20 Eylül 2014 Tarihli Sohbet
Gerçek denen nesne aslında İbn Arabî için hayalden başka bir şey değildir.
Bizler hislerimiz aracılığı ile eşyayı idrak etmekte, aklımızla bunlara çekidüzen vermekte etrafımızda muhkem bir şey tesis etmiş olmaktayız. Buna gerçek deyip ve bununda doğru olduğundan kuşku duymamaktayız.
Hâlbuki Arabî’ye göre gerçek kelimenin tam anlamıyla gerçek değildir.
Başka bir deyimle, böyle bir şey gerçeği itibariyle varlık (Vûcud) değildir.
Uyumakta olup da eşyayı rüyasından gören bir kimse için, gördüğü eşya nasılsa bu hissi âlemde gerçekliği açısından Varlıkta bize o nispettedir. Prof. İzutsu
“Bütün insanlar uykudadırlar, ancak öldüklerinde uyanırlar” Hadis-i Kudsi
Arabî şöyle mütalaa eder; Âlem bir vehimden ibarettir, onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu hayaldir. Yani sen hayalinde zannettin ki bu âlem kendi başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir, mutlak gerçekten (Hakk’dan) hariç bir varlıktır. Hâlbuki böyle değildir. Bil ki senin kendinde bir hayalsin.
Şu hâlde bütün varlık âlemi de hayal içinde hayaldir. (Fusûs/117-103)
SORU Şu hâlde bizim “gerçek diye kabul ettiğimiz rüyadan” başka bir şey değilse yani varlığın gerçek şekli değil de vehim ettiğimiz bir şey ise bu takdirde ne yapmamız gerekir?
Vehmimizde yaşattığımız bu âlemi kesinlikle terk edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi yani gerçekten de gerçek olan bir âlemi mi aramamız gerekir?
Hz. Yusuf meşhur rüyasından sonra “Bu benim çok önce görmüş olduğum
rüyanın tevilidir. ONU RABBİM GERÇEK KILDI” (XII/100) demiştir.
Rüyanın gerçeğe dönüşmesi, üstelik bir Peygamber. Bu tezadı açıklar
Son olarak Şey Bedrettin ile bitirelim Varidat’tan; “Kişinin gördüğü düş ancak düşündükleridir.”
Varlık; insanlar var olduğundan beri üzerinde tartışılan, konuşulan, bütün dini inanışların ve dini inanışların dışındaki felsefelerin, inanışlarının tartıştığı bir şeydir. Üç aşağı beş yukarı varlığın üzerinde bugüne kadar dünya üzerinde gelmiş geçmiş bütün felsefeler laf üretmişler, iş üretmişler, fikir üretmişler ve kendilerince
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
bu üretmiş oldukları bu fikirlerin doğruluğunu ispatla geçirmişler ömürlerini. Tabi bu noktada geriye yönelik baktığımızda, varlığın bir hayalden ibaret olduğunu başka bir ekolün de hayali kabul etmeyip, varlığın gerçekten bir gerçeklilik olduğunu savuna gelmiş. Meseleye bu açıdan baktığımızda bir tarafta materyalistler oluşmuşlar varlık sadece maddeden ibaret ve maddenin dışında bir şey yok demişler, bir taraf varlığın komple bir hayal olduğunu ve insanların vehimleri ile bu gördükleri eşyayı gerçek olduğunu sandıklarını ama gerçekte bunun olmadığını savuna gelmişler. Bir kısım, bunu İslam’ın içerisinde de bulmak mümkün İslam’dan önce de bunu bulmak mümkün, bir kısmı ise bu âlemin gerçeklilikle payının olduğunu ama aynı zamanda da o gerçekliliğinin arkasında hayal boyutlarının da olduğunu, bunun bir veçhesinin gerçek bir veçhesinin hayal olduğunu söylemişler. Arabî varlığa bakarken, varlığı tamamıyla hayal olarak görüldüğü, öyle anlaşıldığı noktaları olmakla beraber varlığı tecelliyat açısından bakaraktan varlığın değişik boyutları olduğunu ve bu boyutların içersinde ara boyutlarının hayal olduğunu ve ara hayal boyutlarının olduğunu, hayal âleminin olduğunu ama bütüncülük açısından bakılırsa yine varlığın hayal içersinde bir hayal olduğunu söyler. Meseleye biz bu gece bakarken sadece Arabî açısından bakacağız, o yüzden kafanızı başka yerlere başka şeylere dolaştırmadan anlatacak olduğum şeylerin veya konuşacak olduğumuz tespitlerin sadece Arabî’ye göre olduğunu bilmiş olun. Bunu kabul edip etmemekte hürsünüz, serbestsiniz. Bunu algı noktasında anlayamayabilirsiniz veya anlayabilirsiniz veya bunun üstüne de anlayabilirsiniz, Arabî böyle düşündü deyip de Arabî’nin üzerine çıkılmaz diye böyle bir düşüncem yok. Arabî’de insan, sonuçta Arabî o günkü yaşadığı çağda yaşadığı ortamda belli bir düşünceye sahip olmuş belli bir felsefe üretmiş belli kavramlar üretmiş ve belli bir noktaya kadar gelmiş. Derdim Arabî’ye küstahlık yapmak veyahutta derdim Arabî’yi küçültmek, büyütmek değil. Birilerini büyütüp küçültmek insanların hele benim gibi fakir fukara bir kimsenin yapabileceği bir şey değil. Burada sadece Arabî, varlığı hangi veçheden bakıyor, hangi noktadan bakıyor ona bakmamız lazım. Arabî varlığı komple bu noktada kendi içersinde hayal eder ama Fusûsunda ama içersinde düzlem olarak, hayal Fütuhatında değişik pasajlarda varlığa bakış açısını koyar, varlıkla alakalı düşüncesini oturtturur bir yerlere, “varlık hayal içerisinde hayal” deyip de bütün her şeyi bir kenara atmaz boşa atmaz Arabî. Arabî, varlığı bu noktada, zaten o varlıkla alakalı konuşanların büyük bir çoğunluğu Arabî’nin o “varlık hayalin içerisinde hayal” derken, insanları gözünün gördüğü şeyin arkasında başka şeylerin olduğunu anlatmak için söyler. Veyahut da bazı yerlerde, bazı noktalarda otomatikman sizin var gördünüz şeyin gerçekte hayal olduğunu ve o normalde var gördüğünüz şeyin sizin beyninizin, aklınızın ürettiği bir olgu olarak görür beyin bunu algıladı der, aslında o gerçekte yok der ve rüyayı buna örnek gösterir. Bir kimse rüya görür, gördüğü rüya gerçek midir? Gerçektir ve kendince der ki o rüyan ne kadar gerçekse gördüğün bu âlemde o kadar gerçek der. Bunu da az önceki “bütün insanlar uykudadır ancak öldüklerinde uyanırlar” hadis-i şerifini önüne tez olarak koyar. Ben bunun bir çıt daha ilersini söyleyeyim, o zaman önce insanın burada uyanması gerekir, o da nedir?
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Ölmeden önce ölünüz. Eğer ölmeden önce ölürse bir kimse o zaman uykudan uyanır, uykudan uyanan kimse o zaman gerçeği görür. Şimdi kendi kendinize şöyle düşünebilirsiniz; yani oturmuşlar metafizikçiler, fizikçiler, kimyacılar, biyolojiciler o kadar dünya üzerinde ilim var onca dünya üzerindeki bu ilim ehli bu varlığın üzerinden ilim yapıyorlar, bu varlığın üzerinden hesaplayabildikleri, hesapladıkları bütün her şeyleri koyuyorlar orta yere ve biz şimdi diyeceğiz ki, bu sizin hesapladıklarınızın kitapladıklarınızın hepsi de hayal alın koltuğunuzun altına bütün hesapladıklarınızı gidin. Siz hayal içersinde bir hayal yaşıyorsunuz. Bunu kabul edebilecek olan var mı içinizde? Evet, bu dünyayı gerçeklilikle bağdaştırmayıp, bu dünyayı bir hayalden ibaret diye gören var mı içinizde? Yok. Yok ve birisi dese ki, görüyorum, diyeceğim ki nerde yaşıyorsun? Evet, varlık, varlık olarak gördüğümüz şey Cenabı Hakk’ın kendi ayet ve hadisleri ile “Yarattım” dediği şeydir. Hiçbir şey yok iken O var idi ve hiçbir şey yok iken bir şey yarattı, bir şey yarattı. Bu ayetle, hadis-i kudsi ile hadisle sabit. Allah yaratıcıdır, Allah’ın “Hâlik” ism-i şerifi vardır hâlk eder, Cenâb-ı Hakk’ın kudreti, kuvveti vardır kudreti ile kuvvetti ile ilmi her şeyi kuşatır. Allah bir şeyi var etti. Arabî Allah’ın yaratmasını, Allah’ın hâlk etmesini reddetmez, Allah’ın var ettiğini de reddetmez. Bu bardak var mı? El-cevap: Var. Arabî bu var’ı reddetmez. Arabî’yi anlamayanlar bu var’ı yok görmeye çalışıyorlar. Arabî bu direği yok görmez, bu direği hayal görür. Savaş’ı yok görmez, Savaş’ı hayal görür. Savaş’ı yok görmek farklı bir şeydir Savaş’ı hayal görmek farklı bir şeydir, bu bahçeye sizin yok görmeniz farklı bir şeydir, bu bahçeyi hayal görmeniz farklı bir şeydir, bu âlemi yok görmeniz farklı bir şeydir ama bu âlemi hayal görmeniz farklı bir şeydir. Bu âlemi komple rüya olarak görebilirsiniz, farklı bir şeydir ama siz bu âlemi yok göremezsiniz. Bir kısım arabîciler Arabî’yi tam anlamadıklarından, anlayamadıklarından dolayı Allah’ın var ettiğini yok görmeye çalışıyorlar. Hiçbir şey yok iken Allah var idi ve Allah’ın varlığı bu noktada bilinmezlikte idi. Bilinmezlik olunca, Allah şuydu deme şansınız yok ve Allah bilinmezlikten bilinirliğe tecelli etti ve bir şey yarattı. O yarattığı şey hadis-i kudsi ile sabit Allah’ı tesbih etti, teşbih etti, tenzih etti. Tesbih etti; onu zikretti, teşbih etti; onu benzetti, tenzih etti benzettiği şeyleri reddetti. O zaman bir şey var, Allah bir şey yarattı, yaratmış olduğu bir şeyi Arabî hayal görüyor. Hazreti Mevlâna ise yaratmış olduğu şeyi hayal üzerinde yürütüyor. Bir varlık var varlığı hayalin üzerinde yürütüyor. Bu bana daha gerçekçi geliyor bir varlık var, varlığı hayalin üzerinde yürütüyor ama Arabî’de bir varlık var bu varlık komple hayal ama nasıl bir hayal? Hayalin içersinde hayal. Kimin hayalinin içersinde hayal? Soru bu. Bu da sonra, ben soracağım, sonra hatırlatın. Kimin hayalini yaşıyoruz o zaman biz? Hayal içersinde hayal ise birisinin bir hayali var o zaman, birisinin hayalinin içinde biz bir hayal yaşıyoruz, o zaman o hayal bizim değil o hayal başkasının. Başkasının hayalinin içinde biz hayal yaşıyoruz o zaman. O zaman bizim burada cüz’i irade gidiyor yavaş yavaş bakın, kayıyor burada. Ben bir hayal kuruyorum, o hayalin içinde protipler var, o hayalin içersinde varlık var, o hayalin içersinde benim istediklerim var, o hayalin içersinde ben her şeyi dizayn ettim ve o hayali koydum orta yere herkes o hayali yaşıyor. Herkes o hayali yaşıyorsa, o kimse bu hayali yaşamakla mükellef. O zaman bakacağız Mehmet Kuyucu kimin hayali, ona bakacağız o zaman,
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Abdüllatif’e bakacağız, Abdüllatif kimin hayali ki? Hayal içinde bir hayal ise, biz birisinin hayalinin içersinde hayaliz.
Soru 1: Şu hâlde bizim “gerçek diye kabul ettiğimiz rüyadan” başka bir şey değilse yani varlığın gerçek şekli değil de vehim ettiğimiz bir şey ise bu takdirde ne yapmamız gerekir?
Evet. Mademki bir vehmin sonucu bu hadiseler bu vehmin içerisinde Arabî’ye göre biz ne yapacağız o zaman? Sorduğum soru o, ben madem birisinin hayali isem, mademki birisi benim üzerime bir hayal kurguladıysa ve o hayalin içersinde benim tiyatrocudan bir farkım kalır mı? Ben bir hayal kurgulayacağım, o hayalin içersinde protipler var o protiplerin eline ben replikleri koyacağım, onlar o protipler elindeki replikleri okuyacaklar. Benim elimde bir replik olacak, ben o repliği okuyacağım şu anda. Eğer ben bir başkasının hayali isem. Ama bunu âleme böyle koydukta kendimizi bunun içerisinden sıyırmamız mümkün değil. Biz felsefe olarak veyahutta bir zevk olarak, zevk olarak biz bütün âlemi hayal üzerinde yürür görebiliriz, biz içsel manada da hayale pay verebiliriz belli şeylerde ama Arabî’nin üzerinde benim tespit ettiğim nokta şu: Arabî varlığın derecelerinin içersinde, varlığın derecelerini birbirinden ayıran ve varlığın her iki derecesinin arasında birbirinin yüzüne bakan bir hayal mertebesi oluşturur. Terimleri affedin şimdi böyle kullanacağım ama. Mesela, misal âlemi ile emir âleminin arasında bir hayal olduğunu, bir hayal âleminin olduğunu söyler veyahutta az önce söylediğim belirsizlik âlemi ile belirsizlik ile Allah’ın, ilk ne olduğunu bilmediğimiz, varlık olarak da ne olduğunu asla bilemeyeceğimiz, Arabî’nin terimiyle taayyünsüzlük noktası ile birinci taayyün arasında Arabî bir hayal boyutu koyar oraya arada. O hayal boyutu ile taayyünsüzlük yani bilinmezlikle birinci taayyün; ilk varlık ilk yaratılan arasında bir hayal perdesi olduğunu söyler. O zaman eğer ki biz varlığı dereceler açısından bakarsak ve dereceler açısından oturtturmaya çalışırsak Arabî kendi içinde, kendi içselliğinde, kendi fikirleri dairesinde ve kendi kitaplarında bunu da söyler. Bu aslında Arabî’nin bu noktadaki zıtlığı değildir. Arabî hayal içersinde “bu varlığı hayal içersinde hayal gör” derken varlığı çepeçevre saranın bir hayalden ibaret olduğunu söyler ve varlığı çepeçevre saran hayal, o varlığın kendi içersindeki boyutlarını da saran bir hayal vardır ama varlığın içersindeki eşyayı, varlığın içerisindeki tecelliyatı beyinlerin vehmine bağlar. Bizim beynimiz gerçekte olmayan bir şeyi varmış gibi görüyor, beynimizin dizaynı böyle. Arabî’nin bu noktada bu açıdan bakarsak bilhassa İzutsu bunun üzerinde çok durur, hiç okumadım kitabını ama İzutsu’yu da ismen olarak bilirim birde Allah razı olsun komşum İzutsu’nun üzerinde baya araştırma yapıyor, okuyor İzutsu’yu. Çünkü İzutsu motomod direkt benim anladığım kadarıyla sırf arabîci bir kimse değildir. İzutsu doğu mistiklerinden de alır, doğu mistikleriyle Arabî’yi örtüştürmeye çalışan bir kimsedir bildiğim kadarıyla ve İzutsu’nun bu noktadaki Arabî ile alakalı tespitlerini ben, doğu mistikle örtüştürmeye çalıştığından dolayı çok üzerinde durmam. Çünkü Arabî’nin bu noktadaki daha iyi anlaşılabilmesi için İslam’ın kendi içerisindeki tasavvuf boyutunun Kur’an sünnet
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
ışığında algılanıp o veçhede Arabî’ye yaklaşılması gerektiğine inanıyorum. Kur’an sünnet ölçüsünde tasavvuf boyutuyla Arabî’ye yaklaşanlar bunları çok güzel açıklamışlardır kendi zamanlarında, kendi dairelerde, kendi yerlerinde ama İzutsu’dan bakılınca meseleye, bunun Kur’an ve sünnet boyutuyla fazla bir alakası kalmamış gibi olur. Devam ediyoruz. Bu noktada o zaman biz gerçek diye gördüğünüz şeyler, bizim beynimizin bir vehmi ise biz bir vehmi gerçek olarak görüyorsak ne yapmalıyız? Arabî’ye göre buna baktığınızda siz bu açıdan İzutsu’nun dairesinde Arabî’ye baktığınızda siz otomatikman cebriyeye düşersiniz, otomatikman kaderiyeye düşersiniz oysa Arabî’nin kendisi cebriyeci ve kaderiyeci değildir. Biz düşeriz, sizler düşersiniz, o yüzden burada biz varlığı bu noktada gerçek olup olmadığına bakmaksızın kendimizce yükümlülüklerimizi yerine getirmeye gayret edeceğiz. Bunu bir zevk olarak, bunu bir felsefe olarak, bunu böyle bir kendimizce bir uğraş yeri olarak görebiliriz ve bunun üzerinde bir fikir yürütebilirsiniz ama kesinlikle yarın sabahleyin işe gitmeyi terk etmeyeceksiniz. Eğer buraya bir kimse “mademki her şey hayal içersinde hayal, mademki ben birisinin hayaliyim o zaman ben birisinin hayali iradem kalmadı” noktasına isem benim cüz’i gitmeyeceksiniz. O yüzden ben biraz frene basarım bu noktalarda, ben böyle kendini kaptırmış, bu noktada her şey hayal deyip hayatı farklı boyutta yaşayan, kendisini derviş zanneden insanlarla da tanıştım Allah bizi affetsin, bu noktada ben onlara katılmıyorum. Devam ediyoruz.
Soru 2: Vehmimizde yaşattığımız bu âlemi kesinlikle terk edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi yani gerçekten de gerçek olan bir âlemi mi aramamız gerekir?
Evet. Buna katılırım ama ben bu âlemi terk etmeyi, bu âlemde yapmamız gereken vazifeleri terk etmeyi kabul etmem. Evet, biz gerçeğin gerçeğine ulaşmaya çalışalım. Burada gerçeğin gerçeğine ulaşma noktası kesinlikle ve kesinlikle Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışıp evet, biz hakikati görmemiz eşyanın hakikatini görmemiz, bu noktada yolun hakikatini görmemiz, dünyanın hakikatini görmemiz, yaşadığımız hayatın hakikatini görmemiz gerekir ama bu, normalde yaşadığınız hayatı terk edip bu hayatla ilgi ve alakamızı kesip bu dünya ile ilgi ve alakamızı kesip yaşayacak olduğumuz bir hayat değil. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri “Bütün arz la ilahe illallah diyinceye kadar mücadele etmekle emrolundum” der. Burada bütün arzın la ilahe illallah demesi bütün arzın Allah’ın adaleti ile dolmasıdır. Bütün arzın, bütün arzın zalimliğin orta yerden kalkıp herkesin müreffeh bir adaletli hayat yaşamasıdır. O zaman biz din olarak bu âlemi terk etme noktasında değiliz, biz din olarak bu dünyayı terk etme noktasına değiliz, biz hayat felsefesi olarak yaşadığımız hayatı terk etme dairesinde değiliz. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri terk etmedi, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz terk etmedi, Osman terk etmedi, Ali terk etmedi, Hasan ile Hüseyin terk etmedi ve hiç birisi de bu âlemi bir boşluk olarak görmediler, ashabın yolu bu değildi, ashap yeryüzünde adaletin hâkim olması için mücadele ettiler. Ebu Zer el-Gıfârî zalimlere mücadele etti, kavga etti, bu âlem
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
boş deyip çekip gitmedi, Hazreti Hüseyin efendimiz zulme karşı göğüs gerdi, bu âlem boş deyip gidip dağın başında zikrullaha oturmadı, sahabe böyle bir hayat yaşamadı. Sahabe böyle bir hayat yaşamadıysa bizim bu âlemi bırakıp, boş bırakıp, “Ya bu âlem boş” deyip, kenara çekilip sufilik yapma noktamız yok. Ben öyle bir sufiliği de kabul etmiyorum zaten, ben öyle bir hayatı da kabul etmiyorum hakkınızı helal edin. Arabî bir zevk olarak, bir tat olarak, bir lezzet olarak, güzel bir sohbet konusu, Arabî bu noktada evet, böyle kendi kendimize fikir teatilerinde bulunacağımız, hatta dünya için birisini kırmayı, üzmeyi gerektirmeyecek hale getirecek bir şey bizi, e olabilir ya, bir hayal için birisinin kalbini kırmayayım, eyvallah, sizi bu noktaya getiriyorsa Arabî, güzel ama şimdi siyaset yaptığımı düşüneceksiniz. Dünya üzerinde bütün dinleri, bütün dinleri sulandırdıkları gibi İslam’ı da sulandırmaya gayret ediyorlar, İslam’ı sulandırmanın iki yolu var: Bir: Sufileri ehli tasavvufu kullanmak. İki: bugünün selefi-vahabi, işid çizgisini kullanmak. Bizi iki ateş arasında bırakıyorlar, biz ümmet olarak orta ümmetiz, orta ümmet. Ne bizim çizgimiz selefi-vahabi, işid çizgisidir ne de bizim çizgimiz “ya biz sufiyiz bu âlemi hayal görürüz, bu âlemle irtibatımızı keseriz, cüzi irademizde yok Allah’ın takdir ettiği bize gelecektir, Allah’ın kısmet ettiği bize gelecektir, şuraya oturalım bakalım keyfimize, bir tekkeye kurulalım bakalım keyfimize, orda hayatımızı devam ettirelim” bu da değil ama mesela İngiltere’de Arabî dernekleri var. Koca koca müdürleri, amirleri, memurları toplamışlar 10 bin dolara 20 bin dolara onlara Arabî felsefesini yaşatacağız deyip Hindistan’a götürüp oralarda toprakları eşelettirip, dolaştırıp, çalıştırıp getiriyorlar, bunun gibi. Tasavvuf, insanları uyuşturan, insanları uyutan, “Bu âlem boş, hayal” deyip, bu âlemi zalimlere terk ettiren bir olgu değildir. Buradan İslam’ı ve Müslümanları vurmaya çalışıyorlar. Eğer gitmiş olduğunuz yol, gitmiş olduğunuz yol etliye sütlüye karışmayın siz Allah’ı zikredin oturun diyorsa, gitmiş olduğunuz yol zalimlerle uğraşmayın Allah onların hakkından gelir deyip onlarla mücadele etmenizi size söylemiyorsa, gitmiş olduğunuz yol yiyin, için, amanın zevki sefa edin bu âlem boş zaten ne yapacaksınız diyorsa o yol İslam değil. O yol İslam değil. Dünya üzerinde bir tane çocuk aç ise, dünya üzerinde bir tane çocuk aç ise onun sorumlusu Müslümanlardır. Dünya üzerinde bir kadına tecavüz ediliyorsa herhangi bir kadına onun sorumlusu Müslümanlardır. Dünya üzerinde haksız yere bir kimse zulmen öldürülüyorsa onun sorumlusu Müslümanlardır. Çünkü Müslümanlar bu dünyaya hak ve adalete getirmekle mükelleftirler. Bu sadece kendi yaşadıkları ülkede değil dünya üzerini hak ve adaletle inşa etmekle mükelleftirler. Eğer bizim böyle bir mükellefiyetliğimiz varsa, biz kenara oturup bu âlem hayal içersinde hayaldir bizimde hiçbir şey yapmamızı gerektirmez, deme noktasında değiliz. Allah bizi onlardan eylesin.
Hz. Yusuf meşhur rüyasından sonra “Bu benim çok önce görmüş olduğum
rüyanın tevilidir. ONU RABBİM GERÇEK KILDI” demiştir.
Evet. Ben kendim şahsım olarak hayatın zahir ve batın yönü olduğunu, hayatın bu noktada hem zahiriyle hem batınıyla yaşanması gerektiğini, sadece
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
hayatın bir matematikten ibaret olmadığını o matematiğin arkasında bir batıniliğin olduğunu, batın olduğunu, Allah’ın nasıl zahir sıfatı varsa batın sıfatının da olduğunu, bizim nasıl görüntümüz var ise bu görüntüyü anlamlı kılan bir ruhun var olduğunu ve bu noktada biz insanız sadece maddeden yapılı değiliz. Rüya da görürüz, hayal de kurarız. Rüya da görür hayal de kurarsak o rüyamızda rüya görürüz bize ait değildir. Rüyanın da burada üç tecelliyatı vardır Arabî’de bunu kabul eder çünkü hadise sabittir. O zaman gördüğümüz rüyaların derecatına göre biz ama bu dünyada ama öbür âlemde o rüyanın gerçek olduğuna da inanırız ve bu yüzden rüyanın gerçeğe dönüşmesi, rüyanın gerçeğe dönüşmesi haktır. Peygamberlerin görmüş olduğu rüyalar gerçeğe dönüşür. Hazreti Aişe validemiz der ki “Hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri gün gibi açık rüya görürdü ve Onun gördüğü rüya muhakkak ki tecelli ederdi, açığa çıkardı görünürdü.” Biz bu noktada dururuz. Evet, yine Arabî’den buna cevap verilecek olursa; varlığın kendi içerisinde derecatı vardır o derecatların hepsini de birbirinden ayırt eden hayal âlemi vardır ama bu varlık bu noktada hem derecatları açısından hem de kendi boyutsallığı açısından hayalin içindedir, bunu kabul ederim. Bu zaten hazreti Mevlâna Celaleddini Rumi hazretlerinin Mesnevi’sinin başında “Sen bu âlemi hayal üzerinde yürür gör” tespitiyle de örtüşür. O yüzden biz rüyanın hak olduğuna inanırız, insanların gerçekten de bu dünyaya batarlarsa, sadece bu dünyayı düşünürlerse ve bu dünyanın maddesine kendisini kaptırırlarsa uykuya dalacaklarını ve dünyanın onları uyutacağını ve dünyadan sonrası gerçeğin ve hakikatin görünmeyeceğini ama öldüğünde bu dünyanın haricinde ayrı bir âlemin ve hakikatin var olduğunu göreceğini ve o zaman uyanacağına inanırım. Eğer biz bu uyanıklığı buradan gerçekleştirirsek, bizim iman ettiğimiz şeylerden birisi de nedir imanın şartlarından birisi? Ahirete inanmaktır. O zaman ahirete inandı isek biz, bu dünyadan öte dünyaya bir uyanışı gerçekleştirmiş oluruz ve ahireti eğer ki biz gözümüzün önünde görürsek o zaman biz dünyanın uykusundan uyanmış oluruz. Bizden istenen şudur; Arabî’nin de belki de kastettiği şey de o dur çünkü Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hayat standardına ve seviyesine baktığımızda bu dünyanın insanları aldattığı uykuya yatırdığı, uykuya daldığı ama öldüğünde bu uykudan uyandığı ve ahu vah ettiği, o yüzden ölmeden önce ölüp yani ölmeden önce bu uyanıklığı yaşayıp ahirete yönelik kendisini dizayn etmesi gerektiğine inananlardanım. O yüzden bir peygamberin rüyası, sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ve ondan önceki peygamberlerin görmüş oldukları rüyalar nasıl gerçek olarak dünya üzerinde tecelli etti ise rüyanın öyle bir hakikat tarafı vardır ki; bir kimse rüyayı gördüğünde o rüya sabah aydınlığı gibi gerçek olup o kimsenin üzerinde tecelli eder ki biz bunu salih rüya olarak adlandırırız ve hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de böyle rüya gördüğünde o rüya muhakkak tecelli ederdi, gördüğü gibi tecelli ederdi. O zaman peygamberler bu manada bize ölçüdür, bizim yolumuza da ölçüdürler ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ağzından bu dünyanın hayal olduğunu görmedik, bu dünyanın geçici olduğunu söyledi bize “Siz burada yolcusunuz” dedi “Siz burada durucu değilsiniz” dedi “Siz burada bir yolcunun ağacın gölgesinde gölgeleneceği kadar sizin dünya
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
hayatınız” dedi. O zaman biz bu dünya hayatını uyanmakla geçirmekle mükellefiz. Uyanık geçireceğiz, uyanık. Uyanık geçirmek, o zaman bu dünyaya âşık olmamak, bu dünyayı sevmemekle mümkündür, uyanmakta o dur. O yüzden bu noktada rüyanın gerçeğe dönüşmesi benim açımdan bir tezat değildir hoş Arabî’de bu meseleyi zaten varlığın kendi içerisindeki boyutlarında bu meseleye parmak basar. Bunu inşallah olmazsa Çanakkale’de üniversitede devam ettiğimiz varlığın dereceleri var varlığın dereceleri sohbeti orada devam ediyor. Gerekirse o sohbeti de buraya alır inşaallah burada da devam ederiz.
“Kişinin gördüğü düş ancak düşündükleridir.”
Rüyanın bir veçhesi vardır, bir mertebesi vardır, o kimse sadece düşündüklerini rüyasında görür, bu etkide kalınmış rüyadır. Şeyh Bedrettin’in söylediği de budur, gerçektir. Bir kimse bir şeyin etkisinde kalaraktan o şeyi rüyasında görebilir bu da rüyanın bir boyutudur. Bir boyutu nedir, hak ve hakikat olan ama bunların hepsinin de tevile ihtiyacı vardır peygamberlerin gördükleri rüyalarında bir kısmının tevile ihtiyacı vardır. Bakın bir kısmının tevile ihtiyacı vardır. İbrahim aleyhisselam bir rüya gördü, rüyasında oğlunu kurban ediyordu. Rüyasında oğlunu kurban ettiği için İbrahim aleyhisselam rüyasını tevil etme yoluna gitmedi hiç, görmüş olduğu rüyanın zahirine bağlı kaldı. Oğlu olduğunda 7 yaşında geldiğinde dedi ki “Evladım seni kurban edeceğim bana bu emredildi” ve İbrahim ismiyle alakalı aleyhisselam “Bana bu emredildi” dediğinde oğlu, oğlunun tartışmalar var. Bir kısmı İsmail diyor bir kısmı İshak diyor ama İsmail değil İshak olduğuna dair ben inanıyorum bu noktada ve oğlunu kurban etmek için gittiğinde Cenâb-ı Hakk Ona bir koç hediye etti. Rivayet edilir ki gökten bir koç indirildi. Gökten bir koç indirilerekten İbrahim aleyhisselamın koçu kurban etmesi gerektiği söylendi. Yani koç İbrahim aleyhisselamın oğlunun yerine kurban edildi ve bizde bu bir ritüel olarak kaldı. Kurban kesme ritüeli ta İbrahim aleyhisselama dayanır. İbrahimîler kurban keserler ve bizim kurban kesmemiz bu noktada İbrahim aleyhisselamın bir ritüelidir. Hoş, şimdi hacca gideceğiz, hacca gittiğimizde haccın ritüellerinin büyük bir çoğunluğu İbrahim aleyhisselamın ritüellerine devam ederiz. Tabi muhakkak ki Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de ritüelleri vardır ama bu noktada ritüelin büyük bir çoğunluğu İbrahim aleyhisselama dayanır ve İbrahim aleyhisselam rüyayı tevilsiz, bakın rüyayı tevil etmeden, rüyanın zahirine bağlı kalaraktan rüyayı tecelli ettirmeye kalktı, rüyayı tevil etme cihetine gitmedi hiç. Arabî buna da değinir mesela varlığın dereceleri ile alakalı konuşurken der ki İbrahim aleyhisselamın rüyayla alakalı bunu da örneklendirir. Buna böyle değişik veçhelerden baktığınızda kafanız karışabilirde, kafanız karışabilirde. Bir tarafta Yusuf aleyhisselam görmüş olduğun rüyayı tevil etme cihetine gidiyor ve Yusuf rüya tevil ediyor. Ceza evinin içersinde rüya görüyorlar, görülen rüyayı tevil ediyor; birisinin kargalar tiftikleyecek, öbürkü de padişaha şerbet sunacak, diyor. Ikisi de gerçekleşiyor. Ardından Mısır padişahı rüya görüyor, Mısır padişahının görmüş olduğu rüyayı reel, zahir, yorumsuz böyle olacak
İbrahim aleyhisselama aittir zaten,
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
demiyor, ona yorum getiriyor, yoruyor o rüyayı, tevil ediyor, diyor ki; Yedi sene yeşil buğdayların olması ve yeşil buğday başaklarını ineklerin yemesi ve ineklerin semirmesi, ondan sonra yedi sene de buğday başaklarının sararması ve onları zayıf ineklerin yemesi, rüya bu. Yusuf aleyhisselam bu rüyayı tevil ediyor, bu rüyayı tevil ederekten yedi sene bolluk olacağını, yedi sene bu bollukla memleketin refahın artacağını ama savurganlık yapılmaması gerektiğini ve bunların biriktirilmesi, bunların depolanması gerektiğini, ardından yedi sene kıtlık olacağını ve bu kıtlık olduğu senelerinde bu toplanan, depolanan yiyeceklerden dağıtılmasını ve böylece de o kıtlığın getirecek olduğu zarar ve ziyandan kurtulunması gerektiğine dair tevil ediyor. Yusuf aleyhisselam rüyayı tevil eden peygamberdir dikkat edin, ama Yusuf aleyhisselam İbrahim aleyhisselamdan sonra bir peygamberdir, İbrahim’den önce değildir. Oysa İbrahim aleyhisselama gelinceye kadar peygamberler rüyalarını tevil etmezlerdi, rüyalarında gördükleri gibi rüyalarına itaat ederlerdi. Din, Âdem’den itibaren kendi kendisini geliştiren, kendi kendisini büyüten, kendi kendisini kemale erdiren bir şeydir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bu noktada “Benden önce İslam’ın yüzde ellisi yaşandı, benim zamanında yüzde yirmi beşi yaşandı, ahir zamanda da kalan yüzde yirmi beşi yaşanacak” demiştir. Buradan hareket ederek peygamberlerin peygamberlikleri de kemale erer. Yani aslında kemale eren peygamberlik mesleğidir, peygamberlik müessesesidir yani Nuh’un peygamberliği ile peygamberlik peygamberliktir ama peygamberlik mesleğini kemalatı İsa ile hazreti Musa’nın peygamberlik mesleğinin kemalatı ile -meslek açısından- Muhammed-i aleyhisselamın peygamberlik kemalatı Mustafa’nın peygamberlik mesleğinin kemalatı aynı noktada ve derecede değildir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında yaşanan İslam kemalatı ile ahir zamanda yaşanacak olan İslam kemalatı aynı derecede değildir. Bu, peygamberden üstün olmak değildir din kendisini tamam edecek. Din kendisini tamam edecekse, yaşanmayan yüzde yirmi beşlik kısımda ahir zamanda yaşanacaksa o zaman biz Arabî’den daha ileri düşüneceğiz demektir, o zaman biz Hazreti Mevlâna’dan daha ileri düşüneceğiz demektir, o zaman biz geçmiş sufilerden, geçmiş mürşitlerden, geçmiş âlimlerden, geçmiş fıkıhçılardan daha ileri fıkıhçılara, daha ileri âlimlere, daha ileri velilere, daha ileri mürşidlere hazır olalım. Eğer öyle değil isek o zaman biz dindarlar olarak komple geri kaldık demektir. Dikkat edin, geçen haftaki sohbetten devam edeyim: Dondurulmuş din yemeye devam ediyoruz. Bize yüzyıl öncesinin kitaplarını okumanızı emredenler, bize iki yüz yıl öncesinin kitaplarını okumanızı emredenler, bize ölmüş şeyhlere tabii olmamızı emredenler, bizlere geçmiş velilerin, şeyhlerin ölü kabirlerine tabi olmamızı emredenler bizlere dondurulmuş din yedirmek istiyorlar. Dondurulmuş din. Ey İslam dünyası, namazın farzı kaç? Hanefi’ye göre dört Şafi’ye göre beş, Hambeli’ye Maliki’ye göre yedi. Gelin toplanın, artık bu elbise dar geliyor, bize dondurulmuş din yedirmeyin, bize dondurulmuş din yedirmeyin, bizi birbirimize düşürmeyin, biz artık görüyoruz dört tane büyük mezhebin dört tane farklı anlayışlarını da görüyoruz. Buna zenginlik diye diye geldik, yine zenginlik ama gelin toplanın âlimseniz, toplanın. Ey veliyim diyenler, ey mürşidim diyenler, ey mürşid-i kâmilim diyenler
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
gelin kardeşler bize dondurulmuş din yedirmeyin. Bana kitaptan ezbere okumayın. Kitaptan okuyacak olduğunuz şey Kur’an ve sünnet. Bana şunu deyin İmam-ı Azam gibi, biz bir meseleye bakarız Kur’an da var mı, yoksa sünnete bakarız, yoksa Ahmet şunu mu demiş Mehmet bunu mu demiş demeyiz, biz deriz, biz deriz. İslam dünyası bundan 500 yıl önceki bir şeyi, bir adabı, bir erkânı, dinde, dinin hükmüymüş gibi önümüze getiriyorsa dondurulmuş gıda yediriyorlar bize. Adamın şeyhi ölmüş gitmiş hala daha ona tâbi olacağım diye uğraşıyor, dondurulmuş din yediriyor. Sana nerde hata yaptığını kim söyleyecek sana? Kim söyleyecek? Herkes dondurulmuş din, dondurulmuş devlet, dondurulmuş fikir üzerinde gidiyor, bütün herkes. Herkes bununla ütülüyor, herkes bundan ütüyor. Yüz yıl önce ölmüş Stalin, dondurulmuş Stalincilik yediriliyor, Mao yüz yıl önce ölmüş, adamlar Maocuyum diyor 100 yıl önceki Maoculuğu yutuyor, onu yiyor, Türkiye’de de Atatürk yaşamış seksen yıl geçmiş üzerinden dondurulmuş Atatürkçülük yiyoruz, dondurulmuş kapitalizm yiyoruz, dondurulmuş deccalizim yiyoruz, dondurulmuş bir din, her şey dondurulmuş, aman her şey dondurulmuş olsun uyu bebek uyu, uyu bebek uyu. Dünya üzerinde örneğin yüzelli bin aile var, yüz elli bin, yüz bin kişi, yüz bin kişi, Anadolu’da bir kasabada yüz bin kişi, İnegöl’ün nüfusu kaç? Yüz yetmiş bin İnegöl’ün nüfusu. İnegöl nüfusu kadar dünya üzerinde şirket var, şirket sahibi var İnegöl nüfusu kadar dünya üzerinde, dünyanın %65 ticaretine sahip, dünyanın %65 ini bu İnegöl kadar olan insanlar ütüyorlar. Ütüyorlar. Türkiye’sini de Amerika’sını da Rusya’sını İngiltere’sini de hepsinde ütüyorlar. Dünya insanlığı dondurulmuş din yiyor, İsevi’si, Musevi’si, Budist’i, Katoliği, Protestan’ı, dinlisi, dinsizi. Dinsiz de dondurulmuş dinsizlik yiyor, bakıyorsunuz dinsizlerin de fikirlerine onlarda iki yüz yıl öncesinde kalmış. Hepimiz dondurulmuş bir fikir anaforun içersindeyiz, uyanalım. Uyanalım, kendimizi buradan sıçratalım, dondurulmuş din yemeyelim. İki yüz yıl önce şeyh efendisi böyle söylemiş onun, ne söylemiş? İki yüz yıl önce şeyh efendisinin minderinin altına para koyuyorlarmış, iki yüz yıldan beri şeyh efendisinin minderinin altında para koyuyorlar, adap buymuş. “Yok sünnette” deyince ben, bana dediler ki “Sen bizim iki yüz yıllık adabımız yok mu görüyorsun?” “He yok görüyorum” dedim, Dondurulmuş din. O şeyh efendinin oğlu tabi şeyh olacak, olmadı damatta olacak. Zaten bakıyorlar geçim geniş, damatta bir tarafta oluyor, onu bir yere koyuyorlar öbürkünü bir yere koyuyor, öbürkünü de bir yere koyuyor, herkesinki mübarek, herkes taşıyor ona, dondurulmuş din. Hadisi şerif net, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri diyor ki “Kalan yüzde yirmi beşi ahir zamanda yaşanacak” kalan yüzde yirmi beşi ahir zamanda yaşanacak. Ha sakın şuradan şunu düşünmeyin, ya Mesnevi okuyacağız? Okuyacağız tabi. Arabî’yi? Okuyacağız tabi. Buhari’yi? Okuyacağız, okuyacağız. Ya filanca zatın eseri? Okuyalım kardeşim bundan bir sıkıntımız yok ama gel bana bundan 200 yıl öncekini uygulayacağım diye uğraştırma, uğraştırma beni. Yok. Allah bizi affetsin.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Sünnet, Şeyh, Tesbîh, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı