Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Dergah Sohbetleri Serisi ·

693. Dergah Sohbeti | Anda Yaşamak, Narsizm ve Zikrullâhı Yasaklamamak

Mustafa Özbağ Efendi'nin dergah sohbeti: 693. Dergah Sohbeti | Anda Yaşamak, Narsizm ve Zikrullâhı…. Tasavvuf, ahlâk ve mânevî yol üzerine kapsamlı açıklamalar.


693. Dergâh Sohbeti’nde Mustafa Özbağ Efendi, dervişin tasavvufî hayâtının üç temel ekseninde sual-cevâb usûlünde tahkîkâta girişir: (1) “anda yaşamak” — yâni dervişin geçmiş kaygısından ve gelecek korkusundan kurtulup Hak’la baş başa bir an’a sığınması; (2) narsizm ve dervişlik ahlâkı — bilhâssa “haklı olduğu hâlde tartışmayı terk eden cennetlik olur” hadîs-i şerîfinin ışığında nefse ait dâvâ ile hak ve hakîkat dâvâsının ayrılması; (3) zikrullâhı yasaklamamak — “Allâh’ın zikrini yasaklayanlardan daha zâlim kim olabilir?” hükmünün dergâh içi pratik tezâhürü olarak ev derslerinin, mahalle derslerinin ve Cumartesi-Perşembe dışındaki zikir halakalarının fıkhı. Sohbet ayrıca Bursa’da Mustafa Özbağ Efendi’nin “herkese çavuşluk verme” tatbîkâtının Şeyh Muzaffer Ozak Efendi tarafından “âlâ oğlum, doğru düşünmüşsün” tasdîkı; devran zikrinin sâdece üstâd ve halîfeye âit olduğu kâidesi; mürted hükmünde kadın-erkek arasında pozitif ayrımcılık; Kurban Bayramı zilhicce hilâli sonrası tırnak ve saç tıraş yasağı hadîsinin Hanefî tatbîkâtı; meleklerin cinsiyetsizliği; ve kuvvetli sünnetlerin kişisel temizlikteki tahkîkâtını da kapsayan zengin bir tasavvufî istişâre verir.


İki Çavuşun Sırayla Ders Yaptırması ve Tasavvufî Eşitlik Edebi

Sohbet, dergâhın günlük tatbîkâtına dâir küçük ama esaslı bir sual ile açılır: bir mekânda iki çavuş bulunduğunda dersi hangisi yaptıracaktır? Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı, dergâhın yatay-eşitlikçi karakterini berraklaştıran bir hâlettir: “İki tane çavuş var. İkisi de sırayla ders yaptıracak. Bunda bir sıkıntı yok. Burası makâm, iki yeri değil, normalde iki tane çavuş varsa, ikisi de sırayla, anlaşaraktan ders yaptıracaklar. Veyâ da birisi diyebilir, sen dersleri yaptır, ben sen olmadığın zamânda yaptırayım. Veyâ da kendi aralarında anlaşırlar, bir esmâ okutur, bir esmâ o okutur. Veyâ bir hafta o yaptırır, bir hafta o yaptırır. Bunda bir sıkıntı yok.” Tarîkat hayâtının bu noktası, makâm ehli olmanın değil, hizmet ehli olmanın esas alındığı bir nizâmı ihsâs eder.

Bu giriş, sohbetin asıl mihveri olan “anda yaşamak” bahsine bir köprü olur: “Anda yaşamak nedir? Siz anda mı yaşıyorsunuz? Kudret yurdunda anda mı yaşanacak? Sûfî anı yaşar. Bu sûfîlikte bir edebtir, âdaptır, terbiyedir. Ne geçmişin karanlığından kaygıya düşer, ne de geleceğin karanlığından kaygıya düşer. Ne geçmiş onu Kur’ân ve Sünnet’e tâbî olmaktan, Allâh’ı sevmekten alıkoyar. Ne de gelecek korkusu, kaygısı onu Kur’ân ve Sünnet’e tâbî olmaktan, Allâh’ı sevmekten alıkoyar.”

Tasavvuf nazariyesinde “ibnü’l-vakt” (vaktin oğlu) tâbîriyle anılan sâlikin temel ahlâkî hâli, Hz. Pîr Mevlânâ’dan, İmâm Şâzelî’den, Hâce Bahâuddîn Nakşibend’den itibaren bütün büyüklerin müştereken vurguladığı bir mertebedir. Sâlik geçmişe takılarak nedâmet hâlinde donmaz; geleceğin haram-helâl hesâblarını dahi Hak’a havâle eder. Bu hakikatin Kur’ânî zemîni Bakara 286 — “Allâh kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez” — ve Hadîd 22-23 — “Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir Kitâb’da yazılmış olmasın” âyetlerinde sarîhtir.

Geçmiş kaygısı dervişi içten içe yiyip bitirir: “Burada genelde Müslümanları yıkan gelecek kaygısıdır. Geçmişle alâkalı da insanlar kendi kendilerini psikolojik olarak sararlar. ‘Ben bugün bu günâhı işledim, benim bu günâhım affolmaz. Veyâ ben dün şöyle hayât yaşıyordum, benim günâhım affolmaz veyâ ben buradan toparlanmam’ gibisinden. Bu geçmiş kaygısıdır. Bu geçmiş kaygısı dervişi tâbîri câizse Müslümanı içinde kurt gibi yer bitirir.” Bu hâlin tasavvufî reçetesi tövbedir: “O yüzden sûfî geçmişine tövbe eder, bir daha o işlere bulaşmaz. Tövbenin hakîkati odur ve bir de zikrullâh halakasına oturduysa der ki ‘benim geçmişimle alâkalı bir işim kalmadı.'” Sûfînin tövbesi, sâdece sözlü değil, ameli bir geri dönüştür; zikrullâh halakası tövbenin amelî güvencesidir.


Esnafın Gelecek Kaygısı, Memurun Sükûn Halı: Tasavvufî Tevekkül’ün Sosyolojisi

Mustafa Özbağ Efendi, dervişlerin gelecek kaygısı ile imtihânlarını sosyolojik bir tasnîfle tahlîl eder. “Asıl Müslümanları bugün eriyip bitiren en önemli şey genel olarak çoğunluk gelecek kaygısıdır. Ülkede de bu pompalanır. İslâm ülkelerinde bir gelecek kaygısı vardır. Bizim ülkemizde bu daha fazladır. Normalde belli bir kesimin altında yaşayanlar gelecekte nasıl bir hayât kuracaklar, bunun kaygısını yaşarlar. Dervişler de bundan etkilenirler. En az etkilenmesi gereken dervişler olmasına rağmen en fazla Müslümanlar ve dervişler etkilenir.” Bu, modern Türkiye’nin ekonomik volatilitesi ile İslâmî ahlâk arasındaki gerilimin tasavvufî teşhîsidir.

Memur–esnaf farkı, gelecek kaygısının yoğunluğunu şekillendirir: “Memurda, amirde çok yoktur. Memur çünkü memurdur, aylık maaşını bilir, ay sonu geldiğinde maaşımı alacağım der. Ama esnaflarda gelecek kaygısı daha fazladır. Çünkü esnaf kendince düşünür: ‘iş yapamazsam, iş olmazsa, yanlış yere bir mâl verirsem, orada para kaptırırsam, çek kaptırırsam, dükkân kirâsını ödeyemezsem, evin kirâsını ödeyemezsem…'” Bu psikolojik döngüyü kıran, sahîh tasavvufî tevekküldür: rızkın Hâlik tarafından taksîm edildiği inancı, esnafı endişeden kurtarıp anın bereketine teslîm eder.

Gelecek kaygısı eşler arasında da derin tahribât bırakır: “Bu adam beni yarın öbür gün boşar. Bu kadın beni yarın öbür gün boşar. Bu çocuklar beni gelecekte bakmazlar. Yüzüme de bakmazlar. Şöyle de olmaz, böyle de olmaz. Gelecek kaygısı insanı perperişân eder. Şeytanın vesvesesidir. O yüzden derviş anı yaşar.” Hadîs-i şerîfteki “el-acelü mine’ş-şeytân” (acele şeytandandır) ile gelecek korkusunun şeytâniyeti aynı kanaldan yürür: ikisi de sâliki sıhhatli teemmülden uzaklaştırır.

Bu gelecek kaygısının dergâh içerisindeki en sinsî tezâhürü, üstâdın yetki vermesiyle yaşanan kıskançlıktır. Mustafa Özbağ Efendi, geçmiş zâkirlerin bir kısmında bunu bizzât müşâhede etmiştir: “Şimdi bizim önceki zâkirlerin bir kısmında bunu gördüm ben. Normalde birisine yetki vermiyor. Ona sorumluluk vermiyor. Kendince diyor ki ‘bu gelecekte zâkirlik yapar şimdi bana. Ve hattâ bu bir zâkir olursa veyâ zâkirlik yapmaya kalkarsa’ diye gelecek kaygısı güderlerdi kendince.” Bu hâlin antitezi olarak Hz. Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî hâli sergilenir: “Ben de diyordum ki ellemeyin. Millet hizmet etsin. Herkesi çavuş edin. Koştursun herkes.” Bir kardeşi “Bursa’da herkese çavuşluk veriyorsun. Yarın öbür gün bunlar sana zâkirlik yapar” dediğinde, Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı tasavvufî olgunluğun zirvesidir: “Yetişsinler de şeyhlik yapsınlar. Yetişsinler şeyhlik yapsınlar. Biz de onlara müridlik yaparız. Bizim böyle bir derdimiz yok çünkü.”


“Aşırı Narsist Biriyim, Annemi Üzüyorum”: Haklı Olduğu Hâlde Tartışmayı Terk Eden Hadîs-i Şerîfi

Sohbetin nefs terbiyesi bahsindeki en zirve sual şudur: “Aşırı narsist biriyim. Sürekli her konuda kendimi haklı görüyorum. Bu durumda annemi çok üzüyorum. Bana dua eder misiniz?” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı önce kendi nefsindeki bu hâli teşhîr ederek başlar — tasavvufî dilin “buranın en kötüsü benim” düstûruna uygun olarak: “Bende de bu narsizmden var. Bende yok değil. Hattâ ben haklılığımı Kur’ân’a, Sünnet’e, imâmların ictihâdına… hele birisi karşımda ‘haklıyım’ desin. Ben böyle felsefesini çıkarırım o işin. O yüzden sakın benim karşımda birisi ‘ben haklıyım’ demesin. Asıl narsist kişilik burada oturuyor. Tam narsistim. Bu gariplerim çekiyorlar beni 35 yıldan beri. Allâh bizi affetsin.”

Ardından Mustafa Özbağ Efendi, hak-bâtıl ayrımının fıkhî tahkîkâtına geçer. Bir kimse hakkı ve hakîkati biliyor ve onda diretiyorsa bu cihâddır; aksi takdîrde — yani hevâ ve hevesinde diretiyorsa — bu cehennemliktir: “Bu normalde bir kimse hakkı ve hakîkati biliyorsa hakkı ve hakîkati söylemesi, hak ve hakîkatte direnmesi, hak ve hakîkatte inad etmesi cihâttır. Ama yok bu hak ve hakîkat değil de hevâ ve hevesinde inad ediyorsa hevâ ve hevesinde bu böyle ‘illâ ki ben haklıyım’ noktasında duruyorsa o zaman gerçekten cehennemliktir. Bunun içerisinde kibir vardır çünkü. O kibir insanı cehenneme götürür.”

Narsizmin psikolojik tahkîkâtı şöyle yapılır: “Eşler arasında erkekler de daha fazla görülür genelde. Erkek ‘ben haklıyım’ der böyle diretir bir şey de haklı değildir hâlbuki narsist kişiliktendir o. Narsist kişiliklerin arkasında özgüvensiz kimlikler vardır, cehâlet vardır. Onun başka bir gediği başka bir açığı vardır. Başka bir gediğinin açığını narsistlikten kapatmaya çalışır. Tâbîri câizse onun arkasında kocaman bir delik vardır. O kocaman deliği narsistlikten kapatır.” Tasavvufun nefs ilmindeki “kibir-i bâtın” (gizli kibir) ile modern psikolojinin “narcissistic personality disorder” tanımı, Hz. Mustafa Özbağ Efendi’nin elinde aynı haritada birleşir.

Mustafa Özbağ Efendi, bu hâlin asıl reçetesini Allâh Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in tâlîmâtında bulur. Hz. Peygamber Efendimiz Ebû Dâvûd ve Tirmizî’nin Sünen‘lerinde Hz. Ebû Ümâme (radıyallâhu anh)’tan rivâyet edilen hadîs-i şerîfinde buyurmuştur ki: “Haklı olsa dahi bir kimse tartışmayı terk ederse o ehl-i cennettir.” Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi şudur: “Haklı olduğu hâlde tartışmayı terk etti değil mi? Bu sûfî ahlâkıdır. Tartışmayı terk etti — eşi, çocukları, derviş kardeşleri, arkadaşları öyle ya. Haklı bir konuda. Ama tartışmak istemiyor, geri çekiliyor. Karşısında kâfir yok, münâfık yok, mürted yok. Karşısında dîn düşmanı yok. Bunlara karşı ise direnilir, hak ve hakîkati anlatmak için, hak ve hakîkati ezdirmemek için.”

Cübbeli Ahmet Hoca’nın hanımlara hitâben söylediği bir cümle de bu noktada hatırlatılır: “Cübbeli diyor ya ‘kadın ne uğraşıyorsun’ diyor. ‘Eninde sonunda o haklı olacak. İşin ona düşecek. Tartışma’ diyor. Doğru bir yöntem.” Bu sözün sahîh tasavvufî zemîni, Hz. Peygamber Efendimiz’in bizzât kendi hayâtında uyguladığı sünnettir: bilindiği üzere Allâh Resûlü ezvâcıyla yaşadığı bir nüansta bizzât tartışmayı terk etmiş, dama çıkmış ve üç gün damda yaşamıştır. Dördüncü gün Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman birlikte gelmiş, ne yapılması gerektiği müzâkere edilmiştir. En son Tahrîm sûresinin 1-5 âyetleri inmiş ve “Ey Habîbim! İstersen hepsini de boşa, Allâh sana daha yenisini ve daha cedîdini verecektir” hükmü beyân buyurulmuştur. Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) annemiz de “Allâh, Muhammed’i oldukça fazla sevindiriyor her şeyiyle” demiştir.

Mustafa Özbağ Efendi’nin pratik nasîhatı şudur: “E şimdi eşler arasında gerek yok ‘ben haklıyım’ diye diretmeye ve hattâ çocuk anne-babasına diretiyor, anne baba çocuğa diretiyor. Haklı yâ illâ ki. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden narsizm insanın üzerinde var ise gerçekten psikolojik tedâviye ihtiyâcı var o kimsenin. O eşine karşı çocuklarına karşı hep o haklı. Vardır yâ böyle ‘despot’ eski tâbirde bunun adı. Despot bir kimlik. O hiç hatâ yapmıyor. Hep haklı. Allâh muhâfaza eylesin.”


Cemâl-Vech Farkı, Cemalleşmek ve Tasavvuf’taki Fenâ-Bekâ Mertebeleri

Bir başka derinlikli sual, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl ile vech sıfatları arasındaki farktır: “Allâh’ın cemâli ve Allâh’ın vechi arasındaki fark nedir? Allâh’ın cemâliyle cemâlleşmek ne demek? Allâh’ı görmek mi demek?” Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı tasavvufun ehadiyet idrâkine işâret eder: “Normalde fark gören kimse farkta kalmıştır. Fark ehli olmuştur. Ben farklı görmüyorum bunların hiçbirisini. Bir kimse farklı görebilir ama benim için farklı yok. Cemâlleşmek ne demek? Görmek mi diyor? Normalde Cenâb-ı Hakk’ın cemâl sıfatına mazhar olmak ya da cemâl sıfatında fenâ olmak ya da cemâl sıfatında bekâ olmak ve hattâ cemâl sıfatında ehadiyete ulaşmak.”

Bu cevap, klâsik tasavvuf nazariyesinin fenâ fillâh (Allâh’ta yok olma) ve bekâ billâh (Allâh ile bâkî kalma) mertebelerinin pratik tezâhürünü açıklar. “Cemâl sıfatına mazhâr olmak” derecesi, sâlikin Allâh’ın cemâl tecellîsine ayna olmasıdır; “cemâl sıfatında fenâ olmak” daha ileri bir mertebe olup sâlikin kendi varlık iddiâsını cemâl içerisinde söndürmesidir; “cemâl sıfatında bekâ olmak” bu fenâdan sonra Hakk’ın varlığı ile yeniden var oluşa açılmaktır; en zirve mertebe olan “cemâl sıfatında ehadiyete ulaşmak” ise tevhîd-i hakîkînin sâlikte tezâhürüdür. İbn Arabî Hazretleri el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsü’l-Hikem‘de bu mertebeleri tafsîl etmiş; Abdülkâdir-i Geylânî, Necmeddîn-i Kübrâ, Hâce Ahmet Yesevî silsileleri bu nazariyeyi kendi terminolojileriyle aktarmışlardır.

Bu noktadaki ehadiyet idrâkı, üçüncü saftaki bir sual ile karşıya konur: “Biz bu İsrâil’e bedduâ etmekle yanlış mı yapıyoruz? İsrâil’in bu korkak Müslümanları ortadan kaldırılması için duâ etsen daha mı iyi olur?” Mustafa Özbağ Efendi’nin tepkisi serttir: “Sen tecdîd-i îmân, tecdîd-i nikâh tâzele bu suâli soran kimse. Allâh muhâfaza eylesin. Bir kimse böyle bir duâ edemez, böyle bir şeyi isteyemez, böyle bir şeyi düşünemez bile. Cehâlet bu. Rabbim korusun inşâAllâh.” Müslümanların korkaklığına dahi bedduâ etmek câiz değildir; çünkü bu, dindaşların aleyhine olan bir niyâzdır ki bu hâl bizzât îmânı sarsar.


“Allâh’ın Zikrini Yasaklayanlardan Daha Zâlim Kim Olabilir?”: Bakara 114 Ayet-i Kerîmesi ve Ev Dersleri

Sohbetin en uzun ve dikkat-çekici bahsi, Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî pratiğinin temelini teşkîl eden bir kâidedir: “Birinin zikrullâhına engel olmamak.” Bu kâidenin Kur’ânî zemîni Bakara sûresinin 114. âyet-i kerîmesidir: “Allâh’ın zikrini yasaklayanlardan daha zâlim kim olabilir?” Hâdise şöyle başlar: “Yakın bir zamanda ‘ev dersleri için isteyen istediğiyle birlikte ders yapabilir ama Perşembe ve Cumartesi günleri hâriç, o günler derviş kardeşler üstâdın dersini tâkîb etsinler’ demiştiniz. Fakat Cumartesi akşamı ev dersi yapan kardeşler izninize tâbî olarak derslerine devâm ediyorlar.”

Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı bir tasavvufî istisnâ ihtisâsıdır: âdâb olarak Perşembe ve Cumartesi günlerine ders konulmamasını söyler, lâkin telefon açıp izin isteyenlere asla “yapmayın” demez. “Bazen normalde kadınlardan, erkeklerden telefon açanlar oluyor: ‘biz başka bir gün toplanamıyoruz, o gün ders yapabilir miyiz, zikir yapabilir miyiz?’ Şimdi bir kimseye ben kendi nefsimden söyleyeyim. Biz burada toplanıyoruz, zikir yapabilir miyiz? Ben ona ‘yapmayın’ diyemem. Allâh’ın zikrini yasaklayanlardan daha zâlim kim olabilir? Âyet-i kerîme. Şimdi bâzı şeyleri normalde arkadaşlar, derviş kardeşler veyâ yeni eski önemli değil, normalde ben onlar böyle kendilerince böyle bir ‘zikir yapabilir miyiz?’ Yapabilirsiniz. Bunu yasaklamak, çünkü o şey değil benim yapabileceğim bir şey değil.”

Bu noktada Mustafa Özbağ Efendi, kendi zâkirlik tarihini de hatırlatır: Şeyh Muzaffer Ozak Efendi onu zâkirlik noktasında çok serbest bırakmıştır. “Allâh rahmet eylesin Şeyh Efendi Hazretleri beni zâkirlik noktasında çok serbest bıraktı. Eski arkadaşlar şâhittir buna. Hiç işimize karışmazdı bizim. Bursa’ya münhasırdı bu. Veyâ ben Bayındır’dayken de karışmıyordu. Ben Ödemiş’teyken de karışmıyordu. Ben Bursa’ya götürdü kendisi beni. Bursa’da da karışmıyordu. Ve hattâ benim gittiğim yerler vardı, onlara, oralara da karışmıyordu. Ben oradaysam, ben özgür bir şekilde tâbîri câizse zâkirlik yaptım.” Bu serbestiyenin bir misâli olarak “Bursa’da herkesi çavuş etme” tatbîkâtı zikredilir.

Mustafa Özbağ Efendi bir gece “İsmail Akgür, Bursa ve hepiniz çavuşsunuz” demiş, bunu hemen Şeyh Muzaffer Efendi’ye yetiştirmişlerdir. “‘Burada bulunan herkesi çavuş yaptı, olur mu böyle?’ diye. Allâh rahmet eylesin Şeyh Efendi Bursa’ya geldiğinde böyle hafîf tebessümlü bir şekilde ‘Mustafa Efendi, oğlum o gece herkesi dedi, çavuş etmişin’ dedi, ‘ettim efendim’ dedim. ‘Ben de saklamıyorum. Çalışsınlar, koştursunlar efendim’ dedim. ‘Hizmet etsinler, her mahallede zikrullâh olsun, her evde zikrullâh olsun’ dedim. ‘Âlâ oğlum, doğru düşünmüşsün’ dedi. Şimdi benim icâzetim oradan geliyor. Koşun kardeşler! Herkes evini, barkını, zikrullâha açsın. Üç kişi, beş kişi, on kişi. Toplayın arkadaşlarınız.”


“Adnan’ın Evindeki Dersi Yasakladım Diye Yalan Söyleyenler”: Şeyhin Ağzından Yalan Söylenmesi

Sohbette aktarılan en somut hâdise, Adnan Ağabey’in evindeki ders üzerine dönen bir dedikodudur. Mustafa Özbağ Efendi’nin yaşadığı üzüntü dirençlidir: “Mesela geçenlerde bizim Adnan geldi bayramda. ‘Bizim evde ders yapılmasını yasaklamışsınız’ diye. Bir üzüldüm, bir üzüldüm ona ben. Yâ ben nasıl bir dersi yasaklarım? Kim benim adımdan böyle yalan söylüyor bunu? Çok üzüldüm. Ben Adnan’ın evinde yapılan dersi, zikrullâhı yasaklayacağım. Yemîn ediyorum çok üzüldüm. Bir de bir kimse bunu böyle söylerken şeyhin ağzında yalan mı söylenir yâ? Allâh muhâfaza eylesin. Doğru değil bunlar.” Tasavvufî edeb, şeyhinin ağzından yalan söylemenin bizzât tarîkat müzâkeresinin temeline dinamit koymasıdır.

Mustafa Özbağ Efendi, kişiye karşı dersini almayı bile son çare olarak gördüğünü belirtir; çoğunlukla dersini aldığında dahi “sen zikrullâha devâm et” demektedir: “Ben bâzılarının dersini alırım, dersini aldığım hâlde derim ki ‘sen zikrullâha devâm et.’ Enderdir benim buraya gelişini yasakladığım insanlar. Bakın enderdir. Bir insanı zikrullâhdan yasaklamak demek, zikrullâhı bıraktırmasına sebeb olmak demek çok büyük bir fâcia benim için. Ben o yüzden derim sakın birinin zikrine engel olmayın. Birinin buraya gelmesine engel olmayın. Siz bir yanlış davranışta bulunursunuz. Adam zikrullâha gelmez. Bunun vebâli çok ağır.”

Bir kardeşin başka bir kardeşin günâhını veyâ eksikliğini yüzüne çarpmak da onun zikre gelişine engel olabilir; “Veyâ o kimsenin günâhını yüzüne çarpmak, eksikliğini yüzüne çarpmak — onun yüzüne çarparsın sen — o esnâda o kendi kendine şöyle düşünür: ‘Ben şimdi akşama oraya gideceğim onunla yine yüz yüze kalacağım. Ben nasıl onun yüzüne bakacağım?’ der gelmez.” Tasavvufun setr (örtme) ve af edebi, dergâhın halkasını canlı tutmanın temel rüknüdür.

Cumartesileri toplananlar için Mustafa Özbağ Efendi’nin tutumu açıktır: “Bana da sorarlar ‘biz cumartesileri burada toplanıyoruz.’ Allâh mübârek etsin. Devâm edin kardeşim. Orada bir kişi ‘Allâh’ dese sebeb olacaksınız. Yasaklasam ne olacak? Kaç kişi toplanıyor orada? On kişi toplanıyor. Tamâm on kişi toplanıyorlar. On kişi Allâh’ı zikrediyorlar. Gönül arzu eder ki başka gün toplansınlar. Ola ki birkaç tânesi der ki ‘yâ şeyhin sohbetine gideyim veyâ üstâdın sohbetini dinleyeyim.’ Bundan da böyle onu da oradan ayağını kesmek de vebâl. Allâh muhâfaza eylesin.” Tasavvufî istibdâdtan kaçınmak ve dervişin gönlünün hangi vakitte hangi halakaya açılacağını Hakk’a bırakmak — Mustafa Özbağ Efendi’nin tatbîkâtının özüdür.


“Ameller Niyetlere Göredir”: İki Görüşün Niyetinde Halis Olduğu Bir Zıtlık

Sohbette dergâh içerisindeki teorik bir gerilim de su yüzüne çıkarılır. Bir kardeşin sualindeki ifâde tasavvufî inceliği yansıtır: “Dergâhtaki bâzı kardeşler ‘sizin âyet hükmünce zikre engel olmamak için izin vermiş olabileceğinizi, bu sebeple üstâdımızın hükmünün geçerli olabileceğini’ söylüyorlar. Her iki görüşte de niyetlerin hâlis olduğu bir zıtlık var gibi görünüyor.” Bu, dergâh içinde — biri âyetten dem vurarak izin lehine, diğeri üstâdın hükmünün uygulanması lehine — iki sahîh tasavvufî yorumun birbirine değdiği bir noktadır.

Mustafa Özbağ Efendi’nin cevâbı yine “ameller niyetlere göredir” hadîs-i şerîfine dayanan bir tahkîkâttır: “Ameller niyetlere göredir. Ama ben tekrar söyleyeyim, ben hiç kimsenin zikrullâhını yasaklamam. O yüzden yasaklamadığım için kardeşler bana şimdi mesela birisi telefon açsa ‘biz cumartesileri toplanıyoruz, zikrullâh yapıyoruz’ dese ‘Allâh mübârek etsin’ derim. Tekrar söylüyorum bunu. Bu konuda yasak koymam.” Birinci hüküm: âdaben Perşembe ve Cumartesi’ye ders konmaması. İkinci hüküm: bu âdab hâricinde de izin alınanlara izin verilmesi. İki hüküm de muhkemdir.

Mustafa Özbağ Efendi’nin ek tasrîhi: “Soru bir, her ne kadar hizmet güzel olsa da dervişin önceliği üstâdına hizmet, üstâdının hükmüne itaat değil midir? Evet. Normalde bir kimse ne yaparsa yapsın üstâdıyla alâkalı, üstâdın âdâb ve erkânı ile üstâdın hükmüne itaat olacak. Soru iki, bir taraf hükmünüze bir taraf izninize tâbî oluyor. Doğrusu nedir? İkisi de doğru. Normalde şimdi tekrar bu konuda aynı şeyi devâm ettireceğim. Benim hükmüm meydanda. Buna rağmen normalde bir kimse bu konuda benden izin istiyorsa ben hayır demem.” İzin verilen kimse için izin geçerlidir; lâkin bu izin bütün dervişleri kapsayan genel bir hüküm hâline gelmez.

Çalışan bayanlar, çalışan erkekler, hafta içi vakitleri olmayanlar bu izin kapısından geçenler arasındadır: “Çalışan bayanlar var. Onların gündüz derslerini tâkîb etmeleri zor oluyor. Bu sefer gece toplanıyorlar. Veyâhut da Cumartesi, Pazar toplanıyorlar. Çalışan erkekler var. Onlar hafta içinde gidemiyorlar. Bu sefer hafta sonlarında toplanıyorlar.” Modern iş hayâtının zarûretleri ile tasavvufî ahkâm arasındaki uyumun tasrîfi, dergâhın hayâtın akışına intibâkını sağlar.


Devran Zikri, Mürted Hükmü ve Kurban Bayramı’nın Tırnak-Saç Hadîsi

Sohbet, dergâh fıkhının birkaç teknik suali ile devâm eder. Mahalle dersinde çavuşun dervişleri devrana çıkarıp çıkaramayacağı sualine Mustafa Özbağ Efendi kesin cevâb verir: “Çavuş mahalle dersinde dervişleri devrana çıkarabilir mi? Yok. Devran zikri sâdece üstâda ve halîfeye âittir.” Devran (çark zikri), Halvetî tarîkatının en muhkem ritüellerindendir; bu ritüelin yapılma yetkisi, silsile-i meşâyihten gelen bir icâzet meselesidir ve sâdece üstâd ve halîfelere mahsûstur. “Devran ayrı bir zikrullâh ritüeli. O yüzden büyük pîr efendiler bu zikrullâhı böyle yapmışlar. Biz de öyle yapıyoruz. Büyük bir heyecân duyuyorum ben böyle kendimce devranda. O yüzden arkadaşların da devranda heyecân duyduklarını hissediyorum.”

Kredi kartıyla kurban kesilip kesilemeyeceği sualine Mustafa Özbağ Efendi “kesilir, neden kesilmesin” diye cevâb verir. Tasavvufî hayâtta ehl-i sünnet fıkhının cevâz hükmü dervişin hayâtında dahi geçerlidir. Gusül abdesti almadan önce namaz abdesti almanın sünnet olması “Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri öyle yapmış” denilerek izâh edilir. Bu, sahîh tasavvufun bizzât sünnete bağlılığını her cüz’î meselede hatırlatma usûlüdür.

Mürted hükmüne dâir bir hadîs-i şerîfin izâhı, sohbetteki en hassâs noktalardan biridir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri buyurmuştur: “İslâm dîninden ittiâd eden erkeği yeniden İslâmiyete dâvet edin. Tövbe ederse kabûl edin. Etmezse boynunu vurun. İslâm dîninden ayrılan kadını da yeniden İslâmiyete dâvet edin. Kabûl ederse Müslüman olursa ne güzel. Aksi hâlde onu câriye olarak esir alın.” Mustafa Özbağ Efendi’nin tahkîkâtı: “Hadîs-i şerîf açık. Normalde çünkü dîninden çıkan bir kimse câriye hükmüne girer İslâm’da. Kadını öldürmüyor. Erkeği öldürüyor, kadını öldürmüyor. Pozitif ayrımcılık yapıyor. Gerçekten İslâm dîni normalde pozitif ayrımcıdır kadınlara karşı. Herkes erkeklerinin pozitif ayrımcı olduğunu düşünür. Asıl pozitif ayrımcılık İslâm’da kadınadır. Birçok hüküm vardır böyle.” Bu cevâb, modern feminist eleştirilere İslâm hukûkunun verdiği usûlî mukâbelenin bir misâlidir.

Kurban Bayramı zilhicce hilâli sonrası tırnak ve saç tıraş yasağına dâir hadîs-i şerîfin Hanefî tatbîkâtı da izâh edilir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem buyurmuştur: “Kimin kesecek kurbanı varsa zilhiccenin hilâli girince kurbanını kesinceye kadar saçından ve tırnaklarından hiçbir şey kesmesin.” Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi: “Hanefiler buna çok bunu böyle uygulamamışlar. Mâlikîler, Hanbelîler bunu uygulamışlar. Kurban kesecek olan kimseler son on gün normalde tırnak kesmemişler, koltuk ve kasık arası tıraş etmemişler, saçlarını, sakallarını kesmemişler. Bu hadîs-i şerîfe binâen doğru. Böyle bir hadîs-i şerîf de var. Ama Hanefîler bunu uygulanma noktasında çok şey yapmamışlar, sıkı durmamışlar.”

Mustafa Özbağ Efendi kendisinin de bu hadîse sıkı durmadığını söyler ve sebeb olarak “daha kuvvetli sünneti tercih etme” kâidesini zikreder: “İnsanın kendince bu zilhiccenin son on günü de olsa, başka günlerde olsa daha kuvvetli bir sünnet var ise insanlar o kuvvetli sünneti icrâ etmeye çalışırlar. Mesela benim için daha kuvvetli sünnettir bu. Ben toplum içindeyim. İnsanlara bir İslâm’ı dilimin döndüğünce de anlatmaya çalışıyorum. Bu noktada normalde bir Müslümanın bakımlı olması daha kuvvetli bir sünnet. Saçının, sakalının derli toplu olması, tırnaklarının kesilip temiz olması, vücûdunun temiz olup gereksiz kokuların olmaması.”


Cuma Tıraşı, Vücûd Kokusunun Sünneti ve Meleklerin Cinsiyetsizliği

Mustafa Özbağ Efendi’nin hayâta dâir tasavvufî sünnet anlayışı, kişisel temizliği bir “daha kuvvetli sünnet” mertebesine yükseltir: “Mesela en az hiç olmazsa haftada bir gün cumaya koltuk altı ve kasık tıraşını olarak cumayı kılmak ve cumaya giderken gusletmek, kokulanmak, temiz elbiseler giymek, temiz bir şekilde cumaya gitmek kuvvetli sünnet. Şimdi burada ders yapıyoruz, kuvvetli sünnet.” Cuma günü guslü, koku sürmek ve temiz elbiselerle camiye gitmek, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in tâlîmi olup Buhârî ve Müslim’de mütevâtir derecede sâbittir.

Sohbet meclisinde başkalarının huzûrunu bozucu kokulardan kaçınmak da bu sünnetin uzantısıdır: “Örnekliyorum, burada birisinin üzerinde farklı kokular olmaması lâzım. Başında o kimse senin kokundan tiksinmemesi lâzım. Veyâ sohbet ediyorsunuz, sarmaşıyorsunuz birisiyle, siz farklı kokular sizin üzerinizde olmaması lâzım. Farklı vücûd kokuları olmaması lâzım. Hoş olmayacak vücûd kokuları, hoş olmayacak ağız kokusunun olmaması lâzım. Ekşi ekşi, küflü küflü kokmamak lâzım. Bu daha kuvvetli bir sünnet.” Tasavvuf ehlinin ihsân-ı sahâbî ile ısrar ettiği “kardeşin huzûrunu bozma” prensibi, kokunun da bu çerçeveye girdiğini gösterir.

Sohbetin sonunda küçük bir akâid sualı da cevâblanır: “Okulda hocamız meleklerin hiçbirisinin cinsiyeti yoktur dedi. Dershanede hocamız ‘dört büyük melek erkek, kalan tüm melekler kadındır’ dedi.” Mustafa Özbağ Efendi’nin tasrîfi sarîhtir: “Meleklerin hiçbirisinde cinsiyeti yoktur. O dershanede hocaydı, Allâh hidâyet eylesin. Meleklerin üzerinde cinsiyet atfedilmez çünkü. Melekler cinsiyetsizdir.” Bu ehl-i sünnet akîdesinin sahîh ifâdesidir; Sâffât sûresi 149-152 âyetlerinde “meleklere kız çocukları” atfedenlerin cehâleti tenkîd edilmiş, ehl-i sünnet bu noktada melekleri cinsiyetin ötesinde sırf ibâdet ehli rûhî varlıklar olarak tasavvur etmiştir.

Sohbetin son hâtimesi de tasavvuf yolunun tipik tezâhürünü taşır: “Hakkıma girildiğini düşünüyorum. Gidip konuşmalı mıyım? Yoksa zamanla önemsizleşmesini mi beklemeliyim?” Cevâb sâdedir: “Geçmiş geçmiştir yâ. Boş ver yürü git. Anı yaşa. Geçmişe takılma.” Bir başka sual: “Büyük günâhtan kurtulmak için ne tavsiye dersiniz?” Cevâb yine sâdedir: “Terk et. Bu özel bir şeysi yok. ‘Bıraktım’ diyeceğim, bıraktın. Bu kadar basit. Bu kadar basit mi? Çok basit. Bundan sonra yapmayacağım, bırakacaksın. Bırakamıyorsun, kendine cezâ kes. Mesela ‘ben bu günâhı işledim de 5000 lira tasaddük edeceğim.’ İnsanların en çok vurulduğu yer şimdi. Yetmedi, gene işledin, 5000 liraya bastırdın işledin, 10.000 lirada — bu zamanda Müslümanların canını acıtan para çünkü.” Tasavvufî nefs terbiyesinin pratik metodlarından biri olan “öz cezâ”, para ile bezenmiş çağdaş bir formla yeniden tatbîk sahasına çıkar.


Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar ve Şahıslar

  • Bakara sûresi, 114. âyet-i kerîme“Ve men ezlemü mim-men menea mesâcidallâhi en yüzkera fîhe’smühû”: “Allâh’ın mescidlerinde isminin zikredilmesini yasaklayanlardan daha zâlim kim olabilir?” — Sohbetin temel kanıt-âyeti.
  • Bakara sûresi, 286. âyet-i kerîme — Allâh’ın kimseye gücünün üstünde yük yüklemediği hükmü; gelecek kaygısının tasavvufî reddiyesi.
  • Hadîs-i Şerîf: “İnnemâ’l-a’mâlü bi’n-niyyât” (“Ameller niyetlere göredir”) — Buhârî (1), Müslim, İmâm Nevevî el-Erbâ’în 1. hadîs; iki ihtilâflı görüşten her ikisinin niyet sahîhliği.
  • Hadîs-i Şerîf: “Haklı olduğu hâlde tartışmayı terk eden cennetliktir” — Ebû Dâvûd (Edeb 8), Tirmizî (Birr 58); Hz. Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) rivâyeti.
  • Hadîs-i Şerîf: Mürted’in hükmü — Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd; erkek mürted için kılıç hükmü, kadın mürted için câriye hükmü; Hanefî fıkhında “İmâm Ebû Hanîfe’nin re’yi”nde kadın mürtedin öldürülmemesi.
  • Hadîs-i Şerîf: Zilhicce hilâli sonrası tırnak ve saç tıraş yasağı — Müslim (Edâhî 41-42), Ebû Dâvûd, Nesâî; Ümmü Seleme (radıyallâhu anhâ) rivâyeti. Mâlikî ve Hanbelîlerin uygulaması; Hanefîlerin sıkı durmaması.
  • Hadîs-i Şerîf: Cuma günü guslü ve kokulanma — Buhârî (Cuma 2-3), Müslim (Cuma 6); Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallâhu anh) rivâyeti.
  • Hadîs-i Şerîf: “el-Acelü mine’ş-şeytân” (“Acele şeytandandır”) — Tirmizî (Birr 66); gelecek kaygısının şeytâniyeti.
  • Hadîs-i Şerîf: Allâh’ın başınıza getirdiği emîrlere itaat — Buhârî (Ahkâm 4), Müslim (İmâre 38); Kur’ân ve Sünnet’e tâbî olmayanın emîr sayılmaması şartı.
  • Tahrîm sûresi, 1-5. âyet-i kerîmeler — Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ezvâcına dâir nâzil olan âyetler; “İstersen hepsini de boşa, Allâh sana daha yenisini ve daha cedîdini verecektir” hükmü; tartışmayı terk etmenin nebevî tatbîkâtı.
  • Sâffât sûresi, 149-152. âyet-i kerîmeler — Meleklere cinsiyet atfetmenin tenkîdi; meleklerin cinsiyetsizliği hakkında ehl-i sünnet akîdesinin Kur’ânî zemîni.
  • Hadîd sûresi, 22-23. âyet-i kerîmeler — “Yeryüzünde vukû bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir Kitâb’da yazılmış olmasın” — geçmiş ve gelecek kaygısının kader hakîkatiyle silinmesi.
  • Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — “ibnü’l-vakt” (vaktin oğlu) tâbîriyle anılan tasavvufî “anda yaşamak” mertebesinin kavramsal sahibi.
  • Muhyiddîn İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsü’l-Hikem — Cemâl-Vech farkı, fenâ-bekâ-ehadiyet mertebeleri.
  • İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rahimehullâh) — Hanefî fıkhında “ameller niyetlere göredir” hadîsinin yapı taşı olması; mürted kadın hakkındaki istisnâî hüküm.
  • İmâm Mâlik, İmâm Şâfîî, İmâm Ahmed b. Hanbel — Mezhep imâmları ve mürted-kurban-tıraş hükümlerindeki ictihâd farklılıkları.
  • Şeyh Muzaffer Ozak Efendi (Cerrâhî-Halvetî) — Mustafa Özbağ Efendi’nin pîri; Bursa, Ödemiş, Bayındır’da zâkirlik yapan dervişine “âlâ oğlum, doğru düşünmüşsün” tasdîkı veren zât.
  • Cübbeli Ahmet Mahmut Ünlü Hoca — “Kadın, ne uğraşıyorsun, eninde sonunda haklı olacak, işin ona düşecek, tartışma” tarzındaki hanım-erkek tartışma edebine dâir nasîhatın sâhibi.
  • İsmail Akgür ve Bursa zâkirleri — Mustafa Özbağ Efendi’nin Bursa’da “herkesi çavuş etme” kararının şâhitleri.
  • Adnan Ağabey — Evindeki dersin yasaklandığı yalanına muhâtab olan derviş kardeş; Mustafa Özbağ Efendi’nin “yemîn ediyorum çok üzüldüm” dediği hâdisenin merkezi.
  • Murtaza Ağabey — Gürsu Mahallesi’nin ilk çavuşu, ders yaptırma yetkisinin ona âit olduğu zikredilen zât.
  • Tasavvufî Istılahlar: ibnü’l-vakt, fenâ fillâh, bekâ billâh, ehadiyet, cemâl, vech, devran zikri, halaka, çavuşluk, zâkirlik, ders alma/verme, kerih görmek, kibir-i bâtın, narsizm, despotluk, kuvvetli sünnet, setr.

Sohbetin Tasnîfi ve Bağlamı

Bu sohbet, Mustafa Özbağ Efendi’nin Dergâh Sohbetleri serîsinin 693. dersi olup sual-cevâb metoduyla işlenen bir tasavvufî istişâre meclisidir. Sohbetin üç ana mihveri vardır: (1) “Anda yaşamak” — sâlikin geçmiş kaygısı ve gelecek korkusunun tasavvufî tedâvîsi; tövbe ve zikrullâh halakasının amelî güvencesi olarak işlenmesi; esnaf-memur sosyolojisinin tevekkülle ilgisi; eşler arasındaki gelecek kaygısının şeytânî vesvese kaynağı olarak teşhîsi. (2) Narsizm ve hak-bâtıl ayrımı — “haklı olduğu hâlde tartışmayı terk eden cennetlik olur” hadîs-i şerîfi ışığında nefse ait dâvâ ile hak ve hakîkat dâvâsının fıkhî ayrılması; despot kişiliklerin psikolojik tedâvî ihtiyâcı; Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in ezvâcı ile yaşadığı tartışmayı terk etme nebevî tatbîkâtı. (3) Zikrullâhı yasaklamamak — Bakara 114 âyet-i kerîmesi mucibince ev derslerinin Cumartesi-Perşembe dışındaki vakitlerde dahi yasaklanmaması; Şeyh Muzaffer Ozak Efendi’nin Bursa’da Mustafa Özbağ Efendi’ye verdiği geniş zâkirlik serbestiyesi; “Bursa’da herkesi çavuş etme” tatbîkâtının pîr tasdîkı; Adnan Ağabey’in evindeki ders dedikodusunun teşhîri; iki sahîh tasavvufî yorumun (üstâd hükmü vs. izin) “ameller niyetlere göredir” hadîsi ile birlikte muhkem kabûlü. Sohbet ayrıca devran zikrinin sâdece üstâd ve halîfeye âit olduğu, mürted hükmünde kadın-erkek pozitif ayrımcılığı, zilhicce hilâli sonrası tırnak-saç hadîsinin Hanefî tatbîkâtı, kuvvetli sünnetlerin kişisel temizlikteki tahkîkâtı ve meleklerin cinsiyetsizliği gibi muhtelif fıkhî-akâidî suâlleri de kuşatır. Sohbet, dergâhın yatay-eşitlikçi karakterini, üstâdın âdâb hükümleriyle birlikte zikre engel olmama prensibinin korunmasını ve dervişin geçmişten gelecekten Hak’la baş başa kalmaya intikâlini tâlim eden zengin bir tasavvufî müzâkere mahalli sunmaktadır.

Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetinden derlenmiştir. | Video: YouTube | Seri: 693. Dergâh Sohbeti — Anda Yaşamak, Narsizm ve Zikrullâhı Yasaklamamak.

İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Fenâ, Bekā, Tarîkat, Hakîkat, Zikir, Tevhîd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı