Perşembe, 14 Mayıs 2026
YOLUMUZ NÜBÜVVET YOLUDUR

Mustafa Özbağ

İrşad & Tasavvuf · Resmî Site
Mesnevi Şerhi ·

Mesnevî-i Şerîf 1461-1466. Beyitler Şerhi

Hz. Mevlânâ'nın Mesnevî-i Şerîf'inden Mesnevî-i Şerîf 1461-1466. Beyitler Şerhi — Mustafa Özbağ Efendi'nin tasavvufî şerhi.

MESNEVÎ-İ ŞERÎF ŞERHİ • CİLT 5 • 2/38

Mesnevî-i Şerîf 1461-1466. Beyitler Şerhi Hakkında

1461-1466. Beyitler Şerhi


Mustafa Özbağ Efendi’nin sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır. • Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî

Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

LÂ İLÂHE İLLALLÂH

Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah

Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn

ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn

Selamünaleyküm. Allah gecenize hayırlı eylesin inşallah. Cenab-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammedi Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, koşturan, cihat eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihat eden, batıla karşı mücadele eden son batıl kalesi yıkılana kadar cihattan geri dönmeyen kullarından eylesin. Ecmain. Geçen hafta: “Can kulağı vahiy yeri olur.” Vahiy nedir? Zahiri duygudan gizli bir söz.” Burayı okumuştuk. Burayı okuduktan sonra şerh etmeye çalıştık en son. Bugün de:

“Can kulağı ile can gözü zahiri duyguya yabancıdır. O duygu, bu duy-

gudan bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı, bu hususta müflistir.”

Burdan devam edeceğiz. Değerli kardeşler, mesnevinin öyle enteresan beyitleri vardır. Bu beyitler eğer düzgün okunup düzgün anlaşılmaz düzgün şerh edilmezse Allah muhafaza eylesin insanı yanlışlığa götürür. Bugün okuyacak olduğumuz beyitler de böyle tabiri caizse anlaşılması zor olan, hatta ehli sufice mahrem beyitler olarak tasavvur edebileceğimiz beyitler ama bunları böyle üstünkörü geçmek ilmi örtmek olacak. O yüzden böyle üstünkörü de geçmek istemiyorum. ilim örtülsün de istemiyorum. Bu böyle bu akşamki sohbet de geçen haftaki sohbet gibi biraz sufi mahremiyetinin üzerine kurulu. O yüzden bunu sufi mantalitesi açısından değerlendirip sufi aklınca bunun üzerinde yürümek gerekir. Eğer sufi aklı, mantalitesi olmaz

ise bunu anlamakta güçlük çekeriz, bunu anlatmakta da güçlük çekeriz. O zaman beyiti okuyup geçmemiz lazım. Bu da bizim tarzımız değil. O yüzden biz beyitleri okuyup anlamaya, idrak etmeye, bu beyitten hangi ayet-i kerimeyi tefsir etti diye onun üzerine kalbimizi yormaya çalışıyoruz, aklımızı değil, kalbimizi yoruyoruz. O yüzden hani geçen haftaki de öyleydi, bu haftadaki de öyle. inşallah siz de kalp kulağı ile dinlemeye çalışın inşallah. Biz de kalp diliyle konuşmaya çalışalım ve odağımızı kaçırmayalım inşallah. Can kulağı ile can gözü zahire, duyguya yabancıdır. Can gözü diye bahsettiğimiz şey manevi göz. Hani ‘gören gözü olurum, duyan kulağı olurum’ hadisi kutsisinin, insan üzerindeki veyahut da bir mümin üzerinde, bir sufi üzerindeki tecelliyatı. O zaman bu can gözüyle can kulağı, zahiri göz ve zahiri kulak, zahiri duyguya kapalı olan yer. Yani burda artık mana çalışıyor. Burda kalp gözü var. Burda kalp kulağı var. Bu mesele kalp gözü, kalp kulağı, kalbi çalışanlar için sufiler için geçerli. Yani akıl ve duygu burda iflas etmiş vaziyette. Normal akılla, normal duyguyla vahyin anlaşılması veya normal duygu ile normal normal akılla rüyanın anlaşılması ve ilhamın anlaşılması mümkün değil ve peygamberlerin ve velilerin o duyduğu, gördüğü vahiy tecelliyatları. Peygamberlerin ve velilerin, mürşidi kamillerin, evliyaların, sufilerin, gördüğü, duyduğu vahiy tecelliyatları, normal aklın, gözün ve kulağın anlayacağı haller ve tecelliyatlar değildir. Bunları normal akıl idrak edemez çünkü normal bir akıl o güne kadar almış olduğu bilgi neticesinde ona gider. Normal akla göre ateş yakıcıdır ama kalbi akla göre ateş yakıcı olmayabilir. Sebep? Ateşin içerisine girebilir bir sufi.

ibrahim’i ateşin yakmadığı gibi ibrahim’i seven kız çocuğunun kendisini ateşe atıp yakmadığı gibi veyahut da hani bir zalim Yahudi padişah vardı. inananlara ne yaptı? Kuyular kazdırıp ateşe atıyordu. Ne zaman ki ateşe atılanlardan birisi yanmadığını görünce dedi ki atın kendinizi. inananlar ateşe atmaya başladılar kendilerini. Bu sefer padişah onları engelledi. Dedi ki ateşe girmelerini yasaklayın. Çünkü o manevi akıl ve gözün, normal akıl ve gözle alakası yoktur, onun çalıştığı gibi çalışmaz. Bedenin kulağı ve gözü olduğu gibi manevi kalbin de kulağı ve gözü vardır. Manevi kalbin işitme ve görme tecellisinde her tarafından işitir ve görür. Siz şimdi duyarken duyma yönünüz bellidir. Görürken de görme yönünüz bellidir ama manevi kulak ve manevi göz harekete geçti mi o manevi duymanın ve manevi görmenin ciheti kalmaz, yönü kalmaz. Artık o işitendir. O işiten olunca onun için kulağının mesabesinde veya kulağının işitme kilometresinde değildir o veyahut da göz olarak gözün görme kilometresinde değildir. Çünkü o manevi göz ve kulak o kimsenin maneviyatına göre şekillenir, değişir. Maneviyatına göre dağın arkasını görmeyi bırak, dünyanın bütün

üzerini bırak, bütün kâinattaki herhangi bir ulaşılmaz olan bir yeri de görebilir. Cismin kulağı ve gözü ise böyle değildir. Böyle her taraftan işiten ve gören manevi kalbin kulağını ve gözünü vücut kapatmıştır ve tıkamıştır. Bu vücut gözü ve vücut kulağı, manevi gözün ve kulağın tıkanmasına sebeptir. O yüzden sen vücut gözünü kapatmadıkça manevi gözün açılmaz. Zikrullah terbiyesinde bir kimsenin gözlerinin kapatılmasının istenmesinin disiplini budur. Sen zahiri gözünü kapat ki manevi gözün açılsın. Ama yok, senin gözün açık, gözü açık rüya görüyorsan gözün açık hal görüyorsan o zaman gözünü aç. Ama yok gözü açık hal görenlerden değilsen gözü açık rüya görenlerden değisen, sen haddini bil.

Zikrullahta gözünü kapat. Hadsizlik yapma. Terbiyeye tabii ol. Eğer evet, sen gözü açık veya gözü kapalı da hal ve rüya görenlerdensen o zaman tamam. Sana söyleyecek bir sözüm yok ama yok sen öyle değilsen sen zikrullah yaparken gözlerini kapa. Sen zikrullah yaparken manevi kulağının açılmasını istiyorsan normal zahir kulağını tıka, kim nasıl zikrullah ediyor, sen ona bakma. Onun vardır bir memuru, amiri. Elleme, o memur, amir, kimin nasıl zikrullah yaptığını duysun. Seni ilgilendiren bir şey değil. Sen zikrullahta nerde olursan ol hala da gözünü açıp etrafa sen fildirfiş gözlerle bakıyorsun senin maneviyatla ilgin alakan yok. ister zâkir ol ister nakip ol, istediğin esmayı al. Yok, senin gözünü açma müsaaden ancak gözü açık da hal görmeye başladığında olacak. Ona gözü açık rüya görmek denir. O yüzden getirin bir gözü açık rüya gören, onun şeyhliğini yazayım, icazetini vereyim, o şeyh oldu diyeyim. Gözü açık rüya halden de yukardadır çünkü, o görünen halden de yukardadır. işte o manevi gözün açılmasını istiyorsan o vücut gözünü kapat. Etrafla ilgilenme. Manevi kulağının açılmasını istiyorsan etrafa kulağını kapat. Etrafla ilgilenme. Zikrullahta ilgilenme. En büyük iştir Allah’ı zikir ve cemaatle yapılan Allah’ı zikir yapılmış olan ibadetlerin hepsinden de üstündedir. O yüzden sen o ibadeti yaparken kendinden kesil, kendini unut, kendini kaybet, fena ol orda. Orda fena ol. Yoksa sen de benim gibi olacaksın sonra, zahiren gelip gidenlerden eyliycen. Allah muhafaza eylesin. Bu vücuda ait olan bu akıl, vücuda ait olan kulak, vücuda ait olan göz, o vahyi işitmekten, vahyi görmekten, vahyi idrak etmekten uzaktır. O yüzden sen bu vücudun aklına sen zahiri işlerde güven. Vücudun gözünü ve vücudun kulağını zahiri işlerle alakalı, dünya işleri ile alakalı kullan sen. Sufilikte, maneviyatta onlar geçerli değil. Onlarla olan kapını kapat. Onlarla olan kapını kapatmazsan o zaman sen manevi olarak yol yürüyenlerden olmazsın. Çünkü bu akıl, vücudun aklı ve mantığı asla ve asla manevi akıl ve mantığı kabullenmez. Zaten birbiriyle

uzaktırlar. Manevi tecelliyatlar, manevi vahiy, ilhamlar vücut aklıyla anlaşılması ve çözülmesi mümkün değildir.

“Cebir meselesi aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi. Sabrımı elden aldı.”

Cebriye, kısaca açıklamak gerekirse insanların kendilerine has bir iradeye sahip olmadığını, zihni ve ameli bütün fiillerinin, ilahi gücün zorlayıcı tesiriyle meydana geldiğini savunanların mezhebidir. Yani o kimse içki içti, cebriyeden dolayı içti. O kimse namaz kıldı cebriyeden dolayı namaz kıldı. O kimse katil oldu cebriyeden dolayı katil oldu. ilahi takdirle ve ilahi takdirin zorlamasıyla o ne yaptıysa yaptı. Buna biz kısaca cebriye mezhebi diyoruz. Bizim için bu sapık mezheplerden birisidir cebriye mezhebi. ‘Cebriye meselesi aşkımı ihtiyarsız bir hale getirdi, sabrımı elden aldı.’ Hz. Pir burdaki cebriyeden kastın, bildiğimiz bu zahiri cebriye mezhebi ile alakalı değil. Yani bunu neden burda bu beyiti söylemiş diye kendimce daha önce okunan beyitlere bakınca ben bu beyiti oraya bağladım. Yanlışlık yapabilirim, tekrar söylüyorum. Hani geçen hafta ‘iki şıktan birini üstün tutar. Üstün tuttuğunu yaparsa o da yine haktandır’ beyiti vardı ya hatırlarsanız, bu onunla alakalı bu beyit yani ister delalete giden yolda olsun ister hidayet yolunda olsun iki yoldan birisini üstün tuttu, üstün tuttuğu yol da haktandır beyiti, cebriye kokuyor. Eğer bunu zahir olarak biz bunu anlamaya çalışırsak bunda cebriye kokusu var ama yok bunu yine manevi akıl, manevi göz, manevi kulak üzerinden yürürsek o zaman burda iş değişmiş oldu. O manevi gözle, manevi akılla bu meselenin içerisinden çıkmaya çalışacağız ve bu beyiti hani daha önceki o iki yoldan birisine de gitse o haktır beyiti, o zaman cebir olarak görmemeliyiz. Çünkü hakiki manada aşık olanlar, hakiki manada sufi yolunda gidenler Kur’an ve sünnet yolunda yürürler. Onların her hal ve hareketleri her tavır ve davranışları Kur’an ve sünnetten ölçü alaraktan yürürler. Kur’an ve sünnet ölçüsü olmayan bir sufilik yolu sapıklıktır, sapkınlıktır. Kur’an ve sünnet ölçüsüne dayanmayan bütün yollar sapkınlıktır ve delalettir. Önce bunu yerli yerine koyalım. Bu sözler, bu davranışlar, bu fiiliyatlar kimden gelirse gelsin eğer Kur’an ve sünnete uygun değil ise o sapkınlıktan başka bir şey değildir.

Bizler, herkes kendinden mesul birinci derecede, bizler Allah ve Resul’ünün yoluna tabi olmaya çalışan hem düşünce hem ameli bakımdan hakiki manada tevhidin gerçekleşebilmesi için uğraşırız. Sufilerin ilahi iradeye teslimiyetini yani her haliyle fenafillah olması ve her şeyin ondan ve onunla olduğunu inanmasını isteriz. Bu bizim sufilik yolumuzun ana kaideleridir, ana düsturudur ve biz her şeyimizi kapsayan teslimiyet halini anlamayanlar bu halimizi cebir olarak anlayabilirler veya cebir olarak anlaşılmış olabilir. Buna akılları yetmemiş, bu hali anlamamışlardır. Biz Kur’an ve sünnete

teslim oluruz. Her halimizle, her davranışımızla, her düşüncemizle, her fikrimizle o kadar teslim oluruz ki kendi heva ve hevesimizi, kendi nefsimizi, kendi aklımızı, kendi duyularımızı ve duygularımızı bir kenara koyarız. Söz konusu olan din ise ve söz konusu olan dinin hem akidevi yani düşünce sistemi ise hem ameli sistemi ise biz Kur’an ve sünneti seniyyeye tam teslim olur, bu konuda aklımızı o teslimiyete ram ederiz, dikkat edin aklımızı Kur’an ve sünnete ram ederiz, hizmetçi ederiz. Oraya aklımızı oraya teslim ederiz. Biz bana göre demeyiz Kur’an bir şey hükmettiyse. Allah resûlü sallallahu aleyhi ve sellem bir şeye hükmetti ise biz bana göre demeyiz. Bütün din ve sufilik anlayışımızı ve algımızı Kur’an ve sünnet üzerine bina ederiz ve Kur’an ve sünnetin bizden istediği şeksiz şüphesiz amasız niçinsiz nasılsız bir teslimiyet sergileriz ve bizim bu teslimiyetimizi anlamayanlar, bu teslimiyetimizi idrak edemeyenler, edemeyen din cahilleri, sufi cahilleri, bizi cebriyeye düşmüş gibi görebilirler. Hayır bizim bu halimiz cebriye değildir, biz kendi ihtiyarımızla kendimiz oraya kendimizi teslim ederiz. Teslim ettikten sonra da onun üzerinde bir yorum yapmayız. Kendi irademizle biz Kur’an ve sünnete teslim oluruz. Şimdi aşığın bu manada artık teslim olduktan sonra kendisine ait bir istemi söz konusu değildir. Bu manada sufi sadece ve sadece Rabbini ister, sadece ve sadece Rabbine yakınlık ister. Böyle bir yakınlığı arzular ve her ne gelirse sufi için ondan ve onunladır.

Rabbinin fiilleri yoluyla tecelli ederek kulundan artık ihtiyarını soyup almıştır. Kul, o kadar yakınlık istemiş, o kadar yakınlık istemiştir ki kulun o yakinliği istemesiyle Cenab-ı Hak onun üzerindeki tecelliyatıyla kula ait olan iradesini soyup kendi iradesine almıştır yani kabul etmiştir. Kul geldi bu kapıya kadar kapıyı çaldı. Israrla dedi ki beni içeri al. Ben senin sıfat ve fiillerinde fena olmak istiyorum. Ben kendime ait aklımı, fikrimi, duygumu, düşüncemi bu kapının dışında bırakıp artık senin fiiliyatlarının, senin sıfatlarının tamamıyla tecelliyatının altına girmek istiyorum diye kul kendi ihtiyarıyla kapıdan içeri girdi ve o kapıdan içeri giren kulun kendisine ait bir ihtiyarı, kendisine ait bir fikri kalmadı ve kul bu saatten sonra, bu halden sonra baktı ki kâinattaki bütün fiiller, kainattaki bütün tecelliyatlar Rabbinin fiiliyatı ve Rabbinin sıfatlarının tecelliyatı ve bunu görür görmez de kul, o Cenâb-ı Hakk’ın muamelesine göre hareket etmeye başladı ve o kul artık bütün fiil ve tecelliyatların, sıfatların altında durduğundan dolayı ve kendi heva ve hevesinden kendi nefsaniyetinden hareket etmediğinden dolayı: ‘O kâfirleri siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Ey Muhammed! Kafirlere attığın zaman aslında sen atmadın fakat Allah attı’ sırrına kavuştu çünkü ondan sudur eden fiiliyatlar artık onun fiiliyatı oldu. kendi nefsi ile alakalı bir şey kalmadı ve Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri: ‘Kime şu

rızıktan kendisi istemeksizin ve beklemeksizin bir şey verilirse onu alsın ve rızkında genişlik sağlasın. Eğer durumu iyi ise onu kendisinden daha muhtaç olanlara versin.’ Ahmet ve Müsnet, imam Malik ve Nesai’de geçiyor. O zaman kulun burda artık bir isteği yok, kulun bir ihtiyarı yok ve kula kendiliğinden bir rızık gelirse kendiliğinden gelen her şeyi kul artık gönderenin de verenin de o olduğunu anladı. O olduğunu anlayınca ona itiraz etmedi, ona hayır demedi. Çünkü bu hale gelen bir kul, şey’enlillah demez hiçbir kimseye. O teslim oldu. O yüzden ona her ne gelirse ondan ve onunla geldi. Onu reddetmek, ondan geleni reddetmek hükmüne girmiş oldu. O çünkü sıfatların tam olarak tecelliyatında.

Hz. Ömer(r.a.) hazretlerine de Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şeyler göndermişti. Hz. Ömer efendimiz ona dedi ki ‘Ya Resulallah benim bir şeye ihtiyacım yok. Onu ihtiyaç sahiplerine gönderseydin.’ Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dedi ki: ‘Onu al. Dilersen kendi malına kat, dilersen sadaka ver. Sen istemeksizin, beklemeksizin bu maldan sana bir şey gelirse verilirse onu al. Böyle olmayan malın da peşine düşme.’ Böyle olmayan bir malın da peşine düşme. Yani sen hiç kimseden hiç bir şey isteme. Bu bizim sufilik yolumuzun kaidesidir. Allah resulü(s.a.v.) hazretleri, ashaptan özel olanlara, bakın bunun altını çiziyorum, bu eğitimi verirdi. Ebu Zeri Gifari gibi Hz. Ebubekir efendimiz gibi Hz. Ömer efendimizin oğlu Abdullah gibi Hz. Ali radıyallahu anh hazretleri gibi. Onlara bu eğitimi verirdi. Hz. Ebubekir efendimiz hani devesinden inip kırbacını almıştı. Demişlerdi ki: ‘Ya Emirel müminin, bize söyleseydin biz kırbacını verseydik’, dedi ki: ‘Hem dostum hem arkadaşım hem peygamberim olan Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’e söz verdim, hiç kimseden hiçbir şey istememeye. Devenizin üzerinden düşen kırbacınız dahil.’ Yine Ebuzeri Gifari’ye böyle bir şey dendi. Ebuzeri Gifari dedi ki: ‘Hem dostum, hem arkadaşım, hem Peygamberim olan Muhammed-i Mustafa’ya sallallahü ve sellem ‘e söz verdim, hiç kimseden hiçbir şey istememeye. Ayakkabının bağı olsa dahi.’ Kıymetli dostlar, sufilik hiç kimseden hiçbir şey istememenin üzerine kuruludur. Bu kibirlilik değildir. Bu zühttür ve ihtiyacın olmayan bir şey verilirse onu ihtiyaç sahiplerine dağıtman da zühtün zühtüdür. Asıl züht insanlardan bir şey istememektir. Züht, kendi kendine kendini fukara etmek demek değildir. Züht çalışmamak, tembellik etmek değildir. Züht Allah’tan başka hiç kimseden hiçbir şey istemeyip beklememektir. Sufilikte züht, şeyhlik istememektir, makam istememektir, mevki istememektir. Sufilikte züht, asla ve asla dervişlerden geçinmemektir. Onlardan kendi nefsine, kendi özel hayatına bir şey istememektir. Evet, icazet isteyen bir sufi asla ve asla sufi yolunda değildir. Şeyhlik isteyen bir sufi, asla ve asla

şeyhlik yolunda değildir. Ona bir şey verilirse alır kabul eder. Reddetmek de Allah ve resulünün verdiğini reddetmektir. Dikkat edin sözlerime, bir üstat size şeyhlik verirse onu reddedemezsiniz, alır kabul edersiniz. Sizi şeyh ilan etmiştir. Ben bunu reddediyorum diyemezsiniz ama bir üstada gidip şeyhlik isteyemezsiniz. Ondan şeyhlik isterseniz siz dilenci olmuşsunuzdur.

Sufilik dilencilik değildir. O yüzden asla ve asla gerçek manada sufi insanlardan bir şey istemez. Hele hele bir mürşidi kamil dervişlerden para istemez. Dervişlerden herhangi bir kendi nefsine, kendi nefsine veya kendi nefsine olmasa dahi dervişlerden bir şey istemez. Dervişlerden para isteyen asla mürşidi kamil geçinen asla mürşidi kamil değildir. Bu kim olursa olsun! Bir sufi eğer bir makam istiyorsa bir kimseden, o da gerçek manada sufi değildir. Bu yol dilencilik yolu değildir. O yüzden eğer mana ehli isen Allah ve Resulü sana gerekli olan şeyi verecektir. Allah ve Resulü de size neyi verirse onu reddetmeye de hakkınız yoktur. Bu da bir büyük küstahlıktır. Bu da büyük bir küstahlıktır. O yüzden birçok hadisi şerif vardır. Bu hadis-i şeriflerde dilenmek yasaklanmıştır, istemek yasaklanmıştır. Ama siz bir şeyi istemezseniz istemediğimiz halde ona karşı bir kendinizce andırmadığınız halde, size bir şey verilirse maddi veya manevi, bunu almak da Allah ve Resul’ünden geleni reddetmemektir.

Mademki bütün sıfatlarıyla o her şeyi sarmış, her şeyi çevrelemiş mademki bütün tecelliyat onun sıfatlarının üzerinde, bir mürşidi kamil fena halini yaşamış bir kimsedir. Fena halini yaşayan bir mürşidi kamilin, mürşidi kamilin; icazet isteme, icazet dilenme gibi bir hali olamaz. Fenafillah noktasına gelmiş bir mürşidi kamilin eğer gerçekten hakikaten geldiyse; dervişlerden harçlık isteme, dervişlerden para isteme, dervişlerden herhangi bir şey isteme hali yoktur onda. Bir mürşid-i kamil dilenci değildir çünkü. Ancak o istemediği halde ona bir şey sunulursa ona bir şey hediye edilirse kendiliğinden bir şey gelirse o Cenab-ı Hakk’ın sıfatsal tecelliyatıdır. O kimse de onu reddedemez. Sizi, ilk sohbetime götüreyim. Bir şey istersem dilim kopsun, verirlerse almazsam kolun kopsun ama bana bir şey getirmeyin, dedim. Hatırladınız mı? Evet. Bir mürşid-i kamil hiçbir kimseden hiçbir şey istemez. Haşır, ayet7: ‘Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan kaçının.’

Bazı sözler duyuyorum da ona binaen soruyor, söylüyorum onu. Bir fenafillah halini yaşamış bir mürşit, mürşidi kamil, ona bir şey verirse Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri, ben buna layık değilim ben bunu alamam, diyemez. Bu Hz. Muhammed’i Mustafa(s.a.v.)’e büyük küstahlıktır. Bir mürşid-i kamil bir dervişe bir vazife verirse o dervişin ben bunu yapamam demesi kadar büyük küstahlığı yoktur. Bir mürşid-i kamil Kur’an

sünnet dairesinde bir müride, kalk şunu yap, dediğinde ben bunu yapamam, demesi kadar büyük küstahlığı yoktur. Yol sufilikse, her şey Kur’an ve sünnete uygun olacaktır. Ahzap ayet 36: ‘Allah ve Resulü herhangi bir hususta hüküm verdiği zaman, mümin bir erkeğin ve mümin bir kadının işlerinde başka yolu seçme hakları yoktur. Kim Allah’a ve resulüne isyan ederse şüphesiz ki o açıkça sapıtmıştır.

Kıymetli dostlar! Bunu cebriye olarak algılanırsa evet bu cebriyedir. Allah ve resulünün hükmüne tabi olmak, Allah ve Resulünün hükmüne itaat etmek ve bu konuda tabiri caizse zerrece sapmadan orda durmak cebriye ise evet biz cebriyeciyiz. Evet biz Allah ve Resulünün koymuş olduğu hükme tabi oluruz. Bu konuda kendi aklımızı koymayız orta yere. Evet, biz peygamber ne verdiyse alır kabul ederiz. Buna kalkıp da itiraz etmeyiz. Ona şerh düşmeyiz. Neyi yasakladıysa bizim için yasaktır, bizim için yasaktır. Biz o yasağa tabi oluruz. Eğer bu cebriye ise evet, biz cebriyeciyiz sufiler olarak. Evet, o zaman Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir şey verdiyse gerçek manada Allah vermiştir. Siz bir şey istemeden size bir şey verildiyse gerçek manada Allah vermiştir. Biz nasıl ki iyilik yapana teşekkür Allah’a teşekkürse çünkü o iyilik Rabbinizdendir. Oraya iyilik Rabbinizdendir. O zaman sizin itiraz etme hakkınız yoktur.

Bir kadın geldi Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine. Dedi ki: ‘Ey Muhammed! Beni kendine nikahla.’ Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri sessiz kaldı. Şimdi aklıma geleni söylüyorum, kalbime geleni söylüyorum. Allah resulü ona ben seni nikahlamam, demedi. Çünkü sıfatsal tecelliyatta, onu gönderen gerçek manada Allah’tır. Allah’ın gönderdiğini reddetmedi. Sessiz kaldı. Ertesi gün kadın yine geldi. Dedi ki: ‘Ey Muhammed! Beni nikahla.’ Yine sessiz kaldı. Yine onu bakın, dikkat edin, reddetmedi. Çünkü Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri isteseydi yüz tane kadını nikahlayabilirdi. Onun hukuku özeldi. Onun hukuku direkt Allah’la kendisinin arasındaydı. Yine sessiz kaldı. Üçüncü gün kadın yine geldi. Dedi ki: ‘Ey Muhammed, beni nikahla.’ Sallallahu aleyhi ve sellem e. Allah resulü sallallahu aleyhi ve sellem yine sessiz kaldı. Bu sefer ordan, ashaptan birisi dedi ki: ‘Ya Resulallah! Eğer sen kendine nikahlamak istemiyorsan bu kadını bana nikahla’ dedi. Bakın bu kadını bana nikahla dedi. Döndü o sahabeye dedi ki: ‘Mehir olarak verecek neyin var?’ Burdan gerisini kısa kesiyorum, aktarmıyorum. Yani burda ilmi katletmiş gibi ilmi böyle katletmiş gibi olmasın, konumuzla alakalı olan kısım bu. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri kendiliğinden kendisine gelen hiçbir şeyi reddetmedi. Sare annemizin dayıları gelmişti. Onlar böyle bir keler, bir böyle kertenkele yemeği getirdiler yanlarında. Sofraya kondu, tam yiyecekti,

kadınlardan birisi dedi ki Muhammed(s.a.v)’e yemeğin ne olduğunu söylediniz mi dediler. Dediler ki söylemedik. Söyleyin dedi. Dediler ki ya Resulullah(s.a.v.), bu bir keler yemeği, yani kertenkelenin bir cinsi. Allah Resulü tabağı böyle orta yere sürdü. Dayıları dedi ki Sare annemizin pardon kim Safiye annemizin dayıları, Safiye mi? Ben o hani esir alınmıştı ya, kimdi o? Cüveydiye, evet Cüveydiye annemizin dayıları ve dedi ki orta yere sürdü, dayıları dedi ki haram mı Ey Muhammed? Dedi ki kavmimin yiyeceği değil. Reddetmedi! Bakın reddetmedi. Çünkü helal dairede olan bütün sıfatsal tecelliyat, onun lütfu ve ikramı ve bunu, bunu reddetme, bunu reddetme hakkı hiç kimsede yok. Allah ve Resulü bir şeye hükmetti ise herkes onu kabul etmekle mükellef. Beyit devam ediyor:

“Aşık olmayansa cebri hapsetti. Onu inkar yahut takyid eyledi”

Aşık olmayan kim? Bakara ayet, 165 ‘O müminler ise en çok Allah’ı severler’ Bunlar kim? Aşık olanlar. ‘O müminler ki en çok Allah’ı severler. Bunlar aşık olanlar. Bu ayeti kerimenin tecelliyatına ram olmayan, bu ayeti kerimenin tecelliyatını hissetmeyen, anlamayan, bu ayeti kerimenin tabiri caizse tecelliyatının altına girmeyenler yani burdan pay alıp fenâ mertebesine ulaşmayanlar âşıklık yolunda fenâya ulaşamayan kimseler, işte bunlar fenafillahın getirmiş olduğu teslimiyeti ve bu teslimiyetin getirmiş olduğu cebriyeti inkâr ettiler ve anlamadılar, bunu küfür gördüler, bunu tembellik gördüler, bunu cahillik gördüler. Bu aslında bir sufinin kendi iç aleminde yaşadığı bir zevk ve haldi.

‘Halbuki bu, Hak’la beraberlik ve birliktir, cebir değil…Bu, ayın tecel-

lisidir bulut değil.’

Halbuki bu hal yani fenafillah halinin zirve halidir, zirve hali olunca fena hali kulun kulluğunu görmekten fani olması, kulluğunu görmek demek de yapılan ibadetleri kendine nispet etmesi, onlara güvenmesi demektir. Yani eğer kul kendince kendi yaptıklarını kendinden görürse ve buna güvenirse o fena haline ulaşmadığını gösterir. Çünkü iyilikler Rabbindendir. iyilikler Rabbindense sen kulluğunu kendinden görme. Sen iyiliklerini kendinden görme. Sen bunun hepsini de Rabbinin sıfatsal tecelliyatı olarak gör ve o sıfatsal tecelliyatına ram ol. Böylece fani olma yolunda yürü. Allah’ın hakikatinin bütün benlik ve şuurunu istila ettiği durumda kendi varlığının da farkında olmadığı için o sufi o fenafilfena halini yaşar. Bir fena hali vardır bir de fenafilfena hali vardır. Fena hali o kimse bütün kulluğunu, bütün yaptıklarını Allah’a nispet eder. Bu fena halidir. Artık o kul tüm yapılanları ve edilenleri Allah’a nispet etme halinden de kurtulursa o fenafilfena olur.

Tekrar söylüyorum, kul kendi kulluğunun kendi üzerindeki iyiliklerinin Allah’a nispet etmesi fena halidir. Bu halin üstünde, bu halden de uzaklaştı,

bu hali de unuttu, kendinden geçti ve bu hali de direk ama artık hiçbir benlik hiçbir şuur kalmaksızın her şeyi, her şeyi ona, onun sıfatlarına bezendiyse, o fenafilfena halini yaşıyor. O fenanın üstünde, artık o bekayla fena halinin arasındaki fenafilfena halinde. Fenafilfena halinin de bir çıt üstü beka, bir çıt altı fena hali. O bir müddet fena haliyle beka halinin arasında duruyor. Bir çıt daha ileri giderse beka halini yakalayacak. Bunları anlatıyorum, unlar benden sonraki gelenlere ölçü olsun, sizlere ölçü olsun. Çünkü fena halini yaşadığının farkında olmak, farkında olmak, bunu bilmek, bunu bilmek, her şeyin üzerinde, mutlak hakikate ulaşmakta perdedir. Ben fena halindeyim. Fena halimin de farkındayım demek o fenafilfena haline engeldir. Fenafilfena haline engel olduğu gibi bekabillah haline de engeldir. O kimse fena halinden de öteye yürümek zorundadır. Yürü, daha hakikatin hakikati var. Yürü, daha fenanın fenası var. Sen kendince ben fena halini yakaladım dediğin an perdelendiğin andır. Daha yolun var, mürşidi kamil olacaksan daha yolun var, fena halinde de durma. Fena halinde de bekleme. O fena halini yakaladım, artık bütün sıfatsal tecelliyat, gören göz, duyan kulak olarak hissettim, anladım, sanki rızkı ben kendi elimle veriyormuşçasına görüyorum, sanki bir şeyi duyuyorum dediğin an, fena halini yaşıyorum dediğin an bil ki perdelendiğin andır. Sufilerin kaldığı, sınıfta kaldığı yerdir. Sınıfta kaldığı yer! Sebep? Çünkü o fena halini kendince olgunlaştı, kemale erdi, sonuca ulaştı, menzile vardım zanneder ama o fena halinde duramaz. Fena halinden aşağı doğru iner. Çünkü daha yol var yol, gideceği yol var daha, gideceği yol var. Kendi heva ve hevesine uyup kendi nefsine uyup fena halini kâmillik, mürşitlik hali olarak görme.

Fena hali mutlak bir şekilde sende tecelli ettiğinde artık zaten sen fena halinde olduğunu dahi idrak edemez hale gelirsin. O idrak de senden çıktığında sen fenafülfena, fenanın en zirve noktasına gitmiş olursun ki o zaman senin fenanın fenasına geldiğinde gördüğün, duyduğun bütün hayatın onun sıfatsal tecelliyatı olur. Hani Hz. Ömer radıyallahuanh hazretlerinin oğlu Hz. Abdullah, hac esnasında Beytullah’ı tavaf ederken onun tanıdıkları Abdullah’ı tanıyıp ona selam vermişlerdi. Ona selam verince Abdullah dönüp onların selamını almamıştı. Sonra bu mevzuyu, insanlar dedikoducudur , bu mevzuyu gidip Hz. Abdullah efendimizin arkadaşlarına, dostlarına söylediler. Dediler ki ne kibir hali var, biz ona Beytullah’ı tavaf ederken selam vermiştik ama o bizim selamımızı almadı, bizim selamımıza cevap vermedi dediler. Bunun dostları, arkadaşları geldiler. Hz. Abdullah efendimize söylediler, Hz. Ömer efendimizin oğluna. Cevap muhteşemdi. Dedi ki: ‘Biz o anda, o mekanda, Allah’a bakıyorduk. Allahu Teala’yı seyrediyorduk’ dedi. Bu fenafilfena hali, bu fenafilfena hali. Dediki: ‘ O mekanda biz, ben

dedi Allah’ı seyrediyordum.’ O esnada hiçbir şey yok. O selamı duymadı. Selam vereni de görmedi. Direk onu seyrediyordu. Onu seyrediyordu! işte bu fenanın son noktasıdır. Burda idrak kalmaz. Burda idrakle alakalı, akılla alakalı hiçbir şey kalmaz. O yüzden bu halde söylenen sözlerden o sufiler de sorumlu olmaz ama bu işi, bu işi yalancılık kaldırmaz ha. Bu hale gelmeyen bir kimse bu sözü söylemesin. Hani bazen bana sorarlar, Hallacı Mansur ‘Enel Hak’ demiş. Basit ya, Enel Hak diyecek o da. Oldu ya! Basit bir şey söylerim, ben derim ki ‘Enel Hak’ diyen her gece yüz rekat namaz kılardı. ‘Enel Hak’ diyen Hallacı Mansur, her gece yüz rekat namaz kılardı. Namazdan haberi yok, Enel Haktan bahsedecek! Oruçtan haberi yok, Enel Haktan bahsedecek. Bir şeyhe intisap etme noktasında değil, kibir Uludağ’ı geçmiş Enel Haktan bahsedecek ama arkadaş veyahut da hiç sufilikten, aşıklıktan payı yok, arkadaş Mesnevi’den bir beyit okuyacak! Öyle ya, veya Şemsi Tebrizi paylaşımı yapacak! Dolanıyor ya ortalıkta, sufilikten payı yok, fena sözleri okuyacaklar. Diyecek ki gören de o görülen de o. Ne büyük söz değil mi! Gören de o, görülen de o. Ne gördün ahmak! Ne gördün, ne gördün, ne yaşadın! Ahmaklığını sergileme, bu yol süslü sözler kullanma, kes kopyala yapıştır yolu değil. Allah muhafaza eylesin.

‘Cebir bile olsa herkesin bildiği cebir; yalnız kendi menfaatini gözeten,

nefsi emmarenin cebri değildir.’

Yani bu haller, bu fena hali sana cebir gibi gelse herkesin bildiği cebir değil bu. Neydi, herkesin bildiği cebir? insanların kendilerine has bir iradeye sahip olmadığını söyleyip kendince kendi nefsinin heva ve arzusunu cebriyete koymak. Arkadaş içki içiyor, Allah isteseydi beni içirmezdi! Namaz kılmıyor, Allah isteseydi ben namaz kılardım. Demiyor ben nefsime uydum, demiyor ben şeytana uydum. Demiyor ben delalete gittim. Öyle söylemiyor. Ne yapıyor? Suçu Allah’a atıyor. Diyor ki Allah isteseydi biz de namaz kılardık! Ha sen namaz kılmaya gittin, Allah senin ayağını mı kırdı! Sen namaz kılmaya gittin, Allah senin kalbini mi çıkardı! Sen namaz kılmaya gittin, ben senin namaz kılmanı istemiyorum deyip de aklını mı aldı senin! Ne yaptı Allah sana? Ama suçlayacak ya! Suçlayacak! içki içti, Allah içirdi ona! Allah ona yazmasaydı içmeyecekmiş arkadaş! Allah yazdığı için içmiş! Cebriye! Allah istemediği için o ibadet edemiyormuş! Cebriye veya Allah ona emretmiş, söylemiş, Allah ona namazı kıldırmış, arkadaşım bir bu konuda bir ihtiyarı yok, makine ya arkadaş. Allah muhafaza eylesin. Derdimiz bu, cebriye değil. O zaman burada Hz. Pirin bahsettiği cebriye bu bozuk fırkalar değil, bu biraz da bir de işin siyasi tarafı var. Oraya da dokunmadan geçmeyeyim, cebriye ile alakalı. Emeviler, Emeviler ehlibeyte yapmış oldukları zulmü, bir kısım Emeviler öyle ayırd edeyim, hepsini koymayayım şimdi,

bir kısım Emevi siyasetçileri, bürokratları, devlet adamları, ehlibeyte yaptıkları zulmü halka anlatmak için Allah’ın takdiri dediler. Dediler ki Allah takdir etmeseydi biz onları katleder miydik, dediler ki Allah takdir etmemiş olsaydı biz onları sürgün yapar mıydık, sürgün eder miydik? Allah’ın takdiri bu, dediler. Bu cebriyenin kuvvetlenmesine sebep oldu bunlar. Bazen siyasiler konuşurlar ya, hani derler ki Allah’ın takdiri bu ya! Kötülükler ne zamandan beri Allah’ın üstüne suç olarak yüklendi. Cenabı Hak ayeti kerimede dedi ki kötülükler nefsinizdendir. O zaman bu bozuk fırkalar veya sufiler kendi yanlışlıklarını, kendi eksikliklerini, kendi hatalarını Allah’a atfettiler, onun takdiri böyle dediler. Kimse kendi suçunu görmedi, kendi hatasını görmedi, kendi yanlışını görmedi. işte o yüzden bu cebriye o cebriyeden değil bizim anlattığımız cebriye, Allah bizleri muhafaza eylesin.

‘Ey Oğul! Allah kimlerin gönül gözünü açtıysa bu cebri onlar anlar garip ve istikbal onlara apaçık görmektedir. Maziyi onlarca değersiz bir şeydir. Onların ihtiyarı da başka türlüdür. Cebriye de başka türlüdür.’

Burdan devam edeceğiz. Hakkınızı helal edin. Bu konular biraz ağır. Bunu da hazırladım ama buraya kadarmış. O yüzden inşallah önümüzdeki hafta cumartesi günü inşallah kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bugün aklımıza geldi bizim de önümüzdeki cuma günü kandil, daha doğrusu kandille alakalı bir şey bugün bayanların sohbetinde dendiydi. Vallaha dedim bu akşam tespit edilecek yer ve şey, ne o, konum, durum, inşallah bunu ilan edeceğiz Allah izin verirse. Bir de bayanların bu pazartesi burda bir programları var. Saat 14.00’te. Evet, bu pazartesi günü burda bayanların kendilerine ait bir programı var. Saat ikide inşallah… El-Fatiha maassalavat. Amin, haklarınızı helal edin. Bizden yana da helal olsun inşallah, geceniz mübarek olsun. Sürç-i lisan ettiysek affola.

Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları

Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

İlgili Sözlük Terimleri: Fenâ, Mürşid, Zikir, Nefs, Kalb, Sünnet, Şeyh, İcâzet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı