Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi hakkı hak bilen, hakka tabi olan kullarından eylesin. Batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Geçen haftadan kaldığımız yerden inşallah devam edeceğiz. Allah’tan bir şey gelmezse inşallah:
“Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek de böyledir. Onların sesleri hep Hak’ka mutîdir (eken, nefes alan, tuzak kuran, çiftleşen kuldur; bitiren, yaşatan, tuzuğa düşüren, doğurtan yahut bunların aksini meydana getiren Hak’tır).”
Hz. Pir meseleyi farklı bir boyutta, farklı bir şekilde yürüttü. Şimdi ‘Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek de böyledir’. Yani bunlar normalde hepsi de Cenab-ı Hakk’ın yaratmasıdır, Allah yaratır hepsini de ama bunların hepsi de nedir? insana atfedilir ama bunları yaratan nedir? Allah’tır. Ekini eken bu manada, ekini ekmek kudretini ve kuvvetini veren, ekini ekme aklını veren Allah’tır. Onu yaratan da Allah’tır. Ekini topraktan çıkaracak olan da Allah’tır. O buğdaya akıl veren, buğdayın kendi içerisine aklı, aklı tanzim eden, o küçücük buğday tanesine normalde ne olacağını, ne olmaması gerektiğini komple buğdaya ilham eden, bu konuda ona bir kader biçen Allah’tır. Hatta enteresan bir şeydir, bütün tohumlar kendi içsel kaderleriyle hareket ederler, akıllarıyla hareket ederler. Siz buğdayı ekerseniz buğday topraktaki nemi, topraktaki kuvveti, topraktaki bütün proteinleri, onları bunları, bütün mineralleri kendince analiz eden ve buğday filiz verip vermemeye, kendi iç dünyasında karar verir. O buğday kendince filizlenir,
filizlendiği her aşamada hep dış etkenleri kendi aklıyla, Cenab-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu akılla analiz eder. Ona göre hareket etmeye başlar. Bütün mükavanattaki varlığın üzerine Allah’ın nuru tecelli etmiştir ve bütün varlığın üzerindeki var olan hücreden, küçücük bir hücreden, hatta hücrenin içerisinde hani atom, atomun altındaki elementler, en son kuarklara kadar geldiler ya, o kuarkların altına da gidecekler, geçecekler ve en sonunda hiçliği bulacaklar. Yani aslında madde denilen bir şeyin olmadığını görecekler. Bunu biz ilerde torunlarımız, çocuklarımız görürlerse görürler ama madde denilen şeyin gerçek manada olmadığını, bunu dünya bilim adamları, fizikçiler, sonunda bunu bulacaklar ve Hz. Mevlana’nın normalde ‘sen bütün alemi bir hayal üzerine yürür gör’ sözü tecelli edecek ve hatta Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin ‘bu dünyayı bir gölgelik olarak gör’ sözü tecelli edecek. Şimdi ama o buğday tanesi veyahut da bir incir tohumu veyahut da bir meyve tohumu önemli değil veyahut da ana rahmine düşen bir sperm, ana rahmine düşen bir yumurta, bunların hepsini de Cenab-ı Hak kendilerince kendi sıfatlarınca onlara bir kader vermiş, onların hepsine de kendi içlerinde akıl vermiş.
Bunda senin yani kendince insana atfedilse dahi bunlar onlar hepsi de Hz. Pir’in demesiyle, ne diyor, Hakka mutidir, bunların hepsi de insana atfedilir ama hepsi de Allah’a teslimdir. O yüzden Cenab-ı Hak ayeti kerimede der ki hiçbir dişi Allah’ın ilmi olmaksızın hamile kalamaz, gebe kalamaz der. Demek ki orda Allah’ın bu noktada bir takdiri, Allah’ın orda bir kaderi var. Buğdayın üzerinde de var bu, incir ağacında da var, zeytin ağacında da var. Bakın zeytin ağacında da var. Şimdi bizim Bayındır’da bir bahçe dediğimiz bir yer vardı, üzerinde zeytinler vardı. Biz yılın kurak gidip gitmeyeceğini zeytinin çiçek dökmesinden anlardık. Çocuktuk, büyükler öyle öğrettiler. Eğer zeytin normalde, bizim orda zeytinler sallanmaz, eğer zeytin çiçek döküyorsa tohura geçmeden daha, o yıl kurak geçecektir. Tohura geçen zeytin bir daha tohur döker yani tohur deriz biz, küçük küçük, ne diyorsunuz muhtar siz ona, çiçekten doğum şeye geçince, meyveye onun adına, bir adı yok mu sizde, biz de onun adı tohur. Yani hemen çiçek döker dökmez, çiçek döküldü üst kabuk, küçücük bir zeytin şeyi, ne o minnacık bir zeytin meyvesi, zeytin. Biz ona tohur diyoruz. Daha olgunlaşmamış. O esnada evet, kurak gidiyorsa yani zeytin şunu diyor kendi aklıyla. Ben bu kuraklıkta bu kadar çiçeği tohura döndüremem, tohura döndürürsem buna bakamam. Bir çiçek döküyor, ardından zeytin, gene aklı var. zeytinin kendince. Tohur tutmuş ama diyor ki bu hava şartlarında bu nemle diyor ben bu tohurların hepsini besleyemem. Bir daha tohum döküyor, bir bakıyorsunuz siz, zeytin ağaçlarının dibi tohur dolmuş. Yani dökmüş tohuru meyve
küçücükken. Neden? Besleyemeyecek. Sebep? Hava şartları uygun değil. O kendi aklıyla yürüyor o. Cenab-ı Hak ona bir akıl vermiş. Nasıl ağaçtaki bir meyve ya da ağaçtaki bir çiçek Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu kendi fıtrat aklıyla yürüyor, insan eli dokunuyor mu buna? Dokunmuyor. insanın bunda ona bir aklı var mı? Yok. işte mükavamattaki bütün her şeyi, zerreden kürreye hepsine de Cenab-ı Hak bir kader vermiş, o kader üzerine yaratmış, o kader üzerine devam ediyor. insanın hücrelerinde de öyle. Siz hücrelerinize söz geçirebiliyor musunuz? Hayır ama yaptığınız bütün eylemler Cenab-ı Hakka muti, kudretiniz, kuvvetiniz, ferasetiniz, aldığımız her şeyimiz ama bunların hepsi de neye atfediliyor? insana atfediyor. Bakın bunların hepsi de ne oluyor? insana atfediyor. Yoksa koldaki gücü kuvveti veren kim? Allah. Başka hiçbir şeyi değil ve hepsi de neye mutiymiş? Hakka mutiymiş. Hz.Pir diyor ki bunların hepsi de birer sebepten ibarettir. Bunların hepsi de halka nispet edilse de yaradılış olarak, yaratma olarak hepsi de Hakka mutidir. Devam ediyoruz:
“Velilerde Allah’tan öyle bir kudret vardır ki atılmış oku yoldan geri
Atılmış oku yoldan geri çevirirler. Bunun sonraki versiyonu ne? Söz olarak bizim oralarda meşhurdur bu böyle atasözü gibi veli namludan çıkan mermiyi himmetiyle tekrar namluya döndürür derler. Bu normalde halk arasındaki daha doğrusu sufiler arasındaki söz böyledir. Bunu sufiliğimiz boyunca, ben sufilikle tanıştığımdan beri bu konuyla alakalı o kadar çok böyle laf söyleyen, bu konuyu irdeleyen, bu konuya böyle karşı çıkan, bu konuyla alay eden, ya böyle bir şey mi olur diyen, o kadar çok şey, insan, o kadar çok böyle aklı ileri, öyle kendini akıllı gören kimseler tanıdım, gördüm, bu mesele böyle sufiler arasında her ne kadar reddedilmeyip kabul görse dahi bir kısım zayıf gönüllü sufiler, bir kısım zayıf sufiler, ‘ya bu kadar da değil’, zaman zaman bunları da diyen insanlar oldu. Hz. Pir enteresan bir şekilde ‘velilerden öyle Allah’ın kudreti vardır ki öyle Cenab-ı Hak onlara kudret vermiştir ki hani yaydan çıkmış olan oku tekrar yaya geri döndürürler’ diye Hz. Pir mesnevisinde bu konuyu almış. Bunun üzerine alıyor tabi. Şimdi bunun son beş yüz yılda, altı yüz yılda, hatta daha geriye doğru, geriye doğru gitsek, bin yıldır islam dünyasında tartışmaları var. Sufiliğe karşı olanlar, tasavvufa karşı olanlar, dervişliğe karşı olanlar, veliliğe karşı olanlar, veli olmaz diyenler, hep böyle bu tip büyük zatların sözlerini normalde dillerine dolayıp işte sufileri incitici, dervişleri incitici, Mevlevileri incitici böyle sözler kullanırlar. Bu son zamanlarda daha da ağırlaşaraktan devam ediyor.
Hani bu velilerin üzerindeki aslında kerameti inkar ediyorlar. Bakın velilerin üzerindeki kerameti inkar ediyorlar. Yani diyorlar ki hani keramet
hak olsa dahi ya bu zamanda öyle veli mi var, bu zamanda öyle şeyh mi var, bu zamanda öyle mürşit mi var! Siz bunlara mürşit mi diyorsunuz! Daha da ileri sözler var da ben şimdi onları söylemeyeyim. Tabi bunlar normalde bir de ama evliya menkıbelerinde geçer. işte Kuşeyri’de olsun, Avarif’ül Maarif’te olsun veya Abdulkadir Geylani hazretlerinin sohbetlerinin sonundaki kerametleri ile alakalı konulan yazılar olsun, bunların hepsini de böyle üst üste koyup veyahut da işte bir kısım böyle sufilerin ileri geri şatahatvari konuşmalarını da örnek alaraktan buna böyle aykırı bir cephe oluşmuş vaziyette. Bunu böyle işte son 300 yıl 400 yıl 500 yıl olarak nitelendirmemiz biraz böyle zamanı daraltıyor, ben son 1000 yıl diyorum buna. Şimdi, bir bunu yerli yerine koyalım. Velilik ayetle, hadisle, imamların, içtihatlarıyla sabit olan bir hal. Bir kimse veliliği inkar ederse ayeti kerimeleri inkâr etmiş oluyor, ayeti inkar ediyor, hadisleri inkar ediyor, imamların içtihatlarını inkar ediyor ve inkar eden kimse, bir, küfre giriyor. Veliliği inkar eden kimseye tecdidi iman, tecdidi nikah gerekli. Hala daha diyorsa velilik yok, o kesin kafir oluyor, kesin! Bir kimse şunu diyebilir, ben bu kimsenin veli olduğuna inanmıyorum, Allah yolunu açık etsin, sen inanmayabilirsin. Bunda bir sıkıntı yok ama veliliğe inanmıyorum diyorsa o kimse kesin kafir oluyor. Şimdi, Yunus suresi, ayet 62: ‘iyi bilin ki Allah’ın dostlarına, velilerine korku yoktur, onlar üzülmezler de’ 63. Ayet: ‘ Onlar iman eden ve Allah’tan korkanlardır’, 64. Ayet: ‘ Onlara dünya hayatında da ahirette de müjde vardır, Allah’ın sözleri asla değişmez, işte büyük kurtuluş budur.’ Demek ki velilik, veliler veya velilik Kur’anla sabit. Önce bunu bir kendimizde yerleştirelim. Velilik Kur’anla sabit olan bir hal.
O zaman bunu inkar etmek haşa insanın küfre düşmesidir ve yine bu Kuran’dan bakın bunlar, ben bu konuda kendi sözümü söylemiyorum. Neml suresi, ayet 38, 39,40, böyle söylüyorum ki sohbetleri böyle irdelercesine veyahut da sohbetlerde böyle bir eksik, kusur bulmak için uğraşanlar var. Böyle kendilerini de açığa veriyorlar, yazıyorlar sonra, burda böyle böyle demiştin, bunun hani şeyi nerde, delili nerde diye. O yüzden delillendirerekten söylüyorum. Allah onlardan da razı olsun. Ben onlara kızmıyorum. Beni daha da iyi disipline ediyorlar, ben dersime iyi çalışıyorum. Yani benim onlardan rahatsızlığım yok. Sakın öyle bir şey de anlaşılmasın. Ben o insanlara da bu konuda saygı duyuyorum. Takip etsinler, delilini sorsunlar, harika bir şey. Ben sufilikle ilgili bir söz verdim kendime de bütün kardeşlere, Kur’an, sünnet, imamlarının içtihadına uyacağımı söylemiş olduğumuz her şey. Evet, şimdi neydi? Tekrar Neml suresi, ayet 38, 39, 40, neyle alakalı? Süleyman aleyhisselam ile alakalı. Süleyman aleyhisselam ne yapıyor? Belkıs’ın tahtını istiyor, Belkıs gelmezden önce Belkıs yola çıkmış
ama yola çıkmış Belkıs gelmezden önce Belkıs’ın tahtını istiyor ve diyor ki ayet 38’de: ‘Süleyman: Ey ileri gelenler! Onlar bana Müslüman olarak gelmeden önce o melikenin tahtını bana hanginiz getirebilir dedi.’ Bakın Süleyman aleyhisselam bir peygamber, hani gaybı bilmez diyorlardı ya ben de geçen hafta peygamberlerin gaybı bileceklerini, Allah’ın onlara gaybı söyleyeceklerini, bildireceklerini söylemiştim. Yine diyor bak Süleyman diyor ki ‘onlar Müslüman olarak gelmeden önce’ yani henüz daha onlar Müslüman değil. Belkıs’ın ve avanesinin Müslüman olacağını Süleyman aleyhisselam biliyor. Diyor ki ‘onlar Müslüman olmadan daha henüz’ yani onlar geldiklerinde Müslüman olacaklar da Müslüman olmazdan önce o diyor tahtı, tahtı bana kim getirebilir.
Cinlerden bir ifrit, dikkat edin cinlerden bir ifrit, malum, Süleyman aleyhisselam, dünya üzerinde şeytanı ve kâfir cinnileri emrine alıp onları emrinde çalıştıran bir peygamber. Onların bukağılarla bukağılayıp yani kendisine köle edip şeytanı ve kafir cinnileri kendisine köle edip onlara normalde inşaatta, orda burda amelelik yaptırmış bir peygamber. O bütün herkesin korktuğu, çekindiği şeytan amelesi, cinni taifesi amelesi, bakın amelesi ve ‘cinlerden bir ifrit diyor ki sen makamından kalkmadan evvel’, Süleyman aleyhisselam orda, koltuğunda oturuyor. Süleyman aleyhisselam hem peygamber hem kral. Beni israil peygamberlerinin içerisinde Davut gibi hem kral hem peygamber olanlar var. Süleyman aleyhisselam da onlardan birisi, hem kral hem peygamber. Diyor ki cinnilerden birisi, yok sen koltuğundan kalkmadan doğrusu onu getirmeye benim gücüm yeter ve ben emin bir kimseyim. Yani bana müsaade et. Ben emin bir cinniyim. Ben onu, sen diyor oturduğun yerden kalkmadan onu getireyim ama Süleyman aleyhisselam ona getir demiyor. 40. Ayet: ‘Nezdinde kitaptan ilim bulunan biri, ben onu sana gözünü açıp kapamadan getireceğim dedi.’ Öbürkü koltuktan kalkmadan dedi ama Süleyman aleyhisselamın yanındaki bir veli, bak şimdi, onun adını öyle koyacağız çünkü diyor ki ona kitaptan ilim bulunan bir kimse, yani ilmü ledün sahibi. Süleyman aleyhisselamda bu ilim yok mu? Allah u alem var. Diyor ki bunu kim getirebilir. O zaman etrafındaki velilerden birisi diyor ki ben onu sana gözünü açıp kapamadan getireceğim dedi. Süleyman tahtı yanında duruyor görünce ‘bu Rabbimin bir lütfudur, şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğimi sınaması içindir. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz ki Rabbim hiçbir şeye muhtaç değildir. Büyük lütuf sahibidir.’ dedi. Yani daha henüz Süleyman aleyhisselam daha gözünü açıp kapatıncaya kadar Belkıs’ın tahtını yanı başında gördü. Yanı başında taht gelmiş. Şimdi bunun üzerinde bir sürü tartışma yapıyorlar. Yok onlar öyle mi gördüler yok onlar şöyle mi
gördüler. Buna akıl yürütme kardeşim. iman et. iman et! Süleyman aleyhisselamın yanında böyle bir veli zat var. Bu veli zat Cenab-ı Hakkın lütfu, ikramı, ihsanı, yaratması ile Belkıs’ın tahtını göz açıp kapatıncaya kadar Süleyman aleyhisselamın yanına Allah’ın izniyle getirdi.
O zaman o velilerin kerameti oldu mu bu? Oldu. Ali imran, ayet 37, bakın peygamber sağ, Süleyman aleyhisselam sağ, Süleyman aleyhisselamın yanındaki onun peygamberliğine iman etmiş bir kul, bir veli zat. Al-i imran 37: ‘Onu güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi ve Zekeriyya’yı onun bakımından memur etti. Zekeriyya, Meryem’in bulunduğu mihraba her girdiğinde onun yanında yiyecek rızık buldu. ‘Bu sana nereden geldi ey Meryem’, dedi. Meryem: ‘O Allah tarafındandır. Şüphesiz ki Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır’ dedi. (Ali imran, ayet 37). Meryem annemizi Zekeriya aleyhisselâma Cenab-ı Hak dedi ki Meryem’i koru, Meryem’e hizmet et. Meryem nerde? O zaman için mescitte. Mescidin içerisine Meryem kendisini kapattı, mescitte yaşıyor, dışarı çıkmıyor. Hiç kimseyle görüşmüyor, hiç kimseyle de konuşmuyor. inzivada ve Cenab-ı Hak peygamberi ona hizmetçi kıldı. Her gün Zekeriyya aleyhisselam Meryem annemizin yanına gelip ona yiyecek içecek bir şeyler getiriyor ama her geldiğinde Meryem annemizin yanında taze taze, taze meyve, taze yiyecek içecekler görüyor. Her geldiğinde! Kendisi bir şeyler getiriyor amma velakin her geldiğinde bakıyor kendisinin getirmediği yiyecekler duruyor orda ve diyor ki Meryem’e, diyor ki bunları kim getiriyor, bunlar nerden? Meryem annemiz cevap veriyor, bu diyor ‘Allah tarafındandır ve şüphesiz Allah dilediğini hesapsız bir şekilde rızıklandırır.’ Demek ki Meryem annemiz de evliyadan, o da velilerden, Cenab-ı Hak hiçbir iş görmeksizin sebepsiz, sebebi yok, onu rızıklandırıyor. Taze yiyecekler, taze, hani eski dilde incir derler. Bildiğimiz incir değil, hani işte üzüm, karpuz, kavun, bunların hepsi de incir sınıfındadır böyle. O taze meyveler, taze incirler, taze yiyecekler görüyor. Demek ki velilik ayetlerle sabit. Burda Meryem annemizi aldım, hani sadece erkekler mi veli, kadınların velisi yok mu? Evet var. işte Meryem annemiz buna bir örnek. Bakın Meryem annemiz buna örnek.
Şimdi peygamberlerin üzerindeki mucizelerde hani son zamana kadar tereddüt yoktu. Tabii yeni yeni, yeni profesörler çıktı, türedi islam dünyasında. Bu sonradan türeyen bugün açıklamasını yaptım, bunların soyları Kabil’e dayanan, soyları manevi olarak Kabil’e dayanan soyu bozuklar bunlar. Dünya üzerinde iki tane soy vardır, birisi Adem, Şit üzerinden soy gelir, ibrahim, ibrahim’den Muhammed Mustafa (s.a.v) ’den, hazreti Fatıma’dan, Ali’den, Hasan’dan Hüseyin’den yürür. Bir soy daha vardır, Adem, Adem’in üzerinden Kabil, Kabil üzerinden gelen, Kabil üzerinden gelen bir de soyu
bozuklar vardır. Bunlar ne yaparlar? işte bunların son şeyi normalde işte Ebu Cehildi, Utbeydi, Şeybeydi, o soy devam eder. Hazreti Ali efendimizi şehit edenler, hazreti Hasan ile Hüseyin efendimizi şehit edenler, dinde fesat çıkaranlar ve kâfirler, münafıklar, mürtedler, bunların soyları bozuktur. Ben sütü bozuk, kanı bozuk, soyu bozuk dediğimde bunu söylüyorum, kimsenin annesiyle babasıyla işim yok. Evet, bu böyle manevi bir soydur bu. Bu manevi bir kanaldır. Eğer o manevi kanal üzerinde senin soyun, manevi soyun Adem, Şit, ibrahim, Muhammedi Mustafa (s.a.v) üzerinden geliyorsa senin soyun manevi olarak temiz. Düşersin, kalkarsın, yan yatarsın, çamura batarsın, toparlarsın, eyvallah. Ama senin soyun manevi olarak bozuksa Kabile dayanıyorsa işte o zaman yürüyor geliyor, münafık, kâfir, mürted, böyle işte peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin mucizelerini inkar eden bir soy olmuş oluyorsun. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin mucizesini inkâr eden kimsenin Ebu Cehil’den farkı kaldı mı? Ebu Cehil de dedi ki sen büyücüsün, inkar ettin. Peki, Ebu Cehil’in soyu devam ediyor. Halbuki Ebu Cehil Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin zahiri amcası, doğru mu ama bakın amcası olmasına rağmen soy farklı, manevi soy bu. Bu sohbeti başka yerde de bulamazsın. Bu manevi soydur. Manevi!
Senin manevi, senin annen baban önemli değil, senin deden nenen önemli değil? Sen Arab olmuşsun, Çerkez olmuşsun, Türk olmuşsun, Yunan olmuşsun bu önemli değil. Senin manevi soyun nereye bağlı, bu önemli. Manevi soyun nereye bağlı, bu önemli. Hani bir hadisi şerif var ya anlamakta zorluk çekeriz, kul tam cennete gidecek, bir adım kaldı, söylediği sözden dolayı cehenneme gitti. Tam cehenneme gidecek, söylediği bir sözden dolayı cennete gitti! Soyla alakalı. Soy, o kendisinin manevi soyu, tabiri caizse manevi kütüğü nerden, hangi kanaldan geldi? işte eğer senin soyun, senin soyun Ebu Cehil’e, Utbe’ye, Şeybe’ye dayanıyorsa manevi olarak, sen bugün de çıkacaksın profesör olarak Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin mucizesi yoktur diyeceksin! Bakın, bunu söyleyeceksin, birisi böyle söylüyorsa şunu de içinden, aha zamanın Ebu Cehil’i, bu Ebu Cehil soyundan bu! Bu soysuz, bunun sütü bozuk, bunun kanı bozuk manevi olarak. Annesiyle babasıyla işimiz yok bizim. Bakın annesiyle babasıyla işimiz yok. Manevi bu. Otur, otur sen çalış kendince, Cenab-ı Hak senin mananı açsın, mananı açsın gör soysuzları. Soysuzları gör, o soyu bozukları gör. O kanı bozuk, sütü bozukları gör. Ebu Cehil dün de vardı bugün de var. Bakın Nuh’un oğlu değil m? Peygamber oğlu. Ne dedi, ne dedi? Dedi ki ben dağın tepesine kaçarım. iman etmedi babasına. Kabil’den geliyor soyu. Kabil’den geliyor, Kabil soylu. Ha öyle olunca ne yapıyorlar? Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin mucizelerini reddediyorlar. Diyorlar ki ‘peygamber hiçbir mucize
göstermedi, nerden çıkarıyorsunuz bunları? Hadislerin hepsi de yalancı, zaten, hadislerin hepsini de at kenara, sahih değil’. Onun soyu bozuk işte! O soysuzlardan. ‘Ya ağır konuşuyorsun.’ Canım kardeşim benim, ne yapayım? Soysuza soylu mu diyeyim? Ne yapayım? Soyu bozuk kimseye soylu mu diyeyim şimdi? Ne yapayım? Manevi olarak yolu olmayan bir kimseye yollu mu diyeyim yani, senin yolun var mı diyeyim? Ben o sufilerden değilim. Ben soysuza soylu diyemem. Ben uğursuza uğurlu diyemem. Ben neyse onu söylerim. Ben bildiğimi söylüyorum. Allah beni affetsin. Var ya şeyde de, ne o, islamda helaller ve haramlar’da nemmamlıkla alakalı bir konu var. Ne diyor orda ayeti kerimeye ibni mübarek hazretleri, o diyor nemmam, onlar diyor soyu bozuk, onun bunun çocuklarıdır. Burda annesini babasını atfetmiyor, bu manevi bir şey.
Hiç kimsenin anasıyla babasıyla işi yok hiç kimsenin ama o manen ne olmuş oldu? Onun soyu bozuk oldu. Maneviyat çünkü bu, manevi olarak soyu bozuk. Şimdi o manevi soyu bozuklar, peygamberlerin mucizelerini reddettiği gibi velilerin kerametlerini de reddediyorlar. Çünkü peygamberin mucizesi ile velilerin kerametinin arasında ince bir perde var. ince bir perde, evet. işte şimdi de sahabeden örnekler, velilikle alakalı, velilerin kerametleri ile alakalı. En bilinenden başlayalım. Ne dedi hazreti Ömer(r.a.) hazretleri hutbede? Hutbenin konusu başka bir şey, bağırdı: ‘Ya Sare cebele’, dedi ki dağa(cebele). Bakın bu davudi sesi sadece Sare duymadı. Sare komutan, sadece Sare duymadı, bütün ordu duydu ‘ya Sare cebele’ dediğini. Bütün ordu ritmik olarak, ritmik, uygun adım dağın eteğine çekildiler. Muhasaraya giriyorlardı. Hazreti Ömer(r.a.) hazretleri gözünün önünde gördü onları. Gözünün önünde görünce, bir tuzak var orta yerde, ya Sare cebele diye bağırıverdi. işte o ya Sare cebele deyince ne yaptı? Bütün ordu dağın eteğine doğru geldi ve sahabeler dediler ki ya Emire’l Mü’minin, yani böyle bir şey söyledin, gizlemedi. Dedi ki o gün muhasara altında kalıyordu, ona söyledim dedi. Hani bir tane daha var ya Hz. Ömer efendimizden, Amr bin As, şeye gidiyor, Mısır’a vali. Amr bin As mektup yazıyor. Diyor ki burdaki Kıptiler, senenin belli gününde Nil nehri tersine akıyor. Onu diyor onu Kıptiler öyle görüyor. Bunu diyor mübarek bir gün olarak sayıyorlar. Bununla alakalı ne buyurursunuz diyor Hz. Ömer efendimize. Kelam şu: ‘Ey Nil, dosdoğru akacağın yere ak. Sakın istikametini değiştirme. Bitti. Bunu diyor Nil’e at. Bu nameyi, Emire’l Mü’minin bu diyor mektubu, bu cümleyi Nil’e at o gün geldiğinde. O gün geliyor. Kıptiler bekliyorlar. Nil geriye doğru akacak diye, Amr bin As mektubu Nil’in üzerine atıyor. Nil sakinleşiyor, normal düzende akmaya başlıyor. Kıptiler diyorlar ki ya olamaz! Bilmem kaç bin yıldır bugün Nil hep geriye doğru akardı, bugün akmadı diyorlar.
Şimdi işte demek ki hazreti Ömer efendimizde bu tip kerametler var. Sahabeler de de var. Mesela cinni taifesini tutan sahabe var. Hani meşhur ya, beytü’l malın başına nöbetçi dikiyor, bir de çizgi çiziyor. Sakın ha diyor, beytü’l malın etrafına nöbetçiyi de dikiyor ki burdan dışarı çıkma. Geliyor cinni, tak sahabe tutuyor yakasından. Sonra ona diyor ya, sana bir şey öğreteyim, beni serbest bırak diyor. Ne diyor öğreteceksin? Ayete’l Kürsi’yi söylüyor ona. Diyor ki bunu eğer okursan diyor ki bütün şerlerden emin olursun, bırakıyor cinniyi. Sabah geliyor hazreti peygamber sallallahu ve sellem , kim geldi diyor ona. Oda diyor ki böyle böyle, cinnilerden birisi geldi. Ne öğretti sana diyor. Bunu öğretti bana. Hadisi kutsiyi söylüyor, doğru söylemiş diyor. Cinni doğru söylemiş diyor. Cinniler hepsini doğru söylemez çünkü. Şimdi demek ki bu tip insanlar var veli, Allah dostu sahabenin içerisinde. Başka bir hadisi şerif. Hazreti Ömer(r.a.)’dan rivayet edilmiş. Bir gün Allah resulü etrafında bulunan sahabelerine şöyle buyurmuştur: ‘Allah’ın kulları arasında öyleleri var ki peygamber ve şehit değildirler ama kıyamet günü Allah katındaki mevkilerinden dolayı peygamberler ve şehitler onlara imrenirler. Sahabeden bazıları, ya Resulallah, onlar kim bize haber verir misin, dediler. Allah resulü buyurdu. Onlar aralarında alıp verdikleri bir mal ve akrabalık olmadığı halde sırf Allah için birbirlerini sevenlerdir. Vallahi onların yüzleri nurdur ve kendileri nur üzerindedirler. Kendileri yüzleri nurdur ve kendileri nur üzerindedirler. insanlar korktuğu zaman onlar korkmaz. insanlar üzüldüğünde onlar üzülmezler’ buyurdu ve ‘haberiniz olsun, Allah’ın sevgili kullarına korku yok. Onlar üzülecek değillerdir’ ayeti olan yunus suresini okudu. Ebu Davud’da geçiyor. Demek ki veliler kimmiş? Allah’ın nuru üzerinde olan ve onların yüzleri nurmuş. Başka bir hadisi şerifte ne diyordu? ‘Onları gördüğünüzde Allah hatıra gelir.’ Demek ki bu velileri gördüğünüzde Allah hatırına gelir.
Buhari’de meşhur hadisi kutsi var ya bir de, ‘kim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim.’ Bakın Allah’ın harb ilan ettiği bir faizciler vardır bir de Allah’ın velilerine düşmanlık besleyenler, düşmanlık yapanlar vardır. Allah bunların ikisine harp ilan eder. Devam ediyor, Ebu Hureyre(r.a.) anlatıyor: ‘Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir.’ Demek ki kul önce ne yapacakmış? Allah’ın farzlarını yerine getirecek. Bakın Allah’ın farzlarını yerine getirecek. Sonra devam ediyor hadisi kutsi. ‘Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder. Sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işiten kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm.’ Hadisi kutsiye dikkat edin, gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili oldu
ve devam ediyor: ‘Benden bir şey isterse onu veririm. Benden sığınma talep ederse onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyden mümin kulumun ruhunu kabz etmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim. O da ölümü sevmez. Ben de onun sevmediği şeyi sevmem.’ Buhari. Bu hadisi kutsiyi almamın sebebi şu, hani veliler oku yaydan, yaydan çıkan oku geri döndürüyordu ya, demek ki gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, söyleyen dili ve veli bir şey isterse Allah onun istediğini ne yaptı? Verdi hadisi kutsiye göre. Yine Ahmedî Hanbel’den bu hadisi şerif, bu hadisi şerifte de: ‘ Onlar sebebiyle ihya edilir, (velilerle alakalı) arz ve öldürülür, yağmur yağar, nebat biter, belalar def edilir.’ Bakın burası da önemli velilerin yüzüsuyu hürmetine belalar def edilir. Burda konumuzla alakalı olanları aldım hep. Ravi der ki, haberi rivayet eden ibni Mesud’a denildi ki yani ibni Mesut kim? Sahabenin fakih olanı. Fıkıh erbabı ibni Mesut yani sahabenin içerisinde fıkıhıyla öne çıkmış, sahabenin önde gelen fakihlerinden birisi ibni Mesut. Bunu da kim naklediyor, ibni Mesut naklediyor Diyor ki ibni Mesut’a ‘Nasıl onlar sebebiyle ihya olur, yağmur yağar?’ Cevabı veriyor: ‘Çünkü onlar Allah’tan ümmetlerin çoğalmasını talep ederler ve çoğalırlar. cebbarlara beddua ederler, onlar azalır.’ Cebbarlara, yani zalimlere, zalimlere halka bu konuda zulmeden, etrafına zulmeden cebbar olan kimselere de ne yapıyorlarmış onlar? Beddua ediyorlarmış. Ne yapıyorlarmış cebbarlara? Beddua ediyorlarmış. Zalime ne yapıyorlarmış? Beddua ediyorlarmış.
Bize şimdi yumuşak bir velilik anlatıyorlar. Nasıl sen kâfirlere beddua edermişsin, nasıl zalime beddua edermişsin! Diyorum ki peygamber beddua etti kardeşim kafirlere. Zalimlere peygamber sallallahu ve sellem hazretleri beddua etti, siz bu yumuşadığı nerden buldunuz? Siz ‘asla ey iman edenler kafirleri kendinize dost tutmayınız.’ Bu ayeti kerimeyi nereye koydun kardeşim sen? ‘Münafıkları dost tutmayınız.’ Bu ayeti kerimeyi nereye koydun sen? ‘Fasıkları dost tutmayınız’ bu ayeti kerimeyi nereye koydun sen? Ne yapacaksınız, zalimi alkışlayacak mısınız? Ne yapacaksınız cebbarı alkışlayacak mısınız? Ne yapacaksınız, eşcinseli alkışlayacak mısınız? Hırsızı, arsızı, uğursuzu, dinsizi, münafığı, kâfiri alkışlayacak mısınız? Nerde böyle bir din? Bize böyle bir islam uydurmaya çalışıyorlar. Hoşgörülü olacakmışız! Allah’ın hoş görmediğini benim hoş görmeye hakkım var mı? Peygamberin hoş görmediğini benim hoş görmeye hakkım var mı? Kimin, hangi Müslümanın hakkı var. Hiç bir Müslümanın böyle bir hakkı yok. Ne yaptı hazreti Ebubekir efendimiz çok afedersiniz ibnelik yapanları azletti. Hz. Ali efendimiz verdi fetvasını. Lut aleyhisselamın üzerinden dedi ki kavmi böyle böyle oldu. Allah onları batırdı, onların dedi katledilmesi lazım, evlerinin de başına yıkılması lazım, dedi ve o ne dedi? Taşların altında, evin altında,
orda katledilecek, orda, orda kalacak. Onların tabiri caizse evleri başına, damları başına yıkılacak. Hani nerde burda hoşgörü? Millet bir tuhaf oldu. En Müslümanım diyen böyle bir eşcinsel sevici oldu başımıza. Allah resulü sallallahu ve sellem hazretleri kovdu Medine’den. Orda gördü çünkü kırıtan erkekleri. Bunlar ne dedi, birisine sordu. Bunlar kendilerini kadın hissedenler ya Resulallah dedi. Çöle sürdü onları. Dedi ki ayda bir içlerinden bir tanesini seçecekler, o bir tanesi gelecek Medine’den dedi işte ihtiyaçlarını alacak gidecek. Medine’de yaşamayı yasakladı onlara.
Bakın, Medine’yi Münevvere’de onların yaşamalarını yasakladı çünkü onların birbirleriyle zina ettiğini görmedi kimse de bilmiyor ama Halid bin Velid zina edenleri yakaladı. Yakalayınca hazreti Ebubekir efendimize mektup yazdı, bunlar erkek erkeğe zina ediyorlar. Lut aleyhisselamın kavminin yapmış olduğu pis işi yapıyorlar. Bu konuda hükmet dedi. içtihat istedi. Hz. Ebubekir efendimiz topladı aşerei mübeşşereyi, sahabelerin büyüklerini topladı, ilk Müslümanları topladı, fakihte önder olanları topladı. Herkes, kimisi dedi ki uçurumdan aşağı atılması lazım. Bunu da söyleyen o. Kimisi dedi ki işte gömülmesi lazım, ondan sonra kimisi dedi ki şu olsun bu olsun, hazreti Ali efendimiz fetvayı verdi. ‘Ben ilmin şehriysem o da kapısıdır.’ Hadisi şerif. ‘ Ya Rabbi, Alinin döndüğü yere hakkı döndür.’ Hadisi şerif. Bu lütfa, bu ikrama mazhar olmuş olan hazreti Ali efendimiz içtihat etti. Dedi ki: ‘Onlar o melaneti, o mel’un işi yaptıkları yerde öldürülecek ve o ev de onların başlarına yıkılacak.’ Fetva bu. Kime hoş görülü davranıyorsun sen? omuza Allah o melanetli işi yapanı, lanetli işi yapanı hoş mu görmüş? Yerle yeksan etmiş, batırmış yani. Ne yapacak? Allah’ın velisi eşcinsellere dua mı edecek! Allah’ın velisi kafirlere dua mı edecek? Allah’ın velisi münafıklara dua mı edecek? Bursa’ya yeni geldim, Yalova’ya sohbete götürdüler bizi, zikrullaha götürdüler. Daha doğrusu davet edildim. Davet eden de kim? Allah affetsin, yeni derviş olduğum zaman böyle beni rüyasında görüp araya araya Bayındır’a kadar gelen Yalova’dan bir zat. Onun yeğeniyle tanıştık sonradan ben bu kıssayı anlatınca. Sonra yazıştık yeğeniyle. Yalova’daymış hala daha yeğeni filan. Ölmüş, vefat etmiş. Allah rahmet eylesin. Geldi, ‘sen benim şeyhimsin.’ Benden yaşı büyük. Seni üzmek, kırmak istemem, benim şeyhim var. Ben Nevşehirli Abdullah Gürbüz efendiye bağlıyım. Diyor doğrudur yani tabiri caizse diyor ki ben senin ilerini görüyorum diyor, sen benim şeyhimsin, beni diyor dervişliğe kabul et. Ben yalvarıyorum, yakarıyorum, ben şeyh değilim, şöyleyim, böyleyim, inanmıyor. Bir şey demiyor adam.
Gelmiş Yalova’dan beni bulmuş. Eliyle koymuş gibi Bayındır’da buldu beni. Neyse, konuştuk. Böyle ziyaret ediyor beni arada sırada, şeyhini ziyaret
eder gibi. Böyle iyi giyimli, kravatlı, çok şık geziyor, emekli, ondan sonra, hali vakti de yerinde, belli böyle. Ben yalvarıp yakarıyorum, benim şeyhim Nevşehir’de, götüreyim seni diyorum Nevşehir’e. Hani ondan ders al, benim şehrim sensin diyor bana. La havle vela kuvvete, kimseye de bir şey diyemiyorum. Diyorum şimdi iş ayyuka çıkacak. Neyse, Bayındır’dan göçtüm, şeyh efendi ödemişe göçürdü ya beni, aha dedim ya, böyle bir kaç tane var! Bir tane de izmir’den geliyor, bir tane Aydın’dan geliyor. Dedim ya tamam bunlardan hiç olmazsa kurtulduk, Ödemiş’e gittim, Ödemiş’e göçtüm. Ardından iki ay filan geçti, ya bir baktım bizim Yalova’lı orda. Dedi nereye gidiyorsun. Dedim bir yere gitmiyorum. Şeyhim buraya emretti, buraya göçtüm. Hareket bu: ‘Sen benim şeyhimsin.’ Yapma, etme! Bu sefer ben ödemişteyken üç dört sefer Ödemiş’e geldi. Yani mutat, bir derviş hani şeyh efendi diyordu kırk günde bir şeyhini görmesi lazım, gidip ziyaret etmesi lazım, sohbetine katılması lazım oğlum, bize hep böyle söyledi. Biz öyle bir eğitim aldık. Kırk günde bir, bir kimse şeyhini ziyaret edecek, sohbetine katılacak, halakayı zikrullahına katılacak. Bizim öğrendiğimiz sufilik bu. O da kırk günde bir geliyor. iki ayı geçirmiyor yani. Yaşlı, ben utanıyorum, sıkılıyorum, ben şeyh değilim diyorum, dinlemiyor. Ödemişte devam etti. Ödemişte hep devam etti. Geliyor, bakıyor, ağlıyor, böyle dua ediyor, gidiyor. Allah’ım diyorum, ya Rabbi, ya Resulallah! Neyse, e tabii izmir’den gelen var, o rufailer var izmir’de, onlar geliyorlar. Neyse, ben Ödemiş’ten gene bir daha dedim tamam, yükü atıyoruz biz. Bir böyle kapsül atanır gibi Bursa’ya geldim, adam eliyle koymuş gibi Bursa’da da dükkana geldi. Bir baktım dükkanın önünde huuuu üstadım diyor bir de. Bütün çarşı bana bakıyor, medrese pasajı. Zaten ordakiler doydu, ganigirk oldu meczuba. Tabi sabahleyin geliyor birisi elinde asa, çarşının başına asayı vuruyor, küt küt küt! uyuyor Bütün o içerisi ona bakıyor. Huuuuu, Mustafa Efendi! Abdülkadir Geylâni hazretlerinden huuuu, selam getirdim huuu!
Bütün çarşı bir bana bakıyor bir ona bakıyor. Ondan sonra diyorum, Allah’ım yarabbim. Bunlar diyorum eksilmiyor artıyor boyna! Artıyor, eksilmiyorlar! Neyse, bütün çarşı artık öğrendi bizi, dakka bir gol bir! Nerde var, ne varsa geliyor bize. Hu diyen geliyor, hay diyen geliyor. Hatta bir sabah, sabah erken yedi buçukta bir baktım, sema ede ede geliyor. Ulan gene geldi biri dedim ya. Tamam dedim ya, yapacak bir şey yok dedim. Sema ediyor bildiğiniz. Allah’ım diyorum ben. Tabi o da huuuu. Tamam, eyvallah, gel bakalım otur. Hadi yemek ye, çorba iç, çay iç, tamam mı! Söyleyemiyorsun ki böyle yapma diye. Ondan sonra birisi ordan birader, hayırlı işler diyor, huuu! Yani neden birader dedi bana! Ya diyorum, sakin ol. Onlar beni normal esnaf görüyorlar. Sen normal değilsin, işte şu, işte bu, Bağdat’tan
selam getiren, Beyrut’tan selam getiren, ne o, ipini koparan geliyor. En sonunda baktım olmayacak, şeyh efendiye dedim, efendim dedim ne yapacaksan yap. Bunlardan başımı kaldıramıyorum dedim. Ne o dedi, efendim dedim ipini koparalım geliyor dedim ben, hu diyen geliyor hay diyen geliyor dedim. Ondan sonra, maaşallah Mustafa efendi dedi, meczuplar çok seviyor oğlum seni dedi. Gelmesinler demiyor, meczuplar seni çok seviyor diyor. Gidiyor, artıyor. Önceden ayda bir tane, iki tane geliyordu, her gün gelmeye başladı. Hu diyene, gel diyorum, otur. Yemeğini ye, lütfen Allah rızası için yemeğini ye, suyunu iç, çayını iç, tamam yürü bak. Nerden geldikleri belli değil, geliyorlar böyle. Allah bizi affetsin. Bizim işte o Yalovalı da bir baktım geldi adam. Dedim yok ya, dedim bu, onun arkası sökün ediyor zaten. O gel dedi, sonrası hepsi de geliyor. Dedim tamam, arkası hepsi toplanacak bunların. Hu, hu, eyvallah. Dedi bak gördün mü Mustafa efendi dedi, daha yakına geldik dedi, daha fazla görüşeceğiz. inşallah görüşürüz abi tamam mı, ben çünkü görüşürüz abi dedim, sen benim üstadımsın diyor. Bana abi deme yani, sen benim üstadımsın. Dedim bak, ben her seferinde sana aynı şeyi söylüyorum, benim üstadım var Nevşehir’de, biz böyle böyle, ondan sonra, gel ondan ders al. O diyor sen bana ister ders ver ister verme, sen benim üstadımsın diyor şimdi. Neyse, geldi gene bir hafta, dedi bizi bir şenlendir. Bu akşam dedi, ondan sonra abimin, oğlan kardeşimin evine dedi zikre gelecekler, derse sen de buyur gel.
E dedim inşallah gelirim dedim tamam Ahmet Özbağ’a söyledim abime, ondan sonra, bir kişi daha, bir iki kişi daha var yanımızda. Biz abimin arabasıyla çıktık yola, adres verdiler. Yolda bir de trafik kazası oldu, başkası. Onları götürdük hastaneye. Zikrullaha gideceğiz biz. Ordan birisi geldi, kabadayı birisi, biz dedi, ben dedi şeyi gördüm, ne o, kazayı gördüm, siz dedi yürüyün gidin dedi, ben dedi polislerle baş ederim dedi, yoksa sizi şimdi karakola götürecekler, oraya buraya götürecekler. Allah razı olsun dedik, yürüdük biz. Böyle doğru kabadayı olursa iş görür. Neyse, gittik zikrullaha, tabii sohbete gittik orda, konu şu. Şeyhin adını söylemeyeyim şimdi yani kimse buğuz etmesin diye, sohbet ediyor. Sohbette diyor ki işte bir veli, bir mürşid, kafire de dua eder, münafığa da dua eder, fasığa da dua eder, biz herkese dua ederiz diyor. Tabi sohbet öyle bir noktaya geldi, herkese dua eden, kâfire dua eden Muaviye’ye dua etmiyor, dua değil, kötülüyor bir de. ‘Ashabım yıldızlar gibidir hangisine sarılırsanız beni bulursunuz. Ashabıma sakın sövmeyin sövücü olmayın, hakaret etmeyin.’ Hadisi şerif. Seversin sevmezsin ayrı mesele, hakaret etme, şey yapma. Böyle söyledi. Ben dedim efendim, bir şey soracaktım, ‘buyur, sor.’ Dedim, kafire dahi dua eden dedim, hazreti Muaviye’ye neden sövsün, neden ona dua etmesin, öyle ya,
münafığa, kâfire, fasığa dua eden kimse Muaviye’ye neden dua etmesin dedim. Öyle ya. Muaviye’ye hazret diyenlerle işimiz yok, işte şöyle, işte böyle, herkes kuştur ama bülbül ayrıdır karga ayrıdır. Ondan sonra işte o…Atıyor bize. Kalktım, hakkınızı helal edin dedim, siz bülbül olun, biz karga olalım. Siz iyi olun, biz kötü olalım. Siz iyi olun, biz kötü olalım, ondan sonra, dedim ahenginizi bozdum. Hakkınızı helal edin, özür dilerim dedim, kalktım. Tabi böyle nahoş bir durum oldu.
O beni davet eden, ya hakkını helal et dedi. Yok dedim, bu durdu şimdi. intikamımı Geylâni hazretleri alsın dedim. Kaldı şimdi ben öyle deyince. Benim dedim Allah affetsin hani pirim dedim o, benim hakkımı savunacak olan da o. Ben orta yere dedim kendiliğinden çıkmış bir insan değilim. Benim dedim hakkımı Hazreti Ali efendimiz alsın dedim. Ne dedi o dedim, ‘misafirin gönlü incedir bu kıldan.’ Bal tefsiri var ya, Hazreti Ali efendimiz diyor bunu, diyor ki misafirin gönlü, balın içerisindeki kılla alakalı, incedir bu kıldan. Bakın, dikkat edin. Misafir kırılmaz. Misafir incitilmez. Misafir, haklı olsan dahi onu kıramaz. Haklı olsan dahi, onu incitemezsin. O ordan kırılır, incinir, giderse senin de iki yakan bir araya gelmez. Dedim ki benim hakkımı dedim Geylâni hazretleri alsın. Ben dedim ona havale ettim hakkımı. Tabi sonra o geldi, yaşananları hep bana anlattı, neler yaşandığını. Hani duanı geri al manasında söylüyor. Dedim yok, dilden çıktı dedim. Dilden çıktı dedim. Biz dedim incindik o gün dedim, misafirler de vardı, gerek yoktu dedim böyle bize celallik yapmasına, bir de ‘el Fatiha, el Fatiha, bundan sonra buraya çağıracak olduğunuz kimselere soracaksınız Muaviye’ye hazret diyor mu demiyor mu. Muaviye’ye hazret diyorsa getirmeyeceksiniz buraya’ dedi. Şeyh bunu söyleyen. Bu söyleyen şeyh, müritleri var. Biz kalktık, yürüdük geldik. Şimdi veliler demek ki ne yapıyorlarmış onlar ümmetin çoğalması için uğraşıyorlar ve onlar bir şey talep ederlerse Allah da onların taleplerini yerine getiriyor çünkü Allah’tan ümmetlerin çoğalmasını talep ederler ve çoğalırlar, cebbarlara beddua ederler. Demek ki bu veliler ne yapıyormuş? Zalimlere, cebbarlara beddua ediyorlarmış ve yağmur talep ederler, yağmur yağar, onlar dilerler, onlar için arz nebat verir. Dua ederler, bu dua sebebiyle nice belalar def olur. Bakın dua sebebiyle ne oluyormuş? Belalar def oluyormuş. Başka bir hadisi şerif. Camiü’s Sağir’de geçiyor: ‘Allah’ın öyle kulları vardır ki şu şöyle olacak diye yemin etse Allah onu yalancı çıkarmaz.’ Demek ki Allah’ın öyle kulları var, şu şöyle olacak diye yemin etse Allah onu boşa çıkarmaz. Yine Buhari, Müslim’den: ‘Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah adına yemin etseler Allah onların yeminlerini yerine getirir. Allah ne yapıyormuş? Onların yeminlerini yerine getiriyormuş.
Yine Müslim’den bir hadisi şerif: ‘Saçı başı dağınık toz toprak içinde ve kapılardan geri çevrilen nice insan var ki Allah adına yemin etse Allah yeminini yerine getirir.’ Müslim’den bu hadisi şerif. Yine Suuti’den ve Taberani’den: ‘Allah’ın bazı kulları vardır ki Allah onları insanların ihtiyaçlarını gidermek için yaratmıştır. insanlar ihtiyaçları için onlara sığınırlar ve onlar kıyamet günü Allah’ın azabından emindirler.’ Bakın, demek ki ne oluyormuş? Onlar o Allah’ın o kuluna sığınırlarmış ve Allah onları ne için, insanların ihtiyaçlarını gidermek için onları yaratmış. Cenab-ı Hak cümlemizi onlardan eylesin. Yine bunları bir de ibni Teymiye’den bu, Fetevatü’l Kübra’dan, hani böyle ibni Teymiye’yi bize başka türlü tanıtıyorlar ya, bakın ibni Teymiye’den: ‘Halid bin Velid bir kaleyi kuşatmıştı ama kale direniyordu. Kaledekiler dediler ki eğer şu zehri içersen size teslim oluruz. (Bakın ya, şu zehri içersen kaleyi size teslim ederiz.) O da zehri içti, zehir ona hiç zarar vermedi, kaleyi de teslim aldı.’ Hani Yahudiler hazreti peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini Hayber’de zehirlediler ya, Allah resulü sallallahü ve sellem hazretleri ne yaptı? Onları topladı. Dedi ki hanginiz bu zehri verdi? Kadın çıktı ben dedi. Niçin zehirledin dedi. Sordu, niçin zehirledin? Dedi ki eğer bu hak peygamberse bu zehir buna zarar vermez. Eğer bu hak peygamberse zarar vermez. O zaman ona biat ederiz, haktır ama yok bu zehir onu öldürürse bu hak peygamber değildir diye hükmüne vardık dedi. Allah Resûlü onu serbest bıraktı. Dedi ki bundan yiyen arkadaşlarım var dedi, sahabeler var. Eğer bunlardan birisine zarar gelirse dedi o zaman onlara kısas uygularım dedi ve sahabelerden şimdi tam hatırımda değil, iki tane misi, üç tanesi mi, şimdi hatırına gelen varsa söylesin. Kaç tanesi şehit oldu? Bir tanesi, evet, bir tanesi şehit oldu. Orda şehit olunca o kadına kısas uyguladılar, öldürdüler. Bakın, hazreti peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine zehir tesir etmedi ama son hastalığında hazreti Aişe annemize dedi ki ateşli hastalık dedi ki o Yahudi kadının zehrinden bu dedi ateş var. Bu ateş dedi, o Yahudi kadının zehrinden.
Demek ki aynı şeyi ümmeti olan ve sahabesi olan Hadid bin Velid yapıyor. Zehri kendi eliyle içiyor, bakın zehri kendi eliyle içiyor. Hazreti Ebubekir efendimize yılanın zehri tesir etti mi? Etmedi. Etmedi, bakın ne yaptı? Etmedi. Evet, yine devam ediyoruz. ‘Hazreti Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin zamanında bir yalancı peygamber çıktı. Esved el Ansi adı, bu Müseylemetü’l Kezzap’tan önce bu. O sahabeden Müslim’i yakalıyor. Yakalayınca benim Allah’ın resulü olduğuma şahadet ediyor musun diye soruyor. O da diyor ki seni duyamıyorum diye karşılık verdi. Seni duyamıyorum, yani dediğini duymuyorum dedi. Bunun üzerine Esved, peki Muhammed’in Allah resulü olduğuna şahadet ediyor musun diye sordu. Ebu Müslim’de evet
cevabını verdi. Bunun üzerine Esved onu ateşe attırdı. Ebu Müslim ateşin içerisinde namaz kılmaya başladı. Ateş onun için serin ve selamet oluvermişti. Ebu Müslim, Peygamber Efendimizin vefatından sonra Medine’ye döndüğünde Hz. Ömer onu Hz. Ebubekir ile kenti arasına oturtarak Allah’a hamdolsun ki ölmeden evvel Ümmeti Muhammed’den ibrahim aleyhisselam gibi ateşe atılan birini bana gösterdi dedi.’ Bakın ibrahim aleyhisselamın mucizesi, Hazreti Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in ümmetinin üzerinde bir keramet olarak tecelli ediyor. Ümmetin velileri üzerinde bir keramet olarak tecelli ediliyor. Şimdi zayıf hadis olduğu söylenir ya, ümmetimin velileri beni israil peygamberlerine denktir. Bunu zayıf hadis olarak söylerler ama bunu Gazali normal hadis olarak bunu nakleder. Böyle bir hadisi zayıf olarak söylerler. Ben bunun zayıf olarak söylendiğini söyleyeyim ilmi olarak ama benim için hadislerin hepsi de sahihtir, hepsi de kuvvetlidir. Zayıf yoktur. Bu benim kendi inancım. işte demek ki peygamberlerin üzerindeki o, o mucizeler, geçmiş peygamberlerin üzerinde, bilhassa beni israil peygamberlerinin üzerindeki mucizeler, ümmetin velilerinin üzerinde keramet olarak tecelli etmiştir ve bunu bizim Vahit gönderdi bana. imam Nebevi’nin başından geçen bir hadise, ricali gayb hakkında onların tasarrufu ile alakalı.
Abdullah bin Mesut’tan rivayet edildiğine göre Resulullah sallallahu ve sellem hazretleri şöyle buyurdu: ‘Birinizin bindiği hayvan çölde kaçtığı zaman ey Allah’ın kulları onu yakalayın diye seslensin. Çünkü aziz ve celil olan Allah’ın yeryüzünde onu tutacak kulları vardır.’ Ya, bu hadis var, bu hadisi ben başka kaynaklar da da okumuştum. Yani imam Nebevi’de de var o ve normalde böyle bir şey var işte Nebevi, bu hadisi bildiğinden dolayı, ondan sonra, bir onun hocası, Nebevi’nin hocası, ondan sonra, bineğini kaybediyor. Bu hadisi bildiğinden böyle dua ediyor. ‘Ey Allah’ın kulları benim hayvanımı bulun geçin’ diyor ve onun hayvanını buluyorlar. Bu Nebevi’de geçiyor ve velilerin üzerinde kerametlilerden birisi. Bunu normalde Geylani hazretlerinin menkıbelerinde de okursunuz, Avarifül Maarif’te de okursunuz. Bu tür Evliya menkıbelerini her yerde okursunuz ama bunu normalde bir de Bediüzzaman Said Nursi hazretleri de aktarır. Hatta der ki yani ben Rusya’da zulüm altındayken, ben Geylâni Hazretlerinin himmetiyle zulümden kurtuldum. Onun kerameti ile zulümden kurtuldum der. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, bir şeyi kaybolunca oniki ihlas bir Fatiha Geylani hazretlerinin ruhaniyetine okuyup kaybını bana buldur yarabbi diye dua edermiş. Cenab-ı Hakka hamd bunu ben denemiş insanım. Bir ara bir lastik patladı benim, ondan sonra, neyse ben lastiği değiştirdim ama onun şifreli bir şeyi varmış, ne diyorsunuz ona Lütfü Usta? Şifre kapağı. Ben onu bilmiyorum, düşürmüşüm. O da Almanya’dan geliyormuş, normal bulunmuyormuş.
Cevdet usta dedi, yani bunu bulmamız lazım, bunu bulmazsak dedi sıkıntı olur, Almanya’dan isteyeceğiz dedi. Allah’ım ya, gittim! Bir şeyi kaybettiysen kaybettiğin yerde arayacaksın. Tekrar gittim. Ben orayı halbuki o gün aradıydım böyle, bulamadıydım, hiç bir şey yok. Gittim tekrar aynı yere, oturdum, ihlas ve fatihaları, Geylani hazretlerinin ruhaniyetine dedim ki benim dedim mecalim yok. Şunu dedim bana buldur Allah’ım. Dedim bu Almanya’dan gelinceye kadar dedim yollardayım ben, sohbetlere gidiyorum dedim. Bir de kendimi böyle anlatıyorum, acındırıyorum kendimi.
Diyorum ben sohbetlere gidiyorum, zikirlere gidiyorum, lastik yolda patlarsa perişan olurum diyorum. Şu neyse bulunacak olan şeyi bana buldur Allah’ım dedim, tam arabanın arkasında böyle, bagajın olduğu yerde parlıyor böyle bir şey. Baktım aradığımız conta bulundu. Bu o! Allah Allah dedim kendi kendime, hani asanın yaptığına Musa da şaştı diyor ya. Hani Musa(a.s.) bismillah diyor atıyor asayı orta yere asa kocaman ejderha olup bütün büyücülerin büyülerini hüpp diye çekiveriyor. Bu sefer Musa da hayret ediyor. Büyücüler diyor ki asanın yaptığına diyor Musa da şaştı. Bu diyor Musa’nın Rabbisinin işi. Bakın ilim ehli nasıl oluyor, feraset ne? Bu diyor Musa’nın Rabbisinin işi. iman ettik diyor. O zaman bir mucize, bir keramet ya ümmete mütealik bir fayda sağlamalı ya da şahsa mütealik bir fayda sağlamalı dini meselede. Şimdi benim dervişlik hayatım boyunca Cenab-ı Hakka hamdü sena olsun şeyhimin çok duasını aldım ben. Bu hani şeyhin duası hani, kurşunu namluya döndürüyor ya, şeyh efendi bu konuyla alakalı ben böyle konuştuğumda Mustafa Efendi dedi, oğlum rüyanda kaza etmiyor musun hiç dedi. Çok ediyorum dedim ben. işte oğlum dedi, Allah dedi rüyanda geçiriyor imtihanı dedi. Bakın o mutlak kaderse onu yaşayacaksın ama bir velinin duası, bir garibin duası, bir yetimin duası, bir ihtiyaç sahibinin duasını almak, duasını almak çok önemli. O duanın yüzü suyu hürmetine nice bela ve musibetler rüyada geçer, halde geçer, bakın halde, zikrullahta halde geçer veya rüyada geçer veyahut da o şey sana gelir, bir başkasında yüz tesir eder, sende bir tesir eder, iki tesir eder. Tabiri caizse yani meşhur oldu cumhurbaşkanının sözüyle, teğet geçer senden. Bunu velilerin duasıyla, bu fukaranın duasıyla, kimsesizlerin, yetimlerin, yolda kalmışların duasıyla bu etraftaki insanlara yardımcı olmakla olur bunlar.
O zaman meseleyi toparlıyoruz şimdi. Peygamberlerin mucizesi haktır ve bu Ümmeti Muhammed’in, velilerinin üzerinden keramet de haktır ve nice hadiseler olmuştur ki evliya menkıbelerinde bunlar vardır, bunlar böyle evliya menkıbeleri deyip de hafife alınacak şeyler değildir. Şimdi yine kalbime geleni söyleyeyim, Geylani hazretleriyle alakalı, kadının birisi geliyor diyor ki ya Pir, evladımı diyor Dicle aldı. Git kadın, bak işine diyor. Geliyor
Geylani hazretlerine ısrarla, efendi diyor, sende yok yok. Ben diyor evladımı istiyorum. Kadın bak işine diyor, hani ilgilenecek durumu yok. Gitmiyor kadın. Üçüncüsünde diyor ki evladımı Dicle aldı, evladımı istiyorum senden diyor. Bunlara şimdi zahiren baktığında küfür olarak görüyor insanlar veya bunları söylemeye bile çekiniyorlar, bize taş atacaklar diye, bizi kınayacaklar diye. Kınanmaktan korkmuyorum, sufiliğimden korkmuyorum, gittiğim yoldan korkmuyorum, yolumdan dolayı kınanmaktan da korkmuyorum. Halimden, durumumdan dolayı da kınanmaktan korkmuyorum. Geylani hazretleri duruyor, git kadın diyor. Çocuğun Dicle’nin kenarındadır, git diyor Dicle’nin kenarındadır. Kadın koşa koşa gidiyor, Dicle’nin kenarında bir bakıyor ki çocuk kıyıya vurmuş ağlıyor Orda. Alıyor getiriyor. Evliyanın, velilerin kerameti haktır. Kim inkar ederse kerameti, küfre düşmüş olur. işte hazreti Hz. Pir de diyor ki, Hz. Pir de diyor ki, diyor, veli, Allah dostu bir veli, yaydan çıkmış oku tekrar yaya döndürür. Yani duasıyla, bereketiyle, Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla, ikramıyla, ihsanıyla o ok tekrar yola çevrilir mi? El cevap çevrilir. O şer gibi görünen şey hayra döner mi? Evet. Nice bela ve musibet, nice sıkıntılı durumlar o velilerin duasının yüzü suyu hürmetine, o velilerin bereketiyle ortadan kalkar veyahut da hafifler. Rabbim cümlemizi velilerle, salihlerle beraber olanlardan eylesin. Onların yolunda gidenlerden eylesin. Onların duasını alan, himmetini alanlardan eylesin. Rabbim bizleri son nefesimize kadar verilere ve veliliğe düşman olanlardan eylemesin. Bu konuda dilimizi tutsun, kalbimizi tutsun, aklımızı tutsun, velilere bizi düşman olarak bu dünyadan göndermesin. Kim velilere düşman olursa son nefesleri tehlikededir demeyeceğim, küfre düşmüş bir vaziyette bu dünyadan göçerler giderler. Velilere düşman olan, veliliğe düşman olan, zikre düşman olan, zikrullah yapanlara düşman olanlar, bu dünyadan kâfir olarak göçerler giderler. Rabbim bizleri Allah’a dost, habibine dost, velilerine dost, dostlarına dost, düşmanlarına düşman olarak bu dünyadan göçüp gidenlerden eylesin. El-Fatiha maassalavat.
Velilerin etrafında duranlara bu sözüm. Bir veliye intisab edenlere, müntesip olanlara bu sözüm. Bunu da söyleyeyim. Ben şeyhimin yanında on sekiz yıl durdum. Bu eskiler bilirler, seyahatlerin büyük bir çoğunluğunu beraber yapmışızdır. O esnada aklınız almaz. O esnada kabullenmek zor gelebilir. O esnada canınızı acıtabilir. O esnada nefsinize ağır gelebilir. Bunları açık açık söylüyorum, susmayı bilin. içinizi bastırmayı bilin, itiraz kapısını kapatın. Bunu unutmayın. Bir kardeşiniz olarak söylüyorum. Artık yaşım atmış üç, bir büyüğünüz olarak da söyleyebilirim. Atmış üçten fazla olan var mı içinizde? Yok, en yaşlı benim. Bir büyüğünüz olarak söylüyorum, bir kardeşiniz olarak söylüyorum, ben göçüp gideceğim bu dünyadan,
hiç kimse kalıcı değil. Allah ne zaman nefesi bitirdiyse o esnada bitecek, eyvallah ama size bir kardeş, bir abi, bir büyük nasihati. Bir veli isterse dereden tepeden konuşsun, ne konuşursa konuşsun, ne söylerse söylesin. ister sizin zatınıza, ister umuma. Kafanız almadı, aklınız almadı, nefsinize ağır geldi, zor geldi. Gördüğünüz şeyi de idrak edemediniz, duyduğumuzu idrak edemediniz, bunlar olur. Susun, konuşmayın. Kalbinizi de nefsinizi de bastırın. Ben bunu öğrendim şeyhimin yanında. Sustuk, hiç konuşmadım. Bir başkasına da aktarmadım, bekle dedi, bekledim. Bazı meseleler oldu, üç yıl, beş yıl, on yıl bekledim. Bir şey söyledi o esnada konduramadım. Bir tarafa yerleştiremedim. Vardır bir hikmet Mustafa Özbağ, sabret, bekle dedim. Gerçekten on yıl sonra, onbeş yıl sonra onun tecelliyatını gördüm. Sözünü dinleyin bir velinin, bir mürşidin. Aklınıza zarar olarak gelmesin. On yıl sonra kâra dönüyor. Otuz yıl sonra, yirmi yıl sonra kâra dönüyor. Bakıyorsunuz o zaman zarar görünen yirmi yıl sonra kâr olarak görünüyor.
Kendi hayatımdan örnekliyeyim; bana dedi ki tekstile gireceksin, emredersin efendim dedim. Ben tekstilde üç sefer battım. Baktığın zaman dışardan ne göründü? Zarar değil mi. Battım üç sefer ben tekstilde. Cenab-ı Hak ordan beni tekrar kurtardı, bütün borçlarımı ödedim. Cenab-ı Hakka hamdolsun. Çoluğum çocuğum rezil, sefil değil ortalığa düşmedi. Şu anda hiç kimseye ihtiyacım yok, muhtaçlığım yok. Hala daha çalışıyorum. Hiç kimseye şeyenlillah demedim ama üç sefer battım. Baktığın zaman hani ya, bir insanın şeyhi, batacak bir işi yapar mı? Böyle düşünmedim. Şeyhim bana bu işi söyledi, ben battım, tekrar bu işe devam ettim. Başka bir iş yapmadım. Bir daha battım, yine aynı işe devam ettim, bir daha battım yine aynı işe devam ettim. Benim şeyhim çünkü bana o işi söyledi en son. Bakın en son o işi söyledi. Ben şimdi tekrar iş yapacak olsam ben yine aynı işi yaparım. Ben yine aynı işi yaparım. Danışıyorsunuz, danıştığınız zaman bu bütün umuma, bütün müritlere, umuma, gittin, şeyhine danıştın, onu yerine getir. Yerine getiremeyeceksen de söyle, ben burda zorlanıyorum de. Ben burda, burda zorlanıyorum efendim, haberiniz olsun de. Ben bunu yapacağım ama zorlanıyorum, burda böyle önümde engeller çıktı, sıkıntı çıktı, şu oldu, bu oldu de söyle, söylememezlik etme. işte rahatsız etmeyeyim, nefsinden! Uyandırmayayım, nefsinden! Ya bunun için konuşmayayım, nefsinden. Ot çöp için de uğraşma, öyle değil, yani soracağım dosdoğru bir şey olsun ama gerçekten ben üstadımın duasını alan bir sufi olarak Cenab-ı Hakka hamdü sena olsun, nice zorluklar gördüm, içinden yürüdüm, çıktım, gittim, Cenab-ı Hakka hamdolsun. Nice daha ağırları olacaktı belki de Cenab-ı Hak hafifinden kurtardı beni. Nice böyle başıma benim çorap örmeye çalışanlar oldu, Allah onların tuzaklarını bozdu. Ben kendi üzerimde dua
eden bir insan değilim. Ben dervişlikle tanıştığımdan beri ‘Onların Alemi’ benim bozdu. Orda okudum kendine bir şey isteme diye, saldım yakasını. Bu dua etmiyor manası değil. Cenab-ı Hak bütün kardeşlerimizi ihya eylesin. Kardeşlerimizin bütün sıkıntılarını hayra çevirsin. Bela ve musibetleri başlarından def eylesin. Onlara maddi manevi afiyet nasip eylesin. Eş ve çocuklarına güzel ahlak nasip eylesin. Eş ve çocuklarına güzel ahlak nasip eylesin. Eş ve çocuklarına güzel ahlak nasip eylesin. Evlerine, işlerine, ceplerine, vücutlarına, kalplerine, akıllarına afiyet versin.
Şimdi o yüzden üstadın, bir velinin duasını almak, bir velinin duasını almak, babanın duasını almak, baba, oha peygamber mesabesinde duası. Bir babanın duasını almak, bir velinin duasını almak bütün dünyadaki her şeyi topla oraya koy ondan daha önemli. Bakın o daha önemli. Cenab-ı Hakka hamd ediyorum, ben babamın duasını aldım. Böyle hep başında isterdi beni, ben onun başındayken vefat etti zaten. Uyuklamışım, uyukladığım anda vefat etmiş. Ben gece onun başında duruyordum, bende uykusuzluk önceden beri var. Benim çok böyle uykum yoktur. Ben başında duruyordum, gündüz okula gidiyordum. Ben böyle uyuklamışım, uyukladığım anda babam vefat etmiş. Ben böyle onun arkadan kalbini ilk dinleyen benim. işte o zaman için böyle on altı yaşındayım daha, annem dedi ki dinle bakayım dedi, kalbi atıyor mu dedi. Ben böyle insanın babasının kalbinin atıp atmıyor mu diye dinlemesi on altı yaşındaki bir çocuk için kolay bir şey değil. Ben böyle dinledim, kalbi atmıyor, nefesi durmuş. Kafamı kaldırdım, annem bana bakıyor, ben öldü diyemedim. Anneme. Kaldım böyle ben, annem anladı, hadi hemen yatırıverelim dedi. insan babasının cesedini yatırıyor ya! On altı yaşında! Yatırdık. Ondan sonra dedi ki teyzene haber ver, sabaha karşı, zaten. Teyzemin evi yakın, küçük teyzemlerin, ben cama vurdum, teyzem çıktı, babam öldü diyemedim! Anladı o, geldi. Şimdi babamın duasını ben on altı yaşında alan insanım. Böyle çok methederdi, ardından benim ikinci babamdı şeyhim. Bende, benim hayatımda derinlemesine hayatımı değiştiren, hayatıma komple benim böyle hükmeden, tasarruf eden kimse benim şeyhimdir. Ben öyle inatçı, zor bir insanımdır, ben her şeye böyle boyun eğmem, beklemem, susmam, başına buyruk bir insanım ben, şeyhim beni bu konuda şey yaptı, ne o, yola getirdi, öyle söyleyeyim. Benim başka dinlediğim hiç kimse olmamıştır hayatımda. Bu iki duayı al. Bu iki duayı almadan bu dünyadan göçüp gitmeyin. Gençler, babası sağ olanlar, annesi sağ olanlar, anne babalarınızın duasını alın. Muhakkak. üstadınızın da duasını alın. Hangi dergaha müntesip olursanız olun, önemli değil, şeyhiniz kimse kim, önemli değil, duasını alın. Ben duasının bereketini gördüm, hamdolsun. Onun duasının yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Hak bir
çok tuzaktan bu fakiri kurtarmıştır. Allah üstadımdan gani gani razı olsun. Cenab-ı Hak onun makamını âli eylesin, makamını yüce tutsun ama her nefis ölümü tadacaktır. O da o ölümle zahir oldu zaten, yüzleşti karşılaştı ve vazifesini yaptı, yürüdü gitti. Cenab-ı Hak hepimizi de veli eylesin inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. Öyle bir kalbime geldi, gönlüme geldi, dedim ki böyle söyleyivereyim onu dedim, hakkınızı helal edin inşallah. Selamunaleyküm. Her şey vaktinde. Bazen arkadaşlara diyorum, hadi şeyhimiz sağ olsaydı da umreye gidin, hadi beraber bir zaman geçirin, hadi hizmet edin hadi! Yok, bitti. Enteresan şey, insanlar sağlığında kıymet bilmiyorlar. Öldükten sonra kıymetlendiriyorlar. Asıl sağlığında kıymetlendireceksin. Asıl sağken kıymetlendireceksin. Asıl sağken hizmet edeceksin. Allah bizi onlardan eylesin. Gül solunca bülbülden nameler kesilirmiş. Gül solmayagörsün! Selamünaleyküm…
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet, Şeyh, Şükür, Kabz, Hayret. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı