Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Nefes III ·

Nefes III — 23 Nisan 2016 Sohbeti

Nefes III — 23 Nisan 2016 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvuf, ahlâk ve mânevî hayat üzerine sohbeti.

NEFES III • 8/19

Nefes III — 23 Nisan 2016 Sohbeti Hakkında

23 Nisan 2016


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

23 Nisan 2016 Tarihli Sohbet

“Mikrokozmos gibi makrokozmos da Allah’ın suretidir. Bir yandan Allah, Zâhir ismi gereği kendini zâhir ederken öte yandan Bâtın ismi gereği kendini gizler. Allah’ın sonsuzluğundan dolayı tecelliler tekrarlanmaz. Her bir şeyin sureti her an içinde diğer sıfatları hariç tutarak vücudun belli bir sıfatını görünür kılar ve bu sıfat an be an değişir.

Zâhir boyutunda makrokozmos sonsuz derecede çeşitli olurken

mikrokozmos da bâtın boyutunda sonsuz derecede çeşitlilik gösterir.

Her şey bir bütünün parçasıdır. Bu yüzden her bir şeyin “bilinen bir makamı” vardır. Aksine insanların kendileri birer bütündür ve ölüm anına kadar kesin olarak belli bir sıfata indirgenemezler. Bu dünyada iken insanlar bilinmeyen makamlarda bulunurlar ve mükemmelliğe ulaşırlarsa ahiretteki makamları da bilinmez olur (?) Prof. William Chittick

Allah makrokosmoz ve mikrokozmozun sonsuz çeşitliliğinde zahir ismi gereği kendini sergiler ve Allah’ın tecellileri gerek zaman içinde gerekse mekânda asla tekrarlanmaz. Ama Bâtın ismi gereği Hakk sabit ve değişmezdir. Allah’ın zâtı değişmez ama onun sıfatlarının hükümleri, âlemi her an yaratan tecellilerinin sonsuz çeşitliliğinde ve yenilenmesinde kendilerini gösterirler.

İnsanlar dış suretlerinde nispeten sabit ve değişmezlerdir ama düşünceleri ve uyanıklıkları düzeyinde an be an sonsuz bir değişme çeşitliliğine maruz kalırlar. “Arabi” bunu şöyle açıklar:

Hazreti Peygamber “Allah âlemi kendi suretinde yarattı.” demiştir. İnsan bâtın boyutunda değişime maruz kalırken zâhir boyutunda sabittir. Bu nedenle insan hem değişime hem de sabitliğe sahiptir. Ne var ki Hakk, zâhir ve bâtın olarak tanıtılmıştır. Zâhir değişme, bâtın sabitliğe sahiptir. Bu yüzden bâtın olan Hakk insanın zâhir boyutuyla, zâhir olan Hakk insanın bâtın boyutuyla aynıdır. Buna göre insan bir ayna gibidir. Aynaya bakarken sağ elini kaldırırsan aynadaki suretin sol elini kaldırır. Bu nedenle senin sağ elin aynadaki suretin sol eli, senin sol elin de bu suretin sağ eli olur. Ey yaratılmış şey senin zâhir boyutun Hakk’ın Bâtın isminin suretidir. Ve senin bâtın boyutun O’nun zâhir ilminin suretidir. (Fütuhat IV 135)

İnsanlar bu dünyada Hakk’ın aynadaki görüntüleridir ama bu görüntüler

ölümden sonraki ahirette ters döndürüleceklerdir.

Berzah: İçin dış, dışın da iç olduğu bir alemdir. (Prof. Chittick Faith and

Pratice Of İslam s:99)

Şeyh şöyle açıklar: Bu dünyada Hakk’ın kalplere tecellisi asla durmaz. Bu sebeple insanın fikirleri ilahi tecelliden dolayı değişime maruz kalır ve Allah ehli olanlardan başka hiç kimse bunun nasıl gerçekleştiğinin farkında değildir.

Bu dünyadaki yaratılışın bâtın boyutunda düşüncelerin çok çabuk değişmesi gibi ahiret aleminde bu kadar çabuk ve hızlı değişir. İnsanların ahiretteki yaradılışı buradakinin tersine çevrilecektir. (Fütuhat III 223/3)

Ben sevgilinin sevgilisiyim, ah bir bilseniz!

Sevgi de bizim sevgilimiz, ah bir anlasanız!

Eğer benim niyetimi anlarsanız

Yüce Allah’a hamd ediniz.

Biliniz! Niçin çevremdekiler sözlerimden yüz çevirdiler?

Çünkü benim sözlerimi anlamaktan çok uzakta onlar.

Niçin açık seçik gösterdiğim şeylere gözlerini kapadılar?

Ve varlığımdaki sevgilimi görmediler.

Sevmedim ben O’nun halkından hiç kimseyi.

Anlayınız, hayır hayır! Varlığımdan başka kimseyi

İlahi niteliklere büründüğümden beri, O’nun zuhur yerine döndüm.

Evet, tam öyle oldum, öyleyse bana bağlanınız.

Ben Allah’ın ipiyim yaratılışınızda, bunu iyi biliniz.

Öyleyse kul olarak hizmete koyulunuz, kapıma geliniz.

Zeynep’i, Nizam’ı ya da İnan’ı

Seviyorum dersem o zaman iyi anlayınız ki

Bu bir simgedir eşsiz ve sonsuz güzel.

Ki ardında çok değerli ve yaldızlı bir giysi var.

İşte ben, onu giyenin üzerindeki giysiyim.

O giysiyi giyen kimdir bilinmez.

O giysinin içinde vaktiyle HALLAC’ın dediği var.

Öyleyse geliniz, neşeleniniz, sevininiz.

Aşk hayatına yemin olsun ki

Ne zaman O’nu müşahede etsem

O gelir önümde belirir sizi müşahede edeyim diye.

Göz göremez Allah’ı olduğu gibi.

Her an her durumdadır, fakat yok gibidir sanki. (M. İbn ARABİ Kitabü’l-

Fenai fi’l Müşâhede)

Şeyh, cennet ehline “Burada canlarınızın çektiği şeyler sizedir ve burada size umduğunuz şeyler vardır.” (Fussilet/31) şeklinde hitap edildiği Kur’an ayetini sık sık zikreder. Bunun yanında Allah’ın cennet ehline göndereceği mektubu anlatan Hazreti Peygamber’in bir hadisine işaret eder. Mektupta şu yazılıdır:

Diri ve ebedi olan, asla ölmeyecek olan; diri ve ebedi ve asla ölmeyecek olana, bir şeye ol derim ve o şey hemen oluverir. Size de bir şeye ol, demenizi ve o şeyin oluvermesini bağışlıyorum. (Fütuhat 295/16)

Bu dünyada iken Allah, düşüncelerimize ve hayallerimize suret verdiği gibi

ahiretteki düşüncelerimize ve hayallerimize de suret verir.

Bir başka yerde şeyh şöyle der:

Bu dünyada Hakk senin var ettiğin şeylerin yeridir. Çünkü senin maruz kaldığın değişimlere göre O da değişimlere uğrar. Ama ahirette O’nun değişimlerine göre sen değişime maruz kalırsın. Bu nedenle bu dünyada O senin suretine bürünürken ahirette sen O’nun suretine bürünürsün. (Fütuhat III 502/24)

Ahirette takip edilecek bir şeriat olmadığına göre ahiretin bu dünyanın tersine çevrilmiş şekli olduğu gerçeği şeriatın bu dünyadaki fonksiyonunu açıklamada yardımcı olur. “Allah insanı tersine çevrilen bir yaratılışta yaratmıştır.”

Cennete ulaşan insanlar, kendi isteklerine göre durumlarını belirlerler. Neyi hayal ederlerse o gerçek olur. Allah’ın kelimeleri O’nun kelimeleri olur. “Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman ona sözümüz sadece ol demektir ve hemen oluverir.” (NAHL/40)

Böylece insanlar kendi cennetlerini kurarlar. Kendi suretlerimiz bir değişime uğramadan cennet suretlerinden istediğimiz surete gireriz. Ailemizden veya tanıdıklarımızdan herkes bu halimizde de bizi tanımaya devam eder. Ama eski suretimiz olduğu gibi kalırken yeni bir kevne büründüğümüzü de biliriz!

Şeyh devam eder. Bence en şaşırtıcı pasaj bu!

Her ikisi de isimlerle veya insan suretinde bir araya gelse de ahiretteki insan durumunu bu dünyadakine benzemez. Ahiretin düzenlenişi içinde ruhani hakikat cismani-hissi hakikate hâkim olur. Dünyanın yoğunluğuna rağmen biz bunu tattık. Buna göre bir kimse aynı anda birçok yerde olabilir, âvam ise bunu sadece rüyalarda tadabilir. (Fütuhat I 318/26)

Aynı anda birçok yerde olmak,

Aynı anda birçok bedende mi?

Aynı anda değişik zamanlarda mı?

Seyid Nesîmî’nin bir dizesi geldi aklıma.

“Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim alemi.

Kâh inerim yeryüzüne, seyreder alem beni.”

İnsanlar sadece kendi cennetlerini kurmazlar, kendi cehennemlerini de

“Cehennem dediğinde bir dal odun yoktur.

Herkes ateşini buradan götürür.” (Pir Sultan Abdal)

Cehennem sadece maddi ve manevi yönden ilahi suretleri zahir olmamış

insanları arar. (Fütuhat III 387/10)

Bu, şeyhin cehennem ateşinin bile Allah’ın rahmetinden kaynaklandığını ve cehennemin amacının insanları temizlemek olduğunu ısrarla söyler. İnsanların temizlenmesi demek, fıtratlarına uymayan her şeyin yanıp gitmesi demektir.

Allah halkı boşuna yaratmamıştır. Kendisine benzerler getirmek için yaratmıştır. Allah’ı tesbih ederiz. Yücelerin yücesi aziz olan O’dur. Buna göre O, halkı kendi suretinde var etmiştir. Hakk’ın maksadından dolayı yaradılmışlar sonsuz sayıdadır. Ne var ki bir mekâna sahip olmalarından dolayı değersizdirler. Açıklar mısınız?

SON SÖZ ŞEYH’TEN:

Bir bilen ve bilinen olması gerekir. Bu nedenle bir halk bir de Hakk olmalıdır. Vücud kendi mükemmelliğine her ikisi olmadan ulaşmaz. Vücudun mükemmelliği bu alemde zâhir olur. Daha sonra da bu durum en tam ve en mükemmel kuşatıcılığı içinde zâhir olan ahirete aktarılır. Bu dünyada bâtın yönünden tecellinin her şeyi kuşatması gibi, ahirette de bu kuşatıcılık hem zâhir hem de bâtın boyutta olur. Bu nedenle ahiret bedenlerin yeniden dirilişini ve zuhurunu gerektirir ve var olan şeylerin özellikleri bu sayede kendini gösterir. Bu alemdeyken herkes bir şeyin olması için ol der, bu şey zihinlerinde ve hayallerinde olur. Çünkü bu alemde ayan-ı sabiteler kevni olarak zuhura gelmeyebilir. Ne var ki ahirette diledikleri şeye “ol” demeleri yeterli olacaktır. Ol demeleri ile birlikte zahiri alemde kendi özleriyle var olurlar. Bu ilahi “ol” emrinin alemde dilediği şeyi ikinci sebeplerle var etmesine benzer. Buna göre ahiret mükemmellik yönünden

bu dünyaya göre daha heybetlidir. Çünkü “ol” kelimesi hem hayal hem de his alemini kapsar. (Fütuhat IV 252/2)

“Bu yazı alıntıdır.”

Mikrokozmos gibi makrokozmos da Allah’ın suretidir.

Mikrokozmos küçük alem, makrokozmos da büyük alem. Makrokozmos, Mikrokozmos diye genelde bunu Izutsu böyle kullanıyor. Bunu sufiler kendi dillerinde küçük alem, büyük alem; alem-i sagîr, alem-i kebir olarak hatta biraz daha eski kitaplara bakarsanız bunu okurken alem-i sagîr, alem-i kebir… Alem-i sagîr küçük alem, alem-i kebir büyük alem. Alem-i sagîr insanı küçük alem, İnsan-ı kamili küçük alem, normal komple yaratılmış olan alemleri de alem-i kebir büyük alem olarak sufiler nitelendirirler. Bu, bende tersinedir, ben insan-ı kamili alem-i kebir büyük alem, normal alemi de alem-i sagîr küçük alem olarak nitelendiriyorum. Bu da benim nitelendirmem. Çünkü benim bunu da nitelendirmemin sebebi şu: “Hiçbir yere sığmadım, mümin kulumun kabine sığdım.” der. O zaman gerçek kemale ermiş bir insan bu manada alem-i kebirdir yani büyük alemdir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarıyla tam teşekküllü tecelli ettiği yine insandır. Kim? Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem. O zaman O da insandı, böyle olunca ben insanı bu manada alem-i kebir olarak görüyorum.

Evet, her iki alem de Allah’ın suretidir. Allah’ın sureti: 1) Allah, bu manada bir şeye benzemez ama sıfatsal olarak tecelli ettiğinden dolayı her şeyi bu manada Allah’ın sureti olarak algılayabilir miyiz? Evet ama Allah mı? Hayır.

Bir yandan, Allah Zahir ismi gereği kendini zahir ederken öte yandan Bâtın

ismi gereği kendini gizler.

Cenâb-ı Hakk zuhurat açısından Zahir ism-i şerifiyle bütün sıfatlarının tecelliyatını döker ve bütün sıfatlarının tecelliyatını dökerken bu Zahir ism-i şerifidir. Bir yandan da Batın ism-i şerifi vardır ki bu direkt Cenâb-ı Hakk’ın zatıyla alakalıdır. Allah kendi zatullahını Batın ism-i şerifiyle de ne yapar? Saklar, gizler. Kendi zatullahıyla alakalıdır bu. Bu sıfatlarıyla alakalı değildir. Bütün sıfatları zuhurat noktasında, tecelliyat noktasında zuhur eder; tecelli eder ve bütün alem-i sagîrde de alem-i kebirde de sıfatsal boyutta tecelli eden bütün hepsi de Cenâb-ı Hakk’tır ama Allah kendi zatullahını Batın ism-i şerifiyle saklamıştır.

Allah’ın sonsuzluğundan dolayı tecelliler tekrarlanmaz.

Benim de inanışım odur. Allah hiçbir zaman sıfatsal boyutta hiçbir şekilde aynı şekilde tecelli etmez. Allah her sıfatsal tecelliyatı yenidir, cediddir. O hiçbir zaman bir önceki gibi tecelli etmez, aynı şekilde tecelli etmez. Biz onu aynıymış gibi görürüz, bu tembelliktendir. Bizim tembelliğimizdendir, bizim bu meseleye aşina olamadığımızdandır. O her an, her an bir şan üzerinedir. Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hakk “Allah her an bir şan üzerinedir.” der. O yüzden Cenâb-ı Hakk zahirsel boyutta bütün sıfatlarını tecelli ettirirken hiçbir zaman eskisini tecelli ettirmez.

Her bir şeyin sureti her an içinde diğer sıfatları hariç tutarak vücudun belli

bir sıfatını görünür kılar ve bu sıfat an be an değişir.

Bütün mükavanatın üzerinde, bütün mükavanatın üzerinde sıfattan sıfatta geçişler, sıfattan sıfata değişimler, sıfattan sıfata tecelliyatlar vardır. Bir kez örneğin bir ism-i şerifi tecelli ettiğinde ardından başka bir ism-i şerifi tecelli eder. Ardından başka bir şey, ardından başka, ardından başka veya tamamıyla tecelli ederken her an, her an tecelli eden onun sıfatıdır ve yenidir. Ben şimdi konuşuyorum, konuşurken el-Kelam ism-i şerifi tecelli ediyor örneğin. Aynı zamanda da bakıyorum, bakınca da el-Basir ismi şerifi tecelli ediyor. Aynı zamanda duyuyorum, duyarken de el-Semi ism-i şerifi tecelli etmekte ama her an yeni tecelli olmakta, her an yeni bir ses gelmekte, her an ben yeni bir sesi görmekteyim ve her an da sizi görmekteyim, alemi görmekteyim ve görürken de her an hepinizin de değiştiğinin ama farkındayım ama değilim. Eğer farkında isem bu büyük bir hayret. Hayretten hayrete, hayretten hayrete, hayretten hayrete geçiş bu. Perdeden perdeye, perdeden perdeye, perdeden perdeye geçiş dediğim bu. Hiçbir perde hiçbir zaman bu yaşadığımız zaman biriminin en küçük zaman birimi kadar kalmaz tecelliyatta ve her an değişim ve dönüşüm vardır.

Zahir boyutunda makrokozmos sonsuz derecede çeşitli olurken

mikrokozmos da batın boyutunda sonsuz derecede çeşitlilik gösterir.

Bunu ben batın boyutu olarak görmüyorum. Yaradılan her şey, yaradılan her şey aslında zahir boyutundadır. Bir şeye kün dediyse kün dediği her şey zahir boyutundadır ama bu zahir boyutunu biz görememiş olabiliriz. Mesela ehli sufi örneğin rüyayı batın olarak anlamlandırır, ruhları batın olarak anlamlandırır veyahut da levh-i mahfuzu batın olarak anlamlandırır. Bu fakir bunları batın olarak anlamlandıranlardan değil. Bütün kün dediyse ol dediği her şey zahir boyutundadır. Ol dediği her şey. Ol dediği her şey. Ama biz onu idrak edememiş olabiliriz, biz onu tanımlayamamış olabiliriz, biz onu görememiş olabiliriz, biz onu yok hükmünde görebiliriz. Bizim için batın olabilir o ama hakikatte batın değildir. Hakikatte batın olan bir tek Cenâb-ı Hakk’ın zatullahıdır, o da tefekkür edilmesi yasaklanmıştır.

Varlığa düşen her ne var ise hiç birisi de batın değildir. Hiç birisi de. O yüzden buradaki Zahir boyutunda makrokozmos sonsuz derecede çeşitli olurken mikrokozmos da batın boyutunda sonsuz derecede çeşitlilik gösterir sözünün ikinci kıtasına katılanlardan değilim. Makrokozmos dediği yani küçük alemden kastedilen şeyde her ne yaşıyorsa o da zahir noktadadır, o yüzden onun batın noktası yoktur. Bireylerin, insanların kendince batınları vardır ama o batın değildir. Neye göre batını vardır? Kendisine göre. Eş değer olarak diğer karşıdaki kimseye göre kendince batını vardır ama batın değildir. Neden? Onun üzerinde batın olarak tecelli eden şey yaratılmıştır. Bir kimse gece rüya görür, gece rüyası kendince batınıdır, hiç kimse o rüyayı bilmiyor diye görür o. Hayır. Allah el-Habir’dir, haber verendir. Onun gördüğü rüyayı Cenâb-ı Hakk başka bir veli kuluna gösterebilir ve ona batın olan şey ona zahir olur. Bir sufi Allah’ı zikrederken hal görebilir, bu sufice batındır. Sufiyi dışarıdan izleyen başka bir derviş kardeş için de batındır ama o sufinin görmüş olduğu hali bir başkası görür. Bir başkasının batın bildiği şeyi bir başkası için zahirdir. O yüzden mikrokozmos denilen insanın batıniliğinin insana göre, diğer insanlara göre veya kendisine göre batıniliğini olduğunu düşünüyorum. Öbür türlü bir kimseyi batın olarak kabul etmemiz mümkün değil. O yüzden bir kimsenin kalbine gelen ilham diğer insanlar açısından batın olabilir ama o kalbe gelen ilhamı Cenâb-ı Hakk bir başkasına aşikâr edebilir; bir başkasına aşikâr edince o kimsenin batınına o kimse bu noktada, tecelli noktasında aşina olabilir. O yüzden buradaki mikrokozmosda batın boyutunda sonsuz derecede çeşitlilik gösterir derken ben bunun batınlığını şerh etmek istiyorum. Buradaki şerh etmek istediğim şey bu. Mikrokozmostaki yani küçük alemdeki batınilik, küçük aleminin denklerine göredir ama o küçük aleminin içerisinde bir insan-ı kâmil var ise o kimsenin batıniliği kalmaz. O insan-ı kamile ayan olabilir ki ayan olur. Bu ama peygamberlerde Cebrail aleyhisselamın bildirmesiyle ayan olur, buna biz vahiy deriz. 2’ncisi peygamberlerin kalbine Cenâb-ı Hakk bizatihi sıfatlarıyla tecelli edebilir. Biz buna peygamberlerin üzerinde hadis-i kudsi diyoruz. Ayriyeten rüya olarak peygamberlerin üzerinde tecelli eder, bu malumdur zaten. “Rüya peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür.” hadis-i şerifiyle bu sabitlenmiştir ve ezan-ı şerif herkese batın iken Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretlerine batın değildi. Bir gün önce ezanın nasıl okunduğunu görmüştü örneğin. Ona batın değildi. O zaman bir başkasına batındı ama Ona batın değildi, O rüyasında görmüştü. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri henüz daha ayet inzal edilmez, vahiy gelmezden önce gelecek olan ayetlerin bir kısmını bildiğine dair rivayetler var. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine gidip “Ya Resulullah bununla alakalı vahiy gelir, ümid ediyorum.” diye sözleri var. Demek ki bir kısım şeyler bir başkasına batın iken bazı kimselere batın değil. Zaten sufilik de bu. Sufiliğin genel manası da bu.

Bazen buradan örnekliyorum ya, buradaki kabristanlara baktığımızda bir başkası için batın ama ehli kabre vakıf olan için batın değil. Şimdi doktorlar gene bana diyecekler ki şizofrenik tecelliyat var. Bizim doktor öyle diyor ya -Çanakkaleli-“Götürsem hastaneye direkt ilaçlıksın, direkt seni tedaviye alırlar.” diyor. Şimdi desem ki oradaki kabristandaki kimselerle de konuşulur, iş büyüyecek. Bir başkası için batın mı? Evet ama konuşan için batın mı? Değil. Bir başkası için batın mı? Evet. Onu gören için batın mı? Değil. Benim bu noktadaki kendimce inanışım şu: Kün dendi yani ol dedi Cenâb-ı Hakk, ol dendiyse bir şeye ve olmaması gibi bir şey söz konusu değil, o zahirdir, onun batını yoktur.

Her şey bir bütünün parçasıdır.

Varlık olarak bunu kabul edebiliriz. Bütün varlığı bir bütünün parçası olarak görebiliriz ama sakın bütün varlığı Ondan bir parçaymış gibi görmeyelim. Baştan daha şerhi düşeyim. O zaman bütün varlık ilah deriz. Panteizm bu. Hani bir ara burada güzel bir sohbet yapmıştık, panteizmle sufiliğin arasındaki farklardı.

Bu yüzden her bir şeyin “bilinen bir makamı” vardır.

Evet, her şeyin, yaratılmış olan her şeyin kendi dairesinde bir makamı vardır. Yaratılan her şeyin. Peki bu makamı nerden tespit edilecek, kim tespit ediyor? Burası da ayrı bir tartışma konusu. Her şeyin bir makamı var, bu makamı tespit eden şey ne? Kim istemez ki arş-ı âlâda bir zerre olsaydı, değil mi? Veyahut da bir ağaç cennette yaşamak istemez mi? Mesela hurma kütüğü. Ne dedi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri? Dedi ki “Cennette beraber olmak ister misin, yoksa burada mı beraberliğe devam ettirmek istersin?” Kütüğün dillenmesi bir başkasına batındı ama ona değildi. Kütük dedi ki, kütük dersin sen. Kütük demeye dilim varmıyor ona da. Hurma kütüğü değil mi, biz kütük deriz. Kütük demeğe dilim varmıyor. O dedi ki “Cennette beraber olmak isterim.” Cennete gidecek olan bir kütük var dünyadan, hurma kütüğü. Bizim için batın ama, zahir. Hani Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin yanında Hazreti Ebu Bekir Efendimiz de var, sahabeler var. Hızla kabristanlardan geçerken hemen bir kabrin başında durdu. Dedi ki “Duyuyor musunuz?” “Hayır ya Resulullah.” Onlar dediler ki “Hayır duymuyoruz.” “Kim bana yeşil dal parçası getirecek?” Hızla koştu birisi, yeşil bir hurma dal parçası getirdi. 3 tane kabr-i şerifin başına parçaladı onu, 3 tane yeşil hurma dalı zipledi yani oraya dikti, batırdı. “Kardeşleriniz” dedi “Kabir azabı çekiyorlar ve bunların kabir azabı bir dillerine sahip olamadıklarından, birisi de ayakta bevl ettiğinden dolayı.” Biri diline sahip değil, gıybet ediyor, dedikodu ediyor, ona, buna çemkiriyor, eleştiriyor. Birisi de ayakta bevl ediyor, üzerine bevl sıçrıyor necaset var üzerinde, hep necasetle dolaşıyor. Öbürkülere batın ama Hazreti

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine zahir. O yüzden her şeyin bir makamı var.

Aksine insanların kendileri birer bütündür ve ölüm anına kadar kesin

olarak belli bir sıfata indirgenemezler.

İnsanlar bir bütündür birey olarak ve insanlar bütün olunca Cenâb-ı Hakk onu ilme’l yakin noktasında bir insana lazım olan bütün sıfatlar onda tecelli eder ve belli bir sıfata da indirgenmez, insan insandır.

insanlar bilinmeyen makamlarda bulunurlar ve

mükemmelliğe ulaşırlarsa ahiretteki makamları da bilinmez olur.

Bir kimse evet bu dünyada yaşarken mümince bir hayat kurarsa kendince kendisinin bilmediği bir makama ait olabilir mi? Evet. Allah’ın öyle velileri vardır ki onların veli olduklarını ne kendileri bilir kendilerini ne de halk bilir. O kimse velidir ama ve o kimse herkes gibi yaşar orda ama onun makamı yücedir. Rical-i gayb dedikleri bunlardır. Kendilerinin veli olduklarını bilmezler, halk da bunların veli olduğunu bilmez ama bunlar velilik noktasında öyle çok yüksek derecede değildir. En yüksek derecedeki veli hem kendisinin bildiği hem halkın bildiği velidir. O kimse de kendisinin veli olduğunu bilir. Halk da onun veli olduğunu bilir. Halk nasıl bilir? Rüyayla bilir. Rüyasında görür onu veya onun üzerinden bir keramet zuhur eder. Halk onu görür, bakar ki Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışmış, dinini yaşıyor. Halk onun zahiren Kur’an ve sünnete yapışık olduğunu bilir, rüyasında da onu görürse onun veli olduğunu bilir halk. Herkes bilir mi? Hayır. Ama halkın bir kısmı onun veli olduğunu bilir mi? Evet. Bu en kıymetli velidir. Bir kısmı da halk onun veli olduğunu bilir, kerametini görür, o yine kendi veliliğinden habersizdir. Onun en altı da hem kendisi habersiz hem halk habersiz. Bunların makamları kendilerinin tespit ettiği, kendilerinin tahmin ettiğinin üstünde midir? Evet, ama bir de bunun tersi vardır, bu nedir? Herkes dünyadayken iyi bir makamda zannedebilir bir kimseyi ama o kimse riyadan, gösterişten, şundan, bundan yapıyordur. Mahşerde alaşağı olur, cehenneme gider mi? Evet.

Hani birisi vefat etmişti, birisi vefat edince Cüneyd-i Bağdâdî hızla onun peşine düştü, cenaze gidiyor, talebeleri de hızla onun peşine gittiler. Kimse yok o cenazeyi defnedecek, mezarlığa götürecek. Cüneyd-i Bağdâdî böyle büyük bir itina ile büyük bir heyecan ile büyük bir dikkat ile o cenazeyi defnediyor. Tabi geliyorlar şehre, ardından birisi daha vefat etmiş. Cenazesi şatafatlı mı şatafatlı, tantanalı mı tantanalı, herkes siyah kocaman gözlüklerini takmış, herkes siyah giyinmiş, Zincirlikuyu mezarlığına defnedilecek, cenaze namazı nerde? Şişli Teşvikiye’de. Teşvikiye’de namaz, Zincirlikuyu’da defin. Herkes kocaman siyah gözlükler. Siyah

gözlükler ne kadar kocaman olursa o kadar acı büyük. Bunun gibi. “Nasıl bilirdiniz?” “İyi bilirdik!” Herkes. Ya dün akşam daha adam meyhanedeydi? Adam inanmıyor yıllardan beri, inanmadığını söylemiş. İnanmıyor adam. İnanmadığını yıllardır söylemiş. İnanmıyor ya hakkı değil mi? Evet. Ne zulmediyorsunuz adama Teşvikiye Camisine getiriyorsunuz? İnanmıyor adam. Kimisi de beyan ediyor, benim cenazemi camiye götürmeyin. Yok biz inat ediyoruz, illaki götüreceğiz. Adam canlansa o esnada “Nereye götürüyorsunuz beni?” “Teşvikiye’ye.” “Kardeşim ben size beni götürmeyin demedim mi?” Biz götürüyoruz ama inatla. Biz götürüyoruz. Adamın inanmama hakkı var mı? Var. İnanmama hakkı var ama yok biz götürüyoruz. Allah iyi etsin. Bunun gibi. Birisi vefat etmiş, bütün halk peşinden gidiyor, Cüneyd-i Bağdâdî gitmiyor peşinden. Talebeler diyorlar ki “Efendim filanca vefat etmiş.” Filanca. Susuyor mübarek. Biraz daha tabi herkes gidiyor. Sonradan diyor ki “Niceleri vardır ki dünyada padişah gibidirler ama ahirette zelil olurlar. Niceleri, böyle hiçbir şeye benzetmediğimiz dünyada kimseler vardır ki onlar da ahirette padişah gibidir.” Bir de işin bu tarafı var.

O yüzden bu dünyada iken insanlar bilinmeyen makamlarda bulunabilinir. Bu, öldükten sonraydı anlattığımız. Bir de ne var? Yaşarken var. Normalde bu dünyada, bizim gibi yiyor, içiyor, biz de bizden zannediyoruz onu ama o insanların bilmedikleri makamdan yiyip, içip bilmedikleri bir makamda yaşayabilirler mi? Evet. Zahiren görünürler mi sizin yanınızda? Evet, ama mana olarak onlar bu dünyaya aitler midir? Hayır. Onlar farklı makamlarda yaşayıp oralarda durabilirler mi? Evet. Böyle yaşayanlar her daim var mıdır? Evet. Cenâb-ı Hakk’ın böyle yaşattıkları var mıdır? Evet. Böyle yaşattıkları yaşadıklarından farkında mıdırlar? Aynen bu üç tane veliyi sıraladığım gibi. Bir kısmı bilir, farkındadır. Bir kısmı bilmez. O bilmeyenler nerde yaşadıklarının da farkında değillerdir. Onlar kendilerince dünyayı dünya olarak da görmezler. Onlar o makamları da kendilerince çok tasnif edemezler.

Allah makrokozmos ve mikrokozmozun sonsuz çeşitliliğinde Zahir ismi gereği kendini sergiler. Eyvallah. Şimdi geçen paragraftakinden daha farklı bu. Ve Allah’ın tecellileri gerek zaman içinde gerekse mekânda asla tekrarlanmaz. Evet katılıyorum. Ama Bâtın ismi gereği Hakk sabit ve değişmezdir. Buradaki Hakk’tan kasıt, Hakk sabit ve değişmez dediği, Cenâb-ı Hakk’ın kendi zatullahıdır. Cenâb-ı Hakk’ın kendi zatullahının en önemli isimlerinden birisi de Hakk ism-i şerifidir. Allah’ın zatullahı bu noktada sıfatsal mahiyetlerde, tecelliyatlarda değişken; zatullah noktasında değişken değildir. Allah’ın zatı değişmez -evet o da gelmiş o noktaya- ama onun sıfatlarının hükümleri, alemi her an yaratan tecellilerinin sonsuz çeşitliliğinde ve yenilenmesinde kendilerini gösterirler. Evet.

İnsanlar dış suretlerinde nispeten sabit ve değişmezlerdir ama düşünceleri ve uyanıklıkları düzeyinde an be an sonsuz bir değişme çeşitliliğine maruz kalırlar.

insanlar onların o

Buna yine bir şerh düşmek istiyorum, insanların suretleri de an ve an değişir. İnsanların suretlerinin an ve an değişmesi bir zahir noktadadır; ikincisi de batın, suret değişikliklerini makamsal noktadadır. Diğer göremeyebilirler. Mesela bir kimse zikrullaha başlamazdan önceki manevi sureti ile zikrullahın ortasındaki manevi suretiyle zikrullahın sonundaki manevi sureti değişir o kimsenin. Bir kimsenin zahiri sureti de zikrullahın başı ile ortası ile sonu arasında değişir. Bir kimsenin zahiri sureti an ve an değişir. Bu değişiklik bir önceki andakine benzediğinden dolayı biz onu aynısı zannederiz. Eğer değişmeseydi 50 yıl sonra o kimsenin sureti 50 yıl önceki sureti değildi. Demek ki değişti sureti. An ve an ona yeni elbise giydirildi. An ve an. Kilo aldı, elbise değişiyor hep onun, kilo veriyor, elbise değişiyor, güneşe çıkıyor, elbise değişiyor, gölgeye gidiyor, elbise değişiyor. Bu, işin zahir tarafı. Süt içmeye devam ediyor, süt içerse elbise değişiyor, rengi açılıyor, esmerse daha tatlı esmere dönüyor örneğin. Zeytinyağlı yerse cildi parlamaya başlıyor. Zeytinyağlı yemezse cildi soluyor, cilt pörsüyor. Zeytinyağlı yerse bütün yemekleri yüzü pırıl pırıl, cildi pırıl pırıl oluyor. Zeytinyağlı sabunla yıkanıyor, yüzü ve cildi pırıl pırıl oluyor. Yok o şampuandı, yok bilmem neydi böyle kimyasal maddelerden karışmış kuruşmuş bir sürü ne idüğü belirsiz bir şeylerle yıkanıyor, cildi pörsüyor onun, yaşlanıyor. Bir de cildinde tuhaf kokular oluyor. O kimyasal maddeler kalıyor onda. Bir kimsede zeytinyağı kalsa vücudunda hiçbir şey olmaz ama kimyasal madde kalıyor üzerinde. Kadınlar bunlardan uzak dursunlar. Erkekler de uzak dursunlar. Kadınlar kimyasal maddelerle yıkandıklarından dolayı erkekler bir müddet sonra kadın istemez hale geliyorlar. O kimyasal maddelerin tecelliyatı. Veya erkeler o kimyasal maddelerle yıkanıp temizlendiklerinden dolayı bir müddet sonra kadın da onu istemiyor. Çünkü vahşi kapitalist global dünyaya göre onun çok hızlı çalışması lazım. Sabah işe erken gitmesi lazım. Bütün işini, eforunu sarf edip akşama yorgun dönmesi lazım. Her ikisinin de birbirini görmemesi lazım fazla. Fazla birbirlerini görürlerse o zaman kapitalist dünyanın işine gelmez. Çocuk yapmaya da fırsat olmaması lazım. Çok çalışmaları lazım. Çok. Bir sürü deodorant, bir sürü parfüm, bir sürü böyle koku moku her tarafına sıkması lazım herkesin. Bize o böyle aa ilgi çekiciymiş gibi geliyor o esnada, sonra vücuda zarar geliyor ve o kimsenin fiziki değişiyor mu? Evet. Kadınlar habire saçlarını boyuyor ya. Habire boyuyor, boyadan boyaya geçiyor, boyadan boyaya geçiyor, boyadan boyaya geçiyor. Kadının saçının ne renk olduğunu adam da unutuyor. Adam düşünüyor artık, evlenirken- ben bu kadını aldığımda- siyah saçlıydı, şimdi bembeyaz veya sapsarı. Geçen gün gördüm, birisi parlament mavisi boyatmış.

Enteresan, rengarenk. Bildiğiniz parlament mavisi. Bir tarafı parlament mavisi yapmış, bir tarafı böyle vişne çürüğü renginde yapmış. Enteresan. Ülkemiz rengarenk. Bunların hepsi de ne yapıyor, onun fizikini değiştiriyor mu? Evet. O yüzden katılmadım buraya çünkü o kimsenin zahir görüntüsü de sabit değil. Mana? O zaten düşünce, hiç sabit değil. Bir kimsenin düşüncesini sabitleyemezsiniz. Sabitleyeceğiniz bir tek yer vardır, orası da Kur’an sünnettir. Sabitleyebilirseniz. Bir de kalbi düşünce vardır, orayı da sabitleyemezsiniz. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne buyurdu? “Ya Rabbi, benim kalbimi dininde sabit eyle.” Dikkat edin, duaya dikkat edin! Duaya dikkat edin, bize çok büyük bir işaret. Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki “Ya Rabbi, benim kalbimi senin dininde sabit eyle.” Dikkat edin son kelimeye! “Senin dininde sabit eyle.” Allah’ın dininde. Diyeceksiniz ki bu Allah’ın dininin kitabı ne? Kur’an-ı Kerim. Ama Kuran-ı Kerim’in gerçek manası Allah’ta. Sünnet-i Resulullah’ın gerçek, hakikat manası Allah’ta. Biz zahir bize indirilmiş olan, verilmiş olan Kur’an ve sünnete baktık. Hazreti Muhammed-i Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin duasında enteresan bir ince perde var. Bu, bencesi. Diyor ki “Benim kalbimi senin dininde sabit eyle.” Kur’an onun dinine gidilecek bir kapıdır, vesiledir. Sünnet-i Resulullah, Allah’ın dinine gidilecek bir kapı, bir vesiledir. Kur’an ve sünnet bizi Allah’ın dinine götürür. Tekrar ediyorum. Kur’an ve sünnet bizi Allah’ın dinine götürür. O zaman hep beraber dua etmeliyiz. Yarabbi bizim kalplerimizi kendi dininde sabit eyle. Âmin. Burası çok önemli.

O zaman bir kimsenin kalbi de değişken midir? Evet. Aklı değişken midir? Evet. Kalbi de değişken midir? Evet. Başka hadis-i şerif: “İnsanların kalpleri Allah’ın iki parmağının arasındadır.” O zaman bu, insanların da kalplerinin değiştiğine işaret mi? Evet. O zaman insan hem zahir olarak hem düşünce boyutunda, akli düşünce boyutunda, hem kalbi düşünce boyutunda değişken midir? Evet. Son nefeste imandan küfre düşebilir mi? Evet, değişken çünkü. Son nefeste küfürden imana dönebilir mi? Evet, değişken çünkü sabitlenmiş değil. Bir kimsenin fiziki de sabitlenmiş değil bu manada, değişkenliğe ait ama kadın erkek olacak, erkek kadın olacak değil, bu fıtrata aykırı bir şey. Değişkenlik o kimsenin trafik kazasında kolunun koparılması gibi. Trafik kazasında bir gözünün kör olması gibi. Değişken mi? Evet. İhtiyarlamak değişkenlik mi? Evet. Çocuğun büyümesi değişkenlik mi? Evet.

ARABÎ bunu şöyle açıklar:

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem “Allah alemi kendi suretinde yarattı.” demiştir.

Buraya da şerh düşmem lazım. Buradaki alıntı benim okuduğum gibi değil. Cenâb-ı Hakk alemi Âdem’in suretinde, Âdem’i de kendi suretinde yarattı. Hadis-i kudsi bu. Arabî’nin Füsus’unda da Fütuhat’ında da geçer bu. Arabî bunu Fütuhat’ında kendisi de bunu böyle alır, böyle söyler. Burada çeviri yapan kimse bunu nerden aldıysa burada bir sıkıntı var. Şimdi burada Allah alemi kendi suretinde yarattı, dolaylı bir şekilde evet ama hadis-i kudsinin metni şu: “Allah alemi Âdem’in suretinde, Âdem’i de kendi suretinde yarattı.” Âdem’i kendi suretinde yarattı. O yüzden ben insanı büyük alem olarak görürüm.

İnsan batın boyutunda değişime maruz kalırken zahir boyutunda sabittir.

Yok kabul etmiyorum. Zahir boyutu da sabit değildir. Bu nedenle insan hem değişime hem de sabitliğe sahiptir. Bir veçheyle. An ve an hem değişime hem sabitliğe sabit midir? Evet, ama bu katıldığım şey çünkü bir an üzerinde sabittir, bir an üzerinde değişime tabidir.

Ne var ki Hakk, zahir ve batın olarak tanıtılmıştır. Evet. Zahir değişime, batın sabitliğe sahiptir. Bu yüzden batın olan Hakk insanın zahir boyutuyla, zahir olan Hakk insanın batın boyutuyla aynıdır.

Bu, denklem olarak evet ama insanın hem zahiri hem batını değişime muhtaçtır, değişir. Cenâb-ı Hakk zahir noktasında değişime, batın yani Cenâb-ı Hakk’ın zatullah noktasında değişimi yoktur.

Buna göre insan bir ayna gibidir.

Eyvallah. İnsan bir ayna gibidir, değil, aynadır. Gibi değildir, aynadır insan. Buradaki kastım mümin olanlar için geçerli. çünkü hadis-i şerifte Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kati söyledi: “Mümin müminin aynasıdır.” gibidir, demedi. Hazreti Muhammed-i Mustafa hazretleri gibidir demediğinden dolayı kati diyorum, mümin müminin aynasıdır. Mümin Allah’ın ism-i şerifidir. “Mümin müminin aynasıdır.” deyince, mümin Allah’a baktığında kendisini görür. Cenâb-ı Hakk’ın da Mümin ism-i şerifi bir kulun üzerinde zuhur ettiğinde, tecelli ettiğinde de Allah da kendi ismini kulunun üzerinde tecelliyatını seyreder. O zaman bir kimse Cenâb-ı Hakk’ın Mümin ism-i şerifinin tam tecelliyatıysa diğer müminlere de ayna olur ama her mümin mümine ayna vazifesi görür. O yüzden sufiler derler ki, karşıda gördüğün eksikliklerin hepsi de sende var. Derviş kardeşinin üzerinde ne eksiklik gördüysen sende var. Etrafınızda ne eksiklik gördüyseniz hepsi de sende var. Kimi eksik gördüysen o eksiklik sende var. Mümin böylece kendisini kemale erdirir. Sufiler şeyhlerine bakarlar eksikliklerini görürler kendi eksikliklerini. Şeyhin üzerinde bir eksiklik görüyorsa yine o eksiklik kendisindendir. Mesela rüyasında

görür işte şeyh efendiyi sigara içerken gördüm, ya bunu nasıl anlatayım şimdi. Hani şeyh efendinin eksikliğini gördü o rüyasında. Gelir der. Efendim hakkınızı helal edin ama sizi sigara içerken gördüm, mesela. İşte şeyhler de bakarlar karşıdaki dervişin duruma, hodul bir kimseyse “Allah bizi affetsin.” der. Ne yaptı, günah işlediğini kendi üzerine aldı. Yok, karşıdaki derviş hodul değilse kemale erecek bir noktadaysa yavrum tövbe et, bu eksiklik sana ait, der. Eğer o hodulsa döner der ki kendi eksikliğini benim üzerime attı gene. O da hodulluğundandır. Ha olmayacak o. Bu ümitsizlik değil ama zor olacak yani zaman alacak. Bunun gibi. O yüzden “Mümin müminin aynasıdır.” hadis-i şerifi mucibince o yüzden ayna gibidir değil, aynadır.

Aynaya bakarken sağ elini kaldırırsan, aynadaki suretin sol elini kaldırır.

Bu, aynaya bağlıdır. Her ayna doğruyu göstermez. Ancak mümin aynası doğrudur. Neden? Ben size binlerce ayna getirebilirim ve o aynaya baktığınızda binlerce Mustafa Özbağ görebilirsiniz. Milyon ayna getiririm buraya, milyon aynaya bakan kendisine bakarken milyon adette görür ve milyon değişik görür. Milyon değişik görür. Bazen örneklerim: Biz 7 8 yaşlarındayken dedemiz bizi İzmir fuarına götürürdü, Allah rahmet eylesin. Bakkal dükkânı var hem aynı zamanda fuar zamanı gidildiğinde İzmir’den kuru bakliyat alınıyor. Bütün yıl boyunca satacağı nohut, kuru fasulye, pirinç, şeker, makarna… O zamanlar yeni yeni çıkıyor daha hazır makarnalar: Vita. O zaman margarin var Vita yağı, gençler bilmez şimdi, millet tereyağı yerine Vita alıyor. Bir de diyorlar ki çok sağlıklı. Bizi, Amerika’nın margarinleriyle büyüttüler o nesli. Sana, Tama bunlar margarin hepsi de. Millete tereyağı yemeyin damar sertliği yapıyor, zeytinyağı yemeyin şu yapıyor. Bir de türkü “Zeytinyağlı yiyemem aman da aman.” Amerika’nın ne kadar çiçek yağı varsa margarini varsa Amerikan kredisi olarak geliyor bize. Amerika 10 milyon dolar size kredi açıyor, diyor ki, 8 milyon dolarını size çiçek yağı, margarin, Vita, Tama, Sana, uydur kaydır gönderirim. Fransa diyor ki, size 10 milyon dolar kredi veririm, eee, 5 milyon dolarını parfüm olarak gönderirim. Ya gözün kör olmasın, bizimkiler tarlada çalışıyor sabahtan akşama kadar parfümü ne yapacak? Yok. Geliyor 5 milyon dolarlık parfüm İstanbul’da, Ankara’da, lüks mağazalarda lüks insanlara satılıyor. Neyle? Krediyle alıyor devlet bunu. Yani bize İsviçre bize kredi açıyor. İsviçre kredi açıyor ama “Bu kadar saat alırsan” diyor. Bizim şehirlerin ortasında kocaman bir saat var. Oraya bakıyoruz; saati, vakti görüyoruz ama yok herkesin kolunda bir tane switch saat olacak, böyle kredi açılıyor. O zamanlar biz de işte İzmir’e gidiyoruz, gündüzden dedem mal alıyor orda, mal aldıktan sonra öğlenden sonra işimiz bitiyor, fuara gidiyoruz. Dedem bizi fuara götürüyor, İzmir fuarına meşhur. İzmir fuarında geziliyor işte, stantlar var ama en önemli yer ne? Ayna. Giriyorsunuz oraya, parayla giriliyor. Ayna sizi şişman gösteriyor, kocaman. Herkes birbirine gülüyor içerde.

Birini uzun gösteriyor, birini şişman gösteriyor, birini katlıyor böyle sanki göbek dışarıda gövde gerideymiş gibi.

Velhasıl bir sürü ayna var içerde, her aynaya baktığında kendini farklı surette görüyorsun. Yaşım 7 8. Lazımmış bana sonradan. O yüzden ayna düzgün ve parlak olursa seni tam olarak gösterir. Kolun eksikse kolsuz, gözün eksikse gözsüz gösterir seni. Hazreti Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri Mesnevi’de der ya: “Senin aynan neden yalan söylüyor bilir misin ki?” Dikkat edin. “Senin aynan neden yalan söylüyor bilir misin ki?” Tozlu ve paslıdır o yüzden. Buradaki aynadan kasıt ne? O kimsenin kalbi. Hazreti Pir daha ileri gitti, kalbi ayna haline getirdi ve diyor senin aynan neden haber vermiyor biliyor musun? Neden düzgün haber vermiyor, neden yalan söylüyor, neden ilhamın ilham olarak değil, vesvese olarak? Neden kalbinde ilham yok? Neden Cenâb-ı Hakk senin kalbine ilham etmiyor? Neden Allah’ın kalbindeki ilhamını duymuyorsun. İlham etmiyor demeyeyim. Tövbe ettim, geri döndüm. Neden Allah’ın kalbindeki ilhamı duymaktan uzaksın? O her daim senin kalbinde ilham ederken senin kulağın neden tıkalı? Senin gözün nenden kör, bilir misin? Bu muhteşem bir şey! “Tozludur, kirlidir, o yüzden.” diyor. Bu ne demek biliyor musunuz kardeşler? Cenâb-ı Hakk her daim sizin kalbinizde ilham ederken, her daim sizin kalbinizde nur akıtırken, her daim sizin kalbinizde sizi irşad ederken siz bundan habersizsiniz. Ben kendi nefsim için söylüyorum bunu. Sebep? Tozlu da ondan, diyor. Kirli de ondan. Ayet-i kerime: “Kalpler ancak zikrullah ile mutmain olabilir.” Hadis-i şerif: “Kalbin cilası Allah’ı zikirdir. Zikrin en efdali la ilahe illlahtır.” Kalbin cilası neymiş? Zikir. Zikrin en efdali, hadis-i şerif devam ediyor: “La ilahe illallah’tır.” Ayna değişti. Mümin müminin aynasıdır, bir tecelliyat bu. İnsan insanın da aynasıdır. Bir tecelliyat da bu ama asıl tecelliyat kalbinizde.

Aynaya bakarken sağ elini kaldırırsan, aynadaki suretin sol elini kaldırır.

Bizde hiç öyle olmuyor. Bizdeki ayna sağ elini kaldırınca o da sağ elini kaldırıyor. Tersini göstermiyor yani. Bazı aynalar tersini gösterebilir mi? Evet. Bazı aynalar zıddını gösterir mi? Evet. Aynasına bağlı.

Bu nedenle senin sağ elin aynadaki suretin sol eli, senin sol elinde bu suretin sağ eli olur. Her aynada böyle olmaz. Ey yaratılmış şey, senin zahir boyutun Hakk’ın Batın isminin suretidir. Ve senin batın boyutun nun Zahir isminin suretidir. Kısmen. Cenâb-ı Hakk’ın Batın ism-i şerifi direkt kendi zatullahına aittir. İnsanların üzerinde Batın ism-i şerifinin, Batın ism-i şerifinin tecelliyatı insanların kendi aralarına göredir, Hakk’a nispetle değildir. Bir kimsenin bir kimsenin üzerinde batıniliği olabilir, bize batın gelen olabilir ama o gerçek batın değildir. Buradan devam edeceğiz inşaallah.

Nefes III — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Aşk, Müşâhede, Tecellî, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı