Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes III ·

Nefes III — 4 Kasım 2017 Sohbeti

Nefes III — 4 Kasım 2017 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES III • 15/19

Nefes III — 4 Kasım 2017 Sohbeti Hakkında

4 Kasım 2017


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

4 Kasım 2017 Tarihli Sohbet

Hayal. İbn Arabi’ye göre “Hem o hem O değil.” durumunun hakikati

kâinatta yalnızca hayalle anlaşılabilir.

Örneğin hayalin bir fonksiyonu olan rüya halinde insan cisim olmayan cismani şeyler görür. Gördüğü nesnelerin maddi suretleri olsa da bu nesneler maddi alemde değil, ruh olan hayal aleminde yer alırlar. Hayal bir mana üstlenebilir, yani akledilebilir, dünyanın şekli olmayan bir gerçekliğine dönüşebilir, ona duyusal biçim (suret-i mahsusa) kazandırabilir.

Mana ve duyusal biçimler birbirlerinin zıddı olmalarına rağmen hayal bunları birleştirme gücüne sahiptir yani Arabi’nin ifadesiyle “el-kavi” (güçlü) ismi kendini gösterir.

Duyusal idrakin ya da akıl gücünün zıtlıkları bir araya getirmesinin olanağı yoktur ama hayal için bu imkânsız değildir. Ebu Said el-Harraz’a sordular: Hakk’ı neyle bildin? Cevap: Zıtları bir araya getirişinin hakikatiyle. (?)

Hayal tarih boyunca hep tartışılmış. Hayal, insanlık var olduğundan itibaren insanların ilgisini çekmiş hep; o yüzden sufilerin ayrı bir alanı olmuş hayal. Felsefecilerin ayrı bir alanı olmuş hayal. Hayali bu fakir ikiye bölüyor, kısaca anlaşılması için. 1) Bir kimsenin bilgi birikiminin neticesinde kendisince kendisinin kurguladığı hayaller. Bu o kimsenin bilgisiyle sınırlıdır. Bakın bilgisiyle. Ne iş yapıyor? Elektrik mühendisi. Elektrik mühendisi ne kadar mühendislik bilgisi var ise o mühendislik bilgisinin üzerinde hayal etmeye başlar ama önce hani bütün her şey bir şeyin felsefesiyle başlar. O felsefe hayaldir. Siz bir iş kuracaksınız, önce o işin hayalini kurarsınız. O işin hayalini kurar, hayalinde o işi yaşar, çalışırsınız. Sonra onu realiteye dökmeye gayret edersiniz ama bu kurmuş olduğunuz iş sizin bilginiz ve istidadınız dairesindedir. Bilginizin ve istidadınızın dışında değildir bu hayal. Bu hayal sizin akıl kapasitenizin hayalidir. Sizin idrakinizin genişliği, derinliği, ölçüsü miktarıncadır. Sizin o esnadaki istidadınızın ölçüsü miktarındadır. O esnadaki sizin bilginiz miktarındadır. O zaman bu hayal kulun kendisine ait; bilgisi, istidadı neticesinde oluşan bir şeydir. Bunun dışına çıkması mümkün müdür? Değildir. O kimse bunun dışında bir şey üretmesi, bunun dışında bir şey hayallemesi mümkün değildir. Bir de o insanın duygularıyla alakalı. Bunu aklın veya bireyin kendi hayallerini sıralarken duygusunu da bunun içine katıyorum ben. Duygu ne? Mesela bir erkeğin kadına karşı iştiyak duyması ve kadının üzerinde hayal etmesi duygusuyla alakalı. Bir kimse ölümü biliyor ya; duygusuyla alakalı, ölümün üzerinde hayal etmesi gibi ama bu duygularda sonuçta bilgiye ve istidada dayanır ve o meseledeki yeterliliğine bakılır o kimsenin. Bu kulun kendisinin kurduğu hayallerdir. Bunun rüyadaki karşılığı bir şeyin üzerine odaklanıp görülen rüyalardır. Bir şeye

odaklanır o kimse, odakladığı şeyi ne yapar? Rüyasında görür. Bir hayal daha vardır, bu hakka aittir. Bunu ikiye ayırdığımın sebebi bu. Bu hayal hakka aittir. Sizin o konuda bir bilginiz yoktur, o konuda bir istidadınız da yoktur. Sizin o konuda bir yeterliliğiniz de yoktur ama Cenâb-ı Hakk size ama ilham olarak ama rüya olarak bilmediğinizi öğretir. Bilmediğiniz yoldan sizi ilimlendirir, bilgilendirir. Bu hayal ise Cenâb-ı Hakk’a aittir, kulun bunda herhangi bir inisiyatifi yoktur. Kul bu noktada kendi istidadını da bilmez. Kendi istidadını bilmediği için ona paketlenmiş bir hayal gelir, paketlenmiş bir hayal geldiğinde o kendi istidadının ona uygun olduğunu görmüş olur. O ana kadar o istidattan haberi yoktur ama onun o ana kadar o meseleye yeterlilik olduğunun da bilgisi yoktur onda. O ana kadar o konuyla alakalı bilgilendirilmemiştir de hiç ismini dahi bilmiyor olabilir o meselenin. Bu, peygamberlerde vahiydir, bu velilerde ilhamdır, bu müminlerde salih rüyadır. O kimsenin bilgisinin üstünde bir şeydir bu. Bu kulun üzerindeki hayaldir. Bir de varlığın üzerinde tecelliyatları vardır. Varlığın üzerinde. Varlığın üzerindeki bütün tecelliyatlar -hatta bunu biz bu noktada metafizik alem de diyebiliriz- metafiziğin üzerinde de hayal vardır ama metafiziğin üzerindeki hayal ile bir kimsenin kurmuş olduğu hayalin arasında da fark vardır. Mesela ilme’l yakin ile ayne’l yakin arasında perde olarak bir hayal perdesi vardır. Siz onu boşluk olarak nitelendirebilirsiniz oysa o ayrı bir perdedir. Ayne’l yakin ile hakke’l yakin arasında da perde vardır, o da hayal perdesidir. Her makam ve derecenin arasında bir perde vardır, her makam ve derecenin arasındaki perde de hayal perdesidir. Hayaldir. Ve perdelerin birbirlerinden ayrışması da o hayal perdesiyle mümkün olur. Buna örnek: Acı su ile tatlı suyun birbirine karışmamasıdır. Arasında hayal perdesi vardır, arasındaki hayal perdesiyle acı suyla tatlı su birbirine karışmaz. Bir insandan iyilik de sudur eder, kötülük de sudur eder. Bir insanda iyiliği de kötülüğü de birbirine karıştırmayan insanın fiiliyatlarında ve düşünce sisteminde hayal perdesi vardır. O hayal peresi iyilikle kötülüğü birbirine karıştırmaz. O hayal perdesi düşünce mekanizmasında iyi düşünceyle kötü düşünceyi birbirine karıştırmaz. Onun arasında hayal perdesi vardır. Mesela biz bir bardak süt alsak sütün içerisine şeker koysak aynı zamanda da biz tuz koysak tuz şekere karışmaz, şeker tuza karışmaz. İkisinin arasında hayal perdesi olur, asla birbirinin içerisine karışmaz. Birbirine bitişiktir, birbirinin aynısı gibi görünür ama birbirinin içinde değildir. Bakın sütün içindedir, bir bardak sütün içindedir. Bir bardak sütün içerisinde şeker de vardır, tuz da vardır. İkisini de karıştırırsınız ama ikisini de birbirinden ayırt eden bir hayal perdesi vardır. Siz o hayal perdesini görmediğinizden ikisinin birbirine karıştığını söylersiniz ve içerken tuzu baskınsa tuzlu dersiniz, şekeri baskınsa şekerli dersiniz. Ama içerisindeki şekeri baskınsa içindeki tuz tadını almadığınızdan içinde bunun tuz yok dersiniz oysa onun

içerisinde tuz da vardır ama birbirlerinden şeker moleküleri, tuz molekülleri birbirinden ayrıdır; asla birbirinin içerisine karışmaz.

Varlık bütünüyle böyledir, her zerre diğer zerreden bir hayal perdesi ile ayrıdır amma ve lakin biz o zerreleri bir merkezde bir bütün olarak görürüz. O yüzden o zaman bütün hayaller bir merkezdedir. Hepsi de birbirinin içindedir, birbiriyle bitişiktir ama hiç birisi de birbirinin içinde değildir. Her hayalin kendi içerisinde cisme büründürdüğü her düşünce de birbirinin yanındadır ama nedir? Birbirine karışmaz. Hayal kurarız, düşünce tamamiyetle şekilselliğe bürünür. Kendi kendimize bir araba hayal ederiz. Deriz ki kendi kendimize, uçağı gördük ya uçan kuşu da gördük. Uçan kuştan çıkardık uçağın uçmasını. Uçağın uçmasından arabanın uçmasını çıkarıyoruz şimdi. Oysa önce uçan araba yapabilirdik. Aslında önce uçan arabayı hayal ettiler ama uçak çıktı orta yere. Onun uçmasını nerden öğrendik? Biz kuşlardan öğrendik. Onun üzerinden hayal ettik, o varlığın üzerinden hayal ettik ve uçak uçtu. Şimdi yeniden hayal ediyoruz, ne diyoruz? Uçan arabalar olması lazım. Sonra yeniden hayal edeceğiz, diyeceğiz ki, tek kişilik küçük makinalar olması lazım. Hayal edeceğiz. Sonra tekrar hayal edeceğiz, diyeceğiz ki, biz uçamaz mıyız? Sonra tekrar hayal edeceğiz, diyeceğiz ki, bir anda bir başka yerde olamaz mıyız? Sonra tekrar hayal edeceğiz, bir anda birkaç farklı yerde olamaz mıyız? Sonra bir daha hayal edeceğiz, diyeceğiz ki, ya aynı anda kaç tane Mustafa Özbağ olur kaç perdede? Ve hepsi de sahih olur, hepsi de gerçek olur, hepsi de iş görür. Onu hayal edeceğiz. Bu hayal 1) bilgimizle alakalı. Bilgi ikiye ayrılıyordu, değil mi? Bir de Cenâb-ı Hakk’ın bizi kendi ilmi ilahisinden bilgilendirmesiydi. İşte bu ilmi ilahisinden direkt bilgilendirdiği şey de: Hayal diyoruz biz ama bunun adına rüya diyoruz, bunun adına ilham diyoruz, peygamberlerin üzerinde tecelli ederse ne diyoruz? Vahiy diyoruz. O yüzden hayal üzerinde insanlar tarih boyunca hep konuşmuşlar. Bu meselenin içerisinde sufi cenah da konuşmuş. Âdem’den itibaren sufilik vardır, Âdem’den itibaren sufiler kendi yaşadıkları çağın insanlarına yol gösterici olmuşlar ışık gibi. Peygamberlerden sonra peygamberlerin vazifesini yerine getirmişler. İşte o yüzden normalde hayalden bahsedeceksek kısaca bu.

Mana ve duyusal biçimler birbirlerinin zıddı olmalarına rağmen hayal bunları birleştirme gücüne sahiptir, yani Arabi’nin ifadesiyle “el-Kavi” (güçlü) ismi kendini gösterir.

Manada metafizik noktada birbirlerinden ayrı olan şeyler hayalle birbirlerine bitiştirirler, birleştirirler ve hayal ile siz bir film şeridi gibi film üretirsiniz. Aslında farklı cisimlerdir, farklı işlevleri vardır, siz onları birleştirişiniz. Hayal edersiniz, farklı cisimleri birleştirir, farklı bir makina haline getirirsiniz. Aynı makinayı bir silah yapabilirsiniz, aynı makinayı farklı bir işlevde de kullanabilirsiniz. Bu neyle

mümkün? O kimsenin hayal edip o farklı cisimleri farklı şekilleri, farklı güç ve kuvvete sahip olan şeyleri birleştirmekle alakalıdır.

Örneğin Türkiye’de şu anda en uzun ve en gelişmiş dağ ve kayaları delen makine var şu an. Dünya üzerinde en gelişmişi bizdeymiş. En gelişmişi. Sebep? Bize lazım. Bakın, bize lazım. Lazım olunca onun hayalini kuruyorlar. Sebep? Şu anda dünya üzerinde en uzun tünelleri yapan Türkiye. Buna teknoloji lazım. Bir şey lazım, onun hayali kuruluyor o zaman. Bakın, bir şey lazım, onun hayali kuruluyor. Mesela bir otomobil tasarımcısı ne yapıyor? Hayal ediyor aslında. Aranızda desinatör olan var mı? Hayal ediyorsun öyle değil mi? Aslında çiçek öyle değil ama öyle çiçek hayal ediyorsun ve kendi hayalini çiziyorsun, kendin beğenmiyorsun değil mi? Beğenmediğini ne yapıyorsun? Yırtıp atıyorsun. Oysa kendi hayalin. Desinatörlük yapıyor. Hayal ediyor. Bakın, hayal ediyor. Hayalini çizgiye aktarıyor. Şair hayal ediyor, hayalini neye aktarıyor? Söze, kelimeye aktarıyor. O gözünün önünde sevgilisini görmese hayalen o şiiri söyleyebilir mi? O kelimeleri dökebilir mi? Dökemez. Ne lazım? 1) Sevmesi lazım. 2) Sevdiğini hayallemesi lazım. 1) Sevmesi lazım. 2) Sevdiğini hayallemesi lazım. Seviyorsa hayalliyorsa bilgi birikimi var ise o sevgisini kelimeye dökecek. Öylesine kelimeye dökecek ki yüz yıllar sonrada da o kelimeler konuşulacak. Sebep? İlahi ilham çünkü o. “Beni candan usandırdı, cefadan yar usanmaz mı? Felekler yandı ahımdan, muradımın şem-i yanmaz mı?” Hala daha söyleniyor mu? Söyleniyor. Neden? Sevgiliye yazılmış. O sevgiliyi hayal etti. Çok eski zamanlarda İslam öncesi Arap şiiriyle alakalı elime bir eser geçmişti. İslam öncesi Arap şiiriyle alakalı. Biraz böyle inceledim, İslam öncesinde oradaki Araplar belagatta çok ileri gitmişler ya konuşmada, söz sanatında, kelimeleri kullanmada, harfleri kullanmada. Çölün ortasında kiraz dudaklı, elma yanaklı, mavi gözlü bir sevgili kadın hayal ediyor. Çölün ortasında. Çölün ortasında. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Hazreti Aişe annemize “ya Humeyra” derken Aişe annemizin acaba misal alemindeki haline mi ‘’ya Humeyra’’ dedi? Neden? Humeyra, elma yanaklı demek. Bir de işin bu tarafı var. Hayal denilince bir de işin misal alemi çıktı, misal perdesi çıktı. Acaba misal perdemizde nasılız? Bir de işin o tarafı var. O yüzden mana ve duyusal biçimler birbirlerinin zıddı olmalarına rağmen mana metafizikle alakalı, duyusal ise beş organımız. Manada farklı, duyusalda farklı yani dokunduğunda farklı. O kimsenin şekli şemali karşında manada farklı ama. Zıddı. Birinde dokunamıyorsun ama duyusalda dokunuyorsun. Rüyada dokunamıyorsun veya dokunsan dahi rüyada manada dokunmuş oldun. Konuşuyorsun rüyanda, gerçekte konuşmuyorsun ama rüyanda konuşuyorsun. Birbirinin zıddı mana ile duyunun perdeleri ama ne yapıyor? Yine de o buna rağmen bunları birleştiriyor. Nerde birleştiriyor? Akılda birleştiriyor.

Duyusal idrakin ya da akıl gücünün zıtlıkları bir araya getirmesinin olanağı

yoktur ama hayal için bu imkânsız değildir.

Siz manayı duyusal aleme tecelli ettirmeniz mümkün değildir ama onu hayalde yaşarsınız. Onu hayalde yaşamanız mümkündür. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri der ya “Rüya görürsün, rüyanda diyor, kolunun koptuğunu görürsün. Sabah uyandığında önce elini koluna atarsın, bir bakarsın ki kolu yerindeymiş, derin bir oh çekersin.” diyor. Derin bir oh çekersin. Mana asla duyuya tecelli etmez, akla tecelli eder ama onu hayalde birleştirirsiniz. Manayla duyguların tecelliyatını, onu hayalde birleştirirsiniz. Zıtları bir araya getirişinin hakikatiyle demiş Allah’ı bilme. Allah’ı bilmenin çok yolu vardır. Sufiler demişler ya, nefes adedince Allah’a giden yol vardır. Siz Kur’an ve sünnet yolundan seçin ama. Nefes adedince vardır ama siz Kur’an ve sünnet yolundan seçin. Zıtları bir araya getirişinin hakikatiyle demiş O da Allah’ı oradan bilmiş. Yani zıtlar bir araya geliyor ya. E şimdi de o CERN’ciler buldular öyle değil mi? Ne dediler, kâinat komple zıtlıkların bir araya gelmesiyle oluşmuş. Hatta dünya için ne dediler? Dünya aslında olmaması lazım. Sebep? Zıtlıklardan dolayı. Zıtlıklardan dolayı olmaması gerek diyorlar.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı