7 Mart 2021 | 271
demişti.” deyip bir ilme dayanmayan, bilgiye dayanmayan, heva ve hevesten doğmuş olan şeylere insanların devam etmesi. Buna karşı çıktı. İmam-ı Azam ayrımcılığa karşı çıktı. Nasıl ayrımcılığa karşı çıktı? Emevilerde de Abbasi-lerde de belli bir ırka dayalı bir devlet sistemi vardı. Yani Emevi hanedanlı-ğının etrafında kendi akrabaları vardı ve ayrımcılık yapıyorlardı, sonradan Müslüman olanlar ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı. Arap olma-yan bakın; Arap olmayan ırklara karşı ikinci, üçüncü sınıf muamelesi yapılı-yordu. İmam-ı Azam bu ayrımcılığa karşı çıktı ve İmam-ı Azam heva ve he-vesten, insanların kendi şahsi menfaatlerinden bilhassa yöneticilerin kendi şahsi menfaatlerini korumak onları daha da fazlalaştırmak için yapmış ol-dukları zulme karşı çıktı. Eşitsizliğe karşı çıktı, hoşgörüsüzlüğe karşı çıktı ve İmam-ı Azam bunlarla çatıştı.
Şimdi İmam-ı Azam’ın zamanındaki tespitlere baktığımızda bugün İslam dünyasında bu tespitleri görmek, bunun devamiyetlerini görmek, bu hastalık-ları görmek mümkün. Bugün biz Suudi Arabistan’a gitmiş olsak Suudluların haricinde devlette görev alan yoktur hiç, önemli mekanizmalarda Suudlular vardır, daha doğrusu Suudi ailesinin elemanları vardır. Veyahut da Kuveyt’e gitseniz, Bahreyn’e gitseniz, Birleşik Arap Emirlikleri’ne gitmiş olsanız aynı şeyle karşılaşırsınız. İran’a gitseniz orda ağırlık mollalardadır; mollaların ai-leleri, mollaların etrafı yönetimde söz sahibidir. Onlar, orda asıl rejimi ayakta tutarlar ve onlar sıkıntı yaşamazlar. Enteresan bir şeydir. Şia’da bunun böyle oluşması, Arap unsurlarda farklı oluşması ama zeminsel olarak aynı şey. Bir yerde mollaların sınıfından olacaksın, bir yerde Suud’un sınıfından olacak-sın, değişen bir şey yok. Osmanlı’da da kendi zamanında hanedanlık vardı. Hanedana yakın olanlar, hanedanın etrafında duranlar bozulma döneminde rahat hayat yaşamaya başladılar. Sadrazamlar, sadrazamın etrafındaki kim-seler; adaleti, ayrımsızlığı, devleti devlet eden unsurları koruyamadılar.
Şimdi günümüz dünyasına baktığımızda İslam dünyasının içerisinde bu yanlışlıklara bu körü körlüğüne dur diyecek ulema sınıfı yok, işin en ilginç noktası bu. İmam-ı Azam’ın yolunu takip eden, İmam-ı Azam’ın siyası içti-hadlarını takip eden, siyasi duruşunu takip eden benim bildiğim bir ulema yok. Yine Hanefi’yiz diyen şeyh efendiler, mürşidler, imam efendiler ne ya-zık ki İmam-ı Azam’ın yolundan gitmiyorlar. Hanefi’yiz diyenler İmam-ı Azam’ın yolundan gitmiyor. Biz, abdesti şu mu bozar bu mu bozar da kal-mışız. Yönetimde adaleti İslam dünyası aramıyor, yönetimde liyakati İslam dünyası aramıyor, yönetimde ayrımcılığa karşı duruşu İslam dünyası aramı-yor. İşçi hakları, İslam dünyası aramıyor. İşveren hakları, İslam dünyası ara-mıyor. Kapitalist sistem, deccalist sisteme karşı İslam dünyası; hakkaniyet öl-çüsünde adalet aramıyor ve ne yazık ki İslam dünyasındaki bütün unsurlar,
272 | Çağdaş Siyasal İslam
kendi içerisindeki olan unsurlar; kapitalist sisteme, deccalist sisteme çalışı-yor ve bunun bilincinde değil. İslam dünyası bunun bilincinde değil. Bilin-cinde olmuş olsalar, kendilerini bu tarafa doğru yönlendirmiş olsalar, İslam dünyası bambaşka olacak. Bakın, Osmanlı yıkıldığından beri İslam dünya-sında kan durmuyor, Osmanlı yıkıldığından beri İslam dünyasında göz yaşı durmuyor, Osmanlı yıkıldığından beri İslam dünyasının iki yakası bir araya gelmiyor. Müslümanların bulunduğu her yerde kan var ve işin enteresan nok-tası önceden haçlı seferleri vardı, haçlılar ordularını toplarlar, asker toplar-lar, Müslümanlar bunları duyar, Müslümanlar birlik ve beraberliklerini ko-rurlar, onlara karşı onlarda savaşırlar, ordularını toplarlardı. Şimdi Hristiyan uyandı, Yahudi uyandı. İslam dünyasının içerisinde değişik terör örgütleri kurup değişik kurum ve kuruluşlar tespit edip bunlarla birbirlerini öldüttü-rüyor ve birbirleriyle savaştırıyor ve İslam dünyası kendi içinde birbiriyle sa-vaşaraktan fikir üretmekten, düşünce üretmekten, mal üretmekten, bir ah-lak üretmekten, yeni bir şey üretmekten uzak. Biz -tabiri caizse- kargaşanın, kaosun, savaşın içerisinde can derdine düşmüşüz. Debeleniyoruz boyna ve meselenin gerçeğini ve işin özünü görmüyoruz. Bunlar çok ağır sözler, bakın benim konuşacaklarım çok ağır sözler. Hep aldatılıyoruz. Bize Kur’an-sün-net, vatan-millet deyip önümüze geçenler; belirli bir yönetime geçtiklerinde ilk önce onlar bozuluyorlar. Parayı gören bozuluyor, makamı gören bozulu-yor, ne taahhütlerle geliyorlar, o taahhütleri yerine getiremiyorlar. O kapitalist sistemle, o deccalist sistemle yüzleşen Müslümanlar ne yazık ki kendilerini kaybediyorlar ve geldikleri kesime sırtını dönüyorlar; geldikleri kesime iha-net ediyorlar. Sırtını dönmekle kalmıyorlar; ihanet ediyorlar ve onları oraya getiren ezilmiş, yıkılmış, parçalanmış, her şeyinden fedakârlık eden Müslü-manlar ne yazık ki o yönetime gelen, kendindenmiş gibi görünen kimselerin yine zulmüne uğruyor; kendindenmiş gibi görünen insanların yine gadrine uğruyor; gadrediyorlar onları; katlediyorlar. Yine kendindenmiş gibi görü-nen, o yönetime gelen, seçimle gelen ama seçimsiz gelen veyahut da atanan, İslami kimliğiyle kişiliğiyle belli bir noktaya gelen insanlar ne yazık ki heva heveslerine uyuyorlar; nefislerine uyuyorlar ve bir bakıyorsunuz ki birbir-lerine kamunun malını peşkeş çekiyorlar; bir bakıyorsunuz ki birbirlerine kamuyu peşkeş çekiyorlar. O onun tanıdığı, o onun kardeşi, o onun teyze-sinin oğlu, o onun dayısının oğlu, bir bakmışsınız, işe girecek olanlar par-sellenmiş, bir bakmışsınız hukuk parsellenmiş, memuriyet parsellenmiş, be-lediyeler parsellenmiş veyahut da herhangi bir iş yeri veya devletle alakalı bütün her yer parsellenmiş. Liyakat söz konusu değil, adalet söz konusu de-ğil ve belli nemalar belirli insanların elinde dolaşıyor ve bunun ne yazık ki Müslümanlar görüyorlar, İslam dünyası bunu görüyor. Ve ne yazık ki “bu
bizim partimizden, bu bizim hizbimizden, bu bizim tarikatımızdan, bu bi-zim kardeşimiz, ya ne yapalım şimdi; o da böyle yaptı.” deyip biz onu sineye çekiyoruz, biz bunun mücadelesini vermiyoruz. Bunu siyasetçiler vermiyor, bunu cemaatçiler vermiyor, bunu tarikat ehli vermiyor, bunu sufiler vermi-yorlar, biz bu mücadeleden uzak yaşıyoruz, uzak yaşıyoruz. Biz evlerimiz-deki rahatımızı düşünüyoruz, arabalarımızı düşünüyoruz, dolaplardaki yi-yeceklerimizi düşünüyoruz, biz eşyalarımızı düşünüyoruz. Kaç tane takım elbisemiz var, kaç tane daha takım elbise yapalım? Biz fabrikamıza fabrika katalım, tezgahımıza tezgah katalım, diye düşünüyoruz ve diyoruz ki; evet Müslüman ekonomik olarak güçlü olmalı. Ekonomisi güçlü olan Müslüman önce arabasını en lüks araba haline getiriyor, evlerini en lüks ev haline geti-riyor, o zekat vermemenin yolunu arıyor, İslami mücadeleye sırtını dönüyor, oysa çok mücahitti. Hani meşhur söz var ya; Mücahit olarak yola çıkanlar; yolun ortasında müteahhit, yolun sonuna doğru it olup çıkıyorlar. Yolun ba-şında mücahit olan, yolun sonunda münafık olup çıkıyor. Bakın, yolun ba-şında mücahit ama bir müddet gittikten sonra münafık olup çıkıyor ve ne yazık ki derler ya: “Kavun değil ki koklayasın.” diye. O mekanizma eritiyor; o kapitalist sistem, o deccalist sistem, o heva ve hevesin üzerine kurulu, nef-sin ve şeytanın üzerine kurulu o sistem Müslümanları ne yazık ki helak edi-yor. Ve bu noktada biz; ne kadar kendi içimizde, özümüzde kendi kendimize eleştirsek de en sağlam duran sufiler. Ehli tarikat da demiyorum bakın. Se-bep? Onlar da zaten iki yüz yıldan beri çürümüşler, çürüdüklerinden do-layı böyle. Çürümemiş olsalar onlar da menfaatlerin peşine gitmemiş olsa-lardı, onlar da vakıflardan alacak olduğu maaşa bakmamış olsalardı, onlar da müridlerinin askere gidip gitmemesine bakmamış olsalardı, belki de bu çürüme bu kadar çok hızlı yürümeyecekti. Şeyh efendiler maaşlarını düşün-düler; vakıflardan maaşlarını, vakfiyelerden maaşlarını düşündüler. Vakfiye-nin başındaki kimseyle şeyh efendinin arasında uçurumlar çıktı, vakfiyenin başındaki kimse şeyh efendini akçesini kesmekle tehdit etti, şeyh efendi ak-çeyi terkedemedi, şeyh efendi tekkeyi de terk edemedi, tekkeyi de akçeyi de terk edemeyince bozulma başladı. Dervişlerine doğruyu söyleyemediler, et-rafındaki insanlara hakikati haykıramadılar, adalet diyemediler, liyakat di-yemediler, ayrımsız bir dünya diyemediler, “la ilahe illallah Muhammeden Resulullah” diyen kardeştir ve kardeş olarak kalacaktır diyemediler. Ne ya-zık ki İslam dünyası bu bozulmaktan nasibini aldı.
Şimdi ulemânın yerine geçen diyanet, ulemânın yerine geçen üniversiteler başlarını kafalarını kuma gömmüş vaziyetteler; başlarını kuma gömmüş va-ziyetteler. Oturuyorlar, kalkıyorlar, sinek orucu bozar mı bozmaz mı, sigara dumanı orucu bozar mı bozmaz mı, krem sürdüm, orucu bozar mı bozmaz
274 | Çağdaş Siyasal İslam
mı, yok ruj sürdüm, orucu bozar mı bozmaz mıyı tartışıyorlar. Adalet ne-rede, bunu tartışan yok, liyakat nerede, bunu tartışan yok, devlet ne halde, bunu tartışan yok, hukuk nasıl olmalı, bunu tartışan yok, hukuk nasıl ol-malı, bunu tartışan yok ve böylece o bozulma devam ediyor.
Buradan, ulemadan İslamcılara geçiyoruz çünkü soruyu soran kardeş tes-piti yapan kardeş: “Müslüman dünya çıkışlı eleştiriler üç çevreye göre fark-lılaşır.” diyor. Üçüncüsü ne? İslamcılar. İslamcı; bunu da Batılılar koydu, bu İslamcılar sözünü. Bu, aslında bu hareketin içerisinde olan kimselerin ken-dince isimlendirdiği bir şey değil. Hani İmam-ı Azam’ın kendisini Hanefi fıkıhçısı olarak isimlendirmemesi gibi İmam-ı Şâfiî’nin kendisini Şâfiî fıkıh-çısı gibi isimlendirmemiş olması gibi veya Abdulkadir Geylani hazretlerinin kendi sağlığında Kadiri tarikatını kurmaması gibi ve Ahmed er-Rufai, Ah-met el-Bedevi, İbrahim Dusiki, Şeyh Ebu’l Hasan eş-Şazeli, Şah-ı Nakşibendi, Şah-ı Mevlâna kendi sağlıklarında bir tarikat ismiyle isimlendirilmemişler; kurmamışlar. Onlar sufiliği yaşamışlar, onlar sufi ölçütlerini koymuşlar kendi sağlıklarında. Arkasından gelenler o ölçütlere devam etmişler, kendi kendi-lerini öyle isimlendirmişler, demişler ki; biz Hazreti Mevlâna’nın Celaleddin Rumi’nin sufi görüşlerini, sufi kaidelerini kabul ettik. O yüzden Mevlânacı gibi Mevlevi olmuş. Abdulkadir Geylani hazretlerinin peşinden gidenler, on-lar kendilerini isimlendirirlerken “Kadiriyiz biz.” diye isimlendirmişler. İşte bu İslamcılar da İslamcı olarak nitelendirilenler, kendilerini çıkış noktasında İslamcı olarak nitelendirmemişler. O yüzden bu İslamcıların genel olarak fi-kir çerçevesi inanç, ibadet, ahlak, felsefe, idare, siyaset, iktisat,hukuk, eğitim alanında İslam’ı bütün bir hayat nizamı olarak yeniden hakim kılarak Müs-lümanları medenileştirme, İslam dünyasını geri kalmışlıktan Batının haki-miyetinden, Batının zalimliğinden, Batının zulmünden, Batının müsibetle-rinden ve Batılı zihniyetin keyfi yönetimlerinden kurtarma ve mevcut yaşadıkları yönetimin adaletsizliklerine, keyfiyetlerine karşı duruş bir hare-ket ve bu hareketin başlangıç noktası Osmanlı. Osmanlı’nın duraklamasıyla başlayan, gerilemesiyle daha da aktif hale gelen bir zamana rastlıyor ve bu noktada onlar -şimdi isimlerini de ben size çok fazla da olmasa tespit ettik-lerimi kendimce size isimleri de söyleyeceğim- onlar çıkış noktası olarak -ben samimi olduklarına inanıyorum, bu benim kendi inancım çünkü- orta yerde bir yangın var; bu yangını söndürmenin bu sıkıntıları gidermenin yolunu arıyorlar ve Osmanlı hanedanlığı meydanda, ortada. Tabi Osmanlı’nın dev-let yönetimine geçecek olan genç memurları Fransa gibi o zaman için bilgi-nin, ilmin, devlet yönetiminin en ideal olarak görüldüğü yere gönderdiği o genç talebeler, o sefirler, o devlet yöneticileri orada farklı bir dünyayla karşı-laşıyorlar. O farklı dünyayla karşılaşınca bunun da İslam dünyasında
oluşması, bunun da İslam dünyasında böyle hürriyetin olması, fikir hürriye-tinin olması, teşebbüs hürriyetinin olması, adaletin olması ve örneğin padi-şahın yetkilerinin sorgulanabilir olması, daha ileri halifenin dahi yetkileri-nin sorgulanabilir olması, hatta halifenin Allah’ın halifesi değil milletin seçtiği halife olması gerektiğine dair böyle o gün için konuşulması zor olan ve dillendirilmesi zor olan meseleleri dillendiriyorlar. Bunların birinci sıra-daki Batılılaşmış aydınlardan farkı; bunlar meselenin özüne yönelip yani din olarak Kur’an ve sünnetin özüne, yani ilk çıktığı noktaya bakıp oradan ye-niden içtihadlar edip yeniden hükümler çıkarıp bidatlardan ve hurafelerden kurtumayı -daha ileri söyleyeyim size- hatta tarikatların işleyişinin, tarikat-ların davranış biçimlerinin hurafelerle dolu olduğunu, tarikatların bu hura-felerden kurtulması gerektiğini dahi söyleyen kimseler var. Ve İsmail Fenni Ertuğrul gibi. Muhyiddin İbn Arabî hazretlerinin eserlerine vakıf olan, ileri derecede Arabî’yi anlayan çünkü İsmail Fenni Ertuğrul’da bu İslamcıların içindedir. Din algısının ve anlayışının Batı dünyasının karşısında İslam’ı sa-vunmanın ancak felsefi olarak Arabî ekolüyle mümkün olabileceğini, Batı maddiyatçılığının karşılığında ancak Arabî metafiziğiyle karşı çıkılacağını savunan bir ulema topluluğu var. Ama bunlar mevcut şeyhülislamlığın bün-yesindeki gibi düşünmeyen içlerinde paşalar var. Osmanlı hanedanlığı gibi düşünmeyen, İslam dünyasının yeniden silkelenip özüne dönüp özünden bir şeyler çıkarıp ileriye doğru götürülmesi gerektiğine inanan, böyle bir Batılı-ların İslamcı diye nitelendirdiği yenileme hareketinin içerisinde olanlar var. Bunun içerisinde Bediüzzaman Said Nursi var, bunun içerisinde Mehmet Akif var örneğin, bunun içerisinde Mustafa Sabri Efendi var. Bunlar zaman içerisinde değişik yerlere kaydıkları tespit edilse de başlangıç noktasında böyle. O yüzden İslamcı diye nitelendirilen bu kimseler, mesela bu devlet adamlarından birisi Said Halim Paşa. Bu Said Halim Paşa çok tartışılır ya, bilmiyorum, yani biraz böyle Osmanlı’yı inceliyorsanız veyahut da I. Meş-rutiyet II. Meşrutiyet, Tanzimatları falan bakar, araştırırsanız Said Halim Paşa önünüze gelir. Said Halim Paşa örneğin İslamlaşmak demek -Said Ha-lim Paşa’nın tarifi- İslamiyet’in inanç, ahlak, yaşayış ve siyasete ait esaslarını tam olarak uygulamak demektir. Buna itiraz edecek olan bir kimse olabilir mi? Yok. Kim itiraz ediyor? Devlet. Kim itiraz ediyor? Şeyhülislamlık. Ente-resandır, bakın bunlar. Sait Halim Paşa Avrupa’da eğitim görmüş ve devle-tin yeniden ayağa kalkmasını, milletin ayağa kalkmasını isteyen bir paşa. Ça-lışkan, üretken bir kimse. Bakın, üretken bir kimse, yani medreseden yetişmiş bir kimse değil. İslâmcılar’a göre Kur’an ve sünnet; belli bir devlet ve hükümet biçimi ortaya koymamış, genel esaslar belirlemekle yetinmiştir. Onlar devlet yönetimine de şerh düşüyorlar, diyorlar ki; İslam Kur’an
276 | Çağdaş Siyasal İslam
sünnet dairesinde belirli bir metod getirmedi, bu metodu insanlar bilgileriyle Kur’an ve sünnete dayanaraktan geliştirmeliler. Yani şunu demek istiyorlar: Zamana, şartlara ve ihtiyaçlara göre Kur’an sünnet esasları dahilinde her türlü yönetim biçimi şeriata uygundur, deyip fetva veriyorlar. Bu ne demek? Hanedanlık veya Osmanlı hanedanlığı babadan oğula geçiyor ve bu son dö-nem bu hanedanlık çürüyor, çatırdıyor. Bu yönetimsel olarak sıkıntılar var; bu yönetimsel sıkıntıları yine Kur’an ve sünnetten içtihad alarak, Kur’an ve sünnetten delillendirerek bizim yeniden biçimlendirmeniz gerekir; diyor Sait Halim Paşa ve İslamcılar. Yönetimde esas olan unsurlardan birisi şûra, di-ğeri de meşverettir. Şura neydi? Bir şûraya katılacak olanların belli bir pro-totipleri var, belli bir yetkinlikleri ve yeterlilikleri var. O şûranın toplanması lazım ve şûrada meşveret dediği, istişare edilmesi lazım. Konuların, kaidele-rin, kanunların, yapılacak olan işlerin istişare edilmesi lazım ve bunu da Cenâb-ı Hakk Peygamber’ine zaten emretmiş. Diyor ki: “Sen işlerini onlarla istişare et ve istişareden bir karar aldığında da ondan geri dönme, onu değiştirme.” İstişare ile karar alma Kur’an ve sünnetle sabit. şimdi parantez açmak istiyorum burada kendimi methetmek için söylemiyorum Bu derga-hın içerisinde ilk istişare mekanizmasını kuran, kardeşiniz. Şeyh Efendi’nin zamanında, Abdullah Efendinin zamanında ben ilk istişare heyetini Bayın-dır’da kurmuştum. orada istişare ederdim arkadaşlarla. Şeyh Efendi beni Ödemiş’e götürdüğünde Ödemiş’te istişare etmeye başladım çünkü istişare-siz bir iş doğru iş değildir. Cenâb-ı Hakk Peygamberine “İstişare et” diye em-rettiyse toplumu ilgilendiren, topluluğu ilgilendiren, aileyi ilgilendiren ko-nularda ehli ile istişare edilmesi gerekir. Örnekliyorum bunu, ardından ben Bursa’ya göçtüğümde Bursa’da da istişare etmeye başladım. Mesela Bursa’nın ilk istişare heyetinde olanlar: Hüseyin bizim Dikkaldırım’daki Hüseyin’dir, Adnan’dır, Cafer’dir. Bunlar Bursa’nın ilk istişare heyetinde olanlardır. Bü-tün o zaman için ders yaptıran çavuş kardeşler, ilk dervişler, istişare heyeti vardı. Hatta onlara ben “kırklar” derdim, kırk tane istişare heyeti vardı. On-ları önemli meselelerde toplarız, onlarla istişare ederiz hatta ben derdim ki; ben dahilim, istediğiniz konuyu konuşalım, tartışalım, istişare edelim. Ba-kın, hala daha biz istişare ederiz. Her konuda istişare heyetimiz vardır, top-lanırlar, istişare ederler. Her ne kadar ben artık yavaş yavaş geri çekilsem de bu tip meselelerden ama arkadaşlar istişare ederler, istişarede alınan karar-ları bana bildirirler, bazı istişarelere ben de katılırım ama benim katıldığım yerde rahat bir tartışma ortamı olmayacağından veyahut da insanlar fikirle-rini tam olarak aktarmayacağından dolayı ben bir çıt geride duruyorum, ra-hat konuşsunlar. Orada konuşsun ki başka bir yerde konuşmasın, dedikodu etmesin, gıybet etmesin. “Ya şu şöyle olacaktı, bu böyle olacaktı.” demesin.
O zaman bakın, biz ehl-i sufi olarak bir şûramız var mı? Evet. Ehl-i sufi ola-rak o şûrada istişare ediliyor mu? Evet. Bakın, bunu İslamcılar savunuyorlar Osmanlı’nın son döneminde, bakın Osmanlı’nın son döneminde. Diyorlar ki; istişare edilmesi lazım, bir şûra kurulması lazım. Bakın, millet meclisi de-ğil, şûra kurulması lazım. Şûra. Şûraya girecek olanların özellikleri var. Ca-hil bir insan da milletvekili olabilir mi? Olabilir. Ahlaken belli bir derecede olmayan bir kimse de milletvekili oluyor mu? Oluyor. Adamın ahlakı zayıf, milletvekili olmuş. Adam kumarcı, adam her gün içki içiyor, adam zinacı, adam uyuşturucu kullanıyor, milletvekili. Şûra heyeti ayrı. Şimdi parti ku-ruyorlar. Partide MKYK’mı diyorlar, merkez karar yürütme kurulu, öyle de-ğil mi? Evet, bunun gibi. Şûra bunun gibi. Devlet öyle yönetiliyor, öyle yöne-tilmesi lazım. İşte İslamcılar diyor ki; şûra lazım ve buna göre siyasi ve idari faaliyetler yönetilenlere danışarak yürütülmelidir. Yönetilenlere danışılacak yani halka, millete danışılacak, millete danışarak iş yapılacak. Yani bugün ona ne yapıyorlar? Halk oylaması diyorlar ya örneğin, milletin içinden o şû-raya fikir verecek erdemli insanların oluşması, o erdemli insanların o şûraya fikir üretmesi lazım; bunun gibi. O günkü İslamcılar bunları istiyorlar ve bu ise o grupların, o halkın temsilcilerinin olması gerekiyor. Eğer temsilcileri olmazsa bu mümkün mü? Değil. O zaman bu insanlar kendilerince temsilci seçmeleri lazım, kendileri seçmesi lazım, birilerinin atamaması lazım. Ken-dilerini seçmesi ne demek? İnsanlar diyecekler ki; biz x kimseyi seçiyoruz. Ama şimdi ne yazık ki dünya üzerindeki demokrasi denilen ne idüğü belir-siz sistem, parti başkanlarının atadıklarını seçiyor. İnsanlar veyahut da ka-pitalist sistemin iktidara aleveresiyle dalaveresiyle ikltidara getirdiği, getir-meye çalıştığı, algı operasyonlarıyla iktidara getirdiği kimseleri seçiyorlar. Zaten o kapitalist deccalist sistemin istediği kimse seçilmezse bir darbe ya-pıp veya darbeler silsilesi oluşturup onu yine indiriyorlar aşağı veyahut da iç kargaşa çıkarıp, iç savaş çıkarıp değişik ekonomik ambargolar uygulayarak istedikleri kimseyi yönetime getiriyorlar. Yani emperyalist sistem, istediği ül-keye istediği devlet başkanını atıyor. Eğer o devlet başkanı onun istediği gibi hareket etmezse halkı ayaklandırıyorlar. Mesela işte seçimle geldi, değil mi, neydi o, Venezüella’ydı değil mi? Neydi onun devlet başkanının adı? Ma-duro’mu oldu? ABD’nin yıkmak istediği kimse o, öyle değil mi? Bakın, Ame-rika Birleşik Devletleri seçilmiş bir kimseyi yıkmaya çalışıyor, halkı ayak-landırıyorlar. Orada seçilmiş bir devlet başkanı varken muhalefet dedikleri kimseyi devlet başkanı olarak tanımlıyorlar ve asker gönderiyorlar ve eko-nomik ambargo koyuyorlar ve Batı demokrasi dediği puttan helvasını canı sıkılınca yiyor. Veyahut da Mısır’da seçimle gelen Mursi’yi televizyonlarda canlı yayında, canlı yayında bütün dünyanın önünde, bütün dünyanın önünde,
278 | Çağdaş Siyasal İslam
mahkemede katlediyorlar; şehid ediyorlar ve seçimle gelmiş olan bir kimseyi darbeyle yıkıyorlar. Bu Batının demokrasi dediği şey. Hazreti Ömer Efen-di’mizin o hani biz cahiliye döneminde helvadan put yapardık, karnımız acı-kınca da biz onu döner, yerdik, dediği gibi. Batı demokrasisi dediğimiz şey; helvadan put. Batılılar canları istedikleri anda dönüp onu yiyorlar. Düşüne-biliyor musunuz? Rusya Afganistan’ı işgal ediyor ve orada savaş çıkıyor ve savaş çıktığında insanlar topraklarını korumak için uğraşıyorlar ama oyun içinde oyun oynanıyor, dünyanın her bir tarafından cihatçı Müslümanlar toplanıyor, yıllardır o savaş orada devam ediyor ve bir taşla çok kuş vuru-yorlar. Bir taraftan Rusya ekonomisini çökertirlerken dünya üzerinde cihad şuuru ile olan Müslümanları da orada ne yapıyorlar? Şehid ediyorlar. Bakın, bitmiyor oyun. Orada bitiyor, Irak’ta başlıyor, Irak’ta bitiyor, Suriye’de baş-lıyor, Suriye’de bitmeden Yemen’de başlıyor, Yemen’de bitmeden bir başka Afrika’nın ülkesinde başlıyor, orada bitmeden Libya’da başlıyor. Bu bitmiyor ve Batı, emperyalist düşüncelerini İslam dünyasının üzerinde oynamaya de-vam ediyor. Tarikatları kullanıyor, cemaatleri kullanıyor, partileri kullanı-yor, sivil toplum örgütlerini kullanıyor. Çok böyle masumaneymiş gibi geli-yor bize, masumane değil. Bakın, Suriye’de Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar, Irak’ta Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar, Yemen’de Müs-lümanlar birbirlerini katlediyorlar, bakın, Libya’da Müslümanlar birbirlerini katlediyorlar. Bunlar çok masum şeyler değil ve ne yazık ki İslam dünyası komple içindeki entelektüelleriyle, aydınlarıyla, ulemasıyla, siyasetçisiyle, ta-rikatçısıyla, sufileriyle kafalarını kuma gömmüş vaziyetteler; görmek istemi-yor hiç kimse. O acı tabloyu seyretmek istemiyor hiç kimse; o acı tabloyu görmemezliğe geliyor. Her akşam insanlar oturuyorlar televizyonlarının kar-şısında, ya bir yarışma programı izliyorlar ya da çal kızım oynayalım, bir eğ-lence programı izliyorlar. Yani Müslüman dünyasının acısı, Müslüman dün-yasının kanayan yarası tamir edilmiyor ve tamir edileceği esnada bir yerden daha yeniden patlak veriyor. İşte bu, yönetimsel krizlerden kaynaklanıyor. İslam dünyasının üzerinde yönetimsel kriz var ve bu yönetimsel krizi ne Batı kendince düzeltmeye çalışıyor ne de İslam dünyası kendince kendisi düzelt-meye çalışıyor ve ne yazık ki İslam dünyasında halk bu konuda korkak, pa-sif. İslam dünyasındaki halk bu konuda bilgili değil, bilgili değil. Şu hali gö-rüyor musunuz? İnsanlar Yunanistan’a geçmek için canhıraş uğraşıyorlar, canhıraş uğraşıyorlar ve Esed kendi halkına zulmederken susuyor insanlar. Babası da zulmetti, babası daha Hama’yı ve Humus’u yerle bir etmişti, bü-tün topları ve obüsleri Hama ve Humus’un etrafına çevirdi, elektriği kesti, suyu kesti. Hama ve Humus’un ondan sonra obüslere emretti, komple bom-balayın diye. İki şehri yok etti babası ve dünya bunu seyretti, bakın, dünya
bunu seyretti. Düşünebiliyor musunuz? 12 Eylül’de insanlar kardeş kardeşi katlediyordu, öldürüyordu, 35-40 kişi ölüyordu günlük terörden. Günlük 35-40 kişi ölüyordu. Bakın günlük en az 35-40 kişi ölüyordu ve 12 Eylül sabahı bitti. 35-40 kişi. O zaman nüfus 30 milyon, 85 milyon değil. 30 milyon nü-fus var ve günlük terörden ölüm 35-40 kişi. Şimdi 85 milyon Türkiye’nin nü-fusu, yurtiçinde terörden ölen sıfır desek yeri var günlük. Gönül arzu etmez, hiç şehit vermeyelim. Terörü durdurmak için şu anda şehit verdiğimizde belli kesimler şehitler tepesi muhabbeti açıyor, bizim zamanımızda boş kalacak, diyor, biz savaşmayacağız diyor ama 12 Eylül’ü unutuyorlar. Bir ülke düşü-nün 30 milyon nüfusu var; günlük 30 kişi, 35 kişi ölüyor terörden. Batı bizi bu noktada ne yapıyor? Terbiye ediyor. Neyle? Darbelerle. Başbakan asıyo-ruz, dışişleri bakanı asıyoruz. 12 Eylül’e gelince kadar günlük 30 kişi ölüyor. 28 Şubat, seçilmiş bir hükümet var, asker seçilmiş hükümeti yıkıyor, belli çevreler seçilmiş hükümeti yıkıyor, ardından yine AK Parti iktidara geliyor, muhtıra veriliyor cumhurbaşkanlığı seçimi için. Sebep? Tayyip Erdoğan se-çilmeyecek diyorlar. Bu sefer ödün veriliyor, kime? Kraliçeye. Kim seçiliyor? Abdullah Gül. Ardından yine bir daha cumhurbaşkanlığı seçimi, yine orta-lık ayakta. Neden bırakmıyorlar, insanlar istediklerini seçsinler, öyle değil mi? Yok. Atanmış birisi gelecek ama insanlar kendi kendilerini aldatacaklar, biz seçtik, diyecekler ama atanacak. Bakın, atanacak. Daha önce kimi seçti-ler? Anayasa mahkemesinin başkanını. Kim seçti? Dört tane parti lideri seçti ya da seçilebildi. Bir günde bitti seçim. Demek ki Batının demokrasisi hel-vadan put ve o yüzden halk yönetimde söz sahibi değil. Bu sadece islam ül-kelerinde değil ha, Batıda da aynı. Batıda sanki oradaki halk yönetimde söz sahibi mi? Değil. Bu sadece İslam dünyasında değil, bütün dünyada aynı. Halk yönetimde söz sahibi değil.
İslamcılar kendi zamanlarında saltanat sisteminin tek meşru yönetim bi-çimi olmadığı kanaatini de söylüyorlar, diyorlar ki; tek yönetim biçimi bu de-ğil. Zaten İslamcılar diye o yüzden nam salıyorlar Osmanlı’da. Mesela Os-manlı’da Elmalı Hamdi Yazır hilafeti “bir vekalettir.” diye tanımlıyor, Elmalı. Yani halkın vekilisin sen, Müslümanların vekilisin, sen Allah’ın halifesi de-ğilsin, Müslümanların vekilisin, o manada söylüyor ve “Vekaleti veren de millet, yani Müslüman ümmettir; dolayısıyla teorik olarak milletin hakimi-yeti halifenin üzerindedir.” diyor. Dikkat edin! “Milletin hakimiyeti halife-nin üzerindedir.” diyor, Elmalı söylüyor bunu ve bu noktada İslamcıların tef-sir dalında en önemli kimselerden birisi. Bu İslamcıların içerisinde tefsirciler var, hadisçiler var, fıkıhçılar var, siyasetçiler var, paşalar var. Zaten Cumhu-riyet döneminde de bu İslamcıların bu kimselere, yeni cumhuriyet bazı işler yaptırıyor. Mesela Elmalı’ya tefsir yazdırıyor örneğin, bunun gibi. O yüzden
280 | Çağdaş Siyasal İslam
bunların kendince duruş noktaları Osmanlı’daki geleneksel akıma körü kö-rüne bağlı değiller veyahut da dinin geleneksel akımına körü körüne bağlı değiller, yani dönüp Kur’an ve sünnete yeniden içtihad edilmesi gereken ko-nular var, hem yönetimsel olarak hem hukuk olarak hem de dini olarak ye-niden içtihad edilmesi gereken konular var, diyen bir kesim. O yüzden bu din algısını da zamana göre değişeceğinden fıkhın, zamana göre olmazsa ol-mazların haricinde değişeceğini savunan kimseler. Biz böyle döneriz, hemen tarikatların kapatılmasını çok sert bir şekilde -ben eleştirmem-insanlar eleş-tirirler ya ama bunun temeli Osmanlı’da daha I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet’te atılır çünkü batıcılık vardır. O günkü tarikatlar kendi konumlarını ve du-rumlarını değiştirip dönüştürmektense kendi varoluş mücadelesini, kendile-rini geliştirerekten dönüştürerekten değil de -hep derim ya, şeyhimin şeyhi-nin şeyhi böyle yapardı, da- kendilerini sabitleyip o noktada durduklarından dolayı bu İslamcılar; o zaman için tarikatları ve tarikatların İslam’ı anlayış ve yaşayış biçimlerini de eleştiriyorlar. Bundan bir örnek vereyim: Bediüz-zaman Saidi Nursi’nin “Zaman tarikat zamanı değil.” sözünün arkasında bu var. Çünkü Bediüzzaman o zaman için tarikatların işleyişi, tarikatların du-ruşuna bakınca diyor ki; bunlarla bir iş olmaz, düşüncesine kapılıp o günkü mevcut tarikatların işlevlerini yerine getirmediğini söylüyor. Zaten mesela “Mektubat”ta da Osmanlı’yı ayakta tutan o camilerin arkasındaki tekkeler-deki Allah Allah nidalarıdır, deyip sonra “tarikat, tasavvuf, hakikat namları altında…” dediği o risalesinde zamanının ehli sufilerinin, ehli tarikatının vartalarını anlatıyor. Vartalarından birisi ne mesela? Bir ehli tarikat üstadı-nın vermiş olduğu virdi veya üstadının edebini, adabını Hazreti Muhammed Mustafa’nın sünnetinden üstün tutmasıdır; diyor örneğin. Ve hala daha bu tip tarikatlar İslam dünyasında var mı? Var. Bir yerde sünnet-i seniyye durur-ken üstadının sünnette olmayan bir herhangi şeyini körü körüne bağlanarak onu yapmaya gayret ediyorlar mı? Evet. Halbuki yok sünnette ama onu yapı-yorlar. Yaptıklarının da temelleri “Biz şeyhimizden böyle gördük.” diyorlar. Şeyhin de yanlış görmüştür, diye düşünmüyor. Bunları böyle açıktan söyle-yince de değişik tarikatların müridleri, benim mail adresime: “Bunu böyle yazdınız, neden bunları atfettiniz, neden bunlara söylediniz?” Ya ne yapa-lım hakikati söylemeyelim mi? Bir üstad olduysan bir şeyh olduysan derviş-lerden para mı toplamak zorundasın? Veya ben cumaları buraya gelip, cuma mübareğine bütün herkes gelip benim cebime burda paramı koyması lazım ve benden sonra böyle bir hiyerarşi mi oluşması lazım, bu nereden çıkacak? Veyahut da ben burada geleceğim; bir mindere oturacağım; minderin dibine herkes gelip, cuman mübarek olsun deyip, elimi öpüp minderin altına para mı sıkıştıracak; biz şeyhimizden böyle gördük deyip bir bidat bir hurafe mi
oluşacak? Bunlara laf söylediğimizde veya ölçüyü koyduğumuzda kimisinin canın sıkılıyor. Adam diyor; siz yıllardan beri gelen usulleri mi terk ediyor-sunuz? Kardeşim; senin yıllardan beri gelen usulün mü önemli, yoksa Haz-reti Muhammed Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sün-neti mi önemli? Senin yıllardan beri gelen heva ve hevesinden dolmuş olan, Kur’an ve sünnette yeri olmayan bir kaiden, usulün mü önemli; yoksa Kur’an ve sünnet mi önemli; imamların içtihadı mı önemli? Bunu tartışmaktan, ko-nuşmaktan dahi aciz bir İslam dünyası var ve bir yerdeki eksikliği ve yan-lışlığı bütün ehli tasavvuf çekiyor, bütün sufiler çekiyor. Bir yerde bir sıkıntı var; bir yanlışlık var; o sıkıntıyı bütün sufiler, bütün tarikatlar çekiyor. İşte o gün için tarikatların konumunu, durumunu gören bu zevat o günkü tari-katların işleyişlerine bakarak onlara karşı çıkıyor ve fark ettiyseniz yani Ata-türk tekke ve zaviyeler kanununu çıkardığında hiç kimse buna itiraz etmi-yor. Veya tevhid-i tedrisat kanunu çıktığında hiç kimse buna itiraz etmiyor çünkü belki de o günkü İslamcılar kantarın topuzu kaçırdılar, kaçırdıkları-nın da belki de farkında değillerdi, yani bunları talim ve terbiye ederekten bunları tecdit etme -eski dilde tecdittir- yenileme, bunları yenileme yoluna gideceklerine komple kapatmayı ön gördüler. Yani bunu sadece Atatürk’ün üzerine bu meseleyi koymak, işte Atatürk kapattı; demek, bunu sadece Ata-türk’ün boynuna bu ilmeği geçirmek bir yerlerden korktuğum için söyle-miyorum; doğru değil. Bugün İsmail Fenni Ertuğrul da o günkü tarikatla-rın duruşundan ve o günkü tarikatların işlevinden şikayetçi. Mesela İsmail Fenni Ertuğrul’a göre o günkü tarikat şeyhlerinin ve o günkü tarikat öğ-retisinin Batının materyalizminin karşısında bir şey üretemeyeceğini dü-şünüyor. Çünkü üretemiyorlar. O yüzden İsmail Fenni Ertuğrul, Batının o materyalist felsefesine karşı Arabî’den alıntılar yapıp eserler yazıyor. Mesela geleneksel ulemanın, Muhyiddin İbn Arabî’nin bunlar panteist veya bu kü-für ehlidir veyahut da vahded-i vücud şöyledir, diye çıkışlarına İsmail Fenni Ertuğrul oturup Muhyiddin İbn Arabî’nin vahded-i vücut felsefesinin, vah-ded-i vücut düşüncesinin Kur’an ve sünnette var olduğunu ispatlama nok-tasında kitaplar yazıyor. Avrupa’da yayınlanıyor ve Osmanlı’nın içinde ya-yınlanıyor. Enteresan bir çıkış noktası buluyorlar.
Ben size şimdi bu İslamcılık fikrinin oluştuğu kimselerden, isimlerden bahsedeyim az bir şey: Şehbenderzade Ahmed Hilmi, Sait Halim Paşa, Meh-met Akif, Mustafa Sabri, Ferit Kam, Mehmet Ali Ayni, İsmail Fenni, Said Nursi, Musa Kazım, Halim Sabit, Seyyid Bey ve Şemsettin gibi ilim ve dü-şünce adamları var bu İslamcıların içerisinde. Ve bunlar bazı yerde yeni Os-manlıcılar olarak nitelendiriliyor. Bunların bir kısmı İttihat Terakki’nin içe-risinde duruyor. İttihat Terakki de bozulunca onlar da bozulmuş sınıfına
282 | Çağdaş Siyasal İslam
giriyor işin içerisinde ve buradaki Osmanlı’nın içindeki bu İslamcıların ha-reketi çevre ülkelerde Mısır gibi Afganistan gibi Hindistan gibi yerlerde de zemin buluyor. Mesela Mısır’da Cemalettin Afgani var. Bunun talebesi kim? Abduh. Ama bunlar sonradan yolu şaşırıyorlar. Afgani-Abduh çizgisi maso-nik bir çizgi, enteresan bir şey ama bunlar da başlangıç noktasında, yolun ba-şında İslam dünyasına bir kurtuluş arıyorlar. Veyahut da Hindistan’da Seyit Ahmet Han gibi, Hindistan’da da o çıkıyor. Bunlardan sonra mesela Mev-dudi, bunlardan sonra Said Havva gibi Mısır’da ve ardından bunlar Müslü-man Kardeşler olarak nitelendiriliyor ya sonradan. Enteresan. Mesela bunun başlangıç noktası Osmanlı ama bu hareketin ivme kazandığı yer Mısır, Hin-distan, Afganistan, Pakistan. Ama işin içerisine İngilizler giriyorlar sonradan. Aynı şekilde Osmanlı’dan sonra vahhabiliği kuruyor İngilizler ve vahhabi-liğin çıkış noktası da başlangıç noktası selefi bir çizgi olarak görünüyor. Se-lefi bir çizgi ne demek? Yani selef alimlerinin yolu, o zaman için bir mezhep yok, o yüzden mezhepleri reddediyorlar. Mesela İmam-ı Azam desen, kabul ediyor, selef alimi diyor, İmam-ı Malik selef alimi diyor, bunu reddetmiyor ama mezhebi reddediyor. Mesela bu çizgiden sonradır vahhabilik. Vahhabi-liğin başlangıç noktasına da gitseniz tipik bir islamcılık örneğini bulursunuz ve Afgani’nin başlangıcına gitseniz tipik bir İslamcı örneğini görürsünüz. Veyahut da ben zaman zaman hala daha tefsir okuyacak olanlara derim ya; siz gidin, Elmalı’yı okuyun, derim. Yani Elmalı’yı bu noktada ben okunacak bir tefsir olarak görürüm ve enteresan Cumhuriyet döneminde yazılmıştır ve millet meclisinden Atatürk’ün inisiyatifiyle, Atatürk’ün gözünün önünde ve devlet akçesiyle yazılmış bir tefsirdir örneğin. Ama bu tabi insanlara di-nin tecdid edilmesi, yenilenmesi hareketlerinden birisidir ve bu İslamcı anla-yış bakın, bu İslamcı anlayış Kuvayı Milliye’de bulunur. Bunlar çünkü tipik bir hanedanlığın da değişmesini isteyen entelektüel takımdır, belki de Os-manlı hanedanlığını içten bakın, içten yıkılmasına sebep olan bu İslamcılar-dır, işin bir de bu tarafı vardır. Hani Bediüzzaman Saidi Nursi sonradan “Bu eski Said’i Allah affetsin.” dediği Said’in olduğu zamanıdır bu. Veyahut da Mehmet Akif sonradan Mısır’a gitmek zorunda kalır ya, bakar ki çıkış nok-taları farklıydı, Cumhuriyet’le beraber gelinen nokta farklı oldu. Veya Mus-tafa Sabri çıkış noktası bir İslamcıydı ama gelinen noktaya bakınca gelinen noktada onların kurguladıkları, istedikleri, arzuladıkları, düşündükleri ve-yahut da muhayyileleri yani hayalleri başkaydı; oluşan şey başka oldu. Öyle olunca mesela bir ara Mehmet Akif de gider ülkeden. Bunlar o zaman için İslamcıların -tabiri caizse- düşünce ve fikir babalarıdır ve bu düşünce ve fi-kir babaları ülkeyi terk etmek zorunda kalırlar, hicret etmek zorunda kaldı-lar. Mesela Mehmet Akif’le Mustafa Sabri Mısır’da çok kötü günler geçirirler,
per perişan olurlar, hastalanırlar, perişan olurlar, bakın, perişan olurlar. Ve -tabiri caizse- hiç kimse yüzüne bakmaz, mesela Mustafa Sabri ile alakalı not düşerler, ömrünün sonuna doğru cebriyeci olduğu söylenir örneğin. E şimdi bunlar başlangıçla hayalleri başkaydı ve Kuvay-ı Milliye’yle beraber cumhuriyet kadroların içerisinde durdular. Mehmet Akif’in siz milletvekil-liğinin olduğunu bilir misiniz? Mehmet Akif ilk mecliste milletvekilidir ör-neğin. Mustafa Sabri ilk şeyhülislamdır örneğin yani ilk Diyanet İşleri baş-kanıdır. Şeyhülislamlık lağvedilir, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Bunlar o zaman ateşli İslamcı, İslam savunucusudur. Ama ne yazık ki -bu benim kendi şahsi düşüncem- İslamcılık, Cumhuriyet’le beraber Cumhuriyet’in ilk yıllarında tabiri caizse boğulur. Mesela İslamcıların içersinde İskilipli Atıf Hoca’ da vardır. Her ikisi de İslamcıdır, hem tefsir yazan Elmalı hem de İs-kilipli Atıf Hoca. Bilir misiniz Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde vatana iha-netten yargılanır, ikisi de idamdan yargılanır? İskilipli Atıf Hoca asılır, idam edilir ama Elmalı beraat eder ve vatana ihanetten yargılanan Elmalı’yı son-radan tefsir yazdırırlar. Bakın, vatana ihanetten yargılanan idamla yargıla-nan Elmalı’ya sonradan devlet tefsir yazdırır ona. İskilip Atıf Hoca’yı asar. İskilipli Atıf Hoca’yı da asarken daha henüz şapka devrimi olmadan vermiş olduğu fetvadan dolayı hatta o fetva şapka da değildir. Fetva: “Bir kimse bir Frenk elbisesi giyse Frenklere benzemek için…” fetva böyledir. Aslında bunun temelinde hadise vardır. Temelinde hadis vardır. “Bir kimse gayri müslim-lere benzemek için bir şey yapmış olsa onlardan sayılır.” der hadis-i şerif. “Siz kime benzemek istiyorsanız onlardan olursunuz.” hadis-i şerif. Şimdi bizim kıyafetlerimiz Batılı oldu mu? Evet. Batıda çıkan moda, biz de onlara uymak için burada uyuyor muyuz? Evet. Aslında o hadis-i şerife biz maz-har oluyor muyuz bu manada? Evet. Yani kime benzemek istiyorsan onlar-dan oluyor musun? Evet. Benzemek istersen. Ama yok, örtünmek için giyi-niyorsan bir sıkıntı yok bunda da örnekliyorum bunu.
O yüzden bu kimseler tabi İslamcı hareket olarak yola çıkmış ama islam-cılık bu noktada -benim kendi şahsi kanaatim- Cumhuriyet’in ilk yıllarında bitmiştir. Bunlar son temsilcileri. Mehmet Akif olsun, Mustafa Sabri olsun, Elmalı Hamdi Yazır olsun, bunlar o son temsilcileriydi. Bu son temsilcileri de vefat edince Türkiye’de bilhassa İslamcılık hareketi bitmiştir, yani şu anda Türkiye’de İslamcı hareketi yoktur. Çünkü bunun fikir babası olacak, bunun dinamosu olacak bir şahıs yoktur. Buna soyunan son Bediüzzaman’dır, yani o da sonuçta Cumhuriyet’in ilk yıllarında saltanatın devrilmesi için müca-dele etmiş. İslamcılık hareketinin içindedir ama Cumhuriyet kurulduktan sonra o da Cumhuriyet’in yönetici tarafından devamlı gözetim altında kal-mış, cezaevi cezaevi dolaşmış, korona virüsü varmış gibi tecrit edilmiş bir
284 | Çağdaş Siyasal İslam
kimsedir. Ağaçların tepesinde, dağların tepesinde Kur’an sünnet anlataca-ğım, diye uğraşmıştır örneğin. Ama İslamcılık hareketini ve mevcut yöne-timin belki de onlar -ben kimsenin üzerinde suizan yapmak istemiyorum-tecdid etme, yenileme hareketi başlattılar belki de başlangıç olarak ama bu çok önemlidir. İmam-ı Azam bunu, buna içtihad eder: Bir şeyi yıkmaya ka-rar verdiyseniz onun yenisini hazır tutmanız gerekir, eğer onun yenisi yoksa o yıkıntının altında herkes kalır. Bu İmam-ı Azam’ın içtihadıdır. Emevilerin yıkılmasına mesela o ilk Abbasi halifesini destekler; hem içtihad olarak des-tekler hem de maddi olarak, para olarak destekler. İmam-ı Azam tüccardır çünkü, zengindir İmam-ı Azam, onu parasal olarak da destekler ama yerine konulacak olan şey hazırdır, mevcuttur. O yüzden o günkü İslamcılar hane-danı yıkacaklarında yerine koyacaklarını, yerine gelecek olanın ne olduğunu belki de tespit edemediler; onu düşünemediler. Yani Osmanlı’yı lağvedecek-siniz, lağvettiğinde ne gelecek yerine bilemediler. Osmanlı’yı İslamcılar yö-netimsel olarak zayıflattılar mı? Evet ve Osmanlı’nın içeriden zayıflamasına sebep oldular mı? Evet. İttihat Terakki’nin içerisinde bulunarak bu İttihat ve Terakki’nin sonradan Batılıların emrine girmesiyle Osmanlı’nın yıkılmasına onlar da sebep oldular mı? Bu bence evet. Ama yerine gelen şey dini noktada Osmanlı’yı arattı mı? Evet. Ama sonuçta İslamcılık da Türkiye’de Cumhu-riyet’le beraber boğuldu mu? Evet. Şimdi Osman’lının dışındaki Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, oradan Suudi Arabistan oradan Irak, Suriye, İran, Afganis-tan, Pakistan, Hindistan olarak yürüdüğümüzde burada da İslam’ı tecdid ça-lışmaları, İslam’ın yenileme çalışmaları ne yazık ki Türkiye’de, Anadolu’da İslamcılık boğulunca onlarda da boğuldu mu? Evet. Orada madden boğul-masa dahi manen boğuldu mu? Evet. Neden? Onlar artık kendi varlıklarını dış güçlerin desteğine bağlayarak boğuldular. Yani Afgani-Abduh çizgisi İn-gilizlerin himayesine girdi, vahhabi çizgisi İngilizlerin himayesine girdi. Aynı şekilde çok acı bir şey ama Pakistan-Afganistan-Mevdudi çizgisi veyahut da Ahmed Han çizgisi Hindistan’da İngilizlerin himayesine ve yoluna girdi. Anadolu’ya baktığımızda bunu zaman zaman hep dile getiriyorum. Anado-lu’da bir kısım tarikatlar özellikle Nakşibendi tarikatları -özellikle söylüyo-rum bakın bunu- onlar da İngiliz kraliyet ailesinin birer üyeleri oldu mu? Evet. Bunun yakın örneğini gördünüz, isim olarak söyleyeceğim, kim? Kıb-rısi. Yakın örneği bu. Nakşibendiydi. Prens Charles’ı da Müslüman edeceğiz veyahut da ana kraliçeyi “Onlar da Ehl-i beyt’tendir” dedi mi? Evet. Bakın bunlar bizim elimizde tarihi vesika, belge niteliğinde. Yani siz İngiliz kraliyet ailesini Ehl-i beyt’ten gösteriyorsanız insanlara; Prens Charles da Müslüman diyorsanız insanlara; o zaman sizin nereden nemalandığınız, nereden yiyip, içtiğiniz çıkar meydana. Artık mızrak çuvala sığmıyor çünkü mızrak çuvala
sığmadığından dolayı söylüyorum. Veyahut da Irak’da İngiltere ile savaşa-cak olan oradaki Şia Sadr -Sistani Sadr’ın üstüne geldi- orda Sadr Felluce’de İngilizlere kök söktürürken Sadr Londra’dan apar topar oraya getirip orada İngilizlerin ölmemesini sağladı mı? Evet ve İngilizlerle anlaştılar mı? Evet ve Irak’ta bir tane İngiliz askerinin burnu kanamadı mı, İstanbul’da kanama-dığı gibi? Evet. Bakın, tekrar söylüyorum, Felluce’de Sadr oraya gelerekten bir tane İngiliz askerinin burnu kanamadı mı, İstanbul’da kanamadığı gibi? Evet. İngilizler İstanbul’u işgal ettiler, İngilizler İstanbul’u işgal ettikleri za-man gripten dahi bir tane İngiliz askeri ölmedi. Grip, grip. Hastalıktan, baş ağrısından dahi bir tane İngiliz askeri ölmedi. Bırakın kurşunu silahı. Her-halde bir tane İngiliz askeri ölmüş olsaydı ne gelirdi başımıza bilmem. Veya Kurtuluş Savaşı’nda koca bir Kurtuluş Savaşı ve İngilizler de işgalci kuvvet, koca Kurtuluş Savaşı’nda bir tane İngiliz askeri ölmemiştir. Bir tane İngiliz askeri ölmemiştir, Felluce’de ölmediği gibi Dünya üzerinde hiçbir yerde öl-mediği gibi. Dünya üzerinde hiçbir yerde ölmediği gibi. Diyebilir misiniz siz Hindistan’da bir tane İngiliz asker öldü diye? Diyebilir misiniz Kanada’da bir tane İngiliz asker öldü diye? Diyemezsiniz. Hani meşhurdur ya, üzerinde güneş batmayan imparatorluk diye. Evet, üzerinde güneş batmayan impara-torluğun bir tane askeri ölmemiştir. Kurtuluş Savaşı’nda da ölmemiştir, Fel-luce’de de ölmemiştir. O yüzden İslamcılık; sonuçta İslamcılığı destekleyen o gün için destekleyen tarikatlar, siyasi çevreler, ulema takımı hepsi de Cum-huriyet’in ilk dönemiyle Anadolu’da boğulmuştur, bitmiştir İslamcılık hare-keti. Şu anda Anadolu’da, ülkemizde İslamcılık hareketi yoktur, İslamcıları da. Çünkü soruyu soran öyle dedi, üçe böldü.
Batılılaşmış aydınlar, Batılı devlet modelini değil de evrensellik payesi verdiği modelin uygulanmaması için her şeyi yapan Batının çifte standar-dını eleştirirler.
Bu Batılılaşmış aydınlar Batının devlet modelini değil de böyle kendile-rince evrensellik payesi verdiği modelin uygulanmaması için onlar Batının çifte standartlığını eleştiriyorlar. Yani Batının devlet modelini eleştirmiyor-lar, Batının yönetimselini eleştirmiyorlar. Mesela ben dedim ya, Batıda yöne-timsel problemler var. Nasıl yönetimsel problem var? Batıda da halkın seçtiği kimseler seçilmiyor. Bu bir yönetimsel problemdir, İslam’a göre düşünüyo-rum. Halk kendi sözcüsünü kendisi seçmeli, İslam bunu öngörüyor. Bakın, halk kendi sözcüsünü kendisi seçmeli ama Almanya’da da, İngiltere’de de, İsviçre’de de, Fransa’da da, Amerika’da da veya herhangi bir yerde de dünya üzerinde herhangi bir yerde de halk kendi sözcüsünü kendisi seçmemekte. Hani zaman zaman bir yönetimsel problem olarak aslında farklı bir dilde si-zin önünüze koyuyorum ya, diyorum ki; eğer milletvekilliği adaylığı halkın
286 | Çağdaş Siyasal İslam
oylarıyla olacaksa benden daha fazla oy alan olmaz, diyorum. Var mı 5 bin kişi bir kimseye gidip oy verecek Bursa’da bir milletvekili adayına? Herhangi bir partiden dört tane milletvekili adayının ismini söyleyebilir misiniz bana? Ben de söyleyemem. Bu topluluk Şeb-i arus programı yapıyor. Kapalı spor salonu 4 bin kişilik var mı? Var. Ayaktakilerle beraber, dönenlerle beraber 5 bin kişi toplanıyor mu? Evet. Bu 5 bin kişinin böyle bir etkinliğine herhangi bir partiden milletvekili geliyor mu? Gelmiyor. Sizin oyunuza ihtiyacı yok. Sebep? Onun milletvekili sıralamasını çünkü siz yapmıyorsunuz, onun mil-letvekili sıralamasını veya onun milletvekili adayı olmasını siz yapsanız, o zaman sizin yanınıza gelir. Blok oy var burada, der. Bursa gibi bir yerde 5 bin tane blok oy var. 5 bin kişi, 5 bin de annesi olsa bin. 5 bin de babası olsa 1500. Bir şahsın kendi annesi, babası ve kendisi 15 bin etti. Kayınvalide,ka-yınpeder 10 bin de öyle koyun. 25 bin etti. Bu 5 bin’in birer tane de çocuğu olsa 30 bin etti. Bursa’da bu topluluğun 30 bin oy potansiyeli var çok kısa he-saptan, fazladır da 30 bin’dir. 30 bin oy potansiyeli olan bir topluluğun abart-mıyorum, bakın, son Şeb-i Arus’tan hareket ediyorum. Abartı yok bunda, 30 bin oy potansiyeli olan bir topluluğun önüne bir milletvekili gelmiyor, bir il başkanı gelmiyor. Sebep? Çünkü onu siz seçmeyeceksiniz, yönetimsel prob-lem dediğim şey bu. Onu partide MKYK seçecek veyahut da etkili bir kimse “bu olacak” dediğinde o olacak, bitti. Bu herhangi bir parti, belli bir parti de-ğil, hepsi de aynı çünkü. X parti de böyle de y parti de öyle. Değil mi, hepsi aynı. O zaman yönetimsel problem dediğimiz şey bu. Yani halkın sesi olacak; halkın sesi olacak; halkın yönetimden isteklerini, halkın yönetimle problem-lerini halledecek bir kimse yok. Bakın yok. Yönetimsel problemin başlangıcı bu. Bakın, yönetimsel problemim başlangıcı bu. Ve sizin bu noktada yöne-timle alakalı bir temsilciniz yok. Örneğin daha önceki yöntem ne? Risale-i Nur’dan Yeni Asya grubundan bir milletvekili alalım, bir milletvekili alıyor ondan, yapıyor mesela. Bunu Süleyman Demirel yapardı, hatta anlatırlar ri-saleciler, toplanmışlar bir sefer Yeni Asya’dan büyük abiler, gitmişler demiş-ler ki -Süleyman Demirel’e yakın dairesi beyefendi der, adı beyefendidir- be-yefendiden randevu alırlar, giderler, derler ki: “Efendim bize bir milletvekili verseniz cemaat olarak.” “Ne yapacaksınız ki siz milletvekilini? Başbakanı-nız var risaleci olarak, milletvekilini ne yapacaksınız?” der. Başbakanınız var. Böyle siyasetçi bir adam. Şimdi Türkiye’de örneğin kalabalık görünüyor ya onlar, menzil grubundan bir iki tane milletvekili vardır, Süleymancılardan bir tane milletvekili vardır mesela, şimdi de vardır, şimdi de birer tane mil-letvekili adayı vardır. Bu tip büyük görünen tarikat ve cemaatlerin muhak-kak yurtları var, Kur’an kursları var, oralara para toplanması lazım, onların gelirleri var, giderleri var, işleri var. E şimdi orada bir yurda maliye baskın
yaparsa oradaki paraları, pulları, akçeleri bakarsa zekat topluyorlar; bu tari-katlar, bu cemaatler, bu zekatlar nerede toplanıyor, nasıl toplanıyor, bunların toplandığı yer neresidir, kayıt altına giriyor mu? Bu cemaatlerin, tarikatların ticarethaneleri var. Market açmışlar, kasap açmışlar, kitabevi açmışlar, basın yayına girmişler örneğin, televizyonları var bunların, bunların girdileri çık-tıları parasını nereden geldiği… Hemen şurada biz bir pilav dağıtıyoruz, bize yüz on sekiz sefer soruyorlar, bu değirmenin suyu nereden geliyor, diye bize. Millet hamutunla götürüyor, televizyonu var, basın yayını var, gazetesi var, bilmem nesi var. Hiç kimse sormuyor bu değirmenin suyu nereden geliyor, diye örneğin. Böyle olunca onlar bu büyüklüklerini böyle kullanıyorlar. Ba-kın yine yönetimsel sıkıntılara kimse dem vurmuyor, ümmetin problemine kimse dem vurmuyor, milletin sıkıntısına kimse dem vurmuyor. O ken-dince benim cemaatim, benim tarikatım, benim akçem düşüncesinde. Öyle olunca yine Müslümanların kanı akıyor, yine Müslümanların yarası kanıyor, yine Müslümanların yarası merhem tutmuyor, olmuyor. Yani Müslümanlar adına, İslam adına herhangi bir şey yine yok. Herkes kendisi yine kendi ce-maatinin cebini doldurma veya kendi cebini doldurma derdinde. Veyahut da kendi cematinden üç beş tane şuraya, buraya adam koyabilir miyim; şuraya, buraya insan koyabilir miyim; bunun derdinde. Sıkıntı bu zaten. O yüzden Batılılaşmış aydınlar da Batının devlet modelini eleştiren veya Batının dev-let modelini tanımlama açısında değiller. Veyahut da İslam’ın içerisindeki ister İslamcı olsun, ister ulema olsun, ister Batılı olsun, Batının devlet mo-delini araştırma veyahut da İslam’ın devlet modeli bugün için nasıl olmalı, nasıl bir devlet modeli sistemleşmeli, seçimi nasıl olmalı, devlet başkanı na-sıl seçilmeli, bugün için nasıl bir devlet başkanı seçimi uygulanmalı, bugün için nasıl bir şûra seçimi olmalı, şûra nasıl tanzim edilmeli, şûrada neler ko-nuşulmalı, siyasi hukuk nasıl oluşmalı, içtimai hukuk nasıl oluşmalı, ticari hukuk nasıl oluşmalı öyle ya, medeni hukuk nasıl oluşmalı. Bunların tartı-şılması, bunların oluşması, -örneğin- bunların tanzim edilmesi lazım. Me-sela örnekliyorum, hayal ya benimkisi. İşte böyle bir şey oluştursalar, böyle internetten bir sayfa oluştursalar, böyle bir ilim meclisi kursalar, herkes na-sıl olması gerektiği ile alakalı makaleler yazsalar oraya. İlim ehliler, bu dev-let onlara para veriyor. Tabi onlar hala daha kadınların kullandığı deodo-rant orucu bozar mı, bozmaz mının tartışmasını yapıyorlar. Ama nasıl bir yönetim olmalı; yönetimsel biçim nasıl olmalı; buna kafa yoran, buna be-yin ütüleyen insanlar lazım. Yok ne yazık ki! Ne Batılılaşmış aydınlarda bu var, ne de şu anda ulema olarak benim gördüğüm kimse yok. Ama kendince kendilerini ulema gören o takımda da yok İslamcılık. Zaten boğulmuş vazi-yette, onlarda da yok ve ne yazık ki İslam dünyası bu noktada kısır kalıyor.
288 | Çağdaş Siyasal İslam
Batının en kötü mirası hiç kuşkusuz Müslüman halklara kullanıma ha-zır bir şeytan sunmak olmuştur. Şu sıralar Müslüman siyasal düşüncesini sürekli felce uğratan şey komplo teorisidir. Çünkü şeytandan geldiğini söy-lemek, sorunların çözümünü tanrıya ya da şeytanın kendisine (yani günü-müzde Amerika’ya) havale etmek demektir.
Bu işin zaten İslam dünyasında kolaycılığı. Yani birileri bize bir operas-yon yapmıştır yine, birileri bizim içimizde bir kargaşa oluşturmuşlar. Bizim başarısızlığımızı, bizim kendimizce siyasette, ekonomide, askeriyede, kültürel alanda, içtimai alanda, sosyal alanda geri kalmışlığımızın sebebi birileridir; bizim kendimiz değildir; bizim kendi iç dinamiklerimiz değildir. Yani böyle konuşlanılır çünkü. Biz sufiler olarak bir yere gelemediysek bize operasyon yapmışlardır, biz çalışmamazlık etmemişizdir, biz tembel değiliz, biz çok ça-lışkanız, biz çok koşuşturuyoruz ama gel şu şeytan Amerika işimizi bozuyor bizim veya biz şöyle şöyle şöyle şöyle yapacağız ama bize bir türlü müsaade etmiyorlar gibi. İslam dünyası kendi aymazlığını, kendi tembelliğini, kendi körlüğünü, kendi ilimsizliğini, bilgisizliğini başkalarının üzerine atar ama bu; ben İslam’la tanıştığımdan beri hep aynı bu. Dervişler de aynıydı. Bizim Şeyh Efendi’nin zamanında -Allah rahmet eylesin- bütün dervişler aynı şeyi söylüyorlardı. Bilhassa zakir kesimi: “Mustafa Efendi ya bizim orası Bayın-dır gibi değil.” Bayındır gibi olsanız hiç olmayacaksınız zaten. Bayındır’da ayık dolaşan adamı saf görüyorlar. Bayındır’da ayık dolaşan kimse gerize-kalı, embesil, işe yaramaz, ondan ne koca olur; ne adam olur; Bayındır öyle bakıyor. Öyle bakan bir yerde derviş oluyor insanlar, tövbe edip geri dönü-yorlar, onlar diyorlar ki; bizim orası Bayındır gibi değil. Bayındır gibi olsa-nız zaten siz hiç yapamayacaksınız, sebep? Bayındır’da hancı sarhoş, yolcu sarhoş. Herkes derebey gibi. Adamı neden yan baktın, deyip, silahı çekip ta-kır takır adam vuruyor adam. Köyün ortasında kovboy filmleri gibi birbi-rine ateş ederken ikisi de sağ, etraftan yedi tane ölü var. Millet silahı mey-danda dolaşıyor, saklama ihtiyacı duymuyor, Yolda giderken esrarı sarıyor, yolda giderken patlatıyor, içiyor. Bayındır, nerde Bayındır gibi olacaksınız? Olamazsınız. Kahvenin bir köşesi var, esrar içenlere ayrılmış. Bildiğiniz kah-venin bir köşesi var arka köşesi, cigarayı saran oraya geliyor, elden ele dola-şıyor, meydanda. Adam gece-gündüz yakmış, yürüyor aşağı doğru, duman dumana ortalık. Yoldan geçen de bilader afiyet olsun, diyor. Lan sen ne ya-pıyorsun, diyen yok veya otur parka zeytin ağaçlarının dibi esrar ekili. Mil-let elinde bidon, bizim orada çünkü mayıs, haziranda sıcak olur artık iyice; yaz geldi Bayındır’a. Muhtar eski mart dokuzu girdi mi? Girdi mi martın dokuzu, oldu mu eski mart? Tamam. Martın dokuzunda, eski martta bizim
orada Nevruz var; yaz geldi; bahar geldi. Bütün herkes kıra çıkar, evde bir kişiyi bulamazsın. Hırsızlık yapacaksa bir kimse gircek, Bayındır’da ne varsa evlerde çalar gider, bir kişi yoktur evlerde. Yalnız hırsızı yakalamasınlar, sor-gulamazlar, güm ateş ederler. Adamın damına hırsız girmiş, ateş etmiş, öl-dürmüş adam. Tabi jandarma geliyor ya, adam ölmüş orada, bütün halk ay-naklanıyor, sen nereye götürüyorsun, diye hakimine savcısına. Adam çok az bir içeride kalıp çıkıyor, millet ayaklanık. Ama Müslümanların böyle bir ay-mazlığı var. Burda olmaz, burası olmaz, burası oraya benzemiyor. “Biz çalış-madık.” değil. “Biz koşturmadık, biz fedakarlık etmedik.” böyle bir düşünce yok. “Burada olmuyor.” Zaten olunca da beş kişi kavga ediyoruz zaten biz. Biz beş kişi oluyoruz, kavga ediyoruz. “Kim zikir yaptıracak, bu biraz ön-deymiş gibi duruyor, yok canım buna makam vurdu.” Diyorum ya, beş ki-şisiniz ya, hiç zakir olmayacak, burada diyorum. Sırayla ders yaptıracağı-nız, diyorum ben. Bir gün biriniz, bir gün biriniz, bir gün biriniz. En son ne yapıyorlar biliyor musunuz? Bizim arkadaşlar yapıyor bunu. Adam daha yeni derviş olmuş, 450 kilometre gitmişim. 450 kilometre gitmişim 5 kişi-ler. Dedim, sırayla ders yaptıracaksınız. Örnekliyorum, o hafta Mustafa Öz-bağ ders yaptıracak ya, 3 kişisi gelmiyor, ona muhalefet ediyor, bir bahane bulduruyor. Dedim: “Kime muhalefet ettiğinin farkında mısın?” Durdu. De-dim: “Benim koydum ölçüye muhalefet ettin ya. Ne yapayım tazeciksin, ala-yım mı senin dersini, göndereyim mi seni şimdi?” dedim. Bakın, Suriye’de Müslümanların oluk oluk kanı akıtılıyor, sıra Türkiye’de, sıra Türkiye’de. Orada iş bitse Türkiye’ye gelecek. Bunu 15 yıl önce söyledin mi ben? Evet. Herkes İran’a saldıracak diye bekliyordu, o zaman öyle değil mi? Ben ne de-dim size? İran’a değil, dedim. Önce Irak’ı vuracaklar, sonra Suriye’yi vura-caklar, dedim mi? Evet. Sonra dedim, sıra Türkiye’de dedim. İran’ı vurma-yacaklar, İran onların dostu çünkü dedim, bunu 15 yıl önce söyledim. Ya bunu söylüyorum, diyorum ki; Suriye’den sonra sıra Türkiye’ye gelecek. Tür-kiye’deki Müslümanların durumunu görebiliyor musunuz? Dışarı bakmama gerek yok. Bakın, dışarı bakmama gerek yok, şimdi izliyorlar onlar da za-ten. Canlı mı? İzliyorlar, bakın onlar şimdi. 450 kilometre gitmişim, 5 kişi-ler. 450 kilometre. 450 kilometre gidiyorum, 450 kilometre geliyorum, 900 kilometre yapıyorum. 5 kişi, 5 kişi ya… Birinin ders yapacağı zaman 3 ki-şisi gelmiyor, başka bir şey gerek var mı? Adam kendi kendine düşünse bu adam 58 yaşında; eşinden, çoluğundan çocuğundan, işinden, aşından feda-karlık etmiş; yürümüş; gelmiş 450 kilometre. Yemez, içmez, bir şey istemez, sohbetini yapar, zikrullahını yapar, döner, nerede kalacağım, demez. Ya in-sanda biraz merhamet olmaz mı ya, dimi? Ya merhamet eder insan ya. Der
290 | Çağdaş Siyasal İslam
ki; bir daha geldiğinde 450 kilometre gelecek, 5’e biz 5 daha katalım, 10 kişi yapalım, 10’u 15 yapalım, 15’i 20 yapalım. Bazen diyorum ya, ben zakir ol-sam çıkmam, diyorum şeyhimin huzuruna 5 kişiyle. Bir dahaki geldiğinde bir daha 5 kişi, ben çıkmam. Ben gider, yevmiyeyle adam tutarım. Kaç para kardeşim geceliğin senin? Hiçbir şey yapamazsam. Geleceksin orda duracak-sın, ya vereyim 30 bin lira ben sana. Siyasetçiler yapıyor ya. Ya 450 kilometre ya. Ümmetin durduğu nokta bu, Müslümanların durduğu nokta bu. Birbi-riyle çatıştıkları kadar gavurla çatışsalar, dünya Müslüman olacak. Birbirle-riyle çatıştıkları kadar şeytanla çatışsalar, kendileri Müslüman olacak. Bir-birleriyle çatıştıkları kadar kötülüklerle çatışsalar, ülke düzelecek. Yok, yok. Allah muhafaza eylesin.
O yüzden biz kendimizce bir düşman buluruz, işlerimiz kötü gitti diye. Şeytan gelir, bizim işimizi kurcalar. Biz “yapmadık” demeyiz, biz “şeytana uyduk” demeyiz. Şeytan geldi, elini kolunu sallaya sallaya geldi, bizim işimizi kurcaladı. Sen ne yapıyordun? Sen onun kolunu koparamadın mı? “Eûzu bil-lahi mineş-şeytânirracîm Bismillahirrahmanirrahîm” diyemedin mi? Diye-medik. Allah bizi affetsin.
Ulemalara, okumuşlara, mollalara ve sofulara göre Müslüman dünya-nın tarihsel evrimi “İslami toplum” paradigmasının ürünü olan İslami mu-hayyileye herhangi bir zarar vermemiştir. “İslami muhayyile” yani olanı bilmezlikten gelmek ya da gözden düşürmek için elinden geleni yaptı.
İslami düşünce laiklik ve milliyetçiliğin otomatik olarak modernleşme
olmadığını doğru olarak saptar. (M.SEURAT, L’Etat syf.23)
M.Seurat artık kimse oradan alıntı yapmış bunu. Evet “İslami düşünce laiklik ve milliyetçiliğin otomatik olarak modernleşme olmadığını sapta-mıştır.” doğru ama bu İslami toplum muhayyilesi hayali evet İslam dünya-sında orada durur. Bu durduğu müddetçe zaten Batılılar bununla uğraşırlar. Yani ne kadar biz kendi kendimize eleştirsek de hepimizin kendi kafasında, kendi düşüncesinde bir İslami toplum hayali vardır. Bunu dini biraz bilen, biraz bu mevzularla ilgilenen kimselerde bu İslami toplum hayali hep var ol-muştur,; hep de var olacaktır. E tabi biz bunları şimdi parça parça konuşurken böyle toptan bir konuşma oldu, böyle olunca da bence güzel oldu, hoş oldu, öyle diyelim. En azından neyin ne olduğuyla alakalı bence, ben kendimce de bu soru manzumesi benim de hoşuma gitti. Ben de kendimi bu noktada ifade ettiğime inanıyorum, ne düşündüğümü neyi hayallediğimi. Kendimce benim için de bu İslamda siyaset benim de hoşuma gitti.
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Tevhîd, Sünnet, Şeyh, Halife, Silsile, Muhabbet, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı