688. Dergâh Sohbeti’nde Mustafa Özbağ Efendi, Kurban Bayramı bağlamında ortaya çıkan fıkhî meselelerden başlayarak ateist-agnostik felsefelerin Tanrı’nın varlığına yönelttiği sekiz argümanın tek tek tahkîkâtına ve nihayetinde sigara fetvâsı ile dervîşin terk edebî üzerine pîrâne bir muhâsebeye girişir. Sohbet; (1) yedi ortaklı kurbanda ortaklardan birinin vazgeçmesi durumunda hisse satışının fıkhî tehlikesi; (2) Hz. Âişe annemize “Yâ Âişe, kurbanının başında dur” hadîsinin vekâletle kurban kesimine cevâz verişi; (3) büyük marketlerin ve Diyânet’in 100.000+ kurbanı bir günde kesme iddiâsının hayât akışına aykırılığı; (4) Hz. Hızır aleyhisselâm’ın peygamberliği meselesi ve “ilm-i ledünnî” tartışması; (5) ateist-agnostik düşüncenin sekiz argümanına Gazâlî temelli reddiyeler — kötülük problemi (Pavlos kaynağı), bilimsel açıklama boşluğu, Tanrı’nın gizliliği, ontolojik eleştiri, kültürel görecelik, bilimsellik şartı, Darwin teorisi (Siyonist Yahûdî kökeni), İlk Sebep argümanı; (6) Diyânet’in Müzdelife vakfesini vakti girmeden yaptırma uygulamasının Hanefî fıkhına aykırılığı ve “çoban hadîsi”nin yanlış tatbîkı; (7) Ankebût 45 ışığında namazın hakîkatine ulaşmamış kimsenin kötülüğe devâm edebileceği; (8) Sigaranın haramlığı (emperyalizmin elinde), mekrûhun devâmının günâh-ı kebâire dönüşmesi ve Mustafa Özbağ Efendi’nin Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’den gelen “ağız Allâh diyemez” tâlimi üzerine sigarayı bırakma hâtırası işlenir.
Yedi Ortaklı Kurbanda Hisse Vazgeçişi ve Hz. Âişe’nin Kurbanın Başında Durması
Sohbetin açılışında bir kardeşin sorduğu sual fıkhî inceliği gerektiren bir kurban meselesidir: “Kurbanına yedi ortak giriyor, hayvanı alıyorlar, sonra ortaklardan biri vazgeçiyor. Ortaklıktan çıkıyor, başka biri bunun yerine girebilir mi? Yedi hisse olarak birisi almış, birisi alınca onun yerine kendi hissesini başkasına satma nasıl olur?”
Mustafa Özbağ Efendi’nin tashîfi: “Bu konuda çok sıkıntılar var. O yüzden hem ortakların iyi bilinmesi lâzım. Buna Diyânet fetvâ veriyor böyle olmasına. Aslında bakacak olursan Diyânet büyük başı satıyor, büyük başı satarken de hisse olarak satıyor. Oradan fetvâ veriyor zâten. Normalde bir hayvan üzerine vermiyor, hisse satıyor. Bu vakıflar da ne bileyim onlar bunlar da aynı şeyi yapıyor. Hanefî’ye göre tehlikeli.” Hanefî fıkhında “udhiyye-i müştereke” (ortak kurban) yedi kişiye kadar sınırlanmış olup ortakların niyetleri hayvan kesilmeden önce kesinleşmiş olmalıdır.
Vekâletle kurban kesilmesi meselesinde Mustafa Özbağ Efendi’nin sarîh hükmü vardır: “Hz. Âişe annemize Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri ‘Yâ Âişe, kurbanının başında dur’ der. Vekâletle kurban kesilir mi? El-cevâb: kesilir. Bunda bir sıkıntı yok. Eğer o vekâleti alan kurum, şahıs neyse bu konuda sahihse, sağlamsa olur.” Bu hadîs-i şerîf İmâm Ahmed’in el-Müsned‘inde ve İbn Mâce’nin Sünen‘inde rivâyet edilmiş olup vekâletin sahîh olabileceğini ifâde eder; lâkin Hz. Âişe’nin “kurbanın başında durması” tavsiyesi bizzât hâzır bulunmanın efdâl olduğuna işâret eder.
Mustafa Özbağ Efendi, hac vakti yapılan kurban kesimlerinin lojistik imkânsızlığına dikkat çeker: “Mesela büyük marketler kurban satıyorlar. Onca kurban sattık. Diyelim ki 5 bin adet sattı, 10 bin adet sattı. Yâ ikinci gün etin gelmesi doğal mı? Hayatın akışına aykırı. 5 bin kurban kesmiş olsa bir günde kesemez 5 bin hayvana. Ben kendim kurban kesen bir insanım. Gençliğimde 13-14 dakikada bitiriyordum bir kuzuyu. Normalde 5 bin, 6 bin kurban satan bir şey düşünün. Nasıl ertesi günün kurbanını getirecek bir de parçalanmış vaziyette? İşlenmiş vaziyette bir de.”
Aynı sıkıntı hac kurbanlarında da görülür: “Türkiye’den yaklaşık 100 bin hâcı, 120 bin hâcı gidiyor. 120 bin kurbanın böyle 5 saatte, 4 saatte kesilmesi mümkün değil. Diyânet’in komple 120 bin hâcısının kurbanı bir günde kesebilir mi? Kesilir. Kesiliyor mu? Bir mezbahalar günde 50 bin tâne kesiyor. Ama Diyânet diyelim ki bir günde bitirebilir mi 120 bini? 4 gün sürüyor, 3 gün sürüyor. Şunu öğrenmeye çalışıyorum. Diyânet 100 bin hâcı götürdü, 100 binde kurban kesiyor. Bir günde bitirebilir mi 4-5 saatte? 4-5 saat sonra ihrâmdan çıkarıyorlar ‘kurbanlarınız kesildi’ diye.” Eğer kurban kesilmediği hâlde “kesildi” haberi verilirse hâcı ihrâmdan çıkar, tıraş olur, hattâ cinsî ilişkiye girerse her biri için ayrı bir cezâ vâcip olur.
Hz. Hızır Aleyhisselâm’ın Peygamberliği ve Ebû Leheb’in “Temiz Soya Ağacı”
Sohbette gelen iki akâidî sual sırasıyla cevaplanır. Birincisi: “Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem temiz bir soya ağacından geliyor demiştiniz. Amcası Ebû Leheb şirk ehli. Peygamberimize karşı gelen biriydi. Peygamberimizin amcası Ebû Leheb temiz soya ağacının dışındadır diyebilir miyiz?” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı: “Evet.” Ebû Leheb (asıl adı Abdüluzzâ b. Abdülmuttalib) Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in amcası olmasına rağmen Tebbet sûresinde lânetlenmiş, îmân kapısı kendisine kapanmıştır. Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: nesep akrabalığı tek başına “temiz soya”da olmayı garanti etmez; aslolan îmândır.
İkinci sual Hz. Hızır aleyhisselâm hakkındadır: “Hz. Hızır aleyhisselâm’ın seyr-i sülûk yaparak ledünnî ilimlere sâhib olmuştur. Yoksa Allâh tarafından bu ilim ona doğuştan mı verilmiştir?” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı: “Hz. Hızır biz onu bir peygamber olarak biliyoruz. O yüzden normalde bütün peygamberlerde ‘ilm-i lezîm’ (zorunlu ilim) vardır.” Bu, klâsik kelâm-tasavvuf ehlinin Hz. Hızır’ın peygamberliği üzerinde ittifak ettiği görüşe dayanır; “İlm-i ledünnî” Allâh’ın peygamberlerine bizzât bağışladığı ilimdir, tasavvufî sülûk ile elde edilmez.
Hz. Hızır aleyhisselâm’a dâir Kur’ânî zemîn Kehf sûresi 65. âyet-i kerîmesidir: “Fevecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhü min ledünnâ ilmâ” (“Orada kullarımızdan bir kul buldular ki ona kendi katımızdan bir rahmet verdik ve kendi katımızdan bir ilim öğrettik”). Bu âyet-i kerîme tasavvufun “ledün” kavramının Kur’ânî kaynağıdır.
Ateist-Agnostik Argümanların Tahkîkâtı: Gazâlî’den İtibaren Reddiyenin Hattı
Sohbetin asıl bahsi, ateist ve agnostik filozofların Tanrı’nın varlığını çürütmek için ileri sürdükleri argümanların tahkîkâtıdır. Mustafa Özbağ Efendi’nin temel teşhîsi: “Normalde bunların hepsi de Allâh’ın varlığıyla alâkalı eleştiri getirebilirler. Neden ateist oluyor? Eleştiri getirdiğinden veyâ neden agnostik oluyor? Eleştiri getirdiklerinden dolayı felsefe noktasında. Tabi bunlar kendi kendilerine eleştiri getiriyorlar ama velâkin bunların hepsine cevâbını Gazâlî vermiş. Gazâlî’den sonraki normalde — veyâ önceki — İslâm’ın kendi içerisindeki felsefik düşünceye sâhib olanlar da vermiş.”
Bu işâret edilen Gazâlî, İmâm Ebû Hâmid el-Gazâlî’dir (1058-1111). Onun Tehâfütü’l-Felâsife adlı eseri, Yunan-İslâm felsefesinin (Ebû Nasr el-Fârâbî, İbn Sînâ) Aristoteles’ten gelen tezlerini İslâmî akâid zemîninden tenkîd etmiştir. Mustafa Özbağ Efendi’nin temel kâidesi: “Ama sonuç itibâriyle bir kimse inanç, kalbî bir mesele. Aklî bir mesele değil. Öyle olunca kalbî bir meseleyi aklî hükmetmek de mümkün değil. Ama felsefenin zâten normalde İslâm’ın dışındaki felsefenin en büyük handikaplarından birisi aklı ilâhlaştırması. Akla uymuyor, akla uymayınca da aklı ilâhlaştırıyor.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin felsefenin tutarsızlığına dâir keskin tespiti: “Aslında bakacak olursan o zaman ruhu da kabûl etmemeleri lâzım. Ruhu kabûl etmiyor ama ruhî hastalıklar diye hastalık beyân ediyorlar. Mâdem ruh yok, neden ruhî hastalık var? Veyâhut da bir kimse normalde aklını kaybediyor — aklını kaybediyor ama yaşamaya devâm ediyor. Normalde demek ki sâdece akılla alâkalı değil.” Bu, modern psikolojinin ve felsefenin “ruh”un varlığını reddederken ruhî hastalıkları kabûl etmesindeki çelişkiye işâret eder.
Birinci Argüman: Kötülük Problemi (Teodise) ve Pavlos’un Kaynağı
Mustafa Özbağ Efendi, “kötülük problemi” (problem of evil) argümanının tarihî kaynağını hatırlatır: “Bir ‘kötülük problemi, teodise sorunu’ var ya. Bu kötülük problemi Pavlos’la alâkalıdır. Baştan onu söyleyeyim. Bu Pavlos’un düşüncesidir. Pavlos der ki ondan sonra ‘kötülük yok, o yüzden de cezâ yok’ der. Bu Pavlos’un düşüncesidir. Yoksa ondan öncesindeki neredeyse hepsinde kötülük vardır, kötülüğün de cezâsı vardır. Ama Pavlos normalde şu anki Hıristiyanların fikir babası — kendisi Yahûdîdir.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî teşhîsi: Pavlos (Saint Paul, ölüm: M.S. 65) aslen Tarsuslu bir Yahûdî dîn âlimidir; aslında Yeshua/İsâ aleyhisselâm’ı görmemiştir; sonradan vahyî bir tecrübe sonrası “döndüğü” iddiâ edilen biridir. Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Aslında Yahûdî dîn âlimidir kendisi. Ama velâkin İsâ Aleyhisselâm’a sonradan döndüğü iddiâ edilir. Ve şu andaki o okunan İncîller de Pavlos’tan alıntıdır — direkt İsâ Aleyhisselâm’dan değildir. O yüzden normalde o kötülük problemiyle alâkalı Pavlos der ki ‘kötülük yoktur. Kötülük yoksa da cezâ yoktur’ der.”
Sualin tâm metni: “Eğer Tanrı her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve tamâmen iyi bir varlıksa, dünyâda neden bu kadar acı, kötülük ve adâletsizlik var? Bu durum böyle bir Tanrı’nın varlığıyla çelişiyor gibi görünür.” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı, Allâh’ın insanları yarattığı ve cüz’î irâdelerini serbest bıraktığı eksenindedir: “Allâh insanları yarattı, onlara doğru yolu gösterdi. Âyet-i kerîmede de ‘dileyen bu yolda yürüsün’ dedi. Dileyen bu doğru yolda yürüsün. O doğru yolun karşılığı, zıtlığı nedir? Kötü yoldur. Âyet-i kerîmede de ‘iyilikler Rabbinizden, kötülükler de nefsinizdendir’ dedi.”
İlk âyet-i kerîme Kehf 29: “Fe-men şâe felyu’min ve men şâe felyekfur” (“Dileyen îmân etsin, dileyen küfretsin”). İkincisi Nisâ 79: “Mâ esâbeke min haseneten fe-minallâh ve mâ esâbeke min seyyietin fe-min nefsik” (“Sana isâbet eden iyilik Allâh’tan, sana isâbet eden kötülük ise nefsindendir”). “Burada cüz’î irâde ortaya çıkıyor. Evet Allâh insanları yarattı, cüz’î irâdelerini serbest bıraktı onların. Eğer yok öyle değil de Allâh bütün kötülükleri normalde yaratmamış olsaydı o zaman iyiliğin bir anlamı kalmayacaktı. Veyâhut da iyiliği yaratmamış olsaydı o zaman kötülüğün de anlamı olmayacaktı. Ama iki zıt var. Allâh iyiliği de yarattı, kötülüğü de yarattı. İyi insanlar iyiliklerine devâm etti. Kötüler de kötülüğü seçtiler, kötülüklerine devâm ediyorlar.”
Yaratmanın Allâh’a, seçmenin kula âit olması — Mustafa Özbağ Efendi’nin tâbîriyle “iki gişe” temsîliyle anlatılır: “Ben bunu hep derslerde derim ya, iki tâne gişe var. Birisinden kötülük bileti alıyorsun, birisinden iyilik bileti alıyorsun. Sen kendi cüz’î irâdenle iyilik bileti alıyorsan sen iyilerden oluyorsun. Kötülük bileti alıyorsan sen kötülerden oluyorsun. Burada yaratma hâdisesi Allâh’a âit. Lâ fâ’ile illâllâh — fâ’il olan Allâh’tır çünkü.” “Lâ fâ’ile illâllâh” (Allâh’tan başka fâil yoktur) tasavvufî tevhîdin temel düstûrlarındandır. Mustafa Özbağ Efendi’nin pratik sonucu: “O yüzden o cebriyeye girmiş oluyor. O iyiliği ve kötülüğü seçmek bizim elimizde. İstersen peygamberlerin yolundan gidersin. İstemezsen gitmezsin. Suç işlersen cezâsını çekersin. Bu dünyâda da çekersin, âhirette de çekersin.”
İkinci Argüman: Bilimsel Açıklama Boşluğu ve “Hikmet Çin’de Olsa Gidip Alın”
Sualin tâm metni: “Bilimsel açıklamalar — evrenin, yaşamın ve bilincin kökenine dâir pek çok mesele artık doğa bilimleriyle açıklanabiliyor. Örneğin evrenin başlangıcının kozmoloji, canlıların evrimini biyoloji, zihnin işlemesini neurobilim açıklıyor. Bu yüzden bu açıklama boğuştuğu için Tanrı’ya başvurma gereği hazırlıyor.” Bu, yeni-ateizmin (New Atheism, Dawkins, Hitchens, Harris) merkezî argümanıdır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin reddi sarîhtir: “Bu noktada bir sıkıntı yok ki. Dînin, İslâm’ın bilimlerle alâkalı bir sıkıntısı yok. Otursunlar varlığı incelesinler. Otursunlar kozmolojiyi incelesinler. Otursunlar neurolojiyi, neurobilimi incelesinler. Bunda bir sıkıntı yok. İlim olarak siz ne tarafa doğru giderseniz gidin. Neyi incelerseniz inceleyin.”
Aksine Kur’ân ve Sünnet bilimi ve tefekküri teşvîk eder: “Hattâ Kur’ân size düşünmeyi, varlığın üzerinde tefekkür etmeyi, yaratılışın üzerinde tefekkür etmeyi sevk eder. Ve o tefekkürü de Hadîs-i Şerîflerde der ki ‘o tefekkür 80 yıllık nâfile ibâdetten üstündür’ der. Öyle olunca siz varlığın üzerinde tefekkür edin, varlığın üzerinde düşünün, analizler edin, varlığın üzerinde çalışın.” Bu hadîs-i şerîf “Tefekküri sâ’atin hayrun min ibâdeti seneh” (Bir saat tefekkür bir senelik ibâdetten hayırlıdır) lafzıyla rivâyet edilmiştir; Mustafa Özbağ Efendi’nin “80 yıllık nâfile ibâdetten üstündür” tâbîri ise tasavvufî müelliflerin bu hadîse bağladıkları bir senelik ibâdeti yine vurgulayan rivâyettir.
“Hikmet Çin’de olsa gidip alın” hadîsi de bu noktada zikredilir: “İlim Çin’de de olsa — hikmet daha doğrusu — ilim de demiyor. ‘Hikmet Çin’de de olsa gidip alınız.’ ‘Hikmet Müslümanın yitik malıdır. Nerede bulursa alır.'” Bu hadîs-i şerîfler İmâm Beyhâkî’nin Şu’abü’l-Îmân‘ında ve İbn Mâce’nin Sünen‘inde rivâyet edilmiştir. “Bunlarda İslâm’ın bir yasaklaması söz konusu değil. Veyâ dînin bunda yasaklaması söz konusu değil. Siz uzaya gittiniz de Kur’ân mı yasakladı size?”
Mustafa Özbağ Efendi’nin nüktesi: modern bilim, tüm iddiâlarına rağmen daha “tırnağın üzerindeki bir damla su” kadar bilgi sâhibidir: “Şu anda insanlığın elde etmiş olduğu çok büyütülen bilgi — yemîn ediyorum bunu inanarak da söylüyorum — tırnağınızın üzerindeki bir damla su bile değil, ulaşıldıkları yer. Daha şu anda ‘ilim’ dediğiniz, ‘bilgi’ dediğiniz şey insanı çözümleyememiş. Gözünün önündeki insanı çözümleyememiş henüz daha bilgi, ilim. İnsanı çözümleyememiş daha, dağları çözümleyememiş, okyanusu çözümleyememiş. Yâ bırakın oraları gitmeyi. Daha henüz piramidi çözümleyememiş piramitleri.”
Mustafa Özbağ Efendi, modern bilimin Göbeklitepe karşısındaki âcizliğini de teşhîr eder: “Göbeklitepe çıktı, Göbeklitepe’yi çözümleyemediler. ‘Biz nereden geldi, maymundan geldiydik, 13 bin yıl önceki Göbeklitepe’yi kapattılar, neden kapattılar? Çünkü bütün felsefeleri çöktü. Bize 100 yıldan, 200 yıldan beri dayattıkları, batının dayattığı felsefe Göbeklitepe’de çöktü. Buyrun Göbeklitepe’de bak, çıkarıyorlar — cep telefonu var, bilgisayar var, arabalar var, uçaklar var Göbeklitepe’de. Senin geldiğin ilim bu noktada değil. ‘Biz taş devri, tunç devri, puş devri’ydi oradan geldiydik. Biz maymundan geldiydik.” Göbeklitepe’nin (Şanlıurfa-Örencik) M.Ö. 9600 yılına tarihlenen yapıları, klâsik antropolojinin “avcı-toplayıcı” tezini sarsmıştır.
Mustafa Özbağ Efendi, Yûnus Emre’nin “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” beytine atıf yaparak modern bilimin “kendini bilmeme” hâlini deşer: “Adam normalde insanı çözümleyememiş, en önemli. Neden çözümleyemiyor? Çözümlemesi bitmez çünkü insanın. Siz ilk Âdem’in yaratılışını çözün ilk önce. Cenâb-ı Hak bütün isimlerini ona hıfsettirdi, öğretti. Bu ne demek biliyor musunuz? Bütün isimleri öğretti demek. Ultra insan demek. Her şeyiyle bir tâm insan demek. Hem mâ’nâ olarak hem mânevî olarak hem de zâhirî olarak.” Bu, Bakara 31 âyet-i kerîmesine işâret eder: “Ve alleme âdemel-esmâe küllehâ” (Allâh Âdem’e bütün isimleri öğretti).
Üçüncü Argüman: Tanrı’nın Gizliliği ve “Allâh Bilinmek Diledi”
Üçüncü ateist argüman: “Tanrı’nın gizliliği — gizlenme argümanı. Eğer Tanrı isteseydi varlığını açıkça gösterebilirdi.” Mustafa Özbağ Efendi’nin reddi sarîhtir: “Allâh gizli değil ki. Allâh saklı değil ki. Biz ‘Allâh rüyâda görülür’ dedik. Gittik mahkemede yargılandık. Adam çıktı. Cuma günü benim için hud sesi vaâz yaptı. ‘Allâh rüyâda görülür diyorlar’ dedi. Şikâyet ettiler. Mahkemeye verdiler. Mahkemeye çıktım. Dedim ‘koca müftü, Diyânet’in kendi bastırdığı kitaptan haberi yok. Diyânet’in kendi bastırdığı İslâm Ansiklopedisi’nde var. Diyânet’in kendi bastırdığı Sâbûnî’de var, şunda var, bunda var.'”
Allâh’ın saklı olmadığı tasavvufî hakîkati Mustafa Özbağ Efendi tarafından şöyle berraklaştırılır: “Allâh saklı gizli değil. Allâh sıfatlarıyla tecellî ediyor. Cenâb-ı Hakk’ın zâtı saklı değil. Zâtını tefekkür etmemiz yasak. Burada zâtı saklı değil — zâtını tefekkür etmemiz yasak. Zâtı yok değil ki, var. Zâtı var. Gelsinler bir sûfîyle konuşsunlar bunları.”
Sahîh tasavvufun ana doktrini olan “ma’rifetullâh”ın temel zemîni Hadîs-i Kudsî’dir: “Allâh kendisi Hadîs-i Kudsî’sinde ‘Allâh bilinmek değil istedi. Bilinmek değil istediği için bir şey yarattı.’ Nereden saklıymış Allâh? Allâh bilinmek değil istiyor. Allâh kendisini ishar ediyor, gösteriyor. Nereden saklıymış gizliymiş?” Bu Hadîs-i Kudsî “Küntü kenzen mahfiyyen fe-ahbebtü en u’rafe fe-haleqtü’l-halqa li-u’rafe” (“Ben gizli bir hazîne idim, bilinmek istedim, halkı bilinmem için yarattım”) lafzıyla rivâyet edilmiştir. Bu, sahîh tasavvuf nazariyesinin ma’rifet doktrininin temel taşıdır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin pîrâne sözü: “Felsefecilerin yalanı. Allâh meydanda. Sıfatları da meydanda. Zâtıyla da meydanda. Allâh saklı gizli değil. Bizim zâtını tefekkür etmemiz yasak. Allâh meydanda. Allâh kendisini saklamış olsaydı bir şey yaratmazdı. Ama Cenâb-ı Hak tanınmaklığı, bilinmek değil istediği için bir şey yarattı. Nerede saklılık var? Nerede gizlilik var? Sen görmüyorsun, felsefecisin yâ — gözün kör senin. Felsefecisin yâ — kalbî aklında yok senin.”
Dördüncü ve Beşinci Argüman: Ontolojik Eleştiri ve Kültürel Görecelik
Dördüncü ateist argüman: “Ontolojik argüman — Tanrı tanımı gereği vardır. Birçok filozof tarafından bir kelime oyunu veyâ mantık hatası olarak görülmüştür. ‘Var olmak bir varlığın özüne eklenen bir özellik değildir.'” Bu, Immanuel Kant’ın (1724-1804) Anselm of Canterbury’nin (1033-1109) ve Descartes’ın (1596-1650) ontolojik argümanlarına yönelttiği klâsik tenkîdtir.
Mustafa Özbağ Efendi’nin reddi: “Var olmak bir varlığın özünde olması gereken bir şeydir. Yoksa biz var edeni tanımamış oluruz. Var edileni de tanımayız o zaman. Ben normalde bir ‘var eden’, bir de ‘var edilen’ olarak görürüm. Ben panteist değilim. Her şey o değil benim için. Ben ondan bir parça değilim. Varlığın herhangi birisi ondan bir parça değil. Bir ‘var eden’ var, bir de ‘var edilen’ var. Ama bu noktada bir kimse eğer ki ‘var olmak varlığın özüne eklenen bir özellik değildir’ dediğinde o zaman o kimse kendisini de inkâr eder.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin keskin tasrîfi: “O zaman bu âna kadar gelen soruların hepsi de hiçe gider. Sebep sen yoksun ki — bu sorular nereden geldi? Sen yoksun ki bu düşüncen nereden geldi? Kendi kendisini inkâr etmektir bu. Hayır, bir ‘var eden’ var, bir de ‘var edilen’ var. Biz bu noktada var edileni de var edeni de kabûl ediyoruz. Ve hesâba kitâba çekileceğimizi de kabûl ediyoruz. O yüzden normalde varlığın kendi üzerinde varlık tecellîsi vardır. Var edenin kendisi var oluşu vardır. Vardır yâni. Onun normalde var oluşu — dedim sonradan oluşma gibi değil — o vardır. Var ki bir şey yarattı. Yarattığı şey de var edilen. Bütün her şeyi yarattı. Bütün her şey onun var ettiği bir şey. O yüzden varın varlığı ancak varlığıyla açıklanır. Bu mümkün değil başka türlü.”
Beşinci argüman: “Kültürel görecelik. İnsanlık tarihi boyunca binlerce farklı tanrı ve dînî inanç sistemi oluşmuştur. Her kültür kendi tanrısını gerçek sayar. Bu çeşitlilik tanrı inançlarının insan icadı olabileceğini düşündürür.” Bu, David Hume’un (1711-1776) Dialogues Concerning Natural Religion‘ında işlediği bir argümandır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin reddi: “Tabi bunu böyle düşünürseniz normalde evet, her kültür kendince bir tanrı inanışı var. Bir tanrı inanışı var. Aslında bunu söyleyenin de bir tanrı inanışı var. Bir şeyin olmadığını söylemek, bir şeyin yok olduğunu söylemek — onun var olduğunu gösterir. Bir şeyin ismi varsa var o. O zaman tanrı düşüncesini sen yok edemezsin ki. Var ki tanrı düşüncesi oldu.” Bu, semantik bir tahkîkâttır: bir kavram dilde mevcudsa, ona karşılık gelen bir gerçeklik bulunması gerekir; “yokluk” iddiâsı bile o şeyin nüvesini taşır.
İlk insana ve ilk dîne dâir Mustafa Özbağ Efendi’nin tashîfi: “Gittin ilk insana o maymundan geldiğini düşünüyor yâ — iyi maymuna gittin, maymunu var eden var. Maymun kendi kendine mi oluştu? ‘Kendi kendine oluştu.’ Öyle öğrettiler yâ bize. Denizin içerisinde bir tâne normalde bir hücreydik. Hücre karaya çıktı, kendi kendine büyüttü kendini. Darwin teorisi bu değil mi? Ondan sonra o maymuna geldi. Balık olmadı, aslan olmadı, sırtlan olmadı. İnsana en yakın varlık ne var? Maymun var. Dediler ki ‘maymuna benzetelim.'”
Charles Darwin (1809-1882) hakkında Mustafa Özbağ Efendi’nin tarihî tezini şöyle ifâde eder: “Onu da söyleyen kim? Siyonist bir Yahûdî, Darwin. Siyonist bir Yahûdî. Aslında Yahûdî dînine sâhib değil o. Zâten bütün mozgurluklar Yahûdîlerden çıkardın yâ üzerine. Siyonist bir Yahûdî. Düşünebiliyor musunuz? Ne oldu, bilmem kaç bin yıl geçti, ondan sonra o maymuna çevrildi. Sonra bir de bizim önümüzde değil mi bir de şekil getirdiler. Böyle yürüyen bir tâne maymun var. Ondan sonra düzeldi, elleri ayakları düzeldi. Bilmiyorum kaç bin yıl önce oldu değil mi? Tamâm güzel. Peki o maymunu kim var etti?”
Aslında insandan maymuna doğru bir dönüşüm rivâyeti vardır Kur’ân’da: “Peki normalde 5.000 yıl, 10.000 yıl geçmiş — hiçbir tâne maymundan insan oldu mu? Ama insandan maymun oldu. Allâh Yahûdîlerin bir kavmini maymuna benzetti. Bunların kalıntıları var bizde.” Bu, Bakara 65 ve A’râf 166 âyet-i kerîmelerine işâret eder: “Ve lakad alimtümülleẕîna’tedev minküm fi’s-sebti fe-kulnâ lehüm kûnû kıradeten hâsiîn” (Cumartesi yasağını çiğneyen Yahûdî kavmine “aşağılık maymunlar olun” denilmesi).
Diyânet’in Müzdelife Vakfesi Tatbîkâtı ve “Çoban Hadîsi”nin Yanlış Tatbîki
Mustafa Özbağ Efendi, modern Diyânet uygulamalarının Hanefî fıkhından nasıl saptığına dâir Hac fıkhından somut bir misâl verir: “Mesela Müzdelife vakvesini de durdurmuyor. Müzdelife vakvesi Hanefî’ye göre vâcip, terk ederse bir kurban gerektirir. Ama vakti girmeden Müzdelife vakvesi yaptırıyor.” Müzdelife vakfesi 9 Zilhicce arefe gecesi fecr-i sâdıktan sonra başlar; Hanefî mezhebinde vâciptir ve terk edilirse bir dem (küçükbaş hayvan) keffâret gerektirir.
Diyânet’in tatbîkâtının fıkhî tashîfi: “Vakti girmeden namaz kılıyor musun? Hayır. Vâcip olan ibâdeti nasıl yaptın vakti girmeden? Yaptı. Neden? Çobanlar geldi Allâh Resûlü’ne dedi ki ‘biz çobanız, hayvanları yırtıcı hayvanlar kapabiliriz. Biz gece şeytanı taşlayabilir misiniz? Taşlayabilirsiniz’ dedi. Diyânet 100 bin çobânı var. Diyânet 100 bin çobânı var. Koyun çünkü hepsi de. Onlara dedi ki ‘gece taşlayacaksınız.’ Gece taşladılar.”
Bu, sahîh hadîs literatüründe yer alan ama sınırlı bir ruhsattır: gerçek çobânlar (sâhibu’s-sevm) için verilmiş bir izin, sıradan hâcılar için kullanılamaz. “Senin çoban mısın? Değilsin. Vaktin var mı? Evet. E izdihâm var. Hac izdihâmdır. Zorluktur. O zorluğa katlanacaksın ki sevâbın çok olsun. Müzdelife vakvesini yapacaksın. Ondan sonra şeytanı taşlayacaksın. Hepsine şeytanı taşlatıyor mu? Evet. Hanefî fıkhını da bozuyor.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin Diyânet ve İlâhiyât camiası ile ilgili öz-eleştirisi: “E ben böyle söyleyince Diyânetçiler sevmiyor beni. Böyle söyleyince ilâhiyatçılar da sevmiyor.” Bu, sahîh tasavvuf âliminin resmî kurumlarla ilişkisindeki tarihî bir gerilimdir.
“Sigara Bizden Değildir Diyemem”: Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’den Gelen Tâlim ve Terk-i Sigara
Mustafa Özbağ Efendi sohbetin sonunda sigara fetvâsını berraklaştırır: “Ben dervîş olduğumdan beri sigara zararlı olduğu için ben sigaranın hep haram olduğunu söylüyorum. Diyânet sonradan benim fetvâya uydu. Ben Diyânet’ten önce sigara haram diyordum. Çünkü sigaranın zararları belli — bir şeyin zararı belli ise ona helâl demek mümkün değil.”
Sigara fetvâsının tarihî gelişimi: “Bir kısım Şâfîî ulemâsı o zaman için zararları bilmediğinden mekrûh dememişler. Şâfîîlerin bir kısmı sonradan gelen Şâfîîler — ama sonradan gelen Hanefîler de bir kısmı mekrûh demiş. Hanefîler mekrûh demiş ama sigaranın zararları tâm bilinmiyor o zaman için. Ama şu anda sigaranın zararları biliniyor. Emperyalizmin elinde sigara şu anda. Her sigara içen kimse emperyalizme hizmet ediyor şu an.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin Hanefî fıkhındaki “mekrûhun devamı” kâidesini hatırlatması: “Sigara vücûda vermiş olduğu zararlardan dolayı haram. Mekrûh kabûl edenler — Hanefî’ye göre mekrûhun devamı günâh-ı kebâirdir. Günâh-ı kebâirde haramdır. Mekrûh bir sefer içersen mekrûhtur. Devâm ediyorsan, o alışkanlık hâline geldiyse o günâh-ı kebâire girer.” Bu, Hanefî fıkhının “tekrârla mekrûhun kebâire dönüşmesi” kâidesidir.
Lâkin Mustafa Özbağ Efendi, “sigara içen bizden değildir” dedirtmez: “Bizim içimizde her şey var. O yüzden günâh-ı kebâir işleyen bir kimse için ben ‘bizden değildir’ demem. Buna da hiç kimsenin hakkı yok zâten — dîn olarak da hakkı yok. Ben sigaraya çok sert muhâlefet eden birisiyim. Eyvallâh. Belki de geçmişte babamın hastalığı ile alâkalı olabilir sigara çünkü sebebiyet verdi. Sebebi sigara. Yoksa ecel ne bir adım öne ne bir adımsa öteye.”
Mustafa Özbağ Efendi, Tire’de yeni dervîş iken Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’den aldığı tâlimi nakleder: “Daha yeni ders almıştım, yeni dervîştim. Tire’de sohbette böyle eliyle böyle yaptı. ‘Bu ağız’ dedi ‘bu değil. Allâh dedi mi? Yalan söylemez, gıybet etmez, dedikodu etmez, iftirâ etmez’ — dilin âfetlerini saydı. Sanki bana baktı böyle. ‘Sigara bile içmez’ dedi. İçimden dedim ki bu söz sana, Mustafa Özbağ — bana baktı çünkü.” Bu, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in “el-Lisân âfetü’l-insân” (Dil insanın âfetidir) hadîs-i şerîfine bağlanır.
Sigara terkinin Mustafa Özbağ Efendi’nin hayâtındaki anı: “Biz çıktık sohbetten — Oktay var yanımda Allâh rahmet eylesin — Oktay ‘yak abi’ dedi, çıkardı. ‘Oktay ben bıraktım’ dedim. ‘Ne zaman?’ dedi ‘az önce’ dedim. ‘Al’ dedim ‘paketi çakma. Ben içmiyorum bundan sonra’ dedim. ‘Abi her şeyi bırakacaksın aklıma gelir bu — aklıma gelmez’ dedi. ‘Aklına geldi geldi’ dedi ‘Oktay bitti benim için’ dedim. ‘Ben bir daha’ dedim ‘ağzıma bile koymayacağım’ dedim. Cenâb-ı Hak hamdolsun bir daha hiç ağzıma koymadım.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî karakteri olan “bıraktım, dönmem” hâlinin ifâdesi: “Ben bir şey bıraktım dedim de bırakırım, geri de dönmem bir daha. Ben de öyle bir dirâyet vardır, inad vardır. İnad. Şeyh Efendi derdi ‘Allâh rahmet eylesin Mustafa Efendi inadçısın.’ ‘Evet öyleyim efendim’ derdim. Şey değil — inadçıyımdır ben. Ben bıraktım, bırakış o bırakış. Bütün her şeyi bırakılması gerekenleri bıraktım, bir daha geri dönmedim. Cenâb-ı Hak öyle bir hususiyet vermiş bana da bir şeyi bırakmış olmayayım. Bırakınca bir daha geri dönemiyorum, geri dönüş olmuyor bende.”
“Cemâatle Zikrullâhdan Sonra Günâhlar Hayra Çevrilir”: Hz. İsâ ve İlk Taşı Atma
Mustafa Özbağ Efendi, sohbetin tasavvufî hâtimesinde Hz. İsâ aleyhisselâm’ın meşhûr “ilk taşı günâhsız atsın” hâdisesini hatırlatır: “Hz. İsâ aleyhisselâm bir kadın zinâdan dolayı taşlanacak — yâ sözü çok meşhur. Demiş ‘ilk taşı hiç günâhı olmayan atsın’ demiş. İlk taşı hiç günâhı olmayan atsın demiş. O yüzden biz hepimiz günâhkârız. Ben sizin adınızı da söylüyorum hakkınızı bana helâl edin. Varsa ‘ben günâhsızım’ diyen — onun elini öpelim.”
Mustafa Özbağ Efendi’nin ümîd vesîlesi olan iki hadîs-i şerîf: “Birazdan günâhsız hâle geleceğiz. Birazdan. Zikrullâh’tan sonra. Hadîs-i şerîf var: ‘Kim cemâatle Allâh’ı zikretti, oradan günâhları affolmuş olarak kalksın.’ Bir hadîs-i şerîf daha var — İmâm Ahmed b. Hanbel naklediyor bunu — ‘Cemâatle zikrullâh yapanlar günâhları hayra çevrilmiş olarak kalksın’ diyor. Bak, bu günâhları affetmiş — bu ayrı hadîs-i şerîf. İmâm Ahmed b. Hanbel’in naklediği ‘affolmuş olarak değil, bu diyor ki günâhları hayra çevrilmiş olarak kalksın.'”
Bu hadîs-i şerîf İmâm Ahmed’in el-Müsned‘inde rivâyet edilmiştir: cemâatle zikir halakasından kalkanın günâhlarının “hayra çevrilmesi” — yâni iyiliklere dönüşmesi — tasavvufun en büyük ümîd kapısıdır. Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Biz o hadîs-i şerîfi kendimize ölçü ediyoruz. Zikrullâh bittiği anda kalbinizi selâmette tuttunuz. Zikrullâh’a başladınız geçmiş günâhlarınız hayra çevrildi. Eyvallâh. Ama biz böyle aykırı insanlarız. Biz daha buradan zikrullâh biter, biz başlarız yine yazdırmaya. Öyleyiz, yapacak bir şey yok. Allâh bizi affetsin.”
Sohbet Eftal-i zikr “Lâ ilâhe illâllâh” tevhîdi, el-Fâtiha ve Allâhumme Salli ile hâtimeye erişir.
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar ve Şahıslar
- Hadîs-i Şerîf: “Yâ Âişe, kurbanının başında dur” — Ahmed b. Hanbel el-Müsned, İbn Mâce; Hz. Âişe annemizin (radıyallâhu anhâ) rivâyeti; vekâletle kurban kesiminin sahîhliği fakat hâzır bulunmanın efdâliyetinin zemîni.
- Tebbet sûresi (Mesed sûresi) — Ebû Leheb’in lânetlenmesi ve “temiz soya ağacı”ndan dışlanmasının Kur’ânî zemîni.
- Kehf sûresi, 65. âyet-i kerîme — “Ve allemnâhü min ledünnâ ilmâ”: Hz. Hızır aleyhisselâm’a verilen ledünnî ilim; tasavvuf “ledün” kavramının kaynağı.
- Bakara sûresi, 31. âyet-i kerîme — “Ve alleme âdemel-esmâe küllehâ”: Allâh Âdem’e bütün isimleri öğretti; “ultra insan” temsîlinin kaynağı.
- Bakara sûresi, 65. âyet-i kerîme ve A’râf 166 — Cumartesi yasağını çiğneyen Yahûdî kavminin maymuna çevrilmesi (“kûnû kıradeten hâsiîn”).
- Kehf sûresi, 29. âyet-i kerîme — “Fe-men şâe felyu’min ve men şâe felyekfur”: “Dileyen îmân etsin, dileyen küfretsin” — cüz’î irâde tashîfının kaynağı.
- Nisâ sûresi, 79. âyet-i kerîme — “Mâ esâbeke min haseneten fe-minallâh ve mâ esâbeke min seyyietin fe-min nefsik”: İyiliklerin Allâh’tan, kötülüklerin nefsinden olması.
- Ankebût sûresi, 45. âyet-i kerîme — “İnne’s-salâte tenhâ ani’l-fahşâi ve’l-münker”: Namazın hayâsızlık ve münkerden alıkoyması.
- Hadîs-i Kudsî: “Küntü kenzen mahfiyyen fe-ahbebtü en u’rafe fe-haleqtü’l-halqa li-u’rafe” (“Ben gizli bir hazîne idim, bilinmek istedim, halkı bilinmem için yarattım”) — Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ; tasavvuf ma’rifet doktrininin temel rivâyeti.
- Hadîs-i Şerîf: “Tefekküri sâ’atin hayrun min ibâdeti seneh” (“Bir saat tefekkür bir senelik nâfile ibâdetten hayırlıdır”) — Beyhâkî, Suyûtî el-Câmiu’s-Sagîr.
- Hadîs-i Şerîf: “el-Hikmetü dâlletü’l-mü’min” (“Hikmet mü’minin yitik malıdır”) ve “Ütlubü’l-ilme velev fi’s-Sîn” (“İlmi Çin’de de olsa arayın”) — İbn Mâce Sünen, Beyhâkî Şu’abü’l-Îmân.
- Hadîs-i Şerîf: Cemâatle zikr meclisinden günâhların hayra çevrilmesi — Ahmed b. Hanbel el-Müsned; tasavvuf halaka edebinin temel ümîd hadîsi.
- Hadîs-i Şerîf: Çobanların gece şeytanı taşlama ruhsatı — Buhârî, Müslim; sınırlı izinlerin tarihî zemîni.
- Hadîs-i Şerîf: “el-Lisân âfetü’l-insân” (“Dil insanın âfetidir”) — Aclûnî, Suyûtî; Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’nin tâlimine bağladığı söz.
- İmâm Ebû Hâmid el-Gazâlî (1058-1111), Tehâfütü’l-Felâsife, İhyâü Ulûmi’d-Dîn — Felsefî tezlerin İslâmî zemînden tenkîdi; ateist-agnostik argümanlara reddiyenin temel kaynağı.
- İmâm Mâturîdî (853-944), Kitâbü’t-Tevhîd — Sünnî kelâmın Mâturîdî hattının kurucusu; Hanefî mezhebinin kelâmî zemîni.
- İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rahimehullâh) — Hanefî mezhebinin müessisi; sigaranın mekrûh, mekrûhun devamının günâh-ı kebâir oluşu kâidesinin kaynağı.
- Pavlos (Saint Paul, M.S. 5-65) — Tarsuslu Yahûdî dîn âlimi; “kötülük yoktur, cezâ yoktur” düşüncesinin tarihî kaynağı; modern Hıristiyanlığın asıl teolojik kurucusu.
- Charles Darwin (1809-1882) — Mustafa Özbağ Efendi’ye göre Siyonist Yahûdî kökenli; On the Origin of Species (1859) ve The Descent of Man (1871) eserleriyle evrim teorisinin kurucusu.
- Anselm of Canterbury (1033-1109), Descartes (1596-1650), Kant (1724-1804), David Hume (1711-1776) — Ontolojik argüman ve Tanrı ispâtının batı felsefesindeki tarihî tartışmasının ana isimleri.
- Göbeklitepe (M.Ö. 9600) — Şanlıurfa-Örencik’te keşfedilen, klâsik antropolojinin “avcı-toplayıcı taş devri” tezini sarsan tarih öncesi yapılar.
- Hz. Hızır aleyhisselâm — Kehf 65 âyet-i kerîmesinde Hz. Mûsâ aleyhisselâm’a ilm-i ledünnî öğreten zât; Mustafa Özbağ Efendi’ye göre peygamber.
- Hz. İsâ aleyhisselâm — “İlk taşı günâhsız atsın” hâdisesinin sâhibi; tasavvufî tövbe ve af edebinin tarihî kaynağı.
- Şeyh Muzaffer Ozak Efendi (Cerrâhî-Halvetî) — Mustafa Özbağ Efendi’nin pîri; Tire’de “ağız Allâh diyenle sigara içen aynı olamaz” tâlimini veren mürşid-i kâmil.
- Yûnus Emre (1240-1321) — “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” beytinin sâhibi.
- Diyânet İşleri Başkanlığı, İslâm Ansiklopedisi — Mustafa Özbağ Efendi’nin Allâh’ın rüyâda görülmesi mevzûunda mahkemede atıf yaptığı kaynak.
- Tasavvufî ve Fıkhî Istılahlar: Udhiyye-i müştereke (ortak kurban), vekâletle kurban, ilm-i ledünnî, cüz’î irâde, lâ fâ’ile illâllâh, küntü kenzen mahfiyyen, ma’rifetullâh, mekrûh-haram derecelendirmesi, Müzdelife vakfesi, sünnet-i çoban ruhsatı, fenâ fillâh, hayra çevrilen günâh, “iki gişe” temsîli.
Sohbetin Tasnîfi ve Bağlamı
Bu sohbet, Mustafa Özbağ Efendi’nin Dergâh Sohbetleri serîsinin 688. dersi olup Kurban Bayramı bağlamında ortaya çıkan fıkhî meselelerden modern ateist-agnostik felsefelerin sekiz argümanına, sigara fetvâsından dervîşin terk edebine kadar geniş bir tahkîkât hattını kuşatır. Sohbet sekiz ana eksende ilerler: (1) Yedi ortaklı kurbanda hisse vazgeçişinin Hanefî fıkhındaki tehlikesi; vekâletle kurbanın sahîhliği lâkin Hz. Âişe’ye söylenen “kurbanın başında dur” tavsiyesinin efdâliyeti; (2) büyük marketlerin ve Diyânet’in 100.000+ kurbanı bir günde kesme iddiâsının lojistik imkânsızlığı; (3) Hz. Hızır aleyhisselâm’ın peygamberliği ve “ilm-i ledünnî”nin Kehf 65 zemîni; Ebû Leheb’in nesep akrabalığına rağmen “temiz soya ağacı”ndan dışlanması; (4) ateist-agnostik argümanlara Gazâlî temelli sekiz reddiye: Pavlos kaynaklı kötülük problemi (Kehf 29 + Nisâ 79 ile cüz’î irâde tashîfı); modern bilimin “kendini bilmeme” hâli ve Göbeklitepe’nin Darwinizmi sarsması; “Küntü kenzen mahfiyyen” Hadîs-i Kudsî ile Tanrı’nın gizli olmadığı; ontolojik eleştirinin kendi kendisini inkârı; kültürel görecelik karşısında “yokluk iddiâsının varlık şâhitliği”; bilimsellik şartının Kur’ânî tefekküre teşvîkle uyuşması; Darwin’in Siyonist Yahûdî kökeni ve insandan maymuna dönüşüm rivâyeti; ilk varlığı kim yarattı sorusunun cevâbsızlığı; (5) Diyânet’in Müzdelife vakfesini vakti girmeden yaptırma uygulamasının “çoban hadîsi”ni yanlış tatbîk ederek Hanefî fıkhını bozması; (6) Ankebût 45 ışığında namazın hakîkatine ulaşmamış kimsenin kötülüğe devâm edebileceği; (7) Sigaranın haramlığı (emperyalizmin elinde) ve Hanefî fıkhında “mekrûhun devamının günâh-ı kebâire dönüşmesi”; (8) Mustafa Özbağ Efendi’nin Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’den Tire’de aldığı “Bu ağız Allâh diyemez” tâlimi üzerine Oktay Ağabey’in yanında sigarayı bir anda terk edişi; “bıraktım, dönmem” karakteri; “cemâatle zikrullâhdan sonra günâhların hayra çevrilmesi” hadîsi ile sohbetin tasavvufî hâtimeye erişi.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetinden derlenmiştir. | Video: YouTube | Seri: 688. Dergâh Sohbeti — Kurban Meseleleri, Ateist Argümanlara Cevap ve Sigara Fetvâsı.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Fenâ, Mürşid, Hakîkat, Zikir, Tevhîd, Sülûk, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı