Türk toplumu tarihsel süreçte İslamlık gelişiminin ana yapısına göre üç içerik dilimine ayrılabilir. Bunlardan her birinin kendine özgü sos-yolojik yapısı vardır. Bu dilimlerden biri Kur’an’da yansıyan monote-izm, İslam dinine özgü olan ana görüştür. Kişinin yaşamındaki anlamı, Müslüman dindarlığında kendini gösteren ahlaktır.
Orta çağ İslamlığında ve İslamlığın Türk döneminde bunun yüksel-diği üst dizey tarikat tasavvufu olmuştur. Tarikat kurumu, Müslüman halkın düşünsel ve dinsel davranışlarına yansıyan bir araç haline gel-miştir. Tarikat, ruhsal yaşamın çeşitliliğiyle şeriatın gereği olan tekdü-zeleşmiş cami Müslümanlığından daha zengin daha derin bir yapıydı.
İkinci içerik şeriat dilimiyle tanıdığımız dilimdir. Şeriat, fakih de-nilen kişilerin geliştirdiği toplumsal eylemlerin normatif sistematiğidir. Fakihlerin sistemlerini İslamlığın doktrin ilkeleri olduğuna inanılan il-kelerden yani ilk Müslümanların eylemlerinden yararlanarak geliştir-diklerine inanılır.
Ne var ki bunun tek bir biçimde olmayıp baştan fıkıh okullarına ay-rılması bu kuralları ve dayanakları olan teorilerin Kur’an’dan çıkma-dığını gösterir. Bu okullardan herhangi birine bağlı bir kişinin şeriat kurallarının ne olduğunu bilmesi fıkıh okulunun geliştirdiği kuralları halk arasında bilinme derecesine bağlıdır. Bu bilgiler alanı daha çok bi-çimselleşmiş ibadet, hukuk ve gelenek kurallarını kapsar. Bunda, Hris-tiyanlıkta görülen “kilise kurulu” ya da herhangi başka çeşit bir “top-lumsal birim” yoktur.
Şeriatın bu diliminin bir iki özelliği, kurallarının gerçek yaşamda fıkıh bilginlerinin yapıtlarında açılanmış kurallara tüm uyumlulukla saptanmaması bütün Müslümanların hepsine uygulanan bir medeni
kanun biçiminde kurallaştırılmamasıdır. Temeldeki bilim yalnız hukuk bilginlerinin, hukuk hocalarının, hukuk yazarlarının eylemleri sistem-leştiren kitaplarında yazılı olan bilimdir.
Bu hukuk gerçek uygulamada şeriatın genel inançlar içeriğine uyumlu olmakla beraber “şeriat gereği” ile “fıkıh gereği” arasına bir boşluk bir ayrılık söz konusudur.
İki uç arasındaki sınırlar, olumlu olumsuz eylemler sistematiğinin çizgileri, tarih boyunca genişleme ya da daralma değişiklikleri göster-miştir. Demek ki kuralların çoğu dinin değil şeriatla onun teori kay-nağı olan fıkhın “doğru yanlış” cetvelindeki eylemler bilimi gerçek ya-şam ile siyasal çerçeve içindeki karşılaşmalarına göre uygulanmıştır. Bu sosyolojik sonuç İslamlıkta “din” denen şeyi “dogma” sanan sıkı Müs-lümanla, İslam’ı kitaplardan öğrenen oryantalistlerin inancına uyma-yan bir sonuçtur.
Şimdi üçüncü içerik dilimine gelelim: İslam tarihinde gözüken dev-letlerin yasal yapı biçimi. İslamlık, Hristiyanlıktan farklı olarak bir ki-lise dini olmamıştır, bir devlet dini olmuştur. Yukarıdaki içerik dilimle-rinin ikisi dediğim iki işlevi görür. Ne var ki İslamlık sadece o iki dilim değildir.
Müslüman halk birimlerinin çoğu devletleşme olanağı bulmuştur. Hatta çoğu kez ya bir tarikat biriminden ya da fıkıh kurallarını uygu-lama gücünden yoksun olan aile, kabile, kent gibi birimlerden devlet-ler doğmuştur. Özellikle Türkler arasında.
Hiçbir İslam kaynağında yalnız İslamlığa özgü olan bir devlet biçi-minin ne olduğu bildirilmemiştir. Devlet bir teokrasi mi olacak; bir mo-narşi, bir demokrasi, bir cumhuriyet mi olacak? Bir din adamı ya da bir savaş adamının diktatörlüğü mü olacak? Bu soruların hiçbirine, kay-nakların hiçbirine konmuş bir kural yoktur. NİYAZİ BERKES (TEOK-RASİ VE LAİKLİK)
Konuyu bitireyim dedim ilk önce. Ondan sonra inşaallah madde madde yine kendimizce bu onuncu sayfanın sonuna kadar konu parçalanmasın diye, konu bitsin diye bekledim.
Evet. Şimdi tabi bu söz konusu olan Niyazi Berkes’in tespitleri kendince. Bu çalışmaları yapan insanların, bu çalışmaları yapan kimselerin; kendi ba-kış açıları, durdukları nokta, siyasi inançları, dini inançları, devlet inançları,
88 | Çağdaş Siyasal İslam
sokak inançları, yetiştikleri kültür bu incelemeleri hep etkileyen şeylerdir. İn-sanlar bulundukları toplumda, bulundukları kültürde; bulundukları coğraf-yaya göre kendilerince bir kültürleri, kendilerince bir bilgileri, inançları ge-lişir. Niyazi Berkes’inde bu kendince tespitleri.
1- Ben genel olarak İslam’ı Orta Çağ İslam’ı, İleri Çağ veya bir önceki çağ İslam’ı olarak nitelendirmiyorum. Bunu böyle nitelendirmemiz bizi bu-gün için doğru bir düşünceye, doğru bir anlayışa götürmez. İslam genel an-lamda Adem’den itibaren devam eden bir dindir. Muhammedî anlamda bin dört yüz yıldan beri devam eden bir dindir. Bu dinin kendi içerisinde ya-şadığı coğrafyada, yaşadığı siyasi devlet yapılanmalarında, yaşadığı kültür-lerde kendince bir yaşam tarzı, yaşam alanı, bir medeniyeti oluşmuştur. O yüzden dini; çağlara bölmek, zamanlara bölmek ve onları öyle eşleştirmek veya öyle bakmak bugün için bizim konuştuğumuz Batılların siyasal İslam dediği veyahut da Doğuluların siyasal İslam olarak gördüğü, İslam’ın siyasal-lığı mı var siyasal olmayanı mı var veyahut da terörizmi var mı yok mu bu-gün için bakmamız lazım. Bütün dinlerin kendi içerisinde bir fıkıh ölçüsü vardır; kanunu, hukuku vardır ve bütün dinlerin kendi içerisinde bir de az önce bahsettiği tasavvuf bölümü vardır ve bütün dinlerin kendi içerisinde bir de devlete dayandırılması, devletle iletişimi vardır. Bütün dinler için geçerli-dir bu. Şimdi biz dini meselelere bakarken, dine bakarken dine bakacaksak din Kur’an ve sünnettir. Senin dine nasıl baktığın mı önemli dinin sana na-sıl baktığı mı önemli? Dinin devlete nasıl baktığı mı önemli, devletin dine nasıl baktığı mı önemli? İslam kendince bütün ilişkilerini vahye dayandırır, Kur’an ve sünnete dayandırır. Siz İslam noktasında bir şeye bakarken vahye dayanmanız gerekir. Vahye dayandığınız müddetçe siz doğru yolda olursu-nuz. O zaman İslam’ın içerisinde şer’i ahkam vardır, şer’i ahkamın kendi içerisinde kuram ve kuralları vardır, kendi içerisinde bu kuram ve kurallara uyduğu müddetçe bu farklı görüş ve düşüncelerin çıkması bir zenginliktir. Bunun içerisinde bir medeni kanun yok. Var ya burada hani : bir medeni kanun oluşmamıştır, diyor. Doğru değil. Sebep: Osmanlı Devleti altı yüz yıl boyunca devletlik yapmış, elinde bir Medeni Kanun var. İyi veya kötü altı yüz yıl boyunca o Medeni Kanun genişleyerekten, derinleşerekten halka ce-vap vermiş. Müslüman tebaaya cevap vermiş. O yüzden biz Medeni Kanun dediğimizde, Avrupa’dan bakaraktan konuştuğumuzda farklı bir şey çıkar önümüze. Bakın, farklı bir şey çıkar. İsmi medeni olan her şey medeni de-ğildir. Biz Avrupa’dan örneğin evlilikle alakalı komple hukuku almışız, hala da alıyoruz. Bize söylenen ne? Çağdaş hukuk öyle değil mi? Çağdaş hukuk. Şimdi burada hangi erkek bu çağdaşlığı kabul eder? Türk toplumunun hangi dilimi şimdi anlatacak olduğum çağdaşlığı kabul eder? Bayan mahkemeye
müracaat etse dese ki: “Kocamın beni dövme tehlikesi var, o yüzden evden uzaklaştırma istiyorum.” dese ve devlet kocayı evden uzaklaştırsa ve kadın sevgilisini eve alsa erkek hiçbir şey yapamaz. Yeni İstanbul Sözleşmesi, çağdaş hukuk. Daha ilerisini söyleyeyim mi? Geçen gün paylaştım bunu twitterda. Kadın diyor, gitse müracaat etse hâkime. Dese ki: “Akşama eve benim sev-gilim gelecek, geldiğinde de adam benim kocam onu keser, biçer, cinayet iş-ler, o yüzden ben evden uzaklaştırma istiyorum, dese. Hâkime soruyor. “Ne vereceksiniz?” “Uzaklaştırırız.” diyor. Her medeni denilen şey medeni değil-dir, her çağdaş denilen şey çağdaş değildir. Kanunlar insanların aile yapısını korumakla mükelleftir, dağıtmakla değil.
O zaman biz örnek olarak verilen “Medeni Kanunu dahi yok” denildi-ğinde biz neye göre yok, neye göre var diyeceğiz? Biz tüm toplum olarak iki yüz yıldan beri saplantı halinde Batılılaşmanın içerisine giriyoruz ve biz di-nimizi yaşamaya, dinimizi öğrenmeye meylettiğimizde yaftalama şu: Siz İs-lamcısınız, siz dincisiniz, siz şeriatçısınız. Ya bu insanlar iman ettiği dinini öğrenmek istiyor ve yaşamak istiyor. Neden bu fazla büyütülüyor ki? “Siz şe-riat kurallarını istiyorsunuz.” Allah Allah sen ne kuralı istiyorsun? Sen ku-ralsızlık mı istiyorsun? Bir kimse herhangi bir kural istiyor. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti Devletinde bir kural yok mu? Var. Kuralsızlık mı var? Hayır. Ben bir kuralını değiştirmeyi istesem, talep etsem, benim bu hakkım olmu-yor mu? Evet, yani dinin şer’i kısmı yani fıkıh kısmı tu kaka ilan edilecek bir şey değil, o yüzden Orta Çağ İslam’ı veyahut da İleri Çağ İslam’ı olarak değil. Dinin kendi içerisinde oluşmasıyla beraber dinin yan yana yürüyen batıni olarak gördüğümüz tasavvufu da oluşmuş. Bunu Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri meşhur Cibril hadisiyle “İman nedir, İs-lam nedir, ihsan nedir?” sorusuna cevap verirken kendisi vermiş. İman ne-dir? Allah’a, meleklerine, kitaplarına dediğinde bu noktada dinin kendi içeri-sinde imani bir ilim dalı oluşmuş. “İslam nedir?” dediğinde: kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekât vermek dendi-ğinde dinin şeriat bölümü tesis edilmiş. “İhsan nedir?” denildiğinde: “Al-lah’ı görüyormuşçasına yaşamandır.” Göremesen dahi onun senin her daim gördüğünü hissedip de yaşamandır.” demesiyle dinin kalbi boyutu, tasav-vuf boyutu, gönül boyutu çıkmış orta yere. Şimdi iman, İslam, ihsan bu üçü ayrılmaz bir bütün olmuş. O zaman imanı, İslam’ı ihsanı, birbirinden ayırt etmemiz mümkün değil. Dinin devlette bir yol gösterici olması, dinin dev-lete bir kapı aralaması bu sonradan gelen bir şeydir. Ama bizim önümüze ilk önce o lazımmış gibi getiriliyor veyahut da bir kimse imanı, İslam’ı, ihsanı yaşamaya çalışınca hemen ona farklı bir boyutta bakılıyor. O yüzden bun-lar birbirinden kopacak, birbirinden ayrılacak unsurlar değil. Orta yerde bir
90 | Çağdaş Siyasal İslam
din var ise ister Musevilik olsun; ister İsevilik olsun; ister İbrahimilik olsun orta yerde bir din var ise bu dinin üç ana merkezi veyahut da üç ana unsuru, üç ana maddesi olmazsa olmaz. Bugün Hristiyanlığa da gitseniz bu üçü de vardır, bugün Museviliğe de gitseniz bu üçü de vardır. Nasıl Yahudi tarikat-ları var ise nasıl Hristiyan tarikatları var ise aynı şekilde Müslüman tarikat-ları da vardır, bu dinin kendi doğasıdır. Dinin bu kendi doğası. Dindarları bu doğadan uzaklaştırır; dindarları bundan yasaklar; dindarları bu merkez-den, bu minvalden çıkarırsanız onlar dinin emrettiği İslam’ın öngördüğü da-ireden ve minvalden çıkmış olur. Bunu kasıtlı yaparsanız sizin İslam toplu-munun üzerinde başka bir oyun oynandığını, İslam toplumunun üzerinde farklı bir tezgâhın olduğuna inanılır. O zaman bu üçü de kol kola yürümesi gerekir İslam toplumunda. Eğer bu üçü de kol kola yürümüyorsa orada bi-rilerinin başka planları var demektir. O yüzden şeriatı, tarikatı, hakikati bu noktada -tasavvufi terimle bunu söyleyeceksek- birbirinden ayırmak, birbi-rinden ayrıştırmak, birbirinden koparmak mümkün değildir. Biz kalkıp da fıkıh mantalitesini yargılayabiliriz bugün için ama yargıladığımız şey bizim kendi kökümüzü kurutmak olmuş olur. Çok farklı içtihatlar, farklı mezhep-ler insanlar için -hep bunu söylerim- bir kolaylıktır, bir ayrılık şarkısı de-ğildir. O yüzden “Ne var ki bunun tek bir biçimde olmayıp ta baştan fıkıh okullarına ayrılması…” Evet İslam tek bir parçadan oluşmaz, tek bir görüş-ten de oluşmaz. Tek bir parçadan ve görüşten oluşması zaten insanın doğa-sına aykırı bir şeydir. Bakın, insanın doğasına aykırı bir şeydir. İnsan yaşa-mının doğasına aykırıdır, insan aklının doğasına aykırıdır. İnsan düşünen bir varlıktır, insan akleden bir varlıktır. Siz bu insanı tek bir dini görüşe hap-setmeniz demek, onu körleştirmek onu tabiri caizse iğdiş etmektir. O üre-temez hale gelir; o düşünemez hale gelir; farklı bir nokta, farklı bir düzlem bulamaz hale gelir. O, gün geçtikçe yok olmaya mahkumdur. Siz İslam top-lumunu tek bir düşüncenin altında toplayamazsınız, bu mümkün değildir. Bunun mümkün olmadığı zaten insanlık tarihi boyunca görülmüştür. Kim bunu yapmaya kalkarsa çok büyük zorluklarla karşılaşmış ve insanlar baş-larındaki devleti ya kendi elleriyle yıkmak yeniden bir devlet kurmak ya da başlarındaki devletin sistematiğini değiştirmeye çalışmışlardır. Sebep: Çünkü insan doğasına ve aklına aykırı bir şeydir tek tipli olmak, tek bir düşüncede birleşmek. Gaye bir olabilir ama yollar çok farklı olabilir, olmalıdır da za-ten. Bu bir zenginliktir. Bu bir savaşma aracı, bu bir kapışma aracı, bu bir insanların birbirlerine dikte etme, insanların üzerinde hegemonya kurma aracı değildir. Herkes Hanefi olacak, herkes Şâfiî olacak, herkes Maliki ola-cak, herkes Hanbeli olacak, böyle bir kaide kuramazsınız. Hanefi’den şu ola-cak, Hanefi yolundan gidenler herkes İmam-ı Muhammed’e teslim olacak,
böyle bir yol kuramazsınız. Bu İslam’ın kendi doğasına aykırı olduğu gibi insanın da doğasına aykırıdır, dinin de doğasına aykırıdır. İnsanları tek bir yola, tek bir renge, tek bir kıyafete büründürmeye çalışmak hep insanların katliamına sebep olmuştur; bu mümkün değildir. Bunu uğraşmaya çalışan-lar bunu ister din adına yapsınlar, ister laiklik adına yapsınlar, ister devle-tin düzeni ve sistemi adına yapsınlar, ister kapitalizm adına yapsınlar, ister komünizm adına yapsınlar, eninde sonunda bu yıkılmaya mahkumdur. Bu-nun yürümesi mümkün değildir. Aynı şey ehl-i tasavvuf için de geçerlidir. Tek bir tarikatta insanları toplamak, o tarikatın içerisindeki insanları tek bir düşünceye bağlamak, onları tek bir harekete bağlı tutmak, tek bir renge bağlı tutmak, onları tek bir kıyafette bağlı tutmak; dinin, insanın, insan aklının, coğrafyanın ve insanı ilgilendiren her şeye aykırı bir noktadır. Bu hiçbir za-man tarih boyunca tasvip görülmüş bir şey değildir.
O yüzden fıkıhtaki çok renklilik, tasavvuftaki çok renklilik, hakikatteki çok renklilik zenginliktir. Bundan mutluluk duyar insanlar. Burada gaye Al-lah’ı tanımak ve bilmektir. Gaye tektir, hedef birdir amma ve lakin gidilen yollar çoktur. Çok olmalıdır da bundan sıkıntı duyulmamalıdır. Benim ken-dimce tespitim vardır ya, derim ki: “Beytullah’a ihrama girecekseniz yedi ka-pısı vardır.” Beytullah’a gidecek olanları Cenâb-ı Resulullah tek kapıya bağ-lamadıysa, Beytullah’a gidecek olanlar yedi veçheden, yedi kapıdan ihrama girebiliyorlarsa İslam’da da bu zenginlik vardır. O yüzden bu zenginliği yok etmeye çalışmak doğru bir mantık değildir ama siz kendinizce ana hatla-rıyla alakalı örneğin, devlet kendi dairesinde Kur’an ve sünnetten kendisini bir devlet anlayışı olarak kendisini idame ettirerekten bir meselede tek hu-kukluluk sağlayabilir mi? Evet. İnsanlar o devletin bayrağının altında ya-şarken o tek hukukluluğa tabi olmak zorunda mıdırlar? Evet. Bakın, İslam buna aykırı değildir. Siz Kur’an sünnet dairesinde bir ticaret hukuku belir-lersiniz, tebaanız o ticaret hukukuna bağlı kalır. Herkes bilir ki ticaret hu-kuku budur, tebaa da ona uyar. Siz bir evlilik hukuku belirlersiniz. Bu evlilik hukuku Kur’an ve sünnetten alınır, doğrusu odur ve ona göre intizam edi-lir. Bütün tebaa buna uyar, bunda dinen herhangi bir sıkıntı ve sakınca yok-tur. İllaki devletin adı da İslam devleti olma zorunluluğu yoktur, isimle bit-mez çünkü mesele, isimle de hallolmaz. O yüzden bunun tek biçimde olması mümkün değildir, bunu yapmaya çalışmak da dinin doğasıyla oynamaktır. Halk arasında bunun en ince ayrıntıları bilinir mi? Hayır. Halk bunu öğren-mek isterse öğreneceği kaynaklar var mıdır? Evet. Yakın örnek vereyim: Her-kes kıyameti kopardı. İstanbul Müftülüğü sabah namazının kılınma vaktini imsak vaktinin içerisinde kalarak, namaz vaktinin içerisinde kalarak yarım saat öne aldı. Kıyameti kopardılar. Bunlar din bilmez insanlar, din diyanet
92 | Çağdaş Siyasal İslam
bilmiyorlar, bilmediklerini de bilmiyorlar. Bakın, bilmediklerini de bilmi-yorlar. “Yarın öbür gün öğlen namazını on birde kıldırırsa diyanet böyle bir fetva verirse” böyle bir fetva verdiğinde ona karşı çık eyvallah ama yarın öbür gün sen yanlış yaparsın deyip de bugünün doğrusuna neden karşı çıkıyorsun ki? Böyle bir cehalet olabilir mi? İmsak vakti girdi mi sabah namazı kılına-bilinir. Hanefi’de de, Şâfiî’de de, Maliki’de de, Hanbeli’de de hüküm budur, hiçbir mezhepte bu hüküm değişmez. İmsak vakti girdi, sabah namazı kılı-nabilinir. Nereye kadar, ne zamana kadar: Ta güneş doğmazdan on dakika kalıncaya kadar. Bu arada namaz kılınabilinir, sabah namazını kılabilirsi-niz bu arada. Bakın saate imsak girdi mi girdi, Allahu Ekber namazı kılın, İstanbul Müftülüğünün yaptığı bu. Bunda kıyameti kopardılar. Neden? Bil-mediklerinden. Bilmiş olsalardı insanların bir maruzatını, bir şeyini kolay-laştırıyor. Cami cemaatinin dağılmaması için, cami cemaatinin camiye de-vam edebilmesi için güzel bir şey. Herkes işe gidiyor sabahleyin. Yarım saat öne al, kıldır namazı, gönder herkesi. Bunda ne var! Vaktin içinde çünkü ve-yahut da öğlen namazının vakti örneğin bire beş kala okunuyor değil mi? İkindi kaçta okunuyor? Üç buçukta. Öğren namazının vakti bire beş kala gi-rer, üç buçukta çıkar, siz bu iki vakit arasında namazınızı kılabilirsiniz. Bu iki vaktin arası vaktinde kılınmış namazdır. Vaktinde kılınmayan namaz nedir biliyor musunuz? İkindiden sonra öğleyi kılmadınız, ikindi okundu. İkindi okunduktan sonra önce öğleyi kıldınız, öğleyi vaktinde kılamadınız, bu vaktinde kılınmamış namaz hükmüne girdi. Öğlen namazı kaçta oku-nuyor? Bire beş kala. Sen on birde öğlen namazını kıldıramazsın kimseye, sünnette yeri yok. Sünnette yeri yok, kıldıramazsın ama bir buçukta kıldıra-bilirsin. Sünnette yeri var. İki kılabilirsin de kıldırabilirsin de sünnette yeri var. İki buçuk kılarsın da kıldırabilirsin de sünnette yeri var. Üç buçuktu ya ikindi namazı, sen üç buçuğa beş kala öğlen namazını kıldırabilirsin. Sün-nette yeri var. Bakın yelpaze ne kadar genişledi, öyle değil mi? Sünnette yeri var ve herhangi bir fıkıh ekolü buna karşı değildir. O zaman burada bah-settiği gibi “Bu hukuk gerçek uygulamada şeriatın genel inançlar içeriğine uyumlu olmakla beraber ‘şeriat gereği’ ile ‘fıkıh gereği’ arasında bir boş-luk bir ayrılık söz konusudur.” demiş. Hayır. Burada bir ayrılık söz konusu değil. Burada lafız gereği bu; fıkıh gereği, şeriat gereği bu böyledir; bitti. Fı-kıh şeriattan çıkarılmış bir ilim. O da ne? Kur’an, sünnet. Kelimelerin üze-rinde kıyamet koparmanın bir anlamı yok.
Burada önemli gördüğüm bir yer daha var. “Demek ki kuralların çoğu dinin değil, şeriatla onun teori kaynağı olan fıkhın doğru yanlış cetvelin-deki eylemler bilimi gerçek yaşam ile siyasal çerçeve içindeki karşılaşma-lara göre uygulanmıştır.” Bunları ayırt etmek bunları birbirine karşıymış
gibi göstermek doğru mantık değil ve bu uygulamalar evet siyasetten etkile-nir mi? Evet. Ama doğrudur ama yanlıştır siyasetten etkilenmeler. Kur’an ve sünnet içerisinde kaldığı müddetçe yine bunda da bir sıkıntı yoktur.
“Şimdi üçüncü içerik dilimine gidelim. İslam tarihinde gözüken dev-letlerin yasal yapı biçimi. İslamlık, Hristiyanlıktan farklı olarak bir kilise dini olmamıştır.”
Evet hiçbir zaman Muhammedî İslam bir kilise dini olmaz, hiçbir zaman. Olması mümkün değil, olması için çaba sarf ediyorlar. Olması için çaba sarf eden Batı çünkü İslam’ı kilise dini haline getirirse Müslümanları yönetmesi ve yönlendirmesi Hristiyanları yönetmesi ve yönlendirmesi gibi kolay olacak. Batı İslam dinini bu manada Hristiyanlaştırmaya çalışıyor. Hukukunu iste-meme Hristiyanlaştırma çabasıdır, ahlakını istememe Hristiyanlaştırma ça-basıdır, ailenin dibine dinamit koyması Hristiyanlaştırmaya çalışmadır, aile hukukunu (İslam aile hukukunu) yerle bir etmeye çalışmaları İslam dinini Hristiyanlaştırma çalışmalarıdır. Eğer Hristiyanlaştırabilirlerse yani Hristi-yanlaştırabilirlerse. Bu Hristiyanlaştırmak nedir? Bir kurum koyacak, din koyucu o kurum olacak. İstediğini haram edecek, istediğini helal edecek. Haramı helal etme, helali haram etme yetkisi oluşacak onda. Bugünkü kili-sede oluştuğu gibi. Böylece İslam toplumunu yönlendirmek ve yönetmek ko-lay olacak. Şu anda İslam toplumu Batının yönergesinde yürümüyor. İslam toplumunun içerisinde aykırılar var bizim gibi. Bu aykırılar Batının yöntem ve yönetimlerini kabul etmeyen, Batının hegemonist yapısını kabul etmeyen, Batının emperyalizmine karşı çıkan küçük de olsa yapılar var. Bu yapıların sesini kesmek, bu yapıları yok etmek, bu yapıları ezmek Batının birinci vazi-fesi çünkü bunlar olduğu müddetçe onlar İslam toplumunu bu noktada iste-dikleri gibi sömüremeyecekler. Tek merkezden yönlendirilirse İslam toplumu ama onların istedikleri merkezden yönlendirilirse bir problemleri kalmaya-cak. O zaman sizin petrolünüzü, sizin doğalgazınızı, sizin yer altı kaynak-larınızı ve yer üstü kaynaklarınızı istediği gibi sömürecekler. Zaten iki yüz yıldan beri sömürüyorlar, doymuyorlar. Batı toplumunun refahı diğer top-lumların sömürülmesine bağlı. Siz sömürüldüğünüz müddetçe bir sıkıntı yok. Siz faizle, siz entrikalarla sömürülmeye devam etmeniz lazım. Sizin maden-lerinizi, sizin yer üstü kaynaklarınızı, sizin tarımınızı, sizin yer altı kaynak-larınızı sömürmeleri lazım. Bu sömürü devam ettiği müddetçe senin hangi dine mensup olduğun önemli değil, hangi tarikata mensup olduğun önemli değil, hangi siyasi partiye mensup olduğun senin önemli değil. Onların da çok umurunda değil zaten. Eğer kendi istedikleri iktidar oluşmazsa ihtilal yaptırırlar, darbe yaptırırlar, kendi istedikleri kimseyi başa geçirirler. Daha da o direnirse hadi bir 15 Temmuz patlatırlar, hadi o tutmazsa bir daha bir
94 | Çağdaş Siyasal İslam
şey patlatırlar. Kendi istedikleri iktidarı başa geçirmek için sizin ensenizde boza pişirirler. Hadi bir doları dalgalandırırlar, hadi bir olmadı terörü dal-galandırırlar, bir şeyler yaparlar siz de onların istikametine gidersiniz. Hatta çok sevdiğiniz liderleri asarsınız da asılırken de siz de kahrolsun, dersiniz. Sonra aradan elli yıl geçer. Hata yapmışız ya özür dileriz, aldanmışız, der-siniz. Gidersiniz, İstanbul’un göbeğinde herkesin görebileceği anıt mezar-lar yaparsınız. Dönersiniz, dövünürsünüz sonra, vay biz bunları neden astık diye. Asılırken neredeydiniz? Terörle size vururlarken neredeydiniz? Faizlerle sömürülürken neredeydiniz? Bankalarınız bir gecede boşaltılırken neredey-diniz? IMF’ye borçlandırılırken neredeydiniz? Bankalara borçlandırılırken neredeydiniz? Bu paralar nerelere gidiyor diye sorguladığınız mı? Çok sö-mürücülerin umurundaydı sizin zikir yaptığınız sanki, çok umurlarındaydı siz filanca şeyhe bağlıymışsınız da filanca partiye gidiyormuşsunuz da çok umurlarında. Hiç umurlarında değil. Batı gidip şimdi Suud krallarının elle-rini öpüyorlar mı? Petro dolarlar için bir de başlarını örtüp gidiyor mu kra-liçe oraya, onlar için bu önemli. Senin devletinin sisteminin ne olduğu önemli değil, senin zihniyetin önemli onlar için. Senin zihniyetini değiştirdiği müd-detçe bir sıkıntı yok. O yüzden İslam kilise dini değil ama kilise dini yap-mak isteyenler Batılılar. Batılılar derken Evangelistler yapmak istiyor. Bütün Batılıları suçlamak da doğru değil çünkü. Bu Evangelistler bunu yapmak is-tiyor. Bu değişik örgütler var, bunlar yapmak istiyorlar. Neden? İslam toplu-munu daha rahat yönetmek ve yönlendirmek için başka bir sebepten değil. Yoksa İslam kendi içerisinden bir kilise dini olmaz. Sebep: Çünkü İslam çok sesliliği ve çeşitliliği dinin doğası olarak içinde barındırır.
O yüzden “Müslüman halk birimlerinin çoğu devletleşme olanağı bul-muştur.” Evet, Müslümanlar genel yapı itibariyle kendi topraklarında devlet-leşme yolunu bulmuşlardır ki bunların içerisinde Müslüman Türk toplumu önde gelir. Mesela bu Anadolu’ya gelen, 1071 ile gelen Alparslan’dan sonra ve Alparslan’dan önce bu karakteristik yapı hiçbir zaman devletsiz kalmamıştır. Allah’ta bırakmasın. O yüzden iyi kötü bir devlet kurarlar. Zor şartlar içeri-sinde dahi bir devlet kurup o devletin bayrağının, sancağının altında yaşar bu insanlar. Bu noktada mahir bir topluluğuz biz. Devlet kurmada devleti ayakta tutmada beş bin yıllık bir geleneğimiz var bilinen. Ben onu ta Âdem’e kadar dayandırıyorum da teknik konuşma için beş bin yıllık diyorum. Bizim ilk devletimiz Âdem aleyhisselamla kuruldu. Evet, Şit’le devam etti. İlk fethe çıkan Şit aleyhisselamdır, abisinin şehirlerini fethetmiştir. Biz çok eski bir kavimiz. Başkasının soyunu bilemem, birisi der ki benim soyum maymuna dayanıyor, benimki Âdem’e dayanıyor. Birisinin maymuna dayanıyordur. Evet, ayetle sabit. Cenâb-ı Hakk bazı kavimleri maymuna çevirdi, onlarınki
maymuna dayanıyor olabilir, onları da reddetmiyorum. Birisi maymundan geliyorum dediğinde evet diyorum, sen maymundan geliyor olabilirsin. Se-bep: Çünkü Cenâb-ı Hakk bazı kavimleri maymuna çevirdi. Onların ataları maymun olabilir mi? El-cevap olabilir. Ben Darwinci değilim kardeşim! Ben Müslümanım, benim soyum sopum benim atam Âdem’e dayanıyor, seninki maymuna dayanıyordur doğru. Çünkü bir kısım kavimleri Cenâb-ı Hakk maymuna çevirdi, bir kısmını timsaha çevirdi ve timsah gibi kertenkele gibi evet. Bazı kertenkeleler ay hali görür evet, bazı maymunlar ay hali görür evet, araştırın. İnan, inanma, beni ilgilendirmez. O yüzden birçoğu devletleşmiş-tir, devletleşir. Önce devletini kurar sonra devleti dizayn eder sonra zaman içerisinde devlet değişime ve dönüşüme uğrar, bu kaçınılmazdır.
Hatta çoğu kez ya bir tarikat biriminden ya da fıkıh kurallarını uy-gulama gücünden yoksun olan aile, kabile, kent gibi birimlerden devletler doğmuştur. Özellikle Türkler arasında.
Evet, mesela Türkler İslam’ı kabul eder, İslam’ı kabul etmeleri Müslüman olmaları Hazreti Hüseyin Efendi’mizin torunlarının üzerindedir. Muham-medî İslam’ı kabul etmeleri. Ben Türkleri oldum olası Müslüman olarak ka-bul edenlerdenim, Türkler oldum olası İslam’dır. Muhammedîliği dört yüz-lerde tanırlar, daha öncedir de daha öncedir dediğim ne, sahabe zamanında. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin zamanı. Selman-ı Farisi Türk’tür. Var ya şimdi gündeme getirdi ya dizi Diriliş. Dirilişte var ya hani işaret Kayı işareti, gidin, Hazreti Osman Efendi’mizin kılıcında onu gö-rün. Çok uzağa gitmenize gerek yok, yakın. Gidin kutsal emanetlere, Hazreti Osman Efendi’mizin kılıcında o işareti görün, soyunuzu bilin, nereden geldi-ğinizi bilin, kim olduğunuzu bilin. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sel-lem hazretlerinin etrafındaki korumalar, onu koruyan, onu muhafaza eden-lerin hepsi de büyük bir çoğunluğu canlarını feda edecek noktada duranlar Türklerdir evet. Her biri çok iyi kılıç ustasıdır, her biri çok iyi kılıç yaparlar, çok iyi kılıç yaptıkları gibi çok iyi kılıç kullanırlar ve kılıçlarındaki işaret de Kayı işaretidir. Bunu kabullenmezler, bunları söylemezler, sebebi şudur: Ana-dolu insanı ne olduğunun farkına varırsa yine dünyaya yeni bir medeniyet kurar çünkü ama apırsalar da köpürseler de o medeniyet tekrar kurulacak.
Hiçbir İslam kaynağında yalnız İslamlığa özgü olan bir devlet biçimi-nin ne olduğu bildirilmemiştir. Evet bu doğru, sebep: Devletin nasıl olması gerektiği bildirilmiştir, devletin sınırı çizilmemiştir. Bunda sebep ne? Çünkü gelişmeye, genişlemeye, derinleşmeye, zamana, çağa cevap vermeye uygun olması içindir. Ana hatları belirler, din bir şeyin ana hattını belirler. Mesela meşhurdur ya ana hatlar. Devlet kendi tebaasının aklını korumakla mükel-leftir, kendi tebaasının dinini korumakla mükelleftir. Bakın, dinini
96 | Çağdaş Siyasal İslam
korumakla mükelleftir, Müslümanlığını değil, Hristiyanlığını değil. Tebaada ne kadar din var ise -din derken ne kadar dindar var ise- hangi dine men-sup olursa olsun onun dinini korur, insanın malını korur malını, (mal bil-diğiniz ekonomi aracı) insanın namusunu korur, namusunu korur kadın-er-kek. Dinin veya devletin korumakla yükümlü olduğu şeylerdir bunlar. O yüzden devlet denilince tebaasına adalet vermek zorundadır. Devlet dediği-nizde tebaasının aklını korumakla sorumludur. Devlet dediğinizde tebaası-nın namusunu korumakla sorumludur. Devlet dediğinizde tebaasının ma-lını korumakla sorumludur. Bu sorumlulukları yerine getiriyorsa devlet Müslümanların o devletle bir problemi olmaz, biter problemi. Mesela Haz-reti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin Mekke’de iken, he-nüz daha peygamber değil iken, Mekkeli kabilelerin arasında olan antlaş-mayı Hazreti Muhammed-i Mustafa şahitlik eder. Bu antlaşma Mekke antlaşması olarak da nitelendirilebilinir. Bu nedir? Mekke’ye gelen herkesin aklı, malı, namusu, şerefi ve haysiyeti kutsaldır; kimse bunlara zarar verme-yecektir. Mesela Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin peygamberlik geldikten sonra -buranın altını çizerekten söylüyorum, bunu iyi dinleyin- Hazreti Muhammedî Mustafa peygamberdir, dışarıdan bir tüc-car gelir. Ebu Cehil o gelen, mal getiren tüccarın malına konar tabiri caizse, gasp eder ve müşrikler Mekke’de Kabe’de ibadet eden o kimse, benim ma-lımı ben nasıl alacağım nasıl kurtaracağım, derken alayvari bir şekilde Haz-reti Muhammed-i Mustafa’yı gösterirler, derler ki senin malını o alabilir. Hani o Müslüman ya kendince dedi, böyle din getirdi. Alay ediyorlar yani, git se-nin malını o kurtarsın. O kimse gider Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine; kendi malının Ebu Cehil tarafından el konulduğunu söyler ve der ki “bu malı senin alacağın, senin alabileceğin, benim bu sıkın-tımı senin halledeceğin söylendi.” der. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri hiç beklemeksizin kalkar, dosdoğru Ebu Cehil’in evine gider, Ebu Cehil’in kapısına dayanır ve o kimseye adaletli davranılması ge-rektiğini ve malının ona teslim edilmesini söyler. Evinden içeri girer, evin-den içeri girerken Ebu Cehil’e bunu söyler, derhal bu adamın malını ver, der ve Ebu Cehil Hazreti Muhammed-i Mustafa’nın bu davranışından hemen sonra ikiletmeden o kimsenin malını verir. Bakın, Hazreti Muhammed-i Mustafa peygamberdir o zaman. O antlaşma da müşrik zamanında yapılmış bir antlaşmadır. Yani tabiri caizse Mekke müşriklerinin yaptığı bir antlaş-madır. Ey Müslümanlar aldatıyorsunuz! Kandırıyorsunuz! Devlet düşmanı haline getiriyorsunuz! Birbirinize düşürülüyorsunuz! Elinizdeki devletin kıy-metini gösterttirmiyorlar size, din adına kendi devletinizi yıktırmaya çalışı-yorlar. Bakın Mekke antlaşması müşriklerin zamanda yapılan bir
anlaşmadır, adaletin üzerine kuruludur. Namus, mal, haysiyet ve şeref kut-saldır. Mesela güzel bir kız gelir, tüccar yanında kızını da getirir, hac yapa-caklardır çünkü. Müşriktir onlar da yine o Mekkeli müşriklerden birisinin o kız hoşuna gider, el koyar ona. Mekke antlaşması vardır devrede, Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretleri gider, o kızı kurtarır oradan. Öyle Almanya’da Anadolu İslam federe devleti kurduk, tahtadan tüfekler öyle “yık-maya geldik, yıkmaya geldik.” öyle değil bu işler, herkes dinini öğrenecek. O zaman devlet biçiminin ne olduğu bildirilmemiş, evet. Bir şey daha söyleye-yim bu konuyu kapatayım, Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazret-leri Medine’dedir, Medine’de devlet kurulmuştur, Mekke bu manada İslam olmuştur Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin sözü muhteşemdir. Der ki Mekke antlaşmasıyla alakalı: “Şimdi de önüme getirilse onun altına yine imzamı atarım.” der. Bak şimdi de önüme getirilse yine onun altına imzamı atarım, der. O zaman önemli olan önemli olan devletin, devletin adaletidir; önemli olan devletin tebaasının akıl emniyetidir; önemli olan devletin tebaasının namusunu korumasıdır. Devlet bir kadın fuhuş yaptı, işte sevgili yaptı, bir-iki böyle bir şeyler yaptı deyip de kendi tebaasını bil-mem ne evine yazmaz, onu eğitmeye çalışır. Devlet genelevi çalıştırmaz açık-çası, devlet tebaasını muhafaza eder, namusunu korur, onu orada çalışma is-tese dahi der ki hayır sana iş bulayım namusunla çalış, sen evlen, sana teşvik vereyim ev kirası vereyim, çocuğun var, çocuğuna bakayım, der. Onu o yol-dan ne yapar, alıkoyar. O yüzden burada önemli olan devletin ne biçimi de-ğildir veyahut da burada monarşi mi, demokrasi mi, cumhuriyet mi hiç önemli değildir bu isimleri. Siz adına monarşi dersiniz, yani bunu Batılılar koymuştur bu isimleri, cumhuriyeti de Batılılar koymuştur, biz cumhuruz-dur bu ayrı meseledir ama işte demokrasi Batılılar koymuştur, Batılılar de-mokrasi adı altında Irak’ı yıktılar, yaktılar. Ne? Demokrasi götüreceklerdi. Demokrasi götürecekler, Suriye’yi yerle yeksan ettiler, Afganistan yerle yek-san oldu, Irak yerle yeksan oldu, Yemen yerle yeksan oldu. Ne demokrasisi, hangi demokrasi, kimin demokrasisi? Bize onu söylesinler, kimin demokra-sisi? hangi devletin demokrasisini biz örnek alıyoruz? Yunan demokrasisi ise İslam’dan önce çok geride onlar. Gerici miyiz biz? Hangi demokrasi? Trump’un demokrasisi mi? İngiltere’nin demokrasisi mi? Almanya’nın demokrasisi mi? Fransa’nın demokrasisi mi? Hani demokrasinin beşiğiydi Avrupa, başörtü-lülere neden zulmediyorlar? Hani demokrasinin beşiğiydi Avrupa, camileri neden kapatıyorlar? Hani demokrasinin beşiğiydi Avrupa ya, Müslümanlar neden rahat dolaşamıyorlar? Hani seyahat özgürlüğü vardı? Hani inanç öz-gürlüğü vardı? Hani inancını yaşama özgürlüğü vardı, herkes özgürdü ya Avrupa’da, ne oldu ki? Hani insan hakları vardı. O insan hakları Suriyelilere
98 | Çağdaş Siyasal İslam
geçerli değil mi, Afganlara geçerli değil mi? O insan hakları Iraklılara geçerli değil mi? O insan hakları kendilerinin bombaladığı, yağmaladığı, o devleti yerle yeksan ettiği tebaaya ait değil mi? Hem kendin binlerce ton bomba ata-caksın, oradan insanlar kaçışmaya başlayacak ve onları sınırlarına kapata-caksın. Hem bombalayacaksın hem sınırını kapatacaksın ve Akdeniz’e hep-sini ölüme terk edeceksin. Bu mu demokrasi, bu mu insan hakları? Hiroşima’ya ben mi bomba attım, bu mu insan hakkı? Güney Kore- Kuzey Kore olarak ben mi ayırdım, bu mu insan hakkı? Doğu Almanya- Batı Almaya ben mi ayırdım, bu mu insan hakkı? Adamın bir kardeşi orada kaldı, bir kardeşi bu-rada kaldı, bir kardeş komünist oldu, bir kardeşi kapitalist oldu. Bu mu in-san hakkı? Hayır. O yüzden bir monarşi, bir demokrasi ismi önemli değil. Ben bir Müslüman olarak monarşiymiş, demokrasiymiş, cumhuriyetmiş, adına bakmıyorum. Adına kanmayacağım, adına kanmak istemiyorum. Be-nim istediğim belli. Ben diyorum ki benim aklımı korusun, benim gelecek neslimin aklını korusun, bir ülkede on yılda uyuşturucu bağımlısı yüzde bin yedi yüzlere çıkmaz, benim aklımı korusun. Bir ülkede on yılda fuhuş yüzde bin iki yüzlere, bin üç yüzlere çıkmaz; benim namus emniyetimi korusun. Bir ülkede günlük birbirlerini kasten öldürenler on yıl içerisinde yüzde bin-lere çıkmaz, benim can emniyetimi korusun. Benim malımı korusun, bir adam gelip, sahte çekle benim malımı alıp kandırmasın beni. Ondan sonra o çeklere de bir yasa çıkarıp devlet benim alacağımı affetmesin, benim ma-lımı korusun. Adam gitmiş matbaada çeki bastırmış, on yılı geçmiştir, ben hala da mahkemeye gidip geliyorum. Vardı ya bir tane çek Sait, hala da mah-kemesi devam ediyor. Kaç yıl oldu? On yılı geçti. On yılı geçti. Adamın bi-risi bizden geldi bir havlu aldı, para getireceğim dedi, işte para getirmedi. Bir kısacık, bir aylık bir çek verdi; malı verdik biz. Bizim çalışan kızlardan bi-risi gitti bankaya, bankada çekin çalıntı olduğu çıktı meydana. İki taneydi, biliyorsun, bir başkası da vermişti, ikisinin de mahkemesi devam ediyor. On yılı geçmiş, benim param gitmiş, benim param gitmiş, paranın gittiğine yan-mıyorsun artık. Yani üç dört ayda bir mahkeme celbi geliyor, üç dört ayda bir mahkeme celbi geliyor. Bir gidiyor dava yargıtaylara, bizimki onanıyor geliyor, milletinki onanmıyor bir türlü. Geliyor, gidiyor, geliyor, gidiyor on yılı geçti. En sonunda canıma tak etti artık. Savaş’a dedim, Savaş şu bizim dedim, avukata söyle, gitsin, dedim. Ya ben gitmek istemiyorum artık, de-dim, canıma tak etti, dedim ya. Hem malım gidiyor, hem zamanın gidiyor. Devletin hukuku benim malımı korumalı. Daha önce de böyle bir şey vardı. İki yüz küsur milyarlık alacak var, bir sürü çek var elimizde. Bir çek kanu-nunu değiştirdiler, çeklerin hepsi de kaldı, bitti, öldü kâğıt oldu. Devlet ma-lımı korumalı, bakın malımı korumalı. Tapuyu devlet bir anda kamulaştırdı
onu veya yeşil saha yaptı. Allah Allah… Devlet benim malımı korumalı, oraya yeşil saha yaptıysa oranın geçer akçesinden parasını vermeli, benim malımı korumalı, beni mağdur etmemeli. O zaman ne lazım? Benim aklımı koruyacak. Benim aklımı koruması için içki, uyuşturucu, beyni yok edici bü-tün her şeyi yasaklayacak; benim çocuklarım uyuşturucu müptelası olmaya-cak; benim gelecek neslim uyuşturucuyla kendinden geçmeyecek. Bunu üre-ten, bunu satanı en ağır ceza ile cezalandıracak. Devlet benim aklımı koruyacak. İçkiyi üretip satmayacak devlet. Aklı yok ediyor mu bu? Aklı yok ediyor, bundan koruyacak beni. Devlet benim namusumu koruyacak. Benim karıma, benim kızıma birisi tecavüze yeltenirse devlet en ağır bir şekilde onu cezalandıracak. Benim namusumu koruyacak. Benim namusuma birisi elini, gözünü, dilini uzatırsa devlet onun cezasını verecek. Akıl emniyeti, can em-niyeti, mal emniyeti, namus emniyeti, din emniyeti devlet bunları emniyet altına alacak; bunları koruyacak adı ne olursa olsun. Devlet tebaasının içeri-sinde adaletle hükmedecek. Adının ne olduğu önemli değil; zenginlere ada-let ayrı, fakirlere ayrı adalet ayrı olmayacak. Üst seviyedeki bürokratlara farklı adalet, alt seviyedeki insanlara farklı adalet olmayacak. Adalet mekanizması herhangi bir siyasi görüşe, herhangi bir dini görüşe, herhangi bir görüşe mün-tesip olmadan adalet dağıtacak. Adalet olacak adalet. O zaman adı önemli değil ki bakın, adı önemli değil devlet sisteminin o zaman. Biz isimlerin ar-kasından konuşuyoruz. Cumhuriyet mi olmalı demokrasi mi olmalı? İster cumhuriyet olsun, ister demokrasi olsun, bu beş tane şeyi getir, isterse mo-narşi olsun. Krallık mı olsun? Olsun krallık, ne olmuş yani. Bana adalet la-zım kardeşim. İngiltere’de kraliçe var, vallahi yaşadıkça yaşıyor da kimse ra-hatsız değil. Belçika’da krallık var, İsveç’te krallık var ne olmuş yani. Hani Avrupa demokrasinin beşiğiydi? İspanya’da krallık var, Hollanda’da krallık var, ya Avrupa komple krallık ülkesi. Kimse rahatsız değil, kimsenin bir şey dediği de yok. Hiç insanların İngiltere kraliyet ailesi ile bir problemi var mı? Yok. Bizde Osmanlı padişahları ile alakalı düşmanlık var. Biz padişahları iç-kici yapıyoruz, padişahları luti yapıyoruz, padişahları kadın düşkünü yapı-yoruz, padişahları biz her türlü şeyi yakıştırıyoruz padişahlara, kraliçeye bir laf yok. Neden? Herkes kraliçeci. “Biz padişahlığa karşıyız.” e İngiltere’de var, Hollanda’da da var, İspanya’da var, Belçika’da var, İsviçre’de var, Norveç’te var. Ne kaldı? Monarşi var, var onlarda. Ad değil, işleyişe bakın. Biz cumhu-riyet kurulduğundan beri laik, demokratik, hukuk devletiyiz. İnsan hakla-rına saygılı, laik, demokratik, hukuk devleti; isim bu. Söyleyin, var mı yok mu siz bakın. Bir din adamı ya da bir savaş adamının diktatörlüğü mü ola-cak? İyi, kim din adamı diktatörü? İran. Buradaki söz konusu olan direkt oraya gidiyor. İyi, Vatikan’ı ne yapacağız? Devlet. Devletin başında da papa
100 | Çağdaş Siyasal İslam
var. O din adamının devleti oluyor ya, neden karşı çıkmıyoruz? Neden Av-rupa karşı çıkmıyor ona? Bu soruların hiçbirine kaynakların hiçbirine kon-muş bir kural yoktur. Evet, doğru. O yüzden İslam önce adaletin, sonra öz-gürlüğün, sonra bu noktada insanların birbirlerinin eşit yaşam hakkının üzerine -bunun üzerine daha konuşulur- kuruludur.
Çağdaş Siyasal İslam — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden.
ISBN: 978-625-92739-1-4 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, İhsân, Kalb, Sünnet, Kâbe. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı