2 Aralık 2017 Tarihli Sohbet
Sensin bize bizden yakın. İnsan genel olarak kedinden haberdar değildir, genel olarak kendini bilmez, o yüzden bazı hadisçiler kendi içlerinde “Nefsini bilen rabbini bilir.” diye beyan etmişler. Tabi bazıları da bunun zayıf hadis olduğunu söylemişler ama bunu zayıf hadis olmasının öyle ibare edenler olması bu hadisin tecelliyatını ortadan kaldırmaz. Çünkü Cenâb-ı Hakk bütün insanları ve cinnileri kendisini tanısınlar diye yarattı. Öyle olunca Âdem’i de kendi suretinde yarattı. “Allah Âdem’i Rahman’ın suretinde yarattı.” diye hadis-i kudsi var. Böyle olunca bir kimse kendisini bilirse rabbisini bilecek. E kendinden habersizse bir kimse kendinden habersiz, kendinden habersiz bir kimsenin neye müteallik olduğu, ne işe yaradığını, ne olması gerekip de ne olup olmadığını bilmesi de mümkün değil.
Sensin bize bizden yakın. Cenâb-ı Hakk bizi bütün zerremizin en ince ayrıntısına kadar Allah bizi bilir ve ilme’l yakin noktasında Cenâb-ı Hakk varlığın tamamına yakindir. Ayet-i kerimede de “Allah size şah damarınızdan daha yakındır.” der. Öyle olunca bize bizden yakin olan Allah’tır. Biz, bize o kadar yakinliğimiz yoktur. O kadar yakinliğimiz olmadığından dolayı zaten biz kendimizden genel manada, genel manada habersiziz. Kendimizden avareyiz aslında, kendimizi tanımlamaktan da uzağız.
Sensin bize bizden yakın.
Görünmezsin hicap nedir?
Görünmezsin, Cenâb-ı Hakk’ın Batın sıfatıdır. Allah Batın sıfatının bütün varlığın üzerinde, her şeyin üzerinde tecelli ettirir. Aynı zamanda da Cenâb-ı Hakk Zahir ism-i şerifine sahiptir. Zahir ism-i şerifiyle Allah sıfatlarıyla görünendir ama bir kimse göremezse o zaman o kimse Allah’ın sıfatlarının tecelliyatını görmekten uzak olmuş olur. Bu da o kulun kendi tembelliğindendir. Hicap, perde demektir. Cenâb-ı Hakk her insanın kalbinde yetmiş bin hicap vardır. Hicapları geçmek ve Cenâb-ı Hakk’ı bu noktada ayan olarak sıfatlarını görmek kulun yine kendi cüz-i iradesiyle yola koyulmasıyla mümkündür ama -bu aynı zamanda da içime geleni söyleyeyim-bu aynı zamanda hem teşbih hem tenzih noktasıdır. Hicap her gördüm dediğin şey, her gördüm dediğin şey, o bir teşbihtir. Her “bu” dediğin şey teşbihtir. Onu tenzih edersin. Tenzih de onun hicabı, perdesidir ve sufi, derviş veya Allah’ı bilme yoluna giren bir kimse o yüzden her gördüğü şeyi O zanneder. Bakın, o bir zandan ibarettir çünkü hiçbir şey ona benzemez ama O değil midir? Evet, Odur. Ama O mudur? Değildir. Bunu bir ikilem gibi görebilirsiniz ama bu teşbih ve tenzihtir.
Ayıbı yok, görklü yüzün üzerinde nikap nedir?
Benim yüzüm ayıplı, yani ben eksiğim, ben kusurum, benim yanlışlıklarım var, benim üzerimde o kadar eksiklikler yanlışlıklar var ki bu yanlışlıklar ve eksikliklere rağmen ben neden kıymetliyim, ben neden değerliyim, ben neden özelim? Devam ediyor.
Levh üzere kimdir yazan, azdıran kim, kimdir azan?
Bu işleri kimdir düzen?
Levhi yazan kim? Levhi yazan sensin. Bu tabi insanları uçurur yalnız burası. Burası normalde, burayı söyleyecek olduğum yer normalde emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye, safiye hatta safiyenin son noktasında duran insanların zevk halidir. Onlar levh-i mahfuzu kim yazdı? Sen yazdın. Bizi yaratmazdan önce bizim ne yapacağımızı da biliyor musun? Evet. O zaman azdıran kim? Yani burada siz şimdi azdıran kim, dediğinizde siz otomatikman azdıranın Allah olduğunu düşünürsünüz. Burada bizi azdıran kim? Nefsimizdir. Kimdir azan? Nefse uyan kimse azmıştır. Bu işleri kimdir düzen? Bu işleri varlık alemi olarak düzenleyen Allah’tır ama biz kendi günahımızdan, kendi kusurumuzdan, kendi hatamızdan biz sorumluyuz. O yüzden bu meseleye bakarken böyle, levh üzerine kimdir yazan? E sensin. Azdıran da kim? O zaman o da sensin. Azan da kim? O zaman azan biziz ama sen azdırdın da biz azdık, noktası çıkmasın sizde. Bu doğru bir inanış değiş çünkü. Hani Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri Mesnevisinde der ki: “Sen Âdem’in yolunu seç.” Âdem’in yolunu seçmek ne demektir? Âdem’in yolu: Ben nefsime zulmedenlerden oldum. Yani Âdem’in yolunda suçu, kabahati, kusuru kendi üzerine almak vardır. Şeytanın yolunda ise suçu, kabahati Allah’ın üzerine atfetmek vardır. O yüzden biz Âdem’in yolundan gideriz. Hatayı kusuru kendi üzerimize alırız ki hata bizim, kusur bizim, günah bizim, suç bizim, der, sazın tellerine vururuz öyle ama eğer bu meseleye şeytani tarafından bakılacak olursa veyahut da kaderiye veyahut da cebriye noktasından bakılacak olursa o zaman o kimse bütün üzerinde var olan şeylerin bir kader yazısı olduğunu, onun kendi içerisinde cüz’i iradesinin olmadığını söyler ki bu doğru değildir. Amma sufiler, bakın sufiler; kendi üzerlerinde kendilerince tefekkür ederlerken, kendi üzerlerinde kendilerince tefekkür ederlerken bazen bundan zevk alırlar. Yani derler ki, bu hataya sebebiyet sensin, tövbe etmemize vesile olan da sensin. Biz bu hatayla tövbe edeceğiz ki sana yaklaşalım, diye kendilerince zevk edinirler. Sakın buradan kendi kendinizi cebriyeye ve kaderiyeye atmayın. Sakın. Bu sufilerin kendilerince bir zevk dünyalarıdır. O yüzden bunları okurken de analiz ederken de o hale gelmeyen insanların arasında bunların okuması ve analiz edilmesi de doğru kabul edilmemiş zaten.
Sufi dili sadece sufiler için geçerlidir. Sufinin zevki sadece sufi dairede geçerlidir. Bunu dışarı anlatırsanız veya dışarıdaki bir kimse, bu dilden haberi olamayan bir kimse kendince der ki bunlar küfür ehli. Hep öyle söylemişler ya. Neden? Aslında sufi kelamı yazıya dökülmezmiş önceden. Hiç yazmazlarmış. Yazıya döktükleri şeyler genel meselelerdir. Kendilerince kendi zevklerini ve kendi hallerini hiç yazıya dökmemişler. Yazıya döküldükten sonra kıyamet kopmuş zaten. Sebep? O çünkü almış mesela: Hiç Antep baklavası yememiş bir kimse ama Antep baklavası yiyen kimse bir anlatmış, bir anlatmış, bir anlatmış Antep baklavasını, onu yemeyen bir kimse demiş ki, hadi ya böyle tat mı olurmuş? Haklı mı adam? Haklı, hiç yememiş çünkü. Hiç tatmamış. Şimdi bir kimse hiç bal yememiş, tatmamış hiç, görmemiş de. Bir kimse bir bal yemiş, öylesine bir bal yemiş ki ne o Karadeniz’de olan ne balıydı? Anzer balı. Ben şimdi Anzer balından hiç yemedim. Bilmiyorum tadını. Bakın, tadını bilmiyorum ama Anzer balını bir anlatıyor, bir anlatıyor, herkes öyle değil mi? Benim kıyaslayacak bir tadım yok. Biz de aklından geçir hemen adam gelsin. Bizdeki bal tadı ne? Ali’nin balı. Hoş, benim yediğim Ali’ninki de değil. Ali bakıyor Allah için şimdi. Ne kadar bakıyor bilmiyoruz. Bendeki bal tadı ne? Ali’nin yetiştirmiş olduğu kendi arılarımın balı. Arıcılık sertifikası aldım ben, orda öğrendik. Normal arıcılık sertifikasında bir kovan yıllık 35 40 kilo bal yapıyormuş. Dedim hocaya, hocam deme bu kadar, adamın boğazını mı sıktıracaksın bana. Neden, dedi. Valla hiç 35 40 kilo bize bal gelmiyor bir kovandan, 3 kovandan 120 kilo, at 20 kilosunu, 100 kilo. Tarih yazmadı, dedim böyle bir şey. Hoca baktı bana, kaç kovan arın var? Bilmiyorum ki sayısını. Adam böyle bir bakıyor boşluğa, kaç kovan benim arılar deyince ben. Durdu, düşündü, düşündü, düşündü. Ben sayıyor zannettim, dedim ben. 8 dedi bana, dedim ben. Ali çok düşündün 4’ünü sildim, hadi 4 kovan olsun, 4’ü benim olmasın, dedim dedim ben. 4 biliyorum ben, dedim, onu da ölmediyse kalmadıysa Ali kaçırmadıysa kurtlar parçalamadıysa, dedim. Adam dedi ki, 4 kilo kovandan 100 kilo bal alman lazım, dedi. Biz tabi bunu Ali’ye söyledik ama hiç 100 kilo bal olmadı. Ali bu sene kaç kilo oldu kovan başına? Kovan başına 15 kilo oldu mu? Tamam, gelecek demek ki daha. Yolda demek ki daha. Her neyse şimdi kıyaslayacağız ya o kıyaslama yok. Yani bir şeyin tadını aldın, bir başka şeyle kıyaslayacaksın.
İnsan aklı kıyaslar. Bakın, akıl kıyaslar. Akla done verirsin; iki şey arasında kıyaslar akıl; bilgiyle alakalı, tatmakla alakalı, zevkle alakalı, her şeyle alakalı. İşte sufilik de bu manada hiç bilmeyen, hiç tatmayan bir kimse için aslında konuşulmaması gereken bir ölçü sufilik gerçek manada ama tarikatı konuşursunuz. Tarikatın ritüelleri bellidir, hali ahvali bellidir, durumu bellidir. Tarikatı tebliğ edersiniz, söylersiniz. Biz ehli tarikat değiliz. Ben kendimi ehli tarikat olarak görmüyorum. Ben Türkiye’de de bir ehli tarikatın olduğunu da düşünmüyorum
zaten. İşin bir de bu tarafı var. Zaten sufilik ne zaman tarikatlaşmış, sıkıntı o zaman başlamış. Bakın, sufilik ne zaman tarikatlaşmış, o zaman sıkıntı başlamış. İslam dünyasında ne zaman katı bir mezhepçilik, ne zaman ki taassup halinde bir mezhepçilik başlamış; sıkıntı o zaman başlamış. Hala da devam ediyor. Bakın hala da devam ediyor. Taassup halindeki bir mezhepçilikten problem çıkmış. E şimdi bundan dolayı mezhepleri kökten reddetmek ayrı bir nokta, bu da doğru değil veya tarikatlarda şöyle bir sıkıntı oldu komplesini reddedelim, bu da doğru değil. Bakın işte, neler geliyor İslam dünyasının başına. Bakın. Farklı farklı din algıları, farklı farklı din taassupları, dayatmaları, farklı. Bir devlet farklı bir din dayatması yapıyor, başka bir devlet farklı bir din dayatması yapıyor. Acı bir şey bunlar. Türkiye de bunun ortasında tam. Bir tarafta milliyetçi Şia anlayışı, bir tarafta da milliyetçi vahhabi anlayışı İslam dünyasında en büyük sıkıntıyı üretiyor. O milliyetçi Şia anlayışıyla milliyetçi vahhabi anlayışı çatışmasından dolayı İslam dünyasının ne yazık ki iki yakası bir araya gelmiyor. Bunun bir sacayağı da Türkiye’nin önderliğini üstlenmeye çalıştığı Sünni ayağı var. Aslında bu Sünni ayakta Mısır da vardı, bu son dönem Sisi darbesi ile Türkiye’nin yanındaki en büyük Sünni destekçi konumundaki Mısır’ı Suudi Arabistan vahhabisine teslim etti Batı’lı güçler. Bu aynı zamanda da Türkiye’yi dini algı anlamında da yalnızlaştırma projesiydi. Siz Türkiye’nin yurt içerisinde devlet olarak Türkiye yurt içinde dindar değil, dinle alakası yok, yurt dışında ama dinle alakası var. Bu ayrı bir tenakuz oraya girmeyelim.
Şimdi sufiler bu manada bu sözleri kendilerince kendilerine zevk ederler ama bu söz dışarı konuşulduğunda dışarıdaki kimse onun küfrüne fetva verir. O yüzden ilk sufiler bir şey yazmazlar, ehli gelince ona konuşurlardı. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri ile alakalı meşhurdur ya: Sufilikle alakalı, tevhidle alakalı bir şey konuşacağında kapıyı pencereyi kapattırır; örttürülmüş. İçerde eğer sufi olmayan bir kimse var ise hiç konuşmazmış bu mevzuları. İşin bir de bu tarafı. Mesela Mevlevihane’lerde Mesnevi’yi ancak ehli okur şerh eder. Mesnevi alelade herkesin okuyacağı bir kitap değildir. Ama Mevlevihane’lerde ama Mesnevihane’lerde Mesnevi kitabı orda kilitli durur ancak ya postnişin gelir ya Mesnevihan gelir ya da postnişinin müsaade ettiği bir kimse Mesnevi okur ve şerh eder. Mesnevi alelade her dervişin, her sufi adayın, her derviş adayının, dışarıdaki herhangi bir kimsenin okuyacağı bir kitap değildir aslında. Bakın, okuyacağı bir kitap değildir aslında. Ama tabi hiçbir şeyin ölçüsü kalmayınca ayetten hadisten haberi olmayan, sufilikten bir bilgisi olmayan da herhangi bir sufi sözünü…
Aslında ona nefes denir, söz de değildir. Sufiler ona sufi nefesi denir, ilahi nefes derler, hak nefes derler. Onun adı nefestir çünkü dilin özünde. O sufi sözü ancak sufiler için geçerlidir çünkü. Yani o kimse Mesnevi okuyor veyahut da çok
seviyor Hazreti Mevlâna’yı, harika. Diyorum, anlayabilmen için bir Şems’e ihtiyacın var, bir üstad bulman lazım, bir şeyhin dizinin dibine oturman lazım. Hatta bu şeyh normalde tarikat şeyhi olmaması lazım. Ya? O kimse bir sufi şeyh olması gerekir. Sufi. Sebep? Hazreti Mevlâna bildiğimiz tekke şeyhiydi. Ne zamana kadar? Şems’le karşılaşıncaya kadar. Hazreti Şems’le karşılaşınca tipik tarikat şeyliğinden çıktı. Oysa şeyhti. Kim? Babasının yolundan gidiyordu. Babası vefat edince babasının halifesine bağlandı, o da vefat edince o oturdu kürsüye. Ama o tipik tarikat şeyhiydi o zaman. Ne zamana kadar? Hazreti Şems’le karşılaşıncaya kadar. Onunla karşılaşınca tipik bir sufi oldu.
Onu düşünebiliyor musunuz, o güne kadar bildiklerinin hepsini de okuduklarının hepsini de havuza atıverdi birden. Koca bir kütüphane düşünün, aldı bütün kitaplarını, havuza attı. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri böyle üzgün üzgün baktı. Dedi, neden üzülüyorsun? Dedi, üzülmüyorum. Bir tek “Avarifü’l Mearif” var. (Evliyaların hayatları ve menkıbelerini anlatan dört ciltlik bir eser. Meşhurdur sufi dünyada.) Babam rahmetli hediye etmişti onu, ona üzüldüm, dedi. Havuzun içinden binlerce eserin içerisinden 4 ciltlik “Avarifü’l Mearifi” çekti, “Bismillahirrahmanirrahim.” dedi. Kupkuru, hiç ıslanmamış. “Bunlar mı?” dedi. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri pert. Bu buluştuğunun ertesi sabahı oluyor. Düşünün. Nasıl derinden yıkıyor ne varsa. Bakın, derinden yıkıyor. Hani bizim ilahilerde var ya: “Dünden kalma neyim varsa attım sana geliyorum.” Böyle atıyorlar dünden kalan ne varsa. Bakın bu bir sufi algısı. Ondan sonra Hazreti Mevlâna dedi ki: “Biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz. Bir ayağımız Şeriat-ı Ahmediye’ye bağlı, diğer ayağımızla alemleri seyran ederiz.” Bakın, burada artık bir tarikat bağı yok, başka sözünde ne diyor: “Ey oğul hür ol. Ne zamana kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın?” Bakın, burada artık bir önünde tarikat bağı yok ama bizde var. Şeyhimizin, şeyhimizin, şeyhimizin şeyhi böyle yapardı. Kardeş şeyhinin, şeyhinin, şeyhinin zamanında o doğru olabilir; itiraz etmiyoruz ama şimdi bunu uygulaman mümkün değil. Anlayış, algı değişmesi lazım; Cenâb-ı Hakk Âdem’den itibaren şeriatını değiştirmiş. Muhammed-i Mustafa’ya gelinceye kadar sallallahu aleyhi ve selleme gelinceye kadar nice şeriat ahkamı, kuralları değişmiş. Hazreti Mevlâna yine bu manada Mesnevisinde der ki: “Terzi bir elbiseyi yırtar, yerine yenisini yeniden diker.” der. Yenisini yeniden diker. Yani o yırttığını tamir etmez. Terziysen onu yırtarsın, yenisini yeniden dikersin eğer terziysen. Neden? Elbise senin çünkü. Din, elbise gibidir. Allah vakti, saati geldiğinde yırtar o elbiseyi ve yeniden inşa eder; yapar. Sufi algısı din üzerinde böyle düşünür. Din, bir kimsenin üzerinde din eskimez; o kimse eskir. O zaman her sabah senin elbiseni yenilemen gerekir. Allah yeniler, sen ne yenilemiyorsun? Allah yeniler. O zaman sen Allah’ın yenilemesine
ayak uydur. Sufi isen dünkü Allah algısı ve anlayışı ile bugünkü Allah algısı ve anlayışı aynı olmamalı. Neden dedi Cenâb-ı Hakk ayet-i kerimede? “Ey iman edenler iman ediniz.” dedi. Sebep? Dünkü imanın eskidi, törüştü, yıprandı. Hatta hatta şeyhim -Allah rahmet eylesin- Abdullah Efendi öyle demişti: Mustafa Efendi… Vel asr ile alakalı bunu söyledi bana. “Bismillahirrahmanirrahim. Vel’asr. İnnel’insâne lefî husr.. Bütün insanlar hüsrandadır.” “Oğlum bu ayet-i kerimeyi nasıl anlayacaksın, biliyor musun? dedi bana. Nasıl efendim, dedim ben. Bütün insanlar her nefes hüsrandadır. Bunu bana ne zaman söyledi biliyor musunuz? Son beraber ümremizde söyledi bana. O meşhur bana vasiyet ettiği ümrede. “Mustafa Efendi bunu nasıl anlayacaksın, biliyor musun oğlum?” dedi. Nasıl efendim, dedim. “Bütün insanlar her nefes hüsrandadır. Hüsrandan kurtuluş, her nefes Allah’ı zikretmektir.” Bunu bana bu kadar söylemişti, arkasını ben kendim getirdim kendi kendime. Bütün insanlar her nefes hüsrandaysa bu insanı hüsrandan kurtaracak bir tek bir şey var, o da ne? Her nefes Allah’ı zikretmek. Bakın; her nefes Allah’ı zikretmek demek, her nefes imanı yenilemek ve her nefes hicap perdelerini geçmek demektir. Her nefes hicap perdelerini geçmek demektir.
O yüzden levh üzere kimdir yazan? Allah’tır. Azdıran kim? Nefsimizdir. Kimdir azan? Biziz. Biziz. Bu işleri kimdir düzen? Kendi üzerimizdeki eksiklikleri nefsimizden bileceğiz. İyilikleri de kimden bileceğiz? Rabbimizden, Allah’ tan.
Bu işleri sen bilirsin, sen verirsin, sen alırsın.
Ne kim dilerse kılarsın, ya bu soru hesap nedir?
Burada Yunus tam bir vahdet şuurunda. O açıyor ben örtüyorum, işin doğrusu bu. Ben örtüyorum. O açmış, ben örtüyorum şimdi. Benim örtmemin sebebi şu: Siz cebriyeye ve kaderiyeye düşersiniz, diye örtüyorum, yoksa Yunus’un söylediğinin altına komple imzamı atıyorum. Sufiler iki yüzlü değil, çok yüzlülerdir. Sözü ehline ehlinin olduğu yerde anlatılması lazım. Burayı es geçecektim, es geçmeyeyim. Ne kim dilerse kılarsın, ya bu soru hesap nedir? Sen herkesin dilediğini yerine getiriyorsun, ondan sonra bir de hesap soruyorsun, diyor. Siz hemen cebriyeye atarsınız kendinizi, tevbe etmezsiniz, sen diledin, sen yaptın, sorumluluk kalmadı dersiniz. Bu avam düşüncesidir işte. Avam bunu böyle algılar. Arif ise der ki, evet sen diledin, sen yaptın, bana tövbe etmek düşer, der. Suçu üzerine alır, hatayı üzerine alır.
Kün’i bir kezin söyledin, her nesneyi var eyledin.
Yine ahir bir söz ile onu kılmak harap nedir?
Kün dedin, ol dedin, oldurdun bütün her şeyi, ondan sonra bir söz ile tekrar
harap ediyorsun, yıkıyorsun ortalığı, diyor.
Hani bu mülkün sultanı, bu ten ise hani canı?
Bu göz görmek diler onu, bu merci ve meab nedir?
Bu mülkün sultanı kim? Sensin. E bu tenin canı kim? O da sensin. E bu göz görmek diler onu. Madem bütün her şeyin canı da kanı da mülkün sahibi de sensin, e bu göz seni görmek ister. Bu merci bu meab nedir, neden diyor bizi başka mercilere, perdelere atıyorsun?
Yunus bu göz onu görmez, görenler hot haber vermez.
Bu menzile akıl ermez, bu koyduğun serap nedir?
Yunus bu çıplak göz onu görmez. Bu çıplak göz onu görmez, bu çıplak göz görmez, gören de bunu konuşmaz, söylemez. Yine Yunus’un var ya sözü: “Gören gördüm, demez, bilen bildim, demez” der. Bu menzile akıl ermez bu koyduğun serap nedir? Bu menzile, bu durduğumuz noktaya gören gördüm demiyor, bilen bildim demiyor ama görünüyor mu? Evet. Gören var mı? Evet. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ben Allah’ı gördüm, diyor. Sahabe, nasıl gördün ya Resulullah? Genç delikanlı suretinde gördüm, diyor. Onarın anlayacağı dil o çünkü. Siz de aynı görürsünüz. Gören ilk önce şeyhinin suretinde görür, pirinin suretinde görür, genç bir delikanlı suretinde görür. Görenler elini kaldırsın. Allah’ı gördüm diyenler. Maşallah sübhanallah. Hamdolsun. Şimdi gene küfrüme fetva vereceklerde. Rü’yetullah haktır. Allah rüyada görülür. Ehli sünnet bu noktada ittifak etmiş. İmam-ı Azam hazretleri diyor ki: “Ben 99 kez Allah’ı rüyamda gördüm.” Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki, bir sürü hadis var “Ben Allah’ı rüyamda gördüm.” diye. Sahabelerin söyledikleri var Allah’ı rüyada gördüklerine dair. O yüzden Allah rüyada görülür. Fıkhı Ekber’e bakabilirsiniz, Sabuni’ye bakabilirsiniz, Maturidi’ye bakabilirsiniz, Nesefi’ye bakabilirsiniz akaid olarak. Size kitap ölçüsü de söylüyorum. Bu menzile akıl ermez, bu koyduğun serap nedir? Bu akılla alakalı bir şey değil. Evet, bu normal bildiğimiz akılla alakalı değil. Ya? Bu kalbi bir şey. Bu serap nedir? İnsan hep o diyerek gider ya, serap olmuş olur o. Bu işin de kanunu bu demek.
Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak!
İbn Arabî’nin Allah’ın
insan üzerinde tecellilerini anlatmak için en çok kullandığı terim “ahlaklanmak” tır (tahalluk) bu kelime genel
ilahi sıfatlarının
olarak “ahlak”, özel anlamda ise “ahlaki özellikler” olarak tercüme edilebilecek “huluk” kelimesinin kök anlamlarıyla bağlantılıdır.
Huluk insanın karakterini gösterdiği gibi iyi ya da kötü ahlaki özelliklerinin her biri de aynı isimle anılır. Kelimenin çoğulu ahlaktır. Bu terimin geçtiği bazı hadisler:
Hazreti Peygamber’e sordular: İmanın en üst kısmı nedir?
Cevap: Güzel ahlaktır.
Hesap gününde, mizanda güzel ahlaktan daha değerli bir şey yoktur.
Her dinin bir ahlakı vardır ve İslam’ın ahlakı da hayadır.
Peki Allah’ın ahlakı nasıldır? Sorusu onun
sayarak cevaplanabilir. Arabî için Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak ile Allah’ın isimleriyle ahlaklanmak aynı şeylerdir ve sufilerin manevi yolu budur.
Sufilik Âdem’den itibaren oturduğu temel unsurlardan birisi, sufiliğin temeli, farzları yerine getirmek, nafilelerle yaklaşmaktır. Bu nafilelerle yaklaşmanın en önemli noktası ahlakını güzel ahlaka devşirmektir. Sufiler nafile ibadet olarak kendilerine ahlakı güzelleştirmek ve zikri önemli tutarlar. Burada sufiler için saatlerce namaz kılmak değildir nafile ibadet. Sufiler için nafile ibadet, hiç kimseye zarar vermemektir. Bu meselenin temel noktasıdır. Hadis-i şerifte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu ki: “Sizin en hayırlınız etrafına hiç zarar vermeyeninizdir. Etrafınıza hiç zarar vermeyeninizdir. Müslüman o dur ki elinden ve dilinden diğer Müslümanlar emindirler. Müslüman o dur ki diğer Müslümanlar onun elinden ve dilinden emindirler.” Doğru Müslüman, doğru Müslüman, iyi bir mümin; elinden, dilinden diğer Müslümanların ve insanların emin olduğu kimsedir. Doğru mümin etrafındaki hiçbir şeye ve hiç kimseye zarar vermeyendir. Sen elinden, dilinden, gözünden, kulağından, ayağından, sen cinsel organlarından hiç kimseye zarar vermeyeceksin. Doğru müminlik, doğru Müslümanlık budur. Farzları yerine getireceksin, farzları yerine getireceksin. Bakın, farzları yerine getireceksin. Ve aynı zamanda da ne yapacaksın? Nafilelerle Allah’a yaklaşacaksın ya hadis-i kudsi, bu birinci ayağı hiç kimseye zarar vermemektir. Eşine bağırıp çağırıyorsan çocuklarına bağırıp çağırıyorsan yanında çalışanlarına bağırıp çağırıyorsan etrafındaki insanları kırıp geçiriyorsan senden doğru Müslüman olmaz. Olmaz. Doğru Müslüman etrafına hiç zarar vermeyendir. Doğru Müslüman. Doğru Müslüman dilinden, elinden diğer Müslümanlar emin olmalı. Arkanı dönüp, kaynananın gıybetini yapıyorsan arkanı dönüp, gelininin gıybetini yapıyorsan arkanı döndüğünde eşinin, çoluğunun
çocuğunun gıybetini yapıyorsan arkanı döndüğünde damadını, gelinini çekiştiriyorsan arkanı döndüğünde derviş kardeşini çekiştiriyorsan arkanı döndüğünde seni ilgilendirmeyen herhangi bir kimseyi çekiştiriyorsan senin doğru Müslüman olmadığını gösterir.
O yüzden sufiler ta Âdem’den itibaren kendilerini güzel ahlakla süslerler. Güzel ahlakla. Bu noktada güzel ahlakla ahlaklanmak yolun olmazsa olmazıdır. Güzel ahlak nedir? Güzel ahlak Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. Allah’ın ahlakı neyin üzerinde tecelli etmiştir? Birinci derecede Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde tecelli etmiştir. O yüzden sufiler Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sünnetlerine riayet etmeyi kendilerine yol olarak tutarlar. Sufiler şeyhlerinin yolundan gitmezler. Gerçek sufilikte şeyhin yolu yoktur. Gerçek sufilikte yol Hazreti Muhammed-i Mustafa’nındır sallallahu aleyhi ve sellemin. Tarikatlarda şeyhlerin yolu vardır. Tarikatlarda şeyhlerin yolu vardır. Tarikatta şeyhinin şeyhi dervişlerden harçlık alır. O da harçlık alır. Ona sorduğunda, dervişlerden neden harçlık alıyorsun dediğinde şeyhimiz alırdı, der. Onun şeyhi de alırdı, der, onun şeyhi de alırdı, der. Bu tarikat silsilesinde sıkıntı yok bunda. Herkes geliyor, şeyhin cebine bir harçlık bırakıyor. Kimisi de yastığının altında bırakıyor, kimisi minderinin altına bırakıyor, kimisi cebine bırakıyor. Böyle söylüyorum, sakın ha yol tarif etmiş olmayayım size. Ben şeyh değilim zaten, o yüzden bu ancak bir şeyhe yapılır. Bakın, tarikat bunu normal görür. Bizim üstadımızın edebi bu, der. Herkes cuma selamına gelir, herkes öper, cebine harçlık koyar. Gözümle gördüm birisini. Herkes cuma selamun aleyküm, aleyküm selam. Efendim cumanız mübarek olsun. Allah razı olsun evladım, el böyle öpüyor, cebine de bir harçlık koyuyor. Koyar. Fukaradır şeyhi, koyar insan. Derviş şeyhinin cebine harçlık koyar mı? Koyar. Şeyhi fukara-yı sabirindir, koyar. Başka bir yerde gördüm mesela. Herkes geliyor, elinden öpüyor, cumanız mübarek olsun veya geceniz mübarek olsun. Minder var, minderin altına bir şey sıkıştırıyor. Bu size tuhaf gelir şimdi. Çorumlu Hacı Musta Efendi hazretleri ben görmedim, böyle yaparmış. Millet gelirmiş, minderin altına bir şey sıkıştırırmış, orda dergâhta bir şey lazım. İşte şu alınacak, al oğlum oradan minderin altından, dermiş. O da minderin altından alırlarmış, oradan harcarlarmış örneğin. Bakın, kendi içerisinde doğrudur bu. Bunu başka bir şeyh efendinin orda da gördüm. Uzun bir sofra var, herkes yemek yiyor, haber göndermiş bana görüşelim bir misafir edelim, diye. Gittim bende. Orda da minderin altına koyuyorlar harçlık olarak. Demek ki adapları bu usulleri bu. Sonra ertesi gün yemek için geldi orda vazifelinin birisi, efendim ertesi gün yemek için hazırlık yapalım mı, dendi, tabi evladım yapın, dedi, minderin altından alın oradan lazım olduğu kadar, dedi. O derviş geldi oradan artık kimse,
lazım olan ne kadarsa aldı, üstünü minderin altına koydu gene. O usulde orda öyle oturmuş. Bu, tarikat adabı içerisinde, bunlara siz yabancısınız böyle şeylere tuhaf tuhaf öyle bakıyorsunuz, öyle şeyler oluyor mu, diye. Evet bu doğrudur. Tarikat adabı içerisinde. Sufilikte değildir. Sufi adapta Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine uymak vardır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri böyle bir şey yapmamıştır, ölçüde yok, Sünnet-i Resulullah’ta. Enteresan bir şey bakın. Yok. Yol. O zaman ne oldu? Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin durumu değişti. O cuma selamına çıkıp herkesten para toplamıyordu, almıyordu. O yüzden sufiler gerçek manada kendilerine yol olarak Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakını kendilerine düstur edinirler. Yol odur. Bakın yol odur. O yüzden tarikat şeyhinin yolu vardır ama bir sufi üstadın, bir arifin yolu yoktur. Onun yolu Muhammed-i Mustafa’nın yoludur. Onun düsturları onun Sünnet-i Resulullah’ıdır yolu ve Onun ahlakıyla ahlaklanmaktır. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk bizi kime yönlendirdi? Peygamberine. Ne dedi? “Ey Habibim de ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun.” Bakın ayet-i kerime çok açık. “Ey Habibim de ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun.” O zaman bir sufi için gerçek manada Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya uymak vardır sallallahu aleyhi ve selleme. Başka bir ayet-i kerimede de “Allah’ı zikredenler için Resulullah’ta güzel örnekler vardır.” O zaman bir sufi Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın ahlakıyla ahlaklanır. Sebep? Çünkü Cenâb-ı Hakk kendi ahlakını en güzel, en mükemmel şekilde onun üzerinde tecelli ettirmiştir. Öbür türlü Allah’ın ahlakı bizim için soyut bir kavram olacaktı ama Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde tecelli edince kavram somutlaştı. Görülen bir şey var çünkü. Bizatihi yaşanan bir şey var. Sen secdeyi örneğin oturduğun yerde “Böyle de secde olur.” diyemezsin. Sebep? Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem secdeyi nasıl yaptıysa öyle yapmakla mükellefsin. Sen kendi kafandan namaz uyduramazsın. Yolun Allah’aysa yolda uyacak olduğun rehber Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. O yüzden sen namazı kılarken onun ölçüsünde kılarsın. Sen kendi kafandan öğlen namazının farzını ikiye indiremezsin. Öğlen namazının farzını altıya da çıkartamazsın. Sünnet-i Resulullah’a uymak zorundasın. Hadis-i şerifi inkâr eden ahmaklar öğlen namazının kaç rekât kılınacağına nasıl cevap vereceksiniz? Hadisleri kökten inkâr eden ahmaklar! “Sabah akşam rabbinizi zikret” ayet-i kerimesini bir kimse kalkar sabahtan akşama kadar namaz kılmak, akşamdan sabaha kadar namaz kılmak olarak algılarsa bunu böyle söylerse onun karşısında neyle duracaksın? Hadisleri inkâr ettiler, işte DAİŞ çıktı. Hadisleri inkâr ettiler, terör örgütleri çıktı. Sufileri inkâr ettiler, terör örgütleri çıktı. Mezhepleri inkâr ettiler, terör örgütleri çıktı. Sebep? Hanefi’ye göre çünkü siz la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen bir kimseyi öl-dü-re-mez-si-niz! Siz
İslam’a göre kendi kafanızdan hiç kimseyi öldüremezsiniz. Hiç kimseyi. Sen orda 10 kişi toplanacaksın, 50 kişi 100 kişi toplanacaksın, CIA’den MOSSAD’dan silahları alacaksın, ondan sonra la ilahe illallah Allahu Ekber diyerekten namaz kılanları öldüreceksin. Yok böyle bir din. Böyle bir din yok. Hadislerde yok, ayet-i kerimelerde yok, Hanefi’de yok, Şafi’de yok, Maliki’de yok, Hambeli’de yok, sufilerde yok. Yok. Ama ne yapacaklar İslam dünyasını? Böyle karıştıracaklar. E Müslümanlar da cahil, yani o karıştırmak istiyor da Müslümanlar çok mu ehil? Yoo cahil. Okumuyorlar. Okuyacaklarsa da ne okuyacaklarını bilmiyorlar. Çıkıyor bir tanesi, hadislerin hepsini de inkâr ediyor. Onun nefsine tatlı geliyor Müslümanın, hadisleri inkâr ediyor ya. Kim inkâr ediyor? Taslaman. Kim inkâr ediyor? Okuyan. Kim inkâr ediyor? İslamoğlu. Kim inkâr ediyor? İbadet etmeyen adamlar inkâr ediyor. Zaten İslam düşmanı onlarda inkâr ediyorlar, kafa yapıyorlar bununla alakalı kendilerince. Müslümanların nefsine hoş geliyor bu ilk önce, farklı ya. Hadisler sahih mi hocam? 16 yaşındaki çocuk söylüyor bunu. Oğlum evinizde bir hadis kitabı var mı? Yok. Hiç okudun mu? Yok. Evinizde şöyle bir şey var mı? Yok. Oğlum nerden aldın bu bilgiyi sen? İnternetten öğrendim hocam. Farkında değil o çocuk, geleceğin teröristi. Neden? Onu hadislerle durduracaksın. Durduramıyorsun. Onu fetvayla durduracaksın, müctehidlerin ictihadıyla. Durduramıyorsun. Neden? Hadisi inkâr etti, mezhebi inkâr etti, sufiliği de inkâr etti, bir şeyhi de yok intisap etsin ona.
Şimdi bizde daha önce Afganistan’a cihada gidecek arkadaşlar vardı. “Yavrum otur, bu işler uluslararası şeyler, otur oturduğun yere. Gitme.” “İşte Mustafa abi izin vermiyor.” Etrafa öyle söylüyor ya. “Sizin Mustafa abiniz tağut zaten. Mustafa abiniz şöyle müşrik, şöyle kâfir, şöyle kötü adam.” İyi. “Yavrum ne diyorlarsa desinler, gitme.” Çocuk gitmedi 3 4 tane öyle genç çocuklar vardı yıllar önce. Aradan Afganistan cihadı denilen cihadın uluslararası bir kavga olduğu çıktı meydana. Uluslararası bir kavga. Nerde şimdi Afganistan cihadı yapanlar? Şimdi kiminle cihad ediyorlar? Ne oldu, Afganistan’da İslam hukuku mu var şimdi? Çeçenistan cihadı ne oldu? Nerde Çeçen cihatçıları? Değil mi? Neredeler? Nerde bu cihatçılar ya? Amerika geldi, Irak’ı yerle bir etti, nerde bu cihatçılar? Neredeler ya? Irak yerle bir oldu, yıkıldı, şehir kalmadı, nerde bu cihatçılar? Oradaki Müslüman kadınların namusları parçalandı, Müslüman kız çocuklarının namusları parçalandı, evleri yıkıldı, ekonomisi bitti, güzelim şehirler yandı, yok oldu. Nerde bu cihatçılar, Amerika’ya karşı cihat edenler nerde? Hiç düşündünüz mü? İngilizlere karşı oradaki Şia bir hareket etti, hemen Ayetullah Sistani’yi getirdiler Irak’tan. Felluce’de. Felluce’de İngilizlere karşı orda bir cihad başlattı oradaki Şia, İngilizler kayıp vereceğini anladı, kimi getirdiler Irak Şia’sına? Sistani. Nerden geldi, biliyor musunuz? Londra’dan. İkametgâhı nerde? Londra’dan. Londra’dan apar topar
getirdiler çünkü “Ayetullah” Sistani. Ayetullah olunca altındakilerin hepsi de ona itaat etmek zorunda. O bir El Sadr var ya Irak’ta, El Sadr’ın üstünde. El Sadr cihad ediyordu İngilizlerle; o tabi kendince ne kirli oyunlar, ne düzenler döndüğünün farkında değil. Sistani geldi, cihadı durdurdu, İngilizlerle anlaştılar. E hani ayet-i kerimede kafirlerle savaşacaktı, ne oldu? Sistani savaştırmadı ve İngilizler Felluce’ye kendi kafalarına göre oturdular. Aynı şey, Suriye yok oluyor, yok oldu Suriye. Nerde bu cihatçılar? Müslümanları yok etmekteler. Ne yapıyorlar? Müslümanları yok ediyorlar. Dikkat edin. Bunu durduracak olan ne? Ayet, hadis, imamların ictihadları. Diyor ki, sen la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyene bırak öldürmeyi, sen ona karşı silahını bile kaldıramazsın işaret etmek için dahi. İşaret etmek için. Sen la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen kimseyi şakadan da olsa kor-ku-ta-maz-sın. Şakadan da olsa. Eşinizi, çoluğunuzu, çocuğunuzu, arkadaşınızı, sokaktan geçen bir kimseyi şakadan da olsa korkutamazsınız. İslam hukuku olmuş olsa sen düğünde güm güm güm silah çekemezsin. Eğer İslam hukuku olmuş olsa bir kimse elini silahına atsa karşıda da senin düşmanın olmuş olsa sen istediğin kadar de, ben havaya ateş edecektim, diye. O kimse seni çıkarıp gümbedek vurur ve vuran kimse katil olmaz. Elini silahına atan iki katil olur. O yüzden sen İslam hukuku olmuş olsa düğünde sen havaya ateş de edemezsin. İslam hukuku olmuş olsa sen belinde silahla dolaşamazsın. Sebebi ne biliyor musun? Karşındaki kimse düşmanın olan kimseye kazara senin silahın görünse düşmanın şöyle düşünüp ya bu beni öldürmeye geldi, deyip de seni öldürse sen iki katil olursun. Hadisle sabit bunlar. Bakın, İslam hukuku ne kadar ince ayrıntıları düşünüyor. Sen öyle silahı omuzuna asıp dolaşamazsın İslam hukukunda. Ancak savaş esnasında silah altına alınan kimseler ancak emniyet görevlileri onunla dolaşır ama sen mezhepleri inkâr edeceksin, hadisleri inkâr edeceksin, onu sana yaptıracaklar.
İşte Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmanın yolu Muhammed-i Mustafa’ya sallallahu aleyhi ve selleme tabi olmaktır. Sufiler bunu çok önemserler. Tekrar söylüyorum, sufiler bunu çok önemserler ve bu kardeşlere bu söz miras kalsın: Yolunuz Muhammed-i Mustafa’nın ayak izlerini takip etmek olsun. Onun ayak izlerini takip edin. Gerçek sufilik budur. Onun ayak izlerini takip etmektir ve o yüzden ahlakını, ahlakını, yaşamış, görünür, bilinir Muhammed-i Mustafa’nın ahlakına tabi etmektir. Ne dedi kendisi? “Beni rabbim terbiye etti. Ne güzel terbiye etti.” Hazreti Aişe annemize sordular dediler ki “Ey Aişe, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ahlakı nasıl idi?” “Siz Kur’an okumuyor musunuz?” Cevap muhteşem. “Siz Kur’an okumuyor musunuz? Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın ahlakı Kur’an’ın ahlakıydı.” O yüzden sufiler bu noktada ahlakı çok önemserler. Tekrar söylüyorum, çok önemserler. Hatta öylesine
önemserler ki öylesine önemserler ki bir kısmı yani senin ahlakın düzgün değilse namazın namaz değil, demiş. Ne der Yunus: “Bir gönül kırdın ise kıldığın namaz namaz değil. Bir gönül kırdın ise kıldığın namaz namaz değil.” Bakın, sufi ahlakına bakın. Tirmizi hadis-i şerifinde geçer: “Güzel ahlak nafile ibadetlerinin en üstünüdür.” Bir rivayette “Güzel ahlak namaz ve oruçla müsavidir.” denktir. O yüzden sufiler için ahlak çok önemlidir. Yalnız şu yanılgıya düşmesin hiç kimse. Yani güzel ahlak önemli, namaz değil. Sakın ha. Biz ibadetlerimizi yerli yerinde yapmaya çalışırız ama ahlakımızı en zirve noktaya taşımaya çalışırız. Allah bizi onlardan eylesin.
Bir kıyas bir soru için konuyu bu kadar uzattım; gelelim konuya, soruya!
Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Vahdet, Dervîş, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı