Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1496-1506. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1496-1506. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 8/38

Mesnevî-i Şerîf 1496-1506. Beyitler Şerhi Hakkında

1496-1506. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin olsun inşallah. Rabbim gündüzünüzü hayırlı eylesin. Ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Kuran’ı Kerime, sünneti Resulullah’a sımsıkı yapışanlardan eylesin. Hakkı hak, batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hakça yaşayıp hak yolunda yürüyenlerden, batılı batıl bilip batıldan kaçanlardan eylesin. Amin. Ecmain. En son 1495. beyiti okumuşuz. Konu başlığı:

‘Ey gönül. Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir

ki ikisini de anlayasın.’

Ey gönül diyor, ey akıl demiyor. Diyor ki bu cebirle ihtiyar meselesinde öyle bir misal getir ki bu konudaki sıkıntı bitsin. Bu konudaki problemimiz çözülsün. Gönüle söylüyor ama akla söylemiyor. Ey akıl deseydi akli bir delil, akli bir çözüm getirecekti ama ey gönül deyince gönülden bir delil, gönülden bir çözüm istiyor. Akıl; gördükleri, duydukları, bildikleriyle hükmeder. Gönül ise Cenâb-ı Hakk’ın ilham ettiği, tecelli ettiği yerdir. O yüzden Hz. Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri: ‘Ey gönül’ diyerekten yani bu öyle bir şey olsun ki Cenab-ı Hakk’ın ilhamına dayansın, onun ilmine dayansın, benim aklıma dayanmasın diyor ve o cebir ve ihtiyarla alakalı meselede hakikat çıkıyor meydana. Diyor ki:

“Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el… Her iki hareketi de bil ki Allah yaratmıştır. Fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur.”

Bu normalde görürsünüz insanlarda böyle farkında olmadan, o kimsenin ihtiyarı olmadan ama bir eli titrer, mesela kimisinin kafası böyle titrer, sallanır, kimisinin tuhaf bir titreme gelir, kimisinin sesi mesela titrer veya kimisi örneğin çok özür dilerim bir rahatsızlık olarak görmek istediğimden dolayı değil kekemedir mesela, kelimeleri harfleri sıralamakta güçlük çeker. Bu normalde bir hastalıktır, rahatsızlıktır. Bu titreme hastalığı ya vücudun bir bölümünde veya bir uzvunda görmek mümkün bunu ve bunu kontrol altına almak, tedaviye ihtiyaç var. Tedavi olursa kontrol altına alınacak ama tedavi edilmesi mümkün değilse o titreme hastalığı onda o titreme devam edecek. Şimdi zikir ehli olan kardeşler bunu bilirler, bilhassa bu bayanların içerisinde daha fazla olur, erkeklerde çok olmaz, bayanlarda olur. Değişik tarikatlar, cemaatler vardır. işte orada mesela zikrullah esnasında birisinde bir titreme olur örneğin veyahut da oradaki bir erkek cemaatin içerisinde de bir kimse böyle işte titrer, tuhaf hareketler yapar ve bunları yaparken de kendi iradesinin dışında olduğunu söyler kendince. Hani meşhur ya Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri giderken bir genç bir Müslüman titremeye başlıyor, atıyor kendini yere, emire’l müminin diyor bu kim, diyorlar ki bu Iraklı Müslümanlardan birisi. Böyle Allah anılınca, Allah delinince bunda böyle bir titreme oluyor diyorlar. Diyor ki kaldırın atın bunu kenara, bunda şeytanın tecelliyatını görüyorum diyor. Şeytanın tecelliyatını görüyorum yani Allah’ı zikrederken o kimsenin böyle Allah lafzını duyduğunda böyle titremesini uygun görmüyor Hz. Ömer efendimiz radıyallahu anh hazretleri.

Biz de uygun görmeyiz. Ancak uygun gördüğümüz şey şu olur. O kimsenin gerçekten iradesinin dışında olup biten bir şeyse, evet, o manevi bir haldir ama iradesi içerisinde oluyorsa o, o manevi bir hal değildir. O zaman o kendi heva ve hevesinden, kendi nefsinden yapmıştır. Bazı dergahlarda, tarikatlarda ne kadar birisi çok titrerse o kadar pirim yapar. Ne kadar sayha atarsa o kadar çok pirim yapar. Onların değişik hal ve hareketleri de vardır böyle. işte gözlerini belertir, bir yere bakar sadece, sanki oradan manevi bir şey alıyormuş gibi ondan sonra ‘hımmm’ yapar, bir titrer, ne bileyim, bir sayha atar, titrer. Kimisi debelenir ortalıkta. Bunların böyle otuz beş yıllık hayatımızın içerisinde değişik versiyonlarını hep böyle gördük. Zaman zaman bunlar kendilerini güncelliyorlar. Duruma vaziyete göre değişik hal ve hareketler çiziyorlar. Normalde eğer ki o yaptığı şey kendi cüzzi iradesinden değil ise evet o manevi bir hal yaşadı, manevi bir halin tecelliyatı oldu o onda eğer ne olduysa.

Mesela anlatılır ya, Ahmet el Bedevi hazretleri zikrullah esnasında cemaatten yükselirmiş. Dergahın çavuşu veya nakib-i nükebbası, halifesi, her

kim ise bakın ne kadar erdemliler. Diyorlar ki efendim zikrullah esnasında böyle bir hal yaşıyorsunuz. Bu şeriata mugayyir bir hal. O da diyor evladım üzerinde diyor hançerin yok muydu? Vardı efendim diyor. Bir daha böyle bir şey tecelli ederse al hançeri vur diyor. Bir daha böyle bir şey tecelli edince, o şeyhinin emri var, al hançeri vur demiş. Çıkarıyor hançeri, başlıyor vurmaya, kesmiyor. O hal geçiyor. Soruyor o dervişe. Oğlum aynı hal olmadı mı diyor. Oldu efendim diyor. Ben sana vur dedim diyor, vurmadın mı? Vurdum efendim diyor ama bir şey olmadı. Elhamdülillah. Demek ki diyor bu hal hakikatmiş, nefsimizden değilmiş diyor.

Şimdi eğer normalde titreme o kimsenin kendi nefsinden oluyorsa o zaman doğru bir titreme değil ama yok o titreme sende kendiliğinden oluyorsa bir hastalıkla alakalı ve insanlar belki de o titremeyi yaşamak istemezler veya hani bir kimse kekemedir, konuşacağı zaman bir yerde bir tıkanır, tıkanınca da iyice artık böyle canı sıkılır, üzülür, utanır. Hani tıkandı çünkü o esnada veyahut da işte kafasını sallıyor mesela. Ben onlarla da karşılaştım. Böyle tıkandığında başlıyor, kafasını sallamaya veyahut da işte belirli hastalıklar var. O hastalıklardan dolayı titriyor. Mesela stresten dolayı titriyor, mesela çok yazı yazmaktan dolayı eli titriyor veya eliyle bir sanatı var, o sanatı icra ede ede eli titriyor mesela örneğin veyahut da ne bileyim çok sinirlenince eli titriyor. Bunlar normalde farklı farklı şey, bunun tıpta tabii birçok bunlarla alakalı araştırma yapmışlar, birçok da bunlara isim koymuşlar.

Mesela parkinson hastalığı da vardı ya, en son boksör Muhammed Ali’de vardı, eli devamlı onun titriyordu, mesela parkinson olanların bir eli titriyor, öbür eliyle onu durdurmaya çalışıyor. Yani ondan rahatsız çünkü. Bakın cebri ise işte bir şey bunda o kimsenin ihtiyarı yok, senin ihtiyarın yok burada çünkü orada cebriyet var ama bir rahatsızlıktan ama başka bir şeyden. ‘Her iki hareketi de bil ki Allah yaratmıştır.’ Yani sen kendi cüzzi iraden ile de elini titretsen veyahut da senin cüzzi iradenin dışında da elin titrese her iki titreme fiiliyatını yaratan Allah ama birisini sen kendin istedin titremeyi ama birisinde sen istemedin, cebri o ama birisinde sen kendin istedin. ‘Fakat bu hareketi onunla mukayese imkanı yoktur.’ Yani bu iki hareketi de Allah yaratmıştır. Ama cebriyeden doğan hareket ile senin kendi cüzzi iraden ile kendi ihtiyarın ile yaptığın hareketin veya titremenin arasında dağlar kadar fark var.

“İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin fakat titreme illetine

müptela bir adamın pişman olduğunu ne vakit gördün.”

Yani sen kendi cüzzi iradenle, kendi ihtiyarınla elini oynattın, bundan pişman olabilirsin veya birilerini aldatmak için yaptın, birilerine ne kadar maneviyatlı olduğunu göstermek için işte elini titrettin, ayağını titrettin

veyahut da attın kendini, başladın yerde zangır zangır kendi kendini titretmeye, sonra hiç bir şey yokmuş gibi kalktın veyahut da böyle birisi yapmış bizim, ben hani yanındakine böyle bir şey yaparsa iğneyi batır, sana tepki gösterirse hani bu manevi değil dedim. Bunu ciddi ciddi anlamışlar, bayanlar böyle titreyen birisine iğneyi saplamışlar yukarıda. Demiş ne yapıyorsun sen, manyak mısın hani bana iğneyi batırıyorsun. E titreme nefsinden o zaman. Nefsinden yapma. Allah rahmet eylesin, şeyh efendi derdi, böyle titreyen birisi olursa Mustafa Efendi iğneyi batıracaksın oğlum, hiç hani kale almıyorsa titremeye devam ediyorsa o nefsinden değil. Geri kalan nefsinden diyordu. Rabbim onu da inşallah katından nimetlendirmeye devam etsin inşallah. Velhasıl ama normalde o titreme o bir hastalıktan ibaretse, onun cüzzi iradesi yoksa o ne yapsın adam ondan, hani bir de o öyle bir hali yaşadı diye o kimse kendi kendine utanır, çekinir. Allah iyi etsin inşallah. O yüzden normalde şimdi bir kısım buna şimdi başka bir cenahtan da bakalım. Şimdi bir kısım sufi adayları kendilerinde belli manevi hallerin olduğunu ifşa etmek, göstermek isterler. Hatta ileri doğru giderler. Derler ki bunda benim yapacak bir şeyim yok. Bunu Allah yaptırdı. Otomatikman kendisini veli sınıfına, üstat sınıfına koyar. Çünkü velilerin, üstatların öyle halleri vardır. Cüzzi iradenin dışında tecelli eder bazı şeyler. O bazı şeyler cüzzi iradenin dışında tecelli edince o veli, o üstat ondan sorumlu olmaz.

Ben bunu böyle açıklarken bazen diyorum asanın yaptığına Musa da şaştı diyorum. Hani Cenab-ı Hak Musa’ya dedi ki at asayı, Musa asayı orta yere attı. Asa kocaman ejderha oldu. Ne var ne yoksa hepsini yaladı yuttu, yine asa haline geldi. Onun o yaptığına Musa da şaştı. Sebep? Musa hayrette kaldı. Elindeki çünkü yıllardan beri taşıdığı asaydı. Bildiğiniz asa, kuru bir odun ama o kuru odunu Cenab-ı Hak ona dedi ki besmele çek at dedi. Allah’ı zikret. At asayı. O da Allah’ı zikretti, attı asayı orta yere. Asa ne kadar büyücülerin büyüsü varsa kırk tane büyücünün ayrı ayrı büyülerini ayrı ayrı ordaki hünerlerinin hepsini de yaladı yuttu. Kocaman yılan oldu, ejderha oldu. Hepsini yaladı yuttu. Tekrar asa haline geldi, Musa’nın eline. Asanın yaptığına Musa da şaştı. Çünkü Musa o asanın öyle bir işlevi olduğunu, Cenab-ı Hakk’ın onun üzerine öyle bir işlev yaratacağından haberi yoktu ve şaşırdı Musa aleyhisselam. Daha doğrusu şaşırdı kelimesi uygun olmadı bir peygamber için, bizim oranın tabiriyle yani hayrette kalana şaştık kaldı derler. ‘Ş’ ile de konuşmazlar. Hani bir şey olur aaa sastık kaldık derler. Yani hayrette kaldık manasında. Musa aleyhisselam da ne yaptı? Hayrette kaldı. işte Allah’ın velilerinin üzerinde öyle tecelliyatları olur, o veli de hayrette kalır ama onda velinin bir cüzzi iradesi yoktur. Hızır Aleyhisselam’ın çocuğu öldürmesi gibi. . Cüzzi iradesi yok, emri yerine getiriyor

veya Hızır Aleyhisselam’ın duvarı örmesi gibi. Yine Hızır Aleyhisselam’ın cüzzi iradesi yok. Allah’ın emrini yerine getiriyor veyahut da bindikleri gemiyi batırmaya mütevelli geminin dibini delmesi gibi. Yine Cenab-ı Hakk’ın emrini yerine getiriyor. Yani burada Hızır Aleyhisselam’ın kendi cüzzi iradesi yok veyahut da Hz. Muhammedi Mustafa (s.a.v) , Bedir savaşında bir an böyle namazları kılamamışlar. Yani savaş esnasında Hz. Ömer efendimize soruyor. Sen diyor öyleyi kıldın mı? Kıldım ya Resulallah diyor. ikindiyi kıldın mı diyor, kıldım ya Resulallah diyor. Daha kendisi savaş o kadar çok sert geçiyor, öğleyi, ikindiyi kılmamış daha, savaş çok sert çünkü. Bu sefer dayanamıyor, bir avuç toprak alıyor, lanet olasıcalar diyor, namazımızı kıldırmadılar daha deyince karşı taraf bir avuç toprakla alabora oluyor. Ondan sonra Bedir’de galibiyet geliyor ama bir avuç toprak müşrikleri alabora ediyor. Bütün herkesi, her tarafı alabora ediyor.

Cenab-ı Hak ayet-i kerimede o yüzden diyor ‘sen atmadın ben attım’ diyor. O bir avuç toprağı sen atmadın ben attım yani Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin o fiiliyatını kendi üzerine alıyor, cebriye olmuş oluyor burda. Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in kendince bir bu konuda ihtiyarı yok. Zaten yok da çünkü ayet-i kerimede ‘ne yaptıysa kendi heva hevesinden yapmadı. Allah’ın emrini yerine getirdi’ diyor. Şimdi bir kısım meselenin özüne hakim olmayan derviş adayları, sufi adayları veliliğe özenirler üstatlığa özenirler, bazı şeyleri yapmaya kalkarlar. Kendilerini de üstat yerine koyarlar. Kendisini üstad yerine koyup böyle kendince üstatlık yapmaya kalkar. Bu meselenin ehemmiyetine vukufiyet sağlamadığından kaynaklanıyor. Nefsine uyduğundan kaynaklanıyor. Meseleye bir de bu taraftan bakalım. Yani velilerin, evliyaların, cüzzi iradelerinin üstünde bir irade ile yapmış oldukları veya üzerlerinden icra edilen fiiliyatları onlar da biz de yapabiliriz düşüncesiyle ne yapıyorlar? Böyle hareket ediyorlar. Allah muhafaza eylesin. O yüzden o kendi nefsine uyduğunu, kendi cüzzi iradesi ile yaptığının aslında farkında ama onu örtmeye çalışıyor. Tırnak içerisinde bunu söylüyorum bu da sufiliğin vartalarından birisidir. Önemli bir vartadır bu. Böyle şeyhi taklit etme gibi yani ben buna karşıyımdır ya siz sünneti seniyyeye uyan, şeyhi taklit etme. Sen şeyh değilsin. Sen üstadı taklit etme. Sen üstat değilsin. Onun yaşadığı çileyi, onun yaşadığını yaşadın mı ki? Yaşamadın. Onun gördüğünü gördün mü ki? Görmedin. Sen hiç üç gün uykusuz kaldın mı, uyumadan geçirdin mi üç geceyi üst üste? Geçirmedin. Senin yattığın yer sana zindan oldu mu hiç? Olmadı. Senin yattığın yatak diken oldu mu sana hiç? Olmadı. Vurdun kafayı yattın, horul horul horladın. Ee, sen üstatlık yapacaksın öyle! Yok, öyle yağma. Onun yaşadığını yaşayacaksın. O zorluğu çekeceksin. O yüzden zahiri taklitle olacak bir şey değil o.

Hani gelmiş ya Hz. Mevlana Celaleddinî Rumi hazretlerine sufi adayının birisi, demiş ki elbisem demiş Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin elbisesi gibi saçım, sakalım, sarığım, her şeyim demiş bitamam ona benziyor. Acaba demiş peygamberin kuşağı nasıldı, kuşağımı da demiş ona göre yapayım ki tam ona benzeyeyim. Hz. Mevlana muhteşem bir cevap veriyor. Diyor ki kuşağını da ona benzetirsen tam bir Ebu Leheb olursun diyor. Yani Ebu Leheb’in kıyafetiyle Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in kıyafetinin arasında bir fark yok. Yani sen Muhammedî bir ahlakla ahlaklanmadığın müddetçe sen yeşil türbe gibi içindeki elbisen yeşil, dışın yeşil, kavuğun yeşil, sarığın yeşil, yüzüğün yeşil, çorabın yeşil, her şeyin yeşil, yemyeşil. Böyle otur koltuğa göbeğini de dik ama her şeyin yeşil senin. Sen böyle onunla millete hava at. Yok, iç önemli! Öyle taklit değil öyle taklit değil! Ahlakın, zikrin, tefekkürün, Allah yolunda koşturman, Allah yolunda hizmetin, insanlara bakış açın, insanların eziyetlerine katlanman, eziyet etmelerine rağmen onlara hizmet etmeye çalışman, onlar aleyhine dönse dahi sen onlara iyilik yapmaya çalışman, o ahlak sahibi olmak önemli. Yoksa sen aha vereyim takkeyi sarığı sana, otur. Ne olacak ki, mesele değil. Sen onu yaşayabileceksen, eyvallah. işte böyle bir kimse bunlar sufi aldatmacası, sufi vartası bunlar, yani titremediğin halde titremeye çalışmak gibi. Aslında ne Geylani hazretlerini gördün ne Ahmed Er Rufai hazretlerini ama zikrullahta böyle değişik sesler çıkardın. Yok kardeş, aldatma. Ne kendini ne başkalarını. Görmediğin halde görüyormuş gibi yapma. Halin olmadığı halde hal dervişiymişin gibi tavır takınma. Halin yok, ne yapmaya sen öyle değişik değişik edalı, tavırlı zikrullah yapacağım diye uğraşıyorsun? Dosdoğru zikrullahını yap. Otur, Allah Allah, Allah’ı zikret. Sen zikretmekle mükellefsin. Edalı edalı kendi kendine böyle hal dervişiymiş gibi hareket etmenin bir anlamı yok. Ondan sonra gelir birisi bizim bu halimizi iki kişi gördü burdan der, mortlarsın orda, kalırsın. Neden üç kişi değil, iki kişi? Eee, diğerleri? Hani edalı edalı kendince böyle vuruntulu esma çekiyordun. Böyle kendi kendine havalara kapıldıydın? Ne oldu? Kaldın. Yok öyle bir şey. Bu topluluk onların yaşanacağı yer değil. Umulmadık bir anda tokadı yediğini görürsün. Allah muhafaza eylesin.

“Anlayışı kıt birisi de şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye söylediğimiz bu söz, aklî bir söz, aklî bir bahistir. Fakat zaten bu hilekâr akıl, akıl değildir ki.”

Yani bu misali biz akıl ve mantık çerçevesinde insanlara söyledik. Gönülden gelen bir misal ama akla ve mantığa hitap eden bir misal. O yüzden bu gönülden gelen bu misal aklı mat etti. Akıl mantık olarak bunu kabul etmek zorundasın. Çünkü gönülden gelen her misal gönülden gelen her

kelime aklı mat eder. Gönülden gelen her bir nefes aklı mat eder. Akıl iflas eder orda, bayrağını indirir. Der ki buyur, teslimim sana. Sebep? Çünkü o gönülden gelen kelimede ilhamî bir kuvvet vardır. O gönülden gelen cümlede iksir vardır. Her ikisi de aynı kelimeyi söyler ama birisi gönülden gelmiştir, ilahi bir ilham ile söylenmiştir. Aynı harflerden oluşmasına rağmen birisi tesir eder birisi tesir etmez. O yüzden Hz. Musa sözlerinin tesirli olması için Allah’a yalvardı. Dedi ki: ‘sözümü tesirli eyle, dilimi kuvvetli eyle.’ Çünkü kelimeye kuvvet verecek olan, söze tesir kuvveti verecek olan Allah’tır. Allah bir insanın sözüne tesir kuvveti verir. Her ikisi de aynı hadisi şerifi okur ve tebliğ eder ama birisinin okuduğu hadisi şerif diğerlerine daha fazla tesir eder. Hatta birisi hadisi şerif okusa öbürkü elhamdülillahi Rabbil alemin dese elhamdülillahi Rabbil alemin demesinden herkes kendinden geçer. Allah bir insanın sözüne tesir kuvveti verir. Her ikisi de aynı hadis-i şerifi okur ve tebliğ eder ama birisinin okuduğu hadis-i şerif diğerlerine daha fazla tesir eder. Hatta birisi hadisi şerif okusa öbürkü elhamdülillahı Rabbil alemin dese elhamdülillahi Rabbil alemin demesinden herkes kendinden geçer.

Hani var ya Hz. Pirin Geylani hazretleri ile ilgili bir kıssası: Demiş oğluna oğlum ben gelinceye kadar demiş arkadaşlara vaaz, nasihat et. Geylani hazretlerinin oğlu da çıkmış kürsüye, ayet hadis döktürüyormuş boyna. Hani böyle topluluklar vardır, genelde camilerde denk gelirsiniz. Herkes öyle uyuklar, hareket yok, hal yok, hiçbir şey yok. Hani böyle işte birisi gelse ya emekli maaşı ne kadar oldu dese, ona bile cevap verecek hali yok. Öyleleri var. Ya normalde bir bakıyorsun emekli maaşını tartışıyorlar, camide hükümet yıkıp hükümet kuruyorlar ama böyle miskin bir şekilde oturuyorlar. Cemaat de öyle miskin bir şekilde oturmuş. Neyse Geylani hazretleri gelmiş. Kürsüye oturmuş. Selamünaleyküm demiş. Ve Aleykümselam, birbirine çarpanlar, edenler, yıkılanlar sayha atanlar. Demiş ya kusura bakmayın, demiş evden hanımefendi iki yumurta kırdı demiş, bunları yemeden gitme dedi, yumurtaya takıldık demiş. Vay, sayha atanlar, hay çekenler, hu çekenler, birbirlerini devirenler, edenler…Sohbet bitmiş. Oğlan demiş ki efendim, o kadar ayet-hadis anlattım baba demiş. Kimsede bir hareket olmadı. Herkes horul horul uyudu, demiş sen iki yumurtaya takıldık dedin demiş. Herkes birbirini çiğnedi. Evladım, bu ağız o ağız değil ki demiş. Bu ağız o ağız değil! Demek ki ağız lazım. O kelimeye tesir edecek ağız lazım. Her ikisi de aynı şeyi söyler ama birisine Cenab-ı Hak ne yapar? Tesir ettittirir. Öbürküne tesir ettirmez. Sen kendi kendine dersin ki aklınla anlayışın kıt çünkü. Aynı hadisi şerifi söyledik ama onu dinlediler de beni dinlemediler veyahut da o gelir bir on dakika zikrullah yaptırır, on dakikada

herkes pelt olur, öbürkü vay, şeyh efendi gibi pelt ettireceğim herkesi der, bir saat milletin canını çıkarır, bir dahaki haftaya kimseyi bulamazsın. Bir de şöyle der, e şeyh efendi öyle yaptırıyor ya! E sen şeyh misin? Şeyh olduğunda sen de yaptır. Şeyh değilsen o zaman bil müritliğini, çavuşsan çavuşluğunu bil, zakirken zakirliğini bil. Şeyhliğe özenme. Bu neden kaynaklanıyor? Anlayış kıtlığından, heva hevesten, nefsinden kaynaklanıyor. Allah muhafaza eylesin.

“Aklî bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi başka bir bahistir. Can

bahsi başka bir makamdır. Can şarabının başka bir kıvamı vardır.”

Yani normalde akli bir mesele olsa aklın hüküm sürdüğü bir alan olsa o inci ve mercan gibidir. Eyvallah, aklı reddetmiyoruz ama eğer bir mesele kalbi ise ilhama dayanıyorsa o başka bir makamdan, başka bir âlemden gelme. Öyle olunca onun kıvamı, onun sarhoşluğu, onun hakikati, onun dalgası, aklın dalgasına benzemez. Aklın dalgası kısadır, çabuk geçer ama maneviyatın dalgası kısa değildir. Çabuk geçmez. Aklın dalgası senin nefsini tatmin eder ama o kalbin dalgası senin ruhunu, sırrını tatmin eder. Senin içini dışını tatmin eder. O yüzden o mananın sözü, kelimesi, mananın tecelliyatı, ötelerden geldiği için aklın tecelliyatına aklın makamına benzemez. işte sufilik veyahut da din bu akıl üstü bir şeydir. Şimdi dini akla uyarlamaya çalışıyorlar. Aklı kendilerince ilahlaştırmaya çalışıyorlar. Bir ayeti kerime akla aykırıysa kaldıracaklar orta yerden. Diyecekler ki bu akla aykırı, böyle bir şeyin olması mümkün değil. Hani ibrahim’e dedi ki biz ateşe serin ol, selâmetli ol, yakıcı da olma. Ee? ibrahim’i de ateş yakmadı. Ya bu tarihsel bir şeydir. ibrahim’in yaşadığı yaşamadığı dahi belli değil. Öyle diyorlardı ya. O yüzden veyahut da çıkıyor ya o neydi o Celal Şengör müydü? Celal Şengör denilen adam ne diyor? Musa Aleyhisselam’ın diyor yaşayıp yaşamadığı ile alakalı tarihi bir vesika yok diyor. Böyle bir kimse yaşadı mı yaşamadı mı belli değil diyor. Nuh’la alakalı yaşayıp yaşamadığına dair bir vesika yok diyor örneğin. Bu akla vuruyorlar çünkü yani, tabii Celal Şengör gibi bir kimseden biz de kalkıp dini bir akide duyacak değiliz. Adam zaten ateist kendisi dinsiz, dinsiz olduğunu da beyan ediyor kendisi ama o dinsiz kimse diyor ki yani biz diyor Musa’nın yaşayıp yaşamadığı ile alakalı elimizde tarihi bir vesika yok. iyi, tarihi vesika olan Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.) var. Ona tabi ol, yakın ya, tarihi vesikalarla dolu yaşadığı ile alakalı tazecik daha, terütaze duruyor. Amacı o değil, amacı dinsizliği aşılamak. Amacı ne? Amacı aklı ilahlaştırmak. Şu anda dünya üzerinde oynanan en büyük oyun bu. Sûfileri ne diye suçluyorlar? Akılsızlıkla!

Bakın, dikkat edin, siz aklı kabul etmiyorsunuz diyor, bana söylüyor. Profesör diyor ki aklı kabul etmiyorsunuz. Dedim biz ekmeği burnumuza

götürmüyoruz hocam. Nasıl yani dedi. Biz sufiler dedim ekmeği kulağımızı da götürmüyoruz. Aklımız yerinde dedim. Aklı neden kabul etmeyelim ki dedim. Ben buraya, izmir’e geldim dedim, aklımla geldim dedim. Trafik kurallarına uydum, dönülmez yerde dönmedim dedim. Şu kilometre gideceksin dediği yerde o kilometre ile gittim dedim, aklımla geldim hocam dedim. Ben akılsız değilim. Ben aklı ilahlaştırmıyorum. Aramızdaki fark bu dedim. Sen ibrahim Aleyhisselam’ın ateşin onu yakmadığını aklın kabul etmediği için inanmıyorsun dedim. inanmıyorum dedi. Ben inanıyorum. Aramızdaki fark bu dedim. Ben dedim ibrahim’i ateş yakmadı Allah’ın emriyle, ben buna inanıyorum dedim, sen buna inanmıyorsun dedim. Allah Adem’i topraktan yarattı. Önce çamur yaptı, kardı tabiri caizse dedim. Sonra onu kuruttu dedim, kurutulmuş testi gibi yaptı onu dedim, öyle tabir ediyor. Sonra ona can üfledi diyorum ben şimdi, kabullenmiyor. Yüksek kimya profesörü kendisi. Uluslararası bir üne sahip. Bu deterjancılar var ya. Bu hani bu deterjancılarla çalışmış uzun müddet, o deterjancılarla işler yapmış, böyle devasa kimya üzerine, devasa bir adammış yani. Ben böyle söylüyorum ya, bir de onun avanesi var. Eşi var kimya profesörü, arkadaşları var, Urla’da böyle bir şey yapmışlar site, bütün bu böyle devasa profesörler toplanmışlar, her biri de ateist. Hepsinin ortak inancı şu. Dünyaya nüfus fazla, azaltılması lazım ama hastalıklarla atılması lazım, ama savaşlarla. Tam bir Darwinistler, tam. Biz böyle çatır çatır bunun müzakeresi oluyor. Ben ona dinin akıl üstü olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Diyorum ki din akılsız değildir, din akıl üstüdür çünkü din ilahidir, Allah’ın vahyidir. O yüzden akıl üstüdür. Akıl onu idrak edebildiği yere kadar idrak eder. Akıl onu ihata edemez, sarıp sarmalayamaz. Dinin bir hükmünü ancak akıl kapasitesi kadar bilgisi kadar idrak eder.

Aklın idrakini daha da genişletecek olan kalbidir. Eğer kalp çalışmazsa akıl darda kalır. Küçücük kuş beyinlidir o. Normal insan kafası gibi vardır, içindeki beyni de normal beyindir. Yüz elli gram, yüz yetmiş gram, neyse ama akli melekeleri kuş beyni gibidir. Sebep? Çünkü o akıl ancak kalbi ferasetle idraki artar. Kalbi feraset olmazsa akıl idraki genişlemez ve derinleşmez, tabiri caizse akılsız bir kimsedir o. Bakın, akılsız bir kimsedir. O üç tane üniversite bitirmiş olsun, yedi tane profesörlük ünvanı olmuş olsun ama kalbi feraseti yok ise onun o kimsenin aklı din meselesinde apışır kalır. Sebep? Çünkü kalbi çalışmıyor. Dedim aramızdaki fark bu. Sen dedim Nuh’un da bir gemiyle dedim Nuh’un da tufanına inanmıyorsun ve Nuh’un bu nasıl canlıları gemiye aldı diye dedim ben, bunu da dedim kabullenmiyorsun. Evet dedi, nereden biliyorsun dedi bana. Dedim acaba senin kalbini

okuyan mı var dedim ya. Birisi dedim hırsızlık yapıp bana mı söylüyor dedim. Ben böyle şeylere inanmıyorum dedi. iyi dedim, tefekkür ettin mi dedim.

Yani Nuh dedim nasıl bir gemi yaptı, teknolojisi neydi? Bugünkü teknolojiden daha ileri bir teknolojiye sahipse ne yapacaksın dedim. Nasıl yani dedi. Siz hücreleri topluyorsunuz ya dedim, evet dedi, ya Nuh dedim böyle hücreleri kolonladıysa, topladıysa ne yapacaksın dedim, öyle ya. Şimdi bugünkü düşüncemizle düşünüyor, daha ilerisi aslında, ona söyledim. Dedim bu daha ileri bir teknoloji de, sen dedim farklı düşünesin diye böyle söyledim. Senin anlayacağın dilden dedim, bu daha ileri bir teknoloji dedim. Nuh Aleyhisselam’ın teknolojisine henüz daha ulaşılmadı dedim. Hiçbir peygamberin teknolojisine ulaşılmadı daha. Dünyadaki akılperestler çok geriler, çok geriler, çok! Aldatıyorlar bizi, teknoloji şu kadar ilerledi, şu bu kadar ilerledi diye. Kandırıyorlar bizi, ütüyorlar, sömürüyorlar bizi. Teknolojinin falan ilerlediği yok, sömürü ilerliyor, sömürülüyorsunuz. Allah affetsin, dünyanın dışına çıksalar ne teknolojiler görecekler. Ne teknolojiler görecekler! Bir vasıtaya bile ihtiyaç yok belli paraleller içerisinde, belli perdeler içerisinde. O perdelerden dışarı çıkınca değişik vasıtalara ihtiyaç var. Vasıtasız gidip geliyor millet, arabasız! Sen arabayla gideceğim geleceğim diye uğraşıyorsun. Zorluk sana. Zorluk yok belli perdedeki varlıklara. Perdenin dışına çıkarsa araç lazım onlara. Öbür türlü araç lazım değil.

Siz zannediyorsunuz ki herkesi binek lazım. Değil! Ha miraçta, hani var ya örneği, o hızda, o perdeler arasında yürünülecekse o zaman ayrı. Öbür türlü yok! Yani dünya şu anda bataklık. Gerçekten dünya teknolojik olarak da bataklık, insanlık olarak da bataklık. insanlar Ademiyeti yakalayamıyorlar. Ademiyeti yakalayamadıkları için insanlar çok geriler. Yani kendi kendimizi biz dev aynasında görüyoruz. Çok geriyiz, her yönden geriyiz, her yönden geriyiz! insan cennet nimetine mazhar olacak bir varlık. Sizin havarilerden ne farkınız var? Onlar da insandı. Sizin Musa’nın ümmetinden ne farkınız var? Onlar da insandı. Onlar cennet nimeti ile nimetlendi. Demek ki uzak değil. Bunu bilen iseviler, havariler dediler ki bize de cennet nimeti, söyle Rabbine gökten sofra indirsin. Gökten sofra indi onlara. Demek ki bu dünyadaki elmaya, portakala, domatese de ihtiyacın yok. ihtiyacın yok aslında ama aşağılarda dolaştığımızdan Ademiyeti yakalayamadığımızdan ekmeğe, suya ihtiyacımız varmış gibi görünüyoruz. O yüzden ekmeğin suyun peşinden koşturuyoruz. Hani Hz. Mevlana diyor ya, sen diyor ekmeğin suyun peşinden koşacak bir varlık değilsin, halifesinin. Ne yapmaya diyor ekmeğin, suyun peşinden koşuyorsun. Çok geriyiz çünkü Allah bizi affetsin.

“Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada Ömer’le Ebu’l Hakem sırdaştı.”

Ömer, Hz Ömer efendimiz. Ebu Hakem dediği sonradan Ebu Cehil olan Ebu Hikem, yani Hikmet’in babası olarak anılan kimse. Yani normalde o tabii asıl adı Amr onun Kureyş’in Mahsun koluna mensup hem tüccar, çok zengin hem aynı zamanda da böyle felsefesi kuvvetli bir kimse ama çok da zengin. Kureyş’in en ileri gelen insanlarından birisi. Sözü dinlenilen bir kimse. Aynı zamanda da zalim, çok zalim, intikamcı bir kimse. Kendi kız kardeşini dahi hapsedecek, kendi kardeşini dahi hapsedecek zalimlikte. O kadar zalim ki zalimliği ile ün salmış. Lakabı ne? Ebu’l Hikem. Öbürkü kim? Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri. Bunlar tabiri caizse kendi kavimlerinde aklın dâhisi gibi her ikisi de, aklın dâhisi. Her ikisi de cesaretli. Her ikisi de secaatli. Her ikisi de cesur. Her ikisi de dediğim dedik çaldığım düdük diyenlerden. Her ikisi de kuvvetli. Her ikisi de müşriklerin içerisinde en fazla sözü dinlenilen iki lider seviyesindeki kimse. Birisi Amr yani sonradan Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri Ebu’l Hikem diye anılan Amr’ın, Ebu Cehil diye ismini değiştiriyor. O Ebu Cehil ismini koyan ona, Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.) işte bunların ikisi de çok samimi arkadaşlar. Hz. Ömer efendimiz o gün için Kureyş Devleti’nin dışişleri bakanı. Dikkat edin, Hz. Ömer efendimiz müşrikliğinde Kureyş hani Mekke şehir devletinin dışişleri bakanı. Bütün yazışmalar onun elinden geçiyor, bütün antlaşmalar onun elinden geçiyor. Böylesine aklın dâhisi gibi bir kimse. Onun da hali vakti yerinde. O da güçlü kuvvetli bir kimse, hem ekonomik olarak hem devlet gücü de var onda. Ama öbür Amr’da yani Ebu Cehil de ekonomik güç var. Hemen hemen Kureyş’in zenginlikte en ileri gelenlerinden birisi. Mesela Bedir Savaşı’nın müşrikler tarafından, müşriklere ait olan bütün savaş masraflarını kendisi karşılıyor. Bu kadar zengin. Bütün Bedir savaşının masrafları bu Ebu Cehil’e ait.

Sonra oğlu ikrime onun. ikrime de ne? Müslüman oluyor sonradan. ikrime Müslüman olunca çok düzgün bir Müslüman oluyor. Çok düzgün bir Müslüman olunca Allah Resûlü sallallahu ve sellem hazretleri onu, onun zamanında mı olacak sonra mı olacak, onu vali tayin ediyorlar. Şimdi karıştırmayın diye böyle ortada bırakayım. Vali oluyor ikrime. Oğlu onun o, bakın oğlu ikrime radıyallahu anh hazretleri. işte o hani hatta bazı rivayetlerde onun da adının Ömer olduğu söylenir, Ebu Cehil’in. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Allah’a yalvarıp dua ediyor, iki Ömer’den birisini diyor bana nasip eyle, ona iman nasip eyle. Hani Müslümanlar kuvvetlensin diye çünkü bu Ebu Cehil olan Ömer Müslümanlara öyle eziyet ediyor ki Mekke döneminde mesela Müslümanların alışverişlerini komple kesiyor. Birisi geliyor Müslümana diyelim ki örnekliyorum, on çuval buğday satıyor

değil mi, kaça sattın sen ona diyor on çuval buğdayı, örneğin beş liraya sattım. Al gel o buğdayları diyor, al sana yedi lira. Hem korkuyorlar hem güç var. Gidiyor Müslümana sattığı buğdayı geri alıyor, yedi liraya Ebu Cehil’e satıyor örneğin veyahut da pazara birisi bir mal getirdi değil mi kaç para verdi o? Beş lira verdi, değil mi, ona hiç kimse altı lira fiyat biçemiyor korkularından. Kim biçiyor? Hz. Peygamber sallallahü ve sellem . O dışardan gelen bedevi diyor ki burda diyor emin kim vardır? Diyorlar ki Muhammed vardır. Emin insan o. Alıyor malını ona gidiyor. Diyor ki ey Muhammed, (sonradan Ebu Cehil oluyor) ama bu diyor Amr, benim malıma diyor işte dört lira fiyat biçti diyor. Ondan sonra bakıyor Allah Resûlü sallallahu ve sellem , bunun hakkı diyor sekiz lira. Sen alır mısın diyor? Evet diyor Allah resulü. Sekiz liradan Allah resulüne satıyor sallallahü ve sellem e. Ebu Cehil koşa koşa geliyor evin önüne, Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri ile kavga etmek için. Evet, o kadar da böyle şedid bir kimse. işte bunlar akıl dünyasında birbirlerine eşdeğerdeler. Birbirlerine yakınlar. ikisi de aklın dâhisi. ikisi de aklın tabiri caizse padişahlığının önünde el pençe durmuşlar. Kendi akıllarını ilahlaştırmışlar. Allah muhafaza eylesin ama fakat diyor:

“Fakat Ömer akıl aleminden can alemine gelince can bahsinde Ebu’l

Hakem, Ebu Cehil oldu.”

ama ikisi de bunlar aklın dahisiydi ama Hz. Ömer radıyallahu anh hazretleri Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin huzuruna gelip islam olunca ve mânâ âlemi ile tanışınca gönlü manaya açılınca

o zaman yer değiştirdiler. O Ebul Hakem olarak nitelendirilen, hikmetin babası olarak nitelendirilen as, Ebu Cehil oldu ve Hz. Ömer(r.a.) hazretleri de Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin en has dostu oldu. Dosta dost oldu. Dosta dost olunca artık o ayrı bir Ömer oldu ve o hale geldi ki içinizden dedi şeytan en fazla Ömer’den korkar, dedi. içinizde dedi şeytan en fazla Ömer’den korkar, dedi. ‘Benden sonra bir peygamber gelecek olsaydı o Ömer olurdu’ dedi ve aynı zamanda da iki cihan güneşi Hz. Muhammedî Mustafa (s.a.v) ‘e ne oldu? Dünür oldu. Dostlukları kardeşlikleri, yoldaşlıkları, ebedi oldu. Ebedi oldu! işte o Ömer dinle tanışınca, dinin mânâsına erince, asıl kendisi mânâ âleminde at koşturmaya başladı. Öbürkü de Ebu Cehil oldu çıktı. Rabbim bizi Ebu Cehillikten korusun inşaallah.

‘Ebu Cehil, cana nispetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl ba-

kımından kâmildi’

Yani Ebu Cehil manaya bakılınca cahildi ama akıl ve duygu noktasında kamil bir kimseydi. Yani o böyle aklı noksan bir kimse değildi veyahut da duyguları çalışmayan duygusuz bir kimse de değildi ama o ne yazık ki kalbi

dine açılmadığından, dine doğru yol almadığından manâdan uzak kalıp Ebu Cehil olarak kaldı. Rabbim bizleri muhafaza eylesin inşallah.

‘Akıl ve bahsi bil ki eser yahut sebeptir. Can bahsi ise büsbütün şaşı-

lacak bir şeydir.’

Akıl bil ki eser veyahut sebeptir. Akıl sebebe, müsebbibe bakar. Onu sebepler dairesinde görür. Der ki yağmurun yağması için rüzgarın esmesi lazım. Rüzgar eserse yağmur yağar. Rüzgar işte esecek, sıcaklık derecesi bir ordan buraya oynayacak yok işte rüzgar bulutları toplayacak, şu şunu yapacak, bu bunu yapacak, akıl bunu böyle hükmeder. O sebepleri toplar, aklıyla hükmeder. Doğru mudur? Evet. Bunu inkar etmiyoruz. Dikkat edin. Bu doğru mudur? Evet. Bunu inkâr etmiyoruz sufi topluluk olarak. Akıl sebepleri araştırır, sebeplerden müsebbibe gider. Böylece kendince kendi yolu vardır. Aklın kendince bir yolu vardır. Biz bunu reddetmeyin ama biz bunu dinden üstün görmeyiz. Akıl çünkü bir şeyin sebebini, müsebbibini bulamazsa onun aritmetiğini bulamazsa denklemini bulamazsa reddeder onu. Ben buna yetişemedim, ben bunu bulamadım acziyetini görmez, reddeder, böyle bir şey olmaz der. Biz reddetmeyiz dinse söz konusu olan. Deriz ki evet, biz bunu anlamakta güçlük çekebiliriz, bunu idrak etmekte zorluk çekebiliriz, bunu anlamadık idrak edemedik, bunun matematiğini bulamadık, geri kaldı bizim matematiğimiz bunu bulmakta deyip aklımızın acziyetini koyarız orta yere. Deriz ki bununla alakalı daha çalışma yapmamız lazım. Yani asayı vuracaksın deniz yarılacak ikiye. Bunu akıl kabul etmiyor şu anda ama biz buna iman ediyoruz. Evet, Allah ayeti kerimede böyle geçirmiş, biz buna iman ettik. Bunda bir sıkıntı yok ama öbürkü iman etmiyor. Diyor ki böyle bir şey olmaz. Akla mantığa aykırı. O yüzden diyor biz bunu diyor kabul etmeyiz. Hadislere de öyle diyorlar ya şimdi, hadislerde akıl mantık arıyorlar. Akla mantığa uygun değilse atarız biz bu hadisi diyor. Kendi aklını hadisi şeriften üstün görüyor. Peygamberden üstün görüyor. Bu akılperestlik, bu aklı ilahlaştırmak. Allah muhafaza eylesin.

‘Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.’

Maneviyat ise büsbütün şaşılacak bir şeydir. Orda aklın önergeleri, aklın yönergeleri geçmez, bakın geçmez. Yani Peygamber sallallahü ve sellem hazretlerinin ellerinden, parmaklarından su aktı. Bütün sahabe susuzluğunu giderdi. Aynı eliyle bir avuç toprak attı, gülle oldu, top oldu, mermi oldu. Aynı elle biatlaşma aldı, Allah dedi ki onun elinin üzerinde Allah’ın eli vardır. Aynı el. Aynı el, sütten bir yudum içti, dağıtın herkese dedi, bir tas süt, bütün sahabeye yetti, kadınlara da yetti. Tekrar getirdiler tası kendisine, bir daha içti. Ebu Hureyre’ye dedi iç ya Ebu Hureyre, içti bir daha iç dedi. içti bir daha iç dedi. Bir daha iç dedi. Aynı el, bakın aynı el. Şu anda

materyalist, şeytani kafaların kabul etmediği şeyler bunlar. imam hatipteki çocuklara da bunlara reddiyeler yazdırıyorlar, böyle bir şey olmaz, bunlar hikaye veya en sıkıntılı kamer meselesi, ayın ikiye bölünmesi meselesi. Aynı el ayı ikiye böldü Allah’ın izniyle. E şimdi baktığımız zaman buna akılperestler, aklı ilahlaştıranlar, aklını dinileştirenler, aklını kutsallaştıranlar, aklını dinden üstün görenler, aklını dinden üstün görenler bunları kabul etmiyor tabi. O yüzden manevi mesele veyahut da din akıl üstü bir şey, aklı şaşkına çeviren bir şey, aklı şaşkına çeviren! Tabii materyalist bir din öğretisi alanlar, bakın materyalist bir din öğretisi, akılperest bir din öğretisi alanlar, bunları kabul etmiyorlar. Bu dünya üzerinde Müslümanların içerisinde pimi çekilmiş el bombası gibi dolaşan gruplar bunlar, akılperest bir din öğretisi alanlar, aklı ilahlaştırmış bir din öğretisi alanlar, onlar diyorlar bu hadis akla mantığa uygun değil, at kenara! Be ahmak, bin yıl sonra nasıl bir akla sahip olacak bu insanlar biliyor musun? Beş yüz yıl sonra bu insanlar hangi akla sahip olacaklar biliyor musun? Belki de şu anda senin aklının almadığı şeyi o gün onlar gözlerinin önünde yaşayacaklar. Dün miracı kabul etmeyen müşriklerin tohumları bugün Mars’a gideceğiz diye uğraşıyorlar. Mars’a gitmenin hesaplarını yapıyorlar. Mars’a gitseler daha ileriye gitmenin hesabını yapacaklar. Bundan 1400 yıl önce Mars’a gitmeyi, gezegenlerin arasında dolaşmayı kim düşünebilirdi? Kimse düşünemezdi ve derlerdi ki bu kabul edilebilir bir şey değil. Bakın bu kabul edilebilir bir şey değil. Bir anda Mekke’den hatta Beytullah’tan Kudüs’e, Mescid-i Aksa’ya gitmeyi hafsalaları almadı. Akılları almadığı için reddettiler. Dediler ki bu akla mantığa uygun değil. Böyle bir şeyin yaşanması da mümkün değil. işte din söz konusu olursa akıl mat oluyor, akıl mat oluyor ama aynı zamanda da akıl dinin karşısında iman ettiyse hayrette kalıyor, iman etmediyse şaşırıp apışıp kalıyor, reddediyor. Allah muhafaza eylesin.

‘Ey Nur isteyen! Can ziyazı parladı; lazım, mülzem, nafi, muktezi kalmadı. Bir gören kişinin nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği meydandadır’

diyelim, inşallah Allah ömür verirse Cenabı Hak nefes verirse önümüzdeki hafta burdan devam edelim. Saat çünkü ona geldi, sizin daha fazla vaktinizi almayayım inşallah. Bizim çenemiz düştü mü durmak bilmiyor. Biz anlattıkça anlatırız burda sabaha kadar. O yüzden Allah izin verirse bunu da önümüzdeki haftadan devam edeceğiz inşallah. Haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun. El-Fatiha maassalavat.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, Halife, Dervîş. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı