Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes III ·

Nefes III — 25 Kasım 2017 Sohbeti

Nefes III — 25 Kasım 2017 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES III • 17/19

Nefes III — 25 Kasım 2017 Sohbeti Hakkında

25 Kasım 2017


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

25 Kasım 2017 Tarihli Sohbet

Tanrıyı nasıl bulabilirim?

İbn Arabî bütün insanların bu soruya cevap vermesi gerektiğini söyler. Cevaplarının doğruluğunu başarılı bir şekilde teyit edenleri ehlü’l keşf ve’l vücud olarak adlandırır. Onlar kendileriyle Rab’leri arasındaki perdenin ötesine geçen ve onun huzuruna ulaşabilenlerdir. Geçtikleri bu yol herkese açıktır.

Arabî perdelerin ötesine geçmiş olmakla beraber sonsuz sayıda perde olduğunu ve bu dünyanın ve ebedi hayatın her anının sürekli bir biçimde perdelerin kalkışını temsil ettiğini kabul etmeye hazırdır.

Tanrıyı bulmak hayrete düşmek demektir. Fakat bu insanın kendisini kaybedip yolunu bulamayacak hale gelmesinin şaşkınlığı değil hem tanrıyı bulup bilmenin hem de bulamayıp bilmemenin hayret halidir. Tanrıdan başka var olan her şey olumlama ve olumsuzlama, bulma ve kaybetme, bilme ve bilemem halinin hayreti içinde gezinir.

Bulanlarla geride kalan bizler arasındaki fark onların bu ikircikli ve belirsiz farkında olmalarıdır. Onlar Hazreti Ebu Bekir’in

durumunun tamamen söylediğinin ne anlama geldiğini çok iyi bilirler.

“Anlamaktan aciz olduğunu bilmenin kendisi idraktir.” Onlar tanrı ile ilgili her hayati sorunun cevabının hem evet hem de hayır olduğunu bilirler. Tıpkı şeyhin dediği gibi: ‘’Hem o hem o değil.’’

Arayıp bulmanın yalnızca epistemolojik bir

faaliyet olmadığını tekrarlamak gerekir. Bu asıl itibariyle ontolojik bir iştir. Varlık, tanrıya ve dünyaya dair bilgiden önce gelir, hiçbir şey var olmadan bilinemez. Sık sık söylenen sufi sözünde olduğu gibi “Allah’ı ancak Allah bilir.”

Sensin bize bizden yakın

Görünmezsin hicap nedir?

Ayıbı yok görklü yüzün üzerinde nikap nedir?

Levh üzere kimdir yazan, azdıran kim, kimdir azan?

Bu işleri kimdir düzen?

Bu işleri sen bilirsin, sen verirsin, sen alırsın.

Ne kim dilerse kılarsın, ya bu soru hesap nedir?

Kün’i bir kezin söyledin, her nesneyi var eyledin.

Yine ahir bir söz ile onu kılmak harap nedir?

Hani bu mülkün sultanı, bu ten ise hani canı?

Bu göz görmek diler onu, bu merci ve meab nedir?

Yunus bu göz onu görmez, görenler hot haber vermez.

Bu menzile akıl ermez, bu koyduğun serap nedir? (Yunus Emre)

Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak!

İbn Arabî’nin Allah’ın

insan üzerinde tecellilerini anlatmak için en çok kullandığı terim “ahlaklanmak” tır. (tahalluk) Bu kelime genel olarak “ahlak” özel anlamda ise “ahlaki özellikler” olarak tercüme edilebilecek “huluk” kelimesinin kök anlamlarıyla bağlantılıdır.

ilahi sıfatlarının

Huluk insanın karakterini gösterdiği gibi iyi ya da kötü ahlaki özelliklerinin her biri de aynı isimle anılır. Kelimenin çoğulu ahlaktır. Bu terimin geçtiği bazı hadisler:

Hazreti Peygamber’e sordular: İmanın en üst kısmı nedir?

Cevap: Güzel ahlaktır. Hesap gününde mizanda güzel ahlaktan daha

değerli bir şey yoktur.

Her dinin bir ahlakı vardır ve İslam’ın ahlakı da hayadır.

Peki, Allah’ın ahlakı nasıldır sorusu onun isimlerini sayarak cevaplanabilir. Arabî için Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak ile Allah’ın isimleriyle ahlaklanmak aynı şeylerdir ve sufilerin manevi yolu budur.

Bir kıyas bir soru için konuyu bu kadar uzattım; gelelim konuya, soruya!

TANRI ÖLDÜ! Nietzsche’nin deyişi. Nietzsche, hiçbir adalete sığmayan, sayısız çatışma ve acılar iyi bir tanrıya nasıl mal edilebilir düşüncesinden yola çıkarak tanrının ölümünün insanın anlaşılmaz olan doğasını yenmesi için bir üst insana ulaşabilmesi için bir mecburiyet olduğunu savunmuştur.

Tanrı ölmüştür çünkü

insan kendi hareketlerini yönlendirebilecek düzeydedir. Nietzsche’nin varoluşa yönelik en büyük amaç ve umut olarak

koyduğu üst insan kavramının çıkış noktası, insanlığın ortak ve içsel dünyasında gerçekleşen bir krizdir.

Nietzsche’nin üst insanı, İslam felsefesinde İbn Arabî, Mevlâna, Hallaç gibi insan-ı kâmil kavramıyla

mutasavvıfların ortaya koyduğu, benimsediği benzerlikler taşır mı?

Üst insan tanrıya daha az ihtiyaç duyulan bir dünya yaratabilir mi? Ya da

biz bireyler kendi değerlerimizi yaratma görevinde miyiz?

Üst insanla insan-ı kâmili kıyaslar mısınız?

Aydınlanma Çağında tanrıyı öldüren Avrupa’yla günümüz Türkiye’sindeki

tanrıyı karşılaştırır mısınız?

Bu yazıdaki her şey alıntıdır.

“Aramakla bulunmaz, lakin bulanlar arayanlardır.” BEYAZID-I BESTAMİ

Bu söz meşhurdur ya bütün sufiler kendilerince bu sözü bir şekilde düstur

edinmişler ama ben bu sözü de bir çıt ileriye hadis-i kudsiyle taçlandırayım.

Aramakla bulunmaz lakin bulanlar arayanlardır. Zaten hadis-i kudsi de bunu bu şekilde bu meselenin manasını açıyor, öyle diyelim. “Arayan bulur. Bulan tanır. Tanıyan sever. Seven âşık olur. O bana âşık olursa ben de ona âşık olurum. Ben ona âşık olduğumda gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili olurum. Benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür, benimle konuşur.” aslında bu hadis-i kudsiyi tamamlayan bir hadis-i şerif daha var: “Onun canını ancak ben alırım ve onun pahası yani karşılığı da ancak bana aittir.” Tabi bazı insanlar vardır maddecidir, düşüncesi de materyalizme dayanır. Bu, aramakla bulunmaz; dediği şey materyalizmi batırmak ve aklı ilahlaştırmanın önünü kesmektir. Aklı ilahlaştırmanın önün kesmektir ama tabi hani havf ve reca noktasında durmak var ya; korkuyla ümit arasında, olur la olmaz arasında, hep zıtlıklar mukimdir ya varlığın içerisinde. Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır. Bundan ne anlarsın? Aramaya çıkmamız lazım. Onu bulmamız lazım. Neyi bulmamız lazım? Tanrı. Soru sahibinin yazısı. Evet. Aslında bir kimse hiçbir şeye inanmıyorsa ve bir şeye inanmak için yola çıktıysa o tanrı arıyordur kendisine. İnanacağı bir tanrı arıyordur. İnanacağı bir tanrı arıyorsa daha henüz inanacağı tanrı aradığından tanrının ne olduğunu ne olmadığını bilmiyor henüz daha. Eğer tanrı arayışına çıktı da yolu Allah’a kesiştiyse o zaman tanrı algısı Allah’ın üzerine oturacak

yerleşecek. Eğer bu arayış esnasında değişik tanrı düşünceleri, değişik tanrı inanışlarıyla karşılaşırsa o zaman onun aradığı farklı bir şey olacak ve enteresan bir şey; tarih boyunca tanrı arayanlar ne yazık ki hep boşluğa düşmüşlerdir. Tanrı arayanlar. Bu artık sebebi, hikmeti nedir; bu ayrı tartışma ama bu tanrı arayışı insanın içerisinde fıtridir. İnanma algısı, inanma düşüncesi fıtridir. Bütün insanlar fıtratlarının üzerine mecburi istikamet dairesinde o tanrı inanışı, Allah inanış veya o inanışı isteme, o inanışa doğru koşma fıtridir. Neden fıtridir? Bunun fıtriliğinin ölçüsü nedir? Cenâb-ı Hakk ruhları yarattı. Ruhları yarattıktan sonra onlara sorudu. “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” Ruhların hepsi de “Bela. “Evet, sen bizim rabbimizsin.” dedi. Bunu yeni ahit İncil, eski ahit Tevrat, daha ondan eskisi Zebur ve bütün Âdem’den itibaren bütün peygamberler ve nebiler bu inanışı kabul etmişlerdir. Hatta siz doğunun daha uzağına uzak doğuya kadar gitseniz ve hangi inanış felsefesine uğrarsanız uğrayın, üç aşağı beş yukarı dilleri farklı da olsa aynı anlayışı size söyleyeceklerdir. Ve bütün bu inanç sahipleri biz ister batıl görelim, ister doğru görelim, ister eksik görelim, ister yanlış görelim, isterse biz onu küfür olarak nitelendirelim, başlangıcını bu noktadan ele alacaktır. Allah bütün ruhları yarattı. Biz Allah diyoruz, onlar kendilerince kendi tanrılarını diyecekler. Buda’ysa Buda diyecek, Tao’ysa Tao diyecek. Örneğin: Aristo farklı bir şey diyecek ama aynı kapıya gidecek yani farklı bir şey olmayacak ve diyecek ki bütün ruhları yarattı, dedi ki: “Ben sizin tanrınızım.” Bunu ister yarı insan tanrı inanışında olanlar da olsa buna aynı şeyi söyleyecekler. Çünkü din Âdem’den itibaren İslam’dır. Kaçıncı Âdem olursa olsun, hangi Âdem olursa olsun. İster ilk yaratılmış olan Âdem aleyhisselamdan itibaren olmuş olsun, ister sonradan gelen Âdemler olsun. Hangisi olursa olsun. İster ilkinden gelen Âdemler olsun, sonuçta hepsi de Âdem onların. Sizler de Âdem’siniz. Âdem olmayan hiçbir kimse yok. Kadını erkeği Âdem. Eğer Âdem olabildiyse nur ala nur ama yok Âdem olamadıysa Âdem olmaktan uzaksa o zaman söyleyecek bir laf yok zaten.

Tanrıyı nasıl bulabilirim? İbn Arabî bütün insanların bu soruya cevap

vermesi gerektiğini söyler.

Tabi insanlar bir şekilde daha doğrusu çok özür dilerim affınıza sığınaraktan söylüyorum, insan olduğunun farkında olan insanlar. Kimisi çünkü insan olduğunun farkında değil henüz. Görünüşü insan ama insan olduğunun farkında değil. İnsan olduğunun farkında olanlar, bu dünyaya ait olmadıklarını görüp kendilerince derinleşme ihtiyacı duyarlar; yani eğer insan olduğunun farkındaysa. İnsan olduğunun farkında değilse o; bu dünyaya yiyecek, içecek, cinsel ilişkiye girecek, uyuyacak ve ölecek. Bunun için ne yapması gerekiyorsa onu yapacak. Çok özür dilerim ama hayvandan bir farkı kalmayacak. Sonra Batı toplumunun dediği gibi o

ibareye dahil olacak: İnsan konuşan mahluktur. Batı insanı böyle tabir eder. Tabi bizde de böyle bir kısım sorgusuz sualsiz Batı’dan ne geldiyse doğru kabul edip alanlar vardır ya, bizde de bunu söyleyen insanlar çıkmış. İnsan nedir? Konuşan hayvandır, hayvan-ı natıkadır, eski dilde. Bu değildir. İnsan, yer yüzünde, varlık aleminde Allah’ın halifesidir. İnsan sadece konuşan bir varlık değildir. Cenâb-ı Hakk’ın esma-i sıfatının tecelli ettiği ama farkında olsun ama farkında olmasın, tecelli ettiği varlığın nadide bir çiçeğidir. İnsan var ise varlık alemi kıymetlidir. İnsan yok ise varlığın hiçbir anlamı yoktur. Melekler, cennet, cehennem, levh-i mahfuz, kürsü, varlık alemi dediğimizde Allah’ın zatının dışındaki, Allah’tan sudur eden her ne var ise varlık alemidir. Bu varlığın tacı, tahtı, en kıymetli hazinesi insandır. İnsandır Cenâb-ı Hakk’ı arayacak olan, insandır Allah’ı bilecek olan, insandır Allah’ı sevecek olan, insandır Allah’tan nefret edecek olan, insandır Allah’a düşmanlık edecek olan, insandır Allah’a sırtını dönecek olan, insandır Allah’tan sırtını döndükten sonra yeniden Allah’a yönelecek olan, insandır günah işledikten sonra tövbe edip yeniden Allah’a yüz sürecek olan. İnsandır ne kadar günah işlerse işlesin, ne kadar günah işlerse işlesin, tövbe ettiğinde tövbesini kabul edecek olan bir Allah’a inanan insandır. Başka bir varlık yoktur. O yüzden insan varlığın incisi hükmündedir. Varlığı bütünüyle bir okyanus gibi görseniz ki öyledir, varlık bütünüyle bir okyanus gibidir. Bütünüyle. Öyle görseniz, o okyanusun içerisinde en nadide inci insandır.

O yüzden insanı sadece konuşan bir varlık gibi nitelendirirsek konuşan kedi de bulursunuz, konuşan kuş da bulursunuz, konuşan başka bir hayvan da bulursunuz. O konuşuyor diye o Allah’ı bilmez. O birkaç tane harf çıkarttı diye o Allah’ı tanımaz, o birkaç tane kelime ezberledi diye o Allah’ı bu noktada arama ve bilme noktasında değildir. O yüzden insansa eğer insansa bir manevi derinliği, kendince bir kendisini tanımaklığı var ise o kimse beni böyle yaratan var, deyip beni böyle bir yaratan var deyip, daha önce ben yok idim, neredeydim belli değil, neredeydin? Neredeydin? Yoktun. Neredeydin? Yoktun? Neredeydi her şey? Yoktu. Sen de yoktun, ben de yoktum, o da yoktu, o da yoktu. Yoktuk. Yoktan var eden var. Nasıl var olduk? Diyecek ki maymundan. Maymun nasıl oldu? Maymun nasıl oldu? İşte şundan oldu. O nasıl oldu? İşte bundan oldu. O nasıl oldu? O da ondan oldu? O nasıl oldu? Kaldın, tıkandın. O nasıl oldu? O ondan devşirdi, o ondan devşirdi, o ondan devşirdi. İyi, başlangıca geldik. O nasıl oldu? Sıfır. Hiçbir şey yok iken O var idi. Hiçbir şey yok. Başlangıcı var. Hani evrimciler var ya. Evrim teorisine göre ne diyor? Balıktı, balıktan maymun oldu, maymundan insan oldu. Başlangıcı neydi? Balıktı, diyor. Bunu söyleyen kimse, o günden sonra balıktan insan yok da, insan olan da yok. Komple dindarlar, Hristiyanlar, Yahudiler, maymundan

Müslümanlar komple aslında İslam’la savaşırken en büyük silahı kendilerine de çektiler. Bu evrim teorisi İslam karşıtlığıdır ama evrim teorisi İslam karşıtlığı olarak çıktı, Batı bunu kabullendi, kendilerince İslam karşıtlığı yapacak ama e senin de kendi dinin gitti? Sen İseviliğin de sorgulanıyor, senin Museviliğin de sorgulanıyor.

Şimdi Batı kendi evrim teorisini kendisi yok ediyor. Vatikan savaş açtı evrim teorisine. Bakın Vatikan savaş açtı evrim teorisine. Sebep? Çünkü o da kendi ayağına sıkıyor evrim teorisini kabul ederse. Çünkü onun da dini sorgulanacak. E din sorgulanacaksa o da sorgulanacak. Şimdi evrim teorisi noktasında devam eder gidersek Allah muhafaza eylesin yani hepsini de kibrit suyu dökülecek bütün ehli kitabın da. E o zaman insanlar kendi kendilerine bu soruya cevap vermeleri gerek. Demeli ki, ben kendi yaratıcımla nasıl tanışırım? Kendi yaratıcımla nerde buluşurum? Ben kendi yaratıcımı nasıl görebilirim? Ben kendi yaratıcımla nasıl ben hemhal olurum? Bunu insanın kendi kendine -normalse bir kimse gerçekte insansa-bunu kendisinin sorması gerekir ama bütün insanlardan bunu beklemek ham hayaldir. Sebep? İnsanların çünkü büyük bir çoğunluğu bu soruyu sormaz. Gaflete dalmışlardır. Gaflettedirler. Gaflette olduklarından dolayı nerden gelmiş, nereye gidiyormuş, ne yiyormuş, ne içiyormuş, nasıl bir insanmış, ne kadar düşünceye sahip, ne kadar derinliğe sahip, bu zor bir şeydir ve dünya üzerindeki bu vahşi kapitalist sistem insanları bu tip soruları sormaya müsaade etmez. Bu vahşi kapitalist sistem size bunları sorgulatmaya da müsaade etmez. Sakın böyle işte biz sorarız, deyip de cengaverlik yapmayın. Almanya’da Hans da bunu soramaz, Amerika’daki Corç da bunu soramaz, Müslüman dünyasındaki Ahmet de bunu soramaz. Sebep? Hepinizi de boğazından yakalamış; hepinizi yemekten, içmekten, seks yapmaktan, giyinmekten, modadan yakalamış sizi. Şeytan hepimizi yakalamış. Sabahleyin kalktığınızda namaz mı, abdest mi, oruç mu ne kadar bir faziletlilik ne kadar bir erdemlilik, onu mu düşünüyoruz yoksa kahvaltıyı nerden yapalım; onu mu düşünüyorsunuz? Yattığınız yerde ya ne yiyeceğiz bugün, sabah kahvaltısını mı, diye düşünüyorsunuz, yoksa akşamdan bir şey araştırdınız, kafanız orda kaldı, onun üzerinde mi duruyorsunuz? Kendinize bakın. Kendinize baktığınızda o zaman kendi derinliğinizi ve kendi entelektüelliğinizi de göreceksiniz. Sabahleyin kalkar kalkmaz ben işimi düşünüyorum. Harikasın sen, işi düşün. Öbürkü de sabah kalkar kalkmaz hangi restoranda kahvaltı ne var onu şey yapacak. Adam bir de saymış kahvaltıda kaç çeşit veriyor diye. Üşenmemiş saymış. Normal. Hac yaparken Hilton’un terasından namaza duruyorsa Müslümanlar ümrede, hacta, Beytullah’ın hemen dibinde, devasa yükselen otellerde otel lobilerinden namaza duruyorsa Müslümanlar bunları düşünmesini bekleyemezsiniz. Yani önce oteldeki yemekleri soruyorsa Müslümanlar, Müslümanlardan bir derinlik beklemeniz mümkün değil.

Yani oradan alacak olduğu tespihi araştırıyorsa önce Beytullah’ın Rükn-ü Yemani’sini bilmiyor, Hacer’ül Esved’in olduğu yeri bilmiyor, Rükn-ü Iraki’yi bilmiyor ama tespihler nerde satılıyor, en iyi alışveriş nerde onu biliyorsa Müslümanlar Müslümanlardan bu derinliği beklemek mümkün değil. Müslüman en iyisine layık deyip de lükste, israfta, şatahatta, şatafatta, sefahatte Müslümanlar çağ atladıysa Müslümanlardan bu soruları beklemek mümkün değil. Aynı şey Avrupalılar için de geçerli ama biz onlardan daha fazla şana, şöhrete, şatafata aitiz. Bizdeki perde kültürü onlarda yok. Bizlerdeki yatak odası kültürü onlarda yok, bizlerde olan oturma odası kültürü onlarda yok. Onlar bizlerden daha itidalli yaşıyorlar. Ben görmedim, gezmedim, anlatıyorlar. Bir apartman kaç katlı? Beş katlı. En altında bir tane çamaşır makinası, beş katı da aynı çamaşır makinasında yıkıyor saatle. Öyle anlattılar, doğru yanlış bilmiyorum. Amerika’da parayla yıkıyorsun, çamaşır makinesi çok zenginlerde var. Bizim memleketimiz çok zengin. Bir tane yetmiyor, iki tane var bizde. Tabi. Bizim memleket çok zengin. Gerçekten. Biz o kadar çok zenginiz ki size tuhaf gelir bunlar. Yani o Avrupa’da yaşayanlar kullanılmış kıyafetler satan mağazalar varmış, oradan alıyor millet, oradan giyiniyormuş. Bizde nerde, mümkün mü? Bizler bir takım elbiseye 2 milyar, 2,5 milyar vermeden takım elbise aldık; kabul etmiyoruz onu. Tabi, biz buyuz. İsraf bize haram kılındı, bir de o var. En fazla ekmek atılan ülke biziz, Müslümanlar. Hacca, umreye gidenler elini kaldırsın. Muhteşemsiniz. Atılan yemekleri biliyorsunuz değil mi orda; pilavları, ekmekleri, yemekleri, değil mi? Bir de nasıl atıyorlar yemekleri, arabaların üzerinden atıyorlar değil mi? Müslümanların da eller havada arabaların üstüne doğru gidiyor değil mi? O da arabanın başında bir tane Bangladeşli ya da Pakistanlı yani kendince aslında kendi seviyesinde değil oradakiler ama o böyle önemli bir iş yapıyormuş gibi. Bir de bakıyor. Ben izliyorum uzaktan. Adam nefsini tatmin ediyor, ona kim tebessüm ediyorsa o tarafa doğru fırlatıyor. Ona bakıyor, ona doğru fırlatıyor, o ona tebessüm etti çünkü. Hâlbuki 100 dolar maaşla çalışıyor. O, 100 dolar maaşla çalışıyor; hacı 5 bin dolar vermiş hacca gitmiş. Bakın o, 100 dolar maaşla çalışıyor; öbürkü 5 bin dolar vermiş hacca gitmiş. 5 bin dolar hacca giden bir kimsenin geride vardır daha 5 10 bin doları hatta Türk’se bu daireleri, katları, yatları. Torun tombalak bütün herkesin işini ayarlamış, bir tek hacılığı eksik onun ya da faizle çevirmiş kolları, çevirmiş kolları ne varsa milleti soymuş, soğana çevirmiş, dövmüş, çarpmış, yapmış yapacağını, bir hacılığı eksik onun. Onun bir hacı olması lazım. Bir de hacı oldu mu tamam onun işi. Bitti. O adam elini kaldırıyor bir tane yoğurt almak için. 5 bin dolar vermiş, hacca gitmiş. Bakın, bir yoğurt bir riyal küçük yoğurtlar. 5 bin dolar ver, hacca git, bir riyallik yoğurt için elini kaldır ve yalakalık yap, “Buradayım.” Allah seni kahretmesin! Bu Müslümandan entelektüellik beklemek mümkün mü? “Elhamdülillah, mübarekle bu ümrede beraberdik.” “Vay ya, nerde kaldı mübarek?” “E Hilton’da.”

“Vay ya mübarekle oradan -diyorum ben- cam fanusun içinden namaza durmuşsunuzdur.” “Hacım çok rahat oluyor elhamdülillah. Çok güzel oluyor.” Ne feyizlidir, ne feyizlidir, diyorum ben ona şimdi. “Elhamdülillah.” diyor. Hatta bana birisi dedi ki: “Yanlış anlama, senin şeyhin var ama ben mübareğin yanına götüreyim seni.” dedi. “Ben geleceğim, mübareğin elini öpeceğim, ziyaret edeceğim de kendi kendime düşünüyorum, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sağ olsaydı Hilton’un kapısından içeri girer miydi, diye düşünüyorum.” dedim. Durdu. Dedim “Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Şah-ı Nakşibendi hazretleri acaba Hilton’un kapısından içeri girer miydi? Orda hac, ümre yapar mıydı?” Kaldı arkadaş. Böyle bir İslami topluluktan bu entelektüelliği aramak hamlık olur zaten veyahut da Avrupa’da işten çıkıp gidip bir bira, yanına bir patates kızartması cips, ondan sonra yarı sarhoş bir şekilde eve, yat, sabahleyin saat 04.30’ da kalk, Mercedes fabrikasına tekrar koşa koşa git, elinde sefer tası veya soğuk sandviçle. Bin metroya, Mercedes fabrikasında in, git, orda dört saat çalış, ondan sonra soğuk sandviçini ye, sonra bir dört saat daha çalış sekiz saat, ondan sonra çık Mercedes’ten, bin metroya gene, tekrar git mahallene, oradan geçerken barda yine birkaç bira iç, yanına patates kızartması cips veya başka bir şey sonra git eve yarı sarhoş bir şekilde, yat, bundan bu entelektüelliği ara. Yani ne yapacak, tanrıyı nasıl bulabilirim diye düşünecek? Bu mümkün mü? Değil. Bunu beklemek mümkün değil. Yani siz gideceksiniz; Amerika’da, New York’ta yaşayan bir kimsenin tanrıyı nasıl bulabilirim diye bir derdinin olduğunu düşünüyor musunuz? Hayır. Kim düşünüyor bunu?

Valla tarih boyunca bunu hep sufiler düşünmüşler. Birisi gelmiş, onların kulağına fısıldamış. “Ara.” Birisi gelmiş, uçuk bir laf söylemiş. O uçuk laf söyleyenlere hep laf söylerler ya. Onların uçuk laf söylemesi insanları irdelemek, ırgalamak, kendine getirmek içindir. “Var mı benden şanı daha yüce?” Bu lafı nasıl sen söylerisin? Var mı kardeşim, var mı? Var. Ne var? E Allah var. Hani? Sende Allah nerde? Ne var? Allah var. Anlatsana bana Allah’ı. Hangi Allah? Kimin Allah’ı? Bana Allah var deme. Anlat. Yer mi, içer mi, yatar mı, uyur mu? E O yemez, içmez. Onu ben de biliyorum. E O uyumaz. Onu ben de biliyorum ya. Ben sendekini görmek istiyorum. Kime sorsam burada herkes Allah var, diyecek mi? Diyecek bana. Var mı demeyecek olan? Var mı Allah yok diyecek olan? Ben diyorum. Hadi anlatın bana. Dedim yok. Sizin inandığınız Allah yok. Anlatsın birisi bana. Bitti. Edep değil, anlatın bana. Birisi çıksın, Allah var, benim inandığım Allah böyle, desin, anlatın.

İşte Muhyiddin İbn Arabî de onu demişti: “Sizin taptığınız Allah benim ayağımın altındadır.” dedi. Yer yerinden oynadı. “Sizin taptığınız Allah benim ayağımın altında.” dedi. Yer yerinden oynadı. Kaç yıl geçti? Bin yıl geçti. Değişti mi

bir şey? Değişmedi bir şey. Karabaş-ı Veli Tekkesi’nde ben sizin inandığınız yok, dedim. Birisi çıkıp da var, demedi. Değişmedi bir şey. Demek ki toplum içerisinde o günkü zaman içerisinde çılgının birisi çıkıyor, bir şey söylüyor. Kim söylüyor bunu? Sufi söylüyor. Herkes taş atıyor ona. Çıktı Hallacı Mansur, “Ene’l hak.” dedi. Herkes taş attı, herkes sorguluyor, herkes bir şey diyor onunla alakalı. Dememiş olsaydı hiç kimse sorgulamayacaktı. Dememiş olsaydı hiç kimsenin umurunda değildi hiçbir şey. Attığı taşın dalgası bugüne kadar geldi. Bana birisini gösterin bir taş atsın, dalgası hep ebediyen gidecek olsun. Birisi bir söz söylesin, o sözü hep tartışılagelsin. Bakın; Hallacı Mansur’u, Muhyiddin İbn Arabî onunla alakalı ondan bahsediyor. Mesnevi bahsediyor, kendisinden sonra gelen bütün sufiler Hallacı Mansur’dan bahsediyor, yetmiyor, Muhammedîlerin konuştuğu yetmiyor, İseviler konuşuyor, Museviler konuşuyor, Hindular konuşuyor, Osho konuşuyor, Avrupa konuşuyor, Amerika konuşuyor, herkes konuşuyor. Ama bir taş atıyor. Muhyiddin İbn Arabî konuşuyoruz burada, bin yıl geçmiş üzerinden, bin yıldan beri bir şey söylemiş, doğrudur yanlıştır ayrı bir şey, seni ırgalamış, seni irdelemiş, New York’ta kürsü kurmuşlar, Londra’da kürsü kurmuşlar, Berlin’de kürsü kurmuşlar. İbn Arabî araştırma kürsüleri kurmuşlar, harıl harıl Avrupalı İbn Arabî’yi araştırıyor, tartışıyor, beş yüz yıldan beri İbn Arabî konuşuyor Avrupa. Biz kendi değerimizi konuşmaktan korkuyoruz. Onlar beş yüz yıldan beri İbn Arabî’yi tanıyacağız, İbn Arabî’nin sözlerini çözeceğiz, İbn Arabî’nin kullanmış olduğu terimler ne manaya geliyor, bunları anlamaya çalışacağız, derken bizimkiler işin içinden çıkamıyor. “Kâfir o ya bırak.” diyor. Bizde çok basit birisinin küfrüne fetva vermek. Tabi internette harıl harıl yaz Muhyiddin İbn Arabî diye, kafirliğine dair bir sürü sana yazı yazsınlar, söylesinler, söylemişler, fetva vermişler. Okudun mu? Yok. Araştırdın mı? Yok. Anlamaya çalıştın mı? Yok. Ya bu adam ‘’la ilahe illallah Muhammeden Resulullah.’’ dedi, yine kâfir mi diyecek? Yine kâfir diyecek. Adam şimdi bana da diyor. Yarın şimdi bana diyecek zaten bu sohbeti dinleyen, “Sizin inandığınız Allah yoktur.” dedi diyecek, herkes yazacak, kâfir oldun sen, diyecek. Evet. Diyecek mi, demeyecek mi? Allah için söyleyin, demeyecekler mi? Diyecekler. Evet, o esnada benim söylediğim, benim inandığım Allah da yoktu. Evet.

Her an küfür üzerinde olmazsan nasıl imanını tazeleyeceksin? Allah her an bir şan, şen üzerinedir. Ee sen o şen üzerinde misin? Bayatlamadın mı? Bayatladıysan bir önceki şende kaldıysan eskidin, küfür, örttün. Hiç öyle düşündünüz mü? Kaç günlük Allah inancını yiyorsunuz siz? Ekmek bile fırından çıktıktan sonra bayatlıyor, senin düşüncen bayatlamadı mı, senin imanın bayatlamadı mı? Ayet-i kerime var: “Ey iman edenler iman ediniz.” diye. Günde kaç sefer iman ettin? Kimin dini üzerindesin? Babanın mı, annenin mi, mahallenin mi,

köyün mü, kentin mi, devletin mi? Kim öğretti? Kimin Allah’ına iman ettin? Kalbinden gelen bir feyzuat var mı ki Allah’la alakalı? Yaprakları değiştiriyor musun? Bu değil, bu değil, bu değil, bu değil, bu değil… Veya diyor musun daha da daha da daha da daha da daha da? Ne demiş? “Dün dünde kaldı cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.” Sen yeniden iman ettin mi, yoksa dünkünü mü arıyorsun? Dünkünü arıyorsan geçti, kendisini değiştirdi, O dünkü değil. Sen dünküne iman ettiysen yanıldın, O dünkü değil. Sen az öncekine iman ettiysen O değişti, az önceki lazım. Kendini değil. Az önceki değil. O zaman kendini de değiştirmen değiştiremiyorsan sen eski tanrı inanışında kaldın, putperestten farkın var mı? Kafanda Allah’ı putlaştırdın, koydun oraya, o Allah’a tapınıyorsun. Put. O değiştirdi kendini, sen görünen putu arıyorsun. Bırak görünen putu, sen asıl içindeki putu yık. Sufilik içindeki putu yıkmaktır önce. İçindeki putu yıkmak. Onu yıkamadıysan yeni bir Allah inancı sende olmaz.

Cevaplarının doğruluğunu başarılı bir şekilde teyit edenleri ehlü’l keşf ve’l vücud olarak adlandırır. Onlar kendileriyle Rab’leri arasındaki perdenin ötesine geçen ve onun huzuruna ulaşabilenlerdir. Geçtikleri bu yol herkese açıktır.

Biz bunu okumadan anlatmışız zaten. Ne tuhaf bir şey de. Bir şey değil, diyecekler ki bu okumuş da çıkmış meydana. Aldatanlardan değiliz, Allah bizi affetsin.

Cevaplarının doğruluğunu başarılı bir şekilde teyit edenleri ehlü’l keşf ve’l vücud olarak adlandırır. Onlar kendileriyle Rab’leri arasındaki perdenin ötesine geçen ve onun huzuruna ulaşabilenlerdir. Geçtikleri bu yol herkese açıktır.

Bu yol herkese açıktır. Siz hakiki manada Allah’a iman etmek istiyorsanız ve hakiki manada Allah’la aranızda ünsiyet peyda etmek istiyorsanız ayet-i kerime açıktır: “Yolumuzda mücahede edenlere yollarımız açarız”. İdrak etmek, yoldur; Allah’ın ihsanına erişmek, yoldur. Bu ancak Allah’ın ihsanının kabarmasıyla alakalıdır ama o ihsanı coşturan, o ihsanı kabartan, o ihsanı velveleli hale getiren kulun kendisidir. O hep önce zikrullah, ardından hep teşbih, ardından hep tenzihle gider ve her teşbihi bu değil; diyerekten tenzih eder. Her teşbihi tenzih eder, her teşbihi tenzih eder, öyle bir hale gelir ki artık tenzih edilecek perde kalmaz hale gelir. Hani Cenâb-ı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize yolu anlatırken diyor ki: “Müminin kalbinde yetmiş bin perde vardır. Zulümat perdesidir, zulüm perdesidir, karanlık perdedir bu ve bu perdeler aralanmadıkça o mümin ehli keşf olmaz.’’ Onun perde gönlündedir, gözde gibi konuşulur, o da gönlündedir. Kalptedir o perde. O perdenin aşılması zikir, teşbih ve tenzihledir. O her an bir iş üzerindedir, O her an bir şan üzerinedir, O her an bir padişahlık üzerinedir, O her an bir şeyi

yaratır, bir şeyi yok eder, bir şeyi var eder, bir şeyi değiştirir. O her an ama. Her an her şeyi hep değiştirir ve sen yorulmak bilmeden, durmak bilmeden, uyku tanımadan yani sen uykunda da, uykunda da o keşf üzerine olursun. Bir tarafın uyur bir tarafın uyumaz hale geldiği anda keşf sana bulaşmıştır.

Hani gelirler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin başında melekler konuşur ya, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri onları duyar. Melekler de ya bunun uyur göründüğüne bakma, bu aslında uyanıktır, diye bu keşf ehlidir. İşte o kimse o zaman Allah’ı tanıma noktasında belli bir mesafe etmiştir. Ondan sonra zaten o perde kalkınca ondan tenzih de kalkar, ondan teşbih de kalkar. Artık o teşbih de etmez, tenzih de etmez. Yani onun artık gördüğü haktan başka bir şey değildir, onun duyduğu haktan başka bir şey değildir, onun yöneldiği yön haktan başka bir şey değildir. Artık o, tenzihi atar; teşbihi atar. O zikr ve hamd üzerine olur. Zikr ve hamd üzerine olur çünkü yolun başı zikirdir, yolun sonu da zikirdir ve hamd bu noktada onun değişmeyen sığınağıdır. O; her halükârda hamd edenlerdendir ki onun Allah bilgisi, onun Allah tanıması, onun Allah’ı tanıma ve bilgisi artsın. Artık o, yediği suya hamdetmez. Sen suya hamdedersin, sen şekere hamdedersin, sen hatuna hamdedersin, sen çocuğa hamdedersin, sen arabana hamdedersin, sen Allah’ın sana verdiği dünyalıklara hamdedersin ama arif-i billah Allah’ı tanıma ve bilmeye hamdeder. Onun hamdi Allah’ın bilgisine ulaşmaktır, onun hamdi Allah’ın ilmiyle alakalıdır. O; Onu görmek, Onu duymak, Onu işitmek, Onunla konuşmak; Onun sevgisini, Onun muhabbetini, Onun düsturunu, Onun aşkını kalbinde hissetmek ister. O, buna hamd eder. O, buna hamd eder. Onun hamdiyle, senin hamdinin arasında fark vardır. Sen ekmeğe hamd edersin, sen buğdaya hamd edersin, o ekmeğin ve buğdayın hayal olduğunu bilir. Ekmek önüne gelinceye kadar neredeydi? Neydi ekmek? Buğdaydan önce neydi? Ottu. Ottan önce neydi? Tohumdu. Tohum ne oldu? Ot oldu. Otun bir hükmü var mı? Otun hükmü olmazsa buğdayın nasıl hükmü olacak? Yedin ne oldu? Dimi. Buğdaydan eser yok. Bugüne kadar bir öküz yemişiz, değil mi, bir insan yemiştir. Nerde bu öküz ya? Yediğimiz etlerden bir öküz olur mu olur. hani öküz nerde? Yok. Yok mu yedik biz yoksa? Altı üstü olmayana hamdetmişiz biz ya, değil mi? Hamdetmek deyince ekmeğe suya hamdetmek aklımıza gelmiş. Biz yine ekmeğe suya hamdedelim, nankörlerden olmayalım ama asıl hamdedilecek şey Onu tanımaktır.

Kimisi padişahtan gelecek olan yemek kazanlarına gözünü dikmiş. Kapıda kazan bekliyor, yemek kazanlarını saraydan yemek kazanı çıksın, yiyeyim. Birine sorsalar orada, sen ne bekliyorsun? Dese ki, ben padişahın huzuruna çıkmak için bekliyorum. Her sabah yemek kazanını alan gidiyor. Alan gitti, alan gitti, alan gitti, biri kaldı orda. Sen ne bekliyorsun? Ben onun huzuruna çıkmak istiyorum, ben her

gün bu yemekleri vereni görmek istiyorum. Ben yemek almaya gelmedim, ben kazan taşımaya da gelmedim. Ya? Ben o padişahın cemalini seyretmeye geldim. Ben bir kez olsun, onu görmek istiyorum. O da dese ki, cemalimi gören sarayımdan dışarı çıkamaz, fitneye mahal verir yoksa. Hiç gördünüz mü siz saraydan dışarı çıkanı?

Arabî perdelerin ötesine geçmiş olmakla beraber sonsuz sayıda perde olduğunu ve bu dünyanın ve ebedi hayatın her anının sürekli bir biçimde perdelerin kalkışını temsil ettiğini kabul etmeye hazırdır.

Bak, bu soruları sen bir daha lambayı açık bırakaraktan hazırlama. Bir gören

var herhalde bunu.

Bu perdeler sonsuzdur. Bu, kalbi seyr-i sülukun bir derecesine kadar bu perdeler zulüm perdesi olarak nitelendirilir. Bu perdeler aşıldıktan sonra artık bu zulüm perdesi değildir. O, cemaliyetin tecelliyatıdır artık. Artık ondan sonrası sufi için tanıma safhasıdır, bilme safhasıdır ama bu perdeler de sonsuzdur. Bu her daim, her daim durduğu yerde duracak olan bir şey değildir; o yüzden o sufi, o arif kimse perdeden perdeye geçer artık. Bunlar öylesine anlık şeylerdir ki o kimse hep hayret noktasındadır. Hep hayret noktasındadır.

Tanrıyı bulmak hayrete düşmek demektir. Fakat bu insanın kendisini kaybedip yolunu bulamayacak hale gelmesinin şaşkınlığı değil hem tanrıyı bulup bilmenin hem de bulamayıp bilmemenin hayret halidir.

O kimse hep hayrettedir artık. Aslında bu bilmeme hayreti değildir, bir an önceki bildiğinin eskimesinin hayretidir. Bunu ben bazen tarif ederken size diyorum ya, bir şelale düşünün, o şelalenin dibine dursanız siz oradan geçen örneğin bir çöp tanesi olsun, o çöp tanesini bir anda görebilirsiniz, bir sefer görebilirsiniz onu. O çöp tanesini ikinci sefer göremezsiniz. Varlığın üzerindeki tecelliyat böyledir. Varlığın üzerindeki tecelliyat. Siz bu şelaleyi sudan çıkarın, bunu nur haline getirin. Hayal edin. Ve bu şelalenin Cenâb-ı Hakk’ın kendi zat-ı ilahiyesinden çıkan bir ilim olarak görün. Padişahın özel bir kapısı var. Bu özel kapısından ariflere ayrı ihsanlar var. Padişahın şanına yakışır mı her gün kuru fasulye vermek? Yakışmaz. O, her gün yeni yemek veriyor; öyle değil mi? Değişik çeşit yemek veriyor. O, ne muhteşem padişah ki avanesine verirken her gün değişik yemekler veriyor. Hatta her yemek yiyen her an değişik yemek yiyor ve değişik lezzet alıyor ve enteresan, herkes bir yere toplansa dahi herkes aynı tadı almıyor. Herkes aynı pirinçten yiyor ama aynı pirinci yemiyor. Hepiniz çay içiyorsunuz, hepinizin çayı birbirine benziyor, aynı çay değil. Birbirine benziyor. Siz diyorsunuz ki, aynı çayı içtik. Aynı değil. Sizin körlüğünüzden aynı görüyorsunuz. Hepiniz ayrı ayrı çay içirdi ve her içtiğiniz çayın ayrı bir özelliği var,

sizin aldığınız ayrı bir tat var ve bir bardak sonrası da aynı değil. Çay çorba dağıtan padişah dahi bunu böyle yapıyorsa kendi ilmi ilahisini talim ettirecek, kendisini tanıyacak, kendisini tanıttıracak olanlara kim bilir nasıl bahşediyordur. Çayı, çorbayı dahi aynı vermeyen o ilmini aynı verir mi? Vermez. O zaman o, perdeden perdeye hep değişkendir. Hep daha da hep daha da hep daha da hep daha da diyecektir o. Hep daha da diyecektir. O, her daim öyle yapıyor. Sen hep daha da diyeceksen hep seni bu manada besleyecektir ve perde sonsuz olacaktır. Ve o kimse de her daim kendince hayret makamında oturacaktır. Bu hayret makamı Arabî’nin dediği gibi şaşkınlık değildir. Şaşkınlık ayrıdır, hayret ayrıdır, aptallık ayrıdır. Arifler ne şaşkındır ne aptaldır. Onlar hayrettedir hep.

Bulanlarla geride kalan bizler arasındaki fark onların bu ikircikli ve belirsiz durumunun tamamen farkında olmalarıdır. Onlar Hazreti Ebu Bekir’in söylediğinin ne anlama geldiğini çok iyi bilirler: “Anlamaktan aciz olduğunu bilmenin kendisi idraktir.” Onlar tanrı ile ilgili her hayati sorunun cevabının hem evet hem de hayır olduğunu bilirler. Tıpkı şeyhin dediği gibi: Hem o hem o değil.

Hem O, teşbih. O değil, tenzih. Ama Arabî’yi konuşurken Arabî’nin üzerinde hem O hem O değil dediği zaman ile tenzihi ve teşbihi attığı zamanı, ikisinin arasını da ayırt etmekte fayda vardır. Hem O hem O değil, diyen kimse teşbih ve tenzihtedir bir müddet, sonra sufi teşbihi ve tenzihi de geçer. Artık onun için hep O’dur. “O değildir.” Kalmaz. “O değildir.” Bitinceye kadar sufinin yolu devam eder.

Arayıp bulmanın yalnızca epistemolojik bir

faaliyet olmadığını tekrarlamak gerekir. Bu asıl itibariyle ontolojik bir iştir. Varlık, tanrıya ve dünyaya dair bilgiden önce gelir; hiçbir şey var olmadan bilinemez. Sık sık söylenen sufi sözünde olduğu gibi “Allah’ı ancak Allah bilir.”

Allah’ı ancak Allah bilir. Allah’ın bildiği Allah, Allahlık halidir. Allahlık halinin en büyük, en olgun kemale ermiş, en yüksek derecedeki tecelliyatı Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. O, insanların arasında, varlığın içerisinde Allah’ın Allahlık halini bilmekte en yüce mertebededir. Ondan sonra da Allah’ın veli kulları gelir. Yine Tirmizi’nin, İmam-ı Hambel’ in, Hakim’in naklettiği Cenâb-ı Hakk’ın kırkların içerisinde olan zamanın kutbu hadis-i şeriflerin metinlerinde ebdal olarak geçer. Her dönemin ebdalların içerisinde bir kutup vardır, bu kutup da o günkü insanların içerisinde Allah’ın Allahlık halini en fazla bilen odur. Şimdi tabi dilimi fark etmişsinizdir Allah’ın Allahlık hali olarak. Çünkü Cenâb-ı Hakk meşhur hadis-i şerif kudside “Ben bilinmez idim.” diyor. Ben bilinmez idim, denilen halini biz bilmiyoruz, Cenâb-ı Hakk da burayla alakalı bir bilgi vermiyor zahir manada ve Hazreti Muhammed-i Mustafa’da diyor ki, “O bilinmez idi.” Hadis-i kudsi devam

ediyor: “Bilinmekliği istedi.” Onun bilinmekliği istemesi Allahlık halidir. Bilinmekliği istemesi Allahlık halidir. Ve bir şey yarattı. O yarattığı şey de onu bildi. Onu yaratır yaratmaz onu zikretti, onu teşbih etti, onu tenzih etti. Bu, varlığın başlangıcı olan, kendi ruhumdan ve nurumdan üfledim dediği, Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ruhaniyeti ve nuraniyeti. Varlığın başlangıcı, varlığın evveli, peygamberlerin evveli ve ahiri. O yüzden Allah’ı ancak Allah bilir, sonra da en yüce mertebede, en yüce noktada bilen Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. Sonra diğerleridir. Ama eğer varlık olmamış olsa idi Allah’ı bilme tanıma da olmayacaktı. Hatta Allah’ın Allahlık halinin de bir anlamı olmayacaktı.

Bütün herkes bunu anlarken, algılarken sanki bu tecelliyatın bir zaman içerisinde oluyormuş gibi algılıyorlar. Bunu bir zaman içerisinde oluyormuş gibi algılarsanız küfürdür bu. Asıl küfür budur. Küfrün özü, aslı budur. Bunu bir zaman idi; içerisinde olduğunu düşünüyorsa. Yani Allah bir önceki çıtta bilinmez düşünürken, bilinmezlik içerisinde seyran ederken “Ben bilineyim ya.” dedi. Herkesin algısı bu noktada. Geçmiştekilerin de algıları bu noktada. Bunu böyle düşünmeyin. Normalde bilinmez idi, bilinmez idiyle bilinirlik arasında bir hayal perdesi var. Bu hayal perdesi derken ayrıştırma açısından söylüyorum bunu. Bunu ayrıştırma açısından söylüyorum. Siz bilinmezliği beyninizin içi, fiiliyatınızı da bilinirlik olarak düşünün. Beyninizin içerisindeki bir fiiliyatın oluşması, oluşturulması ve o fiiliyatın harekete geçmesi ne kadar kısa bir birimde öyle değil mi? Bunu düşündüğünüzde saniyenin altında görürsünüz siz onu. Hatta daha da o kimse kıvrak zekaysa böyle aklını, fikrini, beynini çok hızlı kullanıyorsa saniyenin bilmem kaçta kaçı birimidir o. Yani aslında o kadar çok hızlı çalışır ki beyniniz. Siz beni şimdi beyninizde aslında seyrediyorsunuz. O kadar hızlı çalışıyor ki benim konuşmalarımı, benim fiiliyatımı, benim ritmimi beyniniz anında hafızaya alıp hafızadan size tekrar izletiyor ikinci sefer ve siz o kadar çok hızlı çalışıyor ki bu, donmuyor, o kadar hızlı çalışıyor. Siz beni aslında her dinleyişinizde beni sizin beyniniz ikinci sefer dinletiyor size. Önce hafızaya alıyor bütün kelimelerimi, hareketlerimi, tavrımı, tarzımı; onu size beyninizin içerisinde hızla izletiyor. Hızla izledikten sonra siz bunu idrak ediyorsunuz ve aslında düşünebiliyor musunuz, ben her harfi çıkardığımda siz o harfi hemen algılıyorsunuz. O harfi hemen algılıyorsunuz. Ses hızıyla geldi ya size harf. Aslında harf de değil, değil mi? Beyniniz onu harfe döndürdü, siz sadece bir ses duydunuz, bir titreşim duydunuz, bir elektro manyetik geldi size, bir elektronik dalga geldi. Biz onun adına ses dedik, biz isimlendirdik, biz sıfatlandırdık onu. O yüzden Allah’ı da biz sıfatlandırdık. Biz sıfatlandırdık onu. Anladınız mı? Biz olsaydık sıfatlandırdık.

sıfatlandırmayacaktık ve onu sıfatlandıran kim? Önce peygamberler. Neden? Onlar biliyorlar çünkü. Yetmiş bin zulüm perdesini aşan ilk Âdem. Neyle aştı? Allah’ın eliyle aştı, Allah aştı o perdeyi ona ve bütün Cenâb-ı Hakk isim ve sıfatlarını ona ne yaptı? Bahşetti, ezberletti, hıfzetti ona. O bütün Cenâb-ı Hakk’ın o esnadaki esma-i sıfatını aldı çip gibi. Hepinizde var bu. O zaman yolculuk nereye? O zaman aradığımız ne? O zaman aradığımız nerde? Mademki Âdem’e hepsini verdi ve öğretti ve bütün meleklere ve şeytanın avanesine “Sorun Âdem’e ne soracaksınız bugün.” dedi. Biz de o Âdem’densek o Âdem’in nesliysek ki öyleyiz, bu çip bizde nerde? Nerde? Bizde. Yetmiş bin perdeyi aşan o çipteki bilgiye kavuşacak. O bilgi dışarıda değil, o bilgi bizde. O bilgi bizde. Perdeyi aştığında göreceksin onu. Burayı ben şimdi kocaman bir perdeyle perdelesem 1 perde, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9… yetmiş bin perde koysam buranın altına dışarıdan burayı birisi görür mü? Görmez. Ne der? Yok burada hiçbir şey, der. Yok burada, der mi? Der. Hatta bu perde manyetik olsa zahir böyle tahta olmamış olsa -siz tahtaya takıyorsunuz ya, varlık tahta 5. element- tahta olmamış olsa manyetik olsa bu perde ve insanlar buradan geçerken sizi görmese yürüse geçse içinizden o manyetik perdelenmeden fark etmese burada bir kimse var, diyebilir mi? Diyemez.

aşarsanız meleği

görmüyorsunuz. Perdeyi

Bana melek gösterebilecek olan var mı burada? Yok. Melekler var mı? Var. Perdelendiniz, göreceksiniz. Görmediğiniz şeyi yok zannediyor musunuz? Evet. Burada cinni taifesi gören var mı şu anda? Yok. Perdelendiniz çünkü. Görmüyorsunuz. O ilim de sizde. Perdelisiniz o ilme. Perdeli olduğunuzdan dolayı görmüyorsunuz, duymuyorsunuz. Aslında az önce söylerken aldattım sizi konuşurken, farkında değildiniz. Gören gözü olurum, duyan kulağı olurum, dedim tepki bekledim sizden. Allah sonradan görmez, Allah sonradan duymaz, Allah sonradan tutmaz, Allah’ın sıfatları sonradan oluşmaz. Elma gibi değildir, erginleşmez sonradan, sonradan üçte bir kesip tamamlanmaz, üçte üç olmaz. O öyledir aslında ama biz perdeliyiz. O öyledir aslında, biz perdeliyiz. O, gören gözdür, O duyan kulaktır, O tutan eldir, O söylen dildir, O yürüyen ayaktır. Aslında herkes konuşurken Onunla konuşur. Herkes söylerken Onunla söyler, herkes tutarken Onunla tutar. Onsuz bir şey yapmak bir şeyin oluşması mümkün değildir. O çünkü her an her bir iştedir. O zaman hiç kimsenin, varlığın hiçbir boyutunun ve hiçbir noktasının Onsuz bir şey yapması mümkün değildir ama varlık kördür. Varlık bu tahtadan başka bir şey değildir. Varlık taştan başka bir şey değildir. Sizin gök gördüğünüz, sizin deniz gördüğünüz, sizin su gördüğünüz, sizin tahta gördüğünüz şey bundan ibarettir. Bundan ibarettir. Ve varlığın içerisindeki vücut bulmuş her ne var ise hepsi de Onunla görür. Onunla görür, Onunla yaşar, Onunla tutar, Onunla yürür. Ama perdeli olduğundan “Ben tuttum.” der. Perdeli

olduğundan “Ben konuştum.” der ve şurası da (bilinmez idiyle bilinirlik arasındaki hayal perdesi) perdeli olduğundan dolayı der ki, “Hiçbir şey yok idi, sonra bir şey yaratmaya karar verdi.” Sonra. Bu, Allah için mümkün değildir. Böyle inananlar küfür üzerindedir. Böyle inananlar küfür üzerindedir. O yüzden Allah’ı ancak tam manasıyla Allah bilir. İnsanların, varlığın içerisinde O’na en yakın bilen, O’na en yakın bilen Hazreti Muhammed-i Mustafa’dır.

Sensin bize bizden yakın.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Şeyh, Hayret, Hamd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı