Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Çağdaş Siyasal İslam ·

Çağdaş Siyasal İslam — 15 Şubat 2020 Sohbeti

Çağdaş Siyasal İslam — 15 Şubat 2020 Sohbeti — Mustafa Özbağ Efendi'nin Çağdaş Siyasal İslâm üzerine sohbeti.

ÇAĞDAŞ SIYASAL İSLAM • 22/32

Çağdaş Siyasal İslam — 15 Şubat 2020 Sohbeti Hakkında

15 Şubat 2020


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.

15 Şubat 2020 | 209

Telefon açtı. Dedim, biliyorum söyleyeceğini. Böyle bakıyor, bana şimdi hani sen çok mu biliyorsun. Dedim: “Öyle bakma hocam, biliyorum, Hamdi Dön-düren’in kitabı var bende, onun şimdi diyecek ki size.” dedim. Ben: “Size di-yecek ki, bu fazlalığı vermesi lazım.” Telefon açtı. “Hocam bir probleminiz var, bize yardımcı olabilir misiniz?” “Tabi.” dedi. “İşte hocam şöyle …” “O geçen bana anlattığın mesele mi?” dedi. Bunu söyledi ya, ses de açık. “Ho-cam ses açıktı.” dedi. “E geçmiş olsun.” dedim ben, öbürkünün omuzuna vur-dum. “Bu parayı vereceğim, sana merak etme.” dedim, “Sana bu parayı vere-ceğim, tezgâh kurmanıza gerek yoktu.” dedim. O merkez vaizi böyle kaldı, böyle ne yapacağını bilemedi. Dedim: “O yüzden iki yakanız bir araya gele-miyor.” Öbürküne dedim: “Bana müsaade et, ben parayı tamamlayınca sana haber vereceğim.” Parayı tamamladım, çağırdım, verdim parayı. Orta yerde senet sepet hiçbir şey yok. Ödediğim, bitirdiğim bir borçtan 30 milyar daha istediler. Verdim 30 milyarı. Dedi: “Hakkını helal et.” “Hayır.” dedim. “Ben senden hakkını helal et dedim mi şu anda?” “Demedin.” “Bak, ben borçluy-dum, ben helal et, demiyorum. Sen neden öyle diyorsun?” “Helalleşmek la-zım.” “Mahşerde helalleşiriz. Bu para çünkü faiz” dedim.

Şimdi Türkiye’de böyle bir faiz lobisi var. Bakın; bu İlahiyatın içerisinde, Diyanetin içerisinde bu faiz lobisi. Bunlar kendilerince zorluyorlar, içtihad çıkarıyorlar. Kapitalist sisteme İslam dünyasını peşkeş çekiyorlar, Allah mu-hafaza eylesin. O yüzden toplumun içerisinde hem siyaseten hem de diyane-ten İslam, iki ulu’l-emr kavramı koymuş; bunu başı boş bırakmamış.

İslam’da devlet ve siyaset anlayışı; adaletin tesisini ve zulmün kaldırıl-masını önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetkinin halktan alın-masını gerekli gören hukuki bir düzenleme ile ilgilidir. Halbuki ehl’i sün-net; bu konuyu hukuki çerçeveden ziyade kelâmi çerçevede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyaset anlayışı gerçekleştirememiştir. Böylece dini kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset Maturidi tarafından aynı yolla yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zemininde insani bir eylem olarak temellendirmiştir.

Ayrıca ehl’i sünnet; siyasi hakimiyetin kaynağını teoride, halka dayan-dırmasına rağmen uygulamada bunu gerçekleştirememiştir. Emevilerden itibaren Müslüman toplumların yönetimi halkın olayıyla belirlenmemiş, ba-badan oğula geçen saltanata dönüştürülmüştür. (Prof. Dr. Sönmez KUTLU, Ehl’i Sünnet Siyaset Anlayışının Dini Temellerinin Sorgulanması, 2009.)

210 | Çağdaş Siyasal İslam

Bu akşamki ders metnimiz bu. Sonuç olarak İslam’da ,aynı metinden de-vam ediyorum, devlet ve siyaset anlayışı, adaletin tesisini ve zulmün kal-dırılmasını önceleyen, insan haklarının korunmasını ve yetkinin halktan alınmasını gerekli gören hukuki bir düzenleme ile ilgilidir. Paragraf bu.

Şimdi genel olarak meselelere bakarken Kur’an sünnet ve imamların iç-tihadı dairesinde baktığımızdan dolayı önce Kur’an’a müracaat edeceğiz, Kur’an bu noktada bize ne emrediyor? Hac suresi ayet 41: “Onlar, o mümin-lerdir ki eğer kendilerine yeryüzünde bir iktidar mevkii verirsek, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçir-meye çalışırlar.” Eğer bir Müslüman topluluğu kendince iktidar olursa dev-let kurarsa o zaman bu devletin yapacağı çok önemli bir şey var:

1- Onlar namazı dosdoğru kılarlar. Namazı tesis eylemek. Neden namazı tesis eyliyoruz? Namaz çünkü insanları kötülükten alıkoyacak. Eğer gerçek-ten bir kimse namazı hakkıyla kılarsa o, insanların arasında adaletli davran-mak zorunda kalacak. Namazı hakkıyla kılarsa o, insanların içerisinde ema-neti ehline verecek, dosdoğru namaz kılarsa. Çünkü dosdoğru namaz kılmak, insanı kötülüklerden alıkoyacak çünkü namazla alakalı ayet-i kerimede en önemli şey bu. Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Ardından ayeti kerime ne geliyor? “Allah’ı zikir en büyük iştir.” Namaz insanı kötülüklerden alı-koyar ama Allah’ı zikretmek de en büyük iştir. İşte o yeryüzünde onlara bir iktidar verirsek yani yeryüzünde Müslümanlar bir devlet idaresine geçer-lerse yeryüzünde size bir devlet noktasında bir makam verilirse bir mevkiye oturursanız bir makama bir mevkiye oturursanız yeryüzünde size bir ikti-dar verilirse siz bir devletin başında iktidar olursanız onların yapacağı çok önemli bir şey var. Ne? Onlar dosdoğru namazı kılarlar, zekâtı dosdoğru ve-rirler, iyiliği emreder, kötülükten nehyederler. Eğer yeryüzünde bir Müslü-man topluluğa devlet verilirse. Müminler başa geçerse-devam ediyoruz Hac 41 ile alakalı- “Müminler başa geçerse onlar ki eğer yeryüzünde bir ikti-dar mevki verirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kö-tülüklerden nehyederler.” O zaman İslami bir sistem düşündüğümüzde en önemli şey iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek. O zaman kötülük dedi-ğimiz ne? Allah’ın kitabıyla sabitlenmiş, Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın sünnetiyle tamamlanmış bir haramlar manzumesi. Kötülükten uzak tutmak, toplumu kötülüklerden arındırmak ve toplumu iyiliklerin içerisinde yaşat-mak. Şimdi ben zaman zaman diyorum ya, yeryüzünde bir İslam devleti yok diye. Sebep? Çünkü İslam devletinin en önemli özelliklerinden birisi kötü-lüklerle mücadele etmektir. Müslümanlar için bu çok önemlidir. Müslüman kötülükle mücadele eder, kötülükle mücadele etmeyen bir Müslüman cihadı terk etmiştir, kötülükle mücadele etmeyen bir Müslüman kötülüğe yardım

etmiştir. Bakın, mücadele etmiyorsanız ona yardım ettiniz, yani kötülüğü işlemiş gibi günaha girdiniz. Çünkü kötülüğe göz yummak, kötülüğe ses-lenmemek, kötülüğe karşı yumuşak davranmak, harama ortak olmak. Hani o meşhur ya, bir fiiliyatı işleyen kavim helak olmuştu. Neydi? Eşcinsellikle alakalı. Ve o eşcinsellikle alakalı o kavimde her gece 18 bin insan gece na-mazı kılıyordu ve onların da onlarla beraber helak olmasının sebebi şu: Ha-dis-i kudside deniliyor ki: “Onlar yüzlerini bile ekşitmediler.” Yani o kötü fiiliyata yüzünü ekşitmemek. Bir yerde kötü bir fiiliyat varsa ona yüzünü ek-şitmemek, kötü bir fiiliyata karşı mücadele etmemek kötülüğü işlemekle eş-değerde görülüyor. İslam kötülükle mücadele etmeyenleri kötülüğü yapmış, icra etmiş gibi görüyor. O yüzden İslam’da kötülükle mücadele etmek çok önemli. Elinizin altındakilerden sorumlusunuz. Elinin altında; erkekler için eş ve çocuklar, ellerinin altında; bayanlar için eş ve çocuklar. Her ikisi için de hadis de var, yani sadece erkeklere ait değil, elinin altındakilerden sorum-luluk, kadınlar da sorumlu. Kadınlar da çocuklarından sorumlu, eşlerinden sorumlu. Kadının da eşi harama gidiyorsa ona göz kulak olacak, ona nasihat edecek, çocuklarına da göz kulak olacak, ona da nasihat edecek. İslam toplu-munun ve İslam devletinin en önemli özelliği kötülüklerle mücadele etmek. O zaman yeryüzünde bir iktidar olursa o iktidar sahibi Müslümanlar kendi bulundukları iktidarlıklarında kötülüklerle mücadele edecekler, etmiyorlarsa o zaman onlar ayrıyeten ayrı bir sorumluluk içine giriyorlar çünkü Cenâb-ı Hakk onları ayrı sorgulayacak diyecek ki; ben size hükümet olmayı bahşet-medim mi, ben size belediye başkanlığı vermedim mi, ben size meclis üye-liği vermedim mi, ben size milletvekili olmayı vermedim mi, ben size hükü-met olmanızı vermedin mi, siz neden kötülüklerle mücadele etmediniz? Sen neden kötülüklerle mücadele etmeyen bir kimseye oyunu verdin? Sen neden kötülüğe çalışan bir kimseyi destekledin? Bundan Müslümanlar da sorumlu. Hazreti Ömer radiyallahu anh hazretleri dedi ki: “Ömer saparsa ne yaparsı-nız?” Sahabenin birisi çekti kılıcı: “Bununla düzeltmesini biliriz.” dedi. Bu-nunla düzeltmesini biliriz diyen sahabe küstah küstah değil, o dinini bilen sahabe. O dinini bilen, bu noktada dinini yaşayan bir sahabe. Diyor ki kı-lıcını çekiyor, bununla düzeltmesini biliriz, diyor. O gün için düzeltme kı-lıçla, bugün başka argümanlar var.

Evet ve bu ayet-i kerimenin bir veçhesi hicret eden Müslümanlarla ve on-lar hicretlerine sebebiyet gösterilirken diyorlar ki; biz Rabbimiz Allah’tır de-diğimiz için sürgün yedik. Yani ya Rabbimiz Allah’tır diyeceksin, sürülü-yorsan sürüleceksin ya da sen kötülüklerle mücadele edeceksin. İslam devlet sistemi -burası çok önemli- kötülüklerle mücadele eden bir devlet sistemi-dir, kötülüklerle mücadele eden. Allah bizi onlarla eylesin inşaallah. Ve yine

212 | Çağdaş Siyasal İslam

Ömer Bin Abdülaziz hutbe okuyor: “Onlar ki her kendilerini yeryüzünde bir iktidar mevki verirsek ayetini okuyup sonra şöyle dedi.” Ömer Bin Ab-dülaziz biliyorsunuz, Hazreti Ömer Efendi’mizin torunu ve O, Emevi devleti-nin en adaletli hükümdarlarından birisi, örnek ve Emevileri eleştiren, Emevi devlet sistemini eleştiren en önemli bir kimselerden birisi. Dikkat edin devlet başkanı olurken çok zengin bir kimse olup devlet başkanlığında fakirleşen bir kimsedir. Hazreti Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali devlet başkanı oldukla-rında halleri vakitleri yerinde olup devlet başkanlıkları sona erdiğinde veya şehit edildiklerinde geriye mal bırakmayan devlet başkanlarıdır. Ben o yüz-den dört halifeden sonraki bir sistemi İslami olarak görmem. Bakın İslami olarak görmem, hele Emevileri hiç görmem. Çünkü Hazreti Peygamber sal-lallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek torunlarının kanlarına elleri değdi. O devletin kuruluşunda Hazreti Hüseyin Efendi’mizin ve 72 şühe-danın kanı var onların ellerinde. Ben o yüzden Emevi Devleti’ni kendi nef-simde İslami devlet sistemi olarak görenlerden değilim, bunu en başından beri söylüyorum. Bu Müslümanlar için acı bir şey. Hazreti Hasan Efendi’mizi zehirleyen namaz kılan insanlardı; Hazreti Hüseyin Efendi’mizi ve yanında 72 şühedayı katleden, onları şehit eden namaz kılan Müslümanlardı. Hazreti Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin eşinin namusuna iftira atan na-maz kılanlardı. Namaz kılanları kötülemek için söylemiyorum, Müslüman-ları uyanık olmaya çağırıyorum. İmam-ı Azam’ı namaz kılanlar şehit etti, Serahsi’yi namaz kılanlar şehit etti, bunlar önemli done. Elinizdeki kan ki-min kanı? Ona bakın. Dilinize kime doladınız? Ona bakın. Kime karşı sa-vaş açtınız? Ona bakın. Bu, sizin imanınızı gösterecektir.

(Ömer Bin Abdülaziz hutbe okuyor. “Onlar ki her kendilerini yeryü-zünde bir iktidar mevki verirsek ayetini okuyup sonra şöyle dedi.”) “Uya-nık olun, muhakkak bu sadece vali hakkında değildir.” diyor. Bu sadece valiler yani siyasetçiler için değildir, bu sadece devlet yöneticileri için değil-dir Devam ediyor. “Fakat o hem vali (idare eden) hem de idare olunanın hakkındadır. Size vali üzerindeki hakkınızı, valinin de sizin üzeriniz-deki hakkını haber vereyim mi? Sizin vali üzerindeki hakkınız; sizin hak-kınızda Allah’ın hukukunun gözetmesi ve sizi bununla cezalandırması, bazısının hakkını diğerlerinden almasıdır. Gücü yettiği ölçüde en doğru olan yola sizi iletilmesidir. Onların sizin üzerinizdeki hakkı ise; haksız-lık ve zorlanma olmadan gizlisi açığına zıt olmaksızın itaat etmenizdir.” O zaman bir bu ayet-i kerime idare edenlere ait, valilere ait. Bu ne? Devletin vazifesi çıkıyor, Allah’ın hukukunu gözetecek ve sizi Allah’ın hukukuyla ce-zalandıracak ve bazılarının hakkını yani zayıfların hakkını, hakkı yenilenle-rin hakkını güçlülerden ve haksızlardan alıp onlara verecek. Yani insanların

hakkını ve hukukunu koruyacak. Zayıfları güçlülere ezdirmeyecek; mah-kemeler güçlülere ayrı, zayıflara ayrı çalışmayacak. Mahkemeler zenginlere ayrı, fakirlere ayrı çalışmayacak. Mahkemeler bürokratlara ayrı, bürokrat ol-mayanlara ayrı çalışmayacak. Mahkemeler bazı partililere ayrı, partisizlere ayrı çalışmayacak; mahkemeler hakkı, hukuku, hakkaniyeti savunacak. De-mek ki bu, devletin vazifesi. Devlet, vatandaşlarının arasında adaletli davra-nacak. Devlet vatandaşlarının arasında hak ve hakkaniyeti gözetecek, devlet vatandaşlarına kim zulmediyorsa o zulmeden kimseyi yine Allah’ın kanunu ve hukukuyla ne yapacak? Cezalandıracak. Devlet bir grubu, bir topluluğu sevmediğinden, hoşuna gitmediğinden dolayı onlara adaletten sapmayacak. Bu ırki olabilir, bu siyasi olabilir, bu dini olabilir, bu dinin içerisinde bu aki-devi olabilir, bu mezhebi bir nokta olabilir. Burada İslam devletinin vazifesi, vatandaşlarının içerisinde hak ve adaleti sağlamaktır. Bunu kim söylüyor? Hazreti Ömer Efendi’mizin torunu Ömer Bin Abdülaziz. Ne zaman söylü-yor? Kendi halifeliği döneminde hutbede söylüyor bunu. Ben o yüzden Ömer Bin Abdülaziz’i Emevilerin içerisinde ayırırım, Onu özel bir yere koyarım.

O zaman böyle bir devlet sistemine, böyle bir devlet anlayışına tebaanın da bir vazifesi var. Bu ne? Ona da diyor ki: “Onların da sizin üzerinizdeki hakkı ise haksızlık ve zorlanma olmadan gizlisi açığına zıt olmaksızın itaat etmenizdir.” O zaman böyle bir devlet anlayışı var ise o devlet anlayı-şına da Müslümanların itaat etmesi farz oldu bu ayet-i kerimeye göre. Yine birkaç tane ayet-i kerime: “Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere vadetti ki: Onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise onları da yeryüzüne halef kılacak…” Nur 55 ayeti. Bu ne? Bu da yeryüzünde Müslümanların bir devlet kurmaları, devleti idare etmeleriyle alakalı. Yine Maide 54: “De ki: Al-lah’a itaat edin, peygambere itaat edin. Şayet yüz çevirirseniz bilin ki; o, kendisine yükletilenden, siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz.” Şimdi o zaman bir Allah ve Resul’üne itaat edeceğiz ve O kendisine yükle-tilenden sorumlu. Kim? Hazreti Peygamber. Biz de neden sorumluyuz? Biz de kendimize yükletilenden sorumluyuz. Bizim sorumluluğumuz ne? Kur’an ve sünnet dairesinde halk olarak, tebaa olarak, Müslümanlar olarak biz de kendi sorumluluğumuzu üzerimize alıp ondan bu noktada geri dönmemiz mümkün değil ve “Peygambere düşen, apaçık tebliğden başkası değildir.” ve Peygamber sadece ne yapar? Tebliğ etmekten başka bir vazifesi yoktur.

Halbuki ehl’i sünnet bu konuyu hukuki çerçeveden ziyade kelami çerçe-vede değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyaset anlayışı geliştireme-miştir. Böylece dini bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset Matu-ridi tarafından aynı yolla yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zemininde insani bir eylem olarak temellendirilmiştir.

214 | Çağdaş Siyasal İslam

Şimdi bu İslami ilimler tasnif edilirken bu devletle alakalı veyahut da bi-atla alakalı veya devletin işleyişle alakalı meseleler kelam ilminin içerisine al-mışlar. Ve bunu hemen hemen ilk kelam ilmi içerisinde konuşanlardan birisi de Farabi’dir. Farabi siyaset felsefesini, siyaseti kelam ilminin içine almış, ne-den? Çünkü bununla alakalı, Şia’yla alakalı tartışmalar var İslam dünyasında. Şia’nın devlet başkanlığı ve seçimi ile devletin idare ediliş biçimi ile sünnile-rin devleti işletme devlet başkanı ve idaresi farklı alanlarda. Böyle olunca bu tartışmanın devam edeceğinden dolayı ehli sünnet bu siyasetle alakalı, dev-letle alakalı meseleleri kelami meselelerin içerisinde almış ve orda tartışmış. Çünkü Şia’da devlet başkanlığı meselesi imani bir meseledir, ehli sünnette imani bir mesele değildir. Şia bunu imani bir mesele olarak algılar ve Şia’da devlet başkanı, yani imamlar masum hükmündedir. Onları masum hükmüne koydukları için ehli sünnetle ayrışırlar. Bizde devlet başkanları, -İslami ola-rak söylüyorum bunu yani Kur’an sünnet dairesinde- devlet başkanı masum değildir; masumiyet karinesi onlar için geçerli değildir. Ehli sünnette ister devlet başkanı olsun, ister bir veli olsun, ister bir sahabe olsun, ister hangi evliya olursa olsun, kim olursa olsun, onlar için hiçbir masumiyet karinesi yoktur hukukun önünde. Bizde masumiyet karinesi çocuklar içindir, bizde çocuklar akıl baliğ oluncaya kadar masumdur. Akıl baliğ olduktan sonra ma-sumiyet karinesi onların üzerinde çalışmaz. Yani bir çocuk akıl baliğ olun-caya kadar sorumluluğu da yoktur ama bunu anlayabilecek çağdaysa bunu anlayabilecek yaştaysa bunu kavrayabilecek noktadaysa sorumludur. Çocuk iyiyi kötüyü, güzeli çirkini, doğruyu eğriyi kavramaya başladığında o zaman çocuğun masumiyeti kalkar ortadan. İllaki bunun akıl baliğ olması, fiziki bazı şeylerin dönüşmesi demek değildir. Akıl baliğ fiziki olarak yirmi ya-şında otuz yaşında da olabilir, kadınlarda da erkeklerde de. O zaman yirmi yaşına kadar akıl baliğ olmayacak diye bir kaide yoktur, buranın da yeniden içtihad edilmesi gerekir. Eski kitaplarda böyle değildir bunun içtihadı, fiziki bir değişim olunca onun sorumluluğu başlar, diye. Böyle işaret edilmiş ama yani bu o zaman için bir ölçü olabilir, bugün için ölçü değil. Bugün çocuk-lar genç yaşta neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğrenebilecek noktadalar. O yüzden masumiyet karinesi, bu noktada çocukların üzerinde bunu anla-dıklarından itibaren kalkabilir.

Şimdi öyle olunca Şia mezhebi hariç diğer bütün mezheplerde siyaset, ke-lam ilminin içerisinde alınmış. Orada İmam-ı Maturidi’ye bir alıntı yapılmış, bu İmam-ı Maturidi ile alakalı deği.l İmam-ı Maturidi’nin hocası olan İmam-ı Azam’la alakalıdır. Yani diyor ya: Böylece dini bir kurum haline dönüştü-rülen kurumsal siyaset Maturidi tarafından aynı yolla yeniden eski hüvi-yetine kavuşturulmak istenmiş, toplumsal ve siyaset zemininde insani bir

eylem olarak temellendirilmiştir. Evet, İmam-ı Maturidi’nin bu tip içtihad-ları yani İmam Maturidi’nin dini içtihadlar ile siyasi içtihadları ayırt etmesi, dini mekanizma ile devletin mekanizmasını ayırt ettiği aşikârdır. Eyvallah, ayrıca onu geçen hafta farkındaysanız işlemiştik. İki tane ayet-i kerime oku-muştuk, yani bu Allah’a itaat edin ile alakalı hatırladınız mı? İki tane ayet-i kerime vardı, bir ayet-i kerime vardı: “Allah’a itaat edin, Resul’üne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” bu siyasiydi. Öbürkü yine: “Allah’a itaat edin, Resul’üne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Anlaşmazlığa düştüğünüzde o ehli fıkıha, ehli alimlere gidin; on-lar size bu konuda hüküm verirler.” diye ikiye ayırmıştık, bunu hatırlarsı-nız inşaallah. Şimdi öyle olunca evet, İmam Maturidi onlara farklı farklı an-lamlar ve mana yüklemiş, doğru.

Ayrıca ehl’i sünnet siyasi hakimiyetin kaynağını teoride, halka dayan-dırmasına rağmen uygulamada bunu gerçekleştirememiştir. Emevilerden itibaren Müslüman toplumların yönetimi; halkın onayıyla belirlenmemiş, babadan oğula geçen saltanata dönüşmüştür.

Evet, İslami bakış açısında dinin düzeni dünyanın düzeni ile kaimdir, sa-bittir. Bu nedir? Eğer İslami bir sistem var ise dinin de düzeni sağlanır, eğer İslami bir sistem yok ise dinin düzeninin sağlanması mümkün değildir ki görülüyor mümkün olmadığı. Bunu bölüm bölüm alacağım, uzun bölüm. O yüzden siz de rahat bir şekilde, dikkatli bir şekilde dinleyin.

Dünyanın düzeni ancak kendisine itaat edilecek bir sistem, bir başkan, bir yönetimle mümkündür. Başka türlü anarşi, terör. Hak ve adaletin gerçek-leşmesi mümkün değildir. O yüzden insanlar arasındaki hukukun insanın devletle, insanın eşiyle, çocuklarıyla, ticarette karşı tarafla, her türlü mese-lede hak ve adaletin tesis edilmesi için bir yönetime ihtiyaç var. İslam siya-set düşüncesi kavram olarak şûrayı ve istişareyi getirir. Kur’an’da bu noktada hem Şûra suresi vardır hem de Kur’an’da Hazreti Peygamber’e istişare etmesi ve istişarenin neticesine tabii olması emredilir. İslami dil literatüründe şûra, meşveret kökünden türetilmiştir. İnsanları bir araya getiren birbirlerinin gö-rüşlerine başvurarak ortak bir görüşü belirlemek istemelerine de iştişare de-nir. Bir araya gelip görüş alışverişinde bulunan topluluğa da şûra denir. Bir topluluk var, bunlar bir araya geliyorlar, görüş alışverişinde bulunuyorlar, bu topluluğun adı şûra; yaptıkları iş istişare. Bakın, topluluğun adı şûra. İslam kendi yönetim biçimini böyle belirler. İslam’da her ne kadar bir tane halife var ise de her ne kadar bir başkan ve etrafında yöneticiler var ise de tek ba-şına karar alması, tek başına hükmetmesi -tırnak içerisinde- İslami kurallar manzumesinin içerisinde doğru değildir. Ya? O devlet başkanının bir şûra meclisi olmalı ve o şûra meclisinde konular, meseleler istişare edilmeli. Eğer

216 | Çağdaş Siyasal İslam

söz konusu olan şey; siyasi, devletin idaresi ile alakalıysa siyasi bir şûra mec-lisi kurulmalı. Yok söz konusu olan şey, dini bir mesele ise o zaman dini şûra meclisi kurulmalı. Dini şûra meclisinde söz konusu olan şey, tasavvufla ala-kalıysa sufilikle alakalıysa tasavvuf ve sufi şûra meclisi kurulmalı. Bunla-rın tarihte örnekleri var mı? Evet. Mesela Osmanlıda meclisi-i meşâyih var şeyhlerin toplandığı bir meclis ve o belli şeyhlerin toplandığı meclis, yeni yetişen şeyhlere icazet veren bir meclis. Tekkenin açılmasına, tekkenin ka-panmasına, tekkede faaliyetlerin yürütülüp yürütülmemesine o meclis karar veriyor. Bunun adı meclis-i meşâyih Osmanlı’da. Şimdi bu nerede var? Bos-na’da var. Bosna’da meclis-i meşâyih var, kim? Buraya her Şeb-i Arus’da da-vet ettiğimiz Sırrı Hacımeyliç Efendi. Bakın, Sırrı Hacımeyliç Efendi Bosna meclis-i meşâyih başkanı veya tasavvufi tabirle meclis-i meşâyih baş şeyhi. O, kime şeyhlik verildiyse diyelim ki; x kimseye şeyhi icazet verdi. O; altına mühür basıyor, basması gerekiyor veyahut da meclis-i meşâyihe o şeyhi al-dıysa o kimse şeyhlik yapabiliyor. Bu kurum İslam’da var mı? Evet. Mesela fetva meclisi kurulu var mı? Evet. Bunu kim yapıyor? Bunu Türkiye’de şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı yapıyor. Diyanet İşleri Başkanlığında fetva ku-rulu var mı? Evet ve Diyanet Fetva Kurulu fetva veriyor mu? Evet. Peki Di-yanetin fetva kurulu kimlerden oluşuyor? Diyanetin kendi memurlarından oluşuyor. Kendi memurlarından. Bunu bildiğim kadar söylüyorum, bu ko-nuda Diyanetin yapılanmasına çok aşina değilim ve Diyanet bir fetva verir-ken o fetva kurulundan çıkacak olan fetvayı vermeye çalışıyor. Bununla ala-kalı o kurulda mesela klasik medreselerden yetişme fıkıhçılar var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme hadisçiler var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme kelamcılar var mı? Yok. Klasik medreselerden yetişme tefsirciler var mı? Yok, bildiğim kadarıyla yok. Ben bunu bir eksiklik, fazlalık olarak de-ğil; tanımlama açısından söylüyorum. O zaman dini konularda fetva verecek olan bir mercinin olması gerekiyor mu? Evet. O merci tek başına mı? Hayır. Onlar da şûra olarak belirli kimselerin toplanıp orada hükmetmesi lazım. Önceden bunlar genelde bir şahıs üzerinde toplanıyormuş. Mesela fetva ve-rebilecek olan kimseler; ayetten, hadisten, tefsirden, fıkıhtan, kelamdan, ma-tematikten, fizikten, kimyadan, astrofizikten etkili ve yetkili icazetleri olması gerekiyordu. Eğer yok ise o eksik ve nakıstı. Bakın, o eksik ve nakıstı. Mesela Diyanetin Fetva Kurulunda matematikçi de olmalı; Diyanetin Fetva Kuru-lunda fizikçi, kimyacı, örneğin işte biyolojisi örneğin, Diyanetin Fetva Ku-rulunda hatta bilgisayar yazılımcısı bile olmalı. Diyeceksiniz, ne alaka var? E klavye var, sosyal medya var, orada dahi o bilgisayardan ve bugünkü sos-yal medyadan haberi olan kimselerin olması lazım, Mustafa Özbağ’ca söylü-yorum bunu. Olmazsa eksik kalır, nakıs kalır. Sosyal medyadan haber olan

sosyal medyacı bir alimin orada olması lazım veya profesörün. Sebep? Çünkü insanlar sosyal medyadan idare ediliyor bugün. Medyayı bilen bir profesör olması lazım. Sebep? İnsanlar medyayla sevk ve idare olunuyor şimdi; medya yoluyla iyiyi kötü, kötüyü iyi çok rahat yapabilir misiniz? Evet. Medya yo-luyla bir şeyi algı operasyonu yapıp farklı bir noktaya götürebilir misiniz? Evet. Bunun haramını, helalini, bunun nerede duracağını nerede biteceğini kim hükmedecek? Hükümsüz. Örneğin siz Türkiye’de medyada yalan habe-rin suç olmadığını biliyor musunuz? Ben de dün gece öğrendim. Medya is-tediği yalan haberi söyleyebilir, yapabilir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yalan haber yapmak medya için suç unsuru değil. Herhangi bir gazete, her-hangi televizyon, herhangi bir internet medyası istediği yalan haberi yapabi-lir; suç değil. Sizi öldü, diyebilir. Sizinle alakalı tutuklandı, diyebilir. Sizinle alakalı kaçarken yakalandı, diyebilir. Sizinle alakalı başka bir şey söyleyebi-lir. Evet, suç değil. Hani Nasrettin Hoca düşmüş ya minareden, herkes ba-şına üşüşmüş. “Bana” demiş, “minareden düşen birini getirin.” Evet sizde ilk defa duydunuz, değil mi? Ben de duydum, ben de Mehmet Emin’e sordum. “Ya bu adam yalan haber yapmış.” dedim. “Bunun bir suçu yok mu?” “Yok.” dedi. Ben durdum, “Nasıl yok!” dedim ya. “Türkiye’de yalan haber suç de-ği.l” dedi. Dedim, “Nerden?” “Önceden suçtu.” dedi. Herhalde OdaTV, Tayyip Erdoğan başbakanken onun için bir yalan haber yapmış. Henüz daha başba-kanmış o zaman, yerel mahkemede mahkemeyi kazanmış, Yargıtay bozmuş bir de Yargıtayın bozma kararı şu olmuş: Ya bunlar haberci, medyacı halkın haber alma özgürlüğünü kısıtlayamayız; demişler. Böyle bir Yargıtay kararı çıkarmış Yargıtay, bir karar çıkarmış. Yalan haber, o gündür bugündür ser-best ülkede örnek. Bu fetva kurulunda bunun da olması lazım, örneğin bence.

O zaman İslam bunu organlarının içerisinde oluşturmuş. Bir, ne lazım? Şûra lazım, şûraya kimler seçilecek? Bunlar özellikleri belirlenmiş, özellikleri belirlenmiş. Mesela bir kimsenin şahitliğinin dahi özelliği lazım. Mesela bir şahit, daha önce başka bir yerde yalan söylediyse o şahitlik yapamıyor. Ya-lan söylediği hukuki olarak sabitlenmiş, tespitlenmiş, o kimse yalancı, onun şahitliği kabul edilmiyor. İslam, bu kadar ince düşünüyor. İslam’da yalancı şahitlik yok. Adam bir mahkemeden bir mahkemeye yalancı şahitlik için girmiyor. Yani orda durup “yalancı şahit var abi, yalancı şahit var abi.” di-yemiyor. Biz çocukluğumuzda bunları gördük de o yüzden. Tipik insanlar vardı, yani Bayındır’da birkaç kişi vardı mesela. Ben daha çok gençtim, çok çocuktum daha o zaman. Onlar yalancı şahitlikle meşhurdu, yalancı şahit lazımsa onu alıp götürüyordu. O, “vallaha da billaha da tillaha da gördüm.” diyor, atıyor kenara, tamam bitti. O ama toplumun içerisinde düşük kapa-sitede kimseler, öyle söyleyeyim. Onlar mahkeme kapılarında bekliyorlardı,

218 | Çağdaş Siyasal İslam

sabahtan akşama kadar bekliyor. Hatta hakim diyormuş: “Ya bunu mu getir-diniz gene? Bütün olayları sen mi görüyorsun?” diyormuş ona. Bunun gibi. Şimdi İslam’da bunlar teknik olarak yerleşmiş, devlet başkanı da bir şûra ku-ruyor, bir şûra kuruluyor. O şûraya bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi de-niliyor ya veya milletvekilleri veya meclis deniliyor, değişik yerlerde değişik isimlerle anılıyor. İslam’da şûra var, bu şûraya katılacak olanların özellikleri var. Mesela biz bunu eğer millet meclisi diyorsak örneğin, milletvekili seçi-lecek olanların özellikleri var, öyle bir üniversite diplomasıyla yeterli değil bu. Şûraya katılacak olan bir kimse bilgili, hikmetli, ahlaklı, doğru, dürüst, şerefli, namuslu, haysiyetli bir kimse olması lazım; ilim ehli olması lazım; hikmet ehli olması lazım; güzel ahlaklı olması lazım şuraya katılacak olan kimseler. Kur’an’da “İşlerle alakalı onlara danış.” Yani bir iş yapacağında onlarla istişare et. Kime söylüyor bunu? Hazreti Peygamber’e söylüyor sallal-lahu aleyhi ve selleme. Ve diyor, istişare ettikten sonra o istişareye de uy. Bir konuyu danıştın, bir konuyu istişare ettin, o istişarede çıkacak olan kararada uy, istişareye tabi ol, diyor. Kime? Hazreti Peygamber’e diyor ve “Onların iş-leri aralarında müşavere iledir.” ayeti de bu şûraya delidir. O zaman İslam yönetim biçimi kendisini geliştirememiş, diyemeyiz. Bununla alakalı Kur’an bize yol biçmemiş, bize yol çizmemiş, diyemeyiz. Ayrıca 42. surenin adı da Şûra. Ve bu Kur’an’da tavsiye edilen istişare ve şûra sadece siyasi konularla mı sınırlıdır? Hayır. İmam-ı Maturidi’ye şimdi tekrar geliyoruz. İmam-ı Matu-ridi’ye göre müşavere; muhkem nassın bulunduğu yerde değil, bulunmadığı yerde geçerlidir. Yani bir şey muhkem ayetle sabitse bir şey Kur’an ve sün-netle sabitlendiyse bunun üzerinde müşavere etmek, bunun üzerinde istişare etmenin anlamı yok. O çünkü ayet ve hadisle sabit. Örneğin bir hukuk var. O hukuk ne? İşte Kur’an’daki bir ceza, onun üzerinde sizin istişare etme söz konusu değil veya bir şey hadis-i şerifle sabit, siz onun üzerinde bir şey isti-şare edemezsiniz. Bakın, onun üzerinde bir şey istişare edemezsiniz. Çünkü bir şey Kur’an ve sünnetle sabitse onu siz şûrada şûraya sunup da onu değiş-tirmeniz mümkün değil. Onunla alakalı hükmü kaldırmanız veya hükmü değişikliğe götürmeniz mümkün değil. Bakın, mümkün değil bu. Zaten şu anda yeryüzünde İslam’ın insanlara acı gelen ve değiştirmeye çalıştıkları, oy-namaya çalıştıkları yer burası. Nefislerine acı gelen, nefislerini bangır ban-gır bağıttıran, şeytanla beraber kol kola gezdirip horon teptiren yer burası. Biz ayetle, hadisle sabit olan bir şeyi kim adına değiştirebiliriz? Değiştireme-yiz. Değiştirmeye kalkanlar küfür ehlidir, kafir olurlar, dinden çıkarlar, tec-didi iman tecdidi nikah gerekli. Siz orucu değiştiremezsiniz, siz namazı de-ğiştiremezsiniz, siz bunların vakitlerini dahi değiştiremezsiniz, siz bunların kılınma şeklini değiştiremezsiniz. Yani siz camilere sandalyeleri oturtturup

orada iki tane ayet-i kerime okuyup siz namazı kıldınız, deyip gönderemez-siniz, Yapamazsınız. Bir şey Kur’an’la ve sünnetle sabitse bunu değiştirmek mümkün değil. Bunu İmam-ı Azam söylemiş; İmam- Şâfiî, İmam-ı Malik, İmam-ı Hanbelî söylemiş; bunu İmam-ı Maturidi kaideleştirmiş; sistemleştir-miş. Bunu söyleyen İmam-ı Maturidi’nin hükmü değil bu, İmam Maturidi’ye kadar gelen bütün alimlerin hükmü bu. Hani meşhur ya: “Neyle hükmede-ceksin? Kur’an’la ya Resulullah. Bulamazsan? Sünnetinle ya Resulullah. Bulamazsan? Kıyas ederim, içtihad ederim, fetva veririm.” Yanağını ok-şuyor, ona dua ediyor. Nereye gönderiyor? Yemen’e vali gönderiyor. Yemen’e vali gönderdiği kimseye konuşuyor bunu. O zaman bir kimse ister dini ol-sun, ister siyasi olsun. Birinci derecede Kur’an’la, ondan sonra sünnet-i se-niyye, ondan sonra imamların içtihadına bakmakla mükellef. Ve bu noktada Kur’an ve sünnetin olmadığı yerde içtihad söz konusudur. Kur’an ve sünnetin olduğu yerde içtihad söz konusu değildir. Faizin azı da çoğu da haramdır. Siz faizle alakalı hükmü değiştiremezsiniz, azı da çoğu da haramdır. Siz, zorun-luluktan dolayı faiz caiz olur; diyemezsiniz. Bunu derseniz, herkes zorunlu-luktan dolayı başka şeyleri de caiz görür, kapı aralamış olursunuz. O zaman bir erkek de kalkar, ben çok zorunlu kaldım, evlenemedim. Yapacak hiçbir şeyim kalmadı, ben gittim filanca eve, orada nefsimi körelttim, ben zorun-luydum, der, kıyas eder. Kıyas eder. Bakın, kıyas eder. Adam evi olmayıver-sin, zorunluluktan dolayı sen faize caiz dersen… Öyle yapcağına git, milli emlağın arsalarını aç, herkes gelip burlara çadır kurabilir, de. Gitsin birisi, çadırını kursun evi yoksa. Çadır yardımı yap, faize kapı aralama. Zorunlu-luktan dolayı fetva verme yani, onun başka bir kapısı var.

O zaman bakın, Kur’an ve sünnetle sabit, ayetle sabit. “Onlar, mahşer gününde şeytan çarpmış gibi hâlk olacaklar.” Alamazsın kardeşim, mü-min müminden faiz alamaz. Alamaz. Her fazlalık faizdir, alamazsın. “Ya o vadeli satış gibidir.” diyemezsin, “gibidir” diyemezsin, söyleyemezsin, nassla sabit çünkü. Nikahsız bir kadınla erkeğin birleşmesi zinadır, buna sen zo-runluluk getirip de başka bir yerden başka bir fetva veremezsin. Veremezsin, nassla sabit. “Ya aç kalınca nasıl domuzdan yiyorsun ya.” İyi, aç kalmak; in-sanın ölümle, azalarıyla alakalı. Susuz kalmak, azalarıyla alakalı. Evsiz kal-mak, azalarıyla alakalı değil. Bakın, değil. Allah muhafaza eylesin. O yüzden nassın bulunmadığı yerlerde itaat söz konusudur, içtihad geçerli olur. Haz-reti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem savaş gibi konularda ashabıyla is-tişare ettiğini, sahabenin de kendi aralarında hükmü açık olmayan kimi ko-nuları istişare neticesinde karara bağladıklarını örnek olarak gösterebiliriz.

İster dini, ister siyasi, ister dünyevi olsun; hayatın her alanında, hayatın her alanında istişare övülmeye değer bir davranış biçimidir her alanda. İstişare

220 | Çağdaş Siyasal İslam

etmek sünnettir, ayetle emredilmiş, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin davranışıyla sünnet olduğu sabitlenmiş. Çünkü “İşlerini onlarla istişar et.” Emir niteliğinde. O zaman güncel meselelerde hakkında nass yoksa bunlara içtihad edilebilir mi? Evet. Her türlü meselede hakkında nass olmayan ister siyasi, ister dünyevi, ister dini bunların üzerinde içtihad edilebilir mi? Evet ve o içtihad uygulanabilir mi? Evet. Bu içtihadlar edilir-ken istişare edilmeli mi? Evet. Bu istişareyi yapacak olanların bir şûra ku-rulları olması gerekir mi? Evet. İslam’ın sistemi bu. Bu noktada ister siyasi meselelerde, ister dini meselelerde, ister dünyayı ilgilendiren meselelerde. Farkındaysanız dünya üzerinde hızla terimler değişmede, olaylar gelişmede ve toplumlar hızlı bir dönüşüm ve değişim içindeler. Bu toplumlar hızlı bir şekilde değişim ve dönüşüm geçirirken siyasi, dini ve dünyevi istişare ku-rullarının yani şûraların her an, her an aktif olması ve her an o değişen ku-ral, değişen kurum, değişen lafızlarla alakalı istişare kurullarının açık olup her daim içtihad etmeleri gerekir. Bu noktada İslam dünyasının her mese-lede güdük kalmasının sebeplerinden birisi budur. Meselenin ve meselelerin yetkili kurullarda istişare edilip içtihadların edilmemesinden dolayı İslam dünyası, her meselede güdük kalmakta. Her meselede. Hem siyasi mesele-lerde güdük kalmakta hem dini meselelerde güdük kalmakta hem de dün-yevi meselelerde İslam dünyası bugün için güdük kalmakta. Çünkü dünya hızla değişim ve dönüşüm geçirirken ve dünyada insan toplulukları, devlet-ler hızla değişim ve dönüşüm geçirirken İslam dünyası ne yazık ki kendi iç çekişmelerinden veya kendi iç hastalıklarından, midelerini ağrıtmalarından, başlarını ağrıtmallarından, bağırsaklarındaki kirlilikten ve guruldamaların-dan dolayı dünyanın gerisinde kalmakta. Dünyanın gerisinde kalmakta. Sufi topluluğunun dahi gerisinde kalıyorlar. Bu sufi topluluk otuz yıldan beri si-gara haram, der iken onlar cumhurbaşkanının sigaraya savaş açmasını bek-lediler. Cumhurbaşkanı sigaraya savaş açınca diyanet haramdır, hükmünü verdi ama otuz yıldan beri bu sufi topluluk sigaranın haram olduğunu söy-lüyordu. Bu sufi topluluktan otuz yıl geri. Gerici bunlar, bunlar gerici. İle-riyi göremeyen, ileriden haberi olmayan, bu konuda kalbi akılları körelmiş, bu konuda fiziki akılları iğdiş edilmiş, üretmeyen, kalbi ve nazari akılları çürümüş insanlar. İslam dünyasının en büyük problemi bu ve İslam dün-yası siyasi meselelerde, dini meselelerde, dünyevi meselelerde içtihad meka-nizmasını kurup çalıştıramayan bir dünya. Çalıştıramayan bir dünya. Bizim bir şey önümüze geliyor. “Bu kalemdir.” diye. Hükmetmek için otuz yıl ge-çiyor, sebep? “Kalemdir.” diyecek olan bir şûra heyeti yok. Buna kalem hük-münü verecek bir şura heyeti olmadığından dolayı biz kendi içimizde konuş Allah, konuş, çatış Allah, çatış, bağrış Allah, bağrış. Herkes bir şey söylüyor.

Biz bunun (kalemin) hükmünü veremiyoruz. Siyasi meselelerde de aynı, dini meselelerde de aynı. Diyanet kendisi bir İslam Ansiklopedisi hazırlamış, İs-lam Ansiklopedisi’nde “rü’yetullah” haktır, diyor, hadisleri veriyor, imamla-rın içtihadlarını veriyor. Müftü: “Böyle bir şey olmaz.” diyor. Kendi kuru-munun kitabından uzak. Dini bir mesele. Bu konu gündemde olduğu için söylüyorum. Bu konuyu ben İlahiyat Fakültesinde, İlahiyat Fakültesinde, 5-6 tane ilahiyat profesörünün önünde söylüyorum. İtirazınız varsa diyorum, önümüzdeki hafta Gaziemir’de diyorum, sohbetim var. Getirin diyorum de-lillerinizi oraya. Orada bu konuyu tartışalım, konuşalım. Bir tanesi gelemi-yor. Ben hazırlıyorum bütün hadisleri, sözleri; gidiyorum oraya ve ben çatır çatır orda onu konuşuyorum. Bir tane İlahiyat Fakültesinden profesör gelip orada bir tez savunamıyor. İlim kibiri veya gevşeklik veya boşluk veya tem-bellik veya karşıdaki kimseyi hiçe saymak. Beş sene sonra medyada gündem oluyor kes kopyala yapıştırla. Ama bir tane hak ses duyamıyorsunuz, sebep? Herkes kafasını kuma gömmüş. “Kardeş, rü’yetullah haktır ya.” diyemiyor kimse, neden? Çünkü ya ilim olarak yetersiz ya da korkaklar.

Evet o yüzden toplumlar değişiyor. Bakın, dün konuştuğumuz, bundan yüz yıl önce konuştuğumuz tarım toplumuydu. Ondan önceki topluluk hay-vancılık yapıyordu, Orta Asya’dan itibaren bu toprakların insanları göçebe bir toplumdu. Göçebenin dünya bakışı, dünya anlayışı, din anlayışı, siyaset anlayışı, devlet anlayışı ile yerleşik olanın anlayışı aynı değildir. Ardından tarım toplumları oluşmuş öyle değil mi? Avrupa’da da oluşmuş, Anadolu’da da oluşmuş bütün dünya üzerinde ne olmuş? Tarım toplumu oluşmuş. Bir tarım toplumunun ihtiyaçlarıyla tarım toplumunu yönetmekle bir sanayi toplumunu yönetmek, bir sanayi toplumunun istekleri arzuları, onların di-ni-siyasi anlayışları aynı değil. Bakın aynı değil. Toplumlar değişiyor. Deği-şen toplumlara siyasi, dini ve dünyevi içtihadlar etmen gerekiyor. Onlar aç, doyurman gerekiyor. Şimdi sanayi toplumundan da çıkıyor dünya. Şimdi ne diyorlar? Bilgi çağı diyorlar, değil mi? Bilgisizliğin adını bilgi çağı koydular. Bu çağ bilgi çağı değil, bu çağ algı çağı, algıların üzerinden gidiyorlar, ol-mayanı varmış gibi gösteriyorlar, hologram çağı, asla bilgi çağı olarak değil. Ama bugün için toplumun istekleri, yaşam standardı, kafası, düşüncesi, ha-yat tarzı, hayat standardı farklı; bakın; farklı. Siz onların önüne yeni içtihad-lar getirmelisiniz. Örnekleyeceğim şimdi bunu, örnek olarak söyleyeceğim. Irgalansın, çalkalansın diye: Birisi kalksa dese ki; AVM’lerden alışveriş et-mek caiz değildir. Kim buna cevap verecek? Bütün toplum şunu diyecek: Ne saçma şey söyledi ya, ne alakası var ya, AVM’lerden alışveriş etmek caiz ol-maz mı? Hayır değil, hadi bakalım. Nasıl? Basbayağı. Nasıl yani? Kapitalist

222 | Çağdaş Siyasal İslam

sistemin mabetleri ya, gitmeyin kardeşim oraya, caiz değil girmek, dese bi-risi haklı gerekçelerle. Ben şimdi oturur, bir sürü haklı gerekçe sunalım size.

1) Heva-i hevesi arttırıcı.

2) Şeytanın kol gezdiği yer

3) Kapitalist sistemin insanları ütmek için ürettiği yerler.

4) Kapitalist sistemin insanların düşüncelerini iğdiş ettiği yer.

5) Kapitalist sistemin insanların kalplerini körelttiği yer.

6) Kapitalist sistemin insanların akıllarını körelttiği yer.

7) Kapitalist sistemin insanları ihtiyacından fazla alışveriş ettirdikleri,

israf ettirdikleri yer.

8) İnsanların normal çalışması gerekirken, kendilerince çalışmaları ge-rekirken veya çalışmadıkları zamanlarda dinlenip, kitap okuyup, üretmeyi düşünmeleri gerekirken aylak aylak, salak salak, geri zekalı bir şekilde do-laştıkları bir yer.

Var mı itiraz edecek olan? Ediyorum diyenin boğazını sıkacağım zaten. Nasıl olsa kabadayıymışım ya! Ben de o sosyal medyadan öğreniyorum ne ol-duğumu. Madem kabadayıyım, elhamdülillah, iyi yumuşak demediler kaba-dayı dediler. Onu da diyebilirler bunlar. Kendi kendime bakın, az önce bun-ları sıraladım. Sıraladıklarımın içerisinde yok hayır ya, arkadaş bu yanlış, diyebilecek olan kimse var mı? Yok. Bakın, yok. Kim içtihad edecek bunu? Mustafa Özbağ söyledi, hadi yarın Hürriyet’e manşet. Bu adam zaten kalktı, bir de dedi ki; AVM’lerden alışveriş etmek caiz değildir. Bunu söylese yeter zaten, herkes: Aa bu adam nerde yaşıyor, nereden geldi bu ya, bu gene mi bir şeyler söyledi ya? Kendini Allah gördü, kendini peygamber gördü, kendini şöyle gördü, laf hazır ya Allah Allah. Altına da herkes klavyeden namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz, klavyede söyleyecek eyvallah. Der, klavye kahramanlığı öyle. Biz de bir şey yapabileceğimizden değil ha, dervişlik bizim boğazımıza ilmek atmış idam mahkûmu gibi. Az önce bizim Oktay, Nuri, Harun geliyo-ruz, mevzu oldu. Dedim ya, birisinin Mustafa Özbağ’a bir laf söylemesi müm-kün müydü? Değildi. Birisi kalkacak diyecek ki; Mustafa Özbağ’ın gözünün üstünde kaşı var, ya bu mümkün müydü? Mümkün değildi. Şimdi dervişlik ilmeği boğazımıza geçmiş. Şimdi ciğeri değil aklı, beyni, kalbi, komple vü-cudunu bir kefeye koyacaksın; üç kuruş yapmayacak olan adamlar dahi laf söylüyor; dedim. Dervişlik ilmeği boynumuzda, bir şey yapamıyorsun, bir şey diyemiyorsun, neden? İlmek boynumuzda, söyleyecek laf yok ama insan-lar bunu söyleyebilirler mi? Evet. Bunun fetvasını kim verecek, söyleme fetva-sını? Yok. İşte hukuksuzluk. Benim namusumu korumuyor, benim şerefimi korumuyor, benim haysiyetimi korumuyor, benim çocuklarımı korumuyor,

benim kendimi korumuyor. Demokrasi denilen devlet biçimi, benim hiç-bir şeyimi korumuyor. Aklımı korumuyor, namusumu korunmuyor, şere-fimi korumuyor, dinimi korumuyor, benim haysiyetimi korumuyor, benim şerefimi korumuyor, benim çocuklarımı korunmuyor, düşünsenize. Ya be-nim çocuğum okula gidiyor, ordaki sınıf arkadaşlarının önünde, onların önünde düştüğü konumu düşünün. Korumuyor benim çocuklarımı. Beni korumuyor. Ondan sonra diyorlar ki; Mustafa Özbağ demokrasi düşmanı. Ya kardeşim, benim yaşadığımı yaşamıyorsun ki sen, sen benim gibi koru-masız değilsin ki. Adam bana istediğini orada söylüyor, benim hakkımı hu-kukumu koruyacak hiçbir şey yok, İslam hukuku yok çünkü. Bakın, adam istediği yalan haberi yapabiliyor ülkede, senin hakkını koruyan yok. Adam medyada senin hakkında istediğini yazıyor. Yarın senin çocuğun okula gi-decek, senin çocuğunun yanında da sosyal medyanın içerisinde dolaşıyor herkes ve senin çocuğuna “Baban bu mu?” dediğinde senin çocuğunu ko-ruyacak bir şey yok. Senin arkadaşını, senin kardeşini, senin akrabalarını koruyacak bir kimse yok. Düşünebiliyor musun? Özbağ soy ismi, ne kadar varsa hepsi lekelendi, onlarca. Kim koruyacak? Yok koruyan. Neden? Top-lumlar değişiyor, toplumlar değişirken algılar değişiyor, teknoloji değişiyor, bunlara yetişecek içtihad yok. Zaten o global sistem bunlara içtihad edilme-sini istemiyor. Dileyen dilediğini söylesin, dilediğini istediği gibi karalasın. Onlar birbirleriyle uğraşırken biz 2 bin tane büyük şirket dünyayı sömüre-lim, dertleri bu. Bugün ülkede medyayla alakalı bir kısıtlayıcı düzenleme olsa dünya ayağa kalkar, bunlar demokrasiden çıkıyorlar diye. Sosyal medyayla alakalı bir şey yapamazsınız, medyayla alakalı bir şey yapamazsınız, dileyen dilediği gibi hakaret ediyor mu? Evet. Bir sürü sahte hesap aç, bir sürü sahte hesaptan istediğine hakaret et, kapat. Mehmet Emin boyna dilekçe hazırlı-yor, gönderiyor, gelen cevap şu: Böyle bir hesaba ulaşılamamıştır. Adam ha-karet ettiğiyle kaldı. Bir de gidiyorsun karakola. “Mustafa Özbağ?” “Evet.” “Şikayetiniz vardı.” “Evet.” “Ne oldu?” “Bu adam bana sosyal medyada Twit-ter üzerinden bana hakaret etti, bana küfür etti, yazdı.” Diyor ki: “Bunun sahibini bul, gel bana, bu hesabın sahibini bana bul.” diyor bana. Diyorum ya: “Ben devlet miyim, ben bu adamı nereden bulayım?” Ben bu adamı ara-maya kalksam bu adam beni zaten şikâyet etse “bu adam beni vurmak için mi aradı, öldürmek için mi aradı?” tehdit unsuru olup adamı tehdit etmek-ten içeri gireceğim. Hoş, hiçkimseyi tehdit etmediğim halde dün de içerdey-dim de… Öyle dediler ya, adam içeri alınmış dedi. Adama bir şey diyebil-dik mi? Hayır. Adam bugün sabahleyin mutlu mesut bir şekilde yatağından

224 | Çağdaş Siyasal İslam

kımıl kımıl, yumoş yumoş kalktı mı? Kalktı, gerindi böyle, oh dedi ya, Mus-tafa Özbağ’dan intikamımı aldım, dedi. Böyle bir şey yaptım, dedi ortalığı karıştırdım, dedi mi? Dedi. Demiştir.

Evet, toplumlar değişiyor. Değişen toplumlara içtihad gerekiyor, hem si-yasi olarak hem dini olarak hem de dünyevi olarak. Bu içtihadlar yetişiyor mu İslam dünyasında? Hayır. Devam ediyoruz.

Kavramlar değişiyor, bu kavramlar değiştikçe biz bu kavramlara karşı-lık herhangi bir içtihad geliştirebiliyor muyuz? Hayır. İşte İslam ne böyle il-kesizlik tanır; -bunlar ilkesizlik çünkü- İslam böyle ilkesizliğe, böyle kanun-suzluğa, böyle kuralsızlığa karşıdır; ne de bunu kabul eder. Bakın, burası çok önemlidir. İslam bunu istemez ama bunu kabul de etmez, bununla mücadele eder, bununla savaşır, bununla cihad eder ve İslam kendi öz değerini orta yere koyar. İslam bu ilkesizliğe, bu kuralsızlığa, bu kuramsızlığa, bu başıboşluğa, bu heva ve hevese, bu deccaliyete, bu şeytaniyete kendi öz değerlerinden ku-rallar manzumesi ortaya koyar. Bir kural koyar, İslam hiçbir zaman kuralsız değildir ve bu kuralları tayin neden birinci derecede Allah’tır. Bu kurallar da heva hevesten değildir. Bu kurallar manzumesi heva ve hevesten değil-dir. Bu kurallar manzumesinin birinci derecede kural koyan Allah’tır. Al-lah’a itaat edin. İkinci derecede kural koyan, onun yaşanması, o kuralın te-celliyatını gördüğümüz Hazreti Peygamber’dir sallallahu aleyhi ve sellem. O zaman bu değerler, İslam’ın bu değerler manzumesi, bu kurallar manzumesi Kur’an ve sünnetle sabittir. Heva ve hevese değil ve Kur’an’la sünnetle sabit olan şey toplumların değişmesi ile değişmez, kavram ve kurallarının değiş-mesiyle değişmez. O nassla sabittir, yani Kur’an ve sünnetle sabittir. Bu bir il-kesizlik değildir, bu doğru ilkedir. Ne zaman, hangi ilkenin değişeceğini bil-mediğiniz bir kanun maddeleri ile, değişmeyeceğini mukim olarak kalacak olan kanun maddeleri ile yönetilir İslam. Yani dün haksız yere adam öldür-menin cezası müebbet iken veya idam iken bugün muhabbete çevrilmez, er-tesi gün elli yıla düşmez, ertesi sene “Ya biz bu insanlara haksız yere adam öl-dürmekten dolayı fazla ceza veriyoruz.” otuz yıla inmez. Bu kadimdir, haksız yere bir kimse bir kimseyi öldürürse karşılığı ölümdür. İkinci karşılığı diyet-tir ki ölen kimsenin varisleriyle alakalıdır. Üçüncüsü aftır, eyvallah ama onu devlet değildir affeden, ya? Varisleri affeder. Kural budur,değişmez. Dünya değişti işte; tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan sa-nayisiz topluma, sanayisiz toplumdan heva heves toplumuna geçti; kuralları da değiştirelim. İslam böyle değildir. O yüzden İslam’ın bu kendi içerisinde koymuş olduğu Kur’an ve sünnetle alakalı bu kanun ve kaidelere, kurallara uymayanların İslam’da terminolojisi de bellidir, o nedir: Kafirdir. Termino-loji böyledir. İslamın koymuş olduğu kural ve kanunlara uymayan kimsenin

İslam’daki yeri kafirdir. Evet. Siz ayet-i kerimeye karşı çıkıyorsanız kafirsiniz; İslam terminolojisi bellidir ve o topluluk yani, Kur’an ve sünnete uymayan o topluluk İslam toplumu değildir. O topluluk İslam toplumu değildir, İslam’da bu da bellidir. Siz nassla belli olan, Kur’an ve sünnetle belli olan kural ve ka-nunlara uymayan bir topluluk İslam toplumu değildir. Müslüman’sa cahil bir topluluktur, cahildir. Cahil. Bugünkü İslam dünyasının durduğu nokta gibi. Bugün İslam dünyası cahili bir topluluktur, büyük bir çoğunluğu. Se-bep? Çünkü kendi dininin kural ve kuramlarını bilmez, bilen de uyumaz, cahil bir topluluktur, karşı çıkarsa kafir bir topluluktur. İslam kural ve ku-ramlarına uymayan bir topluluk Müslüman ise cahildir, inkar ederse kafir bir topluluk olur. Çünkü bu topluluk birtakım insanlara Allah’ın belirlemiş olduğu değer, ölçü, düşünüş, ahlak, düzen ve kurumlara dair Allah’ın belir-lediği ölçülerin dışında kalan, Allah’ın belirlediği ölçülerin dışında bir hü-küm koyar. Bunlar bunun adına da demokrasi derler. Bunun adına bir sürü isim koyabilirsiniz. O yüzden İslam nettir bu konuda. Ya Kur’an ve sünne-tin koymuş olduğu kuram ve hukuklara uyarsınız, uyarsanız İslam toplumu olursunuz, devletse İslam devleti olur, uymazsa o devlet İslam devleti olmaz, kafir bir devlet olur. Uymazsa o toplum karşı gelirse inkar ederse kafir bir toplum olur. Kabul ediyor ama işlemiyor, yerine getirmiyor, o zaman cahil bir toplum olur ve İslam bu konuda nettir. Ya bir şey İslamidir ya da İslami değildir, ortası yoktur bu konuda.

Şimdi buradan “siyasi hakimiyetin kaynağını teoride halka dayandır-masına rağmen” diye bir söz var ya burada, bununla alakalı. Halka dayan-dırması, burada hakimiyet anlayışı çıkar; İslam’da hakimiyet. Veyahut da hakimiyet türleri çıkar orta yere. Nedir bu? Demokratik hakimiyet anlayışı. Bugün dünya üzerinde bizi aldattıkları yer ne? Demokratik hakimiyet anla-yışı, öyle değil mi? Bunun çıkış noktası ne? Halkın sesi, hakkın sesidir. Böyle bir yutturmacayla çıkmışlar bizim önümüze, yani İslam’ın önüne bununla çıkmışlar. Ne diyorlar? Halkın sesi hakkın sesidir. Hiçbir zaman olmamış-tır ve halk eğitildiği kadar, eğitimi kadar bilir. Siz bir toplumu eğitmezseniz ne bilir o insanlar? Hiçbir şey bilmez. Hiçbir şey bilmeyen hakkın sesi ola-bilir mi? Cahil bir insan hakkın sesi olabilir mi? Bu demokrasiyi savunan-lar dahi. Ben bu konuda küçük bir araştırma yaptım, öyle boş gelmedim bu-raya. Demokrasiyi savunan en katı demokrasiciler dahi, demokrasinin tam anlamını açıklayamıyorlar hiçbir kimse. Demokrasi eşittir şu, böyle bir açık-lama yok. JJ Rousseau bile demokrasiyi bize anlatamıyor. Baktım, JJ Rous-seau’yu dahi araştırdım ve kendi kendime dedim ki ya, demokrasiyi bu nok-tada en katı savunanlardan birisi JJ Rousseau, o bile demokrasiyi anlatamamış, dedim ya kendimce. Anlatamamış, bence anlatamamış. Zaten

226 | Çağdaş Siyasal İslam

anlatamadığına dair herkes hemfikir, yani sadece ben değilim. Başka bu ko-nuda kafa yoran, bu konuda düşünce ile alakalı düşünmekten beyni çatlayan insanlar dahi demokrasi eşittir, şudur, diyememişler. İşin en acı tarafı bu ve bizde anayasa maddesi: Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir cumhuriyet. Demokrasinin ne anlamı olduğu yok tarif edemiyor, laikliğin tarif edilme-diği gibi demokrasinin de tarifi yok. “Demokrasi şudur.” yok. Demokrasinin çıktığı ülkelerde dahi demokrasinin tarifi yok zaten. O zaman ne oldu? De-mokrasi heva ve heves oldu, Hazreti Ömer’in helvadan yaptığı put oldu. Ben demokrasiyi Hazreti Ömer Efendi’mizin tabiriyle helvadan put olarak görü-yorum. Hani Hazreti Ömer Efendi’miz diyor ya: “Biz helvadan putlar yapar-dık, karnımız acıkınca da yerdik.” Karnı acıkılınca yenilen helvadan put, de-mokrasi. Ben o yüzden diyorum, ben demokrat değilim. Ben o yüzden diyorum, benim demokrasiyle hiçbir bağım yok, ben Kur’an ve sünnete iman etmiş bir Müslümanım. Ben ne demokratım ne de demokrasiyi savunanlar-dan birisiyim, olmak zorunda da değilim zaten. Ben laik de değilim; açık açık, net söylüyorum bunları. Saklım, gizlim yok; ortadayım. Ve bana der-lerse ki; neden sen demokrasiye karşısın demokrat değilsin? Diyeceğim ki; anayasada demokrasiyi tarif edin, bilelim ne olduğunu ve diyeceğim ki; laik değilim, evet laikliği tarif edin anayasada, laiklik ne bileyim. Biz laikliği ön-ceden din ve devlet işlerinin ayrılması olarak okuduk, nerde? Ortaokulda, li-sede. Lise de okumadık, lise meslek lisesi bizim, sanayi gibiydi. Lisede ders ne, kitap ne, defterler ne, sanayi gibiydi. Meslek liseleri hala da aynı mı bil-miyorum da bizim zamanımızda öyleydi. Zilahla gidip silahla çıkıyorduk, sıkıntı yoktu. Tire Endüstri Meslek Lisesi öyleydi, bildiğiniz sanayiydi ya. Sa-nayi daha iyiydi belki de o zamanlar. Şimdi bize öğretilen yani o kadar öğ-rendik zaten, başka bir şey yok. Ama buradaki demokrasinin anlamı yok çünkü. Herkese göre bir demokrasi anlamı var. O yüzden hakimiyet gibi bir kavram, hakimiyet, bizim Millet Meclisinde yazıyor ya hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Tabi, siz bir ihtilal yapar bir anayasa yaparsanız, ondan sonra o anayasayı da halk oylamasına sunarsınız, %98 anayasa halk oylama-sında çıktı, dersiniz, işte oldu hakimiyet kayıtsız şartsız milletin. Eşcinsel-liğe bu millet müsaade eder mi, kayıtsız şartsız milletinse değil mi? Ama elli yıl sonra edebilir. Bu cehalet devam ederse elli yıl sonra edebilir. O yüzden hakimiyet ve halk. Halk dediğiniz kimse de aslında birbirleriyle ortak yön-leri az olan, kültür farkı var, dil farkı var, din farkı var, anlayış farkı var, ba-kış açısı var, görüş açısı var, yaşam tarzı var, yaşam standardı var. Evet, çok az sayıda insanlar birbirleriyle ortak değerler manzumesinde buluşabilir. Za-ten o kitle de büyümeye başlayınca hemen böyle herkes kafasını kaldırır. Bu-rada ne oluyor, neden çoğalıyorlar bunlar? Aynı anlayışta olmaları lazım,

çatışmaları lazım, eğer aynı anlayışta büyüyorlarsa bölüp parçalamamız la-zım. Risalecilerin üçe, dörde bölündüğü gibi. Refah Partililerin üçe, dörde bölündüğü gibi. Ehl-i sufinin bir sürü parçaya bölündüğü gibi. Aynı yerde olmaz o topluluk, büyümemesi lazım, parçalanması lazım. O yüzden demok-rasilerde asıl olan şey; hakimiyetin halkta olması lazım, öyle değil mi? Yani hakimiyet halk olacak, halk yönlendirecek ve yönetecek, bunun da olması için ne demişler? Demişler ki; bir parlamento kuralım, parlamento aracılı-ğıyla halk devleti yönetsin, öyle değil mi? İyi, parlamento sizden mi oluşu-yor? Hayır. Parlamentoya gidecek olan milletvekillerini önce kim seçiyor? Partiler seçiyor, öyle değil mi? Partilerin seçtiklerini sizin önünüze koyuyor-lar değil mi? Sizin kendi seçtiklerinizi değil. Siz seçemezsiniz çünkü, siz bi-lemezsiniz. Sebep? Siz cahilsiniz; kimi milletvekili yapacağınızı, kimi bele-diye başkanı yapacağınızı bilemezsiniz. En ideal seçim nerede var biliyor musunuz? Köy muhtarlığında. En demokratik seçim köy muhtarlığı, en ideal seçim köy muhtarlığı, köy muhtarlığının haricinde hiçbir seçim ideal seçim değil. Hiçbir seçim. Muhtar bir partisi yok bildiğim kadarıyla. Var mı muh-tar? Yok. Kaç tane karşına aday çıktı? İki tane aday çıktı karşına, değil mi? İki tane aday çıktı. En yakın rakibine kaç fark attın? Üç yüz. Kaç seçmen var? Üç yüz yetmiş. Üç yüz yetmiş seçmen var, en yakın rakibine kaç fark attın diyorum, “Üç yüz.” diyor. Yetmiş kişi mi kaldı ordan daha sana dev-şirmek için? O yetmiş kişiye özel toplantı yap bence, ne istiyorsunuz, de. Bir dahaki seçimlerde üç yüz yetmişini de al,inşallah. Bakın, bu aslında en ideal seçim, sebep? Buraya muhtar sen olacaksın, sen aday olacaksın diyen yok. Hoş, ona diyen oldu da muhtarlık açısından söylüyorum. O olmayacaktı, ben ona dedim, tamam burada muhtar ol, dedim sen. Geldi İğdirlilerden bir he-yet, dediler ki; söyledik, olmuyor, kabul etmiyor boyna. Dediler, sen söyle. Ne için işte? Muhtarlığı kabul etsin. Dedim, niye kabul etmiyorsun? Dedi ki; anam darılır, abim istemez falan. Öyle oldu değil mi? Dedim, ya boş ver, on-lar ileri görmüyorlar, sen muhtar ol, dedim. Bir tane muhtarımız var elham-dülillah. Şimdi en ideal seçim muhtarlıkta aslında. Bu noktada o zaman de-mokrasi olarak hakimiyetin halkta olması bugüne kadar oluşmuş bir şey değil, yani parlamentoyu oluşturan milletvekilleri ne yazık ki halkın kendi seçtiği milletvekilleri değil. Seçilenlerin tasdik edildiği milletvekilleri, evet. Şimdi öyle olunca tabi parlamento, ülkenin en yüksek ve mutlak iktidarı ola-rak nitelendiriliyor ama milletin iktidarı -ben kendimce- milletin iktidarı ve hakimiyeti olarak ben görmüyorum. Ben şunu soruyorum, hani hakimiyet halkındı, diyorum, hani demokraside halk hakimdi? O zaman her ülkeye göre demokrasi değişti, her topluma göre demokrasi değişti, her hükümete göre demokrasi değişti. Bizde padişahlık demokrasiye aykırıydı, İngiltere’de

228 | Çağdaş Siyasal İslam

kraliçe demokrasiye aykırı değil. Padişahlığı savunduğum için söylemiyo-rum. Bizde padişahlık demokrasiye aykırı, Belçika’da kral var, İsviçre’de kral var, Danimarka’da kral var, Hollanda’da kral var, Avrupa’nın büyük bir ço-ğunluğu krallık. İspanyada kral var. Avrupa krallıklarla yönetilen bir ülke-ler topluluğu. Onların demokrasilerinde bir yanlışlık yok ama bizde Osmanlı olunca demokraside yanlışlık var. Buna partisel olarak bakmayın, Ameri-ka’da başkanlık sistemi var, Rusya’da başkanlık sistemi var, demokrasi var. Ülkeye başkanlık sistemi geldi, demokrasi biz de gitti. Bu demokrasi bize bir geliyor, bir gidiyor, bir geliyor, bir gidiyor. Durmuyor durduğu yerde demok-rasi bizde. Sadece bizde değil ama başka yerlerde de durmuyor. Mısır’da da durmadı. Mısır’da seçimle geldi Mursi, darbeyle gitti. Bir de milletin önünde öldürdüler adamı, katlettiler göz göre göre. Verdiler ilacı, şu saat şu dakikada ölecek, ona göre dozajını da verdiler, adamı herkesin önünde mahkeme so-nunda öldürdüler. Dediler ki; dersinizi alın, biz istediğimizi böyle öldürürüz. Olmadı. O yüzden demokrasi, Batı siyaset tarihinde özel bir geçmişi var ama Batının kendi tarihi birikiminin sonucunda oluşan bir şey. Bir İslam ülke-sinde uyar mı uymaz mı, bir Anadolu ülkesinde uyar mı uymaz mı, bir Su-riye’de veyahut da Suudi Arabistan’da uyar mı uymaz mı? Fas, Tunus, Ceza-yir uyar mı uymaz mı? Öyle mi olması lazım, hani nerede Batı demokrasisi? Yok. Batının kendi içerisinde de yok. Bir ara hani Viyana’nın olduğu yer, Avustralya mı Avusturya mı? Avustralya? Avusturya. Avusturya’da bir adam seçilmişti başbakan, adama başbakanlık vermediler. Öyle değil mi, hani de-mokrasi vardı? Avrupa’da da demokrasi yok.

Demokrasi bütün toplulukların kendilerine göre değişken bir şey. Öyle olunca bizi de şöyle bağlamaya çalışıyorlar: “İslam’la demokrasi bağdaşır.” Nerden hükmettin bunu? Akaid imamı mısın? Hayır. Fıkıh imamı mısın? Hayır. Hadis imamı mısın? Hayır. Nereden birleştirdin kardeşim sen demok-rasiyle İslam’ı? Sen din koyucu Allah mısın? Sen peygamber misin, demok-rasiyle bağdaştırdın? Veya sosyalizmle bağdaştırdın veyahut da komünizmle bağdaştırdın veya kapitalizmle bağdaştırdın, sadece demokrasi değil. Sen ne ile neyi bağdaştırıyorsun? Birisi ilahi sistem, Allah’ın koymuş olduğu kural-lar ve kanunlar, diğeri insanların kendi tecrübeleri ile kendi heva ve hevesle-riyle kendi şeytaniyetleriyle kurdukları bir sistem. Nerden bağdaştırdın kar-deşim sen bunu? Kim bağdaştırdı bunu sana? Bu fetvayı nerden aldın sen? Kim söylüyor bunu bize? Siyasetçiler söylüyor. Kim söylüyor bize? Sosyolog-lar söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Toplumu kendince böyle değiştirecek, dönüştürecek olanlar söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Kendisini İslami si-yasetçi görenler söylüyor. Kim söylüyor bunu bize? Söyleyeyim mi? Fethul-lah Gülen söylüyor, hatta: “Biz ileri demokrasi isteyen bir topluluğuz.” Daha

ileri bir demokrasi. Neyi kast ettiyse? Allah Allah. Demokrasiye baktığında demokrasi sadece; e milletvekili seçtin, gönderdin. O değil ki. Milletvekili kanun yapıyor orda. Neye göre kanun yaptı, kime göre kanun yaptı, kanun yapma yetkisi kimde? Parlamentoda. Yetmedi, parlamentonun yapmış ol-duğu kanunu bozma yetkisi var, kimde? Başkanda. Nerede? Parlamentonun yapmış olduğu kanunu geri gönderme yetkisi vardı, kimde? Cumhurbaşka-nındaydı. Necdet Sezer habire gönderiyor muydu geriye? Gönderiyordu. En fazla geriye kanun gönderen Necdet Sezer, cumhurbaşkanlarının arasında. Adam anayasa profesörüydü. Adam hayatı boyunca hakimlik yapmış. Kapı-nın önünden almış araba mahkemeye, mahkemeden evine. Yüksek hakim olunca araba değişmiş, korumalar değişmiş, şoför değişmiş, lojman değiş-miş. Kapının önünden hakimlik yaptığı yere, oradan eve. Aç mı var, açık mı var, meydanda olan var mı, çadırda mı kalıyor, köprünün altında mı kalı-yor, memlekette sarhoşlar neden sarhoş, neden uyuşturucu artıyor? Adamın bundan haber var mı? Yok. Ne oldu adam? Cumhurbaşkanı oldu. Bu nok-tada sadece biz milletvekili seçmiyoruz. Bizim seçtiğimiz milletvekilleri ve-yahut da bizim seçilmiş, onayladığımız milletvekilleri öyle söyleyeyim, seç-tiğimiz değil. Hani diyorlar ya; “demokrasi.” Yok kardeşim beş tane parti başkanı listeleri hazırlıyor, sizin önünüze koyuyor. Senin en çok sevdiğin, methettiğin adam onuncu sıraya konulabilir; hiç sevmediğiniz bir adam da birinci sıraya konulabilir. Siz de bizim partimiz deyip gidip oy atıyorsunuz örnek. Sizin seçiminiz değil. Ben bazen diyorum ya; ön seçim yapsalar bi-rinci sıra aday olurum. İddia ediyorum, evet. Bursa’daki belediye başkanları dahil, milletvekilleri dahil, ön seçim olsa en fazla oy ben alırım. Bakın ha milletvekili falan olacağım, düşünmeyin. Öyle bir derdim yok, öyle bir şe-yim yok, Allah muhafaza eylesin.

O yüzden yeri geldiğinde o kimseler kanun yapacaklar mı? Evet. yapmış oldukları kanunlar Kur’an ve sünnete uygun olacak mı? Hayır. Laf sırası ge-lince %90’ı Müslüman olan bir ülkede İslam’ın kural ve kuramlarına aykırı kanunlar meclisten geçer mi? Evet. Hani halkın meclisiydi? Hani halk kendi kendini yönetiyordu? Evet. Ama İslam dairesinde hüküm Allah’ındır. Sizin kurmuş olduğunuz şûra Allah’ın hükmünün dışına çıkamaz, bunun dışında bir kanun maddesi de yürürlüğe koyamaz ve İslam’ın açıkça hükmü, yasayı koyduğu şeylerde milletvekillerinin yasama yetkisi yoktur. Demokrasiyle bağ-daştı mı? Hayır. Günümüzde demokrasi -hakkınızı helal edin benim gör-düğüm bunlar, tespitlerim- bugün demokrasi kayıtsız şartsız parti politika-larını savunma haline gelmiş. Yani böyle bir parti hizipçiliğine bürünmüş. Eğer sizin partiniz bir şeyi yaparsa doğru, sizin partiniz bir şeyi yapmazsa başka bir parti bunu öneri olarak koyarsa yanlış oluyor. Böyle olunca parti

230 | Çağdaş Siyasal İslam

perestlik çıkıyor ortaya yere veya şahıs perestlik çıkıyor orta yere, demokra-silerde çıkıyor bu, şahıs perest oluyoruz, bir şeyci oluyoruz, adına ne derse-niz deyin siz, anlayın. O’ycu olmazsanız demokrat değilsiniz. Örnekleyece-ğim yine, tırnak içerisinde, hangi partiyi kurarsanız kurun, Atatürk ilke ve inkılapları dairesinde bir parti kurmakla yükümlüsünüz. Eğer parti prog-ramınızda Atatürk ilke ve inkılapları olmazsa partiniz kapatılır. Demokrasi budur veya mevcut Türkiye Cumhuriyeti anayasasına aykırı bir parti kura-mazsınız, anayasa suçu işlersiniz, partiniz kapatılır, ceza alırsınız. Yani mev-cut anayasanın hükümlerinin içerisinde bir parti kurar, mevcut anayasanın içerisinde Atatürk ilke ve inkılaplarına yönelik olduğundan dolayı bununda dışına çıkamazsınız ve siz herhangi bir parti toplantısında Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı bir şey konuşursanız, suç unsuru işlemiş olursunuz ve-yahut da herhangi bir toplantıda siz Türkiye Cumhuriyeti Devleti anayasa-sının dışına çıkarsanız, yine suç işlemiş olursunuz, anayasal suçtur. Demok-rasi mi bu? Ama Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sağlığında Müseylimetülkezzâb kendi peygamberliğini ilan etmiştir. Haz-reti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; kendisinin karşısında peygamberlik ilan eden kimseyi katletmemiş, ona savaş açmamıştır ama siz yaşadığınız hangi toplumda olursanız olun bugün Almanya’da da olsanız Almanya anayasasına bağlı olup partinizi öyle kurmanız gerekiyor. İşte de-mokrasi bu. Bütün dünya üzerindeki demokrasi partilerin kendi tüzükleri-nin içerisinde kalmıştır, parti demokrasisi vardır. Amerika’da demokratlar bir tarafta karşısında ne vardı? Cumhuriyetçiler bir tarafta. Aynı şey. Zaten her yerde Amerikan modeli vardır, iki kutupta birleşirler. Türkiye’de de iki kutup birleşti, ittifaklar oluştu, bir tarafta cumhur ittifakı, öbür tarafta mil-let ittifakı. Cumhurla milletin arasında mana olarak bir fark yok. Cumhur demek, millet demek toplu olan yer, bir fark yok. Ama isim, kelime lafız ola-rak farklı ya o yüzden bizim insanımız da “cumhur ittifakı-millet ittifakı” farklı bir şey zannediyor kelime olarak. Allah bizi affetsin. Parti programla-rına karşı çıkmak da mümkün değildir. Siz herhangi bir partinin içerisinde parti programına karşı çıkamazsınız. O partiye girdiğiniz anda parti prog-ramını kabul ettiniz din gibi. İslam dinine girdiniz, İslamın bütün kural ve kuramlarını kabul ettiniz. X partiye girdiniz, partinin bütün tüzüğünü ka-bul ettiniz, kuram ve kurallara uydunuz oysa Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanlara başka bir şekilde öğüt veriyor, diyor ki: “Siz-den biriniz: Biz insanlarla birlikte hareket edeceğiz, onlar iyilik yaparsa yaparız, kötülük yaparlarsa onu da işleriz, demesin. Fakat insanlar iyi-likte bulunurlarsa iyilik yapmaya, kötülük işlerlerse zulmetmemeye ken-dinizi alıştırınız.” Hazreti Peygamber diyor ki; bir topluluk iyilik yaparsa

Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, İcâzet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı