695. Dergâh Sohbeti’nde Mustafa Özbağ Efendi, Buhârî ile Müslim’in tahrîc ettiği “Ruhlar ordular gibi gruplar hâlindedir; ruhlar yaratıldıklarında atların koklaştıkları gibi koklaştılar — orada ülfet edenler burada da ülfet ettiler, muhâlefet edenler burada da muhâlefet ettiler” hadîs-i şerîfinden hareketle iki temel mesele üzerine pîrâne tahkîkât yapar: (1) mânevî koku — yani sâlikin gafletten kurtuldukça aldığı bâtınî koklama hâli; (2) derviş ile şeyhi arasındaki kalbî bağ — bu bağın hangi sıfatlarla kuvvetlendiği, hangi hâllerle koptuğu. Sohbet; ruhların yaratılış vaktindeki bölük tasnîfinden, mü’minin ve günahkârın kokularının ayrı ayrı zuhûrundan, dervişin sûret ile koku arasındaki ledünnî müşâhedesinden, “kerih görmek”in mânevî bağı koparan ezelî handikabından, Bayındır–Ödemiş–Bursa hattındaki tarîkat tecrübelerinden ve menfaat-ciler–müsrifler–dakîka-bir–gol-bir evlilik talepleriyle gelen sahte derviş tipolojisinden somut misâllerle örülür. Hz. Mevlânâ’nın “Senin burnun niçin koku almaz?” beytindeki gaflet teşhîsi, Beytullâh-ı Şerîf’i sabah-seher ve akşam farklı koklayan dervişin gün içi muhâsebesi ve “buranın en kötüsü benim” tasavvuf düstûru sohbetin omurgasını teşkîl eder.
“Ruhlar Ordular Gibi Gruplar Hâlindedir”: Atların Koklaştığı Gibi Koklaşan Ruhların Bölük Tasnîfi
Sohbet, dervişin tasavvufî hayâtının zemînini teşkîl eden ezelî bir hakîkatle açılır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur: “Ruhlar ordular gibi grup grupturlar. Ruhlar yaratıldıklarında atların koklaştıkları gibi koklaştılar. O tarafta ülfet edenler bu tarafta da ülfet ettiler. Muhâlefet edenler bu tarafta da muhâlefet ettiler.” Bu hadîs Buhârî ve Müslim ile Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘inde Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) ve Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) tarîkıyla rivâyet edilmiştir. Hadîs-i şerîfin tasavvufî mâ’nâsı, ruhların ezel’de — yani kâlû belâ‘dan dahi evvel, “âlem-i ervâh”da — yaratılmış olmaları, orada bölük bölük tertîb edilip “ülfet”lerinin oradaki tanışıklıklarına göre belirlenmiş olmasıdır.
Mustafa Özbağ Efendi, hadîs-i şerîfin söze getirdiği kokuyu, mâhiyeti îtibâriyle bütün varlık sâhalarına yayılmış bir mânevî hakîkat olarak tasvîr eder: “Mü’minlerin de kokusu var. Dervişlerin de kokusu var. Kâfirlerin de kokusu var. Münâfıkların da kokusu var. Mürtedlerin de kokusu var. Hayvanların da kendi âleminde, hepsinin kendilerine âit kokuları var. Bitkilerin kendilerine âit kokuları var. Gökteki meleklerin kendilerine âit kokuları var. Birinci kat, ikinci kat, üç, dört, beş, altı, yedi. Hepsinin kokuları ayrı. Cinnî tâifesinin kokuları var. Onların kokuları ayrı ayrı. Onların da mü’minlerinin kokuları ayrı. Kâfirlerin kokuları ayrı. Onların da dervişlerin kokuları ayrı. Velîlerin kokuları ayrı.” Bu çoklu kokular tablosu, varlık âlemlerinin tasavvuf metafiziğindeki tabakalı yapısını — yedi semâ, anâsır-ı erbaa, ervâh-ı menâze — kokunun lisânına çevirir.
Ruhlar âleminde “koklaşmak” sâdece bedensel bir koku alma olayı değildir; o esâsen tanışma, sevme, ülfet etme, hattâ tasavvuf ehlinin tâbiriyle “dilsiz dudaksız görüşme konuşma”nın sembolik bir adıdır. Mustafa Özbağ Efendi bunu açıkça tasrîh eder: “Aslında başka bir adet içerikte de ruhlar âleminde birbirlerini sevenler. Ruhlar âleminde tanışıp birbirlerini sevenler. Bu dünyâda da birbirlerini tanışıp severler. Ruhlar âleminde birbirlerini tanışmayanlar bu dünyâda da birbirleriyle tanışmazlar. Ruhlar âleminde tanıştıkları hâlde birbirlerini sevmeyenler bu dünyâda da tanışırlar, birbirlerini sevmezler.” Bu cümleler ile sohbet, ezelî muârefenin ile dünyevî muârefenin paralel hat üzerinde durduğu hakîkatini berraklaştırır.
Ruhların bölük bölük olması meselesi, tasavvufî nefs mertebeleri terminolojisi ile birlikte aktarılır: “Dervişler bir bölük, evliyâlar bir bölük, velîler bir bölük, peygamberler bir bölük. Dördüncü makâmdakiler bir bölük, beşinci makâmdakiler bir bölük. Altı, yedi. Birinci makâmdakiler emmâredekiler bir bölük. Levvâme bir bölük, emmâreden aşağı olanlar — kâfirler — onlar bölük bölük hepsi de.” Burada zikredilen yedi mertebe, klâsik tasavvuf-i nefse’de teferru’ eden nefs-i emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziye, kâmile mertebeleridir; nefsi emmârenin altında ise küfür ve nifâkın derekeleri yer alır. “O yüzden normalde o ruhlar bu noktada hepsi de kendi bölüğünde, kendi bekleme yerinde yaratıldı, öyle bekliyor.” Ezelî tertîb hâlinde olan bu bölükleşme, dünyâ’da da insanların tabîî olarak birbirleriyle ülfetlerinin sınırını çizer.
“Senin Burnun Niçin Koku Almaz?”: Hz. Mevlânâ’nın Gaflet Teşhîsi ve Mânevî Burnun Açılması
Mânevî kokunun zâhirdeki kokuyla iltibâs etmemesi için Mustafa Özbağ Efendi, Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî-i Şerîf’inin meşhûr beyitlerinden birinde işâret ettiği gaflet teşhîsini hatırlatır: “Hz. Mevlânâ, senin burnun neden koku almaz bilir misin der, normalde oradaki beytte bu mânevî kokuyu söyler. O kimse mânevî koku almıyor. Onun burnunun mânevî koku almama işinin sebebi gafletle alâkalı.” Hz. Pîr’in bu tasrîfi, sâlikin sırrî hassâsiyetinin hangi vesîlelerle körelip hangi mücâhedelerle açıldığını berraklaştırır.
Gafletten kurtulmanın yolu sohbette dört esâsa indirgenir: (1) haramlardan uzak durmak, (2) farzları yerine getirmek, (3) Allâh’ı çok zikretmek, (4) Allâh’ı sevmek. “Gafletten kurtulmanın yolu haramlardan uzak durup farzları yerine getirip o kimsenin Allâh’ı çok zikretmesi ve sevmesi ile alâkalı. Öyle olursa o zaman o kimse mânevî kokuyu alır. Mânevî kokuyu alınca o zaman kim hangi makâmda, kim nerede onun o kokusundan bilir.” Bu, klâsik tasavvuftaki “Tahlîye-Tahliye” prensibine — yani kalbi mâsivâdan boşaltıp Hak ile süslemeye — koku metaforu ile yapılan bir izâhtır.
Mustafa Özbağ Efendi, sâlikin mânevî kabiliyetinin sâdece kalp üzerinden değil, başka bir uzuv olan burun üzerinden de açılabileceğini zikreder: “Eğer normalde mânevî olarak kalbi harekete geçmemiş olsa dahi eğer burnu harekete geçtiyse mânevî olarak o koku alma kâbiliyeti, koku alma hâli onda açıldıysa o da oradan devâm eder.” Tasavvufun hâl ilmindeki bu hassâs nükte, sâliklerin keşf yolculuğunda Cenâb-ı Hakk’ın hangi kapıyı açacağının ezelden belirlendiği hakîkatine işâret eder; ancak burnun açılması da neticede o sâlikin terakkîsi için yeterli bir kapıdır.
Mânevî kokunun zâhirî kokudan ayrılması, sıradan banyolar ve deodorantlarla giderilmemesi mâhiyetinde tasvîr edilir: “Mesela bazıları vardır kadın erkek ayrıştırmadan normalde bir üzerlerinden değişik bir koku gelir. O değişik koku normal bir koku değildir. O yıkanır o kimse, istediği kadar yıkansın, bir sürü deodorant sürsün. Normalde onun kokusu ayrıdır. Mesela o koku alan kimse ondaki deodorant kokusunu almaz. Ondaki mânevî — çok özür dilerim ama — necâset kokusunu alır.” Bu, tasavvufun “necâset-i hükmiye” ile “necâset-i mânevîye” arasındaki ayrımını koklama hâliyle gösterir: zâhirî tahâret necâset-i hükmiyeyi giderir, lâkin necâset-i mânevîyenin giderilmesi tövbe, istiğfâr ve kalp tahâretinden geçer.
Eşcinsellik, Uyuşturucu, Allâh’ın Lânet Ettiği İşler: Necâset-i Mânevîyenin Koku Tezâhürü
Mustafa Özbağ Efendi, mânevî kokunun günah ve haramlarla nasıl bozulduğunu, hadîs-i şerîfteki “Allâh’ın lânet ettiği işler” bahsi çerçevesinde açıkça nakleder. Lût kavminin günahı, yani eşcinsellik, ledünnî kokuda derhâl tezâhür eden bir necâsettir: “Mesela bir kimse eşcinsellik yapsa onun kokusu değişir. O farklı kokar. Mesela onun yanından geçemezsin necâset kokusundan dolayı. Kadın erkek değişmez bir şey.” Aynı şekilde gizliden uyuşturucu kullanmak da kişinin kokusunu derhâl bozar: “Mesela bir kimse örneğin gizliden bir uyuşturucu kullansa kokusu değişir onun. Veyâhut da bir kimse örneğin Allâh’ın lânet dediği bir iş yapıyorsa onun kokusu değişir. Onun böyle yanında nefes bile alamazsın mânevî olarak.”
Bu noktada sâlik-i tarîk için bir kıymetli ledünnî sermâye olan koku alma hassâsiyeti, bir taraftan da büyük bir mes’ûliyet getirmektedir: o sâlik karşısındakinin sırrını farkına varmaktadır ve bunu ifşâ etmek dervişin işi değildir. “Bunları konuşmak uygun değildir. Bunlar konuşulduğu zaman bu insanların üzerindeki sırrı ifşâ etmiş olursun. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden hiçbir şey yokmuş gibi davranırsın. Konuşmazsın da.” Bu, tasavvufun en zirve ahlâkî kâidelerinden biridir: “setr”, yani örtü kâidesi. Allâh dostu, gördüğü ile değil, sustuğu ile âmel eder; örtmesi mârifettir, ifşâ etmesi mârifetsizliktir.
Beytullâh-ı Şerîf’in kokusunun gün boyu değişmesi, sâlikin gün içindeki amelinin doğrudan yansıdığı bir aynadır: “Beytullâh’ın kokusu ayrıdır. Mesela sabah seher vaktinde Beytullâh’ın kokusunu o kimse farklı alır. Akşam namazından sonra farklı alır. Akşam namazından sonra neden farklı alır? O kimse gününü biraz günâhla geçirdi ise o akşam namazına durduğunda Beytullâh’ı gördüğünde onun kokusu değişir. Normalde aynı kokuyu alamaz. Aynı kokuyu neden alamadım diye düşündüğünde o zaman gün içerisinde yapmış olduğu hatâ ve kusurlardan dolayı aynı kokuyu alamaz.” Bu, sâlikin gün muhâsebesini koku üzerinden yapmasını sağlayan bir tasavvufî terbiye metodudur; Beytullâh sâlikin günün içindeki amelinin keskin müfettişi olur.
Aynı hâl dervişin günlük hayâtında da geçerlidir. Dervişin kendisine has bir kokusu vardır; lâkin gıybet, dedikodu, iftirâ, kocaya isyân, çoluk-çocuğa zulüm gibi günahlar ve hatalar bu kokuyu derhâl değiştirir. “Mesela bir dervişin kokusu vardır. O derviş gıybet ettiyse, dedikodu ettiyse, iftirâ ettiyse, kadınsa kocasına isyânkâr olduysa, erkekse karısına, çoluğuna, çocuğuna zulmettiyse onun kokusu değişir.” Tasavvufî mü’minlerin amellerine göre koku tasnîfi, gıybetçilerin kokusu, fitnecilerin kokusu, iftirâcıların kokusu, vefâsızların kokusu olmak üzere birbirinden ayrı kategorilere ayrılır: “Onların da normalde birdir. Bireyin kendine göre vefâsızsa vefâsızın kokusu ayrıdır.” Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in “Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden selâmette olduğu kimsedir” hadîs-i şerîfinin koku metafiziğindeki yansıması işte bu tasnîftir.
Koku ile Sûret Kol Kola: Hayvan Sûretleri ve “Ya Rabbi Bunu Affeyle” Tövbesi
Mustafa Özbağ Efendi, mânevî koku ile mânevî sûretin sâlikte birbirine paralel olarak açıldığını söyler: “Hatta onların kokuyla berâber bir de sûretleri vardır. Normalde sâdece kokuda kalmaz o. Biraz daha o kimsenin mâneviyâtı ilerlerse onların sûretlerini de görür.” Bu, klâsik tasavvuf eserlerinde — bilhâssa İmâm Gazâlî’nin İhyâü Ulûmi’d-Dîn‘inde ve İbn Arabî Hazretleri’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye‘sinde — geniş yer tutan “ahlâkî sûret” bahsidir.
Sâlikin gördüğü hayvan sûretleri iki kategoriye ayrılır: eti yenen hayvanlar ve eti yenmeyen hayvanlar. “Mesela iyi olanların sûreti eti yenen hayvanlardan görünür ama hâlâ da hayvan sûretinde. Ama iyi olmayanların sûretleri eti yenmeyen hayvanlardan görülür. Onlar iyice kötü. Allâh muhâfaza eylesin.” Bu, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in mîrâç gecesinde gördüğü ve Mîrâciye‘lerde anlatılan “günahkârların hayvansı sûretleri” bahsiyle ahenk içerisindedir. Eti yenen hayvanlar (koyun, sığır gibi) zâhiren kötü olmayan ama mâneviyâtı henüz tahkîk etmemiş kimseleri; eti yenmeyenler (köpek, domuz, akrep gibi) ise mâneviyâta düşman, fâsık ve fâcir kimseleri temsîl eder.
Sâlikin bu sûretleri gördüğünde takınması gereken tavır, ifşâ değil, tövbedir: “Mesela bâzıları vardır. Örneğin sen onu koyun sûretinde görürsün. Anında kendi sûretine gelir. Onun adına tövbe edersin. ‘Yâ Rabbi bunu affeyle. Bu hatâ yapmış, yanlış yapmış’ istersin. Onun sûreti de değişebilir.” Bu tasavvufî edeb, dervişin gördüğü kötü sûretten dolayı kişiye buğzetmek yerine ona dua eden bir merhamet çizgisinde durmasıdır. Görme, ifşâ için değil şefâat için verilmiştir.
Koku ile sûretin açılma sırası kişiden kişiye değişir. “Kokuyla sûret kol koladır genel olarak. Bâzısında önce sûret başlar kalbi olarak. Onun hâli açıldığında sonra koku gelir. Ama kimisinde de mesela önce kokuyu alabilir onu. Koku aldıktan sonra da sûret gelebilir. Onların sûretleri de değişir.” Tasavvufî melekelerin sıralaması — basîret, firâset, keşf, müşâhede, mükâleme, mu’âyene — Hak’tan sâlike gelen bir lutuf olarak takdîr edilir; sâlik bu sıralamayı kendi nefsi ile takdîr edemez. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in kokusu da burada zikredilir; lâkin avâmın anlayacağı kategoride değil, sâlikin mâneviyâtının ilerleyişine göre farklı koku ve sûretlerde tezâhür eden ulvî bir hakîkat olarak.
Derviş ile Şeyhi Arasındaki Kalbî Bağ: Ezelî İrtibâtın Cüz’î Tezâhürü
Sohbetin ikinci ana mihveri, dervişin şeyhi ile arasındaki kalbî bağ bahsidir. Bu bağ olmaksızın dervişlik dervişlik olmaz: “Kalbî bağ olmazsa o dervişin dervişliği kalmaz ki. O dervişlerin hepsiyle de derviş kendisini o şeyhine intisâblı olarak gördüğü müddetçe kalbî bağ vardır.” Tasavvufî intisâbın bizzât kendisi bir kalbî râbıtanın akdedilmesidir; el verme, ders alma, evrâd-ı şerîfeyi tâkîb etme — bütün bunlar bu kalbî bağın görünür alâmetleridir.
Bu bağın iki taraflı bir kontrol mekânizması vardır: “Üstâd onun kalbî bağının kalmadığını görürse onun dersini alır, gönderir. Veyâhut da o kimse kendince kalbî bağ, dervişin kendince kalbî bağı kalmadıysa zâten terk eder gider. Terk edip giden bir kimsenin kalbî bağı olmadığından dolayı gider.” Mustafa Özbağ Efendi, bu noktada kendi tarîkat tatbîkâtının zirvesini belirtir: “Ben bir kimse çok bâriz bir şey yapmadıktan sonra ben onun dersini almam. Tövbe kapısı kapalı, açıktır. O yüzden tövbe eder, kendisini toparlar, yoluna devâm eder. Ama öbür türlü çok dengesiz şeyler yaptıysa kendisinin dışında dervişlere de, dergâha da, yola da zarâr veriyorsa o zaman o kimsenin dersini alırsa o zaman da bağı kalmaz.” Tövbe kapısı sürekli açık tutulan bir kapıdır; lâkin başkalarına zarâr veren ve dergâha küfürle yönelen kimsenin dersini almak bizzât şeyhin elindedir.
Kalbî bağı kuvvetlendiren üç asıl sebep zikredilir: (1) üstâdı sevmek, (2) dergâhı sevmek, (3) dervişleri sevmek; bunlara bir dördüncü olarak hizmet eklenir. “Bu normalde o kimsenin sevmesiyle, hizmetiyle alâkalı. O kimse üstâdı sever, dergâhı sever, dervişleri sever, hizmetine devâm eder, bağı kuvvetlenir.” Tasavvuf yolunda muhabbet ile hizmet, kuşun iki kanadıdır — biri olmayınca dergâh semâlarına yükselmek mümkün olmaz.
Bağın çözülmesinin esas sebebi ise kerih görmek hâlidir. “Ama normalde ‘onu beğenme, bunu beğenme, onun kusurlu bir, bunun kusurlu bir’ onun bağı kuvvetlenmez. ‘Bu yanlıştı, bu eksikti, bu fazlaydı, bu doğruydu, bu zengindi, bu fakirdi, bu şöyleydi, bu şu şöyleydi, şunla konuşulmaz, bununla görüşülmez’ onun bağı kuvvetlenmez. Çünkü derviş derviştir, herkese muhabbet besleyecek, herkese iyi geçinecek.” Tasavvufun ümmet düşüncesi, dergâh içerisinde küçük bir kavmiyetçilik bile kabûl etmez. Derviş, dergâhda gördüğü her kardeşini ezelî bir koklaşmanın eseri olarak idrâk eder.
“Buranın En Kötüsü Benim”: Kerih Görmenin Kibir Olduğu Hakîkati
Tasavvuf yolunda dervişin en büyük tehlikesi, başka bir derviş kardeşini kerih görmesidir; çünkü kerih görmek kibir‘in bir türüdür ve Allâh kibirli olanları sevmez. “Öbür türlü ‘bunun şusu var, şunun şusu var’ kibirliliktir. Allâh kibirli olanları sevmez. O kimsenin de bu sefer bağı çözülür. Çünkü sen dergâhda dervişlik yapan bir kimseye karşı onu kerih göreceksin, onu yanlış göreceksin, onu eksik göreceksin, o kimsenin mâneviyâtı kapanır. Açıksa kapanır. Herkesin hatâya düştüğü yer burasıdır. Herkesin yanlışa düştüğü yer burasıdır.”
Mustafa Özbağ Efendi, kerih görmenin bizzât “Allâh’ı zikreden bir kimseyi kerih görmek” olduğunu ihtâr eder: “Kendince ‘sâlih değil mi yâ’ der o kimse. ‘Sâlih değil mi yâ’ dediği anda Allâh onu zikrediyor. Sen ne yaparsan yap, sen Allâh’ın zikreti kimseyi kerih görüyorsun. Bu aslında çok büyük bir handikaptır. Gelmiş kapıdan içeri girmiş, ders almış, tamam bitti. O senin mânevî kardeşin. Senin onu kerih görmeye hakkın yok. Kerih görüyorsan sen onu, sen mânevî bağını kendi kendine koparıyorsun.” Bu, dergâh-içi kıskançlık ve hased tehlikelerinin tasavvufî teşrîhidir: kardeşini hor görmek, neticede kendi mâneviyâtını öldürür.
Tasavvufî nefs terbiyesinin altın ölçüsü “buranın en kötüsü benim” demektir. “Hayır. Ders almış, herkes bizim kardeşimizdir. Hiç kimsenin, hiç kimseyi kerih görmeye hakkı yoktur. Arkadaş olamayabilirsin, dost olmayabilirsin. Eyvallâh. Kerih görmeye hakkın yoktur. Senin onun normalde, vardır bir hatâsı kusuru görmüşsündür dua et ona. Onun hatâsından kusurundan dolayı sen onu kerih görürsen mânevî bağın kalmaz. Allâh muhâfaza eylesin. O yüzden derviş bu noktada kendince ‘buranın en kötüsü benim’ desin, yoluna devâm etsin. Bu o zaman kuvvetlenecek.” Bu nükte, klâsik tasavvuf büyüklerinin mütevâzı ifâdeleriyle ahenk içerisindedir; Yûnus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içerü” diliyle, Mevlânâ’nın “Toprak ol ki sana güller bitsin” ifâdesiyle aynı hakîkatin halk diline tercümesidir.
Sakal, sarık, dervişlik, nesil — bu nev’iden zâhirî vasıflara dil uzatmak ve bu söz uzatmadan sonra “benim bağım kuvvetlenecek de” beklemek bir tasavvufî paradokstur. “‘Onun sakalına laf söyle, onun sarına laf söyle, onun dervişliğine laf söyle, onun bilmem nesline laf söyle. Ondan sonra da benim bağım kuvvetlenecek’ de — kuvvetlenmez. Yok. Bunu görürüz, hepsini de görürüz. Rüyânda da görürsün. Bir dervişin eksiğini rüyânda da görürsün, hâlinde de görürsün. Sıkıntı değil ki onu görüyorsan dua etmen için gördün. Dua et ona. Tövbe et onun için. Dua et.” Allâh’ın derviş kardeşinin bir kusurunu sana göstermesi, ona şefâatçi olman içindir; ifşâcı olman için değil.
Bursa Zâkirliğinden Bir Kâide: Şehirleşme, Mahalleleşme ve Dervişlik Defansı
Mustafa Özbağ Efendi, kalbî bağı kuvvetlendirmenin yanlış yollarından birini de teşhîs eder: gruplaşmak, mahalleleşmek, şehirleşmek. Bu teşhîsi bizzât kendi zâkirlik döneminin somut bir tatbîkâtı ile temellendirir. Bursa’nın zâkiri olarak hayatı boyunca dervişleri belirli şehir gruplarıyla kapatma yoluna gitmemiştir: “Mesela bâzı gruplaşmalar vardır, mahalleleşmeler vardır, ne bileyim böyle şehirleşmeler vardır. Bunları böyle ayrıştıran bir noktaya geldiyse o zaman da bağ kopar. Ben zâkirlikten gelme bir insanım.”
Bursa zâkirliğindeki tatbîkât şudur: Mustafa Özbağ Efendi Bursa dervişlerini tutmuş, onlarla berâber hareket etmiş, lâkin asla başka şehir dervişlerinden ayırmamış, ayrı bir komün yapmamıştır: “Ben Bursa’nın dervişini tutarım. Bursa’yla alâkalı onların iyi olmasını isterim. Veyâhut da onlarla toplu hareket ederim. İyi ama benim Bursa dervişlerine ben bu noktada komün hâline getirmem. Ben onları böyle başka kimselerle görüşmeyeceksiniz, konuşmayacaksınız demem. Hiç konuşmam. Zâkirliğim boyunca hiç konuşmamışımdır.” Eski dervişler bunun şâhididir. Mesela Konyalılarla konuşmayın, Nevşerlilerle konuşmayın denmemiştir; bu Mustafa Özbağ Efendi’nin ağzından dahi çıkmamıştır.
Bursa, bütün dergâh hayâtının ortak bir misâfirhânesi olmuştur: “Herkes gelirdi Bursa’ya. Mesela her yerden gelirdi Bursa’ya. Herkes misâfir olurdu, ağırlanırdı burada, giderdi. İyi ağırlanırdı hem bir de. Şeyh Efendi de buraya dâvet ederdi bütün misâfirlerini. Ben Bursa’dayım, Bursa’ya gelin derdi. Şeyh Efendi kalırdı üç gün, beş gün, yedi gün, on gün, on beş gün kaldığı zaman oldu burada. Bütün herkes gelirdi ‘yok babayı göreceğiz’ gelirdi millet. Kimisi Bursa’yı gezmeye gelirdi, kimisi gelirdi, herkes gelirdi. Biz de herkesle herkesi hizmet ederdik bu noktada. Bir sıkıntı yok.” Bu, sahîh tasavvufun “ağırlama” geleneğinin tarihî bir tatbîkâtıdır; misafirperverlik dervişin temel ahlâkî vasıflarından biridir.
“Dervişlik defans oluşturmak değildir” — bu sözle Mustafa Özbağ Efendi tarîkat geleneğinin ümmet ölçeğindeki bir zirve umdesini telaffuz eder. “Veyâhut da kalkıp da biz onunla başka bir ile, başka bir ilçeye, başka bir kimseye defans oluşturmazdık. Dervişlik defans oluşturmak değildir çünkü. Örnekliyorum, hizmetliler defans oluşturacak nereye? İstanbul’a. Veyâhut da nereye defans oluşturacak? Ankara’ya örneğin. Bizde hiç olmaz. Şu anda da böyle ufak tefek şeyler vardır. Bâzı arkadaşlarımız onları gayri ihtiyârî, böyle o etrâfına hizmet etme faydalı olma noktasında bâzen ölçü kaçan yerler vardır. Ama o kasdî değildir yâni. Allâh bizi affetsin.”
“Bir Gol – Bir Anam – Bir Babam”: Dakîka-bir Evlilik Talepleri ve Menfaat Niyetli Müridler
Mustafa Özbağ Efendi, tasavvuf yoluna menfaat niyetiyle gelen ve bunu birkaç güne sığdıran sahte derviş tipini somut misâllerle teşhîr eder. Birinci tip: art niyetli mesleki yakınlaşma. “Şimdi dervişler vardır mesela. Adı derviş değildir o. Derviş adayıdır. Örnekliyorum. Özer ne iş yapıyor? İnşaat mühendisi. Başka ne var? Orada kırtâsiyeci mağazası var. Tamam. ‘Yâ şuna yakın olayım da. Bakarsın ben de bir kırtâsiye dükkânı açarım. Ondan faydalanırım.’ Bu şeydir ne o? Art niyettir. O kimse örneğin bile bile özlere zarar veriyor. Bu bir değil iki değil. O zaman onu Üstâd Zâkir onu gördüyse bu sefer ‘bu baktı etrâfa zarar veriyor. Örneğin ekonomik zarar veriyor.”
İkinci tip: dakika-bir-gol-bir evlilik talebi. “Mesela örnekliyorum buraya evlenmek için gelmiştir. Gördük bunları hep biz zaman içerisinde. Bir dervişin evlenmek istemesi normal bir şeydir. Dakika bir gol bir, ben evlenmek istiyorum demesi normal bir şey değildir. ‘Beni evlendir’ normal bir şey değildir bu. Örneğin burada bekâr arkadaşlar var şimdi. Büyük bir çoğunluğun burada bekârlar var. Onların evlenmek istemesi gayet normâl, doğal bir şey. Derviş çünkü. Bir dervişle evlenmek istemeleri doğal, normâl. Ama dakîka bir, gelmiş ders almış, ertesi gün ‘anam da babam da sensin lan’. Daha bir şey görmedik senden. ‘Sen benden bir şey görmedin, ben senden bir şey görmedim.’ Nereden anan-babam oldun? Ben seni yarın çatçak evlendireceğim — bu böyle değil. O başka bir menfaat.” Bu satırlar, intisâbın ardından beklenen sabır ve mücâhede sürecinin reddi olan zerâret-i menfaate dayanan istismarcı tarîkat tipinin teşhîridir.
Üçüncü tip: milyon dolarlık imaja oturan kredi kartı borçluları. Mustafa Özbağ Efendi’nin tâbiriyle: “Hep benim görüntüm dışarıdan hep zengindir. Bende yokken dahi zenginimdir ben. İflâs ettim annem bile inanmadı benim iflâs ettiğime. Ağlıyor bir gün, ‘ne oldu’ dedim ya. ‘Ağabeyin yüz bin lira borcu var’ dedi. Benim bir milyon dolar borcum vardı. ‘Anne yâ düşünme yüz bin lirayı, bir milyon dolar borcum var.’ Böyle durdu. ‘Sen halledersin’ dedi bana. O an dedim ‘yâ inancı bu kadının.’ Gerçekten de halloldu. Sıkıntı değil.” Hz. Mustafa Özbağ Efendi’nin annesinin “sen halledersin” îmânı, bizzât halledilmesi için mânevî bir vesîle olmuştur. Lâkin dışarıdan görenlerin yanlış değerlendirmesi onu bir merkez gibi sananları celbetmektedir; “o da diyor ki ‘tamam ben merkezi buldum, yeri buldum.’ Hattâ gelmiş burada Allâh’ı zikretmiş, ‘kurtuluşum sende’ dedi. ‘Buyur tamam’ dedim. ‘Bana yüz bin lira verebilir misin?’ dedi. Kurtuluş olarak o çok dua etmiş. ‘Benim kurtuluşum kimde?’ demiş. Ondan sonra o bende olduğuna inanmış. Yaklaşık on yıl oluyor.”
Dördüncü tip: kredi kartını otuz bin liraya çıkarmış müsrif. “Diyorum ben harcamıyorum 30 bin lira kredi kartı. ‘Seni nereden 30 bin lira harcadın?’ diyorum ben. Bu sefer bakıyorum, ‘nasıl’ diyorum. Hattâ daha önce gelmiş, ‘benim kredi kartım yok’ dedim. ‘Nasıl yok?’ dedi ‘basmaya’ — ‘yok’ dedim ya. ‘Ne, senin şimdi kredi kartın yok mu?’ dedi. ‘Yok.’ ‘Böyle yalan söylüyorsun’ diyecek neredeyse. Böyle baktı bana, ‘Allâh Allâh’ dedi yâ. ‘Adamın kredi kartı yokmuş’ dedi. ‘Hı yok’ dedim ya.” Mustafa Özbağ Efendi’nin tasavvufî tahkîkâtı şudur: “İsrâfçı bir insana yardım etmek zulümdür. Daha onun isrâfını destekliyorsun çünkü. Veyâhut da bir kimse normalde nereye ne harcadığının farkında değil. Ona yardım edilmez. Ona yardım edersen onun savurganlığını arttırıyorsun.” Tasavvuf, sâlikinin ekonomik ahlâkını da şekillendirir; helâl rızıkla yetinmek ve isrâftan kaçınmak dervişin temel vasıflarındandır.
“İntihar Edeceğim, Eşim Beni Bırakıyor”: Tehdit Yoluyla Para Talep Eden Sahte Dervişler
Mustafa Özbağ Efendi, tarîkat kapısına gelen ve duygusal şantaj yöntemiyle para talep eden istismârcı tipin de örneklerini bir bir sayar. “O gelecek ‘sen kredi kartım şey, ben intihâr edeceğim. Ondan sonra eşim bırakıyor benim. Çocuklar beni bırakıyor.’ Ne var? 50 bin lira var, 30 bin lira. Bunların hepsi de yaşanır. Bunlar sıkıntı değil hâni. O zâten gidecek, o bağ kurmamış. Onun bağı başka bir yere. Allâh bizi affetsin.” Bu cins menfaat sâhipleri Bayındır’da görülmemiş, Ödemiş’e göçtükten sonra başlamış, Bursa’da yaygınlaşmıştır.
Bayındır, Ödemiş ve Bursa süreci tasavvuf hayâtının bir nev’î sosyolojik haritasıdır: “Normalde biz Bayındır’da görmedik bunları. Bizim Bayındır’daki arkadaşlar hep eski arkadaşlardı. Ödemiş’e göçtük görmeye başladık bunu. Ödemişten sonra Bursa’ya geldik. Bursa’da da görmeye başladık. Normâl karşılıyoruz biz bunu artık.” Tarîkat gelenekleri, küçük yerleşim yerlerinden büyük şehirlere geçtiklerinde bu cins istismârcı taliplerle daha sık karşılaşırlar; bu, sahîh tasavvuf cemâatlarının zarûretle yüz yüze geldikleri bir sosyolojik vâkıâdır.
Mustafa Özbağ Efendi’nin tutumu şudur: söz konusu kimseleri kovmaz, ama onlara para da vermez; onlar menfaat bulamayınca kendileri çekip giderler. “Bunlar olur. Bunlar normaldir. Böyle böyle istismâr etmediği müddetçe, böyle sıkıntı yapmadığı müddetçe bunda bir sıkıntı şey olmaz. Ama kimisi de yapar bunu — önemli değil. Câhilliğinden de yapar bunu. Biz gene onu kovmayız bir şey demeyiz. Ama o bir menfaat bulamazsa çekip gidiyor zâten. Şimdi gelir adam, menfaat bakıyor. Örneğin yâ oğluna evlendirecek, yâ kızına evlendirecek, yâ mesela buradan bir şey faydalanacak. Allâh affetsin yanlış anlama. Zekât ister, sadaka ister, fıtre ister. ‘Kızım hasta’ der, ‘oğlum hasta’ der, ‘gelinim hasta’ der. Bunların hepsi de gelir bana. Bunlar cevâb görmezse de gider onlar.”
Tasavvufî hâlin sıhhatli ölçüsü, derviş kardeşlerinin asla bir başkasını kerih görmemesi, hattâ sahte derviş tipini bile dua ile geçirmesidir. “Bir derviş kardeşiyle bağ koparsa şeyhiyle de kopmuş sayabilir miyiz? Saymayız. O ağır bir hüküm olur. Yok öyle olmaz. Olur da ilk dervişlerin arasında problem olur. Birisiyle problem oldu diye şeyhiyle ne bağ kopsun? Yok. Şeyhiyle bağ kopması o kimsenin bir şeyhine muhâlefet etmesi. Veyâhut da kendince böyle dergâhın âdâbının, erkânının çok çok dışında bir şey yapması.” Şeyhle bağın kopması ancak iki sebebe bağlıdır: (1) şeyhe muhâlefet, (2) dergâhın âdâb ve erkânının dışına çıkma. Sıradan bir derviş kardeşle olan dargınlık bu kategoriye girmez.
Bibliyografya — Zikredilen Kaynaklar ve Şahıslar
- Hadîs-i Şerîf: “el-Ervâhu cünûdün mücennedeh” (“Ruhlar ordular gibi gruplar hâlindedir; oradakiler tanışıp ülfet ettilerse burada da tanışıp ülfet ederler, oradakiler birbirine muhâlefet ettilerse burada da muhâlefet ederler”) — Sahîh-i Buhârî (Enbiyâ 2; Edeb 96), Sahîh-i Müslim (Birr 159, 160), Ahmed b. Hanbel el-Müsned; Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) ve Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) tarîkıyla rivâyet edilmiştir. Sohbetin ana eksenidir.
- Hz. Pîr Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî-i Şerîf — “Senin burnun niçin koku almaz bilir misin?” beyti — gaflet teşhîsi ve mânevî kokunun açılması.
- İmâm Gazâlî (rahimehullâh), İhyâü Ulûmi’d-Dîn — günahların kalpte ve mânevî sûrette tezâhürü, ahlâk-ı zemîme bahsi.
- Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fusûsü’l-Hikem — sûret-i kalbiyye, ahlâk-ı insâniyye ile hayvan sûretleri arasındaki ledünnî teşbîh.
- Buhârî ve Müslim, “Ümmü’l-mü’minîn Âişe rivâyeti” — atların koklaşması ile ülfetin ezelî alâkası.
- Hadîs: “Müslüman, Müslümanların elinden ve dilinden selâmette olduğu kimsedir” — Buhârî, Müslim, Tirmizî; gıybet, iftirâ, dedikodunun mü’min ahlâkından uzaklığı.
- Hadîs: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” ezelî muârefe — Bakara 156 ve “kâlû belâ” (A’râf 172) ile bağlantılı ezelî misâk meselesi; ruhların yaratılış vakti tasnîfine zemîn teşkîl eder.
- A’râf sûresi 172. âyet-i kerîme — “Elestü bi-Rabbiküm” — ruhların ezelî tasdîki ve oradaki tanışıklıkların dünyevî ülfete temel olması.
- Yûnus Emre (rahmetullâhi aleyh), Risâletü’n-Nushiyye — “Bir ben vardır bende benden içerü”; nefsin tasavvufî tasnîfindeki “buranın en kötüsü benim” düstûru.
- Tasavvufî Nefs Mertebeleri — Nefs-i emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, râziye, marziye, kâmile; sohbetteki “yedi makâm” tasnîfi.
- Sahte Şeyhler ve İstismârcı Mürîdler Edebi — Hâce Bahâuddîn Nakşibend, Kuşeyrî er-Risâle, Sülemî Tabakâtü’s-Sûfiyye bağlamında “menfaat-niyyet” dervişlerinin teşhîri.
- Şeyh Muzaffer Ozak Efendi (Cerrâhî-Halvetî) — Bursa’ya dâvet eden ve dergâh-içi kerih görmenin tehlikesini tâlim eden zât; “Ben Bursa’dayım, Bursa’ya gelin” hâtırası.
- Bayındırlı Hacı Mustafa Özbağ Efendi (Üstâd) — Üstâdın silsilede temel halkalardan biri olduğu zâkirlik silsilesi.
- Bayındır – Ödemiş – Bursa hattı — Tasavvufî tarîkat hayâtının zâhirî sosyolojik haritası; menfaat-niyyetli derviş tipinin yerleşim yerleriyle bağlantısı.
- Tasavvufî Istılahlar: kalbî bağ, intisâb, kerih görmek, kibir, hizmet, muhabbet-i dergâh, müşâhede-i sûriyye, koku-i mânevî, gaflet, basîret, firâset, keşf, setr, şefâat, tövbe, fitre-zekât-sadaka, dergâh âdâb ve erkânı.
Sohbetin Tasnîfi ve Bağlamı
Bu sohbet, Mustafa Özbağ Efendi’nin Dergâh Sohbetleri serîsinin 695. dersi olup iki temel sual etrâfında dönen bir tasavvufî tahkîkâttır: (1) mânevî kokunun mâhiyeti, ezelî bölükleşmenin dünyevî tezâhürü, gafletin koku alma kabiliyetini körletmesi; (2) derviş ile şeyhi arasındaki kalbî bağın kuvvetlenme ve kopma esasları, dergâh-içi kerih görmenin mânevî bağı koparıcı tehlikesi. Sohbet, Buhârî ve Müslim’in tahrîc ettiği “Ruhlar ordular gibi gruplar hâlindedir” hadîs-i şerîfini omurga kabûl edip bu hadîsin koku, sûret, ülfet, muhâlefet boyutlarını teferruatlandırır. Hz. Pîr Mevlânâ’nın gaflet teşhîsi, Beytullâh-ı Şerîf’in günün vakitlerine göre değişen mânevî kokusu, eşcinsellik – uyuşturucu – Allâh’ın lânetlediği işlerin necâset-i mânevîye olarak koku tezâhürü, hayvan sûretleri ile günahkârların ledünnî sûreti, dervişlik silsilesi içerisinde kalbî bağın korunması ve “buranın en kötüsü benim” düstûru ile kibrin tasavvufî zemîninden temizlenmesi temel kavramsal eksendir. Sohbetin ikinci yarısı, sahte derviş tipinin somut misâlleriyle (kırtâsiye dükkânı niyetli inşaat mühendisi, dakîka-bir-gol-bir evlilik talepleri, otuz bin liralık kredi kartı borcu, intihar tehdîdiyle gelen şantajcılar) bezenmiş olup Bayındır–Ödemiş–Bursa hattı boyunca tarîkat geleneğinin sosyolojik tecrübesini de içine alan zengin bir kontekst sunar. Sohbet, mânevî hassâsiyetin ezelî bir armağan olduğu, bu armağanın korunmasının ise gündelik amelde sıkı bir tasavvufî disiplin gerektirdiği hakîkati ile hâtimeye yaklaşır.
Kaynak: Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetinden derlenmiştir. | Video: YouTube | Seri: 695. Dergâh Sohbeti — Ruhların Koklaşması ve Kalbî Bağ.
İlgili Sözlük Terimleri: Hâl, Makâm, Mürîd, Tarîkat, Hakîkat, Nefs, Sâlik, Kalb. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı