29 Şubat 2020 | 251
yani 300 lira. Aslında bir ayakkabıyı sen 150 liraya aldın. Ayakkabının za-ten kendisi 100 lira 110 lira, adam 150 liradan iki ayakkabı sattı sana, tü-ketti, senin malını korumadı.
Şimdi can emniyeti yok, mal emniyeti yok, nesil emniyeti yok, akıl emni-yeti yok. Bu dört tane emniyetin olmadığı bir dünyada dinin emniyeti kalır mı? Kalmaz. Dünya üzerinde hiçbir insanın din emniyeti yok çünkü hiçbir insanın can emniyeti yok, hiçbir insanın nesep-namus emniyeti yok, hiçbir insanın akıl emniyeti yok, hiçbir insanın mal emniyeti yok. Dört tane emni-yetin olmadığı bir dünyada din emniyeti hiç yoktur arkadaşlar. İslam, o in-sanların din emniyetini de korur. Bakın, birinci derecede İslam insanın can emniyetini korudu. Bak, birinci derece din emniyetini korumuyor onun, dik-kat edin. İslam devlet sisteminde birinci korunacak olan şey; din emniyeti değil, birinci korunacak olan kimsenin can emniyeti. İslam devleti önce te-baasının canını korur; ondan sonra neslini, namusunu korur; ondan sonra o kimsenin aklını korur; ondan sonra o kimsenin malını korur; ondan sonra o kimsenin dinini korur. Birinci korumaya alınacak olan şey din değildir, önce insandır çünkü. Bakın önce insandır. Din insan içindir, insan din için değildir. Din insan içindir. Bunun tersi nedir? İnsan din içindir. Değil, din insan içindir. Din bir insanın canından kıymetli değildir, dikkat edin, in-san kıymetlidir. İnsan kıymetlidir. İslam bunu böyle emreder, der ki; insan kıymetlidir. Neden? İnsan halifedir çünkü.
Şimdi burada soruyu yazan, “İslami devlet nasıl olmalı?” işte böyle beş unsuru yerine getirmeli. Böyle olursa bunun tabi alt argümanları var; dev-letin yapılanması, bakanlıkların yapılanması, hukukun yapılanması, ekono-minin yapılanması. Bunlar farklı farklı uzun konular, Allah bizi muhafaza eylesin korusun.
Devletlerin inşası süreci daha sömürgecilikten önce başlamıştır. (Fas,
Mısır, İran ve hatta Afganistan.)
19. yüzyılda son üç ülke ve Osmanlı İmparatorluğu, aydınlanmış despo-tizm modeline uygun olarak ve bir ordu ile modern bir devlet sektörün-den yola çıkarak devlette yukarıdan aşağıya bir dönüşüm başlattılar. Av-rupa’nın o sıralarda biçimsiz bir şekilde kök salmış bu devletlerin kolunu kanadını kırmak için elinden geleni yaptığı bir gerçektir.
Müslüman ülkelerdeki devlet oryantalist bakış açısının karşısında, Müs-
lüman dünya çıkışlı eleştiriler üç çevreye göre farklılaşır.
1) Batılılaşmış aydınlar. (Modern devletin değerlerini kabul edenler.)
252 | Çağdaş Siyasal İslam
2)Ulema ya da okumuşlar.
Burada bıraktım, bunu çünkü bu akşam buraya kadar anca geleceğiz. Bu-rada başlangıç olarak devletlerin inşası süreci daha sömürgecilikten önce başlamıştır. Evet, Müslümanların başlarında bulunan devletlerin inşası ger-çekten Batı sömürgeciliğinden öncedir. Tabi bu devletleşme ve devlet süre-cini biz dört halife döneminden sonra alırsak eğer Emeviler, Abbasiler, devam eder; Selçuklular, Osmanlılar. Tabi Yavuz Sultan Selim zamanında alının-caya kadar Mısır’da ayrı bir devlet var sonuçta, yine İran’da ayrı bir devlet var. Afganistan’da ayrı bir devlet var hatta Mısır seferinden Tunus, Fas, Ce-zayir malum onlar Osmanlı zamanında Osmanlı topraklarına katılmıştır; orda da ufak tefek devletler vardır ve henüz daha sömürgecilik başlamamış-tır, sömürge anlayışı başlamamıştır.
19. yüzyılda son üç ülke ve Osmanlı imparatorluğu, aydınlanmış despo-tizm modeline uygun olarak ve bir ordu ile modern bir devlet sektörün-den yola çıkarak devlette yukarıdan aşağıya bir dönüşüm başlattılar. Av-rupa’nın o sıralarda biçimsiz bir şekilde kök salmış bu devletlerin kolunu kanadını kırmak için elinden geleni yaptığı apaçıktır.
Avrupa, kendince kendisini biçimlendirmeye çalışan Osmanlı ve diğer devletlerin kollarını kanatlarını kırıldığı apaçık meydandadır. Yani burada bir Batıya karşı da bir özeleştiri var, evet. Bu paragraf hakkında küçücük bir şey ben değineyim. Bu aslında uzun bir şey, Osmanlının batılılaşma süreci ile alakalı ayrı bir ders konusu olması lazım ama yine de böyle kısa bir pa-ragraf geçiş yapayım.
Bu akşamki konuşacağımız, konuştuğum şeyler değişik eserlerden alın-tılar. Bazı belki de yerlerini değiştirmiş olabilirim, bazı yerlerine dokunmuş olabilirim ama genel olarak alıntı hepsi de, bunun da altını çizeyim. Tekrar söylüyorum, bu akşamki sohbet alıntı. Bir yerlerden korktuğumdan, bir yer-lerden çekildiğimden dolayı alıntı demiyorum; en baştan söyleyeyim bunu. Gerçekten bunu değişik eserlerden, değişik kaynaklardan toplanmış birer alıntı manzumesi bu akşamki genel hatlar. Bunu neden söylüyorum? Çünkü bugüne kadar belki de bizim arkadaşların dahi tam anlamıyla duymadığı hatta İslam dünyasının tam olarak duymadığı, duymak istemediği notlar ola-cak bu akşam. Bunun böyle belli bir kesintiye uğramasını da istemiyorum.
Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyıldan itibaren Batı karşısındaki üstünlüğünü kaybetmeye başlaması, devletin askeri yapısının yozlaşması, merkezi otorite-nin zayıflaması, teşkilat ve hukuk yapısının gelişme kabiliyetini kaybetmesi, mevcut kurumların mali ve sosyal gereksinimleri karşılayamaması, meydana
gelen sorunların halledilememesi, anlık çözüm yollarının sorunları ortadan kaldırmaktan uzak kalışı gibi nedenler yeni düzenlemelere gidilmesi ihtiya-cını doğurmakla daha kalıcı ve daha köklü çözüm yollarının aranması ge-reğini hissetmiştir. Devlet adamları 19. yüzyılın başlarında Avrupa’nın ah-valine dair hazırlamış oldukları layihalarda Batının üstünlüğünün sadece askeri gelişmelerle olmadığı anlayışına yer vermişler. Böylece yüzyıldır Av-rupa’nın askeri tekniğini almakla iktifa edilmesi gereği fikrinin yerine, Ba-tının farklı sahalarda da terakki ettiği düşüncesi hâkim olmaya başlamıştır. Mustafa Sami Efendi’nin tespitiymiş bu. Tabi Osmanlı 16. yüzyıldan sonra hatta Kanuni’yle başlangıç olarak başlatabiliriz bunu. Yurtdışına gönderdiği sefirler, devlet adamları yurtdışındaki bilhassa Fransa’da -Fransa bu noktada çok etkileyici bir noktada başlangıç noktasında- Fransa’da görmüş oldukları o devlet düzeni, sistemi, halkın duruşu, etkilenmişler. O sefirler kendilerince belli notlar almışlar; kendilerince belli bir risaleler yazmışlar ve bu notları, bu risaleleri devletin içerisinde devletin yeniden yapılanması ile alakalı ken-dilerince iyi niyetli -ben iyi niyetli olduklarını düşünüyorum- iyi niyetli ola-rak bunların oluşması için çalışmalar yapmışlar. Ve Türkiye’deki Batılılaşma aşkı, yani Osmanlı’daki Batılılaşma aşkı bunlarla başlamış. Ve Osmanlı, Av-rupa’da okuyup teknik getirsinler, Avrupa’da okuyup bilgi getirsinler, Avru-pa’da yetişip Osmanlı devlet-i aliyyesini yeniden ayakta tutup, ayakta tutmak için gayret göstersinler diye gönderdiği öğrenciler ve oradaki ekip ne yazık ki Osmanlı’yı yıkmak için sonradan tersine çevrilmişler ve tersine çevrilince de bu Osmanlı’nın kendi akçesiyle, devletin akçesiyle okumak için göndermiş olduğu öğrenciler birer Osmanlı düşmanı olarak geri dönmüş. Paşalar, sefir-ler, sonuçta Osmanlı’daki bütün argüman, devlet askeriyenin üzerine kurulu. Yani sadrazam da paşa. Ve askeriye devlete bürokrat yetiştiriyor, devlete ele-man yetiştiriyor. Asker olmayan hiçbir kimse yok, yani bütün en önemli gö-revler de asker kökenli hepsi de askeriyeden yetişme ve askeriyeden yetiştire-rekten gelme ve Osmanlı -tabiri caizse- bir asker devlet. Bakın, asker devlet.
Tabi bu dönüşüm, değişim, bu Batılılaşma süreci, tanzimatlar, meşruiyet-ler, şunlar, bunlar… Bunlara girmek istemiyorum, benim işim Osmanlı neden yıkıldı, neden yıkılmadı işi değil. Bu gecenin işi değil ama sonuçta bu Os-manlı Batılılaşma ile alakalı tepeden aşağı doğru bir Batılılaşma, emrivaki. Bu süreç tabi Osmanlı’dan sonra Türkiye’de de devam etti, yani Türkiye’de de bu değişim ve dönüşüm asker kökenlileriyle devam etti. Ve cumhuriyetin kuruluşu, cumhuriyetin kuruluştan sonraki devrimler, cumhuriyetin kuru-luşundan sonraki değişikler hep askeri rejimle oldu. Ve Türkiye Cumhuriyeti de son döneme kadar 15 Temmuz’u da bunun içerisine koyarsak askeri ihti-lallerle, askeri çalışmalarla bir yere geldi ve şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin
254 | Çağdaş Siyasal İslam
son anayasası da askerlerin 12 Eylül’de yapmış olduğu anayasa ve o anaya-sayı da ne yazık ki sivil erkan hala da değiştiremiyor, deyip burayı kapatayım çünkü bu gecenin işi değil. Gerekirse böyle konferans şeklinde Osmanlı’yı yı-kan sebepler, iç sebepler, dış sebepler bununla alakalı çalışma yapabiliriz ama bizim işimiz değil, öyle söyleyeyim ama böyle bir soru gelirse kaçınamayız.
Müslüman ülkelerdeki devlete oryantalist bakış açısının karşısında
Müslüman dünya çıkışlı eleştiriler üç çevreye göre farklılaşır.
* Batılılaşmış aydınlar. (Modern devletin değerlerini kabul edenler.)
Bu Batılılaşmış aydınlar, malum Osmanlı’da başlayan bir şey. Bu Batılı-laşmış aydınlar Osmanlı Devleti’nin, devlet adamlarının Batıda aldıkları eği-tim ve bilhassa Fransa ve diğer Batı ülkelerine atanan sefirler devletin prob-lemlerinin, Batının gelişmelerinin imparatorluğa getirilmesi ile hallolacağına dair düşüncelerini giderek devlet politikası haline getirmişlerdir. Bu düşünce zamanla klasik Osmanlı ulemasının yanında yeni bir aydın tipini ortaya çı-kartmıştır. Bu Batılılaşma aşkı, Batılılaşma düşüncesiyle klasik Osmanlı ule-masının yanında ayrı bir Batıcı, Batı değerlerini kendisine değer gören, ölçü gören yeni bir aydın profili çıktı. Osmanlı devletinin Batıya yönelişi ile git gide -bakın bu devam ediyor bunun altını çiziyoruz- git gide daha az gele-nekçi, daha az dindar, daha Batıcı, daha seküler, -seküler dediğimiz dünye-vici- daha dünyacı, daha dünyaperest ve laik, daha az süzmeci, -yani bir şeyi böyle süzmeden alıyor ayrıştırmadan alıyor; ve daha az seçmeci -bir şeyi seçmiyor- bir aydın sınıfı meydana getirmiştir. Devlet himayesinde ve çev-resinde daha önce bulunmayan yeni aydın tipi; eskinin ilmiye sınıfının ye-rini almaya başlamış, daha sonra değişecek olan modern aydınların öncüleri olmuştur bunlar. Bakın, bunun altını çizerekten söylüyorum. Bunlar henüz İslam dünyasında ve Osmanlı’dan kalan Türkiye’de bunlar devam ediyorlar çalışmaya; bunlar böyle düşünmeye, böyle yapmaya devam ediyorlar; yani bunlar meseleden geri çekilmiş değil. Bu daha devletin himayesinde, tekrar söylüyorum; devletin himayesinde daha Batıcı az dindar, daha batıcı az din-dar. Laik daha seküler ve bunlar bir şeyi süzmeden, bu şeyi Kur’an sünnet dairesinde analiz etmeden, olduğu gibi her şeyi kabul eden bir aydın tiple-mesi. Hala daha şu anda Türkiye’de ve İslam dünyasında hızla bunlar bu şe-kilde çalışmaya devam ediyorlar.
Yeni Osmanlı aydını, Batının fen ve teknik gelişmelerinin yanında onun fikir hayatına dair malumatlar da elde etmiştir. Özellikle Fransız İhtilali ile intaç eden anayasal meclis sistemi, Osmanlı aydınları için devletin kurtuluş vesilesi olarak algılanmış. Batının fikri gelişmelerini yakından takip etme fırsatı bulan Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunun Batılılaşmakla mümkün olacağına inanmış olan aydınlar Batının siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi ve
fikri gelişmelerini Osmanlı Devleti’ne taşımada aktif rol oynamışlardır. Ay-rıca Osmanlı Devleti’nin politik değişimi sürecinde de önemli görev üstlen-dikleri gibi gelenek ile modernlik olgusunu da tartışmaya açmışlardır. Os-manlı aydınları Batılılaşmada üç farklı metodun takip edilmesini gündeme getirmişlerdir. Bunlar; siyasi rejim tartışmaları, Batının ilim ve tekniğinin alınması, Batının ilim ve tekniğinin yanında manevi kültür unsurlarının da alınması şeklidir. Bu, Osmanlı’da az önce hani Batılılaşmış aydınlar dedi-ğimiz modern devlet değerlerini kabul edenler dediğimizin başlangıcı, Os-manlı’dadır. Bu, Osmanlı’da bu şekilde başlayıp hala daha bu, devam etmek-tedir. Bugün için ama Diyanet İşleri teşkilatı ama Diyanet İşleri teşkilatının şu anda temelini teşkil eden Türkiye’deki üniversitelerdeki İlahiyat Fakül-teleri Osmanlı’daki ve buna paralel olarak Türkiye’deki cemaat yapılanma-ları. Bu cemaat yapılanmalarının içerisinde -kızacaklar şimdi bana- mesela Risale-i Nur’dan ayrılan Fetullah Gülen cemaati gibi. Çünkü ileri demok-rasiyi savunan daha Batıcı, daha seküler, -cemaati öyle oturtuyordu çünkü-daha seküler, bu noktada Batının değerlerini reddetmeyen ve Batının değer-lerini kendince İslami düsturlarla, figürlerle boyayıp sunan bir yapı. Bu aynı zamanda bir kısım ehli tarikat. Bunların içerisinde Melamiler, bunların içe-risinde bir kısım Mevleviler, bunların içerisinde bir kısım Bektaşiler, bunla-rın içerisinde İstanbul tarikat ve sufi toplulukları bu Batılılaşmış, aydın ke-simi olarak nitelendirilenlerin yanında. Tabi bunu böyle siz Batılılaştırılmış, aydın kesiminin yanındasınız; deseniz; bunu kabullenmezler ama hem iç-sel dünyalarında hem de din anlatımlarında ve dini sentezlemede, analiz et-mede Batı düşüncesi bunlarda çok rahat görülebilir. Ama bizim toplumumuz tam bir Kur’an-sünnet ve imamların içtihadı bilgisinden uzak olduğundan dolayı onların sentezlerini sanki İslam’mış gibi algılıyor çünkü İslam’ı bil-mediklerinden dolayı. Müslüman ama İslam’ı bilmiyor. Müslüman, İmam-ı Maturidi’nin akaidini bilmiyor. Müslüman, İmam-ı Azam’ın akaidini bilmi-yor. Müslüman, İmam-ı Azam’ın -hanefiyim dediği halde- siyasi duruş nok-tasını bilmiyor. Müslüman, İmam-ı Malik’in siyasi duruş noktasını bilmiyor. Neden bilmiyor? Bu öğretilmiyor, bu konuşulmuyor, bu devam ediyor. Fa-kat toplumun içerisindeki cemaatler, toplumun içerisindeki tarikat, kendi-lerince sufi yapılanmaları tam olarak analiz edilemediğinden dolayı. Analiz edilememesinin sebebi; bu konuda bilgili, bu konuda bu meselelere içtihad edecek, bu meseleleri masanın üzerine yatıracak bilgi olmadığı gibi bunları konuşmak da herkesin harcı değil. Çünkü herkesin başında duran bir re-jim var, o rejimin her an için kıyma makinesinden geçme ihtimali var. Bu böyle çok farklı farklı şeyler. O yüzden bu Batılılaşmış aydınlar argümanı, İslam dünyasında devam etmekte. Bu değişik örtülerle, değişik yapılanlarla
256 | Çağdaş Siyasal İslam
Müslümanlar bunun farkında değiller. Hiçbirimiz farkında değiliz. Bu aydın-lanmış Batıcı kafalar siyasetçilerin içerisinde de var. Yani muhafazakâr siya-setçi dediğimiz veya İslamcı siyasetçi dediğimiz veyahut da dini siyasetçi de-diklerimizin içinde de var. Bunlar hadisleri inkâr eden, fıkhı inkâr eden, her şeyi Batıda görüp Batıyı kendisine örnek alan muhafazakâr veya dini nok-tada duran siyasetçiler de var.
Şimdi geldik ikinciye, ulemalara. Neydi bu ulema ya da okumuşlar? Ül-kelerdeki devlete oryantalist bakış açısının karşısında Müslüman dünya çıkışlı eleştiriler. Müslüman dünya. Yani kimler Müslüman dünya istiyor-lar? Bir de ulemalar.
Şimdi ulemaları konuşmanızdan önce -benim için bu benim kendi şahsi durduğum nokta- malum, bütün arkadaşlar, kardeşler benim duruş noktamı bilirler, ben İmam-ı Azamcıyımdır. Ben İmam-ı Azam’dan sonra İmam-ı Muhammed ve bu noktada Serahsi’nin yolunu takip ederim, ben kendimce ama ben kendimce, kendi fıkhi konumumu İmam-ı Azam’a dayandırırım. İmam-ı Azam benim için gerçekten İmam-ı Azam’dır. Ve İmam-ı Azam’a dayanırken İmam-ı Azam’ın duruşu, fetvaları, dünya görüşü, içtihadları bu-nun içerisinde sadece amelî ve fıkhî veya hukuki değil, siyasi duruş noktası da İmam-ı Azam’ın beni çok etkiler. O zaman ulema dediğimizde hani dev-letin yapılandırmasındaki veya devletin nasıl olması gerektiğindeki ulema-nın duruş noktası çıkar meydana. Biz nasıl bir ulema olmalı ki o ulema bizi doğru noktaya götürsün? Buradaki asıl mesele bu. Osmanlı’da böyle bir ulema var mıydı veyahut da Osmanlı’nın olmadığı bölgelerde böyle bir ulema var mıydı? Ulema hangi noktada durdu, hangi noktada geçti de yani bu mesele-lere cevap veremedi? Veya bu meseleleri yerli yerine oturtturamadı, yerleşti-remedi ve ulemanın Osmanlı’nın yapılanmasında veya Osmanlı’nın çökme-sinde veyahut da Osmanlı çökerken ulema neredeydi, ne yapması gerekirdi, neyi yapmadı veyahut da Osmanlı devleti yıkılırken mevcut ulemalar ne ile meşgul oldular, ne ile uğraştılar da gelinen nokta bu oldu? İslam dünyasında ulema problemi var mı, varsa nasıl bir ulema problemi var? Yani her şey si-yasi organizasyonun hatası mı veya her şey Batılılaşma düşüncesinin hatası mı? Batılılaşmak isteyenlerden dolayı mı bu hale geldik? O zaman Batılılaş-mak isteyenler bu noktada dururken onun karşısına hiç kimse çıkmadı mı, çıkamadı mı, nasıl bir ulema profili olması lazımken nasıl bir ulema profili var önümüzde? O zaman ulemayı biz konuşacaksak bize bir tane ulema port-resi lazım. Biz o portreye göre ulemaları nitelendirmemiz lazım.
Mesela sufiler için portre kimdir? Sufiler derler ki; işte bizim üstadımız-dır. İyi, üstadın portresi ne olmalı? Hazreti Peygamber olmalı sallallahu aleyhi ve sellem veya pir efendiler olmalı. Nasıl bir profil çiziyor üstad? O profile
uyuyor mu veyahut da üstadın profili Hazreti Peygamber’e ne kadar uyuyor veya üstadın profili mesela bir fıkıh imamına ne kadar uyuyor veya üstadın profili -işte atıyorum- bu noktada Abdulkadir Geylani’ye ne kadar uyuyor, nerelerde uyuyor, nerelerde uymuyor? Biz bunu nasıl bileceğiz, nasıl tespit edeceğiz? O zaman ulemayı da biz konuşurken bizim elimizde bir prototip ulema lazım. Benim için prototip ulemadır İmam-ı Azam. Bu sadece benim için değildir, kendisinden sonra gelecek olan mezhep imamlarının da bu nok-tada prototipidir ve bir kimse Ona uyar ama uymaz ama prototiptir İmam-ı Azam. İmam-ı Malik’e prototiplik yapmış, İmam-ı Şâfiî’ye prototiplik yap-mış, İmam-ı Hanbelî’ye prototiplik yapmış. Bakın, prototiplik yapmış ve bü-tün mezhep imamları kendilerine İmam-ı Azam’ı prototip olarak almışlar ve İmam-ı Azam’ı kendilerine ölçü etmişler. O zaman biz nasıl bir İmam-ı Azam tanıyoruz veyahut da biz İmam-ı Azam’ın şahsında ulemaları nasıl ni-telendireceğiz? Şimdi bu İslam dünyasında belki de zaman zaman konuşu-lan tartışılan bir mesele ama halkın bilmediği bir yön, konuşmadığı bir yön.
Batılılaşmış aydınlardan sonraki şey bizim için neydi? Ulema kısmıydı. Ulema ne? Bu okumuşlar kimler? Kelime manası: Ulema, fıkıh ilimleri tah-sil eden, bazı şer’i hükümlerin tatbikinden sorumlu, dini ve dünyevi alan-larda ilmi aktiviteler gerçekleştiren, bilgi üreten, dini bir kimliğe sahip alim-ler, fakihler, mütefekkirler. Bunlar neymiş? Ulemaymış. Ulema varsa o zaman ulemanın işi nedir? Bir tarafı ümera yani yöneticilerle alakalıdır. Ulema ve ümera, din ve devlet, İslam’da ayrılmaz ikilidir. Bakın, İslam’da dinle dev-let ayrılmaz bir ikilidir. Bunları ayrıştırmak, bunları ayırmak, bunları farklı farklı odalara hapsetmek mümkün değildir. İslam’da bu mümkün değil-dir. Hiçbir zaman mümkün olmamıştır. Dinle devlet hep iç içe olmuştur İs-lam’da. Zaten Batıyla İslam’ın yol ayrımı, ayrışması bu noktadandır. Yoksa bir İslam’ı, yani kutsal metin olarak kabul ettiğimiz Kur’an’ı ve kutsal me-tin olarak, kutsal metnin açıklaması olarak kabul ettiğimiz hadisleri devlet işinden ayırırsak o zaman din sadece okullarda öğretilen, İmam Hatiplerde, İlahiyatlarda öğretilen, insanların camide mescitte yaşayacağı bir din olacak, ayrıştırırsak. Mesela hukukla alakalı ayetler, hukukla alakalı hadisler, yöne-timde siyasetle alakalı ayetler ve hadisler ne yapacağız? Bunlar âtıl vaziyette duracak ya da daha önce Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ilk yıllarında ku-rulduğunda meclisteki tartışmalardan birisi oydu, Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayet-i kerimeleri biz ortadan kaldıralım, Kur’an’ı yeniden basalım veya ge-çenlerde Fransa bunu söyledi ya, Fransa bunu söyleyince ortalık ayağa kalktı, Büyük Millet Meclisinde bu zaten konuşuldu. Fransa devlet başkanı dese ki; ne ayağa kalkıyorsunuz bunu siz kendiniz konuştunuz, kendiniz tartıştınız,
258 | Çağdaş Siyasal İslam
kendiniz hala da bunu kendiniz istiyorsunuz, dese söyleyecek bir lafımız yok. O zaman dinle devletin birbirinden ayrılması mümkün değil.
İşte ümera; yönetim, idari ve mali işlerden sorumlu politik bir kimliğe sahip, ülke düzen ve asayişinden sorumlu yöneticiler sınıfı, devlet başkanı, vali, yüksek rütbeli askerlerdir. Dini iktidarı temsil eden ulema ile dünyevi iktidarı temsil eden ümeranın Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sel-lem hazretlerinin ve raşid halifeler döneminde böyle bir ayrımı söz konusu değil. Bu ulema-ümera ayrımı ne Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanında var ne Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali zama-nında var. Ulemayla ümeranın yani devleti yönetenlerle dinin üzerinde içti-had eden, fetva veren ulemanın birbirinden ayrı, birbirinden gayrı işleri yok ama bu Hazreti Ali Efendi’mizden sonra inkıtaya uğradı mı? Evet. İslam ge-leneğindeki din-dünya, din-mülkiyet ya da din-devlet şeklindeki ayrımın -batıyla bizim ayrı düştüğümüz noktalardan birisi- Hristiyan düşüncesin-deki kilise-devlet arasındaki ayrım ile aynı olmadığı bir gerçek. Biz onlar-dan ayrılıyoruz, biz asla bir Batı gibi bir devlet modeli bize olmuyor, uymu-yor. Sebep? Onlardaki kilise yapılanması ile bizdeki dini yapılanma aynı değil. Nitekim Hristiyan düşüncesinde dini ve dünyevi alan şeklindeki ay-rım zaman içerisinde oluşmuş olmakla birlikte İslam geleneğinde Hristiyan dünyasında olduğu gibi bir ruhban sınıfından ve din zemininde gerçekleşen tabakalı toplum yapısından bahsetmek güçtür. Nitekim orta çağ Hristiyan Avrupa’sında kilise papazları hiyerarşik olarak en üst konumda temsil edil-mekte. Kilise papazları hiyerarşik olarak en üst noktada. İkincisi kim? Dev-let başkanları, ondan sonra yönetici sınıfı, askerler, soylular ondan sonra kim bunlar? Tüccarlar, zanaatkarlar, köylüler. Bunlar da ne? Toplumun en alt ka-tegorisi olarak nitelendiriliyor. Bir papazlar toplumun devletin birinci kate-gorisi, en üst sınıf hiyerarşik olarak. İkincisi yöneticiler; yani devlet başkan-ları, bakanlar, valiler, askerler. Bunlar ikinci kategorideki insanlar. Üçüncü kategori de ne? Zanaatkârlar, ticaret yapan tüccarlar, köylüler. Bunlar da ne? Bunlar da üçüncü sınıf vatandaşlar. Hiyerarşik olarak böyle. Kategorileşmiş her şey. Bir en üst sınıf var, bu papazlar ve kilise. İkinci sınıf var, devleti yö-netenler. Üçüncü sınıf var, halk. Zaten halkın ezilmesi ve kiliseye baş kal-dırmasının bir sebebi o. Kilise vergi topluyor, toplanan vergilerden belli bir kısmını alıyor, kilise vergileri arttırıyor veya vergileri düşürüyor, dünya ki-lisenin üzerinde dönüyor. Evet.
İslam siyasi tarihinde ulema ve ümera mücadelesi birlik, düzen ve em-niyeti tesis ettiğine inanılan ümera lehinde sonuçlanmışsa da bu mücade-lede Ebu Hanife’nin hem Emevi hem Abbasi zulüm yönetimlerine karşı or-taya çıkan siyasal fıkhı ve muhalif alimliği, İslam siyasi tarihinde bu türden
bir duruşu temsil eden ulema açısından dikkate değer bir örnektir. Burada İmam-ı Azam’ı ulema noktasında işlememin yegâne sebebi de bu. Çünkü İmam-ı Azam hem Abbasi, önce Emevi ondan sonra Abbasîlere karşı mu-halefet etmiş; bu noktada siyasi fıkhı da oluşturmuş ve siyasi fıkhı da oluştu-raraktan bu ümeradan, yani zalim devlet başkanlarından ve devlet yönetim-lerinden korkmadan içtihad etmiş; fıkhetmiş bir kimse. Bence İslam siyasi tarihinin en önemli temel taşlarından biri. Sadece İslam fıkhi ve akaidi ta-rihinin değil, bence siyasi tarihinde önemli taşlarından birisi, önemli direk-lerinden birisi. O yüzden imamlarını takip eden İmam-ı Muhammed gibi İmam-ı Serahsi gibi büyük şahsiyetler de bu yola katkıda bulunmuş; bu yolu daha da oturması, yerleşmesi için çaba sarf etmiş şahsiyetler. Bakın önemli talebelerinden birisi olan İmam Yusuf’u buna katmıyorum. Sebep? Çünkü İmam-ı Yusuf siyasi duruş olarak İmam-ı Azam’ı takip etmiş bir kimse değil, işin enteresan noktası bu. Yani İmam-ı Azam’ın yolunu takip etmiş, İmam-ı Azam’ın mirasını bu noktada devam ettirmiş bir kimse değil. Zaman zaman ben İmam-ı Yusuf’a bu noktada bir şerh düşerim dememin bir sebebi de bu. Şimdi Ebu Hanife İmam-ı Azam iktidar sahiplerinin sunmuş olduğu -burası çok önemli- İmam-ı Azam’ı ulema noktasında ayrıştıran ulema noktasında benim nazarımda büyüten, devleştiren en önemli özelliği İmam-ı Azam’ın: İktidar sahiplerinin sunmuş olduğu tüm imkan, şöhret, makam ve mevkiyi hakikat ve adalet uğruna reddetmiş; iktidarların adaletsizliklerine eklemli bir bilgi yerine emir sahiplerinin tüm yanlış icraat ve keyfi uygulamalarına karşı aktif bir muhalefet sergileyerek doğru muhalefeti canı ile ödemiş bir fakih ve alim insandır Ebu Hanife. Ebu Hanife; Emevilerin o devleti yöne-tirken haksızlıklarına zulümlerine, Emevilerin ve Abbasilerin devlet başkan-larının ve yönetim biçimlerinin Kur’an ve sünnete uymayan bütün nokta-larına varıncaya kadar hepsini de karşı duruş, karşı bir muhalefet yapmıştır ve bu noktada da sonunda şüheda şerbetini içmiştir. Bakın, bu noktada şü-heda şerbetini de içmiştir ve yetmiş küsur yaşındayken hapsedilmiş. Yetmiş küsur yaşındayken -bunu böyle en sonda söyleyecektim ama içim dayanmı-yor- yetmiş küsur yaşındayken, yetmişin üzerindeyken hapsedilmiş; yemek-ten ekmekten sudan kesilmiş; yetmiş yaşın üzerindeki bir zata her gün sopa ile dövülerek öldürülmüştür İmam-ı Azam. Bir rivayet var ölümüne yakın evine gönderildiği bu sefer de evinde zehirlendiğine dair, zehirliyorlar çünkü, evinde zehirlendiğine dair bir daha rivayet var.
Evet. Ebu Hanife ulema ve ümera ilişkisinde ortaya koyduğu örneklik; İs-lam siyasi tarihinde yüzyıllardır oldukça sorunlu olagelen bilgi yani ulema, iktidar yani ümera problemini anlamak Müslümanların iyi, adil ve doğru bir yönetim kurmalarının önündeki engelleri aşmak ve ulema-ümera ilişkisinde
260 | Çağdaş Siyasal İslam
olması gereken mesafesini tayin etmek açısından önemlidir. Müslümanlar için bu çok önemlidir ve bu ulema ile ümeranın arasındaki mesafeyi tayin etme, ulemanın nerede durması gerektiği, ümeranın nerede durması gerektiğine dair İmam-ı Azam’ın üzerindeki duran elbise, prototip herkese örnek teşkil edecek bir prototiptir. Herkese derken bütün ulemaya örnek teşkil edecek bir prototiptir ama bu nasıl? Buna can yetirene, buna akıl yetirene, buna iman yetirene. Bakın, iman yetirene diyorum, buna iman yetirene. Çünkü iman-ı kâmil lazım buna, bu böyle basit bir şey değil. Ebu Hanife siyasi alanda İs-lam’ın emir, hüküm ve ilkelerini terkedilmeye, saltanatın ve Arap ırkçılığının güçlenmeye, nepotizm ve yozlaşmanın hızla yaygınlaşmaya başladığına şahit olmuştur kendi zamanında. İslam toplumuna hükmeden idareciler; Allah’ın hükümlerinden ve adaletli yönetimden uzaklaşmaya başlamış, bunu örtbas etmek için ise gözle görülür ibadetler ve ritüellere vurguyu arttırmışlardı. Dönemin idarecileri, alimleri kendi zalim yönetimlerini meşru göstermek ve halk tabanında itibar ve onay elde etmek için bir araç olarak kullanıyorlardı. Ebu Hanife bunun farkına varmış, bu nedenle de idarenin hangi katmanın-dan gelirse gelsin, ister, kadılık olsun, ister hazine bakanlığı, her türlü görev teklifini geri çevirmiştir. Ebu Hanife bu ümeranın projelerine alet olmamış, ümeranın bugünkü Batılı dilde makyavelist ilkesizliğine karşı ulemanın ba-ğımsız ve onurlu duruşunu korumuş, despotizme boyun eğmeyerek ferdi bir mücadele vermiş ve bunu hayatı ile ödemiş bir fakih, ilim insanı ve mütefek-kirdir. Şimdi tabi İmam-ı Azam bunu uygularken İmam-ı Azam’ın yaşadığı zaman, yaşadığı yer de önemlidir Emevilerin siyasi duruş noktası da önem-lidir. Bunda en büyük paylardan birisi İmam-ı Azam’ın Emevi ve Abbasilere karşı duruşunun bir sebebi: Emevi ve Abbasîlerin Arap milliyetçisi, ırkçısı ol-masıdır. Bunun başlangıcı Yezid’dir. Emeviler bütün devlet erkanını Araplar-dan oluştururlardı. Bir yere vali tayin edilecekse Arap’tır, bir yere fakih tayin edilecekse kadı tayini edilecekse Arap’tır, bir yere vergi memuru tayin edile-cekse Arap’tır, bir yere devlet başkan yardımcısı ve bakan atacaksa Arap’tır. Meselenin ehliyetine, o kimsenin ehil olup olmadığına bakmazlar; devlette sadece ve sadece Arap kökenliler görev alır. Şimdi ben sizi haydi taşıyım Su-udi Arabistan’a. Suudi olmayan bir kimsenin devlette yüksek derecelerde gö-rev alması mümkün mü? Değildir. Asla. Aşırı derecede bir ırkçılık vardır. Haydi ben sizi başka yere götüreyim. Nereye? İran’a götüreyim. İran’da Pers olmayan ,yani İranlı olmayan bir kimsenin devlette üst kademelerde görev alması, asker, bakan, vali gibi, önemli bir yerde vali gibi mümkün değildir. Şimdi İmam-ı Azam kendisi Türk’tür ve Emevilerde mevali kültürü vardır mevali. Bunun literatürü budur, mevali kültürü. Bu mevali kültürü bazı tek-kelerde de vardır, dergahlarda da vardır bu mevali kültürü, bazı cemaatlerde
de var vardır. Bu mevali kültürdür bu. Mesela bir toplulukta örneğin Kürtler hakkı olduğu halde bir göreve getirilmiyorsa orada mevali bir kültür vardır. Bir toplulukta esmer vatandaşlar veya herhangi bir ırka dayalı bir kimse bir önemli vazifeye getirilmiyorsa orada mevali bir kültür var demektir. Şimdi bu mevali kültürünün temelini atan Emevilerdir ve bu temelin üzerine ku-rulmuştur mevali kültür ve mevali kültürde sonradan fethedilen veyahut da İslamlaştırılan yerlerde bu yeni ırklar, yeni kavimler, bu noktada yeni toplu-luklar, yeni inanışlar İslam dünyasına katılmıştır ve o zaman için kendile-rince onlar bu yeni İslam olan kimselere mesafeli davranmışlar ve Arapların içerisinde İslam öncesinde mevcut olan kabileciliği biraz daha yaygınlaştırıl-mışlar; biraz daha o kabilecilik ruhunu, işlevini ilerletmişler ve bu noktada farklı kimliklerden, farklı kültürlerden gelen insanları kendi topluluklarında ikinci sınıf vatandaş olarak görmüşlerdir. İmam-ı Azam Küfe’de doğmuş, Küfe’de büyümüş, Küfe’de yaşamış, Küfe’de dini ilimleri tedris etmiş ve Kü-fe’de ticaret yapmış bir kimsedir. Küfe’de o gün için sonradan İslam toprak-larına katılmış -malum şu anda Küfe dini bir merkez olarak şu anda duru-yor- o zaman için İslam topraklarına katılmış ama aslında ilk kurulurken de askeri amaçlı kurulmuş. Fırat’ın yanında, ortada bir bölge; askerlerin yiyecek ve içeceklerini rahat bir şekilde, kolay bir şekilde alabileceği, ikmalin kolay bir şekilde yapılabileceği bir coğrafi yapıya sahip. Ama sonradan Küfe tica-ret merkezi haline gelmiş, kültür merkezi haline gelmiş, sanat merkezi ha-line gelmiş, her türlü kültürün birleştiği odak nokta haline gelmiş. Küfe bu noktada ilk etapta Medine-i Münevvere ayrı bir simge, ayrı bir odak noktası ama Mekke ayrı bir odak noktası; Şam ayrı bir odak noktası; Küfe’de ayrı bir odak noktası oluşmuştur İslam dünyasının içinde. Şam’da malum Emevile-rin saltanatı var, Emevi saltanatının kurulduğu yer Şam Dımeşk yani ama Küfe’de de Hazreti Ali radiyallahu anh hazretlerinin yaşadığı yer, durduğu yer ve orada da farklı bir kültür var. Şimdi o gün için Emevilerde
1) Arap Müslümanlar var. Bunlar birinci derecede, birinci kategoride
2) Arap olmayan Müslümanlar var, bunlara mevali deniliyor.
Ve bundan sonra gelenler de gayri Müslümanlar yani Hristiyanlar ve Yahudiler. Şimdi mevali kelime olarak; arkadaş, yardımcı, veli, köle anlam-larına gelmekte ve ilk İslami kaynaklarda da azad edilmiş kölelere bu nok-tada mevali kelimesi kullanılıyor ilk başlangıçta. Azad edilmiş köleler ne? Savaşta esir alınmış veya daha önce satın alınmış olan kimseler azad edi-liyor, İslam onları azad ediyor eğer onlar İslam olurlarsa Müslüman olur-larsa din onları azad ettiriyor. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bunu başlatan bir kimse. O azad etmeye başlayınca sahabeler de
262 | Çağdaş Siyasal İslam
azad etmeye başlıyorlar hatta zengin sahabeler köle pazarına gidip iman et-miş köleleri satın alıp azad ediyorlar ama onlara mevali deniliyor Arap top-lumunun içerisinde.
İşte bu noktada Araplar bu mevali olan kimseleri dışlıyorlar, ayrımcılığa tabi tutuyorlar ve bu mevaliler de Emevi ve Abbasi topluluklarına karşı düş-man oluyorlar, onlara karşı kinliler, onlara karşı muhalifler, bakın, muha-lifler. İşte İmam-ı Azam; Küfe’de böyle biri atmosferin içerisinde yaşamış, büyümüş, Arapların deyimiyle mevali bir kimsedir. Yani ayrımcılığa tabi tu-tulmuş, dışlanmış, ötekileştirilmiş, itilmiş, -tabiri caizse- kakılmış bir hal ve ruhaniyet içerisinde büyüyor. O yüzden İmam-ı Azam biraz Emevi ve Ab-basi hanedanlarına karşı muhalif bir tutumdan gelmekte ama bu sadece Kü-fe’de değil, bu bölgenin hemen hemen her tarafında böyle bir mevali kültürü var. İşte İmam-ı Azam’ın bu noktada ilk -tabiri caizse- muhalefeti bununla başlıyor ve İmam-ı Azam sorgulayan ve sorgulayan aklı önemseyen, özgür iradeyi öne koyan -hani diyorum ya ben bazen biz hanefiyiz İmam-ı Matu-ridi’ye göre özgür irademiz var, biz kendi irademizden sorumluyuz diye- söy-lediğim şeyin temeli orasıdır. Özgür irade, yani cebri veya kaderi ideoloji-den uzak. Çünkü cebriyeciler var, kaderiyeciler var, bunlardan uzak. Veyahut da şimdi selefi-vahhabi olarak nitelendirdiğimiz ayet ve hadisi direkt me-tinden alıp onu akletmeyen, ondan bir fıkıh ölçüsü çıkarmayan anlayıştan uzak. İmam-ı Azam hazretleri ayet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere bakar-ken kendi cüzi iradesinin neticesinde rey sahibi olan bir kimse. Hatta meş-hurdur ya sözünü hep söylerim: “Biz bir meselede Kur’an’a bakarız.” Ne de-miş? “Bulamazsak sünnet-i seniyyeye bakarız.” Ne demiş? “Eğer oradan da bulamazsak rey sahibiyiz biz.” deriz. Ahmet şunu demiş, Mehmet şunu de-miş, demeyiz. “Biz deriz.” diyor. İslam dünyasının içerisinde bu çizgiye “rey sahibi” olmak deniliyor. Rey sahibi olmak demek şu; yani daha önce Ahmet öyle demiş olabilir, daha önce Mehmet onu öyle demiş olabilir, daha önce x kimse onu böyle demiş olabilir. Yok hayır, eğer o meselede Kur’an’a bakarız, bulabilirsek Kur’an’la hükmederiz, bulamazsak sünnet-i seniyyeye bakarız, sünnet-i seniyye ile hükmederiz, İmam-ı Azam’ın duruşu bu, eğer sünnet-i seniyyeden de bulamazsak -bir rivayette öyle diyor- sahabelerin bu mese-lede nasıl davrandıklarına bakarız. Bulamadık, o zaman Ahmet ne demiş, Mehmet ne demiş, bakmayız, “biz deriz.” diyor. Rey sahip olmak bu. İmam-ı Azam da bu noktada rey sahibi bir kimse ama rey sahibi demek ne demek? İçtihadı kendisi yeniden yenileyen, yeniden veren kimse demek. Ve o yüz-den İmam-ı Azam körü körüne bağlılık noktasından uzak, zulme, keyfiliğe, Arap ırkçılığına dayalı her türlü yönetimlere karşı duran ve bugün yönetim-lere karşı dururken ahlak, adalet, hakkaniyet, liyakat, vicdan ve erdeme dayalı
bir muhalefet tutumu sergileyen ve hak, adalet ve hukukun yanında duran, söylemi ve eylemi ile derinlikli ilmi dönemin seçkin uleması ve Müslüman toplumu tarafından benimsenmiş ve kendisine “İmam-ı Azam” yani büyük imam, yani yüce imam denmesine vesile olmuştur.
Ebu Hanife gerek Emevi gerek Abbasi halifeleri tarafından kendisine teklif edilen kadıy-ül kadılık yani baş kadılık… Baş kadılık delinince aklı-nıza ne geliyor biliyor musunuz? Yargıtay başkanı veya HSYK başkanı bu-günkü manada, yani kadılar kadısı demek. Kadılar kadısı olunca Şam’a gö-çeceksin, Şam’a göçeceksin, Şam’a oturacaksın, ondan sonra Şam’da senin bir devlet dairen olacak ve bütün her şey son senin imzana bakacak. Senin imzana bakacak. Senin caizdir, dediğin olacak caiz, değil dediğin olmaya-cak. Böyle bir noktadasın sen, -tabiri caizse- anayasa başkanı gibi. Bu HSYK başkanını da geçiyor bu iş, bugünkü karşılığı anayasa başkanı. Teklif edilen en yüksek yargı organı başkanlığı mevkiini Emevi ve Abbasi yönetimlerini meşru görmediği -Düşünebiliyor musunuz? O gün için Emeviler büyük sal-tanat sahibi; güç, kuvvet, kudret Emevilerde ama O yönetimi meşru görmü-yor- meşru görmediği, zulümlerine ve keyfi yönetimlerine kendisi aracılığıyla kılıf aradıkları ve Arap ırkçılığı yaptıkları gerekçesiyle reddetmiştir. Ebu Ha-nife kendi dönemindeki Emevi ve Abbasi halifelerinin zulme sapan adalet-siz ve keyfi yönetimlerine karşı muhalefet edenleri ve ayaklananları modern siyasal teorinin kavramı ile ifade edecek olursak bir tür sivil itaatsizlik ey-lemi ile ilmi ve malı ile desteklenmiştir. Ebu Hanife’nin muhalif kimliği ve adalet merkezli siyasal fıkhının temel dinamiklerine geçmeden önce Onun siyasi mücadelesinin Sünni dünyada neden göz ardı edildiğine değinilmesi gerekir. Çünkü Sünni’yiz ve Hanefi’yiz diyenler, İslam dünyasında hem Sün-ni’yiz hem Hanefi’yiz diyenler ne yazık ki Ebu hanife’nin duruş noktasını ya anlayamıyorlar ya anladıkları herhalde işlerine gelmiyor ama Onun yo-lunu takip etmiyorlar. Ebu Hanife bütün diğer imamlar gibi kendi sağlığında mezhep kurmuş bir kimse değildir. Bütün pir efendiler kendi sağlıklarında bir tarikat kurmuş değillerdir. Bakın hiçbir tarikat piri Abdulkadir Geylani, Ahmed er-Rufai, Bedevi, Dusiki, Şazeli, Şah-ı Nakşibendi, Hazreti Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, bunların hiçbirisi de kendi sağlık-larında bir tarikat kolu kurmamışlardır; bir tarikat kurmamışlardır. Düşü-nebiliyor musunuz? Yani son kırk, elli yıldır, yüz yıldır insanlar kendi sağ-lıklarında kendileri bir tarikat kolu kurmaya çalışıyorlar. İşte bize de şu kol verildi, bize de şöyle dendi, diyenleri duyuyorsunuz. Hiçbir pir efendi kendi sağlığında bir tarikat kurmamıştır, hiçbir fıkıh ekolünün başında bulunan zatlar kendilerince bir fıkıh ekolü kurmamışlardır. İmam-ı Azam bir sabah kalkıp ben Hanefi fıkhını kuracağım, Hanefi mezhebinin imamı olacağım,
264 | Çağdaş Siyasal İslam
diyen bir kimse değildir. Veya İmam-ı Malik; İmam-ı Azam’da fıkıh okur-ken, İmam-ı Azam’da ders alırken ve aynı zamanda İmam-ı Azam’dan ha-dis dersi alırken ben Maliki mezhebini kuracağım; diyenlerden değildir. Ve acı bir şey İmam-ı Malik de bir müddet sonra İmam-ı Azam’ın yolunu ta-kip edememiştir, siyasi yolunu. Bir müddet sonra ne yapmıştır? O da takip edememiştir. Bunu eleştirel olarak söylemiyorum. İmam-ı Azam’ın durmuş olduğu noktaya kendisinden sonra gelen imamların, kendisinden sonra ge-len imamların ona güç yetiremediğini, kendisinden sonra gelen imamların onun yolunu takip edemediğini beyan etmek için bunu söylüyorum; küçüm-semek için değil. İmam-ı Malik’i küçümsemek kimin haddine? Benim gibi bir kimsenin haddine değil. Haşa, Allah muhafaza eylesin ve imamın hayatı boyunca mücadele ettiği melikler, sultanlar, halifeler vesayeti altında geliş-miş ve yayılmış olması en önemli nedenlerden biri olarak sayılabilir. Neden? Çünkü o zulmeden, o insanları kahreden, insanlara haksız davranan ve in-sanların parasına, malına, canına, namusuna konan ve insanları sömüren o zalim devlet yöneticilerine karşı muhalefet etmesi ve bu muhalefetini açık-tan yürütmesi ve bununla alakalı içtihadlar etmesi, bununla alakalı fetva-larını açık bir şekilde yayınlaması ve söylemesi Müslüman toplumun içeri-sinde yerini almış ve Müslüman toplum İmam-ı Azam’ı başına taç etmiş ve Ona “İmam-ı Azam” yani en büyük imam payesini vermiş.
Dolayısıyla Hanefi mezhebine mensup olduğunu iddia eden yöneticiler; İmam’ın muhalif kimliğinden hoşnut olmamış ve Ebu Hanife’nin politik mücadelesini gizleme, açığa çıkarmama eğilimi göstermişlerdir. İkinci ola-rak İmam’ın müktesebatının varisi olan öğrencileri, içinde yaşadıkları siyasal ortam gereği İmam’ın siyasi mirasını üstlenememişler hatta bu mirası aktar-maktan çekinmişlerdir. Bu yapılmayınca İmam’ın siyaseti, fıkhının imkan-larından yoksun kalmış hatta İmam’ın muhalif fıkhı, baskıların katkısıyla muvafık fıkıh ve iktidar fıkhı haline getirilmeye çalışılmıştır. Üçüncü olarak İmam’ın fıkhının kendisini geride bırakacak varisleri olmuş ama İmam’ın siyasi mücadelede varisleri olmamıştır. Diğer bir ifadeyle Onun siyasetine ve muhalif hayatına talip olan öğrencileri olmamıştır. Ebu Hanife’nin siya-sal fıkhının en önemli dinamikleri adalet, şura ve rıza merkezli bir yönetim anlayışı; zulme rıza göstermeyen, muhalif ve hakperest duruşu ve hayatı pa-hasına da olsa doğruyu ve hakikati dile getirmekten korkmayan tavizsiz tu-tumudur. Bu tutumu gereği iktidar sahiplerinin Ebu Hanife’nin muhalefe-tini susturmak ve meşruiyetlerini sağlamak adına sunmuş oldukları her türlü imkân, para, makam, mevki, şöhret, zenginlik ve itibar tekliflerini hakikati savunma ve ayakta tutma ideali uğruna reddetmiştir. Ebu Hanife’nin Emevi ve Abbasi halifeleri tarafından sunulan görevleri kabul etmemesindeki temel
faktör; hukuku siyasetten bağımsız görmemesi, saraya eklemli bir alim port-resinden ve hukuk ile kayıtlı olmayan saltanat düzenine alet olmaktan kaçın-mak istemesidir. Emevi döneminin meşhur Irak valisi İbn Hübeyre; Ebu Ha-nife’ye defalarca kadılık teklifi sunmuş, fakat Ebu Hanife reddetmiştir. İbn Hübeyre tarafından yapılan teklif şuydu: “Üzerine imza koymadığın hiçbir kanun yürürlüğe konmayacak, sen izin vermeden devlet hazinesinden ku-ruş çıkmayacak”. Bu, en yüksek yargı ve yürütme gücünün Onun eline ve-rilmesi demekti. İmam şiddetle reddetti. Vali, Ebu Hanife’yi zindana atarak işkence etmeye başladı. Onu her gün kırbaçlatıyordu. Diğer fakihler, kendi zamanının diğer çağdaş fakihleri: “Kendine yazık etme. Biz nasıl istemeye-rek kabul etmişsek sen de öyle yap.” dedilerse de Ebu Hanife bu teklifi şu kesin sözlerle reddetmiştir: “Eğer vali benden Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymak gibi sıradan bir iş istesin, yine kabul etmem. -yani bir mescidin ka-pılarını say desin yine kabul etmem- O, bir insanın zulmen katline hükme-decek, ben mühür basacağım ha? Yahut haksız yollarla malları gasp edecek, ben onaylayacağım, öyle mi? Vallahi, Allah şahidim olsun ki bu mümkün değil.” Bu, Onun zalim olarak nitelendirdiği bir iktidarla asla beraber çalış-mak istemediğinin ifadesiydi. Allah katında bundan sorumlu olacağını dü-şünüyor, bu nedenle valinin teklif ettiği hiçbir görevi kabule yanaşmadı. Vali de onu hapse attırdı. Orada Ebu Hanîfe’yi her gün dövüyorlardı. Nihayet ha-pishane görevlisi böyle giderse Ebu Hanife’nin bu işkenceden öleceğini fark ederek İbn Hübeyre’ye durumu iletti. İmam’ın ölmesi valinin işine gelmezdi çünkü halk Ebu Hanîfe’yi valinin öldürdüğünü düşünerek ona karşı bilene-cekti. Belki de durum iyice kontrolden çıkacaktı ama yemininden de döne-mezdi, zira bu kendisi için önemli bir itibar kaybı olurdu. Nihayet orta bir yol buldu. Ebu Hanife’ye “Mühlet istesin ki mühlet verelim.” diye haber yol-ladı. Ebu Hanife’de “Arkadaşlarımla bir istişare yapayım.” deyince İbn Hü-beyre onu salıverdi. İmam hapisten kurtulunca Mekke’ye kaçtı ve Emevi hi-lafeti sona erene dek yaklaşık olarak altı yıl burada kaldı.
Abbasilerin Emevilere muhalefet edip Emevileri yıkmasıyla ilk etapta Ebu Hanife Abbasîleri destekledi, onların ayaklanmalarına fetva verdi, on-ların ayaklanmalarına içtihad etti, ardından yine Küfe’ye döndü. Abbasîle-rin Emeviler’e ayaklanmasıyla Emeviler yıkıldı ve Abbasi devleti kuruldu. Ve ikinci halife dönemi, yani Abbasilerin ikinci halife dönemi Ebu Cafer el Mansur’un Ehl-i Beyt’e eziyet etmeye başlaması ile yine Abbasi devleti kar-şısına geçti çünkü bu Abbasiler o zaman için Ehl-i Beyt’le beraber hareket ederekten Emevileri devirmişlerdi, ardından Ehl-i Beyt’i Abbasiler de ken-dileri için bir tehlike gördüler, tehlike görünce ikinci Abbasi halifesi Ehl-i Beyt’e gene zulmetmeye onları yeniden sürmeye başladı ve önce Hazreti Ali
266 | Çağdaş Siyasal İslam
Efendi’mizin torunlarına yumuşak davranan Abbasiler, onlara sertleşmeye onlara zulüm etmeye başlarlar ve Halife Mansur döneminde çatışmaya dö-nüştü. Çünkü Mansur, Ali oğullarını kendine muhalif görüyor ve baskıyla onları sindirmeye çalışıyordu. Bu da Ali oğullarından meşhur alim Abdul-lah Bin Hasan’ın oğulları Muhammed ve İbrahim’in de Abbasilere karşı is-yan etmesine neden oldu. Abdullah Bin Hasan, Ebu Hanife’nin kendisinden ilim aldığı hocalardan birisiydi. Oğulları isyan edince Mansur onu yakala-tarak hapsetti ve oğullarının yerini söylemesi için ona işkence etti. Abdul-lah Bin Hasan işkencelere dayanamayarak hapiste vefat etti. Bu noktadan sonra da Ebu Hanife’nin Abbasilere dair hiçbir umudu kalmadı ve Ebu Ha-nife; Abbasilerin zalim bir iktidar olduğu için meşruiyetini kaybettiğini be-lirtilerek onlara itaati reddetti ve reddettikten sonra yeniden onların devril-mesi için İmam-ı Azam yeniden içtihad etti, yeniden fetva verdi. Bu fetvaya destek verenlerden birisi de İmam-ı Malik’ti ve ne yazık ki İmam-ı Malik de o zaman için Abbasiler döneminde hapsedildi. Yine Ebu Hanife’ye Cafer el Mansur yine kadılık teklifiyle geldi. Bir Emeviler gelmişti, bu sefer de Ab-basiler geldi. Yine İmam-ı Azam bu teklifi reddetti fakat Mansur’un ısrar et-mesi sonucunda şöyle demişti: “Allah’tan kork.” İmam-ı Azam diyor bunu, Mansur’a diyor: “Allah’tan kork. Bu görevi kabul etsem bile size yaranmam mümkün değil. Sizin aleyhinize olacak bir karar verebilirim, bu durumda gazabınızdan emin olamam. Beni Fırat ırmağında boğmakla tehdit edersi-niz, boğulurum, fakat kararımı geri almam. Senin etrafındaki insanlar kendi arzu ve keyiflerine göre hüküm verecek birini istiyorlar. Vallahi buna ben de asla yanaşmam. Onun için bu görevi kabul edemem.” dedi. Bakın; siyasi içti-had, siyasi duruş noktası Ebu Hanife’nin. Ebu Hanife kamu mallarının kul-lanımı konusunda da oldukça titizdi. Ona göre yöneticiler tarafından kamu mallarının gayri meşru kullanımı, halifeliğin hükmünü geçersiz kılmakta-dır. Dikkat edin bu fetvalara. Ona göre yöneticiler tarafından kamu malla-rının gayri meşru kullanımı, halifeliğin hükmünü geçersiz kılmaktadır. Da-hası yabancı devletlerden halifeye gönderilen hediyelerin bile halifenin kişisel mülkü olmasını caiz görmemiş, devlet başkanı olmasaydı bu ilgiyi celp etme-yecekti, deyip fetva vermiştir. Aynı zamanda kamu malının halifenin şahsi ihtiyaçları için kullanılmasına ve hediye olarak sunulmasına karşı çıkmış-tır. Hatta kendisine sunulan kadılık ve hazinedarlık şeklindeki görevleri red-dettiği gibi Emevi ve Abbasi yöneticileri tarafından gönderilen hediyeleri de kabul etmemiştir. Mansur’un kendisine gönderilen hediyeleri neden kabul etmediği sorusuna ise şöyle yanıt vermiştir: “Şahsi malınızdan bana bir he-diye gelmedi ki onu kabul edeyim. Siz bana ümmetin hazinesinden aldığı-nızı yolladınız. Oysa ümmetin malında benim bir iddiam olamaz. Ben silah
altında savaşan bir asker değilim, böyle bir askerin çocuğu da değilim. Fa-kir de değilim ki hazinenin tahsisatından yararlanayım.”
Ebu Hanife; rey ekolüne mensubiyetinin de katkısıyla rıza, -devlet yöne-timinde- şura ve meşverete dayanmayan bir yönetimi bâtıl kabul etmiş ve böyle bir yönetime halk tarafından itaat yükümlülüğünün olmadığını ifade ederek gelenekselci tutumun aksine farklı bir tavır sergilemiştir. Gelenekçi-lerin büyük bir bölümü halkın yöneticiye karşı sesini yükseltmesine cevaz vermiş fakat yöneticiler onların haklarını gasp ederse zulüm ve kan dökme ile devleti idare etseler bile iktidara yönelik herhangi bir isyan teşebbüsüne izin vermeyerek tahammülcü ve sabırcı bir muhalefeti esas almıştır. Fakat Ebu Hanife, gelenekçilerden farklı bir tutum sergileyerek böyle bir yöneti-cinin hilafetinin meşru olmadığını iddia etmiştir. Dolayısıyla yönetilenlerin rızasına dayanmayan ve yönetim karşısında halkın ayaklanma başlatma, is-yan etme ve hatta yöneticiyi azletme hakkı vardır diye fetva vermiştir. Bu bir icazet değil, görevdir. Bununla birlikte daha fazla can ve mal kaybı ya-şanmaması adına zalim yöneticinin yerine derhal adil ve erdemli bir yöne-tici başa geçmelidir, diye fetva vermiştir. Zalim bir yönetimin varlığı, ada-leti tesis etme amacı ve planlı bir organizasyon isyana teşebbüsün rasyonel temellerini oluşturmaktadır. Nitekim Ebu Hanife’ye göre zalim bir yöneti-ciye karşı isyana teşebbüs etmenin üç temel şartı vardır: Bunlar: Zalim yö-neticinin yerine geçebilecek adil ve erdemli bir yöneticinin varlığı, isyanın planlı ve organizeli bir şekilde gerçekleşerek başarıya ulaşabilme şansının ol-ması ve son olarak da isyanın halkın yararı ve iyiliğine odaklanıyor olması-dır. O yüzden Zeyd, İbrahim ve Muhammed en-Nefsüzzekiyye ayaklanma-ları ve daha bunun gibi birçok saltanat zulmüne karşı Ebu Hanife’nin ilmi ve malı ile destek verdiği isyanlar, onun bugünkü çağdaş dille protest kim-liğini çözümlemek ve “zalim yöneticiye karşı direnme” söylemini anlamak açısından dönüm noktalarıdır.
Ebu Hanife; yönetimin Ehl-i Beyt’in hakkı olduğunu savunmakla bir-likte Şia’nın iddia ettiği gibi bu hakkın Allah tarafından nas ve tayinle be-lirlendiği inancını taşımamış, Ehl-i Beyt’e bir kutsiyet atfetmemiş. Ali oğul-larını işgalci zalim Emevi idarecilerine karşı adil, erdemli ve ehil oldukları için desteklemiştir. Zulme karşı direnme, Ebu Hanife için aynı zamanda dini bir görevdir. Ebu Hanife sosyal, siyasal ve ekonomik hayatı düzenleyen bir şûra kurumunun olması gerektiğini savunmuştur. Halife tüm Müslümanla-rın ortak aklı, yani meşveret ve biat ile seçilmeli ve yönetim tek bir grubun tekelinde olmamalıydı. Halife adil olduğu ve İslami emir ve hükümleri uygu-ladığı müddetçe hükmetmeye devam etmelidir, aksi takdirde halk biata –ki biat, pasif bir bağlılık sözleşmesi değil, meşruiyetin asli kaynağıdır, yönetici
268 | Çağdaş Siyasal İslam
ve yönetilenler arasında sorumluluk ve hesap verilebilirlik ilişkisi doğuran karşılıklı bir sözleşmedir, fakat raşid halifeler sonrası dönemde yalnızca sem-bolik bir anlam ifade etmiştir- sadık kalmayıp tiranlaşmış yöneticiyi azlede-bilme hakkına sahiptir.
Ebu Hanife’ye göre halife, görüş bildirme yetkisi ve ehliyetine sahip kişi-lerden oluşan bir danışma kurulunca seçim ile belirlenmelidir. “Benim ah-dime zalimler nail olamazlar.” ayetini yorumlayış tarzı gereğince halife, vali, kadı ve diğer yöneticilerin de mutlak surette adil ve erdemli olması gerek-tiği, bu koşulları sağlamadığında emirlerinin hükümsüz olduğunu ve azle-dilebileceğini ifade etmiştir. Nitekim önce hilafet tahtına oturup sonra kendi hilafetinin meşruiyetini ulemaya onaylatmak isteyen Ebu Cafer el-Mansur’a Ebu Hanife şöyle demiştir: “Doğru yola ulaşmayı arzu eden öfkeden kaçınır. Vicdanına danışırsan göreceksin ki bizi Allah için çağırmadın. Fakat utan-madan bize senin hoşuna gidecek ve halka da ulaşacak bir şeyler söyletmek için çağırdın. Doğrusu şu ki fetva ehlinden iki kişinin bile ittifakı olmadan halife oldun. Oysa halifenin Müslümanların müşaveresi ve muvafakati so-nucu seçilmesi gerekir. Biliyorsun, Ebu Bekir Yemenlilerin biati ulaşıncaya kadar, altı ay süreyle karar almaktan kaçınmıştır.” Aynı zamanda Hazreti Ali Efendi’miz de altı ay boyunca biat etmemiştir. Bu iki biatı bekledi Haz-reti Ebu Bekir Efendi’miz.
Daha sonraları yaygın bir şekilde benimsenecek olan “Ulu’l-emre her ko-şulda itaat şarttır.” görüşünü kesinlikle reddetmiştir. Ona göre zalim ve fa-sık bir kimse halife olursa onun halifeliği geçerli sayılmaz. Halkın da böyle bir halifeye itaat zorunluluğu yoktur. Emirleri geçerli değildir. Verdiği fet-valar da makbul sayılamaz. Zira “Allah’a karşı bir günah söz konusu olunca mahlûka itaat gerekmez “ Zulüm yani adaletli olmama, Allah’a karşı işlen-miş büyük bir suçtur çünkü Allah’ın koymuş olduğu ilahi kurallara uygun davranmamaktadır. Böyle bir kimse, bir de iktidara hukuk dışı yollarla gel-mişse gaspçı olarak anılır ki bu durumda meşruiyeti tamamen düşer.
Ebu Hanife zalim iktidara karşı isyana cevaz vermekle kalmamış, bunun Müslümanlar üzerine vacip olduğunu söylemiştir. Oysa bir kısım ulema ha-lifenin kan döküp hak gasp etmesi durumunda bile isyanı caiz görmemişler-dir. Ebu Hanife’nin isyan konusundaki en önemli şartı, akıllıca tasarlanmış olmasıdır. Ona göre kan dökülmemesi için her türlü tedbir alınmalı, zalim halife indirildikten sonra da yerine mutlaka adil biri çıkarılmalıdır. Aksi tak-dirde isyan sadece başka bir fasığa yarayacak, halk yine zulüm altında yaşa-yacaktır. Ebu Hanife her şart ve koşul altında yargının bağımsızlığından ya-nadır. Ona göre yargının hükümlerini halife bile kabul etmeli, yargı üzerinde baskı kurmaya çalışmamalıdır. Zira adalet sadece böyle tesis edilebilir. Hukuk
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Sünnet, Halife, İcâzet, Aşk, Rızâ, Ehl-i Beyt. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı