Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1661-1667. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1661-1667. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 29/38

Mesnevî-i Şerîf 1661-1667. Beyitler Şerhi Hakkında

1661-1667. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Allah gecenizi hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlar eylesin Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden kullarından eylesin. Rabbim gözümüzü açıp kapatıncaya kadar nefsine uyanlardan, şeytana uyanlardan deccale uyanlardan eylemesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i nefsimizin şerrinden, deccalin şerrinden, zenginliğin şerrinden, fakirliğin şerrinden, bütün şerlerden bizleri emin eylesin. Bizleri muhafaza eylesin. Ecmain. Kaldığımız yerden, geçen haftadan devam edeceğiz inşallah. Allah’tan bir şey gelmezse gidebildiğimiz yere kadar gideceğiz. Geçen hafta en son 1660. beyiti okumuşuz. ‘Sel önce bir kere coşup da etrafı kapladıktan sonra dünyayı harap etse şaşılmaz’, burayı okuduk geçen hafta, burayı şerh etmeye çalıştık. Bizimki şerh sayılmaz ama işte dilimizin döndüğünce, kendimizce Allah’ım bizi affetsin inşallah. Devam ediyoruz:

“Yapılan işin gayb aleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler

halkın hükmüne tabi değildir.”

Bu beyitten sonra biraz çetrefilli beyitler var, bu beyitte dahil. Yani bu çünkü Muhiddin araba Hazretleri’nin sufi veya bugünkü dilde tasavvufi duruşuyla alakalı bu. Çünkü mesela işte hani meşhur ya, bu sonradan böyle bir ayrışmanın içerisine, bu işin ilmini yapanlar, yaşayanlar değil, bu işin ilmiyle uğraşanlar bir vahdeti şuhut bir de vahdeti vücut geliştirdiler. Öyle olunca vahdeti şuhut mu vahdeti vücut mu bunun böyle tasavvuf dünyasında işte biraz okur yazar olanlar, biraz çizer olanlar bununla alakalı işte

kendilerince bilgilerini ortaya koymaya, kendilerince bunun tartışmasını açtılar. Bu böyle hani normal klasik sufileri çok ilgilendirmedi. Normalde bir mürşidi kamilin eğitimine girmiş olan bir kimseyi çok ilgilendirmedi. Bu manada böyle bir hani bu meselenin insanla alakalı, insanı yetiştirme, nefis terbiyesi yapma, Kur’an sünnete tabi olma, bunun çabasını gösterenler bu tip tartışmaları yavan gördüler. Yani işin böyle edebiyat kısmı bu. Yani neden işin edebiyat kısmı? Zaman zaman bu kimselerle görüştüğümüzde yani karşına alıp bir kimseye bir şey öğrettin mi veya o kimsenin nefis meratiplerini biliyor musun? Yani o kimse emmare mi levvamede mi mülhimede mi mutmainnede mi raziyede mi safiyede mi? Nerde olduğunu bilebiliyor musun? Veyahut da onun kalbi hallerine çözüm bulacak mısın? ilmel yakîn mi aynel yakîn mi hakkal yakîn mi? Hangi noktada veyahut da onun kalbi tecelliyatları nerde? Yani normalde fenafi’l şeyhde mi, fenafi’l resulde mi, fenafillahta mı, bekabillahta mı? Onun normaldeki tefekkürü ne? Yaşadığı ne? Bakın, bir dervişi ilgilendiren bir sürü mesele var. Yani bu meselede akademik olarak evet, oturur siz bir şeyler yazarsınız ama karşındaki kimseyi analiz etme, karşındaki kimseyi manevi analiz etme, maddi analiz etme, bu yetiye sahip misin değil misin? Burda sıkıntı doğuyor.

Ondan sonra oturuyorlar, mesela işte hani meşhur ya, yani işte Muhittin ibni Arabi sizin taptığınız Allah benim ayaklarımın altındadır demiş, bunu tartış! Beyazit-i Bestami’nin işte subhan da benim sözünü tartış! işte kalkın Hallacı Mansur nasıl ene’l hak dedi, bunun sözünü tartış! Hani bazen bu tartışmaların ağzını tıkamak için basit bir şey söylüyorum ya, diyorum ki hallacı Mansur gecede yüz rekat namaz kılıyordu, ene’l hak dedi. Sen kaç rekat namaz kılıyorsun? Sen farz namazı dahi kılamıyorsun. Sen abdesti dahi dosdoğru alamıyorsun, kalkıyorsun ene’l haktan bahsediyorsun! Veyahut da bununla alakalı bir şeyden bahsediyorsun. Veyahut da adam işte Muhiddin ibni Arabi’yi, kafir yapacak ya birilerini, oturmuş Arabi’yi kafir ediyor. Okudun mu? Okuduğunu anladın mı? idrak ettin mi? Okumadı, anlamadı, idrak etmedi! Yani okumadığı, anlamadığı, idrak etmediği bir şeyin üzerinde hüküm süreceğim diye uğraşıyor onun üzerinde. Veyahut da işte oturmuş vahdet i vücuttan bahsediyor. iyi, Muhiddin ibni Arabi vahdeti vücuttan bahsetmiş mi? Var mı böyle bir kelime? Yok. E nereden sen Arabi’nin bu konuda küfrüne fetva veriyorsun? Bu da ayrı bir tartışma. O yüzden yani burda tabii bu tartışmaların içerisine Hz. Mevlana’yı da Celalettin Rumi Hazretleri’ni de zorla katacaklar ya. Yani bunu kim katacak? Mesnevi’yi veya Divan-ı Kebir’i şerh edenler katacak. Tutacaklar koca Hz. Mevlana’nın kulağından, sen vahdet-i vücutçusun diyecek veyahut da tutacak kulağından, sen vahdet-i şuhutçusun diyecek veyahut da tutacak onun

kulağından, kendi fikrine, kendi düşüncesine, kendi felsefesine doğru çekecek Veyahut da o diyecek ki panteisttir veyahut da o diyecek ki ya işte bırak ne olursan ol gel demiş çıkmış işin içinden, böyle bir söz mü olur, böyle bir laf mı olur diyecek, bunu da normalde içine katacak ama bu bütün dünyanın büyük handikapı. Herkes kendince kendi düşüncesini, kendi fikriyatını karşısındakine elbise olarak giydirmeye çalışıyor. Bu küçüğümüzden büyüğümüze kadar hepimizde var bu, bakın hepimizde var. Aslında o öyle değil ama biz onu öyle görmek istiyoruz ve elbisemiz giydiriyoruz ona. Yani o işte önemli şahsiyetler yani o demiş ki bizim parti programımız gökten indirilmiş bir şey değildir. Biz onu peygamber seviyesine getiriyoruz. Biz böyle bir veli, Allah dostu ama biz bunu öyle bir abartıyoruz öyle bir noktaya getiriyoruz ki biz onu böyle peygamberler üstü bütün ilahi kitaplar üstü haşa Allah’la yarıştırıyoruz. O elbiseyi biz giydiriyoruz ona. Yani makulü veya o kimse kendisini nasıl ifade etti, ne olarak ifade etti, biz onu duymuyoruz. Bizim gördüğümüz önemli çünkü. Bütün dünya insanlığının sıkıntısı bu.

Bütün dünya insanlığı kendi gördüğünü gerçek addedip onu dayatıyor. Onun arkasında başka bir şey olabilir mi diye düşünmüyor. Yani birisi bu bardağa bakıyor, bu dolu diyor ondan sonra, halbuki gerçekliliği ne? Bunun üzerinde az bir boşluğu var. Yani gerçekliliği bu bardağın üzerinde az bir boşluk var, buna dolu demeyecek o kimse ama öbürkü de diyor ki hayır, o bardak boş. Ya, o da yanlış o da yanlış. Yani üzerinde az bir şey boşluk var. O boşluğu görmen lazım. Sen eksik aradın diyor. Ben eksik aramadım, o boşluğu gördüm. Sen o boşluğu görmedin. Eksik aramak bu değil. Bakın, eksik aramak bu değil ama onu eksik aramak olarak gördü, ortalığı karıştırdı. Herkes kendi algısını karşısına giydirmeye çalışıyor. Şimdi burda yapılan işin gayb âleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. Şimdi bu beyite baktığınızda hani biraz böyle bir şey okuyan bir kimse der ki burda cebriye var, değil mi Yusuf hoca, evet, der ki burda bir cebriye var. Burda cebriyenin hem de dik alası var. Hemen burdan hareket eder. Burdan hareket ederekten istediği yere gider ama o kendi istediği yere gidiyor ama burda işte bu akşamki sohbet biraz böyle, ben yine tabii Hz. Pir burda şunu demek istemiştir diyeceğim, kendi düşüncemi söyleyeceğim yine ama ne Arabi ekolünün etkisinde kalaraktan bu beyite mesela gitseniz siz şimdi örneğin Ahmet Avni Konuk’un şerhine baksanız Avni Konuk Arabici’dir. Bu mesele Arabi cihetinden bakar ama gitseniz örneğin işte Gölpınarlı’ ya baksanız Gölpınarlı’ da Melamilik vardır biraz.

Gölpınarlı buna melami cihetinden bakacaktır. Arabi cihetinden de bakmayacaktır veyahut da benim bildiğim şerhlerden birisi, bir de son dönem neydi? Ben de onun kitabı var ya, öğretmendi ya kendisi, ismi aklıma

gelmedi şimdi, onun cihetinden baksanız mesela o ne böyle melami şerhidir, t ile başlıyor da dilimin ucuna geldi söyleyemedim, evet, Tahirül Mevlevi. Allah razı olsun. Kim söyledi, elini kaldırsın, maşallah. Teşekkür ederim. Onun üzerinden, Tahirül Mevlevi üzerinden baksak o mesela ne benim tespit ettiğim kadar Arabicidir ne de mesela böyle vahdeti vücut, vahdeti şuhut meselesine çok böyle hani tarafını belli ederekten bir yere girmez. Onun gibi. Şimdi ama gayb aleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir. O zaman yapılan iş diyor ayırmıyor Hz. Pir bir de bunu gaybla alakalı. Gayb ne o zaman? Gayb bilinmeyen. Bizim için bilinmeyen her şey gayb, bakın bizim için bilinmeyen, görülmeyen her şey gayb ama burda gaybi tabii bizim toplumumuzda bir de şunu koydular yani gaybı Allah bilir, başka hiç kimse bilmez. işte ayeti de söyleyeyim: ‘ O gaybı bilendir, kimseye gaybını göstermez.’ Ayeti kerime, Cin suresi, ayet 26, akabinde ayeti kerimeyi saklar. Normalde tartışma programlarında, televizyonlarda veya sohbet eden sufiliğe karşı olanlar arkasındaki ayeti kerimeyi görmemezliğe gelir. 25. ayeti kerime: ‘O gaybı bilendir. Kimseye gaybını göstermez.’ Bunu hemen sizin önünüze koyarlar çünkü bunu husisi, bu ayeti kerimeyi aldım. Tartışma programlarında veyahut da sohbetlerde söylenen bir şeydir. Arkasındaki ayeti kelime ne: ‘Ancak peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır. Çünkü Allah seçtiği peygamberin önüne ve ardına gözetleyici koyar.’ Cin suresi. Ha demek ki ayeti kerimede o gaybı bilendir. Allah kendi zatını söylüyor. Kimseye gaybını göstermez. Evet. ‘Ancak peygamber olarak seçtiği kimse bunun dışındadır.’ O zaman gaybı bilen bir kimseler var. Kim bunlar? Peygamberler. E şimdi Hz. Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerine baktığımızda da baktığımızda da gayb ile alakalı kendi zamanında söylediği hadisler var, sözler var gayb ile alakalı.

işte hani meşhur, Hendek’te balyozu taşa vurdu, bir kıvılcım çıktı ki Kisra’nın yıkıldığını görüyorum dedi. Taşa bir daha vurdu, Bizans’ın Fethedildiğini görüyorum dedi. Bir daha vurdu, Yemen’in islam olduğunu görüyorum dedi örneğin veyahut da işte değişik zamanlarda değişik şeyler söyledi. Hele ölümüne yakın gayba ait o kadar çok hadisi şerif irad etti ki ama bu hadisi şerifleri inkar halimiz var ya bizim, bu hadisi şeriflerin hepsini de biz ne yaptık? inkar ettik ama bu ayeti kerimeyi de inkar ettik. Demek ki gaybı Allah peygamberlerine gösteriyor. Demek ki gayb ile alakalı sadece Allah gaybı kendine saklamamış. Hatta gaybi ilimleri de içinde barındıran Kuran’ı peygamberine indirmiş. Dolayısıyla o peygamberin ümmetine de söylemiş. Gaybi meseleleri içinde barındıran, gaybi hadiseleri gelecekle alakalı, gelecekle alakalı meseleleri Kuran’a koyan Allah, önce onu peygamberine, sonra bütün ümmete açmış, göstermiş gayb ile alakalı. Neler olacağını,

neler yaşanacağını da göstermiş ama normalde bakın o zaman şu çıkıyor. Gaybda yaşanacak olan bir hadise, gelecekle alakalı, gaybı gelecek olarak gördüğümüzde, gelecekte yaşanacak olan bir hadise çok özür dilerim ama paket program olarak hazır ve o hazır paket programı hem Allah söylüyor hem de Resulü söylüyor hem de Kur’anı Kerim’de ümmete bunu açıyor. Ha ümmet bunu ne kadar anlıyor ne kadar anlamıyor bu ümmetin problemi. Bakın ümmet bunu ne kadar anladı ne kadar anlamadı bu ümmetin problemi ama gaybla alakalı hadiseler Kuran’da var mı? Evet. O zaman biz Kuran’a doğru bakamıyoruz, biz o zaman Kur’anı doğru anlamıyoruz. Biz o zaman Kuran’ı kendimizce kendi zamanımıza kendi zamanımıza kendimiz algılayamıyoruz, bu konuda ilmimiz yeterli değil demek ki. Eğer ilmimiz yeterli olmuş olsa biz Kuran’ın gaybi haberlerini, Kuran’ın gaybi tespitlerini biz çözeceğiz, çözümleyebileceğiz ama biz bunu çözümleyemiyoruz. O zaman beyitin başına geldiğimizde gayb aleminde eserleri doğar. Ne? Yapılacak olan bir işin gayb aleminde resmi belli, gayb aleminde hesabı kitabı belli ve o meydana gelen eserlerde halkın hükmüne tabi değil. Sebep?

Allah yaratmada hür, yaratmada ortağı yok. Bir şeyi yaratırken birisine danışmıyor, birisinden herhangi bir konuda izin almıyor. Allah kudretiyle, kuvvetiyle yaratmada olan Allahlığını gösteriyor ve yaratacak olduğu bir şeyi tabiri caizse bir şeyi gayb aleminde yaratıyor veyahut da biz bunu nasıl diyelim, olacak olan bütün hadiseler levhi mahfuzda mevcut ama burda Arabi’ye kayacak olursak ayanı sabitede, levhi mahfuzdan önce zaten mevcut veyahut da ben bunu böyle kendimce tarif ediyorum ya, Allah’ın ilmi ilahisinde var olacak olan bütün her şey mevcut. Kün dedi, kün dedi ilmi ilahisinde her şey mevcut ve ilmi ilahide sırası gelen şey, sırası gelen her ne var ise çağlayandan dökülür gibi varlık âlemine dökülmekte. O zaman bu yaratmayla alakalı, halkın herhangi bir ihtiyarı yok, yaratmayla alakalı. Burada yapılan işin dediğinde bunu ben yaratma olarak nitelendirdim. Yaratmada Allah kendine ortak kabul etmez. Hiçbir şeyde ortak kabul etmediği gibi yaratmada da Allah kendine ortak kabul etmez ve her şeyi yaratan odur. O zaman gayp aleminde yaratılan bir şey şahadet alemine, görünür alemine zuhur eder. Eğer gayb aleminde bir şey yaratılmadı ise onun bu aleme zuhur etmesi mümkün değildir ve bunda herhangi bir kulun hükmü olması da mümkün değildir. O zaman Allah seçtiği peygamberlere gaybı ile alakalı sırlar vermiş midir? Evet ve o peygamberlerine bu gaybi ile alakalı sırları verirken de o sırrın etrafını görevli meleklerle çevirttirmiş, şeytanlara ve cinni taifesine o sırları ifşa ettirmemiş çünkü şeytan ve kâfir cinliler veya diğer cinliler o sırra muttali olamamışlar. Muttali olmaları mümkün değil. Allah çünkü ayeti kerimede diyor ki: ‘Allah seçtiği peygamberlerin önüne

ve ardına gözetleyici koyardı’ diyor. Bu gözetleyiciler meleklerden de olabilir. Şimdi başka bir tartışma açayım size, bu gözetleyiciler Allah dostlarından, velilerden de olabilir. O zaman velilerin şahsi maneviyatları o sırlara gözetleme noktasında Allah’ın izin verdiği miktarda muttali olabilirler mi? El-cevap olabilirler ama şeytan ve cinlilerin bu sırlara muttali olması mümkün değil.

O zaman peygamberler, sallallahu ve sellem hazretleri ve geçmiş Adem’e kadar bütün peygamberlere gayb ile alakalı sırlardan verilmiş midir? Evet. Öyle meydana çıkıp da gaybı Allah bilir Allah’tan başka kimse bilmez, kimseye de bu sırlar verilmez diyen bir kimse Cin suresi, 27. ayeti kerimeyi inkar ettiğinden kâfir olur, küfre düşer. Sakın böyle bir söze kulak vermeyin. Sakın siz de herhangi bir yerde birisine kızdığınızdan, birisini sevmediğinden, birisiyle alakalı böyle bir takıntınız olduğu için Allah gaybı bilir, hiç kimseye de göstermez, söylemez demeyin çünkü peygamberler bu gaybi sırlara vakıflar bir, ikincisi Ümmeti Muhammed’den de Kuran’ın gaybi sırlarına vakıf olanlar olabilir mi? El-cevap olabilir çünkü Kur’an aynı zamanda gaybi sırları da kendi içinde barındıran bir ilahi kitaptır. Örnek; bismillah, elif, lam, mim, dal, henüz daha böyle ne diyorsunuz ona hocam? Hurufu mukatta, bu tip harflerin daha henüz manaları ve sırları açılmış değil. Bakın, manaları ve sırrı açılmış değil. Ne zaman o zaman mana ve sırrı açılacak? Kıyamete yakın Mehdi aleyhisselam çıktığında veyahut da Mehdiyet iyice zuhur ettiğinde, Kur’an Müslümanlara kendini daha da açacak. Sırlarını ifşa edecek ve Kuran’da öyle ayeti kerimeler Müslümanlar tespit edecekler ki öyle ayeti kerimeler tespit edecekler. Tekrar bunun altını çiziyorum, ben belki de görmeyeceğim, benim torunlarım belki de torunlarımın torunları görecekler. Öyle bir ayeti kerimeleri tespit edecekler ki o ayeti kerimeyi okuyan bir kimse eşyaya hükmedecek. Taş altın olacak, altın yakut olacak veyahut da bildiğiniz toprak büyük bir enerji olacak veyahut da bilemediğiniz bir balçık toprak, o ayeti kerimelerin sırrınca harikulade işler çıkacak orta yere. Bunu bu şu anda ne yazık ki Müslümanlara kapalı bir ilim. Bunu şu anda büyük velilerin dahi bunlara normalde dokunmaları, bunları söylemeleri uygun değil. Her şeyin vakti zamanı olduğu gibi bunun da vakti zamanı var çünkü Kur’an öylesine gaybi, öylesine büyük bir kitap ki o kitapta sadece dünyanın değil, bütün varlığın, kainatın sırrı saklı.

Kainatın sırrı saklı. Ondan sonra gelecek bir kitap yok çünkü son kitap ama ne yazık ki Müslümanlar tembel olduğundan çalışmadığından maddi manevi, Kuran’ın üzerinde de çalışmadığından, Kuran’ın bu manada ne demek istediğini, manasını da tam anlamıyla çözemediklerinden biz Kuran’a uzağız, Kur’an bizden uzak. Şimdi böyle olunca biz gaybi meselelerden uzağız

ve islam dünyası boş tartışmaların içerisinde bocalayıp, debelenip duruyor. Bunda da hikmet var diyoruz ama bu hadiseler gelecek ahir zaman son diliminde islam dünyası, Müslümanlar, bu gaybi ayeti kerimeleri, sırlı ayeti kerimeleri, sırlı, yani o ayeti kerimeye baktığınızda siz, hani alay ediyorlar ya, işte Allah burda, örnekliyorum, işte zekâttan bahsediyor, sen bunu normalde işte okuyorsun. Be ahmak! Onun zahiri zekâttan bahsediyor, batınını sen bilmiyorsun, alay etme. Alay etme! Alay ediyor. Yani siz bunu namazda okuyorsunuz, alay etme! Kur’an ilahi bir kitaptır. Henüz mana muhtevası ve sırrı ve gaybi tam olarak anlaşılmamıştır daha. Üç kuruş akıllılar üzerinde hükmetmeye çalışmasın. Üç kuruş maaşla da bu işler olacak değil. O maaşına bakıyor çünkü. Bunlar acı şeyler. O maaşına bakıyor. Bunun üzerine kafa yorması mümkün değil. Allah muhafaza eylesin.

Yirmi sekizinci ayeti kerime, bakın yirmi yediyi okuduk, yirmi sekiz: ‘Bu elçilerin Rablerinin emirlerini tebliğ ettiklerini onun bilmesi içindir.’ Bu ayeti kerimenin, normalde burda elçiye döndürdü. Demek ki burdan ben direkt tartışmaya mahal vermeden peygamberlere atfettim bunu ama Kur’anı iyi anlayan da bir kimse Kuran’ın elçisi hükmünde oldu mu? Evet. Kur’anı anlayan, onun gaybini bilen, onun sırrını bilen, tabiri caizse Kuran’ın bu manada matematiğinden metafiziğinden az bir şey, bir şey damladıysa o da Kuran’ın elçisi oldu. O zaman Kuran’ın elçisi olan kimse Rablerinin, yani Allah’ın emirlerini tebliğ ettiklerini, ne tebliğ ettiğini bilmesi içindi. Allah ona bu gaybi bilgiyi bunun üzerine verdi. O zaman ey islam dünyası, Kuran’ı iyi anla. Kuran’ı iyi oku. Kuran’ı idrak etmeye çalış ve Kuran’ın içerisindeki sırları, gaybi bilmeye çalış. Sırrını ve gaybini bilirsen eğer Allah’ın emrettiği, tebliğ ettiği bir ayeti kerimenin hakikatini bilesin, o ayeti kerimenin gerçek tecelliyatını öğrenesin diye sana bu gaybi bilgi verildi. O zaman meseleye baktığımızda, Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sindeki bu meseleye, ‘bu yapılan işin gayb âleminde eserleri doğar’ baktığımızda o zaman bakın cebriyeden çıktık şimdi ama sözün başında biz buna baktığımızda cebriye gibi geldiydi, öyle değil mi ama biraz kafa biraz gönül patlatınca bu işin cebriyeden farklı olduğu çıktı meydana. O zaman Hz.Pir diyor ki yaşanan hadiseler, bilinen hadiselerin gayb aleminde bir tecelliyatı var ve gayb alemindeki tecelliyatıyla bu dünyaya tecelliyatı aynıysa sıkıntı yok ama gayb halindeki, gayb alemindeki tecelliyatıyla dünyaya tecelliyatı farklıysa o zaman sen gayb alemindeki tecelliyata bakacaksın. Allah bizi onlardan eylesin inşallah.

Şimdi bir ayeti kerime daha var, bakın bunu Allah hiçbir peygamberleri peygamberi ile de paylaşmamış, bakın peygamberi ile de paylaşmadığı meseleler var, bununla alakalı kimsenin söyleyecek sözü yok. Lokman suresi, ayet 34.Ne bu? Kıyamet. Ne diyor: ‘Kıyametin ne zaman kopacağını dair

bilgi ancak Allah katındadır.’ Bilgi nerdeymiş? Allah katındaymış. Şimdi kıyametle alakalı meşhur Cibril hadisi var ya; iman, islam, ihsan. Sonra kıyamet ne zaman kopar diyor. Ona cevap ne? Sorulanın sorandan farklı bir bilgisi yoktur. Bilgi yok demiyor. Bu konuda bilgi yok dese diyeceğiz ki bilgi yok. Burda. manalı bir sır, bir söz var. Bu manalı sır, söz ne? Sorulanın sorandan farklı bir bilgisi yok. Bunu aldık, biz bir kenara koyduk. ‘Yağmuru o indirir, rahimlerde olanı o bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç bir kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi çok iyi bilendir. Her şeyden haberdardır.’ Eyvallah! Şimdi, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin gaybla alakalı, bunu normalde hadis kitaplarında bulmanız mümkün.

Buhari, Müslim, Tırmizi, ibni Mace, Ebu Davud, ibni Hanbel, bunları bütün, Riyazü’s Salihin, herhangi bir hadis kitabından Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin gaybin gelecek kısmından bahsettiği, veda haccında bahsettiği, değişik bahislerde bunları bahsettiği, hatta bazı hadisi şeriflerde kıyamete kadar olacak olan o kadar bize bu konuda bahsetti ki o kadar anlattı ki kıyamete kadar olacak olan bütün hadiseleri bize anlattı diye hadisi şerifler var ama sahabelerin hepsi de bunları ezberleyemiyorlar. işin enteresanı bu. Diyor ki bir tanesi, benim aklımda kalan bunlar oldu. Öbürkü diyor ki benim aklımda kalan bunlar oldu. Öbürkü diyor ki benim aklımda kalan bunlar oldu. Demek ki sahabe o gaybi meseleleri, hepsini hıfs edememişler. Daha doğrusu Allah müsaade etmemiş. işin perde arkası bu. Allah müsaade etmemiş. Demek ki o bu gayb, bununla alakalı hadisleri aldım buraya da ben konuyu böyle çok uzatmak, bu konuda şimdi şey yapmak istemiyorum. Mesela en ilgi çekici, uzun biraz, ondan sonra bunu okuyuvereyim, bir de şeyle alakalı, gelecekle alakalı: ‘Yer bana dürüldü. Yeryüzünün doğusunu ve batısını da gördüm.’ Dikkat edin hadisi şerife Yer bana dürüldü. Yeryüzünün doğusunu da batısını da gördüm. ‘Ümmetim, bana dürülerek gösterilen yerlerin hepsine hakim olacaktır.’ Dürülerek gösterilen yerlerin hepsine de ümmet hakim olacaktır. ‘Altın ve gümüş hazineleri bana verildi. Ben Rabbimden ümmetimi genel bir kıtlıkla helak etmemesi ve onlara kendilerinden bir düşman musallat edip de köklerini kazımamasını diledim. Rabbim bana şöyle karşılık verdi: ‘ Ey Muhammed, ben bir şeye hükmettim mi burdan artık dönülmez.’ Bakın bu hadisi kutsi bu, bunu burda okumamın bir sebebi gelecek beyitlerle de alakalı. Gelecek beyitlerle de alakalı.

Konuyu böyle bir bütünlük içerisinde anlatmaya çalıştığım için bunu okuyorum. ‘Ben bir şey hükmettim mi bundan artık dönülmez. Ben ümmetinin genel bir kıtlıkla helak olmayacağı sözünü sana verdim. Onlara kendi nefislerinden başka köklerini kazıyacak bir düşman musallat etmeyeceğime

dair de söz verdim.’ Yani bize nefsimiz yeter! ‘Hatta şayet üzerlerine arzın her tarafından, yahut arzın memleketleri arasındakiler bir araya gelseler dahi ta ki ümmetin birbirlerini helak edip esir alınıncaya kadar.’ Bunlar da yaşandı mı zaman içerisinde? Yaşandı. ‘Ben ümmetim hakkında saptırıcı liderlerinden korkuyorum.’ Allah resulünün sözü devam ediyor: ‘Ümmetim içinde bir kere kılıç çekilirse kıyamete kadar artık bir daha indirilmez.’ Kılıç çekildi mi? Evet. Hz. Ali radyallahu anh hazretleri zamanında çekildi mi? Evet. Bir daha indi mi kılıç? inmedi. ‘Ümmetimden bir takım kabileler müşriklere katılmadıkça, ümmetimden birtakım kabileler de putlara tapmadıkça kıyamet kopmaz.’ Bunlar da yaşandı mı? Yaşandı. Bir takım kabileler putlara taptı mı? Evet. Müşriklere katıldı mı? Evet. Hatta ümmetin içindeki büyük bir kısım devlet başkanı müşriklerle yan yana, kol kola mı? Evet. Kâfirleri kendilerine dost tutmuş vaziyetteler mi? Evet. Müşrikleri kendilerine dost tutmuş vaziyette mi? Evet. Ümmetin büyük bir kısmı kâfirlere ve müşriklere benzememek için yarışıyor mu? Evet. ‘Ümmetimin içinde otuz tane yalancı peygamber çıkacaktır.’ Daha ölür ölmez yalancı peygamber çıktı mı? Çıktı. Bunun en önemlisi Müseylemetül Kezzap mıydı? Evet. Ölür ölmez peygamberliğini ilan etti mi? Evet ve ondan sonra peygamber gelmeyecek diye birçok delil olmasına rağmen kendisini peygamber ilan edenler oldu mu? Evet. Var mı? Evet. Bakın var mı? Evet. kendilerini yok işte biz elçiyiz de yok biz ondan sonra nebiyiz de yok şöyleyiz de böyle… Çevir gazı yanmasın, laf döndürüp dolaşıyorlar mı? Evet. O zaman Hz.Peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin bakın gaybi olan bu tespiti çıkmış mı meydana? Evet. Oysa ‘Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Allah’ın emri gelinceye dek ümmetimden bir taife, ümmetimden bir taife devamlı olarak hakkın yanında yer alıp onu savunacaktır.’

Demek ki ümmetten bir taife olacak, bu ümmetten taife devamlı hakkın yanında olup onu savunacak. Yani Kur’an ve sünneti seniyyeye azı dişleriyle sımsıkı tutunup onu savunacak, onu hem yaşayacak hem de yaşatmaya çalışacak. Onlara muhalefet edenlerin kendilerine bir zararı dokunmayacaktır. Yani bu ümmetinden o taife yani ümmetinden Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp hakkı tebliğ eden, hakkı tebliğ eden o taifeye hiç kimsenin zararı dokunmayacak yani onlara zarar veremeyecekler. Zarar veremeyecek demek, zorluk çekmeyecek, sıkıntı çekmeyecek manası değil. Öyle anlaşılmasın. Onlar tebliğlerine, hakkın yanında durmaya devam edecekler. Zorluklar, sıkıntılar, belalar, musibetler, baskılar, şunlar, bunlar, onları yıldırmayacak. Onlar geri adım atmayacak. Paraydı, maldı, mevkiydi, kadındı, oydu, buydu onları bozmayacak. işte adam çok yakışıklıymış! Bozmayacak o mümine kızı, mümine kadını. işte kadın çok güzelmiş! Adam bozulmayacak

ona. Para bozmayacak o kimseyi. Mevki o kimseyi bozmayacak. Onu hangi mevkiye getirirsen getir, o hakkı savunacak. E tabii islam sisteminin dışında da onların bir mevkiye gelmeleri mümkün değil. istemezler oraya, ne milletvekili öyle olsun isterler, ne genel müdür, ne herhangi bir yerde, memur dahi öyle olmasını istemezler. Sebep? Yiyen yiyen yiyecek çünkü içen içecek. Hırsızlık yapan hırsızlığını yapacak. Üç kağıt yapan yapacak, beş kağıt yapan yapacak. Adaletsizlik yapan yapacak, yiyecek içecek. Yalıyacak, yutacak. Haram mı helal mi dikkat etmeyecek! Böyle olunca ona namuslu, şerefli, haysiyetli bir insan lazım değil öyle yerlere. Öyle altına her şeyin imza atacak bir insan lazım. At imza, atacak. Bu hak mıydı değil miydi hakikat miydi bakmayacak. Lgbt’ye de el kaldıracak, eşcinselliğe de el kaldıracak, ibneliğe de el kaldıracak. Olur diyecek, geç ne olursan ol. Tabi! Allah lanet ediyormuş, önemli değil. O ona el kaldıracak. Lanetli işlere de el kaldıracak, tasdik edecek, aracı olacak. Adam gidiyor sabahleyin ulu camide sabah namazı kılıyor, akşama dansözlerle beraber. Ne? Siyasetçi! E bu ne? Sabah namazında ulu camide milletin önünde namaz kıldın, e ondan sonra git Allah’a, peygambere, dine, imana, ondan sonra atan tutan laf söyleyen sanatçı bozuntusuyla poz ver, ona para ver belediyeden. Bunu biz söyleyince muhalif oluyoruz. Tabii! Alkışlayacaksın sen de sen de onlardan olacaksın. Yani bir şeyi, neyi alkışlıyorsan ondansın. Alkışladın, neyi alkışladıysan ondansın. Hani geldi bedevinin birisi kıyameti sordu.

Şimdi kıyametten laf açıldı ya bugün, dedi ki: ‘Ey Muhammed! Kıyamet ne zaman kopacak’ dedi. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri böyle onun o sorusundan biraz böyle tabiri caizse, hani bizim tabirimizle canı sıkıldı deriz ya, canı sıkıldı. ‘Kıyamet için ne biriktirdin’ dedi ona, ‘kıyameti soruyorsun kıyamet için ne biriktirdin’ dedi. O bedevi durdu, dedi ki: ‘Ya Resulallah, ben çokça ibadet eden bir kimse değilim, çokça namaz kılan, çokça oruç tutan, çokça böyle can hıraş ibadetin içinde olan birisi değilim ama dedi ben Allah ve Resulünü çok seviyorum.’ Bu hadisi şerif benim ümidimi arttırıyor. Ben o yüzden böyle hadisi şerif ezberimde. Dedi ki ben Allah ve Resulünü çok seviyorum. Öyle deyince Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin de yüzünde bir yumuşaklık, bir tebessüm oluştu böyle. Dedi ki ona: ’Kişi sevdiğiyledir.’ Bu tabii müjde oldu o bedeviye. Rabbim bizi de bu konuda müjdelesin inşallah. Biz de Allah ve Resulünü çok sevelim inşallah. Bizim de ben kendi nefsim için söyleyeyim amellerimiz o kadar fazla değil. Hatta yok hükmünde görünür onların amellerinin yanında. Yani bedevi öyle söylemiş, bedeviyi sakın ha siz böyle ameli az olarak görmeyin. Onun çıtası yüksek. O kendi zamanındaki yüksek çıtayı gördüğünden diyor ki benim amelim o kadar yok. Benim amelim

o kadar yok diyor. Kendi zamanındaki çıtayı görüyor çünkü kendi zamanındaki çıtayı. O çıtayı görünce diyor ki benim o kadar amelim yok, benim fazla namazım yok, fazla orucum yok. yani kendinizi bedevi ile kıyaslamayın. Biz onun atının burnunun üzerindeki terinin tozu olamayız. Öyle demiş ya imamı Azam, imamı Azam öyle demiş. Kim? Tabiinden, selef alimi, fıkıhın babası, imamların babası, imamların babası. Kendi zamanını bırakmış, kıyamete kadar gelecek olan meselelere fıkh eden adam.

Yani oturuyorsunuz bugünkü meseleye, meselelere ışık tutan, bugünkü meselelere ışık tutan bir fıkıh babası. Muhteşem üstü bir kimse. Bakmayın şimdiki böyle sonradan olmalara, sonradan yetmelere, ‘ben de bir imamı Azam gibiyim’ veyahut da bir kısım böyle ehli tarikat olanların bir kısmı, ‘bizim alimlerimiz imamı Azam’dan üstün, bizim hocalarımız, mollalarımız imamı Azam’dan üstün’ sözlerini söylüyorlar söylemiyorlar bilmiyorum, onların müntesiplerinden duyuyorum. Bu küstahlık, bu kibirlilik, bu cehaletin dik alası, bu cehaletin dibi! Yani bir kimse üç kitap okuyup da yani ben de bugünün imamı Azam’ıyım! Yok bizim hocalarımız, bizim mollalarımız, bizim cemaatin işte mollaları imamı Azam’dan üstün…Bu sözler çok böyle kibir kokan, bu sözler böyle cahillik kokan sözler. Allah muhafaza eylesin. Bu onun sözüydü. Yani biz diyor sahabenin atının burnunun üzerindeki derinin tozu olamayız. Tevazuya bakın, tevazuya bakın! Oysa hadisi şerif: ‘Ümmetimin alimleri beni israil peygamberlerinden üstündür.’ Bu hadisi şerif orda dururken, o tevazu ediyor, diyor ki ben sahabenin atının burnunun üzerindeki ter damlacığının üzerindeki tozu olamam, diyor. Allah bizi affetsin. işte demek ki o Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışanlar, bunlara zarar veremeyecekler. O topluluk kıyamete kadar, kıyamete kadar o toplum böyle bir topluluk olacak. O topluluk Kur’an ve sünnete sımsıkı yapışıp kıyamete kadar Kur’an ve sünnetin öğrenilmesi ve yaşatılması için mücadele edecek. Demek ki bunlar normalde peygamber sallallahu ve sellem hazretlerinin gelecek gayba ait olan hadisleri, yani öyle kalkıp da ‘gaybın anahtarı Allah’ın elindedir, başka hiç kimse bilmez’ sözü peygamberleri bağlamıyor ama o peygamberlerin de işte kıyametin kopması gibi yağmurun ne zaman yağacağını bilmesi gibi insanın nerde öleceğini bilmesi gibi bu tip gaybi meselelerden onlara da kapalı. Eyvallah.

O zaman biz baktığımızda bütün bizim kendi üzerimizde, bizi ilgilendiren şey ne? O zaman bizim kendi üzerimizden sadır, olan zuhur eden bizim yaptığımız işlemler bu manada bizim yarattığımız şeyler değildir. Bunları yaratan Allah’tır. Bizim bu kolumu oynatmam benim mahlukum değildir, benim yaratmam değildir. Bunun yaratması Allah’a aittir. Bunu kesb, bunu istemek yani, bunu düşünmek bunu normalde düşünerekten, tasarlayaraktan

bir şey yapmak, yaratmak Allah’a aittir ama onun tasarısını da bizde yaratan, düşünceyi de biz de yaratan Allah’tır. Burda şimdi tartışma şu, bu düşünceyi yaratan Allah ise bu düşünce bizde cebri mi değil mi? Ben bunu düşünüyorum. Burası böyle tabiri caizse insanın beynini dağıtan, kalbini yoran bir yer. Herkes diyor ya, ne, düşünce hürriyeti. Evet, insanlar ne kadar hür düşünme. insanlar düşüncede ne kadar hürler. Şimdi bir ayeti kerimeden not almıştım, Zümer 62: ‘Allah her şeyin yaratıcısıdır ve o her şeyi idare edenler.’ Ben hep böyle derim ya Allah affetsin ben demekten böyle, o manada değil. Bir şeyin adı varsa, yani kendisi var, kendisi varsa onu bir yaratan var. Düşünce, adı var. Düşünüyor muyuz? Evet. Ne düşüneceğimizi o mu emrediyor yoksa biz ne düşüneceğimize kendimiz mi karar veriyoruz? Çok basit alabilirim, ben kendim ne düşüneceğime ben kendim karar veriyorum, istediğimi düşünebilirim. istediğimi düşündüğüm için de onun sorumlusu benim ama o düşünceyi yaratan Allah. O zaman Hâlik mahlukun emrine mi girdi? Mahluk ne düşünüyorsa onu mu yaratıyor? Eğer programlanmış paket olarak ben onun istediğini düşünüyorsam o zaman cebriyeyim. O zaman özgür değilim. O zaman öyle bir şey olmuş olsaydı o zaman şunu demezdi “Allah’ın zatı bütün tefekkürden uzaktır, tefekkür edilemez, münezzehtir bilinmez.’ O zaman başka bir şey çıktı ama her şeyin yaratıcısı o. O zaman şuna geleceğiz. Onun yaratmadığı hiçbir şey yok. Her şeyi en ince detay ve ayrıntısına kadar o yaratıyor. Bu yaratmada kulların bir dahli var mı? Yok. Bu yaratmada kulların ortakçılığı var mı? Yok. Yaratma direkt Allah’ın kendi zatı uluhiyetinde. Hiçbir şeyde yok ama düşünce olarak, bu ben şimdi meseleyi hafifletmek için öyle söylüyorum. Yani hürüz ama gelecek olan beyite bakın:

‘Onların bize nispeti varsa da hepsi ancak tek Allah tarafından yara-

Yani bir önceki beyit neydi? Diyordu ki bir önceki beyitte: ‘Yapılan iş gayb aleminde eserleri doğar. O meydana gelen eserler halkın hükmüne tabi değildir.’ Sonraki beyit vuruyor beynimize. Diyor ki: ‘Onların bize nispeti varsa da hepsi ancak tek Allah tarafından yaratılmıştır. Yani o gayb alemindeki işlerin bir kısmı, işlerin bir kısmı insanlara, halka nispet edilse de (şimdi onu birazdan açıklayacak zaten, beyin yakan yerler buraları) onları halka nispet edilse de bunların diyor hepsini de yaratan tek Allah’tır. Halka nispet edilse dahi. işte ne getirdi? içecek getirdi, Adnan abi içecek getirdi, halka nispet ettik, öyle değil mi? Adnan abi çay getirdi, halka nispet ettik öyle değil mi? Ancak böyle örnekleyebileceğiz ama diyor bunlar halka nispet edilse de o tek Allah tarafından yaratılmıştır. Bir şey halka nispet edilebilir. işte ben burdan fareyi ondan sonra Erdoğan’a attım. Kim attı? Ben

attım. Erdoğan diyecek ki kim attı? işte Mustafa Özbağ attı. Attı kafama geldi, attı kafamdan vurdu beni. Öyle ya! Kime nispet edildi? Halka, bize nispet edildi ama yaratan diyor bunları Allah’tır. Bunları Allah yaratır hepsini de. Hepsini de, hepsini de! Ayeti kerime ne diyor? Zümer 62: ‘Allah her şeyin yaratıcısıdır ve o her şeyi idare edendir.’ Hem yaratıyor hem yarattığını da ne yapıyor? idare ediyor. Yarattığını da ne yapıyor? idare ediyor. En’am, 101: ‘O gökleri ve yeri eşsiz bir şekilde yoktan var edendir.’ Bir de yoktan var ediyor, bütün her şeyi yoktan var ediyor. Gökleri de yerleri de eşsiz bir şekilde yoktan var ediyor. En’am 102: ‘işte Rabbiniz olan Allah budur, ondan başka hiçbir ilah yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. O halde ona itaat edin. O her şeye vekildir.’ Sana bir şey kalmadı burda gene. O zaman hiçbir şey var olmazdan önce yani bir şey var olmazdan önce ben yine öyle yürüyeceğim, Allah’ın ilmi ilahisinde o mevcuttu. Ya bu iğneden ipliğe, zerreden kürreye her şey ve onun içerisinde olacak olanlar da dahil. Olmuşlar zaten orda da olacak olanlar da dahil.

Ebediyette, ebediyet noktasında, ebediyetin sonu yok. Sonsuz bir şekilde varlığın üzerinde, ne olacaksa varlığın üzerinde ne yaratılacaksa hepsi de Allah’ın ilmi ilahiyesinde mevcut. Bakın mevcut diyorum, yaratılacak demiyorum. Mevcut. ilmi ilahiyede mevcut. Allah bilinmez gizli bir hazineydi, bilinmekliği istedi, bir şey yarattı. Allah bilinmez bir gizli hazineydi, gizli hazine, bilinmezdi, bilinmekliğini istedi, bilinmekliği isteyince bir şey yarattı ve bu yaratılma, bu yaratılış, bu yaratma bitmiyor, sonsuz. Sonsuz, bakın sonsuz bir Allah’ın, sonsuz bir Allah merhumun sonsuz bir Allah’ın yaratmasını sonlandırmak mümkün değil ve sonsuz bir şekilde yaratıyor. Yaratmaya devam ediyor. Her an ve her şeyin yaratıcısı o. Baktığınız zaman artık bu öyle bir şey ki varlığın üzerinde Allah’ın hükmünün, kudretinin, kuvvetinin, yaratmasının dokunmadığı hiçbir zerre yok ve hepsi de onun ilmi ilahiyesinde, ilmi ilahiyesinde var. ilmi ilahiyeden şahadet alemine tecelli ediyor. Yani görünmezden görünürlüğü zuhur ediyor, görünmezden! Bilinmezlikten bilinirliğe tecelli ediyor. Her şey, her şey, bakın her şey bilinmezlikten bilinirliğe tecelli ederken arkasından bir an sonrası yine bilinmez. Bilinmezlikten bilinirliğe, bilinirlikten yeniden bilinmezliğe gidiyor. Çünkü bir an sonra ne olacağını bilmiyorsunuz, bilmiyoruz. ilmi ilahide mevcut ama varlık olarak tamamiyetle ay bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Güneş bir an sonra ne olacağını bilmiyor, yıldızlar bir an sonra ne olacağını bilmiyor, insanlar bir an sonra ne olacağını bilmiyor. Bildiği anda bilinmezlik geliyor arkadan tekrar. Bilinirlik noldu? Yaşadı o esnada. Anı yaşadı, anı yaşadı, bilinmezlik bilinirliğe geçti, tekrar bilinmezliğe düştü. Bundan koku almak, burayı böyle anlamak, burayı biraz böyle idrak etmek

ancak seyri sülûk ile mümkün. Seyri sülûku olmayanların yani bunu söylemek istemiyorum ama bunu idrak etmeleri, bunu anlamaları biraz zor. Ben böyle anlatabildiğim kadarıyla anlatmaya çalışıyorum kendimce, Allah bizi affetsin çünkü bu ancak manevi tecelliyatla idrak edilebilecek, anlaşılabilecek bir şey. Bu ancak kalbin hakikat perdelerine açılmasıyla alakalı.

Hani biz zikrederiz, hani zihnimiz dildedir ya, biz zikrettiğimiz Allah mefhumunu, zikrettiğimiz ilah mefhumunu idrak etmekten uzağızdır. Yani bir sufi kardeş gelir, rüyasında görür, ders ister. Ders isteyene de dersini veririz. Deriz ki tevhide başla, tevhid oku, zikrullah yap. O kimse ister Allah esması de ister tevhid de la ilahe illallah de istersen ona başka bir esma ver. Yani o kimse isterse sen ona hu esmasını ver, önemli değil burda. O kimse zikrettiğini idrak edebiliyor mu? Etmiyor çünkü onun onu idrak edebilmesi için kalbi aklının çalışması lazım. Kalbi aklının çalışması, iman etmesi, itaat etmesi, sevmesi, teslim olmasıyla alakalı. Onun kafasında şek şüphe kalmaması lazım. Allah’a karşı, resulüne karşı, üstadına karşı, o kimsenin kafasında itaatte, teslim olmada hiç şek şüphesi olmaması lazım. O kimse tabiri caizse çıplak bir şekilde orda durması lazım. Bu çıplaklıktan erotizm aklınıza gelmiyor tabi, yani normalde o böyle bütün, o güne kadar olan Kur’an ve sünnet ve sufi düşüncesinin dışındaki bütün her şeyden sıyrılması gerekir. Onu yakalayamazsa onu idrak edemezse o kimse zikrettiğini idrak edemez. Zikreder ama sevap alır mı? Evet. Sevaba ulaşır mı? Evet. Ümmeti Muhammed’in sıkıntısı bu zaten. Kur’an okuyor mu? Evet. idrak ediyor mu? Hayır. Namazı kılıyor mu? Evet. idrak ediyor mu? Hayır. Namazda fatihayı okuyor mu? Evet. idrak ediyor mu? Hayır. idrak etse o namazı kılamaz o. idrak etse, idraki açılsa namazı bitiremez. ‘Elhamdülillahi rabbilalemin’de kalır. Kalır, kalır! Bakın, orda kalır veyahut da idrak etse, lailahe dediğinde kalır. Örnekliyeyim, küçücük bir şey ‘la ilahe’ derken ne kadar çok put varmış bende der. O putları ‘la ilahe’ dediğinde, yıktığında putsuzluk canını sıkar önce. Alışılagelmiş putları var çünkü içerde ve dışarda.

Şimdi bu normalde o kimse seyri sülûkta o ilmi ilahiden kopup gelen, gayb ile alakalı meselelere vukufiyet, vukufiyet sağlarsa ancak o zaman bunu anlar. Öbür türlü bunu anlaması mümkün değil ve bunu anlayınca da zaten hani demiş ya: ‘Deme niçin bu böyle, yerindedir o öyle’, deme neden bu böyle, neden şöyle. Burda tabii sanki cebriye varmış gibi geliyor insanlara. O yüzden ehil olmayanların yanında bu sohbetleri açmamışlar. Ordan sivri akıllının birisi siz cebriyecisiniz deyip çıkar veya siz kaderiyecisiniz der çıkar. Oysa halka nispet edilmiş olsa dahi bazı şeyler, yaratan odur. Bazı şeyler avam tarafından Allah’ın ilmi ilahisinin dışındaymış gibi görünür bazı

şeyler veya umumi şeyler Ahmet attı, Mehmet attı, Hüseyin getirdi, Ali götürdü avamın işidir. işin hakikati öyle değildir. O yüzden ayeti kerimede: ‘ Sen atmadın, ben attım’ der. Ayeti kerimede ‘sen atmadın, ben attım’ der. Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin bir avuç toprağı atmasını kendine atfeder. ‘Sen öldürmedin, ben öldürdüm’ der bir de. Sen öldürmedin, ben öldürdüm’ der. Şimdi Hz. Pir aklımızla oynamaya devam ediyor:

‘Mesela Amr’a Zeyd bir ok atar, o ok Amr’ı kaplan gibi yaralar. Yara bir yıl kadar Amr’ın vücudunda ağrılar sızılar meydana getirir. O dertleri Hak yaratmıştır, insan değil.’

Birisi birine bir ok attı, oku atınca karşıdaki yaralandı. Yaralanan kimse bir yıl o yaraların ağrısıyla, sızıyla hani depreşti, mücadele etti. O dertleri diyor Hak yaratmıştır, insan değil. Biz şimdi Ahmet’ten, Mehmet’ten bileceğiz ya onu, Hz. Pir diyor ki yani oku attı birisi, oku attı, o diyor yara bere oldu. O yaradan bereden olan ağrıları, sızıları hepsini de Hak yarattı.

‘Oka hedef olan Amr, o anda korkudan ölürse yahut ölümüne kadar bedeninde yaralar bereler vücuda gelir de o ağrılardan o illetlerden ölürse Zeyd’e ilk sebepten ok attığından dolayı katil de.’

Yani Zeyd, ilk önce o attı ya oku, Amr bu sefer normalde ağrılardan, sızılardan, ondan bundan dolayı öldü, Zeyd’e ilk sebepten, ok attığından dolayı katil de.

‘Hepsi Allah’ın icadı ise de o ağrıları Zeyd’e nispet et.’

Hepsi de değil, yaratan değil çünkü ok atan öldü. Hepsi de sonuçta Zeyd’den dolayı ya onlara nispet et. O zaman hatta diyor ki oku atan hani Zeyd bir ok attı ya Amr’a, Zeyd de diyor hani bu o normalde buna, Amr’a ok attığı için cezaya uğramaktan bir de korksa diyor, ölse Zeyd yani Zeyd’i de ortadan kaldırdı, Amr’a ok attı ama Zeyd de öldü. Zeyd ölse de diyor Amr o ağrıları, sızıları çekti mi? Çekti. Demek ki diyor o ağrıların, o sızıların sebebi Zeyd değil, onu yaratan Zeyd değil çünkü oku atan öldü. Eee, ama ağrı sızı devam ediyor mu? Ediyor. işte onu yaratan ne? Allah. Demek orta yerde Zeyd’i de ortadan kaldırsak, ağrıyı sızıyı ortadan kaldırabildik mi? Kaldıramadık, ağrı sızı devam ediyor. Çünkü ağrıyı sızıyı yaratan neymiş? Allah’mış. E şimdi burdan başka bir yere de hemen bir dolanıvereyim. Hani ne diyordu hadisi şerifte? ‘Bir kişinin başına hastalık gelse, sıkıntı gelse, bela gelse, musibet gelse, bir dert gelse, bir gam, kasavet, üzüntü gelmiş olsa, üzüntü gelmiş olsa, kul ona sabrederse ne oluyordu? Bir, günahlarına kefaret oluyordu. iki, ne oluyordu? O kimse manevi olarak uruc ediyordu, yükseliyordu. Ha bakın, o zaman o gamı, o kasaveti, o derdi, o çileyi, o sıkıntıyı,

ızdırabı veren, pardon onu yaratan neymiş? Allah, onu yarattı ve sana onun karşılığında da ne verdi? Sevap verdi. E şimdi onu sıkıntı olarak mı göreceğiz rahmet olarak mı göreceğiz? Şimdi büyüklerden bazıları o yüzden belayı, musibeti, sıkıntı, gamı, derdi kasaveti kendileri görünce üzülmemişler, hatta sahabeden tedavi olmayanlar var. Kılıç yarası almış, tedavi olmuyor. Yara akıyor, damlıyor orda, hani dağlamak var ya yakmak, onu da kabul etmiyor. Sahabeden, tabiinden öyle zatlar var. Yani başı ağrımış ilaç için su bile içmemiş. işte baş ağrısına şu iyi gelir demişler, içmemiş kabul etmemiş.

Tabi modern tıp dünyası buna karşı. Sabahtan akşama kadar ilaç içeceksin benim gibi. Sabah içeceksin üç tane, akşam içeceksin üç tane, yetmeyecek araya bir şeyler katacak. Hoca bir ilaç verdi, Gürkan’a dedim içmesem olur mu? Dedi içmen lazım, daha çabuk toparlarsın. Benim iyiliğimi düşünüyor o, şey değil, hani kötülüğümü düşünmüyor. Allah eksikliklerini göstermesin, doktorlar da lazım, değil mi? insan ümid ediyor çünkü. Kolay değil; annesi hastalanıyor, babası hastalanıyor, eşi, çocukları kendisi. Yani şey değil, tedavi olmak hak. Bakın başka bir hadisi şerifte de: ‘ Tedavi olunuz, şifayı arayınız’ diyor. Bir de bu var ama öbür türlü yani şey farklı, düşünce farklı. O zaman ne yaptı? Hepsini de Allah kendi fiil ve sıfatlarını eline aldı. Evet, bu manada o zaman, bir varlık var komple, varlığın üzerinde tam hakimiyet kuran Allah var ve bu varlığın haricinde başka bir varlık, başka bir Allah yok, bütün varlığın üzerinde varlığın tekliği söz konusu ve varlığın üzerinde tek hakimiyet kuran Allah ve onun sıfat ve tecelliyatından başka aslında gerçek manada başka bir şey de yok. Her şey onun sıfatının ve fiiliyatlarının tecelliyatında. Biz sadece kesb, isteme noktasındayız. Bunu cüzzi irade noktasında kendime bağlıyorum çünkü bunun böyle işin içinden burda bunu da ona bağlarsak çünkü imtihanın sırrı kalkıyor orta yerden. Bu normal, o zaman herkesin kafayı sıyırması gerekiyor. Bunu da çok büyütmeyin yalnız kafanızda. Yani öyle cüzzi iradenizi de çok büyütmeyin. Yapabildiğiniz yere kadar minimize edin bunu. Bunun üzerine de çok yük yüklerseniz nefsinize uyarsınız, kendinizi bir şey zannedersiniz. Bu kadar da değil yani. Geç oldu, daha bu hani derler ya bu hamur çok su kaldırır diye ama ben böyle yarım da kalmasını istemedim. O yüzden gidebildiği yere kadar, en az buraya kadar gitsin istedim. Sohbeti burda bırakacağız tabi.

Biraz konu anlatımı açısından yani cümlelere dökmek açısından, benim için zor bir gün geçirdim. Bunu itiraf edeyim yani tabiri caizse bu mevzuyu nasıl toparlayacağım, nasıl işin içinden, böyle herkesin anlayabileceği şekle getireceğim diye yazdım bozdum, yazdım bozdum bugün. Bir de hani böyle etkisinde kalmayayım diye daha önceki şerh edenlerin şerhlerine de bakmak

istemedim işin doğrusu. Dedim kimsenin etkisinde kalmadan kendimce, kendi idrakimi, kendi anlayışımı dökmeye çalıştım. Sürç-i lisan ettiysem affola. illaki benimki doğru diye bir iddiam yok. Bunu da beyan edeyim çünkü Allah’ı bilme, Allah’ı tanıma, idraki yönden her zaman için ilerleyen bir olgudur. Ben bunun gerilediğini de düşünmem insan üzerinde eğer heva hevesine uymazsa, şeytana uymazsa. E böyle olunca bugün söylediğinizin yarın daha ilerisini söyleyebilirsiniz. Söylemeniz gerekir zaten. inşallah bizden sonra gelecek olanlar daha ileri, daha derinlemesine konuşabilirler diyelim. Ö önümüzdeki hafta: ‘Ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak çiftleşmek de böyledir. Onların sesleri hep hakka mutidir.’ Demek ki ekin ekmek, nefes almak, tuzak kurmak, çiftleşmek, onların da hepsi de bu hareketlerin hepsi de neymiş? Hakkın emrinde, Hakka mutiymiş. Hakka mutiymiş. Yani o zaman normalde bir kimse ekin ekse de hani nefes almak. Nefes almak ağzından burnundan ya, normalde o da Hakka muti. Bu böyle dedim ya, bu beyitler biraz kafa uçuran beyitler diye, buna çiftleşmeyi de koymuş, buna çiftleşmeyi de koymuş. Yani o zaman bir kimse çevrelenmiş oluyor. Bütün hepsi de Hakka muti, o zaman her şey onun mahluku, onun yaratması, onun kudret ve kuvvetinin altında olmuş oluyor. El-Fatiha maassalavat.

Gültekin Ace kardeşimiz sohbete iken, annesi hakkın rahmetine kavuşmuş. Allah rahmet eylesin inşallah. Cenab-ı Hak annesinin taksiratını affeylesin. Geride kalanlara iman, islam ve sabır ihsan eylesin. Geceniz hayırlı olsun inşallah. Yukarı bakıyorum gece sohbeti yapayım mı yapmayayım mı diye. iyi yapalım, tamam. Tamam yapalım. Bakacaktım öyle, bir dedim dışardan kim var kim yok, varmış tamam, yapalım inşallah. Bugün sordular, karar vermedim dedim, yapacak mıyım yapmayacak mıyım belli değil dedim, nasip neyse o olacak demek ki. Eyvallah! Şimdi bu kararı kim verdi, değil mi? Gece sohbeti yapılsın mı yapılmasın mı kararını kim verdi? ismail’in eline mendili kim tutuşturdu? Mendili onun eline tutuşturmayı kim akıl etti? Öyle ya, bir mendil var mı ortada? Var. Mendil ismail’in elinde dönüyor mu fırıl fırıl? Dönüyor. ismail’in eline o mendili kim verdi? ismail o mendile gözü gibi baktı, mendilin sahibine mi gözü gibi baktı, mendile mi baktı, baktırdı mı, batırıldı mı… Al işte, çık işin içinden şimdi! Ama ismail’i biz ne yaptık? Gördük değil mi ismail’i, kim salladı mendili? ismail mi salladı. Bak ne diyor, mendili ismail salladı diyor. Halka nispet etti, değil mi? ismail salladı deyince. Mendili ismail’e kim verdi? Birisi verdi değil mi? Halka nispet etti ama ismail dese ki mendili o verdi, mendil ondan geldi, o salladı, ona gitti . Ona nispet etse ne olacak? Bir kimse hasta oldu, değil mi? Kim hasta etti onu? ismail diyecek ki ben gördüm. Doğru mu ismail?

ismail’e desek ki ya maşallah ya sen görüyorsun demek ha? Gören sensin demek. Kim gördü acaba? Şimdi her şeyi ona nispet etsek, hukuk ne oldu? Bir tane de ilahiyatçı var şimdi, o da diyor ki hukuk nerde o zaman? Değil mi? Dur sen daha, şeytana gelmedik daha ya! Biz kendimizden çıkamadık, sen şeytana gittin ya. Hemen bağlayacaksın başka yere, yok bağlama. Bugün beyin yakan olduk herhalde biraz değil mi? Destur. Hakkınızı helal edin. Allah razı olsun inşallah.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Tevhîd, İhsân, Sülûk, Kalb, Sünnet, Yakîn. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı