14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
Geçen hafta insanın düşünme gücü ve isyan etme özelliklerini anlatmış ve
dolayısıyla karar verme yeteneği olduğunu söylemiştiniz.
Bir ayetle son noktayı koyalım “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (İsra 36)
Bir ayet daha, Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ben meleğim de demiyorum. De ki; Ben sadece vahiye uyuyorum. Körle, gören göz bir olur mu? DÜŞÜNMÜYOR MUSUNUZ? (En’am 50)
Mevlâna şöyle der; “Şunu mu yapayım yoksa bunumu demen işte bu seçimin delilidir güzelim.” Demek ki bu kendini bilen özgür ve yaratıcı varlık insandır. Görüyoruz ki bu üç nitelik, üç tanrısal sıfattır.
İnsan tabiatın tersine tanrının yüce sıfatlarını kendi varlığına ekip
yerleştirme ve geliştirme yeteneğine sahip bir varlıktır.
“Allah’ın ahlakı ile ahlaklanınız” demek insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olması demektir. BEŞER değil İNSAN olması. Allah’ın halifesi olmayan beşer maymunun halifesi olur.
BİZ EZİLENLERİ YERYÜZÜNE ÖNDER KILACAĞIZ (Kasas 5)
Londra büyük yangınından sonra yeni yollar ST. PAUL katedraline değil de
KRALİYET BORSA BİNASINA doğru odaklanmıştır.
Şirk tanrısızlık demek değildir. Müşriklerin birçok tanrısı vardır. Yanlış dine
sahip olmak dinsizlik demek değildir. Demek oluyor ki ŞİRK de bir dindir.
Putperestlik şirkin özel bir biçimidir. Şirk dini din adına şunu yapmak ister. Halk, olup bitenin, toplumsal durumun zorunlu olduğuna, bunun ilahi irade gereği olduğuna inanmalıdır. Bu yazgıdır takdirdir.
Bugün çoğunlukla kaza ve kaderden anladığımız da Muaviye’nin düzüp
koştuğu bir yadigârdır.
Ayrım ve ayrıcalıklar şirk dininin inançlarıyla desteklenir. Bu inançları doğuran etken de bir zümrenin refah içinde olmasına karşı diğerinin mahrum kalması ve bu duruma bir kılıf ve gerekçe hazırlamasıdır.
Tevhid dini, bilincin sevgi ve ibadet eğiliminin halkın mümkün olduğu ölçüde tam bir uyanışa kavuşması özleminin ifadesidir. Hiçbir zaman tam anlamı
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
ile gerçeklik haline gelmemiştir. (Peygamber efendimizin yaşadığı kısa dönem hariç) -%25-
Buna karşılık şirk dini, tağuta tapıcılık dini, mele ve mütrefin dini yani puta tapıcılık, statükoyu meşrulaştırma dini tarih sürecinde gerçeklik kazanmış ve etkin olmuştur.
Böylece 17, 18, 19 yüzyıl aydınlarının “Din halk yığınlarının afyonudur”
sözü doğrudur. Doğrudur ama bu şirk dinleri için geçerlidir.
Oysa Sasaniler İslamiyet’i kabul edeceği zaman FİRDEVSİ şöyle der “İslam gelirse her şeyi birbirine katar, soylar ırklar birbirine karışır. Hünersiz kul padişah olur soyluluk, ululuk artık işe yaramaz.” Bu melelerin işine gelmez çünkü onların afyon dini.
Sizin sorumluluğunuz yok. Olup biten her şey Allah’ın
iradesiyle olmaktadır. Dolayısıyla yoksulluğunuzdan yakınmayın ve rahatsız olmayın. Nasıl olsa öte yanda karşılığını göreceksiniz. Hindu
İslam’ın devrimci bakışı bu şirk dinini reddeder.
Ebu Zer İslam’ın o pak ve kâmil siması Resul- ü Ekrem’in (s.a.v) bizzat eğittiği bu insan Ebu Zer der ki “Evinde azık bulunmayan bir kişi nasıl olurda topluma kılıç çekerek karşı çıkmaz?”
Bu söze benzer Dostoyevski “Bir yerde bir adam öldürülmüşse suça
katılmayanlarında eline kan bulaşmıştır.” der.
SORU Bir kişinin işlediği suçu topluma mal eden Dostoyevski Bir kişinin yoksulluğunu kadere değil de topluma bağlayan Ebu Zer varken, bu sözün temsil ettiği dini (İSLAMİYETİ) tarih boyunca yoksulluğu statüko haline getirmeye ve korumaya çalışan şirk dini ile aynı saymak ağlanacak bir durum değil midir?
Bunun sonucunda, bunların hepsine katılıyorum demek meseleyi açmamak demektir. Tevhid dini kendi içerisiyle bir bütün olarak alındığında bugünkü inanıyorum diyen Müslümanların büyük bir çoğunluğunun iman ehli değil de bir inanç sahibi olduğunu gösterir. İman etmek, iman ettiği Allah’ın her an tecelliyatına ram olup, her gün o yenilenmeyi -zaten yenilenme din ile alakalıdır -sohbetin başında yenilenme ile ilgili soru soruluyor, cevabı: Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumi hazretleri “Her gün bir yere göçmek ne güzel, her gün bir yere konmak ne güzel. Dünden kalma ne varsa geçti bitti, bugün yeni şeyler söylemek lazım” derken, her
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
gün, her an insanın kendisini yenilemesi gerektiğini, tazelemesi gerektiğini söyler. Bu aslında Allah’ın adetullahıdır. Cenâb-ı Hakk adetullah noktasında her an, her daim her şeyi yeniler ve yenilerken bir şey birbirine benzeyebilir ama aynısı değildir. Senin vücudun aynı değildir, senin bakışın aynı değildir, senin görüşün aynı değildir. Senin cüzi iradenin dışındaki olan her şey bir an öncekinin aynısı değildir. Allah bir şeyi iki sefer yaratmaz, Cenâb-ı Hakk her daim yaratmada yeniler, her daim ve her daim yenilenmektedir bütün âlem. Küçük âlem olarak sufiler insanı görürler, ben insanı büyük âlem olarak görürüm. Asıl insandır büyük âlem çünkü Cenâb-ı Hakk insanın suretindedir kendisi. Allah der ki; “Ben Âdem’i kendi suretimde yarattım, âlemi de Âdem’in suretinde yarattım.” Asıl büyük olan insandır. O zaman Cenâb-ı Hakk her daim insanın en zerre noktasından bütününe kadar yeniliyorsa ve bütün âlemi de her an o yenilemeye devam ediyorsa, o zaman insan bu akıp giden fıtrata uygun bir şekilde kendisini de yenilemelidir fikriyat ve fiiliyat olarak. Fikriyat olarak kendisini yenileyemeyenler, fiiliyat olarak da kendilerini yenilemeleri mümkün değildir. Fikriyat olarak bir kimsenin kendisini yenilemesi: tevhid hakikatlerinin, iman hakikatlerinin, tabiri caizse yapraklarını aralayıp her an ayrı bir yaprakta ayrı bir tevhid hakikatini görmesidir. Eğer bir kimse fikriyat noktasında kendisini tevhid âlemine bırakıp kendisini yenileyemiyorsa fiiliyat noktasında da kendisini yenileyemeyecektir. Eğer sizin dünkü namazınızla bugünkü namazınız adetsel olarak değil, tecelliyat olarak aynıysa o zaman namaz alışkanlık haline geldi sizde. Sizde bir alışkanlık haline geldi. Alışkanlık haline gelmiş bir ibadetin insanların üzerinde hiçbir tesiri olmayacaktır. Oysa namaz insanı kötülüklerden alıkor. Hangi namaz insanı kötülüklerden alı kor? Alışkanlık halinden çıkmış bir namaz insanı kötülüklerden alıkoyacaktır. Bu o kimsenin fiiliyatında yeniliktir. Hangi oruç insanı mirac ettirir? Alışkanlıklardan çıkmış bir oruç, oruç olur insanda. Hangi tevhid insanın, hangi zikrullah o insanın üzerinde tesirli olur? Zikrullahı alışkanlığın dışına çıkmış olan kimse. Eğer bir kimsede zikrullah alışkanlık haline geldi, o kendince, kendi dairesinde, aman 3 yüz tane la ilahe illallah dedim, diyorsa o kimsenin yapmış olduğu zikrullah dilde kaldı, alışkanlık haline geldi. Siz ona 5 bin de tevhid verebilirsiniz. O 5 bin tevhidi la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, bitirdi, sevabını aldı mı? Aldı ama o kimsenin üzerinde tecelliyat olarak ne bıraktı? Bakın sufiler itikâfa girerler, sufiler itikâfa girdiklerinde 70 bin la ilahe illallah vardır, 2.gün 70 bin çeker, 3.gün 70 çeker ve düstur vardır; bu 3 tane 70 bini bitirdiğinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini görürse, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ile alakalı bir hal, bir rüya görürse 4. gün 10 bin salatu selam çekip 100 bin lafza-i Celal çeker. Eğer onun dildeyse yapmış olduğu zikrullah, o üç gün içerisinde Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini göremeyecektir. Bu, o zikrullahı zikirmatik gibi yapmasından kaynaklanıyor, kendisini yenilemiyor. Kendimizi yenilememiz gerekir, önce fikriyat noktasında.
Fikriyat noktasında bir kimse kendisini yenileyemiyorsa fiiliyat noktasında kendisini yenilemesi mümkün değil. Sufilik zikirmatik gibi zikir çekmek olmuş olsaydı otururdu herkes günlük 70 bin tevhidi çekerdi mesele hallolurdu. Öyle değil. Dinin içerisinde de o yenilenmeyi sağlayıp her an dini, eski dilde tecdit, yenileme
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
noktasına getirmektir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri her yüzyılda bir müceddid gelir, müceddidler yeni bir din getirmezler dini algı ve anlayışı tazelerler, müceddidler dinin olmazsa olmaz kesin kaidelere bağlı Kur’an ve sünnet noktasındaki hukuku değiştiremezler. Bunun adı yenileme olmaz reformist olur o zaman bir başkası da gelip ondan sonra Kur’an ve sünnetin üzerindeki hukuku değiştirme yetkisine sahip olur ama İslam’da Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şerif ile sabit olan müceddid, müceddidlik hadisesi vardır. Biz müceddidi 1- Bir şahsın üzerinde kurgulayabiliriz, biz müceddidi 2- Bir kurulun üzerine koyabiliriz, biz müceddidliği 3- Bir devletin üzerine kurgulayabiliriz. O zaman müceddidden kasıt bir şahsa bağlamak olarak da algılanmayabilinir hele günümüzün, ilmin geniş yelpazede yer alması, geniş dairelerde bulunması ve ilmin bu noktada onulmaz, önüne geçilmez bir şekilde çeşitliliğin arttığı bir noktada müceddidlik artık bir sistem işidir, müceddidlik artık bir kurul işidir gerekirse. Yani tuttun, kimyagerinden astrofizikçisinden tutun, biyoloji ilminden tutun, ekonomiden tutun, askeriyeden tutun, insan eğitiminden tutun, ortaokul eğitimi, lise eğitimi, üniversite eğitimi, ondan sonra yüksek lisans, eğitimin bütün alanlarından tutun çok geniş bir yelpazede bir müceddidlik müessesesi oluşması gerekir ve bu müceddidlik müessesesi oluşmadığı müddetçe dindarlar ve din kendisini asla ve asla yenilemeyecek kendisini asla ve asla tazeleyemeyecek ve kendisini yenileyemeyen bir dini algı, kendisini yenileyemeyen bir dindar nesil asla ve asla bu muazzam ilmin karşısında matematik olarak yenilecektir. En sondaki soru meselenin tam can noktası;
tutun, matematikçisinden
Bu sözün temsil ettiği dini (İSLAMİYETİ) tarih boyunca yoksulluğu statüko
haline getirmeye ve korumaya çalışan şirk dini…
Evet, tarih boyunca tüm dinler statüko oluşturmuş, mesela gerçek Musevilikte bir dini otorite yoktur, gerçek İsevilikte de bir dini otorite yoktur, Muhammedilikte de dini otorite yoktur. Burada dini otoriteyi, toplumları yönetmek isteyen siyasiler oluştururlar. Dinin kendi özünde bir Vatikan yoktur, bir papa hazretleri yoktur dinin kendi özünde. Dinin kendisine bir haham yoktur, dinin kendi özünde bir şeyhülislam yoktur, dinin kendi özünde bir diyanet işleri başkanlığı yoktur. Toplumları yönetmek isteyenler toplumların başına Allah adına onları yönettiklerini söyleyen dini bir hiyerarşi kurarlar. Dini bir hiyerarşinin altında asla ve asla ne din kendisini yenileyebilir ne de dindarlar kendisini yenileyebilir. Dinin yenilenmesi dindarların yenilenmesiyle mümkündür ve dindarlar kendilerini yenileyemedikleri müddetçe dinde kendisini yenilenmemiş gibi gösterecektir ve dindarlar körlük hastalığına bulaştıkça dinin kendi içersindeki hakikatlere eremediklerinden dolayı dini de kendi gözlerinden gördüklerinden dolayı o kadar bakacaktır. Bunu yenen, bunu ifade eden sufiler, tarih boyunca kendi topluluklarında, kendi dairelerinde kendi imanlarını yeniledikleri için dinlerini de yenilemişler, dinlerini de yeniledikleri için toplum onları kabullenmekte zorlanmış
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
ve toplum dışı kalmışlar. Bir kısmını şehirlerinden kovmuşlar, sürmüşler, bir kısmını istememişler, büyük bir çoğunluğu o kendi dinini, kendi imanını yenileyen kimselere tu-kaka demişler, itmişlerdir. Bunun tarih boyunca özellikleri çoktur; Hazreti Mevlâna’ya Şems-i Tebrîzî gelinceye kadar Hazreti Mevlâna komple Konya halkının bir ittifak kabul ettiği âlimdir. Konya ve civarı Hazreti Mevlâna’yı babasından gelen bir yolu takip ettiği için ittifak halinde kabul ederler ve Hazreti Mevlâna bir şeyhtir o gün için. Şemseddin-i Tebrîzî geldiğinde Hazreti Mevlâna şeyh değildi değildi, şeyhti ama Şemseddin-i Tebrîzî Ona dini yeniledi. O dini yenilenince önce dervişleri Onu inkâr ettiler, önce bağlı olan dervişlerin bir kısmı onu terk etti. Bir veli, velilik tacını giydikten sonra etrafındaki dervişler terk etmezler ise, o veli velilik tacını giymemiştir. Çünkü velilik tacı bazı kalıba bağlı, dinini yenileyememiş, sufiliğini yenileyememiş köhne dervişlerin reddiyesine uğrar, onlar bırakıp gideceklerdir, onlar kördür çünkü. Onlar bırakıp giderlerken de yalnız Kur’an ve sünnet dairesinden bırakıp giderler dikkat edin. Hazreti Mevlâna’yı o gün terk eden dervişler Hazreti Mevlâna’nın Kur’an ve sünnete tabii olmadığını söyleyerekten terk ediyorlardı. Mısrî Niyazî’yi sürgüne gönderen anlayış, Niyazî Mısrî’nin Kur’an ve sünnete uymadığını söyleyerekten sürgüne gönderiyordu. Enteresan nokta. Hutbeye çıkan Somuncu Baba’nın hatasını bulmaya çalışan kürsünün arkasında duran Molla Gürani’ydi ve Somuncu Baba Bursa’yı terk edip gitmek zorunda kaldı. Bursa’ya göç eden Emir Sultan hazretlerinin kötü olduğunu padişaha gammazlayan sufilerdi ve Bursa’nın entelektüel dini ilim adamlarıydı ve Emir Sultan hazretlerini zamanın padişahına gammazlıyordu. Hacı Bayram-ı Veli hazretlerini Sultan Beyazıd’a gammazlayan o günün sufisi ve dini otoritesiydi. Yunus’un şiirlerini akan nehre atan Molla Kasım’dı, o günün dini otoritesiydi, dini hiyerarşisiydi. Dikkat edin ihtiyaca binaen Cenab’ı Hakk dini algının, dini anlayışın ve bu noktadaki yenilenmesini, sufi velilerin üzerine tecelli etmiştir. Sufi veliler bunun önderliğini yapmışlar çünkü onlar kınanmaktan, taşlanmaktan, Hallac gibi çaprazlama kesilmekten, Nesimi gibi derisinin yüzülmesinden korkmazlar. Onlar hak bildiğini söylerler ve Hallac-ı Mansur’un çaprazlama kesilip asılmasına hükmedenlerin içersinde Cüneyd-i Bağdâdî vardır, teyzesinin de oğludur ve bunlar yapılırken hepside din adına yapıldı. Dini hiyerarşi ve otorite bunların olması gerektiğine hükmeder. Arabî’nin küfür ehli olduğunu, kâfir olduğuna hükmeden dini otorite ve hiyerarşidir. Arabî körlüğü şöyle anlatır, dini körlüğü. Bakın Hazreti Mevlâna’da dini körlüğü anlatır, yenilenmeyi anlatır. Ondan önce gelen Arabî’de dini yenilenmeyi anlatır, ondan önce gelen Gazali’de kendi dairesinde dini yenilenmeyi anlatır, dini yenilenmeyi. Gazali’den önce gelen her ne kim var ise o yoldan hepsi de dini yenilenmeyi anlatırlar. Gazali, nasıl kurtuluruzun cevabını aramaktadır, Kur’an vardır, sünnet vardır, imamların içtihadı vardır, Gazali’nin sorusu o dönemde müthiş bir sorudur, müthiştir. Gazali, nasıl kurtuluruzun sorusunu arar, kurtulmanın reçetesini arar Gazali. Gazali mevcut sistemin içerisindeki o hiyerarşinin içinden çıkıp nasıl kurtuluruz diye masaya yumruğunu vurur. Gazali’ye bir kısım hiyerarşi döner, Kur’an meydanda, sünnet meydanda, sen neyin nasıl kurtuluşunu arıyorsun der ve Gazali iki yıl boyunca o yüzden Şam’da Emevi camisine ne yapar, minaresine
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
kendini kapatır. Minaresine kapattıktan sonra, çıktıktan sonra bugüne kadar yazdıklarımın hepsini reddediyorum der İhya’yı yazar. İhya, nasıl kurtuluruzun bir şekilde cevabıdır. Gazali’den sonra gelen Arabî bize o kurtuluş reçetesini tekrar önümüze koyar. Arabî’den gelen sonra Mevlâna, Mevlâna’dan sonra gelen Konya’da o yolu takip eden Konevî ve bu yolda devam eden Hacı Bayramlar, bu yoldan devam eden Üftadeler, bu yoldan devam eden o veliler dinin yenilenmesinde hep birer adım, ikişer adım, beşer adım, onar adım koşaraktan, giderekten dinin yenilenmesine uğraşmışlar. İslam’da bu manada dini bir hiyerarşi ve otorite yoktur. Bu dini hiyerarşi ve otorite gönülle bağlıdır. Velilerin, gerçek velilerin kendilerine bir makam tahsis etmemeleri, kendilerine bir yol tahsis etmemelerinin sebebi bu hiyerarşiden kaçınmalıdır. Hazreti Mevlâna’nın kendine ait bir yolu yoktur, sonradan gelenler Onun dinini hiyerarşi ve otorite haline getirip Mevleviliği kurmuşlardır. Abdulkadir Geylani hazretlerinin Kadirilik yolu yoktur, sonradan gelenler Kadirilik yolunu oluştururlar. İmam-ı Azam hazretlerinin Ebu Hanife, Hanifelik “Ben hanifeyim” deme yolu yoktur. Enteresan, yazdığı bir tek fıkıh kitabı bile yoktur, talebelerinin aldığı notlar vardır. İmam-ı Muhammed’in kendince Hanefi olduğuna biz hükmederiz, arkasından gelenler. İmam-ı Muhammed oturmuş, İmam-ı Azam’ın vermiş olduğu fetvaya şerh düşüp buna katılmıyorum, bu böyle de olabilir, böyle olması lazım, deyip yeniden şerh yazabilen talebesidir. O zaman gerçek dinin bu manada devlet eliyle oluşturulmuş bir otoritesi yoktur. Eğer devlet eliyle bir dini otorite oluşturuyorsa, devlet o dine sahip olan insanları din adına, Allah adına yönetmek için bir otorite oluşturur ve o otorite yenilenmeye, o otorite tazelenmeye aykırıdır ve Hazreti Mevlâna “Ey oğul, bağı çöz.” derken Mesnevi’sinde ve arkasından “Ne zamana kadar altına ve gümüşe bağlı kalacaksın?” derken sufiyi herhangi bir bağla bağlamaz. Sufi, Hazreti Mevlâna’nın deyimi ile “Biz pergelin iki sivri ucu gibiyiz; bizim bir ayağımız, bir ucumuz Kur’an ve sünnete, diğer ucumuzla âlemleri seyran ederiz.” derken o sufiyi Kur’an ve sünnet merkezinden ayrılmadan âlemlerin içerisinde seyran eden bir varlığa dönüştürür. Bu, Kur’an ve sünnet çizgisinde durup özgürlüğü sonuna kadar tatmak, özgürlüğü sonuna kadar yaşamak, özgürlüğü sonuna kadar savunmaktır. O zaman Kur’an ve sünnetin dışında olan her şey sufi için bir bağdır ve sufi o bağda durduğu müddetçe asla ve asla imanını kemale erdiremeyecek ve asla ve asla, asla ve asla Allah’ın halife noktasına gelip, insan olamayacaktır. Burada eğer ki bir sivri ayak Kur’an ve sünnete bağlanmaz ise o dinden çıkacaktır. Bir ayağın, bir sivri ucun bağlı kaldığı nokta Kur’an ve sünnettir. Daha ileri söyleyeyim; bu Kur’an ve sünnette mezhep, meşrep, tarikat, yol, bütün bunların hepside bağ hükmünde görülüp meselenin özü ile iştigal etmektir.
Meseleyi böyle aldıktan sonra, dünya üzerinde toplumları sömürmek, toplumları kendi istedikleri gibi yönetmek, toplumların yer altı ve yer üstü zenginliklerine hâkim olmak, toplumların emeğini çalmak, toplumları bu noktada köleleştirmek isteyenler, 1- Ya sahte düşmanlar oluşturacaklar ya da sahte din ve dindarlar oluşturacaklardır. Sahte düşmanlarla insanları, biz bir düşmanla mücadele ediyoruz bize müsaade edin, deyip bir sürü sahte düşman bulabilirsiniz. Batı yüzyıl
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
boyunca sahte bir komünist düşmanla yönetildi, doğu yüzyıl boyunca sahte bir kapitalist düşmanla yönetildi. İslam dünyası da ne yazık ki bu ikisinin arasında pinpon topu gibi gitti geldi. İslam dünyası da iki yüz yıldan beri sahte din ile yönetiliyor. Üç yüz yıldan beri diyebiliriz. İslam dünyasını da yöneten üç yüz yıldan beri sahte din veyahut ta otoritelerin dini ile yönetiliyor. Bir otorite var, otorite bir din oluşturuyor orada, o otoritenin oluşturduğu dinle yönetiliyor Türkiye’de dâhil buna. Bugün camilerde gerçek Kur’an ve sünnet anlatılmaz, bugün tekkelerde, Türkiye’deki tarikatlarda gerçek Kur’an ve sünnet anlatılmaz, bugün Türkiye’deki cemaatlerde gerçek Kur’an ve sünnet anlatılmaz, anlatılmaz. Anlatamazlar, anlatamayız. Anlatmaya kalkılırsa birinci derecede cemaat taşlar ikinci derecede devlet taşlar. Ya devlet öne geçer o taşlar ya da arkasından cemaatte gelir o taşlar. Anlatamazlar. Bunu açık açık ifade ediyorum, bazen televizyonlardan bilmediğimiz tanımadığımız bir yerlerden telefon açıyorlar “Hocam telefonunuzu bulduk, biz filanca yerden arıyoruz”, “Buyurun”, “Program yapabilir miyiz?”, “Benim” diyorum “ağzımın tavanı bozuk bana bir soru sorarlarsa ben onun cevabını yutamam, ben olduğu gibi cevap veririm” diyorum, kalıyor. Bana bir şey sorarlarsa ben cevap veririm diyorum, bildiğimi söylerim, kalıyor. Bu acı bir şey. Bugün Hindistan Hindu İslam’da aynıdır, Bangladeş’teki dininin otoritesince yönetilir. Pakistan’daki İslam’da aynıdır, Suriye’deki İslam’da aynıdır, Irak’daki İslam’da aynıdır. Mısır’daki İslam’ı farklı mı görüyorsunuz? Biraz kendilerince dini bir iktidar olsun dediler, tık devirdiler. Deviren de yanına Ezher’in imamını aldı, şeyhini aldı yanına. Ezher’in şeyhiyle açıklama yaptı. Ezher’in şeyhi kim? Mısır’daki dini otoritenin başı, temsilcisi. 12 Eylül de ihtilal oldu, din dersleri okullarda zorunlu oldu. Ne sevindi değimli dindarlar, ölen çocukları gördüler mi cezaevlerine asılanları? Ondan önce sağ sol çatışmasında ölenleri gördü mü insanlar? Ne muhteşem bir şey yaptı Kenan Evren okullara din dersini koyaraktan, ne kadar muhteşem bir dindar topluluk olduk değil mi? Yarında dini bir obje ile sizi aldatmak mümkün. Şimdi bir cemaat hükümetle din adına mücadele etmiyor mu? Enteresan öyle değil mi? Bakın algıya bakın, bir cemaat hükümetle din adına mücadele ediyor ve bütün cemaatini konuşlandırılıyor ve bütün cemaat din adına hükümetle mücadele ediyor. İşid Irak’ta din adına katliam yapıyor, İsrail din adına Filistin’de katliam yapıyor. Git bir tane Yahudi’yi al “Bize vaat edilmiş topraklar” Kim vaat etti? “Tanrı, Allah vaat etti ve bütün insanlar bizim kölemiz hükmünde, bunu Allah vaat etti. Ya bizim sultanlığımızı kabul edecekler ya da esir alınacaklar, öldürülecekler.” Bir Yahudi genci Filistin’de başka bir Yahudi gencini öldürürken din adına öldürüyor, bir Filistinli genç o Yahudi genci öldürürken din adına öldürüyor, Irak’ta bir Şii’nin camisine bomba atan Allahu Ekber diyerek bomba atıyor, bir Sünni topluluğa intihar bombacısı olan Şia da Allahu Ekber diye intihar bombacısı oluyor. Irak’ta Sistani Şia’nın imamı, İngilizlerle din adına ortaklık kuruyor. Hiç dikkatinizi çekmiyor mu? İran’daki Ayetullah din adına işidle cihat edilme emrini veriyor. Kimle cihad edecek? İşidle. Ne diyor? La ilahe illallah Muhammeden Resulullah, diyor. İşid ne yapıyor; la ilahe illallah Muhammeden Resulullah diyen Şia’yla savaşıyor. Ne oluyor? Din adına. Bush din adına Irağı bombalıyor, din adına bombalıyor. Dostlar, bu sözüm size tuhaf
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
gelebilir. Eğer biz kendi iman noktasında imanımızı hakikate doğru götürmüyorsak, Hıristiyanların pazar ayinlerinin ritüelleriyle kıldığımız namazın arasında bir fark kalmaz. Bu acı bir şey. Dinin sadece ibadet kısmını alıyorsak ve sadece ibadet kısmıyla yetiniyorsak biz yavaş yavaş Hıristiyanlaşıyoruz demektir, bugünkü manada. Dün akşam İstanbul’da, geriye dönmek istemem, sarmak istemem ama çağrışımda bulunayım; müthiştir hadis-i kudsi çok hoşuma gider, -şimdi buradaki aldığım notlara da döneceğim geriye- hadis-i kudsi şudur “Ya Musa bir hastaya gitseydin yanında beni görecektin.” Hastaya gitmek ona geçmiş olsun demek, bu noktada elinde hiç bir argüman bulunmayan kimseye aittir. Hastanın yanına gitmek onun tedavisiyle bir şekilde ilgilenmek, bakımı ile bir şekilde ilgilenmektir ama biz sadece; ya gittik oh geçmiş olsun dedik Allah’ta onun yanındaydı. Cebinde para yok muydu? Vardı. İlacını aldın mı onun? Hayır. Onun senin yanına gidip “Yanında beni bulurdun” dediği şey; sen onun ilacını alacaktın. Cebinde para var mıydı? Evet. Doktora gidebilmiş mi o? Hayır. “Yanında beni bulurdun” dediği, sen onu doktora götürseydin Onu bulacaktın, sen onu doktora götürmeye muktedirsin çünkü. “Bir yoksulu doyursaydın beni doyuracaktın.” Gel lokma ekmek ye, harika, çok güzel. Yoksulu doyuracaktın, ekmek yedirecektin demiyor, neye ihtiyacı var, ihtiyacını gör. Biz onu sadece yemek yemek olarak gördük, biz namazımızı kıldığımızda dinimizi yenilediğimizi, dinimizi yaşadığımızı zannettik. Bizlere çünkü öyle bir din aktardılar. Biz eğer ki hastanın tedavi görme zorunluluğunu hissetmiş olsaydık, ya diyecektik ki “En zengin, sen bu adamı tedavi etmekle mükellefsin. Sen bu adamı tedavi etmekle mükellef kendini görmüyorsan, Allah senin bu zenginliğinden hesap soracak. Ey devlet benden vergi aldıysan, o yoksulu tedavi etmekle mükellefsin. Eğer o yoksulu tedavi etmiyorsan benim vergimi kimlere yediriyorsun?” diye sorgulayacaktık. O zaman ben şahıs olarak bir hastanın yanına gidiyorsam yapabilecek neyim varsa yapmakla mükellefim, devlette o hastaya ne yapabilecekse onu yapmakla mükellef. Biz dini böyle algılamadık. Biz dini böyle algılamadığımız için biz kendi dairemizde dinimizi yenileyemedik, dinimizi yenileyemediğimiz için de bu noktada biz yoksulluğa ve yoksul kalmaya mahkûm olduk ve kendi dairemizde kendimizce dini yenilemeye kalktığımızda da biz anarşist olduk. Bir anarşist olduk. Önce arkadaşlarımız terk etti bizi. Aldığım notlarla 1-2 yürümek istiyorum da. İşaret koyduğum yerleri görüp meseleyi toparlayacağım inşaallah.
Hiçbir zaman tam anlamıyla gerçeklik haline gelmemiştir. -din yani-
(Peygamber efendimizin yaşadığı kısa dönem hariç.)
O dönem de dâhil. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin kendi sağlığında, kendi döneminde din tamam oldu fikriyat açısından, kaideler açısından ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kendisinden sonra gelen müminlere bir şey vasiyet etti, bir şey emretti, bir şey söyledi burası gözden kaçmasın. O neydi? “Benden önce dinin yüzde ellisi yaşandı.” Bakın, yaşandı, “Benim zamanımda dinin yüzde yirmi beşi yaşandı, ahir zamanda da kalan yüzde yirmi beşi yaşanacak.” O zaman Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
sellem hazretlerinden sonra gelen Müslümanlara dinin yüzde yirmi beş yaşanma payı bırakılmış. din henüz daha yaşantı olarak fiiliyat olarak tamamlanmamış. Tamamlanmadığından dolayı çarpık her şey, tamamlanmadığından dolayı din gerçek manada algı ve anlayış ve fiiliyat noktasında tecelli etmiyor. bu bizi aldatıyor. Biz şöyle düşünüyoruz, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında din yaşandı bitti. Dostlar, bu yaşantıyı daha ileriye götürmekle mükellef İslam dünyası. Bu ne demek? dinin her daim yenilenip tecdit edip gelecek nesillere yenilenmiş bir şekilde bırakılmasıdır. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra dinin yüzde yirmi beşi yaşanacak. Bu dinin bir belli bir hiyerarşi ve otoritenin şemsiyesinin altında kendisini yenilemesi ve bunu yaşaması mümkün değil.
Sizin sorumluluğunuz yok, olup biten her şey Allah’ın
iradesiyle olmaktadır. Dolayısıyla yoksulluğunuzdan yakınmayın ve rahatsız olmayın. Nasıl olsa öte yanda karşılığını göreceksiniz.
Bu algı gerçek Kur’an ve sünnetin algısı değildir. Zaten bu noktada öyle olmaması gerektiğine dair şerh düşülmüş buna. Evet, bu biraz bize Hinduluktan geçmedir. Hindular “Sen bu dünyada fakirsin, fukarasın, tekrar yeryüzüne geldiğinde dünyaya geldiğinde zenginsin” anlayışıyla üç aşağı beş yukarı örtüşür. Din bu değildir. Bu noktada bizim fukaralığımız Allah’ın cebri değildir. Sizi şununla aldatıyorlar, öyle demiyorlar mı, bana da aynı şeyi söylüyorlar ben böyle söyleyince; “Fakirler olmasa kim iş yapacak ki?” Değil mi? Öyle söylemiyorlar mı? İyi, herkes zengin olsun Cenâb-ı Hakk melekleri göndersin onlara iş yaptırmak için. Cinni taifesini kendinize işçi olarak tutun işiniz ne. Hazreti Süleyman cinni taifesini işçi haline getirmedi mi? Siz ilimde, bilgide, yenilenmede Süleyman’ın haline gelin, cinnileri köle edin kendinize, işçi edinin. Siz insansınız, yeryüzünün halifesisiniz bir başka insana köle olmak için yaratılmadınız, bir başka insana köle olmak için yaratılmadınız, insansınız. Bize söyleyecekleri şudur, böyle söylemiyorlar mı? Ben böyle söylediğimde Ödemiş’te bir din adamı bana öyle demişti “Sen böyle konuşuyorsun ama zenginlerin işlerini kim yapacak?” dedi, güldüm ben de. Öyle değil mi, zenginlerin işlerini kim yapacak? Köleler yapacak. Sufilerin bir lokma bir hırka anlayışını tarih boyunca bizim önümüzde hep kötülediler öyle değil mi? Bir lokma bir hırka tüketime karşı verilmiş bir mücadeleydi, üretime karşı değil. Ben yeni sufi olduğumda “Oo sende bir lokma bir hırkacı oldun ha?” diyorlardı “Evet, bende bir lokma bir hırkacıyım.” derdim. Bu israfa karşı durmak, tüketme aklına karşı durmaktı. Ben yemeyiverin diyorum ya, yemeyivermek, içmeyivermek, giymeyivermek, almayıvermek bütün kurulmuş olan sistemi yerle bir edecektir dünya üzerinde. Çünkü yedikçe, içtikçe, giydikçe köleliğiniz artacaktır. Hazreti Peygamber az yemeyi öğütler sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bize. Bakın suyu az kullanır tasarruf ettirir, suyu tasarruf ettirir, yemeği tasarruf ettirir, ekmeği tasarruf ettirir, giymeyi tasarruf ettirir, ev eşyasını tasarruf ettirir, tasarruf edersiniz siz. Ben dâhilim buna, ben bunu söylüyorum fiiliyat olarak bende yok. Hasırın
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
üzerinde yatar, buğday ve arpadan yapılmış undan ekmek yer, bir çeşit yemek yer. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sofrasında iki çeşit yemek yoktur. Benim çocukluğumdaki gibi. Hacı Mehmet’in çocukluğundaki gibi. Evde bir kuru fasulye pişer herkes kuru fasulye yer yanında pilav veya bulgur pilavı yoktur. Babamın sağlığında vardı bizim, babam öldükten sonra yoktu. Kalmadı. tüketmemiz lazım. Kim yeniledi kendini şimdi? Bitti. Ben sadece burada anlatmakla kaldım. Yenileme, dini algıyı ve anlayışı yenileme. Baktığınız zaman geriye dönüp baktığınızda kendi yaşadığınız hayat ile gerçek dinin bize öngördüğü hayatın arasında uçurumlar kadar fark olduğunu görürsünüz. Şuraya bir not düştüm Ebu Zer el-Gıfârî’nin
Evinde azık bulamayan bir kişi nasıl olurda topluma kılıç çekerekten karşı
Benim bildiğim söz böyle değildir. Benim bildiğim söz şudur “Bir kimse kılıcının ekmeğini yer.” Kılıcının ekmeği yer. Ebu Zer el-Gıfârî’nin İslam olmazdan önce işini bilen var mı? Bugünkü dille eşkıyadır değil mi? Bugünkü dille nedir? Yol kesicidir. Enteresan bir enstantane anlatayım size; Ebu Zer el-Gıfârî dini açıktan ilk tebliğ eden Müslüman’dır. Dini açıktan tebliğ eden Hazreti Ebu Bekir değildir radiyallahu anh hazretleri. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de değildir. Mekke müşriklerinin içersinde Kâbe’de dikilip “Eşhedü Enla İlahe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhu ve Resuluhu” diye tebliğ eden, söyleyen, haykıran ilk Müslüman Ebu Zer el-Gıfârî’dir. Dervişlerin, sufilerin piri hükmündedir. Cehri zikrullah erbabı Ebu Zer el-Gıfârî’yi kendine ölçü alır. Ebu Zer el-Gıfârî’de ehlibeyttendir. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri Onun da ehlibeytten olduğunu söylemiştir oysa bu soy itibariyle ehlibeytten değildir. Soy itibariyle ehlibeytten olmayıp da ehlibeytten denilenlerdendir O. Enteresandır, çıkar dini tebliğ eder, Mekkeli müşrikler Onu dövmeye devam ederlerken Oda onlarla mücadele eder, dövüşür onlarla. Kim gelir kurtarmaya? Hamza gelir der ki “Ey Mekkeliler bu kim biliyor musunuz?” Hemen dururlar, Hamza bağırdı, “Bu Gifar kabilesindendir” der “Vallahi sizin bütün mallarınızı soyar.” Kavga biter. Bakın enteresan bir nokta var, müşriklerin dini ne oldu? Mal oldu. Müşrikler malların kaybetmemek için Ebu Zer el-Gıfârî’yi dövmekten vazgeçtiler. Niçin dövmekten vazgeçtiler? Malları için. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki söyleyemiyorsanız, aktaramıyorsanız imanınızın yarısı gitti” Bu zengin deyip, onun hakikatin dışında konuşmasına sustuysanız dininizin yarısı gitti. Bir zalim devlet başkanına dininizi haykıramıyorsanız imanınızın yarısı gitti. İstediğiniz yerden yakabilirsiniz. Önce kendimize haykıramıyorsak. Kendimize haykırmak ne demek? dinimizin ve imanımızın dışında olduğunu bile bile bir fiiliyatın içindeysek, bile bile bir fikriyatın içindeysek önce kendimize tebliğ edeceğiz. Kendine tebliğ edemeyen bir başkasına mı tebliğ edecek? O zaman meseleyi toparlıyorum: din insanlık tarihi boyunca otoriter rejimlerin elinde insanları, toplumları yönetmek için kullanılan bir
zenginliğinin önünde dininizi
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
14 Haziran 2014 Tarihli Sohbet
argümandır. Otoriter rejimler kendi rejimlerini devam ettirmek için otoriter cemaatler, otoriter tarikatlar, otoriter topluluklar, otoriter hiyerarşiler kendilerinin devamiyeti için muhakkak ve muhakkak firavunun yanındaki din adamları gibi etrafına din adamlarından örülü bir daire çizip onlarla toplumları yönetip, onlarla toplulukları yöneleceklerdir. Bugün Hıristiyan dünyanın, İsevi dünyanın, Muhammedî dünyanın yönetildiği gibi. Bugün Muhammedî dünyada cemaatlerin, tarikatların, herhangi bir dini kurum ve kuruluşlarının, vakıfların o hiyerarşiyi ve o otoriteyi ve o yönlendirmeyi ve yönetmeyi yapabilmek için dini kendi ellerinde argüman olarak yaptıkları gibi ama Müslümanlarda ve bu noktada dünya üzerindeki inanç sahipleri de kendilerinde o cesareti göremediklerinden, bağlarını koparamadıklarından “Ey oğul, bağı çöz” deyip o bağı çözemediklerinden dolayı bu hiyerarşinin ve bu otoritenin altında devam ettirirler hayatlarını. Bugün dünya üzerindeki toplumlardaki sıkıntıların büyük bir çoğunluğu ekonomiden kaynaklanır. Dünya üzerindeki insanlar karınları doyuyorsa, sadece ve sadece onu söyleyeceğim bakın, karınları doyuyorsa, biraz da rahatsalar onlar için problem bitmiştir. O yüzden toplulukları idare edenler, kendi yaşadıkları toplulukları idare etmeyi ve yönetmeyi devam ettirmek için aç kalmakla tok kalma sınırında, çıplak kalmakla ve giyinik kalma sınırında, hasta olmakla iyi olmak sınırında tutarlar. Bir anda aç kalma korkusu, bir anda çıplak olma korkusu, bir anda hasta olma korkusu o insanı o otoriteye ve hiyerarşiye bağlar. Bağlar. Oysa sufilik, bu manada gerçek din bunlara bağlı kalmaksızın imanını yaşamaktır. Biz İbrahim’den öğüt almayız. İbrahim çıkar mağaradan dışarı bakar bir yıldız görür, gördüğü yıldız rivayet edilir ki en parlak olan Sirius yıldızıdır ve ayet-i kerimede de “Sirius’un Rabbi de Allah’tır.” der Cenâb-ı Hakk ve İbrahim Sirius’u görür “Herhalde bu benim ilahım olması gerekir” der. Biz İbrahimî bir dinin müntesipleri olarak İbrahim’den bir hisse almayız ve bir yıldızı gördüğümüzde onu bizim ilahımız olarak görürüz ve İbrahim o esnada yıldıza “ilahe” der zaten “ilah” demez Kur’an-ı Kerim’in tabiri öyledir ve yıldız ilahedir ve yıldızdan sonra ay doğar, ay doğunca “Herhalde bu benim ilahemdir” der. Ay da ilahedir ve sabah olup tan yeri ağarmaya başladığında, İbrahim ilk defa güneşin doğuşunu izlemektedir ve İbrahim ilk defa güneşin doğuşunu izlerken “Olsa olsa rabbim bu olmalı benim çünkü o çıkınca öbürkünler söndü” der. Güneşte ilahedir ve akşam olup güneş batınca “Ben batanları sevmem.” der. Gerçek imana erişebilmek için batanlarla olan bağınızı koparmanız gerekir. Batanlarla bağınızı koparmadığınız müddetçe gerçek ilahı bulmak mümkün değildir ve birçok hepimizin kendi içerisinde oluşturduğu veya dışarıda bize oluşturulan birçok ilahiler olacaktır. Biz o ilahilerin peşinde giderekten işin hakikatinden uzak kalacağız. Ne zaman? Bu noktada biz ne zaman ki “Gerçekten Kur’an ve sünnet bize ne diyor? bunu nasıl anlamamız lazım? bunu nasıl yaşamamız lazım?” sorusunu kendimize sorduğumuz zaman o hakikate doğru gideceğiz. O yüzden dünya üzerinde bilerek veya bilmeyerek insanlar ne yazık ki bir şirk dininin üzerinde durmaktalar. Bundan kurtulmanın yolu işin hakikatine ermektir. El Fatiha maassalavat.
Karabaş-i Veli Kültür Merkezi – NEFES
Nefes — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-605-031-365-9 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, Sünnet, Şeyh, Halife, Kâbe. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı