17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
Putperestlere putlara tapmaktan vazgeçip de yalnızca Allah’a tapmayı söylemek, halen Allah’a tapmakta olanlara Allah’a tapmaktan vazgeçip de Allah’a tapmayı tercih etmeyi söylemekle aynı şeydir.” KEŞANİ (Anahtar Kavramlar Prof. IZUTSU)
İnsanlar inançlarına sımsıkı bağlıdırlar. İnanca sımsıkı bağlı kalmak iki yönlüdür. Bunu Muhammedîler taklidi imanla, tahkiki iman derler. İnsanların büyük bir çoğunluğu kendi imanlarında taklididir. Neye inandığı önemli değildir ama taklididir. Annesi, babası Müslüman olduğundan çocuk Müslüman’dır. Annesi, babası Hristiyan olduğundan çocuk Hristiyan’dır. Annesi, babası Musevi olduğundan çocuk Musevi’dir. Biz de zaman zaman da hamd ederiz ya kendi kendimize iyi ki Müslüman bir anne babadan doğmuşuz diye. Buna ne kadar hamdedilir, ne kadar hamd edilmez, buraya ben biraz şüpheli yaklaşıyorum. Çünkü anne babadan Müslüman doğan bir çocuk anne babanın Müslüman dini üzerinde oluyor. Ne kadar İslam, ne kadar Müslüman anne baba, o çocuk da o kadar Müslüman, o kadar dindar oluyor. Çocuğun o dini taklidi olmuş oluyor, tahkiki olmamış oluyor. Mesela bu son dönem 100 yılın, 150 yılın veya daha önceki dönemlerde sonradan İslam olanlar önceden İslam olanlardan farklı oluyor. Halbuki onlar sonradan İslam olmuşlar ama önceden İslam onlardan farklı oluyor. Mesela aynı şey kendi kendimize analiz edecek olursak bizim arkadaş çevresi için de geçerli. Bizim arkadaş çevresi böyle mektepten, medreseden yetişme değil ya. Öyle olmayınca bizim arkadaş çevresinin de duruşu farklı oluyor. Bu bütün dinler için geçerli, bütün inançlar için geçerli, bütün inananlar bir şekilde ya taklididir ya da tahkikidir ama inananların büyük bir çoğunluğu taklididir hep. Taklidi iman sahibi bir kimseyi başka inanca götürmek -o çünkü- biraz tabiri caizse körü körüne bağlıdır, o taklitten hiç çıkmaz, ezberlemiştir çünkü. Onun ezberini bozmak çok zordur veya anne babasından öyle görmüştür, onun ezberini bozmak çok zordur. Sufilerin içerisinde velayet yolunda giden sufiler de aynıdır. Biz şeyhimizden böyle gördük derler, onları o taklitten çıkartmak çok zordur ve taklit ede ede gelirler. Taklit lazım mıdır, bir noktada lazımdır, bir noktada lazımdır. İbadetlerin zahiriyle alakalı lazımdır, taklidi komple reddetmek değil derdimiz ama felsefi anlamda o kimse de taklitte kalıyorsa orda da sıkıntı vardır. O yüzden bütün inanç kesimleri kendilerince kendi inançlarını tanrılaştırmışlardır bütün inanç kesimleri. Neye inandığı önemli değildir, o kendi inancını tanrısallaştırır. Kendi inancını tanrısallaştırdıktan sonra onun o tanrısallaşmış olan inancını yıkmak onu değiştirmek mümkün değildir. Bu bütün her şeyde vardır, o yüzden herkesin kafasında kendi oluşturduğu tanrıcıkları vardır kendi oluşturduğu. Mesela bu tanrıcıklar illaki inanç noktasında değildir, insanın kedisiyle alakalı yaşam felsefesini de oluşturur, iş felsefesini de oluşturur, sosyal ilişkilerinin felsefesini de oluşturur.
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
O kendince bir sürü tanrıcık üretir ve kendince bir sürü tanrıcık üreterekten o tanrıcıklarının kendi heva ve hevesinden buyruklarını dinler. Onun kendince keskin köşeleri vardır, vazgeçilmezleri vardır, değişmezleri vardır, vardır da vardır onun. Aslında onlarla uğraşmaktan yorar kendisini ama gerçekte, hakikatte Allah öyle değildir. O yüzden sufilerin Allah inanç felsefesi ile sufi olmayanların Allah inanç felsefesinin arasında hep çatışma vardır. Çünkü sufilerin Allah inanç felsefesi enteresan bir noktadadır. O hiçbir şeye benzemez, atarlar kenara. Biraz basitmiş gibi görünür ama hiçbir şekilde hiçbir tabusu yoktur. O yüzden sufi inanç kesimleri başkaları tarafından inançsız olarak nitelendirilir, kafir olarak nitelendirilir. Aslında baktığınızda, bu meseleyi derinlemesine incelemeye çalıştığınızda önümüze enteresan şeyler çıkar. Mesela Hristiyanlar ve Yahudi olarak nitelendirdiklerimiz gerçekte İslam mıydılar? Evet. Peki, onlar Muhammed-i Mustafa’yı neden kabul etmediler? Muhammed-i Mustafa peygamberdi ve onlar bir peygamberin özelliklerini biliyorlardı. Peygamberin özelliklerini bildikleri halde bakın; bir peygamberin özellikleri, herhangi bir peygamberin özelliği bu. Herhangi bir peygamberin özelliğini bilen inanç sahipleri bir peygamber geldi ve o peygamberi kabul etmediler. Aslında ellerinde bir peygamberlik şablonu vardı, ellerindeki peygamberlik şablonunu o kimsenin üzerine oturttuğunuzda o peygamberlik şablonuna oturdu mu, oturdu. O peygamberlik şablonuna oturduğu halde o inanç sahipleri onu peygamber olarak niçin kabul etmediler? Onlar çünkü taklidi iman sahipleriydi, onların kendi kafalarında kendilerince putçukları vardı, tanrıcıkları vardı, kendi tanrıcık sistemlerine uymadı çünkü o.
insanlık tarihi olarak
Şimdi size daha acı örnekler vereceğim. Bu hepimiz için geçerli, bir kimsenin şeyhi vefat ediyor, öyle değil mi? Şimdi ehli sufinin düştüğü çukurlardan birisi bu. Bir kimsenin şeyhi vefat etti, kimin şeyhi olursa olsun, herkes bu dünyadan göçüp gidecek. Peki onun arkasındaki sufiler yeni gelen şeyhi kabul etti mi? Hayır. Yeni bir şeyhe gitti mi? Hayır. Sebep? Onun kafasında halbuki bir velinin, bir şeyhin nasıl olması gerektiğine dair şablon var mı? Var. O şablon olmasına rağmen gidip bir yerden intisap etti mi? Hayır. Onun şeyhi de aslında onun farklı bir noktada tanrıcığı oldu. Tanrıcık oldu. Bu meselede en fütursuz konuşanlardan birisidir Hazreti Mevlâna. Fütursuz konuşur der ki: “Bağı çöz.” Bu enteresan bir sözdür, bağı çöz. Bu bağı kim atar? Bir kimse kendi kendisine bağ atar ve kendi kendisine bağ ataraktan imanını kemale erdirmez. Kendi kendine bağ ataraktan bir kimse ister sosyal hayatında, ister aile hayatında, ister ticari hayatında, ister dini hayatında, ister dergâh hayatında kendi kendine bağ kuraraktan kendi kendisini çökertir. Bakın, bu Âdem’den beri süregelen bir körlüktür ve bu körlük bütün insanlarda devam eder. Oysa Cenâb-ı Hakk Kur’an’da geçmiş peygamberlerle alakalı hikayeler vardır. Kur’an
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
bize o hikayeleri anlatır, o hikayeleri anlataraktan bizim bağımızı çözmemizi ister. Mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize hürriyeti anlatır, hürlüğü anlatır, bize kesinlikle ve kesinlikle Kur’an ve sünnet bize körü körüne bir bağlılığı öngörmez. Mesela Kur’an bize hep düşünmeye teşvik eder, o insanlar düşündü mü ki der. Sünnet-i Resulullah bize tefekkürü emreder, düşünmeyi emreder ve bizi kendi bulunduğumuzdan öne doğru çıkarmaya çalışır. Mesela Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin sözü olduğu söylenir “Çocuklarınızı yaşayacakları çağa göre yetiştirin, yaşadığınız çağa göre değil.” Yaşayacakları çağa göre yetiştirin. Şu anda da İslam dünyası geçmiş ümmetlerin yaşamış olduğu metal yorgunluğunu yaşıyor ve İslam dünyası -acı bir şey- sufileriyle beraber bunu yaşıyor ve İslam dünyası kendi içlerinde gerçek manada sufi yetiştiremediğinden dolayı bu körlüğüne devam ediyor. Niçin gerçek manada sufi yetiştiremediğini iddia ediyorum? Eğer gerçek manada bir sufi yetiştirmiş olsaydı biz darağacında bir Mansur görmemiz gerekirdi. Ve -dikkat edin- Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri diyor ki: “Mansur bizim sözlerimizi işitmiş olsaydı ilk taşı o atardı bize.” diyor. Bu Mansur’u eleştirmek için değil, bu kendi bulunduğu yeri tespit etme manasında. Siz şimdi İslam dünyasında Mansur bizi duysaydı ilk taşı bize atardı, sözünü söyleyebilecek bir kimse görebiliyor musunuz hatta Hazreti Mevlâna’nın bu sözünü kim dillendirebiliyor şu anda? Siz bu beytini dillendiren bir kimseyi okudunuz mu, gördünüz mü hiç? Bu beyiti dillendirmek dahi zordur; hele bugünkü İslam dünyasında daha da zordur ve bugünkü İslam dünyası da -biz kendi kendimize konuşuyoruz bunu şimdi- bizim Hristiyanlara, İsevilere, putperestlere, değişik inanç sahibi kimselere kızmaya hakkımız yok. Şu ramazan mübarek günde, şu ezan-ı şerifte daha acı bir şey söyleyeyim: İslam dünyası kendince bir sürü putçukların içerisinde çünkü. Bu işin acı tarafı ve İslam dünyasının içerisinde bizler biz kendi kendimize konuşalım şimdi. Bunun içerisinde biz de aynıyız.
O zaman şimdi bir kimsenin kendi içerisinde oluşturmuş olduğu bir Allah kavramı, kendi içerisinde oluşturmuş olduğu. Ben Allah kavramı demiyorum ona, ben ona putçuk diyorum, tanrıcık diyorum ben ona Müslümanlar için. Hepimiz Müslümanız, bak. Hepimiz kendimizce kendi tanrıcığımızı oluşturduk içimizde. Bizim tanrımız canımız sıkılırsa eşimize kızar, bizim tanrımız canımız sıkılırsa çocuğumuza kızar. Bizim tanrımız bizim canımız sıkılırsa annemize, babamıza, akrabalarımıza, komşularımıza, etrafımıza kızar; onları cehennemde yakar. Bizim tanrımız bizi haklı çıkartır, biziz haklı olan, bizden başka haklı olan yok, tanrı bizimle. Çok özür dilerim, her şeyi yaparız, tanrı bizimledir çünkü o tanrıyla biz özel diyalog halindeyizdir. Haksızlık yaparız, hukuksuzluk yaparız, yanlışlık yaparız, eksiklik yaparız ama biz haklıyızdır ve biz oluşturmuşuzdur tanrının çizgilerini. Tanrının özgürlüğü dahi bize
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
aittir, biz istediğimiz kadar tanrı özgürdür, biz çizeriz tanrının özgürlüğünü, biz tanrının özgürlüğünü çizerken de kendi özgürlük alanımızı oluştururuz. Bize ne kadar özgürlük lazımsa tanrıyı o kadar özgürlüğe doğru sevk ederiz biz ve insanların özgürlüklerini de bizim tanrımız belirler. Bakın, dikkat edin! İnsanların özgürlüklerini de bizim tanrımız belirler, bizim tanrımız ezanın Türkçe okunmasını ister, biz ezanı Türkçe okuturuz, bizim tanrımızdır o. Bizim tanrımızdır, bütün insanları göbeğine kadar sakal bırakmakla zorlarız biz. O bizim tanrımızdır, bizim tanırımız öyle emretmiştir, bütün insanlar sakallarını göbeklere kadar bırakacak. Bizim tanırımızdır o, bütün insanlar şu kıyafeti giyecekler. Bizim tanırımızdır, bütün insanlar şu şekle bürünecekler. Bu bizim tanrımızdır, birisi kalkar, Allah sizin kıyafetinizin rengiyle ilgilenmez, derse biz onu taşlarız. Neden? Bizim tanrımız bizim kıyafetimizin rengiyle de ilgilenir çünkü bizim tanrımız bizim kıyafet biçimimizle de ilgilenir çünkü bizim tanırımız senin ne yiyeceğinle ilgilenir, o yüzden sen o kuru fasulyeyi pişirirken onun tanrısına göre pişireceksin.
Bazen küçük şeyler söylerim. Bayanlara, bazen yaparım bayan kardeşlere. Kuru fasulye pişirmeyi bana tarif et, tarif eder o. Derim ki annen baban da böyle yapıyor, değil mi? Evet. Basit bir şey. Hiç farklısını düşündün mü, denedin mi hiç? Hayır. O annesinden gördüğü gibi kuru fasulyeye devam ediyor, onu değiştirmiyor, değiştirecek çünkü tanrısı ona müsaade etmiyor. Ama birisi kalkmış, piyaz yapmış aynı kuru fasulyeden, bildiğiniz piyaz yapmış, yemeğin haricinde bir şey yapmış. Söylesem şimdi bayanlara, desem ki hiç patlıcanlı kuru fasulye pişirdiniz mi? Hepsi de hayır, diyecek, hepsi de itiraz edecek zaten, siz de yemeyeceksiniz ki. Siz de yemeyeceksiniz. Asla. Sizin yemek tanrınız patlıcanlı kuru fasulyeyi kabul etmeyecek çünkü inkâr edeceksiniz. Basit şeyler değil mi? Evet, o sizin hangi tanrıcılıklarla uğraştığınızı gösteriyor. Tanrıcıklar var. Sizin kafanızdaki tanrıcıklar koyuyor sizin önünüze ama içerde ama dışarıda. Mesela kıyafetler herkes tek düze oluyor mu? Moda tanrıcığı önünüze bir şey koydu sizin. Siz onun öyle giyinilmesi gerektiğini, öyle yapılması gerektiğini size söyledi; siz de onu kabul ettiniz. Bütün erkekler bermuda pantolona alıştı mı? Alıştı. Tanrıcıklar öyle istedi. Hiç kendince benim otantik kıyafetim bu deyip de o otantik kıyafetle dolaşan kimseye biz aa onunla dolaşıyor, öyle demiyor muyuz? Evet. Neden? Bizim tanrıcığımız onu kabul etmiyor çünkü. Siz dışarıda birisi ihramla dolaşmış olsa ne yaparsınız? Hepimiz deli demez miyiz ona? Hepimiz deli deriz, öyle değil mi ve kesin onu şikâyet ederler. Sebep, ne oldu? Böyle dolaşılmaz. Neden? Sebep ne? Dinse haram mı? Değil. Bir kimse çuvalın kafasından kesse yanlarından da kesse çuvalı kafasından aşağı geçirse böyle dolaşsa herkes döner, bakar mı o kimseye? Döner, bakar. Bize tuhaf gelmez mi? Tuhaf gelir. O kimse kimliğini alsa resmi daireye gitse resmi dairedeki ona işlem yapmaz. Bakın,
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
bunları çoğaltmamız o kadar fazla ki o kadar çok fazla ki. Bizi yöneten bizim kendi içimizde veya bir başkasının baskın olan bize daha baskın olan bir kimsenin veya kurumun tanrıcığıyla biz hareket ediyoruz. Baskın. Birinci baskın ne? Devlet. Devlet de bir tanrıcıktır. Devlet o kuralı, o kaideyi koyar; tanrıcılığını ilan eder; biz de onun tanrılığını kabul ederiz zaten. Keşani Arabî’den şerh ederken söylüyor bunu. Arabî’yi şerh ediyor Keşani ve Arabî bu manada bugünkü insanlığın gelmiş olduğu bugünkü noktadan çok çok çok çok ileri şeyler söylüyor. Aslında Hazreti Mevlâna sekiz yüz elli yıl olmuş. Dikkat edin! Sekiz yüz elli yıllık bir körlüğümüz var, sekiz yüz elli yıllık. Buna yüz yıl da Arabî’yi koyarsan dokuz yüz elli yıllık. Bin yıllık. Biz bin yıl önce bir söz söyleyen Muhammedî bir kimsenin sözünü bugün anlamaya gayret edenlerdeniz. Biz bin yıl sonra ondan ileri bir söz söyleyememişiz, körlüğümüzü görüyor musunuz? Bin yıl geçmiş üstünden, bin yıl sonra biz ondan daha ileri bir şey söyleyememişiz. Onlar Kur’an ve sünnetten aldıklarını söylediler. Bin yıldır Kur’an ve sünnetten alıp da ondan daha ileri söyleyen bir kimse gelmemiş önümüze ve işin acı tarafı biz onları çözemediğimiz için bataklıkta çırpınıp duruyoruz ve biz onları çözmeye çalışıyoruz ve Keşani’yi Izutsu’dan anlamaya çalışıyoruz. Enteresan bir şey. Hazreti Mevlâna’yı Nicholson’dan anlamaya çalışıyoruz, enteresan bir şey. Mevlâna Mesnevi’si ve Divan-ı Kebir’iyle alakalı ilk incelemeler, ilk araştırmalar Nicholson’da. Bu neden kaynaklandı? Bizim tanrıcılık oynamamızdan. Burada tabi geleneği reddetmek değil derdim ama gerekirse gelenek de reddedilmeli. Geleneğe de sıkı sıkı bağlanmak söz konusu değil, geleneğe de. Ama biz ona da körü körüne bağlanırız.
Şimdi kendimi öne çıkartmak için söylemiyorum. Enteresan bir şey söyleyeceğim, hepiniz evleniyor musunuz? Evet. Evlenmeleriniz de birbirinize benzemiyor mu? Evet. Kız istemeniz, kız vermeniz, kız almanız, düğünleriniz, sünnetleriniz yaşadığınız hayatın hepsi de birbirine benzemiyor mu? Bundan farklı bir şey çıkarsa herkes gözünü dikiyor mu size? Evet. Ve sizi reddediyor mu bütün herkes? Evet. Ve siz bunu kabul ettirebiliyor musunuz? Hayır. Ama kendiniz de kabul etmiyorsunuz bunu, kendiniz de kabul etmiyorsunuz. Bazen soruyorum ya evlenecek kızı olan, gece sen kızını evlendirebilir misin? Hayır. Sebep? Yani ne derler, dersiniz. Örnekliyorum ya bazen. Hüseyin burada şimdi. Hüseyin bizim Mehmet’in kızına bakmaya gitti. Tamam mı? Tamam. Oldu mu? Oldu. Kızı ver bana. Tamam mı kızım? Tamam. Hüseyin tamam mı? Tamam. Hacı Mehmet’e telefon açtım. Hacı Mehmet telefonu aldım, dedim, abicim bu adam geliver ayvazım gidiver tingozum yapacak olursa ben burada dükkânda çalışacağım, benim dükkânda çalışacak zamanım yok, sen kızı nikahla gönder buraya, dedim. Şimdi bunu Hacı Mehmet hiç itiraz etmeden kabul eder, bunda bir sıkıntı yok. Hacı Mehmet’in hanımı kabul eder içi hafiften burkulsa da yine sıkıntı yok ama Hacı Mehmet’in
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
sülalesi bunu kabul etmez, mümkün değil, anamın sülalesi. Aslında Hüseyin’in ailesi de şokta. Onlar da kabul edememişlerdir. Demişlerdir ki ne oluyoruz ya ne oldu ya geldik, bir kız görmeye geldik, şimdi kızı alıp gidiyoruz. Neden? O alışkanlığın ötesinde bir şey çünkü normal değil bu. Neden normal değil? Tanrıcıklar düğün tanrıcılığı var, o tanrıcık hükmetmiş bir kimsenin evlenmesi böyle olacak. Ya nerden hükmettin buna? Kim söyledi? Onun tanrısı söyledi. Neden? Annesi ne der, babası ne der, dedemiz ne der, amcamız ne der, sülale ne der? Nerdeyse sokağın itine de soracaklar ne dersin diye. Evlenen kim? Ben kendim dahi annem bana diyor ki millet ne der? Bana ne dedim milletten. Kıyamet koptu bana ne milletten deyince. E kıyamet koparmayı seviyorum ya ben, kıyameti de kopardım ben. Bu neden kaynaklandı? Biz tanrıcılık oynuyoruz. Nikah iki kişinin arasında. Aldım, verdim. İki tane de şahit diyorum, kabul etmiyor kimse bunu. Bunu hacısı, hocası, şeyhi, alimi kabul etmiyor önce. Olmaz öyle şey. Ya bu kadar. Kitap açıyorum Hanefi’den, istediğini aç, diyorum ya. İcap, kabul, iki şahit hatta diyorum, şahit olmasa da olur. Sonradan şahitlenebilir, diyorum ben Hanefi’ye göre. Olmaz diyor. Neden olmaz diyor? Onun kafasındaki tanrı olmaz diyor çünkü. İman ettiğim Allah dediği, iman ettiğim Peygamber dediği böyle olur; diyor. O olmaz diyor. Bakın, o olmaz diyor. Ya din Kur’an sünnet mi? Evet. İmamların içtihadı mı? Evet. Ya olur diyor. Olmaz. Doğru mu? Evet. Ben diyorum ki zuhr-ı âhiri kılmıyorum ben. Sebep diyorlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kılmamış bu namazı, diyorum. Kılmış mı, diyorum ben. Hayır, diyor. Nerden çıkardın bu namazı o zaman sen, diyorum ben. Bu namazı nerden çıkarttın? Bu sohbeti benden önce dinlemeyenler zuhr-ı âhiri kılıyor muydu herkes. Hala daha kılanlarınız var değil mi? Bunda bir beis yok. Zuhr-ı âhiri kılanlar elini kaldırsın. Baya azalmışsınız ya. Birisi de çıkacak ben hiçbirini kılmıyorum ki zuhr-ı âhiri kılayım, diyecek. Allah, Allah biz de zuhr-ı âhiri soruyoruz.
Şimdi zuhr-ı âhiri kılarken neye göre kıldı? Muhakkak Osmanlı ulemasından birileri bu fetvayı verdi. Ne diye fetva verdiler? Cuma namazının bir yerde toplanılması mümkün değil, tek noktada da olması mümkün değil, kabul olunmama ihtimali var, bütün herkes zuhr-ı âhir kılsın. E kabul olunacak noktaya getir. Bunun mücadelesini vermedi de. Bakın, bunun mücadelesini vermedi. E içtihat et o zaman. Bu içtihat öncedenmiş, böyleymiş, yeni içtihat ediyorum, her yerde cuma kılınabilir, her yerde de cuma kılınması müstehaptır, de, çık. Onu da yapamadı, bir namaz üretti. Yaşadığı gibi inanmaya başladı. E Hanefi’ye göre cumanın tek merkezde kılınması lazım. Şehri bölen bir vadi, bir nehir, herhangi böyle şehri bölen bir şey varsa iki merkezde, üç merkezde kılınabilinir böyle bölen bir şey varsa. İşte ne var Nilüfer Çayı var, Nilüfer Çayı’ndan öteye geçememen lazım. Geçebiliyor musun? Geçebiliyorsun. Düşünebiliyor musunuz Bursa’da cumanın tek merkezde kılındığını?
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
Hayal ya bizimki şimdi. İstanbul’un Avrupa yakasının tek merkezde cuma kıldığını düşünebiliyor musunuz? Cumanın tatil olması lazım o zaman. Cuma tatil olur mu ya, Avrupa ne der sonra bize. Avrupa ne der? O zaman pazar gününün de tatil olması lazım, cumartesinin de tatil olması lazım, o zaman devletin sisteminin değişmesi lazım. Haydi tanrılar duruma el koyması lazım, olmaz demesi lazım. Neye göre olmaz? Kurduğumuz sisteme göre olmaz.
Evet, o zaman putperestlere putlara tapmaktan vazgeçmek demek onlara zulüm. Bir Müslümana nasıl Müslümanlıktan vazgeçmek demek zulümse putpereste de putperestlikten vazgeç demek zulüm. Bir İsevi’ye, bir Musevi’ye de bundan vazgeç demek zulüm. Vazgeç demeyip de onun imanın gerçeğiyle karşılaştırmaktır önemli olan. Ayrı bir tartışma konusu.
Dinler konusunda en hoşgörülü olanlardan YUNUSU unutmayalım.
Yunus’tan daha hoşgörülü olanlar yok mu yani şimdi? Bu da bir bağ. Yunus’un hoşgörülü olduğuna dair kim hükmetmiş? Bir tarafından bak Yunus’a, başka bir yerden bak, Yunus için farklı şeyler de söylersin. Bu da bağ.
(BİZİM İÇİN HER DİN MAKBULDÜR) YUNUS EMRE
Hiç okumadım nerden okunduysa bu? Din denilince farklı bir şey, iman denilince farklı bir şey. Bizim için her din makbuldür dediği zaman karıştı ortalık. Benim için bir kimsenin inanması makbuldür. İnanması makbuldür. Bir kimse çünkü kendince bir din oluşturabilir. Din oluşturmak basit bir şeydir. Bakın, din oluşturmak basit bir şeydir. Oturursunuz, bir din oluşturursunuz. Oturur devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti dinini oluşturur ve tebaası da bunu kabul eder, kabul etmiş vaziyettedir zaten. Oturur devlet, bir din oluşturur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti herkes der ya, dini yoktur, der mesela. Hayır yok, eksik bir söylem. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendine ait bir dini vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir din oluşturur kendince ve bütün tebaaya da bu dini tavsiye eder, söyler. Türkiye laik falan değildir, öyle o kâğıdın üzerindedir. Türkiye’deki muhafazakâr kesim de bağırır, Türkiye laiklik var da dinsiz de. Ya ne alakası var, bak bakalım, dinsiz mi bu devlet? Bal gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini var. Kendi dini var, aynı şey İngiltere için de geçerli, aynı şey Amerika için de geçerli, Almanya için de geçerli, Rusya için de geçerli, bugün dünya üzerindeki bütün devletlerin kendi dinleri var. Hepsinin kendilerince oluşturmuş olduğu tanrıları var, o tanrıların emirlerinde duruyorlar. Bir de uluslararası düzlemde, uluslararası noktada da bir din var. Yani o uluslararası din dairesi zalim bir daire. Ona uymayan herkesi bertaraf ediyor, uymak zorundasın. Ben gülüyorum onlara, boş tartışma diyorum. Mesela anayasada
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin dini İslam’dır, derse her şey hallolacak, bitti sanki. Bakın, her şey halloldu, bitti. İslam olduk birden, ne alakası var. Evet, o yüzen “Bizim için her din makbuldür.” Yunus Emre sözüne katılmıyorum söylediyse. Çünkü bu noktada bizim için her din makbuldür, diyemez Yunus. Sebep? Yunus çünkü Kur’an’a sımsıkı bağlıdır. “Bugün sizin dininizi tamam ettim, sizin dininizi de İslam olarak da seçtim.” dediyse ayet-i kerime onun üzerine Yunus kalkıp da benim için her din makbuldür, diyemez. Allah muhafaza eylesin.
Celâleddin Rumi de dinlerin birliğine sık sık değinir ve tüm vahiylerin iç muhtevaya sahip olduklarını
biçimsel düzenlemelerinin ötesinde aynı göstermek için Fihi Mâ Fih ve Mesnevi’de çeşitli hikayeler anlatır.
Hazreti Mevlâna dinlerin birliği değildir bu, buranın altını çizelim. Hazreti Mevlâna’da inanç sistemlerinin birliği vardır. İnançla, inanmakla din aynı değildir. Bu bağlamda aynı değildir. Neden? Mesela bugün İsevi dinini ele alacak olursak tam bir İsevilik değildir o, Musevi dinini ele alacak olursak tam bir Musevi dini değildir o. Peygamberlerin peygamberlik mesleği ve peygamberlere indirilen vahiy evet bunlar birdir. Bakın, bu enteresan bir noktadır. Biz Âdem ile Muhammed-i Mustafa arasında ne kadar peygamber geldiyse onların peygamberliklerini kabul ederiz, iman ederiz peygamberliklerine ve onlara indirilene de iman ederiz. Bu, din birliği değildir; bu, inanma inanç birliğidir bu. İnanırız biz buna, bütün peygamberlerin peygamberliklerine inanırız, bütün peygamberlere indirilen vahye de inanırız. Bunlar hepsi de bir kaynaktan alınan sudur, bir kaynaktan gelir. Hazreti Âdem’e gelen vahiy ile Hazreti Musa’ya gelen vahiy Allah’tandır. Hazreti İsa aleyhisselama gelen vahiy ile Hazreti Yusuf’a gelen vahiy Allah’tandır. Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya da gelen vahiy Allah’tandır. Bu vahiy birlikteliğidir ki vahyin kökeninde Allah vardır ve vahiy Allah’a aittir. Bu konuda hiç şekkimiz, şüphemiz yoktur. Bütün veliler vahyi tanırlar, bütün veliler vahyi tanıdıkları için vahye tabi olurlar çünkü. Aynı veliler ilhamı da tanırlar, vahyin bir altıdır ilham. İlhamı da Arabî ileri derecede, ileri boyutta alır, onu da vahyin içine koyar çünkü. İlham da vahiydir bir açıdan fakat Müslümanlar burada peygamberlere verilen, indirilen vahiyle velilere indirilen vahyin aynı derecede olmadığını göstermek için velilere indirilene ilham adını koymuşlardır. Velilere indirilen de vahiydir. İşte bu vahiy birlikteliğini kabul ederiz hatta Hazreti Mevlâna Celaleddin Rumi hazretleri der ki: “Peygamberlere indirilen vahye inandın da velilere indirilene neden inanmadın?” Velilere yeni bir kitap indirilmez, velilere indirilmiş olan kitabı anlama olan yolu, velilere indirilmiş olan kitabın tefsiri indirilir; öyle söyleyeyim size. Velilere yeni bir ayet indirilmez; Kur’an ayeti gibi bir ayet indirilmez ama her ilham bu manada bir ağaç gibi bir böcek gibi bir ot gibi bir çöp gibi bir fiiliyat gibi bir eylem gibi bütün yaratılmış herhangi bir şey
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
Allah’ın ayetidir ya ve Allah ayetlerini varlığın üzerinde tecelli ettirir. Velinin de kalbine gelen bu manada ayettir ama Kur’an ayeti gibi değildir, bu bunun altını çizmek lazım. Bir kısım sufi oluşumlar bunu böyle söylerler, bu fakirce doğru değildir bu. O yüzden buradaki hem Yunus’ta hem Arabî’de hem Yunus’tan öncekilerde hem sonrakilerde vahiy birlikteliği vardır. Bunu zaten Kur’an bize hükmeder ki. De ki Musa’ya da indirilene, İbrahim’e de indirilene, İsa’ya da indirilene iman ettik; biz peygamberlerin hepsine de iman ettik; peygamberlerin peygamberliklerine ve peygamberlerin gerçek Cenâb-ı Hakk’tan almış olduğu emirleri ve nehiyleri kabul ettik. Bizim imanımızın bir veçhesi de budur. Zaten bunu kabul ederiz ki imanın şartlarından birisidir. Meleklere iman, peygamberlerine iman ve o peygamberlere indirilen kitaplara iman. Biz buna iman ederiz. Bakın, buna biz iman ederiz ama bizim bu imanımız da taklididir, tahkiki değildir. Celaleddin Rumi hazretlerinin Yunus Emre’nin ve diğerlerinin söz konusu ettiği şey budur, iman birlikteliğidir, din birlikteliği değil. Sebep? Bu size tuhaf gelir şimdi. Din Kur’an ve sünnettir, bir çıt yaşanabilmesi için imamların içtihadıdır. Biz onu öyle çoğaltırız; öyle çoğaltırız ki kendi içimizde. Çoğalttığımız her şey, birilerinin çoğalttığı her şey dinin içerisine girer. Az önce söylediğim meseleler olur. Her çoğaltılan şey dinin içine girer, din kategorisinde algılanır. Dinin içerisine girince hani Hazreti Mevlâna Celaleddin Rumi hazretleri buna atıfta bulunur ya, birisi gelir der ki: “Ey Pir Hazreti Peygamber nasıl kuşak sarardı? Her şeyimi Ona benzettim bir tek kuşağım kaldı, ben nasıl bir kuşak sarayım ki Ona benzeyeyim. O da der ki: Sen Onun sardığı gibi kuşak sararsan tam bir Ebu Cehil olursun.” Çünkü Ebu Cehil’in kıyafetiyle Muhammed-i Mustafa’nın kıyafetinin arasında bir fark yoktu. Müşriklerle Müslümanların kıyafetlerinin arasında bir fark yoktu, kadınların ve erkeklerin. Bir fark geldi sonradan. Ne oldu? Bedir Savaşında bir fark olsun, müşriklerle müminler arasında kıyafet bir ya, bir fark olsun, bir işaret olsun diye Cebrail aleyhisselam ve melekler başlarında sarıkla geldiler. Bir fark oluştu. Bu sefer Müslümanlar, müminler, Bedir Savaşı’ndakiler baktılar ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kafasına bir şey sardı. Onun sardığı gibi sardı bütün herkes ve böylece müşriklerle kendi arasında bir ayrım oluştu. Ayrım burada oluştu, bakın, dikkat edin, Bedir Savaşında. Bayanlar nasıl ayrıldı? Medine-i Münevvere’de bayanlara baş örtüsü emredilince ayrıldı, müşrik bayanla iman etmiş bayanı ayırt eden bir unsur oluştu. O zamana kadar kıyafetlerde bir farklılık var mı? Yok. Bakın, hiçbir farklılık yok. İşte din sonradan ilavelerle oluşa oluşa gelir ve insanlar gerçek Kur’an ve sünnet noktasında değil, sonradan insanların oluşturdukları dini yaşamaya başlarlar. O yüzden dinlerin birlikteliği mümkün değildir. Dinler hiçbir zaman bir olamazlar. Sebep? Yani İseviler dahi kendi aralarında anlaşamamışlar, kitaplarında anlaşamamışlar önce daha. Museviler anlaşamamışlar, kendileri anlaşamamışlar, onlar dahi kendilerince tek
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
din olarak Museviliği oluşturamamışlar. Bu mümkün değil zaten. İseviler de oluşturamamış, bu mümkün değil. E Muhammedîler de oluşturamamış ki zaten, bu mümkün değil tek din oluşması. Bakın, tek din oluşması mümkün değil, oluşturulamıyor bir türlü. Kızacak belki de Müslüman kardeşler bana. Diyecekler ki nasıl oluşturulamaz. İyi, DAİŞ nerden çıktı, bana söyler misiniz? Uzaydan mı geldiler? Ben bunları konuşuyorum, bu sohbeti dinliyor bazıları, son zamanlar ben burada sohbette dillendirince canları sıkılıyor, biz size özelden mail yazıyoruz, siz sohbette bunu dillendiriyorsunuz diye. Hem bir de kızıyorlar hem dinliyorlar, eleştirecekler ya bir de benim küfrüme fetva veriyor. Hani Müslümanlar tek dindi? Onun kafasındaki tanrı bilincine uymadım ben; onun kafasındaki tanrı inanışına, onun kafasındaki dine uymadığımdan dolayı beni dinsiz ilan ediyor. Onun kafasındakine uymadım çünkü ben. Aynı şey.
O yüzden dinlerin birlikteliği değil, imanın birlikteliği inancın birlikteliği. Biz bütün peygamberlere indirilene iman ettik, bütün peygamberlere indirilenlere iman ettik, bütün peygamberlerin peygamberliklerine de iman ettik. Son peygamber Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem ona da iman ettik, Onun getirdiklerine iman ettik, bakın, Onun getirdiklerine iman ettik. Bunun altını çiziyorum. Ben onun getirdiklerine iman ettim, ben onun getirdiklerine iman ettim. Din, Kur’an sünnet. Ben onun getirdiklerine iman ettim. Bazen kardeşlere, arkadaşlara derim ya arkadaşlar Kur’an ve sünnete uymayan bir halim, durumum, size anlattığım bir şey varsa beni uyarın. Kur’an ve sünnete uymayan bir durumum varsa beni uyarın. Ya filanca imamın içtihadına uymamışım, uymamışımdır ya. Uymamışımdır. Uymak zorunda mıyım? Din mi o? Yanlış anlamayın, ben Hanefi içtihadının üzerinde yaşamaya gayret ediyorum. İbadetlerimi öyle yapmaya çalışıyorum, öyle mezhepsiz falan değilim yani ama benim kendimce bir hayatım var, ben kendimce hayatımı yaşıyorum. Hanefi mezhebine göre seyahate çıkınca namazları cem etmek yok, ben cem ediyorum, saklamıyorum bunu da. Ben seyahate çıkınca cem ediyorum namazları, benim hayatım öyle kolay oluyor. “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız.” Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerinin oğlu Abdullah diyor ki: “Biz 23 sefer seyahate çıktık, 23’ünde de namazları cem etti.” diyor. Biz beraber 23 sefer seyahate çıktık. 23 sefer seyahat etmişler, 23’ünde namazı cem etmiş. İmam-ı Azam hazretleri bir tek Arafat’ı ve Müzdelife’yi kabul etmiş, evet ama benim hayatım bunu götürmüyor. Geçen gün birisi orucun cezasıyla Şafiî’ye göre dedim, cinsel ilişkiye girdiysen 61 tutacaksın, öbür türlü bir güne bir gün, dedim birisine, kaldı telefonda. Dedim, böyle olması lazım, ben böyle biliyorum ama yine de sen sohbeti takip et, ben fırsatım olursa bakayım, sana cevap vereyim perşembe günü, dedim. Gerçekten öyle. Hanefi’ye göre bir kimse orucu kasten
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
yediyse 61 tutacak, Şafiî’ye göre 61 tutmayacak. İmam-ı Şâfiî de sonuçta mezhep imamı o da şeyi almış. Sahabe geliyor, yandım ya Resulullah, diyor ya. Neden? Ben cima ettim. 61 tutacaksın, diyor cima ettim deyince tutamam diyor. Ne geldiyse benim başıma bu oruç yüzünden gelmedi mi, diyor. Yani adam oruca dayanamamış zaten, kadınsız yaşayamamış. Millet kızıyor ona. Ben diyorum, ne güzel bir şey, adam kadınsız yaşayamamış. Maşallah sübhanallah. Bizde bu büyütülür mesele. Bir de başka taraftan bak ya. İmam-ı Şafiî diyor ki: O 61 tutacak, öbür türlü kasten bir kimse orucu bozarsa o 61 tutmayacak, bir güne bir gün, diyor. Enteresan bir ictihad. Şafiiler dahi bilmiyor bunu. O yüzden dinle alakalı mesele farklı, imanın kemale ermesi imanla alakalı şey farklı.
Yunus’a göre sufi hangi ibadeti isterse edebilir çünkü gerçek mümin bu ibadet aracılığı ile yaradan nezdinde geçerli tek ibadete her zaman ulaşır. Derviş şekillere ve zahiri kanaatlere önem vermez.
Evet, bu noktada sufi anlayışı ibadetlerde tekilliği değil, renkliliği kabul eder. Bu farz ibadetleri reddetmek olarak algılanmasın. Biz farz ibadetleri reddetmeyiz, farzları yerine getirmeye çalışırız, din bize bunu emreder ama bir şeyde biz takılı kalmayız. Bir kimsenin gönlüne hoş gelen bir ibadet vardır, birisi oruca karşı çok sevgilidir, oruçla kendi kendisini yakinleştirmeye çalışır. Vesilelerle yaklaşınız. Birisi namazdadır, birisi oruçtadır, birisi haçtadır, birisi sadakadadır, birisi tebessümdedir, birisi zikirdedir, birisi anne babaya iyiliktedir yalnız bunların hepsi de o kimsede az miktarda temel olarak vardır ama bir şeyde mahirleşir, öyle söyleyelim. Sufiler böyle bir şeyde mahirleşirler. O sufi topluluğa baktığınızda hepsi de bir renkte farklılaşmış, rengini parlatmış, rengarenk görürsünüz. O kesrette vahdet odur. Herkes bir şeyde uzmanlaşır. Bir şeyde uzmanlaşır, bu güzel bir şeydir. O bir şeyde uzmanlaşanları siz bir yere topladığınızda bir bütünlük arz eder. O yüzden benim sufi anlayışımda herkesi bir konuda uzmanlaştırmak yoktur. Gerçek sufi bu değildir zaten. Herkes kendi istidadında, kendi renginde uzmanlaşır. Kemalât o kimseyi kendi renginde uzmanlaştırmaktır. Herkesi tek bir sarığa bağlamak sufilik değildir. Herkesi tek tip bir kıyafete bağlamak, tek tip bir noktaya bağlamak sufilik değildir. Herkesi tek tip bir kitaba bağlamak, herkesi tek tipe bağlamak asla benim inancım ve dinim değildir. Yok. Benim değildir o. Çünkü herkesin fıtratı, anlayışı, kavrayışı, tavrı, tarzı, kültürü kabul edelim etmeyelim; farklı bir noktadadır. Öyle olunca biz onu tek tipe götürmemiz o kimseye zulümdür, o şahsa zulümdür, o bireye zulümdür, bu sufilik değildir. Bütün bayanlar ders esnasında beyaz örtü takacak. Nerden çıkardın bunu? Nerden çıkardın? Din olarak Kur’an ve sünnetse Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinde böyle bir hadis okudun mu? Hayır. Nerden çıkardın kardeşim bunu? Bütün erkekler şu renk sarık saracak. Nerden çıkardın sen bunu? Bütün
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
erkekler şu renk giyinecek. Nerden çıkardın kardeşim sen bunu? Bana söyle, nerden çıkardığını söyle bunu. Yok. Bütün herkesin sakalı şöyle olacak. Nerden çıkardın kardeşim sen bunu? O zaman burada tek tipcilik, tek renklilik, değil; çok renklilik, çok tiplilik. İşin en zor kısmı da bu zaten. Bir küpten rengarenk kumaşlar çıkartmak. Mahir olmak o.
Hani Hazreti Mevlâna’nın bir İsa küpü var ya İsa küpü metaforu. İsa aleyhisselam boyacılığa başlıyor, gidiyor, çıraklık yapıyor. Ustası geliyor; bu yeşil, bu kırmızı, bu beyaz, bu siyah, bu sarı. Bu küpler bu renklere boyar. Bunları sarıya, bunları yeşile, bunları kahverengiye, bunları şu renge, boyayacaksın. Kumaşları, elbiseleri sıralıyor; küpleri de söylüyor. İsa aleyhisselam 13,14 yaşında, 15 yaşında. Bütün kumaşları alıyor, hepsini bir küpün içerisine koyuyor. Akşamüstü geliyor ustası ve mal sahipleri. Boyadın mı, diyor. Evet, diyor. Hani nerde? Küpün içinde hepsi. Oğlum hepsini ayrı ayrı boyayacaktın, nasıl olur, diyor. Müşteriye diyor, sen ne istemiştin, senin elbisen neydi, neydi senin boyanacak olan? Yeşildi elbisem, yeşile boyanacaktı. Küpün içerisine elini sokuyor, onunki yeşil çıkıyor. Al, diyor, aradığın yeşil bu senin. Senin neydi? Kırmızı. Al sana kırmızı. Senin neydi? Siyah. Al sana siyah. Senin neydi? Kahverengi. Al sana kahverengi. Bir küpten rengarenk kumaşlar ve elbiseler çıkıyor. Bir küpten İsa metaforu. İsa aleyhisselamın küp metaforu, ben öyle nitelendiriyorum onu. Bu muhteşem bir şey. Bir dergâhtan rengarenk insanların oluşması. Herkesin kendi kıyafetleriyle. Kendisi ya o kendisi. Bakın, o kendisi. Kendin ol, hürriyet bu. Kendin ol ya, bırak ne renk giyersen giy, bana ne ya. Bizi de eleştiriyorlar ya, nerden buldunuz o renkli tennureleri? Ya adam rüyasında görmüş, diyorum ben, bakıyor şimdi. Rüyasında görmüş deyince rüyayı inkâr edecek. Ediyor zaten. Ya adam rüyasında hep böyle. Ne görecek? Giyeceği tennurenin rengini de görmüş, sana ne. Yok, beyaz olacak tennuresi. Neden? Neden? Mevlevilikte beyaz. Hazreti Mevlâna’da var mı? Tennure bile yok Hazreti Mevlâna’da. Hazreti Mevlâna sema edeceği zaman dur ya, rengini de beğeneyim, üzerimde bir tennure olsun, ayağımda mesh olsun, belimde kuşağım olsun, elif namesi olsun. Ne alakası var kardeşim. Allah dedi, yürüdü, sema etti. Rengini mi düşündü, şeklini şemailini mi düşündü? Yürüdü, gitti. Sonradan din oluştu. Ne oldu? Şu kadar adım atılır, böyle boyun kesilir, şöyle yan dönülür, şöyle çark edilir, şöyle şunu yapılır, böyle bunu yapılır. Sonradan oluştu. Sonradan. Oldu din. Semahaneye böyle girilir, böyle çıkılır, böyle adım atılır. Siz bunu yapmıyorsunuz, siz bunu etmiyorsunuz. Kardeş sen et ya, sen et, işte meydan senin. Sen et. Devr-i veled yapmıyorsunuz, yapmıyoruz. Nerdeyse biz semazen kıyafetini de atacağız, nasıl oluyorsa öyle sema edeceğiz, çıkacağız biz. Yok. Din oluşmuş. Allah muhafaza eylesin.
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
İslam dininde ibadet yelpazesi geniştir. Olmazsa olmazdır. Namazın farziyeti, orucun farziyeti, haccın farziyeti, zekâtın farziyeti gibi. Eyvallah. Bunları boş geçmek, es geçmek değil amma ve lakin çeşitliliği kabul etmek, çok renkliliği kabul etmek ve birinin öyle bir rengi varsa o rengini reddetmemek. O rengini reddetmemek, onu kabullenmek, bu da onun rengi. Bu onun bu konuda uzmanlık alanı ya, o bu konuda hassas. Eyvallah.
Gökyüzünde İsa ile Tur dağında Musa ile
Elindeki asa ile çağırayım Mevlam seni.
Derdi öküş Eyyüb ile gözü yaşlı Yakub ile
Ol Muhammed Mahbub ile çağırayım Mevlam seni.
Eyvallah. Bütün peygamberlere
iman ettik, bütün peygamberlerin getirdiklerine de iman ettik. Bakın sufiler bu konuda öyle enteresan öğretiye sahiptirler ki ben bazen derim ya, sufi öyle bir noktaya gelir, onu geçmiş peygamberlerden birisi öğretiye alır, geçmiş peygamberlerden birisi onun piri olur. Onun makamının yükseleceğine işarettir bir peygamber onu öğretiye aldıysa. Eğer İsa aleyhisselam aldıysa bunu örnekleme, ölçüt olsun diye söylerim ya. İsa aleyhisselam aldıysa o kemalâta doğru yürüyecektir, onun manevi olarak yolunun açılacağına işarettir. Biz kabul ederiz. Biz peygamberlerin bütün peygamberliklerini kabul ederiz. O kimseyi önce şeyhi manen başlar eğitmeye, sonra pir efendilerden birisi gelir, onun eğitimiyle ilgilenir, aynı o pir efendilerden birisi onun eğitimiyle ilgilenirken aynı geçmiş peygamberlerden birisi de onunla ilgilenmeye başlar. Bu yolun hakikatidir. Biz bunları kabul ederiz hep. A bu Musa aleyhisselammış, biz onu kabul etmeyiz, demeyiz. Bu Âdem aleyhisselammış, biz onu kabul etmeyiz, demeyiz. Hatta öyle olmalı ki dervişliğin ilk yıllarında ilk başlarında Âdem aleyhisselamla o yol başlar almaya. Bu enteresan manevi bir eğitim, terbiyedir. Bunları açık açık konuşmaz hiç kimse, söylemezler de. O sufiye ilk eğitimi veren, ilk onunla ilgilenen peygamberlerin içerisinde Âdem aleyhisselamdır çünkü varlığın insani olarak başlangıcı ve peygamberlerin zuhura erme noktasında birincisidir. O yüzden o dervişe Âdem aleyhisselam ilk önce ilk öğretileri verir. Dervişin istidadına, gelişmesine, kendisini geliştirmesine, yol yürümesine göre ona göre ikinci veya üçüncü bir peygamber devreye girer. O yüzden özellikle üzerinde dururum ben, biz bütün peygamberlerin peygamberliklerine iman ettik ve o peygamberler bize bir şey söylemiş olsa kabul ederiz. Bizim için peygamberlerin ve peygamberlik mesleğinin en yücesinde oturan Muhammed-i Mustafa’dır sallallahu aleyhi ve sellem. Peygamberlik mesleğinin başlangıcı ve sonudur. Daha Âdem henüz
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
yaratılmamışken Hazreti Muhammed-i Mustafa peygamber idi ve peygamberlerin, nebilerin sonuncusudur. Biz ondan sonra da hiçbir peygamber, nebi, hiç kimseyi tanımayız; kabul etmeyiz bunu da. Bakın, bunu tanımayız, kabul de etmeyiz ama Hazreti Âdem ile Hazreti Muhammed-i Mustafa arasında adı bilinsin, bilinmesin, ne kadar peygamber varsa kabul ederiz. Öyle peygamberler var ki hiçbir kitapta ismi yok, enteresan. Bunlar zikir halakasında gelirler, zikrederken gece yarısından sonra çok az insan oturuyor zikrediyor ama o zaman zikrederken gelirler, muhakkak bir irtibat kuran olur. O size rüyanızda, halinizde ben peygamberim dediyse sakın ha onun peygamberliğini kabul edin. Şeytan hiçbir zaman ben peygamberim, diyemez çünkü hiçbir zaman. Orda, burada konuşanlara bakmayın siz; onlar hakikatten uzak insanlar. Bir kimse rüyasında veya halinde, zikrullah esnasında veyahut halaka-ı zikirde veya kendi başına zikrederken, yolda giderken nerde olursa olsun bir zat gelir de ona ben peygamberim derse ona onun peygamberliğini kabul edeceksiniz. Siz okuduklarınızı biliyorsunuz bir tek. Enteresan. Evet, okuduklarınız peygamber mi peygamber. Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri doğru mu? El-hak doğru. İman ettik mi? Evet. Ama bir kısmı geçti onların Kur’an’da. Biz net olarak kaç tane peygamber geçti insanlık tarihinden, bilmiyoruz. Öyle peygamberler var ki insanlık tarihinde hiç tanınmıyor. Üç beş tane inananı olmuş, öyle peygamberler var insanlık tarihinde, hiç inananı olmamış. Öyle peygamberleri var Cenâb-ı Hakk’ın, size enteresan gelir. Onlar Hayy’dır, hayattır, ayet-i kerimesi var ya. Evet Hayy’lar, hayattalar. Cenâb-ı Hakk onlara farklı farklı yaşam biçimleri takdir etmiş. Biz hayatı sadece dünya hayatı, ahiret hayatı, işte mahşer, cennet, cehennem hayatı olarak görüyoruz; biliyoruz. Değil. Bunlar işin ana temelleri. Öylesine hayat standartları var ki farklı farklı hayat standartları var Cenâb-ı Hakk’taki hayat standardı son mu bulur? Belki de her hayat standardına, her hayat perdesine bir peygamber görevlendirmiş. Öylesine farklı peygamber hayatları var ki Allah hepinize de göstersin. Bir kimse kaç tanesini görebilir, kaç tanesini bilebilir, bilemiyorum. O yüzden sakın ha sufi kardeşler, derviş kardeşler sakın ha rüyanızda, halinizde -genelde rüyada böyle bir şeye itiraz edemezsiniz de- eğer rüyanızda böyle bir şeye itiraz ediyorsanız kemale ermemiş imanınız. Dikkat edin bu konuda! İmanı kemale ermeyen bir kimse, bir peygamberden gelen öğretiyi veya bir peygamberi reddeder rüyasında. İmanı kemale ermemiştir. İmanı kemale eren bir kimse, kim peygamberim diyorsa kabul eder onun peygamberliğini. Kim peygamberim derse. Sakın ha sonradan çıkan bu soytarılarla alakalı değil bu sözüm ha. Hani var ya, ben nebiyim, yok ben resulüm diyen. Bunlar soytarı, bunlar bunlarla alakalı değil benim sözüm. Geçmiş insanlık tarihiyle alakalı. Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya gelinceye kadar. Allah bizi affetsin.
Arabî bu konuda biraz ikili oynar. Ya sufiler ikili değildir, çok yönlüdür ya,
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
çok yüzlüdürler.
Siyasi ve ekonomik durumlarda gayri Müslimlerle ilişki kurulmamasından
uzak durulmasını isterken,
“Bütün suretleri kabul edecek bir hale geldi kalbim.
Ceylanların otağına döndü.
Keşişlerin manastırına
Puthaneye döndü.
Tavaf edenlerin Kabe’sine
Tevrat levhalarına
Kur’an sayfalarına
Ben “aşk” dinin müntesibiyim.
Aşk bineği hangi yöne götürürse benim dinim, imanım orada.
Aslında böyle inanır!
İşte dediğim şey buydu. Din ile imanın arasında farklılık bu. Birisinin imanını kabul etmek, imanla alakalı bir şeyi kabul etmek ile dini kabul etmek farklı bir şeydir. Bakın, iman ile dini kabul etmek ayrı bir şeydir. Mesela bir İsevi’ye sorarım ben, İsa aleyhisselamı rüyanda hiç gördün mü? Görmedin. Ben kendi içimden derim, bu imanında kemale ermemiş. İmanında kemale ermiş olsa İsa aleyhisselamı rüyasında görürdü. Buradan kendinize de pay çıkarın. İmanınızda kemale ermiş olsaydınız Muhammed-i Mustafa’yı görürdünüz. Hayy. Ayet diyor ki: “Diridir.” Bir Musevi’yle karşılaştığımda diyorum ki gördün mü Musa aleyhisselamı? Hayır. İmanında kemale ermemiş. Uyanığın birisi sordu, sen gördün mü, dedi. Evet, dedim ben. Kaldı bu şimdi. Biz bütün peygamberlere iman ettik, dedim. Bu bakıyor şimdi. Tercüman da tercüme ediyor, görmediğimiz peygamberlere neden iman edelim, dedim. Bütün peygamberlere iman ettiniz Âdem aleyhisselamla Muhammed-i Mustafa’ya kadar. Ne kadar peygamber geldiyse hepsinin de suretlerini görmeniz lazım.
Sufi kardeşler bütün peygamberlere iman ettiniz. Bütün peygamberlere iman ettiyseniz Âdem aleyhisselamla Muhammed-i Mustafa arasında ne kadar peygamber geçtiyse hepsinin suretlerini bir tamam görmeniz sizin imanınızın kemale erdiğine işaret. Meleklerin varlığına iman ettiniz. Melekleri rüyanızda veya
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
imanınızın kemaline
halinizde görmeniz işaret. Eğer Cebrail aleyhisselamı gördüyseniz bütün melekleri görmüş gibi oldunuz. Hadi size kolaylık olsun. Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı gördüyseniz çünkü suret-i maneviyatında bütün peygamberler saklıdır. Onun suret-i maneviyatında bütün peygamberler saklıdır. Bütün melekler Cebrail aleyhisselamın suret-i maneviyatında saklıdır. Eğer bir kimse sahabelerin içerisinden Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh hazretlerini rüyasında gördüyse onun da suret-i maneviyatında bütün sahabeler saklıdır. Eğer bir kimse Âdem aleyhisselamı da görürse Âdem aleyhisselam insanlığın ve peygamberliğin babasıdır zahir noktada. Onda da bütün peygamberlerin sureti saklıdır ama bütün peygamberlerin kemalâtı Hazreti Muhammed-i Mustafa’da saklıdır. Sureti Âdem aleyhisselamda saklıdır ama maneviyatının ve suretinin tamamı Hazreti Muhammed-i Mustafa’da saklıdır. O yüzden bir kimse Hazreti Muhammed-i Mustafa’yı -sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini- görürse bütün peygamberleri görmüş gibi kabul edilir. Bir kimse rüyasında Kur’an okursa rüyasında Kur’an dinlerse halinde Kur’an okursa halinde Kur’an dinlerse bütün kitapların maneviyatı Kur’an’da saklıdır. Kur’an’ı severse bir kimse -Kur’an ayıdır Ramazan- ona ayet-i kerimelerin okunması lazım, o ayet-i kerimeyi okuması lazım. Kur’an’da bütün kitaplar saklıdır. Kur’an’ın içerisinde de Fatiha’da saklıdır. Bir kimse de rüyasında, maneviyatında, halinde Fatiha’yı bir tam olarak okursa huzurda onun da Kur’an’la alakalı hikmetin veya kitaplarla alakalı hikmet onda saklıdır. Fatiha-ı şerife bu kadar önemli bir ayet-i kerimedir. Şifadır, rahmettir, berekettir, lütuftur, ikramdır, ihsandır Fatiha-ı şerife. Hastalıklara devadır Fatiha-ı şerife çünkü bütün kitapların anası hükmündedir Fatiha-ı şerife. Bir kimse onu da rüyasında halinde maneviyatında okursa bir tamam harikadır. Sufiliğin manevi işaretleridir bunlar. Başına bir sarık sardın, üstüne bir cübbe giydin, hemen böyle sufi olunmaz, öyle sufilik yok. Hemen gittin; bir şeyhin elini, ayağını öptün. Bir titredin, sufi oldun. Yok öyle bir şey, öyle bir şey yok. Hemen tek renk örtüyü taktın, tek renk mantoyu giydin veya çarşafı giydin sufi oldun, yok öyle bir şey. Sufilik maneviyat, mana. Mana, mana. Bu da neyle mümkün? Öyle ele geleni yersin, dile geleni dersin. Hep Yunus’tan bugün konuştuk ya. Böyle dervişlik dursun, sen derviş olamazsın. Olamazsın. Allah için yaşamaktır sufilik. Allah bizi onlardan eylesin.
O yüzden Arabî de, Hazreti Mevlâna da bütün sufiler gerçek manada din ile -buradaki dinden kasıt sonradan oluşturulan oluşan manzumeler- din ile imanı ayırt ederler. Mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu konunun çok üzerinde durur. Neden? Sonradan çıkarılan her şey bidattır. Derim ya, bu namazı nerden çıkardın kardeşim sen? Üniversiteye giriş namazı ya. Yok böyle bir şey, nerde yazacak, filancanın kitabında varmış. Yok böyle bir şey kardeşim,
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
üniversiteye giriş namazı mı olurmuş. Yok evlenme namazı. Ne alakası var kardeşim ya. Evlenme namazı diye namaz mı olurmuş? Yok, var. Kim dedi? Bizim şeyhimiz filanca dedi veya onun şeyhinin şeyhi dedi. Yok böyle bir şey. Allah muhafaza eylesin. Ama biz ne kadar yok dersek diyelim… Bir kimse kendince bir tarz oluşturabilir, onun tarzıdır, kabul ederiz biz onu ama o din değildir. Bakın, o din değildir. Bir kimsenin kendince bir kuru fasulye pişirme tarzı var ya, eyvallah. Elleme, pişirsin adam, bize ne ya ama onu bize illaki dayatırsa böyle pişecek diyorsa yok böyle bir şey. Bu da onun gibi bir şey. Allah bizi muhafaza eylesin.
Buraya kadar dinlerin çeşitliliği, dinler arası hoşgörü saygı vs. fakat soru
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir makale sorunun kaynağı.
“Kendine gel… Gayb sırlarını bilmezsin sen, ümidi kesme, elemlenme.
Perde arkasında gizli oyunlar var!”
Sorumuz şu GNOSTİSİZM (sırr-ı hakikat)
Gnostisizm geniş bir öğretidir ve özü itibariyle bir inançtır. Bu inanca göre
bütün dinler bir kabuktur ama aynı özü taşırlar.
Gayrıdır her milletten Şu bizim milletimiz. Hiçbir dinde bulunmaz. Din ve diyanetimiz
Gnostik inanç eski Yunan dinine girip ORFİZM
Eski Mısır dinine göre HERMETİZM
Eski Zerdüşt dinine göre MAZDEKÇİLİK ve Yahudiliğin içine girip Mesih beklentisi hareketle İsa hikayesini yaratmış ve HRİSTİYANLIĞI kurmuştur. Bir bölüm Alevi de bu inanca sahiptir.
Bu inanç yapısı gereği karşılaştığı diğer inancın içinde hareket eder. Karşılaştığı inancın öğretilerinin aslında bu inancın zahir kısmı olduğunu, özü olmadığını, batın olan özü kendilerinin bilip öğrettiğini iddia eder.
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
Biraz önce Yunus’tan bir şey paylaştık “BİZİM İÇİN HER DİN MAKBULDÜR.”
ile BİZİM İÇİN HİÇBİRİ MAKBUL DEĞİLDİR (alıntı) aynı anlamda mıdır?
İslamiyet içinde gnostik bir görüş, (inanç) bir mezhep var mıdır? Tasavvuf
bunun neresindedir?
Muhammedî tavırda gnostik inancı yoktur. Bu Muhammedî tavra gelinceye kadar insanlar kendi dinlerini bir başkasının üzerine dayatarak yürümüşler. Kendi dinlerini bir başkasının üzerine dayatarak yürüdüklerinden dolayı orda insanlar gnostik inancı oluşturmuşlar, bunu kabul ediyorum. O baskı, o zulüm, dindarların baskısı bunu Kur’an da beyan eder ya hahamlarla alakalı, Musevilerle alakalı. Musevi hahamların yaptıklarını Kur’an bahseder. Kendi dininin dışında hani sohbetin başında tanrıcıklar oluştururuz, tanrı oluştururuz, onun bir dini vardır, o dini dayatır. Devletler bu konuda çok öndedir, devletler kendi dinlerini dayatırlar veyahut da etken unsurlar kendi dinlerini dayatırlar. Kendi dinlerini dayatan bu etken unsurların içerisinde insanlar kendi canlarını, mallarını, ırzlarını, namuslarını, akıllarını koruyabilmek için ondanmış gibi görünerekten hakikate ermeye çalışırlar; bu böyledir.
Şimdi bunu böyle söylerken bugünkü Müslümanların da tavrı budur yalnız. Bugünkü Müslümanlar da dünya üzerinde ondanmış gibi görünürler hatta görüntünün haricinde ondandırlar, devşirilmişlerdir. Bunun içerisinde sufi görünümde olanlar da vardır; ondanmış gibi görünme, oradan görünme, ondan olma. Bu geçmiş dönemlerde etken unsurlar dindarların üzerinde böyle oluşturunca bu hiç bitmedi, hiç tükenmedi. Bu etken unsurlar dindarların üzerinde bu baskıya devam ettiler. Çünkü etken unsurlar kendi inanç sistemlerini ve kendi inanç da değil, din sistemlerini kurgularlar. Çünkü bu din sistemini kurgularken devletin yapısı, ekonomisi, siyaseti, askeriyesi aynı zaman da uluslararası siyaset, uluslararası askeri, siyasi, ekonomik dengeler bir din oluşmasını gerektirir onlar için. Ve böyle olunca gnostisizm dedikleri hikmeti saklama, hikmeti aramaya çalışma, hikmeti bulmaya çalışma ve bu öğretiyi de elden ele, dilden dile aktarma. Bu noktada her dinin kendi içerisinde oluşmuş metafizik oluşumlar. Tarikatların çıkış noktası, bütün dinlerdeki tarikatların çıkış noktası. Saklı gizli herkesin inancı öyle olmasına rağmen kıyıda, köşede, kuytuda, bir yerde toplanıp farklı şeyler konuşmak, farklı inanç sistemini oturtturmak. Cüneyd-i Bağdâdî’nin tevhidle alakalı veya sufilikle alakalı ışıkları köreltip sadece orda konuşacağı zaman kapıyı pencereyi örttürüp bulunanlara. Bunlar oluştu, Müslümanların içerisinde de oluştu. Müslümanlar da sahabe döneminden sonra gerçek inançlarını yaşayamadılar bilhassa Emeviler döneminde. Emevi hanedanlığı insanları gerçek dinin üzerinde yaşamalarını
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
istemedi, hanedanlık sıkıntı yaşayacak yoksa. Mesela İslam’da devlet başkanı seçimle geliyor. Hazreti Ebu Bekir Efendi’miz seçimle, Hazreti Ömer seçimle, Hazreti Osman seçimle Hazreti Ali Efendi’miz seçimle. Hazreti Ali Efendi’mizden sonra seçim kalkıyor, kılıçla. Kim? Muaviye. Ardından oğlunu atıyor. Hazreti Hüseyin Efendi’miz onun seçilme tarzına ve tavrına karşı çıkıyor. O gerçek imanın ve dinin temsilcisi diyor ki olamaz. Böyle seçilmemesi lazım, böyle olmaması lazım. Ne olacak? Seçim olacak diyor. Seçim olacak çünkü Muaviye’nin de devlet başkanı olması dinen sıkıntılı ve sakıncalı. Bakın enteresan. Sonradan gelen bir kısım ulema böyle kılıç zoruyla ele geçiren bir kimsenin hak olduğuna fetva vermişler. Bakın, devleti kılıç zoruyla askeri bir şekilde ele geçirmeyi hak olarak fetva vermişler. Neden bu darbeciler çıkıyor meydana? Neden çıkıyor? Neden İslam’ın içerisinde silahlı gruplar çıkıyor? Dinin kendi özünde hareket edilmediğinden dolayı bu fetvalardan dolayı çıkıyor ve siz o fetvaları değiştiremiyorsunuz ve siz diyemiyorsunuz kardeşim silah zoruyla değiştirilecek olsaydı Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Mekke’de silah zoruyla eline kılıcı alır, savaşmaya başlardı. O peygamber değil miydi ama Muaviye’nin hanedanlığına fetva çıkarılacak ya, Yezid’in hanedanlığına fetva çıkarılacak ya. Muaviye’den sonra olacak olan oluşacak olanların hanedanlıklarına fetva çıkarılacak ya ve o günkü o fetvayı verenler o siyasi ve ekonomik askeri baskının altında o fetvayı verdiler ya, bütün Müslümanları o fetvaya uydurmaya çalışıyorlar şimdi. İslam dünyasında enteresan şeyler var. İşte ne oldu İslam dünyasının içerisinde? Gnostik yapılanma da oluştu. Ne zamandan sonra oluştu? Muaviye’den sonra oluştu. Ben İslam’da bu yoktur, derken Hazreti Muhammed-i Mustafa’dan kaynaklanıyor bu. Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya peygamberlik Ona tebliğ edildi, tebliğ edilir edilmez o peygamberliğini saklamadı. Peygamberliğinin üzerinden getirilmiş olan hikmet-i hakikati de saklamadı. Ne yaptı? Cenâb-ı Hakk Ona emretti, dedi ki: “Akrabalarını topla, hepsine de yemek ver, hepsine de peygamberliğini ilan et, hepsine de Allah’ın bir olduğuna, Allah’ın var olduğuna, gerçekten Allah’a iman edilmesi gerektiğini söyle.” Bunu söyledi, gnostik bir yapılanma değil bu. Enteresan nokta burası zaten. Bu fakirin meşhur sözüdür; tebliğ etmek, söylemek, mesajı vermek açıktır. İslam dininde kapalı bir şey yoktur. Kabul edilmezsen taşlanırsın, taşlanmayı göze almayan hakikate doğru yol almasın, bıraksın herkes gibi, kumda oynasın kınanmayı göze almayan. Ayet-i kerimede ne diyor? “O iman edenler, o inananlar o aşıklar o hakikate ram olmak isteyenler kınanmaktan korkmazlar. Müminin en önemli özelliği kınanmaktan korkmazlar.” O zaman o kimse gerçekten imanını, inandığını açıkça söyler. Taşlanacakmış, kınanacakmış, hapse atılacakmış, içeri girecekmiş, dışarı çıkacakmış, başına bir çorap örülecekmiş, ona bakmaz, o inancını yürüyecek, inancını söyleyecek. Gnostik yapılanma İslam için uygun değildir ve Muaviye zamanından
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
sonra o gnostik yapılanmayla alakalı insanlık tarihinde eski bir kültür var. O eski kültürle beraber Muaviye zamanından sonra gnostik yapılanma oluşmuş. Mesela Şia’nın içerisinde İsmailliye, İsmailiyenin içinden çıkma Bâtınilik, Bâtıniliğin içinden çıkma Fatimilik. Bunların hepsi de içinden çıkmadır ve hala daha bunlar daha devam eder daha gnostik yapılanma olarak. Şu anda da İslam dünyasının içinde vardır bunlar, bunlar yok değildir. Ne kadar doğrudur, hakikate yakındır, değildir, bu ayrı bir tartışma konusu. Ama mesela İsmaliye mezhebi Şia’nın içerisinden çıkma gnostik bir yapılanmadır. Onun içerisinde de Bâtınilik çıkar. Batinlilerin içerisinden Fatimilik çıkar, devam eder. Türkiye’deki Alevilerde de vardır bu. En son ölen gazeteci vardı, Hacı Beştaşı Veli’ye gömüldü, neydi onun adı? O Türkiye’deki Alevilerin içerisinde gnostik yapılanmanın piri hükmündeydi. Türkiye’nin bir kısım Alevilerde bu yapılanma var ama bunlar böyle bildiğiniz Tokat Çorum veyahut da Tunceli Alevileri gibi o oluşumun içerisinden değil, bu bunlar daha farklı. Onlar Hazreti Mevlâna’yı da bu yapılanmanın içinde görüyorlar zaten, Şems-i Tebrizi’yi de bu yapılanmanın içinde görüyorlar ama ben onu kabul edenlerden değilim.
İslam başlangıç noktasında da sonra da sahabe döneminde de böyle bir yapılanmaya ihtiyaç duymadı ama Emeviler’den sonra böyle bir yapılanmaya ihtiyaç duyuldu. Çünkü Emeviler bir din oluşturdular, oluşturmaya çalıştılar kendi saltanatlıklarına ait. Ve o saltanatlıklarına ait o oluşturmuş oldukları şeyler baskıya zulme dayalıydı ve Müslümanlar kendilerince bunun içerisinde böyle bir yapılanmaya gitmiş olabilirler.
Tasavvuf bunun neresindedir?
Ehli tasavvuf zaman zaman bu dış dünyadaki din baskısından kurtulmak için içine kapandığı zamanlar olmuştur. Bu insanlık tarihi içinde ben ehli tasavvufu sadece ben Muhammedî tavırdan almıyorum Âdem aleyhisselamdan itibaren alıyorum. Bu dış dünyanın baskısından dolayı zaman zaman içine kapanmış, zaman zaman kendi dairesinde kendilerince böyle bir şey yürütmüş, hakikati korumuş, muhafaza etmiş. Elden ele, dilden dile bunu aktardığı zamanlar olmuş. Eyvallah. Bu bana ait bir analiz olsun. Şimdi de dünya üzerindeki ehli tasavvuf, Müslümanlar gerçekten tam olarak inançlarını anlatabiliyorlar mı? Bunu kendimden örnekleyerek söyleyebilirim, hayır. Bunun anlatılmasını bende kısıtlayan şey karşındaki insanların bunları anlamakta, kavramakta güçlük çekeceğine dair. Bir şeyden korktuğumdan değil. Ben bunu zaman zaman kenarından, kıyısından çıkarıp anlatıyorum. Mesela size devamlı hadis okuyun, dememin bir sebebi bu. Çokça hadis okuyun, çokça hadis okuyarak hadisleri de kendi hayatınıza hem fikri noktada hem de eylem noktasında oluşturursanız hakikate doğru yol alacaksınız. Bu mezhepsizlik değil, bu yolsuzluk
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
değil, en güzel yol Muhammedî yoldur. Anlayışınız değişecektir; tavrınız değişecektir ki değişiyor kardeşler, arkadaşlar. Bu konuda sizi kötüleme noktasında değilim. Allah bizi affetsin. Yol yürüyoruz sonuçta muhakkak ayet ve hadisler okuyarak, arkadaşlara anlatarak. Az önce anlattım örneğin: 15 Temmuz’da bir kimse darbe yapmış olsaydı ona itaat etmek zorunda kalacaktınız Hanefi mezhebinin içtihadına göre. Biliyor musunuz bunu? Darbecilere itaat Hanefi mezhebinin içerisinde içtihat var, fetva var. Neden? Muaviye darbeyle geldi, Yezit darbeyle geldi. Muaviye saltanatı darbeye devam etti, saltanata devam etti, darbeyle geldi, devleti ele geçirdiler. Bunu dışarıdan ya Amerika darbeyi yaptırdı. Kardeşim bizim içimizde de var bu. İçtihat orda duruyor mu? Diyanet mesela bu içtihadı kaldırabiliyor mu şimdi? Kaldıramıyor. Kitaplarda duruyor mu bu? Duruyor. Getirin, size ben bir sürü bu konuda fetvaları çıkartıvereyim. Hazreti Osman radiyallahu anh hazretlerine de darbeciler gelip şehid etmediler mi Onu? Hazreti Osman radiyallahu anh hazretlerine darbe yapmaya kalkanların arkasında Muaviye yok muydu? Bazen sohbette diyorum ya; beş bin tane, silahlı, tam teçhizatlı, Muaviye’ye bağlı askeri personel komple ordu geldi. Medine’nin dışında konuşlandı, çadır kurdu. Çadır kurdu. Medine-i Münevvere’de Hazreti Osman radiyallahu anh hazretlerinin evi ve hükümeti, devleti, yönettiği yeri muhasara altına aldılar. O çapulcular da Medine’nin dışında çadır kurdular. Toplamda altı yedi bin tane asker -silahlı çapulcu grubu diyorum onlara- bakın, çapulcu. Hepsi de hepsi de geldiler, Hazreti Osman radiyallahu anh hazretlerinin yönetiminden rahatsız olduklarından dolayı elleri silahlı bekliyorlar orda. Hazreti Osman radiyallahu anh hazretlerini devirmek için. Bu kimin gözetiminde yapılıyor? Muaviye’nin de askerleri Medine’nin dışında. Beş bin tane, tam teçhizatlı. İsteseler o çapulcuları siler, süpürürler. Hiç hareket etmediklerinden dolayı Muaviye ve askerlerini sorumlu tutuyorum Hazreti Osman’ın şehadetinden. Doğrusunu Allah bilir, beni ilgilendirmez ama sen Hazreti Osman’ı halife olarak kabul ettiysen ve halife devletin başkanı da muhasara altındaysa seninle sana bağlı bir askeri güç personel var ise sen onların üzerine yürütmüyorsan onu sen darbeye çanak tutuyorsun kardeşim. Bu da benim kendi içtihadım, kendi analizim, hesabım Allah’a. Ne oldu Hazreti Osman radiyallahu anh hazretleri şehid olunca? Onlar da Şam’a döndü çünkü gerçekleşti istenen ama orda bir hesap edemediği Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinin feraseti ve sahabenin Ona olan sevgisiydi. Sonradan iki tane o Hazreti Ali Efendi’mizi seçen sahabeler döndüler geriye tekrar Muaviye ama iş işten geçti. Enteresan bir şeydir bu. Seçimle gelmesi lazımdı. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali radiyallahu anh hazretleri seçimle geldi. Sonra ne oldu? Muaviye askeri gücüyle devletin başına oturdu. Kendisinden sonra da Yezidi atadı ve ne yaptılar? O günün uleması buna fetva verdi.
Evet, meseleyi toparlıyoruz. İslam dininde, gerçek başlangıç noktasında, Muhammedî noktada böyle bir gnostik yapılanma yok. Sonradan oluşmuş mu? Evet. Tasavvuf bunun neresinde? Zaman zaman ehli tasavvuf bunun belirli yerlerinde olmuş. Bunu inkâr etmek mümkün değil.
17 Haziran 2017 Tarihli Sohbet
Koyun beni Hak aşkına yanayım.
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım?
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.
(Bu yazıdaki her şey alıntıdır.) Allah razı olsun.
Pir Sultan Abdal
O yüzden evet, ehli tasavvufun içerisinde zaman zaman böyle gnostik yapılanmalar olmuş. Şimdi de böyle bir gnostik yapılanma zahiri olarak var mı? Olduğunu zannetmiyorum ama manevi olarak insanların bazıları bulundukları nokta ve daire ortamında bunları açık açık anlatamayabilirler.
Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Sünnet, Şeyh, Aşk, Vahdet, Hamd, Kâbe, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı