Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1507-1515. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1507-1515. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 9/38

Mesnevî-i Şerîf 1507-1515. Beyitler Şerhi Hakkında

1507-1515. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Cenabı Hak, hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele edenlerden batılı batıl bilip batıla karşı cihad edenlerden eylesin. Rabbim cümlemize ve cümle Ümmet-i Muhammed’e Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışmayı nasip eylesin inşallah. Evet, inşallah bugün kaldığımız yerden devam edeceğiz. Tabii sohbete başlarken yanlış anlayan olur doğru anlayan olur ama bugün defnedilen Ülkü Ocakları eski başkanı Sinan Ateş, Allah makamını yüce eylesin. O burda tekke açıkken fırsat buldukça gelir ziyaret ederdi burdaki tekkeyi, arkadaşları, kardeşleri. O yüzden böyle bir gönül bağı vardı bizimle. Cenab-ı Hak inşallah onun da makamını âli eylesin, artık kimin ayağına, kimin kuyruğuna bastıysa böyle bir operasyona maruz kaldı. Demek ki onun da şüheda şerbeti içme yazılmış alnına. O da şüheda şerbetini kana kana içti. Cenab-ı Hak makamını âli eylesin, yüce eylesin. Tüm vatan için millet için Kur’an için sünnet için canını seve seve veren bütün şehitlerin Cenab-ı Hak makamlarını âli eylesin. 1506’yı okumuştuk, ordan devam edeceğiz inşallah Allah’tan bir şey gelmezse.

“Ey Nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kal-

madı, bir gören kişinin.”

Yani ey aklını ilahlaştıran, aklına delil ispat isteyen, cebir ve ihtiyar meselesine akıl erdiremeyen. Artık aklın dedikodularını, aklın kendince gelgitlerini onun bu konudaki aslı astarı olmayan düşüncelerini bırak. Onlara

hacet kalmadı, onlara gerek kalmadı. Neden? Can ziyası parladı. Yani artık can ziyası dediği can güneşi. Artık onun kalbine ilham gelmeye başladı, artık onun kalbindeki nur harekete geçti, kalbindeki o nur o kalb-i veledi, o zikrullah nuru veyahut da ilham nuru veya feraset nuru bu perdede o harekete geçti. O harekete geçince artık aklın deliline ihtiyaç kalmadı. Artık aklın dedikodularına ihtiyaç kalmadı. Artık aklın kendince akıl yürütmelerine ihtiyaç kalmadı. Çünkü o nur onda tecelli edince o Hak’kın sıfatlarından başka Allah’ın sıfatlarından başka kâinatta işleyen kâinatta tecelli eden başka bir şey olmadığını idrak etti. Her tecelliyat, Cenab-ı Hakkın sıfatlarının tecelliyatı. O her sıfatın tecelliyatına o kimse artık kalbi yakînlikle görünce aklın o konudaki fikir yürütmelerine ihtiyaç kalmadı.

“Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği mey-

Senin artık kalbine, doğru ilham gelince senin delile ihtiyacın kalmaz. Senin kalp gözün açılınca, manevi gözün açılınca hani bunu böyle tırnak içerisinde söyleyeyim, küçümsemek için söylemiyorum hani derler ya körün elinde bir değnek diye, o görmeyen kimsenin değnek onun dayanağıdır. Değnek onun gören gözü olmuştur. Ne yapar? Değnekle vurur ya böyle. Neden vurur? Önünde bir boşluk var mı, önünde bir tehlike var mı, önünde herhangi bir yürüyüş yolunda bir engel var mı diye, değnek onun tabiri caizse gören gözüdür. Bir kör değneksiz yürüyebilir mi? Yürüyemez ama o körün manevi gönlü, manevi gözü açılınca artık onun değneğe ihtiyacı yoktur. Siz öyle bir âmâ ile karşılaşırsanız o neyin nerede olduğunu görür. Neyin nereye konacağını da görür. O der ki işte pirinci şuraya koy, o der ki fasulyeyi şuraya koy, o der ki sağ tarafta şurda bir kavanoz var, o kavanoza şunu koy. O der ki şunu şuraya al götür bırak. Onun çünkü manevi gözü açılmış. Hani Rabiatü’l Adeviye hazretlerinin evine bir hırsız giriyor. Karanlık içerisi, göz gözü görmüyor. O hırsız girince Rabiatü’l Adeviye işaret parmağını kaldırıyor, diyor ki filanca yerde ekmek var, ihtiyacın varsa onu al. işaret parmağından bir ışık çıkıyor, bir nur çıkıyor. Hırsız ordaki ekmeği görüyor. O diyor ki şurada pirinç var, şurada şeker var. işaret parmağıyla onları, onlarla, işaret parmağından çıkan nurla hırsıza yol gösteriyor. ihtiyaçlarını buradan gör. Hırsız bunu görünce tövbe ediyor, geliyor elini öpüyor, yalvarıyor kendisine. işte senin mânâ gözün açılınca aklın deliline ihtiyacın kalmaz. Sen mana tarafına geçince artık aklın delili sen de iş görmez. Sen kalp yoluyla yürümeye başlarsın, kalp gözüyle görmeye başlarsın. Hani Cenab-ı Hak hadis-i kutside dedi ya hani ‘ben kulumu seversem onun gören gözü olurum’ dedi. Hadis-i Kutsi uzun, bu kadarını söylesem yeterli herhalde, ne dedi gören gözü olurum, o benimle görür. işte senin

kalp gözün açılınca veyahut da nur, senin gönlüne doğdu da parlamaya başladıysa merak etme, senin gideceğin yolu aydınlatır o nur. O yüzden senin sopa gibi bir delile, sopa gibi bir dayanağına yani sopa, bildiğiniz sopa, aklı yok, fikri yok, ona ihtiyacın kalmaz. Allah’ım iyi etsin inşallah.

“Yine hikâyeye geldik; zaten ne zaman hikâyeden ayrıldık ki.”

Hazreti Pir Burada yine hikâyeye geldik, hikâyeden ne zaman ayrıldık ki derken bütün her şeyi Cenab-ı Hakkın lütfu ilahisi ile ikramıyla sıfatlarının tecelliyatıyla olduğunu hikâyeden, gelmenin gitmenin ayrılmanın yeniden başlamanın onun tecelliyatı ile olduğunu bize beyan ediyor Allahualem.

“ ‘Ve hüve maaküm eynema küntüm’ ayetinin tefsiri”

Yani ‘nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir.’ (Hadid suresi ayet dört) ayeti kerimenin başlangıcı şöyle: ‘Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden odur. O yere gireni ve çıkanı gökten ineni ve göre çıkanı bilir. Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir. Burda bir şeyin böyle altını çizmek istiyorum. ‘Nerede olursanız olun o sizinle beraberdir.’ Bu böyle sizinle beraberdir sözünü iyi kenara yazın. ‘Sizinle beraberdir.’

Evet, tabii bu Cenab-ı Hakkın ilminin bütün varlığı ihata ettiği gibi sardığı gibi bütün insanları da sarmıştır ve insanlar nerede olurlarsa olsunlar Allah’ın gözetiminden, Allah’ın sıfatlarının onu kuşatmasından kurtulamayacağına delildir ve nereye giderse gitsin, hangi halde olursa olsun, hangi durumda olursa olsun gecede gündüzde, soğukta sıcakta, kışta, küçükte büyükte, her şey Allah’ın sıfatları, onu çepeçevre sarmış sarmalamış, çepeçevre onu kuşatmıştır. Bir şeyin Allah’ın kuşatmasından kurtulması mümkün değildir. Her ne ise bu, varlık Allah’ın kuşatması altındadır. Allah’ın bütün sıfatlarının tecelliyatı altındadır ve hadis-i şerifte de Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki ‘kişinin imanının en üstün derecesi nerede olursa Allah’ın kendisi ile beraber olduğunu bilmesidir.’ Taberani ve Ebu Nuaym bunu nakletmiş. Demek ki nerede olursan ol hangi hal üzerinde olursan ol Allah her daim seninle beraber. Bakın, tekrar söylüyorum, seninle beraber, bu çünkü bundan sonra gelecek olan beyitler bunun üzerine kurulu ve Rabbim inşallah bizleri bu idrakte eylesin.

“Cehil bahsine gelirsek o Allah’ın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek

onun bağı ve sayvanı”

Cehil yani cehalet Allah’ın zindanı, ilim ise onun bağı bostanı. ikisi de Allah’ın. Cehalet zindanı da Allah’ın, ilim bağı bostanı da Allah’ın ve Allah hem cehalet zindanını yaratan hem de ilim bağını bostanını yaratan ve

ama ilimi bağ bostan olarak nitelendirdi Hz. Pir. Cehaleti de zindan olarak nitelendirdi. Çünkü ayet-i kerimede, Mücadele Suresi ayet 11: ‘Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir.’ Demek ki herkes eşit değil. Herkes aynı değil. ilim verilenlerin dereceleri yüksek. Cehalet ise zindanda ama cehalet de bu manada Allah’ın yaratmasında ilim de Allah’ın yaratmasında ve ilim verilenlere demek ki ilmi Allah verdi. Neden ona verdi sorgulayamazsın, başka bir ayeti kerimede Allah yaptıklarından sorumlu değildir der.

“Uyursak onun sarhoşlarız, uyanık olursak onun hikâyesinden bah-

Uyumayı da uyanıklığı da yaratan Allah. Uyursak onun sarhoşlarız. Burada uykunun üzerine çok mânâ yükleyebiliriz. Ağır uyku, hafif uyku, yakaza hali, Bedir’deki uyku. Hani Bedir’de de Cenab-ı Hak Müslümanlara böyle bir hafif bir uyku veriyor. Bedir’de Müslümanlara hafif bir uyku veriyor, ayetle sabit bu çünkü bildiğiniz uyuyor Müslümanlar. Yani karşıda düşman var. Karşıda düşman varken Cenab-ı Hak kendisi diyor ayet-i kerimede: ‘Onlara hafif bir uyku verdik biz’ diyor, hafif bir uyku. Ağır uyku da var ayet-i kerimede. Ashab-ı Kehf’in uykusu var ayet-i kerimede. Uyursak onun sarhoşuyuz. O zaman hangi sarhoşluk burdaki? Yani biz bunu böyle anlarsak, uyursak onun sarhoşlarıyız dediğimizde yani ben bunu manevi sarhoşluk olarak nitelendiriyorum. Hani var ya ‘insanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.’ Böyle bir uyku değil bu uyku, Hz. Pirin bahsettiği uyku veyahut da ‘onlar sarhoşlukların içerisinde bocalayıp duruyorlardı’ diye. Hz. Peygamber’e söylüyor. Lut aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği o kavimle alakalı, Cenab-ı Hak o kavimle alakalı Hz. Peygambere Kur’an-ı Kerim’de hitap ederken diyor ki: ‘Onlar sarhoşluklar içerisinde bocalayıp duruyorlardı.’ Yani onlar öylesine kötülükler, öylesine yanlışlıkların içerisine girdiler, o kötülüklerin, o yanlışlıkların, o şehvetin sarhoşu oldular. Bakın o şehvet sarhoşu oldular. Yani bunu normalde Lut aleyhisselamın peygamber olarak gönderildiği o kavim tabiri caizse şehvet sarhoşu oldu. Şimdi bazen zaman zaman dünya insanlığının ve Müslümanların da o şehvet sarhoşluğu altında olduğunu düşünüyorum. Yani o bir dünya sevgisi de insana sarhoşluk verir. Haram cinsel dürtüler insanlara sarhoşluk verir. Haramın hepsi de insana sarhoşluk verir. Muhakkak ki hani ayeti kerimede insanları sarhoş eden her ne ise hepsi de haram kılınmış.

O zaman sarhoş eden dünya sevgisi de insanı sarhoş eder, o da haram kılınır. Sufilerce dünya sevgisi haramdır. Sufilerce haram kadın sevgisi, haram kadın, uygun değildir, haramdır. Oysa Allah Resûlü sallallahu aleyhi

ve sellem hazretleri: ‘Dünyanızdan üç şey sevdirildi’ derken bir tanesini de kadın olarak söyler ama haramiyet girince işin içerisine, haramiyet insanı sarhoş eder. O zaman Allahualem Hz. Pir burda haramiyet sarhoşluğunu söylüyor. Diyor ki uyursak onun sarhoşlarız. Yani uyursak, biz nefsimize de uysak şehvetimizi de uysak biz sarhoş olsak, bunu da yaratan ne? Allah. Biz yine onun sarhoşuz. O yarattı çünkü o sarhoşluğu, bakın, sarhoşluğu o yarattı. Uyanık olursak onun hikâyesinden bahsetmedeyiz. Eğer biz normalde ölmeden önce ölünüz sırrına kavuşursak o zaman da onun hikâyesinden bahsedeceğiz. Biz o noktada manevi diriliğe ulaştık, ölmeden önce ölünüz sırrına erişirsek manevi diriliğe uğraştık. Manevi diriliğe ulaştıysak, asıl yeryüzünde diri olarak dolaşanlar biziz. Eğer manevi uyanıklığa, manevi diriliğe ulaşamazsak o zaman bütün yeryüzü insanları gibi biz ‘insanlar uykudadır öldüklerinde uyanırlar’ hadisi şerifi bizim üzerimizde tecelli etmiş oldu. O zaman eğer uyanık olursak onun hikâyesinden bahsedeceğiz. Uyanık olmazsak onun hikâyesinden bahsetmeyeceğiz, onu anlatmayacağız, onu sevmeyeceğiz uyanık değil isek. Biz onun sevgisini anlatamayacağız eğer uyanık değil isek. Uyanık olmak için o zaman o ‘ölmeden önce ölünüz’ sırrına kavuşmamız gerekiyor, o uyanıklığı yakalayabilmek için ve o uyanıklığı yakalarsanız o zaman ne tarafa dönerseniz dönün o sizinledir. O sırra kavuşacağız. Eğer o manevi uyanıklığa kavuşursak bütün her şeyde her şeyi yaratan ve tecelli eden onun sıfatlarının olduğunu anlayacağız.

“Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz, gülersek şimşek!”

O zaman ağlarsak onun rızıkları ile dolu bulutuyuz. insan ya Allah’ı korkudan ağlar ya Allah’ı sevdiğinden ağlar. O zaman Allah’ı korkudan ağlayacaksak ayeti kerime belli, Tövbe ayet 82: ‘Yaptıklarımızın cezası olarak az gülüp çok ağlamamız gerekiyor.’ E şimdi çok ağlarsak yaptıklarımızdan dolayı biz rahmete nail olduk. Çünkü tövbe ettik, ağladık, Allah bizi affetti, rahmete manevi rızıklara biz gark olduk. Manevi ruha eriştik. Kim tövbe eder Allah’a yönelirse hiç günah işlememiş gibidir. O zaman hatta kim tövbe eder Allah’a yönelirse işlemiş olduğu günahlar daha önce hayra döndürülür, sevaba döndürülür. işte ağlayaraktan o kimse manevi bir buluta, manevi bir rahmete erişti ve manevi bir buluta, manevi bir rahmete erişerekten ne oldu? Ebedi mutluluğu yakaladı. Rabbim onlardan eylesin. ‘Gülersek şimşek olduk, gülersek.’ Ey Muhammed Ümmeti, hadisi şerif: ‘Allah’a yemin olsun ki benim bildiğimi bilmiş olsanız az güler çok ağlardınız. Yine hadis-i şerif: ‘Çok çok gülmeyin zira çok gülmek kalbi öldürür.’ işte çok gülmek kalbi öldürdüğü için güldüğümüz vakit vücudumuz Cenab-ı Hakkın ayrı bir sıfatının tecellisi olur. Ağladığımızda farklı bir tecelliyat olur,

güldüğümüzde farklı bir tecelliyat olur ki burda Hz. Pir şimşek gibi denilince o zaman orda bir celaliyet girdi. Bak çok güldün, şimşek gibi celaliyet seni çarptı, bu kadar çok gülme. Bu kadar çok gülersen sana celaliyet çarpar. Rabbim muhafaza eylesin.

‘Kızar savaşırsak bu kahrının aksidir; barışır özür serdedersek mu-

habbetinin aksidir.’

Kızar gadaplanırsak, bir şeye sinirlenirsek, bir şeye aşırı derecede öfkelendirirsek eğer bizdeki o öfke şeytandan değil ise Cenab-ı Hakkın Kahhar ismi şerifi üzerimizde tecelli etmiştir veya aslında şeytani dahi olsa yine Allah’ın Kahhar ismi şerifi bizim üzerimizde tecelli etmiştir. Eğer normalde barışır, özür dilersek o zaman Cenab-ı Hakkın Tevvab ismi şerifi üzerimizde tecelli etmiştir ve o barışıp muhabbet beslersek o kimseye, bu sefer Vedud ismi şerifi tecelli etmiştir. Bakın, bizim her fiiliyatımız Cenab-ı Hakkın bir sıfatının tecelliyatı oldu. Bir sıfatının aynı zamanda da tecelligâhı oldu.

“Bu dolaşık ve karmaşık âlemde biz kimiz?”

Bizim gülmemiz, bizim ağlamamız, öfkelenmemiz, muhabbet beslememiz, bizim her halimizde bizimle beraber olan Allah’ın bizim ile beraber olması demek. Bizimle beraber olması demek, burasını böyle yavaş yavaş anlatmaya çalışacağım çünkü ehli sûfi, bu tip konularda bazen kantarın topuzunu kaçırmış. O ayeti kerimeyi baştan o yüzden özellikle hani buraya dikkat edin dedim. ‘Ne tarafa dönerseniz dönün Allah sizinle beraberdir’ diye. Nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir. Burayı ehl-i tasavvufun bir kısmı bu ayeti kerimeyi tefsir ederken kantarın topuzunu kaçıranlar olmuş. Hz. Pir enteresan bir ölçü koyaraktan kantarın topuzunu kaçırmadan bu yolu yürümüş. Öyle bir ince perdede götürmüş bu ayeti kerimenin tefsirini, ben Allahualem kendi zamanında ve kendisinden önceki kantarın topuzunu kaçıran bir kısım sûfi meşreplere cevap olarak nitelendirdim bu beyitleri. Çünkü bu dolaşık ve karmaşık âlemde biz kimiz diye soruyor. Sonra devam ediyor beyit:

‘Elif gibiyiz. Elifinse esasen hiç ama hiç bir şeyi yoktur.

Hani Elif harfinin önünde arkasında herhangi bir nokta, bir işareti hiçbir şey yoktur, dik çizgidir ya, o yüzden, zaten meselenin en mahrem noktasını son beyite koymuş bu bölümde. Allah’ın bizimle beraber olması demek, bizimle birleşmiş. Hani eski dilde ittihat etme. Onu bazı sûfi eserlerinde ittihat ve hulûl olarak görülür. imam-ı Azam’ın Fıkhı Ekber’inde ve ehl-i sünnet akaidinde Allah hiçbir şeye ittihat etmez yani birleşmez. Allah hiçbir şeyde hulul etmez yani Allah bir şeyin içine girmez yani, Allah olmaz hiçbir

şey. Bu olmazsa olmaz akaid kaidesidir ve biz Allah’la birleşmeyiz. Allah zat olarak bizim içimize de girmez. Hulul, eski dilde hulul kabul etmeyiz biz. Şimdi burdan günümüzün bazı inanç sistemlerine geleceğim de o yüzden. Hani böyle sufilik adına hani her şey Allah’tan bir parça. Biz de ondan bir parçayız. Otur ahmak! Sen ondan parça değilsin. Sen ondan parça değilsin, sen Allah değilsin. Sen kendini Allah yerine koyma. Sen yaradılansın, o yaratan. Onun nerede olursan ol seninle beraber olması, sana ilhak etmesi, sana hulûl etmesi, senin içine girmesi değil. Allah bu âlemin içinde, her şey Allah’tan bir parça, bu panteistliktir. Bizim sûfi anlayışımız bu değildir. Biz her şey ondan deriz ama her şeyi o demeyiz, burası çok önemli. Her şey ondan ayrı bir şeydir. Her şeyi o görmek yani haşa Allah görmek farklı bir şeydir. Bir kısım kendisini sufi bir kılikmiş gibi meşrepmiş gibi gösteren kimseler, bütün varlığı bütünsel bir Allah olarak görüyorlar.

Bizim sûfi duruşumuz bu değildir. Biz otu, çöpü, ağacı, dalı, balığı, hayvanı, haşatı, insanı Allah’tan bir parça olarak görmeyiz ama onun ilmi ilahisiyle bütün sıfatlarıyla bu varlık âlemi geçici, mukayyet bir tecelligâhtır. Biz bu varlık âlemini geçici, mukayyet varlık olarak görürüz. Eski dilde mukayyettir. Yeni dilde geçici derler. Biz varlığı tamamiyetle mukayyet bir varlık olarak, geçici bir varlık olarak, hatta Muhyiddin ibni Arabi, gölge der buna, gölge bir varlık olarak görür. Asla bu varlığı, burdan yeni Arabicilere sesleniyorum. Muhyiddin ibni Arabi, varlığı hiçbir zaman Allah olarak görmemiştir. Muhyiddin ibni Arabi hazretlerine iftira atıyorsunuz. Varlık, Allah’ın var ettiği bu varlık, Allah değildir. Cenab-ı Hakkın sıfatlarının tecelligahıdır. O yüzden varlığın üzerinde Allah bu varlığın içinde, bu varlıkla beraber dediğiniz şey Vahdet-i Vücut değildir. Bunu Vahdet-i Vücut düşüncesi adı altında lanse ediyorlar. Bu panteistliktir. Gerçek sûfileri, kalbi çalışan sûfileri kandıramazlar. Muhyiddin ibni Arabi hazretlerinin arkasına saklanıp panteistlik yapmasınlar. Muhyiddin ibni Arabi Hazretlerinin arkasına saklanıp Muhyiddin ibn Arabi hazretlerine söz getirmesinler, ona da iftira atmasınlar.

Muhyiddin ibn Arabi hazretleri, ondan öncesi Gazali, ondan öncesi Kindi, ondan öncesi Muhasibi gibi zatların hiç birisi de panteist değildir. Bu silsileyi hiç kimsenin kirletmeye hakkı yoktur. Allah’ın ‘nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir’, o sizinle beraberdir ayeti kerimesi, sizi bütün ilmiyle kuşatmıştır. Bütün varlığı ilmi ile kuşatmıştır. Senin nefes alıp vermeni dahi bilir, senin dakikada kaç nefes alıp vereceğini de bilir, senin bütün vücudunun işlevini bilir, vücudunun nasıl işleyeceğini de bilir. Bu seninle ittihat etmesi yani seninle birleşmesi değildir. Sen kulsun, o Allah. O

yaratıcı, sen yaratılmışsın. Sen Allah değilsin. Cenab-ı Hakk’ın bütün sıfatları senin üzerinde tecelli etse sen kemalâtın en zirvesine gelmiş olsan yine Allah değilsin. Bütün sıfatlar sende tecelli edebilir. Sen insanı kâmil olarak, kemalâtta o esnada yeryüzünde bulunan bütün varlıkların en zirvesine çıkmış olabilirsin ama yine Allah değilsin. Bütün ilim sıfatı sende tecelli edebilir. O günkü insanların içerisinde Allah’ın maddi manevi ilimlerine sen, senin üzerinden tecelli etmiş olabilirsin ama Allah’ın ilim sıfatının gerçek manada ne olduğunu bilemezsin yine. O yüzden sufiler için burası aynı zamanda bir vartadır. Sufi biraz bir şey gözünün önünde dönünce kendini bir şey zanneder. Kendini böyle bir başka bir perdeye atıp kendi kendine kendisini yeryüzünde Allah’ın böyle temsilcisi gibi göstermeye kalkarlar veya değişik değişik şeyler yaparlar. Biz bunlardan uzağız. O yüzden biz geçici vücutlara sahibiz. Bu vücudumuz geçici, bizim vücudumuz mutlak değil, biz geçici bir vücuda sahibiz ama Allah Celle Celalühü, mutlak vücuda sahip. Onun vücudu geçici değil. Bu varlık âlemi tamamiyetle her daim değişir mi dönüşür. O yüzden varlığın vücudu bile mutlak değildir, geçicidir. Bir an için gördüğünüz herhangi bir zerre geçicidir. O mutlak değildir. Eski dilde mukayyettir yani geçicidir. O dönüşüme, o geçmeye mahkûmdur. O yüzden varlığı tamamiyetle hani Allah’tan bir parçaymış gibi ve bütün parçaları topladın haşa Allah oldu, böyle bir düşüncemiz yoktur. Allah muhafaza eylesin.

O yüzden biz asla ve asla varlığı ve varlığın içindeki insanları, Allah’ın bir parçası olarak gören bir sufi anlayışına sahip değiliz. Hepsi ‘O’ndandır, eyvallah! Bunu kabul ederiz, buna inanırız, hepsi ve her şey, ne var ise her şey ondandır. ‘La faile illallah’, ‘Allah’tan başka fail olan yoktur’, eyvallah! Ama hepsi de birer sıfatların tecelliyatıdır. ‘Elif gibiyiz. Elifinse esasen hiçbir ama hiç bir şey yoktur.’ Elif nedir? O zaman elif gibiyiz dediğinde, o zaman elif düpdüzgün, doğru bir şeydir. Yani bu düpdüzgün, doğru olan bir şeyin en güzeli şu, elifinse esasen hiç ama hiç bir şeyi yoktur. Hani önce diyor ya biz bu âlemde neyiz, bu karmaşık âlemde? Biz bu karmaşık âlemde neyiz, önce onu soruyor. Ondan sonra diyor ki elif gibiyiz. O zaman elif olmanın sırrına ulaş. Bu, bu fakirce, öyle söyleyeyim, üzerinde hiçbir şey yok ise senin de üzerinde hiçbir şey yok. Sen o zaman kendine ait bir şey görme. Çünkü Cenab-ı Hak ayet-i kerimede dedi ki ‘iyilikleri Rabbinizden görün’. Kendine ait bir şey göreceksen sen yapmış olduğun yanlışlıkları ve eksiklikleri gör. Onlara tövbe et. Senin üzerinden bir hayır hasenat, iyilik, senin üzerinden bir güzellik çıkıyorsa bu Cenab-ı Hakkındır, bunu kendine mal etme. Allah’ın lütfu ikramı, Allah’ın sana olan muhabbetindendir. Allah seni sevmiş

ki seni iyi işlerde kullanıyor, seni hayır hasenatta kullanıyor. Cenab-ı Hak sana muhabbet beslemiş, bunun lütfunu, ikramını, ihsanını anla, ona göre Allah’a hamd et. Rabbim bizi onlardan eylesin. Kendi üzerindeki iyilikleri, güzellikleri, hoşlukları kendinden görmeyip, Rabbinin birer lütfu ikramı, ihsanı olduğunu bizlere idrak ettirsin. Hakkınızı helal edin. Önümüzdeki hafta ‘Elçinin Ömer’den (Allah razı olsun) ruhların bu balçığa müptela olmalarının sebebini sorması’ndan, konu başından devam edeceğiz inşallah.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Kalb, Sünnet, Muhabbet, Tecellî, Vahdet, Hamd, Tekke. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı