorsun bunu?” Defalarca demiştir. Ve ne yaşarsa yaşasın, aramıza ne olursa olsun, onu diye diye öldü gitti: “Bu dergâhta beni en fazla seven Mustafâ Efendi’dir. Benim de en fazla sevdiğim Mustafâ Efendi’dir.” Bunu silemedi kimse. Seveni kimse silemez; çünkü sevenin vekîli Allâh’tır, sevenin sâhibi Allâh’tır, sevenin koruyucusu Allâh’tır.
Gaflet Sevgisizliktir
Gaflete düşenler sevmeyenlerdir. Sevmiyorsa gaflete düşer, borçluya düşer, yanlışlığa düşer, eksikliğe düşer. Sevmiyorsa patinaj eder, yoldan çıkar, bataklığa düşer, aklına düşer. İnsanı alır götürür, nefs-i emmâreye bırakır; hattâ nefs-i emmâreden aşağıya bırakır.
Kardeşlerinizi sevin, arkadaşlarınızı sevin, üstâdınızı sevin, annelerinizi babalarınızı sevin, eşlerinizi çocuklarınızı sevin. Sevgililerinizi de sevin — ama harâma düşmeyin, yanlışlığa düşmeyin, günaha düşmeyin. Sevebiliyorsanız sevin; yüreğiniz yetiyorsa sevin, kalbiniz yetiyorsa sevin.
Gece İbâdeti ve Zikrullâh
Allâh her gece semâya tecellî eder. Her gece yarısından sonra meleklerini gönderir, peygamberlerini gönderir, velîlerini gönderir, kutsal rûhlarını gönderir. Der ki: “Dostlarım şimdi ayakta. Benim sevdiklerim şimdi ayakta. Onlara bakın, ihtiyaçlarına bakın. Gözlerinin yaşını silin, başlarını okşayın. Onlar beni severler; benim onlarla, onlar beni sevdiklerim.”
Nerede Allâh diyen birisi olsa hemen dizinin karşısında birisi gelir — velîlerin birisi gelir. Oturur, der ki: “İyi devam et, yalnız değilsin, sâlihlerle berabersin.” Fâtiha’da “bizi sâlihlerle beraber eyle” budur. Onlar dizinin önüne otururlar, yanına otururlar. Bir bakarsın sarığını görürsün, bir bakarsın takkesini görürsün. Bir bakarsın bir koku — dünyada öyle bir koku yok; cennetten gelmişçesine.
Kalk kardeş, kalk! Kalk geceleri boş geçirme, kalk. Seven sevgilisini zikreder, seven sevgilisiyle beraber olur. Kalk sen gece hiç olmasa yarım saat kalk; sevgiliyi zikret, sevgiliyi an, sevgiliyi bekle. Sevgili yolunu gönderir, kokusunu gönderir, sesini gönderir. Ümit et, umut et, bekle!
Şeb-i Arûs Gecesi Teşekkürü
Önce tekkede hizmet eden bütün semâzen, mutribân, ilâhîzen, bütün kardeşlere; sonra da Şeb-i Arûs gecesine gelen, bu noktada hizmet eden, çalışan, çabalayan, gayret gösteren, hiç olmazsa kendisini getiren bütün kardeşlere ciğerinden, canından teşekkür ediyorum. Cenâb-ı Hak ne murâdları varsa hâsıl eylesin, kulluklarına tâyin eylesin.
Biz bir virâj geçtik. Cenâb-ı Hakk’a hamd olsun; hem çok tatlı bir virâj geçtik, güzel bir virâj geçtik. Başarıyla geçtik, mutlulukla, huzurla geçtik. Sizde bu sevdâ oldukça Himalayalar’daki karlar düşünsün; sen düşünme! Yürüyün, Allâh yolunuzu açık etsin inşâallâh. Koşun, koşun, Allâh sizinle! Yeter ki koşun, yeter ki yürüyün, yeter ki hareket edin.
Soru-Cevap
İlk Oturuşta Ettehiyyâtü İki Kere Okunursa
İlk oturuşta ettehiyyâtü iki kere okunursa sehiv secdesi gerekir. Farzı tehîr etmiş olur. Hanefîler demişler ki sehiv secdesi yapacak olan sadece et-tahiyyâtı okur, sağa sola selâm verip sehiv secdesini yapar. Et-tahiyyâtı okuması yeterlidir.
Arabayla Yayaya Çarpma Hâlinde Diyet
Bir kimse arabasıyla yayaya çarpmış ve yaya ölmüşse, o kişinin kusuru araştırılır. Eğer kusur ölen yayadaysa farklı hüküm uygulanır. Eğer kusur tamâmen sürücüdeyse farklı hüküm uygulanır. Kusur oranına göre diyet ve keffâret belirlenir.
Kaynakça
- Âyet-i Kerîme: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (Elest Bezmi) — el-A’râf Sûresi (7), Âyet: 172
- Âyet-i Kerîme: “Beni tanısın ve bilsin diye yarattım” (Hadîs-i Kudsî) — ez-Zâriyât Sûresi (51), Âyet: 56; Beyhakî, Şuabü’l-Îmân
- Âyet-i Kerîme: “İnsanoğlu nankördür” — el-Âdiyât Sûresi (100), Âyet: 6; Yâsîn Sûresi (36), Âyet: 77
- Âyet-i Kerîme: Fâtiha Sûresi — “Sırât-ı müstakîm, kendilerine nimet verilenlerin yolu” — el-Fâtiha Sûresi (1), Âyet: 6-7
- Hadîs-i Şerîf: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” — Sahîh-i Müslim, Kitâbu’l-Cennet, Hadîs No: 2878; Müsned-i Ahmed, Cilt 2
- Hadîs-i Şerîf: “Ölmeden önce ölünüz, hesâba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekiniz.” — Sünen-i Tirmizî, Kıyâmet Bahsi; İmâm Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Cilt 4
- Hadîs-i Şerîf: “Mü’min ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan kimsede hayır yoktur.” — Müsned-i Ahmed, Cilt 2, Hadîs No: 8945; Sahîhu’l-Câmi’, Hadîs No: 6662
- Hadîs-i Şerîf: “Allâh her gecenin son üçte birinde dünyâ semâsına tecellî eder.” — Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’t-Teheccüd, Hadîs No: 1145; Sahîh-i Müslim, Kitâbu’l-Müsâfirîn, Hadîs No: 758
- Kur’ân Kıssası: Hz. Mûsâ’nın Tûr-i Sînâ’da tecellîyi talep etmesi — el-A’râf Sûresi (7), Âyet: 143
- Kur’ân Kıssası: Firavun’un ölüm ânında îmân etmesi — Yûnus Sûresi (10), Âyet: 90-91
- Tasavvuf Kaynağı: Fenâ fi’ş-Şeyh, Fenâ fi’r-Resûl, Fenâ fillâh mertebeleri — İmâm Rabbânî, Mektûbât-ı Rabbâniyye, Mektup No: 41, 260
- Fıkıh: Sehiv secdesi hükümleri — İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Namaz Bahsi, Cilt 1; Merğînânî, el-Hidâye, Salât Bâbı
- Fıkıh: Trafik kazâsında diyet ve keffâret — İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, Cinâyât Bahsi, Cilt 6; Kâsânî, Bedâiü’s-Sanâi’, Cilt 7
Sohbetin Özeti
Bu sohbette Elest Bezmi’ndeki “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusu ve rûhların cevabı, üç secde ile îmânın seyri, kabir suâllerinin mâhiyeti ve son imtihan detaylı şekilde ele alınmıştır. Dîni sadece emir olarak yapmak ile severek yaşamak arasındaki fark, tasavvufun müşâhedeyi yakalama sanatı olduğu, ölmeden önce ölme hadîsinin derin anlamları açıklanmıştır. “Yâ Rabbi bizi bize bırakma” duâsının önemi, Hz. Mûsâ’nın Tûr-i Sînâ tecellîsi üzerinden vurgulanmıştır. Ülfet, derviş sevgisi, üstâd sevgisi ve nihâyetinde ilâhî sevgiye ulaşma yolu; gafletin sevgisizlik olduğu, gece ibâdetinin fazîleti ve Şeb-i Arûs gecesi teşekkürü ile sohbet tamamlanmıştır.
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Tarîkat, Zikir, Nefs, Ruh, Şeyh, Muhabbet, Müşâhede. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı