Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes III ·

Nefes III — 30 Nisan 2016 Sohbeti

Nefes III — 30 Nisan 2016 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES III • 9/19

Nefes III — 30 Nisan 2016 Sohbeti Hakkında

30 Nisan 2016


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

30 Nisan 2016 Tarihli Sohbet

İnsanlar bu dünyada Hakk’ın aynadaki görüntüleridir ama bu görüntüler

ölümden sonraki ahirette ters döndürüleceklerdir.

Berzah: İçin dış, dışın da iç olduğu bir alemdir. (Prof. Chittick Faith and Pratice Of İslam s:99)

Şeyh şöyle açıklar: Bu dünyada Hakk’ın kalplere tecellisi asla durmaz. Bu sebeple insanın fikirleri ilahi tecelliden dolayı değişime maruz kalır ve Allah ehli olanlardan başka hiç kimse bunun nasıl gerçekleştiğinin farkında değildir.

Bu dünyadaki yaratılışın batın boyutunda düşüncelerin çok çabuk değişmesi gibi ahiret aleminde bu kadar çabuk ve hızlı değişir. İnsanların ahiretteki yaradılışı buradakinin tersine çevrilecektir. (Fütuhat III 223/3)

Arabî olunca rahat oturmak lazım, biraz böyle bir derin nefes almak lazım, böyle bir kendini toparlayıp dikkat etmek lazım, odaklanmak lazım. Öyle normal değildir Arabî sohbetleri. Bak kafadan çarpıyor böyle, insanı alıp götürüyor bir taraftan bir tarafa

Ben sevgilinin sevgilisiyim, ah bir bilseniz!

Sevgi de bizim sevgilimiz, ah bir anlasanız!

Eğer benim niyetimi anlarsanız

Yüce Allah’a hamd ediniz.

Biliniz! Niçin çevremdekiler sözlerimden yüz çevirdiler?

Çünkü benim sözlerimi anlamaktan çok uzakta onlar.

Niçin açık seçik gösterdiğim şeylere gözlerini kapadılar?

Ve varlığımdaki sevgilimi görmediler.

Sevmedim ben nun halkından hiç kimseyi.

Anlayınız, hayır hayır! Varlığımdan başka kimseyi

İlahi niteliklere büründüğümden beri, O’nun zuhur yerine döndüm.

Evet, tam öyle oldum, öyleyse bana bağlanınız.

Ben Allah’ın ipiyim yaratılışınızda, bunu iyi biliniz.

Öyleyse kul olarak hizmete koyulunuz, kapıma geliniz.

Zeynep’i, Nizam’ı ya da İnan’ı

Seviyorum dersem o zaman iyi anlayınız ki

Bu bir simgedir, eşsiz ve sonsuz güzel

Ki ardında çok değerli ve yaldızlı bir giysi var.

İşte ben, onu giyenin üzerindeki giysiyim.

O giysiyi giyen kimdir bilinmez.

O giysinin içinde vaktiyle HALLAC’ın dediği var.

Öyleyse geliniz, neşeleniniz, sevininiz.

Aşk hayatına yemin olsun ki

Ne zaman O’nu müşahede etsem

O gelir önümde belirir sizi müşahede edeyim diye.

Göz göremez Allah’ı olduğu gibi

Her an her durumdadır, fakat yok gibidir sanki. (M. İbn ARABİ Kitabü’l-

Fenai fi’l Müşâhede)

Arabî’yi okunmaya çalışanlar genelde Mesnevi’den faydalanırlar ve Mesnevi’den bu manada açılım aralar bulurlar. Buna hemen Mesnevi’den bir dem vuracağım:

“Ben her toplulukta ağladım, inledim. İyi hallilerle de eş oldum, kötü hallilerle de. Herkes kendi zannınca dost oldu bana, içimdeki sırlarımıysa kimse aramadı. Benim sırrım feryadımdan uzak değil fakat kimseye canı görmeye izin yok.”

Aslında ben sevgilinin sevgilisiyim. Sevgili: Allah. Ben Allah’ın sevgili kuluyum, Allah’ın sevdiğiyim. Ben Ona aşığım, O da bana aşık. Arayan bulur, bulan tanır, tanıyan sever, seven âşık olur. Allah cevap veriyor: “Ben de ona âşık olurum.” Allah’a kim âşık olursa Allah da ona âşık olur. Kim ona yüz adım gelirse o, ona bin adım gelir. Kim ona bin adım gelirse o, ona koşar. Ben sevgilinin sevgilisiyim. Allah da onu seviyor. “Allah’ın sizi ne kadar sevdiğini merak ediyorsanız -hadis-i kudsi-sizin Allah’ı ne kadar sevdiğinize bakın.” Eğer siz Allah’ı öylesine çok seviyorsanız öylesine çok seviyorsanız bilin ki O sizin sevdiğinizden çok, çok, çok fazla misliyle sizi seviyor. O çünkü Rahman’dır, o aynı zamanda Rahim’dir. Onun rahmeti gadabını sarmıştır, rahmetinin sarmadığı hiçbir şey yoktur. O zaman kulun bir damlasına karşılık o sayısız damla verir, senin gece yarısı akıttığın bir damla gözyaşının karşılığında sayısız lütuflar verir. Hani, “Kim beni bir cemaat içerisinde zikrederse onu daha hayırlı bir cemaat içinde zikrederim, kim beni nefsinde zikrederse ben de onu kendi zatımda kendi nefsimde zikrederim, kim beni zikrederse bende onu zikrederim.” O zaman kim Ona sevgili gibi yaklaşırsa O da ona sevgili gibi yaklaşır, hem de misliyle yaklaşır. Hatta misliyle yaklaştığından dolayı kim Ona bir adım attığında Onun aşk girdabına girer. Kim Onun aşk girdabına girerse zaten kendi aşkını unutur, kendi muhabbetini unutur, kendisini unutur artık, her yerde Onun aşkının tecelliyatını yaşar. Onun aşkının tecelliyatını yaşadığından dolayı onun kendisi kalmaz. Sadece ve sadece Onun aşkının ve sıfatlarının tecelliyatı kalır. O yüzden Sevgi de bizim sevgilimiz, ah bir anlasanız! Buradaki sevgi, duygudur. Bu

duygunun temel olarak sahibi Allah’tır. Sevgi de bizim sevgilimizdir. Allah’ın sevmesi de bizim sevgilimizdir. Bizim sevmemiz de bizim sevgilimizdir. Biz sevmeyi severiz. Sufiler topluluğu sevmeyi severler. Eğer bir sufinin içerisinde, kalbinde bir nefret var ise o henüz daha sufi olmamıştır. Eğer sufinin kalbinde sevgiden başka bir şey kalmaz ve sufiden nefret çıkmaz. O yüzden derim, küfretmek sufinin işi değildir. Kalbi kararan kimselerin işidir. Hakaret etmek kalbi kararan insanların işidir, sevgisizlik kalbi kararan insanların işidir. Sevgisizlik sufinin işi değildir. Allah’ı sevenlerin iş değildir. Allah’ı sevme iddiasında bulunanların üzerinden sevgisizlik akmaması gerekir. Eğer üzerinden sevgisizlik akıyorsa gaflettedir, şeytaniyettir, nefsaniyettir, hızla tövbe etmesi gerekir. Allah muhafaza eylesin.

Eğer benim niyetimi anlarsanız

Yüce Allah’a hamd ediniz.

Eğer bu noktada bir velinin Allah sevgisini anlarsanız Allah’a hamd edin. Bir velinin Allah’a olan aşıklığını anlarsanız Allah’a hamd edin. Bu çünkü büyük bir nimettir. Bir velinin sevgisini ve aşıklığını anlamak binlerce cilt kitaba bedeldir. Çünkü onu anlamak Allah’ın sevgisini anlamak, Allah’ın merhametini, rahmetini, lütfunu, ikramını anlamaktır. Çünkü velinin üzerinden tecelli eden sevgi, Allah’ın sevgisidir. Bunu anlayan kimse Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarına mazhar olmuş, sıfatlarının tecelliyatını seyreden, hayretten hayrete geçen kimse demektir.

Biliniz! Niçin çevremdekiler sözlerimden yüz çevirdiler?

Aşıkların sözleri bu manada âşık olamayanlara ters gelir. Sevgiden konuşan, muhabbetullahtan konuşan Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i hakikatinden konuşanları ancak ilm-i hakikate ram olanlar anlarlar; o yüzden sufileri seven çok yoktur. Sufileri herkes sevmez, herkes sevemez. Sufileri herkes kabul edemez, herkes kabullenmez, herkes sıraya geçer küfür fetvası vermek için, herkes sıraya geçer onların bir eksikliğini göstermek için, herkes sıraya geçer onları nasıl kosayla biçelim diye, herkes sıraya geçer sözlerinden alalım da bir tane küfür fetvası çıkaralım, alnına çakalım diye. O yüzden sufiler çok sevilmezler. Eğer bir sufiyi çok seviyorlarsa o gerçek sufi değildir, o hakikati konuşmuyordur. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri vefat ettikten sonra anlaşılmış ve sevilmiştir. Sağlında herkes -çok af edersiniz, çok özür dilerim- lutiliğine varıncaya kadar fetva vermişlerdir ve Hazreti Şems’i öldürmek için Hazreti Şems’i kovmak için bütün dervişler ayağa kalkmıştır, Hazreti Şems’i kovmak için Konya’dakiler ayağa kalkmışlardır, bizim Mevlâna’mızı elimizden aldı diye. Yine aynı şekilde Hazreti Mevlâna kendi zamanında değeri anlaşılmamış, kendi zamanında sevilmemiştir. Buna Abdülkadir Geylani hazretleri de dahildir, sürgüne gönderilmiştir Mısır’a. Bu, Ahmed er-Rufai hazretleri için de

geçerlidir; bu, Hacı Bayram için de geçerlidir. Hacı Bayram-ı Veli hazretleri için siyasetçilere, günün padişahına olur olmadık bir sürü sözler söylenmiş ve koca Beyazıt Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin tekkesini tabiri caizse basmıştır. O der ki “Bana karşı mürid toplarmışsın?” Toplar bütün müridleri, hiç cevap vermez. “Kim bana tabi olacak?” der “Bu kılıcımın altına kim yatacak, kim candan geçti?” der. Herkes durur. “Şeyh Efendi kafayı yedi herhalde, ya belliydi böyle olacağı zaten, hayalliyordu kendi kendine bir şeyler söylüyordu.” Bir tane erkek derviş çıkar. “Efendim ben Allah için size bağlandım, bu canı vermeye razıyım.” Katar çadırın içerisine onu, elinde kılıç kan damlaya damlaya gene çıkar. “Yok mu başka?” der. Bir kadın çıkar. “Ben üstadım.” Götürür onu, içeri katar, yine kan damlayan kılıçla çıkar. “Yok mu başka bana canıyla teslim olan?” Bir buçuk kişi. Döner. “Haşmetlim biz iki buçuk dervişiz.” der. Biz iki buçuk dervişiz sözü oradan kalır. Şeyh değil, iki buçuk dervişiz, der. Sonradan anlaşılır ki içerde koyun boğazlamıştır. Hep zamanın siyasileri, çok enderdir, çok enderdir, onlar erdemli insanlardır, gidip bir velinin elini öpüp dizinin dibinde durur. Çok erdemlidir onlar. Onlar da aslında evliyadandır, siyasetçi de değildir o. Bir velinin terbiyesine girip elini öpmek siyasetçi değildir. O yüzden sufilerin sözleri nefislere acı gelir. Sufilerin hakikati nefislere tatlı gelmez. Nefse acı gelir ve kendince ters gelir onlara, bırakıp giderler, nefslerine ağır gelir çünkü. O yüzden bizim Oktay’ın dediği gibi: “En iyi şeyh ölü şeyhtir.” Neden? Nefsine ters gelecek bir şey söylemez. Sen kendi kafandan o şeyhi konuşturursun, kendi kafandan o şeyhi konuşturup kendi heva ve hevesine tabi olursun. Ondan sonra da oturursun dersin ki biz rüyamızda görüyoruz, bize şöyle diyor, böyle diyor, kılıcı şöyle keskin, kılıcı böyle keskin. Harika. O zaman kılıcı Abdülkadir Geylani hazretlerinden daha keskin değil ya, o zaman Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinden daha keskin değil ya. Ne yapmaya silsileyi takip ettin ki? Evet. Çünkü insanlar o velilerin sözlerini ve hallerini anlamaktan uzaktırlar, perdelidirler. Dünyaya karşı muhabbetleri olduğundan bir türlü o perdeyi açamazlar, aşamazlar ve aslında sıfatsal olarak zahir olan bütün her şeyi görmekten uzaklardır. Çünkü bir velinin üzerinde tecelli eden Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıdır ama o kimse o sıfatları görmemek için iddia eder, inkâr eder, sırtını döner. Alemde zuhur eden, alemde tecelli eden Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıdır ama insanoğlu bunu görmek istemez; bunu görmekten uzaktır. Avamdır çünkü. Ve varlığımdaki sevgilimi göremediler. Hani onunla konuşur, onunla yürür, onunla bakar, onunla düşünür ya. Ama bu velinin üzerindeki Cenâb-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatını görmek istemediler, görmediler. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerinde tecelli ediyordur ya, aynı müşrikler ne diyorlardı? “O da bizim gibi bir insan, o da bizim gibi içiyor. Madem Allah bir peygamber gönderecekti, neden bir melek yiyip göndermedi?” Çünkü bizim gibi yiyen, içen bir kimsenin biz peygamberliğini ve

veliliğini kabul etmek istemeyiz. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri Mesnevi de der ki “Sen onu kendin gibi görürsün. Sakın ha! Edepsiz olma onun gibi kendin gibi görme.” Hatta başka bir yerde der ki “O seninle hoş sohbet edip senin seviyende konuşuyor, sakın ha onu kendin gibi görme. O Allah’ın velilerini, o Allah’ın dostlarını kendin gibi görme edepte, saygıda kusur etme; yanlış davranma.” der. Aynı şey Hazreti Muhyiddin-i Arabî hazretleri diyor ki “Benim varlığımdaki yani benim üzerimde tecelli eden Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarını görmek istemediler.”

Sevmedim ben O’nun halkından hiç kimseyi.

Anlayınız, hayır hayır! Varlığımdan başka kimseyi

Onun halkından dediği hâlk ettikleri. Ben Onun hâlk ettiklerini sevmedim, ben Onun hâlk ettiklerine âşık olmadım, ben Onun hâlk ettiklerine karşı kendimi onlara vermedim. Ya? Ben Onu gördüm her yerde. Onun her tarafta sıfatlarının tecelliyatlarını izledim ve her sevdiğimi O diye sevdim ve her sevdiğimi, her gördüğümü O diye gördüm ve Onun sıfatları olarak gördüm. Onun hâlk ettiği bir şeyi, hâlk edilmiş bir şeyi karşıdaki bir şey olarak ona değer verip ben onu sevmedim. Ya? Her tecelli eden her fiiliyatta Onun fiiliyatını Onun sıfatını gördüm. Gerçekte Onu sevdim. Bir arkadaşı severken gerçekte Onu sevdim, bir dostu severken gerçekte Onu sevdim, bir kadını severken gerçekte Onu sevdim, bir çocuğu severken gerçekte Onu sevdim, bir ağacı, bir çiçeği severken gerçekte Onu sevdim, işittiğim, bir güzel kokuyu koklarken gerçekte Onu kokladım. Duyduğum, söylediğim, tattığım, bu duyu organlarıyla ve kalbimle her ne yaşadıysam her ne gördüysem her nereye baktıysam onun sıfatlarının tecelliyatını gördüm. Ben hayvanlar gibi olmadım, ben eşekler gibi olmadım. Hayvanlar gibi şehvete düşmedim. Ben kadını severken dahi onun Cemal sıfatının tecelliyatını gördüm, ben kadınla konuşurken dahi onun Kelam sıfatının tecelliyatını gördüm, ben dostumla konuşurken onun Veli ism-i şerifinin tecelliyatını gördüm, ben bir müminle konuşurken onun Mümin ism-i şerifinin tecelliyatını gördüm. O yüzden hiç kimsenin yüzüne hakaret edemedim, bütün yüzleri Cemalullah olarak gördüm, o yüzden hiç kimsenin yüzüne tüküremedim çünkü bütün yüzleri Cemalullah olarak gördüm, Cemalullah’ın bir tecelliyatı olarak gördüm. O yüzden Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri yasakladı. “Hümeze ve lümeze” dedi. “Sakın mimiklerinizle bir başkasını terbiye etmeyin, sakın mimiklerinizle bir başkasını korkutmayın, sakın mimiklerinizle bir kimseyi alaya almayın.” dedi çünkü bütün yüzlerde Cenâb-ı Allah’ın Cemal sıfatı tecelli ediyordu. İşte sufi ahlakı bu olması gerekirken sufiler bu ahlaktan uzaklaştıkça, insanlıktan uzaklaştıkça, insanların içerisinde vahşet, delalet, insanların içerisinde korku, zulüm hâkim oldu. Ve düşünebiliyor musunuz; bir sufi, bir sufi asla ve asla mimikleriyle hiçbir yüzü alaya almaması gerekirken hepsi de

ahlaksızlık çukuruna döküldü gitti ve dünya ne yazık ki acımasız bir hale geldi ve bu ahlak noktasında olan kimseler asla velileri ve sufileri sevmediler. Asla. Gerçek manada sevemediler, nefislerine acı geldi, nefislerini hoplattı, zıplattı, nefislerine zor geldi. Uzaktan sevmek aşkların en güzeli dedi, herkes uzaktan sevmeye çalıştı. Yakında olmak ince bir edep istiyordu, yakında olmak ince bir ahlak istiyordu, yakında olmak farklı bir hal istiyordu. Her daim uyanık olmak, her daim istim üzerinde durmak, her daim ona karşı kendisini her daim belirli bir çizgide tutması gerekiyordu. Buna güç yetiremeyenler uzaklaşıp gittiler. Anlayınız, hayır hayır! Varlığımdan başka kimseyi. Çünkü kendi varlığına baktığında Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının tecelliyatını görüyordu hem zahiri hem batıni. O sıfatsal tecelliyatın mükemmelliğini yaşadığından dolayı diyordu ki, ben bu manada kendi varlığıma baktığımda sıfatlarının tecelliyatını gördüğümden gerçekte onu sevmiş oluyordu.

İlahi niteliklere büründüğümden beri, O’nun zuhur yerine döndüm. Ben ilahi sıfatların tecelliyatı olduğumdan beri Onun zuhur yeri, o her daim zuhur eder. Ben her daim Onun zuhurullahı oldum, zuhurulgâhı oldum, tecelligâhı oldum. Neden? Ben Onun sıfatlarıyla sıfatlandım. Burada ilahi nitelikler diye çeviren çevirmiş, buradaki bu Onun ilahi sıfatlarına büründüğümden beri. İlahi sıfatlar. Onun sıfatıyla sıfatlanmak. O cömerttir, cömertleri sever, cömert olmak. Bunun gibi. O cud ehlidir, cud ehli olmak. Cud ehli olmak ne demek? İstemeden vermek. Cömert ne demek? İsteyene vermek demek. Cömert, isteyene verendir; cud ehli, bir yerdeki sıkıntıyı görüp istemeden verendir. Bu, Allah’ın ahlakıdır; sırrıdır. Bunun gibi. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, Allah’ın sıfatlarının üzerinde tecelli etmesini görmek. Af sahibi olmak, merhamet sahibi olmak, rahmet sahibi olmak, yakın dairene daha fazla rahmet sahibi olmak, er-Rahim. Muin olmak, yakın olmak her şeye, latif olmak, insanların içinde bu noktada lütufiyeti üzerinde bulundurmak. Allah gerçekte kendi sıfatlarını sever. Allah’ın seni sevmesi, Onun sıfatıyla sıfatlanmandandır. Ne kadar Onun sıfatıyla sıfatlanırsan o kadar seni sever. Çünkü sen Onu seviyorsan Onun sevdiği hale gelmek istersin. Sevginin ruhanileşmesi sevenin sevdiğini memnun etmek için onun isteklerini yerine getirmesidir. Bu ruhani sevgidir. Tabii sevgi nedir? Annenin çocuğunu sevmesi gibidir. Tabii sevgidir; ağacı, böceği, çiçeği sever insan. Tabii sevgidir, adam karısını sever, kadın da kocasını sever. Tabii sevgidir bu. Bu herkes her şeyi sevdiği gibi herkes her şeyi sever. Bu tabii sevgidir, buradan çıkıp ruhani sevgiye yükselmeye başlayınca seven sevdiğini memnun etmek için uğraşır. Seven sevdiğini memnun etmek, razı etmek için uğraşır. O zaman sevdiğinin halleriyle hallenir, sevdiğinin istediği gibi olur. Sevilen sevene oradan kalk buraya otur, deyince kendi kendine düşünmez, neden beni buraya oturtup oradan kaldırdı? Ruhani sevgide sevilenin raziyetliğini aramak vardır. Müminler Allah’ı ruhani bir

sevgiyle sevmeye başlayınca Onun razılığını ararlar. Sen neyi seviyorsan onu seveyim, sen neden razı oluyorsan ben de ondan razı olayım, senin razı olduğun hal ile hâlleneyim. Ben o yüzden karı koca arasında veyahut da seven sevilen arasındaki insanlar ilişkilerinde bunun tam olarak gerçekleştiğini görmem, gülerim içimden. Bir kadın kocasına aşıktır sözde ama der ki: Aşkım ben seni çok seviyorum, buraya gelir misin? Aşkım seni çok seviyorum diyen kimse sevdiğinin kapısının önünden ayrılmaz. Ne demek buraya geliyor musun? Bir kimse sevme iddiasındaysa kendisi yoktur, sadece sevdiği vardır. Bu kendisi yoktur ne demek? Onun kendi isteği, arzusu, üzerindeki tecelli eden sıfatları, nefes alıp vermesini dahi o, sevdiğine bağlar. Der ki, şimdi nasıl nefes alıyor acaba, bende onun gibi nefes alayım. Onun kalbi ne zaman atıyorsa benim de o zaman atsın. Rabıta eder, bekler, elini kalbinin üzerine koyar, kalbini sıkıştırır, ritmini bozar. Sadece onunla aynı ritimde atması için. Eğer ritmini ona bağlayamazsa o sevgide kemale ermemiştir. Nefesini sevdiğine bağlar, o nefes alıp verirken o da nefes alıp vermek ister. Bekler yanında, nefesini tutar, o ne zaman nefes alıp veriyorsa o da o zaman nefes alıp vermeye başlar. O ne zaman ağzına lokma götürürse o da o zaman götürür. O ne zaman çorbadan bir kaşık alıyorsa o da o zaman bir kaşık alır. O ne zaman bir lokma yediyse o da o zaman bir lokma yer. O hangi adımını attıysa o da o adımını atar. O ne düşünüyorsa onun düşüncesine rabıta eder, onun düşüncesini yakalar, onun kalbindekini yakalar. Der ki, ben onun kalbine girmeliyim, onun kalbinde ne hissettiğini görmeliyim, onun kalbinde ne duyduğunu görmeliyim. Onun kalbindeki isteği arzuyu, onun kalbindeki hissi, onun kalbindeki ilmi, onun kalbindeki aşkı, onun kalbindeki muhabbetullahı yakalamalıyım. Onun kalbinde olmalıyım çünkü onun kalbi Allah’ın zatının sıfatlarının tecelligâhıysa ve ben de o kalpte duruyorsam Musa gibi, Musa’nın Tur-i Sina’da beklediği gibi beklemeliyim. Çünkü onun kalbinin dehlizlerinde, onun kalbinin derinliklerinde O tecelli edecektir ve O “Bak şu dağa.” dediğinde, dağa baktığında sen de bayılacaksın onun içerisinde. Musa’nın yanında duranlar nasıl Tur-i Sina’ya tecelli ettiğinde bayılıp kaldıysa sende sevdiğinin kalbinde dur, sen o sevdiğinin kalbinde dururken O sıfatsal olarak tecelli ettiğinde sen de bayıl, kalbin bir daha hiç ayılmasın. Öylesinedir bu sevmek. Öylesine sevemiyorsan hiç olmazsa seviyormuş gibi yap.

İşte bu ruhani sevginin perdeleridir. O ruhani sevgiye dalan kimseler ancak sevdiklerini düşünürler, ancak sevdiklerinin razılığını düşünürler, o yüzden onu razı edeceğim diye onu razı etmek için gayret gösterirler. O yüzden Ona sevdaya düşerler, farzlarıyla Ona yakın olmak isterler. O yüzden nafilelerle yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak, yaklaştıkça yaklaşmak ve Onun bütün sıfatlarının üzerinde tecelli ettiğini görüp hayretten hayrete, hayretten

hayrete, hayretten hayrete, geçmek isterler. İşte o yüzden Hazreti Pir diyor ki, “Allah’ın ilahi sıfatları benim üzerimde tecelli edip Onun nazargâhı, Onun tecelligâhı olduğum yere döndüm ben.” Çünkü bende kendime ait hiçbir şey kalmadı. Benim düşüncem kalmadı, benim fikrim kalmadı, benim olan hiçbir şey kalmadı, çünkü öylesine yaklaştım, öylesine yaklaştım, öylesine yaklaştım, O beni sevdi, O beni sevince içine alıverdi. Bütün her şeyimi ne yaptı, kendi üzerine aldı. Ne dedi Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya? “Sen atmadın, ben attım. Siz öldürmediniz, ben öldürdüm.” dedi. Bütün her şeyini kendi üzerine aldı. Her şeyini kendi üzerine aldı. Çünkü Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendinden hiçbir şeyi yoktu, ayet-i kerimeyle de çaktı dedi ki “O heva ve hevesinden konuşmaz, benim sözümü söyler.” Sonradan gelen, 1400 yıldan sonra gelen, nice ahmaklar kalktılar, Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin tertemiz hadislerini ve sünnetlerini reddettiler. Ahmak ki ahmaklar hepsi de! Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın maneviyatını tanımaktan uzaklar. Onsuz karanlıktır bütün yollar. Karanlıkta kalan kimse karanlığa aşina olursa aydınlığı bilemez.

Evet tam öyle oldum, öyleyse bana bağlanınız. Evet, ben sıfatlarının üzerimde tecelli ettiği bir tecelligâh oldum. Bana bağlanmanız gerçekte Ona bağlanmaktır. Hudeybiye anlaşması. “Ey Habibim, o ağacın altında senin elinden tutanlar var ya gerçekte Allah’ın elini tutmuşlardır.” Bir veliye tabi olmak “Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” ayet-i kerimesidir. O yüzden Hazreti Pir der ki, bana bağlanınız. Sen onu kalkıp da, Allah muhafaza eylesin, alelade bir insan gibi görme. O, sıfatların tecelligâhı olmuş.

ipiyim yaratılışınızda, bunu

iyi biliniz. Hani Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Bugün rüya göreniniz var mı?” dedi ashabına. Ashap sustu. Dedi ki, “Ben bir rüya gördüm.” Herkes pür dikkat. Dedi ki, “Gökten bir ip indirilmiş, ip sarkıtılmış. Bir urgan. Önce urgana ben tutundum; benden sonra Ebu Bekir, ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra Ali, ondan sonra ip koptu.” diyor. Ashap bunu dinleyince öyle herkes “Bunu ben yorayım mı?” böyle diyemez. Her şeyin bir edebi, adabı, erkanı var. Ashabın en faziletlisi, ashabın en faziletlisi, Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mağara dostu, aynı zamanda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kayınpederi, aynı zamanda erkeklerden ilk Müslüman olan. Kim? Hazreti Ebu Bekir radiyallahu anh. Malını, mülkünü, her şeyini feda etmiş. Her şeyini. Tevazu ile sessizce “Ben tevil edebilir miyim ya Resulullah?” “Neam, evet, tevil et.” “Ey Allah’ın Resulü, gökten inen ip Allah’ın ipi Kur’an. Önce sen tuttun. Senden sonra benim tutacağımı, benden sonra Ömer’in tutacağına,

Ömer’den sonra Ali’nin tutacağına, ondan da bu ipin kopacağına ve fitnenin hâkim olacağına işaret.” Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri suskun. Hazreti Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şeye sustuysa kabul etti manasıdır. Hoşnutsuz değil. Hani Yemen’e vali gönderiyor ya “Neyle hükmedeceksin?” “Kur’an’la ya Resulullah.” “Bulamazsan?” “Senin sünnetinle ya Resulullah.” “Bulamazsan?” “Kıyas ederim ya Resulullah, ictihad ederim.” Tebessüm ediyor. Kabul ettiğine işaret. Bunun gibi. İşte Hazreti Pir diyor ki, ben ipiyim yaratılışta yani ben Kur’an ve sünnete sımsıkı yapıştım. Allah’ın Yaratılışınızda, diyor. Bu ne demek? Ruhlar aleminde birbirlerini sevenler bu dünyada da birbirlerini severler, hadis-i kudsi. Yaratılışta.

Öyleyse kul olarak hizmete koyulunuz, kapıma geliniz. Burada Allah’a kulluk olarak nitelendirin bunu, o şahsa değil. Yani ben size Kur’an ve sünneti anlatacağım, ben size Kur’an ve sünneti anlattığımda buna tabi olun. Ben size Allah’ın hakikatlerini anlatacağım. Bu hakikatlere tabi olun.

Zeyneb’i, Nizam’ı ya da İnan’ı

Seviyorum dersem o zaman iyi anlayınız ki

Bu bir simgedir, eşsiz ve sonsuz güzel.

Ben birilerini sevdiğimi söylediğimde bilin ki onlar birer simgeden ibarettir, onların üzerinde tecelli eden Allah’ın sıfatlarıdır. Allah’ın sıfatlarıdır. Simgesel olarak onların isimlerini söyleyebilirim ama siz isme değil; müsemmaya, tecelliyata bakın. Onların üzerinde tecelli eden sıfattır. Birisinin cömertliğini söylerim, asıl cömert olan Allah’tır. Birisinin ilim sahibi olan Allah’tır. Birisinin hükümranlığını söylerim, asıl hükümran olan Allah’tır. Birisinin hidayete sebep olduğunu söylerim, asıl hidayet sahibi kimdir? Allah’tır.

ilmini söylerim, asıl

İşte ben, onu giyenin üzerindeki giysiyim.

O giysiyi giyen kimdir bilinmez.

O giysinin içinde vaktiyle HALLAC’ın dediği var.

Ben suretten başka bir şey değilim. Ben suretim sadece. Beni görenler insan gibi görüyorlar ama ben hakikatte Allah’ın sıfatlarının tecelliyatıyım. Dışarıdan bana bakarsanız siz de kendiniz gibi beni insan görürsünüz. Hazreti Muhammed-i Mustafa’ya dışarıdan bakarsanız Onun kıyafetini görürsünüz yani Onun zahirini görürsünüz ama siz Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın içine girin, Onun hakikatlerini anlamaya çalışın. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretlerinin dediği gibi: “Benim sırrımı araştıran olmadı.” Sırrı araştırın. Muhammed-i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zahirine bakarsanız sadece zahirinde kalırsınız. Siz

tanıyamadılarsa nasıl

Onun batınına girin, siz Onun derinliklerine girin, siz Onun sırrına girin. Siz bir velinin eğer dışına bakarsanız dışında kalırsınız. Dışında kaldıkları için o üstadları vefat ettikten sora başka bir üstada gidemezler, çünkü onların içlerindeki velilik nurunu tanıyamamışlardır. Velilik nurunu tanıyamadıklarından dolayı o velilik ve mürşidlik nurunun kimde tecelli ettiğini göremezler hiçbir zaman. Onlar isterlerse 20 yıl, 30 yıl, 50 yıl dervişlik yapsınlar; kör dervişlerdir. Kör. Nasıl ki Hazreti Musa’dan sonra İsa aleyhisselamın peygamberliğini sonra Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberlik nurunu göremedilerse nasıl Yakup’tan Yusuf’a geçtiğini göremedilerse nasıl İbrahim’den İsmail’e peygamberlik nurunun geçtiğini göremedilerse nasıl peygamberlik nurunun Âdem’den itibaren bütün peygamberlerin üzerinden zuhur edip sırası gelenin üzerinde, sırası gelenin üzerinde tecelli ettiğini o günün müminleri, o günün müminleri göremedilerse ve göremediklerinden dolayı inkara ve küfre düştülerse işte velinin de nurunu göremeyenler ne yazık ki bu nurdan mahzun ve mahcur kalacaklar; göremeyecekler; velilerin sadece ve sadece dış görünüşlerine bakacaklar. Pantolonuna bakacaklar, gömleğine bakacaklar, sarığına bakacaklar, sakalına bakacaklar ama içlerindeki sırlarını araştırmayacaklar. Onların kalp aynasında nelerin tecelli ettiğini göremeyecekler, çünkü Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretlerinin deyimiyle “Senin aynan neden haber vermez bilir misin? Çünkü senin aynan paslıdır, senin aynan tozludur, senin aynan kirlidir.” Sen o aynayı parlatmak için, cilalamak için namazını dosdoğru kılmaz, ahlakını dosdoğru düzeltmez, kalbinde zikrullahı yerleştirmez, kalbinde Allah’a sonsuz muhabbetullahı yerleştirmezsin. O yüzden senin kalbin paslıdır, haber vermez maneviyattan, o yüzden senin kalbin tozludur, sen bir velinin kalbine giremezsin, velinin kalbindeki tecelli eden ilahi nurlardan uzaksındır, anlayamazsın. Ve anlayamadığının da farkında değilsin, yine onu da anlayamazsın. O yüzden onların elbisesinin içerisinde Hakk’ın sonsuz tecelliyatları yatar. Onların elbisesine baktığınızda o Hakk’ın sonsuz tecelliyatlarını göremezsiniz. Kabukta kalırsınız. Taklit ehli. Tahkik ehli değil. Taklit ehli hep dinin kabuğunda kalır. Taklit ehli dinin kabuğuyla uğraşır, lazım mıdır? Evet. Ama kalma orada, yeter artık. Parmaklarının arasını hilallemeyi düşündüğün kadar kalbini neden hilallemezsin? Yüzüğünü oynatmayı düşündüğün kadar kalbindeki bağ olan yüzüğü neden oynatmazsın? Oynatmayız. Oynatsak onun kalbindeki Hakk’ın tecelliyatını göreceğiz. Korkarız ki. Korkarız. O tecelliyatı görmekten de korkarız. Biliriz, o tecelliyattan koku alırız, o koku ürkütür bizi, çünkü heva ve hevesten vazgeçmek lazım. Zor gelir. Zor gelir Allah’ı her daim zikretmek. Biz isteriz ki nimetleri toplayalım, çok güzel rüyalar görelim, haller görelim ama biz heva ve hevesten vazgeçemeyiz. Heva ve hevesten vazgeçemeyeceğimizi bildiğimiz için o koku dahi korkutur bizi. O koku dahi korkutur bizi. O koku korkuttuğundan bakarız

biz böyle, yakın olmayalım canım, ayağımız kayar. Uzak olalım, hep baktık, yakın olanların ayakları kaydı, o yüzden biz uzaktan sevelim. Çok severiz kendisini, ne kadar çok severiz. Ben şeyhim için söylüyorum bunu. Ne kadar çok severlerdi ama uzaktan sevmek en iyisi. “Efendim derslere gelemiyoruz biz ama sizi çok seviyoruz.” “Maşallah oğlum, Allah razı olsun, Allah sevginizi daim eylesin.” O sevgi dahi önemli ama yakına girersen çölün ortasında güneşte kalmış çömlek gibi kaynatırlar seni. Aşağıdan ayrı vurur hararet, yukarıdan ayrı vurur. Ne nemin kalır senin, ne suyun kalır, çatlar kalbinin dudakları çatır çatır, çatlar yüreğin çatır çatır. Dayanamaz insan. Kımıldayacak yanı kalmaz, dönecek tarafı kalmaz. Ne tarafa dönse -bizim Ege’de, yalaz vurdu derler- sıcaklık vurur ya insana, gölgede bile yakar insanı. Bizim orda çok olur bu, ağustosta gölgede 50 derecedir, kendini gölgeye atsan dahi bir sıcak rüzgâr vurur, yakar senin yüzünü. Sen gölgede olmana rağmen o esintinin sıcaklığından kavrulursun. Ona yakın olmak böyle bir şeydir, kavurur insanı, pişirir, sonra bırakmaz öyle, ateş olur, köz olur, ardından kurutur seni, ardından zerrelere ayırır, aleme salıverir, bir bütünün olmaz.

Öyleyse geliniz, neşeleniniz, sevininiz.

Aşk hayatına yemin olsun ki

Ne zaman O’nu müşahede etsem

O gelir önümde belirir sizi müşahede edeyim diye.

Ne zaman onun sıfatları üzerimde tecelli etse ne zaman ben her yerde onun sıfatlarını seyretmeye başladığımda O gelir. O gelirken bazen sessizce gelir, O gelirken bazen büyük bir debdebeyle gelir, O gelirken bazen sanki bütün okyanusları ayağa kaldıraraktan gelir, O gelirken bazı sanki gök kubbe yarılırcasına gelir ve meleklerde bir çığırış bir velvele kopar, bir cinni taifesinde velvele kopar, bir insanlık taifesinde velvele kopar, o veliler taifesinde bir velvele kopar. Her yerde bir velveleler vardır, her yerde davullar çalınır, her yerde borazanlar öter, her yer süslenir, her yer güzelleşir, her yerin kokusu değişir, her yerin rengi değişir, sen ne tarafa baksan her tarafta bir velveledir kopmuştur, bir hayrettir kopup gelen ve O ötelerden sesini vere vere gelir, nefesini vere vere gelir, kendinden haber vere vere gelir, bütün melaikeler etrafında feveran ede ede gelir. Çünkü O geliyordur ve bir kez sen bunu gördüysen her an bunu beklersin. Bir kez bunu yaşadıysan hep onu yaşamak istersin. Ama bazen hiç kendisini belli etmez. Oturmuşsundur, garip kalmışsındır, kimsesiz kalmışsındır, kendi kendine konuştuğunu zannedersin. Sessizce gelir, oturuverir kalbinin köşesine, der ki, “Ben ne zaman seni yapayalnız bıraktım?” Der ki, “Ben seni ne zaman kimsesiz bıraktım?” Der ki, “Ben seni ne zaman kurda kuşa yem ettim?” Bir bakarsın ki kalbinin köşesinde bir el seni okşamakta, bir bakarsın ki kalbinin köşesinde biri fısıldaşmakta seninle. O gelirken

hep geldiğini haber verir. Belki de sen Onun haber verişini duymamış olabilirsin ve o, aynadaki müşahedeyi bakar, seyreder. Hani Hazreti Mevlâna’dan biz bunu şerh edelim: Çinlilerle Türkler saraya ressam alınacakmış ya bir yarışa girişirler ya. Çinliler derler ya, biz daha mahiriz. Olur der, bir perde çekerler odanın ortasından. Çinliler her sabah gelip hazineden- padişahın hazinesinden- bin bir türlü renk, bin bir türlü boya, bin bir türlü fırça, bin bir türlü palet, bin bir türlü malzeme alırlar. Her gün günlerce hazineden onlara rengârenk sonsuz boyalar, rengârenk sonsuz renkler, rengârenk sonsuz fırçalar. Habire alırlar. O padişah da her gün hazinesini açmıştır onlara, habire verir ama Türkler bir zımpara bir de cila alırlar. Onlar habire şeyhimin tabiriyle zımpara, cila, zımpara, cila. Şeyhim öyle anlatmıştı, ben de onun anlatışını anlatayım, ruhu şad olsun. O böyle hızlı söylerdi. “Türkler zımpara, cila, zımpara, cila, zımpara, cila.” derdi. Hızlı. Yani bu ne demek? Bunu sonradan anladım. Sakın ha, kalbinde bir boşluk bırakma! Sakın ha, gaflete düşme! Bunu anlatırken dahi gaflete düşmeden anlatıyor. “Zımpara cila, zımpara cila, zımpara cila”. Gaflete düşme. Anlatırken dahi gaflet vermiyor, bir eslik vermiyor. Anlatırken. Türkler zımpara cila, zımpara cila. Gün gelir, devran döner. Vakit gelir, padişah gelir önce, Çinliler sokarlar kendi yanlarına, padişahın çok hoşuna gider. Ne kadar rengârenk şeyler, ne kadar güzeller, ne kadar tatlılar. E Hazreti Pir’i de ben boş geçmeyeyim. Allah buldursun, şimdi buradan onun bu hikayesini bulayım.

“Çinliler, padişahtan yüz çeşit renkte boya istediler. O Yüce padişah da hazineyi açtı. Her sabah Çinlilere hazineden boyalar bağışlamadaydı. Burada Rumlar almış, bunu Türkler olarak şeyhim söyledi, ben o yüzden Türkler olarak devam ettireceğim. Türkler “Ne resim işe yarar ne boya pası gidermek gerek ancak.” dediler. Kapıyı kilitlediler, duvarı cilâlamaya koyuldular. Gök gibi berrak, aparı bir hale getirdiler. Yüzlerce renkten renksizliğe ancak bir yol vardır. Yüzlerce renkten renksizliğe ancak bir yol vardır. Renk buluta benzer. Renksizlik ise aydır. Bulutta bir ışık bir parlaklık görürsen bil ki o yıldızdandır, aydandır, güneştendir. Çinliler resimlerini yapıp bitirince neşelerinden davul çalmaya koyuldular. Padişah gelince odada aklı, fikri kapatacak kadar güzellikte resimler gördü. Ondan sonra Türklerin yanına geldi. Onlar aradaki perdeyi kaldırdılar. Çinlilerin yaptıkları resimler, nakışlar odadaki cilâlanmış duvara vurdu. Padişah orada ne görmüşse burada daha iyi göründü. Orada ne görmüşse burada daha iyi göründü. Orada ne görmüşse burada daha iyi göründü. Orada ne görmüşse burada daha iyi göründü. Orayı anla, burayı anla. A babam Türkler o sufilerdir ki boyuna tekrarlanacak dersleri, kitapları, hünerleri yoktur. O sufilerin devamlı tekrarlanacak, okunacak dersleri yoktur. Ama gönülleri cilalamışlar; hırstan, tamahtan, nekeslikten, kirlerden arıtmışlardır. Aynanın arılığı gönlün vasfıdır; sonsuz şekiller, suretler oraya vurur; orada görünür.

Gizliliğin sınıra sığmaz, surete bürünmez sureti gönül aynasında parladı da yeninden, yakasından ışıdı, parladı Musa’ya. O suret göğe de sığmaz, o suret arşa da sığmaz, o suret varlığın herhangi bir yerine de sığmaz, o suret var olan hiçbir yere sığmaz, o suret ancak mümin kulun kalbine sığar. O suret göğe de sığmaz Arş’a da ferşe de. Denize de sığmaz balığa da. Çünkü bunlar sınırlıdır, sayıya sığar şeylerdir. Gönül aynanınsa bil ki sınırı yoktur. Burada akıl ya susar ya yol azıtır, yiter gider. Çünkü gönül ya odur yahut da odur gönül. Gönül hem sayıya sığar hem sayısızdır; onun nakşından başka hiçbir nakış ebedi olarak kalmaz. Ebede dek yeniden yeniye nakışlar vurur gönüle, onda perdesiz olarak görünür. Gönülleri cilalayanlar korkudan da kurtulmuşlardır. Hani velilerin, anlattı ya: “Onlara dünyada da ahirette de mahzun olmazlar, korkuları da yoktur.” dedi ya ayet-i kerime. Renkten de korkudan da onlar kurtulmuşlardır. Her solukta durmadan, dinlenmeden bir güzellik seyrederler. Bilginin şeklini, kabuğunu bırakmamışlardır da gözle görüp inanma bayrağını yüceltmişlerdir. Düşünce gitmiştir de aydınlığa kavuşmuşlardır, varlıklarını boğazlamışlardır da irfan denizi kesilmişlerdir. Herkesin ürktüğü, kaçtığı ölüme bile acı acı gülümserler. Kimsecikler onların gönüllerine bir zarar veremez, sedefe zarar gelir, inciye zarar gelmez. Asıl kafanızın uçacağı, hop oturup hop kalkacağınız asıl beyite geliyorum. Küfrüme fetvaya dayasınlar şimdi. Nahvi fıkhı bırakmışlardır ama yok olmayı seçip almışlardır. Nahvi, nahiv ne? İlim. Fıkıh ne? İlim. Onları bırakmışlardır ama yok olmayı seçip almışlardır. Sekiz cennetin nakışları parladıkça onların gönül levhlerine vurur, orada görünür. Allah’ın gerçeklik durağında oturup orayı yurt edinenlerin yerleri arştan da yücedir kürsüden de boşluktan da.

Göz göremez Allah’ı olduğu gibi.

Her an her durumdadır, fakat yok gibidir sanki. Arabî

Son dem. Demek ki Allah’ı tam anlamıyla gözler göremez. Bunu da Arabî son noktada ne yaptı? Şerh düştü. Ne kadar sana ne tecelli ederse etsin ne yapar, hiçbir göz tam anlamıyla Allah’ı göremez. Devam edelim den devam edeceğiz.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Kalb, Sünnet, Şeyh, Râbıta, Aşk, Müşâhede, Tecellî, Hamd. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı