Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1932-1934. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1932-1934. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 6 • 30/31

Mesnevî-i Şerîf 1932-1934. Beyitler Şerhi Hakkında

1932-1934. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı yılınızı ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak bizleri ve bütün Ümmet-i Muhammedi Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip Hak yolunda mücadele eden, batılı bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Rabbim, nerede bir Müslüman zulüm altında inliyorsa, Cenab-ı Hak onun intikamını alsın. Yeryüzünde Müslümanlara zulmedenleri kahr-u perişan eylesin. Onları yerin dibine geçirsin. Onların makamlarını alaşağı etsin. Devletlerini ve güçlerini dağıtsın. Amin. Ecmain. Geçen haftadan devam ediyoruz inşallah:

“Biz öldük, tamamıyla çürüdük, mahvolduk fakat Allah’ın sesi gelince hepimiz dirildik, kalktık. Allah’ın sesi ister hicab ardından ister hicabsız gelsin. Cebrail Meryem’e yakasından üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir.”

‘Biz öldük, tamamıyla çürüdük, mahvolduk.’ Evet, manevi olarak hepimiz de ne yazık ki hataların, kusurların, yanlışlıkların içine düşüyoruz veya bu sadece haramlarla, fiili haramlarla değil, fikriyat açısından da kâh haramlara düşülüyor kâh küfre düşülüyor ve insanların bugün gelmiş olduğu noktada, fikri olarak, yani akaid noktasında insanlar umulmadık bir şekilde küfre düşebiliyorlar. Bu bazen bilgisizlikten kaynaklanıyor, bazen cehalet söz konusu bazen de bildiği halde sapkınlıktan kaynaklanıyor. Bunlar böyle gün geçtikçe daha da artıyor. Müslümanları ifsat etmek isteyenler, Müslümanların bu noktada hem akidelerini bozaraktan hem de amellerini bozaraktan amacına ulaşmak istiyorlar. Bu tarih boyunca böyle olmuş, böyle olmaya da devam ediyor. Sonuçta tarih boyunca hakla batılın savaşı

hiç bitmemiş Adem’den itibaren. Bu her alanda hakla batılın savaşı devam ediyor ve insanlar bu hakla batılın arasında savaşırken manevi olarak da çürüyorlar, mahvoluyorlar veya günahı kebairlere giriyorlar veyahut da heva heveslerini ilahlaştırıyorlar, heva hevese düşüyorlar ve acı bir şey bu, gün geçtikçe azalacağını fazlalaşıyor. Bu da ahir zaman alameti. Buna da söylenecek bir söz yok tabii ve bu çürümüşlüğün, bu mahvolmuşluğun içinde Hz. Pir diyor ki Allah sesi gelince hepimiz dirildik kalktık. Yani bu çürümüş bir hayatın içerisinde, çürümüş bir akli hareketlerin içerisinde, ameli hareketlerin içerisinde bir Allah sesi bizi diriltti. Allah’ın sesi ister hicab yani perdenin arkasından olsun, isterse hicapsız, isterse perdesiz gelsin, Cebrail’e Meryem’e yakasından üfleyerek ne verdiyse Allah sesi de insana onu verir. Yani burdaki söz konusu olan vahiy ile alakalı. Cenab-ı Hakk’ın insanlara vahyetmesi veyahut da Allah’ın vahiy tecelliyatı. Şura, ayet 51: ‘Allah bir insana ancak vahiyle’ yani direkt bir kimseye vahyetmesi ile dikkatinizi çekeceğim, sohbetin burası bu hafta ve önümüzdeki haftaki bu sohbeti çok dikkatli dinleyelim. Bir anda insan, hoş sonradan dinlese toparlar kendini de bir anda böyle fikri olarak bir taraflara kaymasın hiç kimse. Şura ayet 51, bunu böyle önemle arz ediyorum çünkü hani benim başıma gelen bazı şeyler var ya, işte rüya ile alakalı, diyanetle alakalı filan, medyada dolaşan şeyler, bu aynı zamanda da onların hepsine de bu cevap olacak çünkü ilmi bir cevap olacak: ‘Allah bir insana ancak vahiyle’, bakın, direkt vahiy ile, bir insanı ayırmıyor burda, ‘bir insana vahiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir Elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz o Yüceler Yücesidir, hüküm ve hikmet sahibidir.’

Üç tane vahiy tecelliyatı var: Bir, Allah bir insana direkt vahyediyor. insana, burda ayırmamış, peygamber olarak. iki, yahut bir elçi gönderir, izniyle ona dilediğini vahyeder ya da perdenin arkasından konuşur. Üç tane vahiy; bir perdenin arkasından konuşur; iki, bir elçi gönderir, onun üzerinden vahyeder, onun üzerinden vahyeder. Bir elçi gönderip onun üzerinden vahyetmesi. peygamberler ve ilahi kitaplarla alakalı. Şimdi bunların tafsilatlısına giriyorum. Bir, Allah bir insana ancak ona vahiy göndererekten, direkt vahiy gönderiyor ona. Bu, biz yakîn olarak bu kim var? Peygamberler var. Bunun başında kim var? Hz. Peygamber(s.a.v.) hazretleri var, direkt kalbine vahiy veriyor, vahyediyor. Onun kalbine vahyedince, o Cebrail vasıtasıyla gelmediğinden dolayı, biz onu kutsi hadis olarak görüyoruz veyahut da biz ona tırnak içerisinde sünnet noktasından bakıyoruz. Hadis-i Şerifler böyle tecelli etti. Çünkü ayet-i kerimede ne dedi: ‘O heva ve hevesinden hiç konuşmadı, o delirmedi.’ O ne konuştuysa ayet-i kerime öyle devam ediyor. ‘Benim emrimle konuştu.’ Bakın burda Cebrail Aleyhisselam yok ortada,

direkt peygamber var s.a.v hazretleri, aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin üzerinden vahyettiğine dair peygamberlere direk vahyettiğine dair çok ayeti kerime var. O zaman bunu bir peygamber (s.a.v.) hazretlerinin üzerinden bunu algılayabiliriz, iki ama burda ayırt etmemiş ayeti kerimede, Allah insana direkt kalbine vahyeder, kalbine vahyeder. Burdan sakın kendisini peygamber gibi görmek olarak algılamayın herhangi birisini. Bunu kastetmiyorum burda ama burda Cenab-ı Hak ayırt etmiyor. ikincisi neydi? Yani normalde bunu Cenab-ı Hak peygamberlerine vasıtasız bir şekilde, vasıta olmaksızın onların kalplerine vahyederekten Cenab-ı Hak vahyeder, kitap bunu böyle anlatıyor bize. Bunu ayet-i kerimede peygamber olarak ayırt etmiyor mesela.

ikincisi ne? Mesela bununla alakalı örneğin işte direkt vahiy ile alakalı, hani Allah istediği zaman bunu söylüyor ya, örnekleyelim şimdi bunu, ibrahim Aleyhisselam’ın rüyada görüp, rüyada görüp ismail aleyhisselamı kurban etmeye götürmesi. Şimdi direk ibrahim’e bir vahiy, ibrahim’e vahyediyor. ibrahim kendisi dua ediyor kendi duasına göre ne yapacak? Kendi duası var çünkü bana diyor bir erkek evlat verirsen sana kurban edeceğim bunu diyor. Sana kurban edeceğim deyince bu sefer ibrahim Aleyhisselam ismail’i ne yapıyor? Kurban etme yoluna gidiyor ve çocuk büyüyor. Ayeti kerime uzun ve çocuk büyüyor. Ondan sonra büyüyünce koşacak, yani tabiri caizse yedi yaşına gelince, müfessirler öyle söylüyorlar. Ne yapıyor? O da onu kurban etmeye götürüyor, rüyasına göre ve normalde Cenab-ı Hak, Saffat suresi 103’ten 107’ye. Yine Saffat suresi 99’dan 102’ye bunları okuyabilirsiniz orada. Mesela 99’dan 102’ye: ‘ibrahim dedi ki, ‘Ben Rabbimin gitmemi emrettiği yere doğru gidiyorum, o elbet bana bir yol gösterecektir. Yarabbi, salih evlatlar lütfen bana. Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik.’ ibrahim’in emriyle gittiği yer neresi? Mısır, yani Nemrut onu ateşe attı. Cenab-ı Hak onu ateşten kurtardı. Ateşten kurtarınca emri ilahi ile nereye? ibrahim Mısır’a doğru yola çıktı, Mısır’a doğru yola çıkınca ibrahim, yanında Sare annemiz de var çünkü Sare annemiz de kendini ateşe attı ibrahim ateşe atılınca. ibrahim ateşe atılınca, Sare annemiz de ateşe attı kendini. Bu sefer ateşten Sare annemizle beraber çıktılar. Sare annemiz öylesine bir anne! ibrahim aleyhisselama aşık. Öyle. Şimdikiler gibi ‘seviyorum’ demesi, bir sandviç yiyinceye kadar değil. Kadın-erkek, şimdi menfaate dayalı sevgilerimiz. Şimdi sevgililerimiz, nefsimize dayalı, heva hevesimize dayalı. Öyle ateşe atılanı görmedik daha hiç. Sare annemiz, ibrahim ateşe atılınca, o da kendini ateşe atıyor ve ateşin içinden annesine sesleniyor. Anne gel, dışardan ateş gibi görünüyor ama burası diyor gül bahçesi, gel. Hani ateş sadece ibrahim’i yakmamazlık etmedi, ibrahim’e aşık olanı da yakmadı. Siz

burdan bir hisse çıkarın kendinize. Sadece ibrahim’i yakmamazlık etmedi, ibrahim’e aşık olan Sare’yi de yapmadı. Onlar ikisi beraber Mısır’a yolculuğa çıktılar. ‘Aklı başında bir oğul müjdeledik ona’ diyor. Çocuk büyüyüp yanında koşacak çağa erişince, bir gün ona, tabi bu çocuk meselesi de ayrı bir imtihan. Tabi Sade’den uzun müddet çocuk olmadı, sonra Hacer’in nikahladı, Hacer’den ismail oldu. Sonra böyle bir şey olunca, bir ahit söz konusu olunca, ismail’i, şimdi Şeytan taşlamak var ya, Beytullah’ın olduğu yerden kurban edilen yere doğru yürümeye başladı. O zaman Şeytan geldi, küçük, orta, büyük şeytan. Önce ismail’e dedi, ‘Baban seni bak, kurban etmeye götürüyor, yapma,’ dedi.

Özür dilerim, önce Hacer’e geldi. Hacer dedi ki: ‘Kurban olsun Allah’a, her şey’, ondan sonra ismail’e geldi. ismail de dedi: ‘Kurban olsun.’ Hepsi de şeytana taş attı hem Hacer attı hem ismail attı. Ondan sonra da kim attı? Ondan sonra da ibrahim büyük şeytana attı taşı ve nereye gitti? Kurban kesilecek yere gitti, şimdi hacıların kurban kestiği yer. Oraya normalde ismail’i yatırdı, bir sürü bununla alakalı rivayet var, bıçak kesti kesmedi, şu oldu bu oldu…Sufilerin rivayeti güzel, bıçak kesti, fıtratı o, et kesildi, fıtratı o ama kesilen yer arkadan hamur gibi bitişti. Şeyhim öyle derdi, hamur derdi, hamur gibi birleşti derdi. Ben onu tabi onun nerden söylediğini sonradan öğrendim. E şimdi hani Kadirilerde kılıç buhranı var. Şimdi bunu yapmaya kalksam, medya ayağa kalkar, şiş buhranının iki yıl yedi ay cezası var ülkede. Ben şişlenmiş bir insanım, değişik yerlerden. işte yanağımdan, göğsümden, burdan, böbrek yatağımdan, ondan sonra burdan, gırtlaktan, en güzeli de oydu, bu gırtlakta boşluk var ya, burda, bakın elleyin, burda bir boşluğunuz var ya, aşağıda, tam vücutla birleşir, altı, hah, var mı orda boşluk? Hah, işte o boşlukta, ordan içeri doğru. Yetmedi orada, kemiğinin mi ne dayandı, benim çekicimi getirin dedi, karo fayansçıların çekici var ya, plastikten, onu getirdiler. Çat, çat, çat, çat, çat, çat, çakıyor içime doğru benim. Zaten şişler a böyle! Girdi içeri kadar. Ne oldu? Çok ürperdin mi? Yok, sana vurmayacağım, merak etme. Yok, hazırda var çünkü Cafer hazır hemen böyle. Böyle bir şey olsa, geçen gün onun da kalbine gelmiş, dedim Cafer, eline şişi alan geldi. Vallahi kalbimi, içime doğdu dedi. Şimdi şişleri getirttirsek dedim. Dedi tamam. Dedim vallahi dedim, Ahmed er Rufai hazretleri buradaydı, Mustafa Efendi burdaydı, ellerinde şişler vardı dedim ben. Ha demek, buraya kadarmış, iki buçuk yıl yatacağız, bir de bunun cezasını öderim dedim, ondan sonra öyle ya, tecelliyat, vur deseler vuracağım. Dedim vur deselerdi vuracaktım, Cafer dedim. Vallahi ben hazırdım dedi. Benim de içime geldi dedi. Hüseyin de dedi, ben dedi şimdi şiş bühranı yapacak dedim dedi. iyi, delil oldu yani herkesin de söylediği. Neyse, vur demediler,

ne yapayım, öyle kaldı. Mesela, o şişi yiyorsun ya mesela, batırıyor şişi, ondan sonra öbür taraftan çıkıyor. Hadi, bu yanağa bir şey söylersin ama göğsümden vuruyor, benim böyle. Tuttu göğsümden, burdan vurdu, öbür taraftan çıkardı veya bu böbrek yatağı var ya, burdan sıktı böyle bir güzelce, ordan bir geçirdi, öbür taraftan çıktı. Bir de elma, orda bir de işin şeyi bu, yarım bir tane de elma takıyor oraya, Hay esmasında sen de onunla beraber dönüyorsun.

Şimdi bu, o kesmemenin hücceti, delili oluyor aslında yani çaktı, çat, çat, çat, küt, küt, küt, küt, küt, küt, küt, küt içime, gitmiyor. En son dedim ya, gitmiyor. Kemiğe dayandı. Hangi kemiğe dayandıysa dayandı. Ondan sonra sen karışma dedi bana, Allah rahmet eylesin Sivaslı Ali abi bize. Ondan sonra çıkardı, şişin ucu fısılmış, bayındır diliyle fısılmış, fısılmak, yamulmanın adı bizde fısılmak. Şişin ucu fısılmış. Zaten normalde girmedi, kemiğe dayandı. Ondan sonra ben bırakacak zannettim, hani öyle ya, ordan vurmayacak. Hani bıraktım olmadı yani. Soyun üstünü dedi, çıkar kaldır üstünü dedi. Kaldırdım, bu sefer böbrek yatağından vurdu. Vuracak illa ki şişi bana ya. Velhasılıkelam şimdi o bıçağın kesmediğini, bıçağın kesmediğini, zahiri olarak görüyorsun. Ateşin yakmadığını, zahir olarak görüyorsun. Ben metal işlerinde okudum, çok demir dövdük biz, demiri kızdırdık, ben kendi elimle kızdırdım, kızdırdım, kızdırdım, kızdırdım, lale gibi. Bir de içimden diyorum ki, eyvah diyorum bunu, yalayana, yalayana eyvah diyorum, bu yani yakacak ortalığı gibisinden. Aldım getirdim Ali abi, bizim meşhur hani, bir de onu hani işte ateşe koyarken okuması var, getirirken okuması var, şişi alıp getirirken okuması var filan işte. Onları ben biliyorum diye bana yaptırıyor onları. Neyse, işte getirdim, verdim. Lale deniyor eline. Böyle çok özür dilerim hepinizden, tükürdü eline, bir vurdu, cos yaptı, bir daha tükürdü, bir daha vurdu, cos yaptı, bildiğin cozurdadı, al yala dedi. Hay esması, kopuyor ortalık ama ayaklar yerden kesik! Ben hiç tereddütsüz dilime bir vurdum, coooozzz yaptı dilim. Ondan sonra, dildeki tüyün yanık kokusunu alıyorsun, dilin yanmıyor! Dildeki tüyün yanık kokusu genzine geliyor ama dilin yanmıyor! Cazır, cuzur, cazır, cuzur, ben boyna yalıyorum, dondurma yalar gibi…iyi, bir tanesini söndürdük işte, tamam artık yakmıyor, cazırtı, cuzurtu bitti, ben öbürkünü getirdim, bunu da dedi yala. Dedim, intikam mı alıyorsun? Sus dedi. Tamam, biz onu da yaladık. Üçüncüyü de yaladık, bitirdik.

Normalde tabi o gün Ödemişte hiç unutmuyorum, böyle şişi vurdu bana, ben Hay esmasında dönüyorum, bir arkadaş vardı dervişlerden, böyle göz göze geldik, sen de mi istiyorsun diye, böyle bir işaret ettim, kükürt, gitti bayıldı! Kulakları çınlasın, bir daha derse gelmedi! Şimdi ismail’i bıçak

kesmedi, sonuç itibarıyla çünkü kesmiş olsa dahi, bıçak da vahye tabii et de vahye tabi, bütün varlık vahye tabii. Saffat 103-107: ‘ikisi de bu şekilde teslim olduklarında, onu tuttu, şakağı üzerine yatırdı. Biz ona şöyle seslendik: “Ey ibrahim, gerçekten rüyayı doğruladın. işte biz iyileri böyle mükafatlandırırız. Şüphesiz, bu apaçık bir kesin çetin bir imtihandı, ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.” O zaman, Cenâb-ı Hak ne yaptı ibrahim’e rüya yoluyla direkt vahyetti. Aynı zamanda da kime vahyetti? Yusuf’a vahyetti. Peygamberlere de bu manada rüya ile vahyetti mi? Evet. Son peygamber Muhammedi Mustafa’ya da(s.a.v) vahyetti mi rüyada? Evet. Ebu Hureyre naklediyor, Buhari’de, Müslim’de, diğer hadis imamları da almış ama bu lafızla ikisi almış. ‘Müminin rüyası, nübüvvetin 46 bölümünden birisidir.’ Müminin rüyası, ben hadisleri teker teker alayım, sonra yorumlayalım. Yine Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu, Buhari, Müslim, Tırmızi, Ebu Davut: ‘Zaman yaklaşınca müminin rüyası neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen, müminin rüyası, peygamberliğinin 46 cüzünden bir cüzdür.’ Buhari’nin rivayetinde ilave var. ilavesi şu, peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz. Hadis-i Şerif, peygamberlikten cüz olan bir şey, yalan olamaz. Yani müminin rüyası haktır, bu manada da hadisi şerife göre mümin de ne yapmış oldu? Vahiy almış oldu. Yine devam ediyoruz, Enes Bin Malik’ten, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurdu: ‘Güzel rüya salih kişidendir. Bu da peygamberliğin 46 parçasından birisidir.’ Buhari, Müslim, ibni Mace, ibni Hibban, Muatta. Demek ki, Cenâb-ı Hak, bir kuluna vasıtasız vahyediyor, peygamberlerine vasıtasız vahyettiği gibi mümin kimselere de rüya üzerinden vahyediyor ve hadisi şerifte diyor ki: ‘O salih insanların görmüş olduğu rüyalar yalan olamaz.’ Mesela bir hadis-i şerifte, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri diyor ki: ‘Beni rüyada gören, gerçekte de görür.’ Bakın, bu hadisi şerifi bir kenara yazın. ‘Beni rüyada gören, gerçekte de görür, benim şeklime ve şemalime şeytan giremez.’, ‘Beni rüyasında gören gerçekte görmüş gibidir.’ Bu da başka bir hadisi şerif ama benim birinci söylediğim hadisi şerif şu: ‘Beni rüyada gören gerçekte de görür.’ Şimdi dervişlerin haline laf söyleyenler, dervişlerin, gerçek dervişlerin ama böyle kâl dervişi değil, böyle derviş olanın, halde gördükleri gerçektir, o görüntülerin şekline şemaline girmez ve hadisi şerife göre bu Cenab-ı Hakkın vahyidir.

Velilerle alakalı. Yunus suresi, 61 ve 62’deki: ‘O hem dünyada da hem ahirette de onlara müjdeler vardır’ ayeti kerimesinin tefsiri olan dünyadaki müjdeyle alakalı onların gördüğü rüyalar ve onların görüldüğü rüyalar olarak nitelendiriyor Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem . O zaman Cenab-ı Hak peygamberlerine son dönem Hazreti Peygamber sallallahü ve

sellem hazretlerinin ümmetinin salih olanlarına. Demek ki rüyada ne yapmış oldu? Vahyetmiş oldu. Bizim ikinci vahiy neydi? Bir sütrenin arkasından bir perdenin arkasından vahiy alınması. Bunun da ölçüsü, delili neydi? Musa Aleyhisselam’ın Tur-u Sina’da Cenâb-ı Hak’kın vahyine mazhar olması. Kasas, ayet 29: ‘Musa hizmet suresini doldurunca ailesiyle birlikte Mısır’a doğru yola çıktı, tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine, ‘Siz burada durun. Ben bir ateş gördüm, belki size ondan bir haber getiririm veya ateşten bir kor getiririm de ısınırsınız’ dedi. Ayet 30; ‘Musa ateşin yanına gelince, mukaddes yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle nida edildi: ‘Ey Musa, ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım’, elçisiz, Cebrail’siz, rüyasız, direkt hitap, ‘Ey Musa, ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım.’ Bakın burda bir sıfat konuşulmuyor. ‘Ben Semi olan Allah demiyor, ‘alemlerin Rabbi olan Allah’ım.’ 31. Ayet: ‘Asanı bırak. Musa asasının yılan gibi hareket ettiğini görünce, arkasına bakmadan kaçtı. Tekrar şöyle nida edildi: ‘Ey Musa, dön, korkma çünkü sen emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok, kusursuz, pırıl pırıl parlayan, bembeyaz bir el çıksın.’ Korkudan dolayı uzattığın ellerini, kendine çek. Bu asa ve elin Firavun ve adamlarına göstermen için Rabbinden sana verilen iki mucizedir. Şüphesiz ki onlar hak yoldan ayrılmış fasık bir kavimdir.’ O zaman ne yaptı Hazreti Allah celle celalühu? Rüyada değil, direk bir perdenin arkasından, bir perdenin arkasından, Hazreti Pir hicaplı ve hicapsız dedi ya. Hicaplı bu, bu ne oldu? Hicaplı oldu.

Bir önceki neydi? Hicapsızdı, perde yok, direkt kişinin şahsına, kendisine direkt vahyetti. Bu ne? Bu hicaplı. Perdenin arkasından konuştu, hicapsız, sufiler o hicapsız hitaba beşinci makamda ulaşırlar. Derviş kardeşler, ölmeden konuşayım bunları. Beşinci makama gelen, kendi kendinizin delili olun, kanatlanmadan uçmaya kalkmayın, bir başkasını da uçurmayın, kendi kendinizin delili olun. Beşinci esmayı aldın mı? Aldın. Hak esmasını aldın mı? Aldın. Hak esması sen de oturduysa ama bu sahih olan rüyadadır, rüyanda cennete girdiğini görürsün. Daha ileri boyutta ise, ben ağacı da söyleyeyim, bütün gelecek olanların ağacı, ağaç suretinde görünür önce, ağaca yaslanırsın, sırtını ağacı yaslarsın. Bütün dervişan, o ağacın üzerinden gelir. Ağaca yaslanırsın, Cenab-ı Hak, sana hitap eder. Cenab-ı Hak sana hitap edince sadece kulakların duymaz, bütün vücudun duyar. için dışın hitabı duyar. için dışın hitabı duyunca işte Allah sana direkt vahyetti. Biz böyle anlaşılmasın, peygamber gibi anlaşılacak diye ibare düşmüş ehli sünnet, ilham eder ama hitaptır bu. O hitaba eriştiysen beşinci esmada, senin yolun açıktır, açık açık söylüyorum bunu. Sen o zaman altıya, yediye, nefsine uymazsan koşarsın. Bu hitabı aldıysan, sen şeylik de yapabilirsin, bu hitabı aldıysan, şeylik de yapabilirsin. Hitabı aldın, sana bir de icazet verdilerse, nakibi

nükebba icazeti, sen bunla şeyhlik de yapabilirsin. Bu manevi olarak da tasdiklenmiş olur ama o kimse mürşid-i kâmil değildir, daha yolu var onun da ama başlangıcı nedir? Başlangıcı budur, direkt ne oldu? O hitaba erdi. Bu da ne? Bu normalde, bir önceki hani rüya ile alakalı kısma ilave bu, be cennette çünkü hicapsız, perdesiz onu konuştu, ağacın arkasından veya önünden değil. Bunları böyle açık açık anlatmamışlar bugüne kadar çünkü çok laf söylerler, çok inkâr ederler, çok insana eleştirirler. Tabiri caizse kınarlar. Cenab-ı Hakka hamdüsena ediyorum ki o kınanma duygusu, o kınanma üzüntüsü, o kınanma korkusu, Rabbime hamdüsena olsun, alınmış, umurunda değil, isteyen inansın, isteyen inanmasın, isteyen istediği lafı söylesin. Beşinci esmayı aldın, oturduysan, o hitabı alacaksın. Bunu Türkiye’de şeylik yapan, Türkiye’de mürşidim diyenler, Türkiye’de ‘Ben veliyim’ diyenlere bu sözüm. Eğer beşinci esmayı aldığınızı iddia ediyorsanız ve bu hitabı almadıysanız, oturduğunuz koltukları terk edin. Ya da deyin ki, ‘Biz böyle bir şeye erişmedik, hakkınızı bize helal edin, biz böyle mürşit falan değiliz, şeyh filan değiliz’ deyin. Öyle atanmayla da şeylik olmaz, üç-beş kişinin seçmesiyle de şeylik olmaz. Olur böyle olur. Bu manevi seyrüsüluku yaşamayan kimse, bunun sancısını ve sıkıntısını hiçbir zaman bitiremez, geçiremez. Bir de işin ahireti var. Bir de işin ahireti var, Allah bizi affetsin.

Üçüncü vahiy türü ne? Cenab-ı Hakk’ın bir elçisiyle, elçisiyle, peygamberlerine ve kullarına vahyetmesi. Elçi üzerinden. Peki, bu kim? Peygamberler. Ne yaptı? Cebrail aleyhisselamı elçi olarak peygamberlerine ilahi kitapları vahyetti. ilahi kitapları vahyetti. Bakın, vahyin, bir, bu manada okunanı vardır. Vahyin okunanı nedir? ilahi kitaplardır, Hz Adem aleyhisselamdan Muhammedi Mustafa’ya kadar gelmiş bütün peygamberlerin içerisinde ama suhuf, hani sayfa ama on sayfa ama otuz sayfa ama kırk sayfa ama yüz sayfa okunmuş vahiyler, okunacak vahiyler, kitaplaştırılmış, son kitap Kur’an-ı Kerim. Okunan vahiy, Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin gönlüne. vahyolunan ilahi kelam. Bu da ne? Bu da üçüncü vahiy hali. Üç şekilde vahyediyor ya. Bu da üçüncü. Peygamber(s.a.v.) hazretlerine tabi bu vahyin de gelmesi ne? işte daha öncesinden, tabii bundan öncesinden, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine altı ay rüyayla vahyedildi. Altı ay ve Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik gelmezden önce, buraları önemli, bunları normalde yazmazlar, söylemezler veya yazdılarsa da bilmiyorum. Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine peygamberlik, henüz daha tebliğ edilmezden önce varlık, Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretlerinin son peygamber olduğunu ona dile getirirdi. Taşlar, ona peygamber muamelesi yapar, taşlar onu metheder taşlar

ona tanzimde bulunurdu. Ağaçlar, yapraklar, çiçekler, mevcudat onun peygamberliği henüz daha ilan edilmezden önce onun peygamberliğini kabul edip onun geçtiği yerlerde Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine temenna eder, ona salatü selam eder, ona dua ederlerdi. Yürüdüğünde bulutlar ona salatü selam eder ona dua ederdi.

O henüz daha ergenlik çağına gelmemişti ki varlığın bütün mertebelerinde Hz. Muhammedi Mustafa’ya salatü selamlar getirilir, Hz. Muhammedi Mustafa da(s.a.v.) o salatü selamları işitirdi. Hazreti Muhammedi Mustafa Peygamber olmazdan evvel yani peygamberlik ona tebliğ edilmezden önce, yiyecekler dile gelir, hangisini yiyip hangisini yememesi gerektiğini ona söylerlerdi. Bütün taş, bütün nebavat, bütün hayvanat, bütün varlık, Hz. Muhammedî Mustafa’nın(s.a.v) peygamber olacağı kendilerine vahyedildiğinden ve onun çevresinde yaşayan, hatta dünyanın arzı, göktekiler, gökte yaşayanlar, Hazreti Muhammedi Mustafa’nın(s.a.v) peygamberliğini bildiklerinden dolayı bütün göğün katlarında, o doğduğundan itibaren salatü selamlar okunur, ona methiyeler düzülürdü, ona dualar edilirdi. Gök halkı da Hz. Muhammedi Mustafa’ya peygamberlik vazifesi verilmezden önce onun peygamber olacağını bilirler ve ona methu senalar ederler, dualar ederlerdi. Elçi ile peygamberliğin ona tebliğ edilmesi meselenin fiziki olarak görev başlangıcı. Yoksa o, zahiri olarak dünyaya geldiğinde zaten peygamber idi. Aslında dünyaya gelmezden önce de o peygamber idi. Hatta Adem su ve çamur arasındayken de o peygamber idi. Henüz daha hiçbir şey varlık alemine sudur etmemişken de o peygamber idi. O yüzden o peygamberin şanını, şerefini, o peygamberin mukaddesatlığını, o peygamberin mucizelerle donatıldığını görmeyenler, o yüzden küfür etlidir, hadislerini komple reddedenler, küfür ehlidir. Hadisleri komple reddedenlerin nikahları düşer, hanımlarıyla zina etmiş olurlar. O peygamber ki varlığın sebebidir.

işte Cebrail aleyhisselam ona Hira Dağı’nda ilk vahyi getirdi ama o zaten Cebrail’i tanıyordu. O Cebrail’i tanımamış bir kimse değildi. O yüzden Cebrail Aleyhisselamı gördüğünde, o böyle çok namütehani herhangi bir şey yaşamadı. Onun ordaki, onun titremesi, vazifenin ağırlığı ile alakalı. Dilimin ucuna geleni söyleyeyim: Cebrail aleyhisselam kim ki o Cebrail aleyhisselamı gördüğünde titresin! Cebrail aleyhisselam onu gördüğünde tiril tiril titrer. Eğer Cebrail aleyhisselam onun maneviyatını tam olarak görseydi, Cebrail diye bir şey kalmazdı, yanardı! Yanardı ama Hazreti Muhammedi Mustafa’nın maneviyatının, nuraniyetinin, ruhaniyetinin o zirve noktasını bilmeyen, tanımayan körler, ne yazık ki onu postacı seviyesine indirmeye çalışıyorlar, hadislerini inkar ediyorlar. Dünkü çocuk, hadis inkar ediyor şimdi! Dünkü çocuk, hadislerin hepsini reddediyor şu anda. Ne yazık ki

Ümmeti Muhammed’i bu hale getirdiler. Allah onların burunlarına sürtsün. işte Cenab-ı Hak, peygamberlerine de Cebrail üzerinden ne yapıyor? Vahyediyor. Vahiy bu manada ne demek? ilham ettirmek, bildirmek, bir şeyi işaret etmek, bir şeyi gizliden ihbar etmek, ihbar etmek. Gizliden, hiç kimse duymuyor, hiç kimse bilmiyor ama senin kalbine ilham geliyor, vahiy, ihbar geliyor kalbine. Bunu yapma, bunu yap, bunu etme, bunu et, burdan git, burdan gitme, bunu şöyle yap, bunu böyle yap. Bu da ne? ihbar ve vahiy ister ilham noktasında olsun, ben yine ehl-i sünnetin çizgisinde yürüyeyim, ister ilham noktasında olsun isterse ilhamın üst derecesinde olsun ne uykuya bakar ne uyanıklığa bakar. Uykuda da gelir, uyanıklıkta da gelir. Hz Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri, o yüzden der, Mesnevisinde, ‘Bana yürürken rüya gören gerek’ der, yürürken rüya gören. Bu nedir? Bizim hal dediğimiz şey. Hepsi de rüyanın içindedir çünkü hepsi de rüyanın içindedir. Bize şunu öğrettiler, rüya sadece uyuduğunuzda görülür. Değil! Rüya uyanıkken de görülür, uykudayken de görülür, uykuyla uyanık arasında yakazayken de görülür. Hele o yakazayken hal bambaşkadır, tadından yenmez. Otur koltuğa, “La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah…Gitti. Oooooy! Gör göreceğini, yaşa yaşayacağını, duy duyacağını yakaza halindeyken. Söyleme, anlatma, deme, içinde tut. Çıkamadığın bir şeyi üstadına sor, yol bilmez, kelam bilmezlere anlatma. işte bu sıraladığımız üç tane vahyin tecelliyatının haricinde Cenab-ı Hak, yani bize öyle bir Allah anlattılar, hiçbir şeyle alakası olmayan bir Allah’mış gibi haşa. Değil. Evet, Allah bu ayeti kerimenin dışında bu anlattığımız ayeti kerimenin dışında, şeytana ve yardımcılarına da vahyeder, peygamberlerine vahyettiği gibi arıya, toprağa, güneşe, aya göğe, Musa’nın annesine, Cenabı Hak vahyeder. Şeytana vahyediyor, başka neye vahyetmesin. Şimdi örnekleyelim bunu, bu söylediklerimiz şeyleri delillendirelim. Benim bütün kardeşlere sözüm var. Sözüm şu, Cenab-ı Hak, ölünceye kadar beni o sözde mukim eylesin.

Anlattığımız, söylediğimiz, din olarak tebliğ ettiğimiz, insanlara aktardığımız, kardeşlere aktardığımız her şey Kur’an’dan ve sünnetten delili olacak. Eğer bu yoksa size bunu tekrar söylüyorum, otuz beş yıldır sohbet ediyorum soru cevap…Diyorum ki kardeşler, size anlattıklarımda Kur’an’a ve sünnete uymayan bir yer varsa, lütfen beni ikaz edin. Bana söyleyin, ben kendimi düzelteyim. 35 yıldır birisi demedi bana, ‘Şurda Kur’an’a uymadın, şurda hadise uymadın,’ diye. Koltuğuma bakıyorlar, bizim Adanalı marangozların yaptığı koltuğuna takılıyorlar, bu koltuğuna takılıyorlar, ne kadar rahat koltukta oturuyorsun, koltuğu yok altın yaldızdı, yok arabası ne, yok arabanın markası ne…Tabi! Nerden geçiniyor? Siz hep böyle milletin parasını yiyorsunuz falan. Bu milletin söylediği şey bu. Birisi şunu demiyor, bu

bakın, ilk defa konuşuyorum bunu, birisi sohbeti sonuna kadar dinleyip şurada bu konuyla alakalı bir ayet söyle, bu konuyla alakalı bir hadis söyle veya yani burda bir Kur’an ve sünnete aykırı bir durum var demiyor, bunu söylemiyor. Hamdolsun. Ya dinliyorlar, bulamıyorlar ya da gerçekten dinlemiyorlar. Evet, Allah yeryüzüne vahyeder. Bakın, yeryüzüne, yeryüzüne vahyeder. Zikzak ayet dört ve beş: ‘ O gün yer, Rabbinin ona vahyetmesi ile haberini anlatacaktır’, bunların tefsirlerine girmeyeceğim.

Cenab-ı Hak, demek ki ne yapmış, yeryüzüne vahyetmiş. Yer yüzüne vahyetmek, demek, yeryüzündeki bütün mevcudata vahyedilmesi demek. Ben sohbette derim ya sufi taşa bile tekme vurmaz, yeryüzüne vahyetmiş, sen yeryüzünde dolaşırken edebinle dolaş, sen taşa bile tekme atma, yeryüzünde edebinle dolaş, sen oraya buraya bevletme, sen oraya buraya uygunsuz yerlere bevledersen, Cenab-ı Hak yeryüzüne vahyetmiş. Allah’ın edebini, adabını tut. Hazreti Abdullah gibi yap, Hazreti Ömer Efendimizin Abdullah’ı gibi. Yirmi üç kez seyahate çıktım, her seyahate çıktığımda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri burda defihacet yapardı. Burda da abdest alırdı, deyip defihacet yaptığı yerde defihacet yapar, abdest aldığı yerde abdest alır, namaz kıldığı yerde namaz kılardı. Onlar, Hazreti Muhammed’i Mustafa’ya ve Allah’ın vahyine bu kadar sahiptiler. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin defihacet yaptığı yere defihacet yapardı. Peygamber sevgisi olmayan bir kimsede bunun bir anlamı yoktur, Allah sevgisi olmayan bir kimsede bunun bir anlamı yoktur ama Hazreti Ömer efendimizin oğlu Abdullah için bu çok anlamlıydı. Defihacet yaptığı yer dahi Muhammedi Mustafa’nın yaptığı yerdi ve sorarlardı ona, “Ey Abdullah, neden burada konaklıyorsun?” Derdi ki: “Biz peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ile yolculuk ederken, o burda konaklamıştı ve hatta şu kadar konaklamıştı. O, o kadar konaklardı.” Büyük hüzün, sonradan Muhammedi Mustafa vefat ettikten sonra, Hz. Abdullah hüznünden dolayı artık bunları yapamaz hale geldi, ağlamaktan kendini alıkoyamıyordu. Hani meşhur ya, Hazreti Ömer hızla cumaya gidiyor, bir saçak, bildiğimiz kiremit gibi saçak gibi bir şey, sarığına takılıyor. Bunu kim böyle yapmış diyor, alıyor onu, tabiri caizse kaldırıyor, ortadan. Sonradan diyorlar ki aynı gün, bunu hutbede söylüyor. Hani yoldan geçenleri rahatsız ediyor diye, sahabe kalkıyor, “Ey Emire’l Müminin! O saçağı,” diyor. “Kim yaptı, biliyor musun?” “Hayır,” diyor. “O saçağı,” diyor. “Bizatihi elleriyle yapan, Hz. Muhammedi Mustafa’ydı,” diyor. Koca Ömer, hüngür hüngür ağlaya ağlaya gidip o saçağı tekrar yerli yerine koyuyor. Bildiğiniz saçak, saçak. Allah yeryüzüne vahyeder, yeryüzüne vahyedince hayvanlar, böcekler, çiçekler, ağaçlar, dağlar, taşlar… Hepsi de o vahye tabidir, o yüzden

sonbahar geldiğinde, hepsi de silinir gider, ilkbaharda yeniden yeşerir. Hepsi de vahye tabidir çünkü. Vahye tabi olmayan yeryüzünde hiçbir şey yoktur. Edebini koru. Edebini koru, yeryüzünde dolaşırken, yeryüzündeki gördüğün, görmediğin, bildiğin, bilmediğin her şeyin vahye tabi olduğunu bilerekten yaşa. O yüzden eşyayı kırıp dökme, o yüzden yiyeceğini bozdurma, küflendirme, sana verilmiş olan nimetleri heba etme. Hepsi de vahye tabii. Vahiyle yürüdü, geldi, senin önüne geldi, vahiyle geldi, senin evine girdi, vahiyle geldi, senin üzerine elbise oldu, vahiyle geldi, senin elinde bir alet oldu, vahiyle geldi, senin elinde telefon oldu, senin elinde bilgisayar oldu, vahiyle geldi, senin elinin altında araba oldu, vahiyle geldi, senin elinde bir alet oldu, vahiyle geldi, bir avuç toprak oldu. Vahiyle geldi, bütün her şey vahye tabi ve vahye tabi olan bütün her şey emre tabi ve onun arkasında Allah’ın kudreti ve kuvveti ve yaratması var, o yaratmaya tabii.

Ey Müslüman, israf edemezsin. Ey Müslüman, kırıp dökemezsin. Ey Müslüman, sen bir şeye zarar veremezsin, vahye tabi. Sen zarar veriyorsan, birazdan anlatacağım, şeytandan gelen vahye tabi oldun o zaman. O da vahyediyor insana. Neyi? Kötülüğü. Allah gökyüzüne vahyeder. Fusulet, Ayet 12’: ‘Sonra Allah yedi semayı iki günde yarattı. Her semaya kendilerine ait hususları vahyetti. Yedi kat semayı yarattı ve her semaya yani birinci sema, ikinci, üçüncü dördüncü, beşinci altıncı, yedinci. Dünya göğü değil bunlar, dünyada da yedi gök vardır. Dervişler aldanır, dünyanın birinci göğünü geçince birinci semayı geçtim zanneder. Dünya yedi göktür. Bütün gezegenler yedi kattır. Güneş de yedi kattır, ay da yedi kattır, merih de yedi kattır, yıldızlar da yedi kattır her şey yedi katın üzerine kuruludur. Samanyolu da yedi kattır sema da yedi kattır. Birinci sema, ikinci sema, üçüncü sema, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci sema ve Cenab-ı Hak diyor ki her semaya kendilerine ait hususları vahyettik, her semaya ve her semanın zerresine kadar ve her semada yaşayan varlıklara kadar. Birinci semada yaşayan varlıklar ayrı, ikinci semada yaşayan varlıklar ayrı, üç, dört, beş, altı, yedi… Yaşayan varlıklar ayrı birinci semanın melekleri ayrı, ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü, beşincisi, altıncısı, yedincisi ayrı. Şeytan yedi kavim, hepsinin de görevleri farklı. Cinniler yedi kavim, bunların hepsinin de göklerde yaşama merkezleri var. Hepsinin her şeyi ayrı. Cennet sekiz kattır, sekizinci kat peygamberlere ve en üst pir makamındakilere ve büyük şehitleredir. Özel yaratılmışlaradır. Allah gökyüzüne vahyeder. Allah gökyüzüne vahyedince, gökyüzünde ne var ne yok, hepsine de vahyeder. Ben, yer ve gök ehlinin cuması mübarek olsun deyince, maneviyattan haberi olmayanlar, gök ehlinden haberi olmayanlar, bunu alaya alırlar çünkü haberleri yok. Birinci kat semada, ikinci kat semada, üçte, dörtte, beşte, altıda, yedide kim yaşar,

ne yer, ne içer, zikirleri nelerdir, zikirleri nelerdir, meleklerin görevleri nelerdir, zikirleri nelerdir? Hadi, birinci kat göğe çık, o uğultudan başını kaldırabilirsen, kaldır. Birinci kat göğe çıktıktan sonra dahi, asla aşağı inmeyi istemeyeceksin, asla! Diyeceksin ki, ‘Ya Rabbi, benim canımı bir daha al, bu dünyanın necasetinden kurtar’ diye yalım yalım yalvaracaksın. O vahye tabi. Vahye tabi. Bir de dünyanın seması var, bu yedi semanın haricinde.

“Biz dünya semasını kandillerle donattık ve onu koruduk. Bu, her şeye galip olan ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir”. Göğe vahyeden göğü kudret ve kuvvetiyle tutan Allah, göğe vahiymiş. Allah, meleklere vahyeder. Enfal, 12: ‘Ey Muhammed, bir zaman Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: ‘Şüphesiz, ben sizinle beraberim, iman edenleri yerlerinde sebatlı kılın.’ Bakın, Cenab-ı Hak meleklere vahyediyor! ‘ Şüphesiz ben sizinle beraberim. iman edenleri yerlerinde sebatlı kılın. Ben yakında inkâr edenlerin kalplerine korku salacağım. Siz hemen onların boyunlarını vurun ve bütün parmaklarını doğrayın.’ Meleklere vahyediyor, meleklere. Melekler nasıl sizin boyunlarınızı vuracak? Nasıl parmaklarınızı kesecek? Demek ki boyun kesiyorlar. Demek ki parmak kesiyorlar. Kimler? Melekler. Meleklere vahyetmiş. Hususi meleklere vahyettiğiyle alakalı başka ayet-i kerimeler de var. Burası en ilginci: ‘Ey Muhammed, bir zaman Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: ‘Şüphesiz, ben sizinle beraberim, iman edenleri yerlerinde sebatlı kılın.’ iman etmiş, imanında sebatlı kılmak için meleklere vahyediyor. Diyor ki, ‘Aman, bu iman edenleri sebatlı kıl. Kardeş, canım benim, müslümanmış gibi görünen münafık, iman üzerinde sebatlı değil isen ve topuklarının üzerinden döndüysen, sen sebatlı değilsin, sen kafirlerden oldun. Boynunu manevi olarak vuran melek. Boynunu manevi olarak melek vurdu. Görüntüde Abdülkadir Geylani’yi gördün sen, görüntüde. Ahmet er-Rufai’yi gördün, görüntüde şeyhini gördün, görüntüde birisini gördün, birisinin boynunu vuruyor. Canım benim, onun boynunu vuran melek, Allah’ın emriyle vurdu. Sen öyle bir yanlışlık yaptın, öyle bir tornistan yaşadın, o tornistandan dolayı manevi olarak ya kellen gitti tabiri caizse ya da parmakların kesildi. Sen bundan kendine bir delil çıkar, manevi olarak nice başlar kesilir, kan parasını soran olmaz. Hatta kılıcını çeker birisi, o kadar kelle alır da bir de senden, sen benim kolumu yordun der, bir de senden kol parası ister, kuvvet parası ister. Sen bir de onu ödersin. Bu, herkesin bildiği. Allah bal arısına vahyeder. Fatih hocam, gerçekten tatlı yemedim bugün sohbet ağır diye, neredeyse yemek yemeyecektim ama gene dil dudak kurudu bugün ağır geçiyor.)

Allah Bal arısına vahyeder. Nahl Suresi ayet 68 ve 69: “Ey peygamber! Rabbin arıya, arıya ‘dağlarda ağaçlarda ve yapılan kovanlarda yuva edin,

sonra her çeşit mahsulden ye. Rabbinin sana kolaylaştırmış olduğu yollardan git’ diye vahyetti. Arıların karınlarından içinde insanlar için şifa bulunan çeşitli renklerde şerbet çıkar. Şüphesiz ki bunda düşünen bir millet için büyük ibret vardır.” Allah arıya da vahyetmiş. Arıya vahyeden neye vahyetmez ki! Bizim Ali Karadağ’da benim arılarım Allah benim arılarım! Oğlum, benimkiler nerde diyorum ben de şimdi, ona böyle söylüyorum, bizimkiler tabi bir bakıyorsun diyor ki arıya ne geldi? Ayı geldi, arılar gitti. Oğlum benim kovanlar mı gidiyor hep diyorum, giden başka bir kovan değil mi? Böyle bir bakıyor, böyle gözlerini kırpıştırıyor bana. Yok diyor, senin kovanlar duruyor mu durmuyor mu…Oğlum kaç kovan var? Hesaplıyor. Ya altı üstü kaç kovan zaten, eksiliyor mu fazlalaşıyor mu? Onu soruyorum. Sanki sayacak böyle. Bir bekliyor böyle! Nafız’dan öğrendi onu. Nafız’a bir şey soruyorum, gözler dönüyor böyle, cevap yok, ondan sonra bir müddet sonra cevap geliyor. Bu da onun karındaki gibi işte böyle. Arılar benim. Arılar kiminmiş Ali? Hıı? Allah’ın Allah’ın. Oğlum benim bir şeyim yok. Arılar Allah’ın, vahyeden o. Bir de onun fotoğrafını çekiyor, elemanlar çalışıyor, şeye atıyor. Allah vahyediyor! Arıya vahyediyor. Ondan sonra ne diyor bir de? Çok şifalı benim bal! Oğlum vahyeden o. Her ne kadar bana börtü böcekli gelse de ballar, oğlum diyorum ben inandım. Senin arı natürel, senin bal da natürel, inandım. Oğlum süz de getir şunu diyorum ya, ben inandım, börtü böcek içinde dolaşmasına gerek yok. Yok! Hani diyor nimet külfetsiz olmaz gibisinden, ben onların hepsini bir daha süzüyorum, tabii, onun yapacağı işi bana yaptırıyor ya! Artık o bir keramet sahibi ya böyle kendince, artık nasıl yapıyorsa!

Arıya ne yapıyor Cenab-ı Hak? Vahyediyor. Nasıl, çalışıyor mu arılar Ali çıktı mı dağa? Daha çok soğuk, tamam. Hep de bir cevabı var. Arılar kiminmiş Ali? Efendim? Ulan, dilin güdük çıktı ya! Allah havarilere vahyetti. Allah havarilere vahyetti. Maide ayet, 111: “Hatırla, hani havarilere ‘bana ve peygamberime iman edin’ diye vahyetmiştim. Onlar da ‘iman ettik, şahit ol ki biz Müslümanız’ demişlerdi.” Bunu neden bu ayeti kerimeyi aldım? Allah, isa aleyhisselamın havarilerine vahyediyor, ‘bana ve peygamberime iman edin’ diye. Onlar da diyorlar ki Allah’a, dikkat edin buraya, karşılıklı diyalog var. Yazılı bir şey yok, karşılıklı diyalog, ‘havarilere vahyettim’ diyor. ‘Dedim ki bana ve peygamberime iman edin. Onlar da iman ettik, şahit ol ki biz Müslümanız demişlerdi.’ Allah zamanın mürşidi kamillerine de ‘ben vahyeder demeyeceğim, altını çiziyorum, ilham eder. Bana ve resulüme itaat edin diye, bu manevidir. Yoksa Kur’an bellidir, sünneti seniyye de bellidir. Bu ayrı bir ahittir. Bu ahdi aldıktan sonra sen ‘şunu diyemezsin: Rüyamda bunu gördüm, ben bunu yapayım mı, yapmayayım?’

Yapacaksın, sen o sözü verdin. Sen o sözü verdin. O sözü verdikten sonra artık senin için zahirdi, batındı kalktı. Sen habibine itaat edeceksin, yürüyeceksin onun yürüdüğü yerde. Onun söylediğini emir telakki edip, farz telakki edip yerine getireceksin. Sana bir şey söylerse bunu nimet bileceksin, nimet ve harfiyen yerine getireceksin. Öyle yan yattı, çamura battı yok. Havarilerine vahyettiyse, Hz. Muhammedi Mustafa’nın havarilerine de vahyetti. Her peygamberin havarileri vardır. Hz. Muhammedi Mustafa’nın da havarileri vardı, on tane aşere-i mübeşşeredir. Zamanın kutbu vardır, zamanın kutbunun etrafında da hepsi onların on tanedir. Zamanın kutbu ile beraber on kişidir. Onlar da havariun mertebesindedir. Her mürşidi kamilin etrafında on tane havariun vardır. Onlar canlarını, mallarını, eşlerini, çocuklarını herhangi bir şeyi düşünmez, öyle intisap eder, öyle bağlanırlar. Cenab-ı Hak, vaktinizi alıyorum ama bu konuyu bitireyim müsaade ederseniz, sıkılan varsa elini kaldırsın. Cenab-ı Hak Hazreti Musa’nın annesine vahyetti. Taha ayet 36: “Allah şöyle dedi: ‘Ey Musa, dilediğin sana verildi.” Cenab-ı hak Musa’ya diyor, direkt dilediğin sana verildi.’ Ayet37: “Biz sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk.” 38: “Hani bir zaman biz annene bazı hususları vahyetmiştik.” 39: “Ona şöyle demiştik: ‘Musa’yı sandığa koy, Nil nehrine bırak da nehir onu kıyıya vursun. Onu benim de onun da düşmanı olan biri alsın. Seni sevimli kıldım ki muhafaza altında yetişesin.” Demek ki Cenab-ı Hak Musa’nın annesine vahyetmiş. Bir de Musa’ya diyor ki, dilediğini sana verdim. Daha önceden de seni böyle yapmıştım. Dilediğini verdi, ne yaptı?

Musa aleyhisselamın Cenab-ı Haktan özel isteğiydi, Harun’un kendisine halife edilmesi ve ona peygamberlik verilmesi, bunun için Tur-u Sina’da Cenab-ı Hakka yalvarmıştı arkamdan bir halife ve benim yerime bakacak bir kimse. Allah da ona Harun’u verdi duasının karşılığı olarak. Bir de hani Kur’an-ı Kerim’de ayeti kerime olarak geçiyor ya hani benim dilimi aç, kuvvetlendir diyor firavuna giderken. Çünkü Musa aleyhisselam hafiften kekeme birisi, böyle kekeme derken kekemelik değil de böyle bir kelimeyi konuşacağı zaman duruyor ama direkt açılmıyor dili. Bu firavunun önüne gidecek, firavuna Allah’ın varlığını birliğini ve kendisinin peygamberlerini tebliğ edecek ya, o zaman dua ediyor: ‘Ya Rabbi, benim dilime kuvvet ver, dilimi aç’, Cenab-ı Hak onun duasını kabul ediyor. Bir de bir daha duası var hani: ‘Benim gönlümü ferahlat, gönlümü genişlet, işimi kolaylaştır’ diye. Cenab-ı Hak onun bu duasını da kabul ediyor, hemen anında cevap veriyor bunlara, duaları kabul ediyor hemen anında cevap veriyor ve diyor, bunları ben sana lütfettim ama daha öncesinden diyor sana da böyle lütfetmiştim. Ne yaptı? Musa aleyhisselamın annesine de vahyetti, aynı şekilde ibrahim’in annesine de vahyetmişti Cenab-ı Hak. Ne yapıyordu Nemrut? Bütün erkek

çocuklarını kılıçtan geçiriyordu. Ne yaptı? ibrahim’in annesine de vahyetti. O doğar doğmaz onu şu anki hani insanların turistik ziyaret yaptığı o mağaraya götürdü, onu oraya bıraktı. Onu Allah’ın vahyetmesi ile yaptı ve gece gider onu emzirirdi, gündüz hiç gidemezdi. Allah ibrahim’in annesine de vahyetti ve Musa’nın da annesine vahyetti ve Cenab-ı Hak Meryem’e de vahyetti. Bazen bayanlar soruyorlar işte, bayanlardan peygamber yok, diyorum Meryem var. Peygamber değil ama diyorum ben peygamberlerle arasında ince bir perde var böyle, incecik bir perde. Hz. Meryem’in, Hz. Hatice annemizin, Hz. Fatıma annemizin makamları çok yüksektir. Enbiya, 91: “Irzını koruyan Meryem’i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik, onu da oğlunu da alemlere bir mucize kıldık.

Hurma dalını kendine doğru silkele ki üzerine taze hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan birini görürsen de ki, ‘Ben çok merhametli olan Allah’a oruç adadım, artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.’” Meryem, ayet 25 ve 26. Demek ki Cenab-ı Hak Meryem’e de vahyetti ve Meryem’e nasıl davranacağını da vahyetti, harfi harfine vahyetti. Meryem bir böyle hurma ağacını, kuru bir hurma ağacı, kuru! Dalında budağında yeşillik yok, dalında budağında bir meyve yok, kupkuru bir hurma ağacı. Kupkuru. Onun dalını sallıyordu, sallayınca da hurmalar dökülüyordu, tazecik. Tazecik ve onunla rızıklanıyordu. Kur’an-ı Kerim, bize bu tip vahiylerden bahsederken bir vahiy penceresi daha açar. Bazen şeytanların da ve insanların da vahyinden bahseder. Şeytanların ve insanların diyorum. Enam, 112: “Sana yaptığımız gibi, her peygamber için de insan ve cin şeytanlarından düşmanlar yaratmıştık. Bunlar birbirlerini aldatmak için süslü sözler fısıldarlar. Eğer Rabbin dilemiş olsaydı bunu yapamazlardı; onları iftiraları ile baş başa bırak.” Enam 113. Bir de ahirette iman etmeyenlerin kalpleri o süssüz söze meyletsin, ondan hoşlansın ve işleyecekleri suçu işlesinler diye böyle yaparlar. O zaman ne oldu? Bir vahiy daha çıktı orta yere. Bu ne? Şeytan ve insanlar. Bunlar ne yapıyorlar? Bunlar da senin kalbine vahyediyorlar. Şeytan ne yapıyor? Senin kalbine vesvese veriyor. Hani zaman zaman ‘Allah affetsin’ büyüklenmek için söylemiyorum, Cenab-ı Hak büyüklenmekten muhafaza eylesin diyorum ya, yeryüzünde dolaşan şeytanlaşmış insanlar vardır, bu şeytanlaşmış insanlar şeytanın vazifesini yaparlar, senin kalbine vesvese koyar, seni Kur’an ve Sünnet yolundan uzaklaştırmak için, seni hakikatten uzaklaştırmak için, senin kalbine vesvese koyar. işte bunlar da vahyin içinde. Bakın, bunlar da vahyin içinde. O zaman şeytan da insana ne yapıyor? Vahyediyor. Kime? Dostlarına. O dostları kime vahyediyor? Müslümanların kalbi sağlam olmayanlara. Kalbi sağlam değil. Kalbi sağlam değilse ona vahyediyor, ona süslü sözler söylüyor, ona dünya hayatını

süslü gösteriyor. ‘Yaz geliyor, plajlara akalım bir çimildeyelim, çipildeyelim, bu da bizim hakkımız’, tatlı geliyor. O Müslümanların da hakkı, denize girecekler, orada yüzecekler, tabii! Olmadı, soyunup soğana çevrilecekler, olmadı, gidecekler en lüks otellere. Bir de onu diyecekler, ‘Müslümanlar yapmasın mı?’ Tabi, gidin beş boynuzlu değil, yedi boynuzlu otellerde zaman geçirin, gidin hiç kimsenin görmeyeceği koylar bulun.

Yaz geldi, kimse görmeyecek sizi. Hadi orda soyunun, dökünün. Hadi oralarda da çipildeyin biraz. Hadi götürün eşlerinizi, kızlarınızı, giydirin bikinileri dolaştırın orda, tabii! Herkes çıplak nasıl olsa orda, ne olacak ki? Üzüm üzüme baka baka kararır, çıplak çıplağa baka baka kafir olur gider, tabi! Meyledin dünyanın o tatlı, şatafatlı, gösterişli, tantanalı şantanalı hayata meyledin Şeytanın işi bu. Hadi biraz israf edin. Hadi biraz gösteriş yapın. Hadi biraz böyle yüksekten atın. Hadi gidin biraz marka budalası olun. Hadi gidin biraz marka ahmağı olun. Hadi gidin lüks restoranlarda, bilmem nerede kuşkonmaz, bilmem ne yiyin, gidin ismini bilmediğiniz yemekleri yiyeceğiz diye uğraşsın. Selfiler yapın ordan, yediklerinizi gösterin, dünya açlıktan kırılırken siz bunları yiyin. Ondan sonra da gelin, ahkam kesin, din ahkamı kesin, Müslüman ahkamı kesin, tabi! Lüks, şatahat, şatafat içerisinde yaşayıp ahkam kesin bir de. Şeytanın işi bu. Fakir fukaraya tepeden bakın, sufilere tepeden bakın. Siz entelektüelsiniz, fularınızı yandan çarklı takacaksınız, böyle çok süslü konuşacaksınız, belagatli konuşacaksınız, böyle yüksekten konuşacaksınız, bunlar derviş topluluğu, bunlar sufi. Bunlar cahil cühela, her biri de ter kokuyor bunların, bunların kılık kıyafetleri de çok gösterişli değil. Yani sizin beş boynuzlu otellerde böyle toplantılara gitmeniz lazım! Beş boynuzlu otellerde konferanslar olması lazım, orda ahkam kesilmesi lazım, sufilikten, mevlevilikten, tabi ahkamı bol olması lazım. Onun böyle, bilmem ne, bilmem ne, bilmem ne, araştırmacı yazar, bilmem ne, profesörü, osu, busu, tabi! Kulağına fısıldayıverecen, seyr-i sülûkun oldu mu, bir şeyhin oldu mu? Fısıldayıverecen ama bu dünya hayatı böyle, şeytan ve şeytanlaşmış insanlar. Aklını fikrini şeytana kiraya vermiş değil, satmış küçük bir bedele! Onun şatahatı, şatafatı…Dervişlerin içinde de var, bizde de var, ahkam kesiyor, kocaman derviş, o büyük derviş, tabi, Neler gördü o neler! Tabi! O da böyle bir ahkam kesmeli ortalığa, o da bir makam kesmeli ortalığa ya, o da bir şey demeli, o da anlaşılmaz bir söz söylemeli. Baaaak! Büyüklüğü nerden anlaşılacak? Tabi! Allah ona hitap etmiş! Kim? Filanca. Öyle diyor. Ha, haberimiz yok abicim. Nasıl? Oğlum, haberimiz yok. Onun beşinci esması da yok. Nasıl yok? Basbayağı yok, onun dördüncü esması da yok. Ama öyle diyor? Ha yakında görünür oğlum, merak etme, meleklerin

ne işi var, boyna kelle alıyorlar, hazırlan. Ha o diyor ki Geylâni hazretlerini gördüm? Tabi, onu görecen! Dervişlerde de var bu.

Derviş gönlünü Kur’an ve sünnete dayar, üstadına dayar, heva hevesine uymuş olanlara değil. isterse bu zakir isterse çavuş olsun ister eski derviş ister yeni derviş hiç önemli değil, ne olursa olsun. Heva hevesine uyduysa bir kimse kulağını kapat, gönlünü de kapat ona. Sebep? Hastalık bulaşır sana. Dünyaya düşmüş, dünyanın heva hevesine düşmüş, hastalık kaparsın ondan. Kadınlar! Hastalık kaparsınız. Çantası ne marka? Çantasının markasına göre kariyer yapacak, örtüsünün markasına göre kariyer yapacak. Örtüsü ne en pahalı, en pahalı, ne? Söyleyin, yermeyeceğiz, utandırmayacağız sizi. Vakko mu, en pahalı, vakko mu? Afferin kız. Vakko, kaç paradır kızım bir örtü şimdi? Vakko’da şimdi 3.500 en ucuzu. Tabi ordan üfüttürmesi lazım Vakko diye, değil mi? Kenarında yazıyor değil mi onun? O yazılısını dışarı çıkarıyorlar! Tamam, tabii, onunla kariyer yapacak. Tabi, işte mantosu da Vakko’dan olacak o zaman artık değil mi? Mantosu da Vakko’dan olacak, ayakkabısı da Vakko’dan olacak. E böyle kariyer yapacak! Bunu almadın mı erkek olarak, yandım! Senin adamlığın da kalmaz ortalıkta. Fatih, o yüzden Allah’a hamd et, Vakko falan istemiyorlar yani değil mi, şükür, hamdolsun. Yandın, kariyer yapacak! Erkek de aynı. Şimdi gençlere onu alıştırdılar. Genç erkekler de genç kızlarda şimdi, ya marka olacak illaki ya! Alacak, ayakkabı alacak, ne ayakkabı? Neydi? Söyle, söyle, herhangi bir marka. Ooo, bak bilmediğim bir şey, kaç para bir ayakkabı? Bismillahirrahmanirrahim! Batırdın ya adamları! Kaç para? Otuz bin lira! Alexander diye bir marka var, 45 bin lira! Oğlum, burayı aşan bir şey o. Bizim burdakiler en fazla, en fazla alsa iki bin liralık ayakkabı alır, daha fazla alan olmaz herhalde. Yusuf kaç paraya alıyorsun ayakkabıyı? Üç bin, dört bin lira. Bak, en fazla Yusuf alıyor bizim. Başka alan yoktur üç bin liraya, dört bin liraya alan. Yusuf, çok fena açık verdin ama doğru konuştun, helalın var senin. Aferin.

Şimdi normalde, işte onunla, şey yapacak, kariyer yapacak. Bizim gençliğimizde, şeydi, ne o, yok, öyle kıyafet değil. Yani herkesin böyle bir şövalye yüzüğü olurdu, evlenenlere kayınpederi verirdi. Gençler, kimisi altın künye takmaya başladı. Bende de saat vardı, pahalı saat olacak. O pahalı saat bir yere rehin bırakmak için. Ama insanlar neyle? O dünyanın süsüyle, dünyanın aldatmasıyla. Ya biz otellere bornoz yapıyorduk, yani her sene kaç odası var adamın? Biz öyle büyük otellere yapamıyorduk da küçük otellere, ha Sait? Elli tane, yüz tane, iki yüz, üç yüz. Her sene adamlar şey yaptırıyorlar, ne o, bornoz yaptırıyorlar veya şey, o yazılı ya, onu alıp gidiyor adam odadan. Hırsız! Ama o şu yüzden, otel sahipleri de alınmasını istiyormuş. Neden? Reklam. Hırsızlığın üzerinden reklam ediyor adam.

Ama onu yaşayacak ya o kimse, yani gidecek, işte Antalya’da tatil yapacak on beş gün, yirmi gün. Bir de işin ilginç noktası bu, yani Müslümanın da bu hakkı! Sanki cihad etti. Sanki yıl 365 günün, 330 günü cihat etti, yani 30 gün de bir dinleneyim dedi. Ya ne hakkı ya? Ne yaptın? Ne yaptın da bunu hak olarak gördün? Bir de hak olarak gördüğün başka bir yer bilmiyor musun? Antalya, Alanya, deniz kenarından başka bir şey bilmiyor musun? Anlatıyorum ya, bir sefer gittim, bir daha gitmedim. Annemle alakalı bir şey oldu, bir pazar sabahı erkenden, hiç yatmadan yola çıktım, annemle görüştüm, konuştum, bitti işi. Gelibolu’da program var, Gelibolu’ya yetişeceğim, sahil şeridinden gidiyorum. Ordan da Gelibolu’ya başka bir yol yok zaten. Öğlen namazını kılacağım, bir yerlerde durdum, böyle deniz kenarındaki bir yer. Hemen cami de böyle hani denizden böyle, deniz sol tarafında, sağ tarafta cami var. Ya dedim, şurda öyleyi, ikindiyi cem edeyim. Ondan sonra yoluma devam edeyim. Caminin bahçesi çıplaklarla dolu, kadınlarla. Allah’ım bunlar ne yapıyor burda dedim ya içimden böyle. Ya kafamı yere gömeceğim, orda, caminin avlusundalar. Oraya, bir de caminin avlusuna duşlar koymuşlar. Caminin avlusu! Bildiğiniz duşlar koymuşlar! Şadırvan da var, kadınlar geliyorlar, duşun altına giriyor, şampuanlanıyor orda, ondan sonra havluya sarılıyor, caminin içerisine kadınlar için etek ve buluz koymuşlar, ayaklarına bir etek, üzerlerine bir şey geçiriyorlar, namaz kılıyorlar orda. Namaz bittikten sonra, tekrar fora her şey. Haydi denize. Ben böyle abdest beni mi aldı, ben abdesti mi aldım, namaz beni mi kıldı, ben namazımı kıldım…Şimdi önüme geçerlerse, benim namazım fasid oluyor ya, ben en öne geçtim, dedim hani hiç görmeyeyim. Bir tek sakallı, böyle, hilkat garibesi gibi geliyorum ben onlara, ben varım. Ben döndüm, ‘hocam, bize de dua et.’ Ulan papazım sanki ben! Öyle bir hocam dediler ki, hani filmlerdeki gibi, var ya. Allah’ım dedim, bunlar beni ne gördüler acaba. Dedim Cenab-ı Hak tez zamanda size islam’ı yaşatsın, tez zamanda Kur’an ve sünnete tabi eylesin, tez zamanda dedim Cenab-ı Hak size doğruyu, hakikati göstersin dedim.

Hepsi de amin diyorlar ama sizden daha canlı diyorlar. Dedim Ya Rabbi, sen beni şurda koru. ‘Hocam, misafirimiz ol’, benim imtihanım ya. Yolcuyum, gideceğim. ‘Hocam, hiç olmazsa bir yemek yiyelim.’ ‘Teşekkür ederim.’ ‘Ay ne kadar çekicisiniz hocam’. Dedim, gidiyorsun Mustafa Özbağ. ‘Hocam, muhakkak sizde bir şey var, parlıyor.’ Birisi böyle bakıyor, ‘alnınızda bir şey var sizin’. Dedim, ‘alnım var, başka bir şey yok’, dedim, ‘teşekkür ederim ilgi ve alakanız için. Allah’a emanet olun, Allah yardımcınız olsun, bana müsaade.’ ‘Hocam, bir çay içmeye dahi zamanınız yok mu.’ Dedim, vallahi ben burda bir oturursam, şimdi dedim bütün plaj dedim benim

başıma yığılır. Hepsi de dedim soru cevap burda dedim benim programım askıya alınır. Yoksa dedim, gelirim. Dedim, burda da sizin sorularınıza cevap veririm ama işim var, acil gitmem lazım. Birisi nerdeyse elimden tutacak, dur gitme gibisinden. Hemen ellerimi topladım. Allah’a emanet olun, işiniz gücünüz rasgelsin. Şimdi şeytan, bakın benim onların imanları ile ilgili şüphem yok, böyle bir derdim yok. Şeytan gönüllerine vesvese veriyor. Şeytan gönlüne vesvese vererekten onu yaşatıyor. Yoksa namaz kılan bir kimse ne yapmaya çıplak dolaşsın, ne işi var orda? Ama bizim, bizim içimize bunu koydular, bunu ilk başlatanlar bunun sorumluluğunu kaldıramazlar, ilk bunu başlatanlar, o böyle işte islami kesime, tesettürlü işte otel, yok işte muhafazakar otel, yok işte kapalıların gidebileceği otel…Bunları böyle insanlara yavaş yavaş alıştırdılar. Bize çok masum geldi bu. Ya, ne olacak ya, işte herkes Antalya’ya giderken, biz de Antalya’nın kıyısında öyle bir otele gidelim. Ha gitti Müslümanlar.

işte gelinen nokta. Bir taviz tavizi getirdi, taviz tavizi getirdi, taviz tavizi getirdi ve Müslümanları Kur’an ve sünnetin disiplininden, Kur’an ve sünnetin derinliğinden, Kur’an ve sünnetin yaşanmasından uzaklaştırdılar. Bunlara vahyeden kim? Bunlara da vahyeden şeytan ve şeytanlaşmış insanlar. Enam, 121: ‘Kesilirken üzerine Allah’ın adı zikredilmeyen hayvanları yemeyin, bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Şüphesiz ki şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına fısıldarlar. Eğer onlara uyarsanız muhakkak ki Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.’ Demek ki şeytanın dostlarına uyarsanız, Allah’a ortak koşanlardan olurmuşuz. Rabbim cümlemizi affı mağfiret eylesin. Cenab-ı Hak gönlümüze doğruyu, iyi hakikati ilham eylesin. Rabbim bizi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve geçmiş peygamberlerle beraber eylesin. Onların yolundan gidenlerden eylesin. Bizleri sımsıkı Kur’an ve sünnete yapışanlardan eylesin. Sizi geç bıraktım, bana da haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. inşallah önümüzdeki hafta 1935. beyit:

“Ey derileri altında yokluğun çürütüp mahvettiği kimseler! Sevgilinin sesiyle, yokluktan dönün, tekrar var olun. O ses, Allah’ın kulunun boğazından çıksa da esasen ve mutlaka padişahtan gelmektedir. Allah ona dedi ki: ‘Ben dilim, sen vücutsun. Ben senin hislerin, memnuniyet ve gazabınım. Yürü! Benimle, duyan benimle gören sensin, sır sahibi olmak da ne demek. Bizzat sır sensin. Sen madem ki hayret aleminde lillah sırrına mazhar oldun ben de senin olurum. Çünkü kim Allah’ın olursa Allah onun olur. Sana bazen sensin derim bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim ben aydın ve parlak bir güneşim. Her nerede bir çırağlıktan parlasan, orda bütün alemin müşkülleri hallolur. Güneşin bile gideremediği,

aydınlatamadığı karanlık, bizim nefsimizde kuşluk çağı gibi aydınlanır. Adem evladına esmasını bizzat gösterdi. Diğer mevcudata. esma Adem’den açıldı. Nurunu istersen Adem’den al ister ondan, şarabı dilersen küpten al, dilersen testiden. Çünkü bu testi küple adam akıllı birleşmiştir, o iyi bahtlı testi senin gibi zahiri zevklerle şad olmuş değil, hakiki neşeyle neşelenmiştir. Mustafa: ‘Beni görene, benim yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu’ dedi. Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakînen o mumu görmüştür. Bu tarzda o mumdan yakılan çırağdan başka bir çırağ, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta yüzüncü muma kadar her ilk mumun nuru intikal etse, sonuncu mumu görmek hepsinin aslı olan ilk mumu görmektir. İstersen o nuru son çırağdan al istersen ilk çırağdan, hiç fark yok. Nuru dilersen, son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan. Zamanınızdaki günlerde Rabbinizin güzel kokuları vardır. Kendinize gelin, o güzel kokuları almaya çalışın, hadisinin tefsiri.” Selamünaleyküm. Koca Pir öyle şeyler söylemiş, ortalığı kavurmuş…”

TASAVVUF VAKFI MERKEZ

Kaynaklar ve Referanslar

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 6 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-9-0 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Sülûk, Kalb, Sünnet, Şeyh, İcâzet, Yakîn. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı