Eûzü Billâhi Mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm
Efdâlü’z-Zikr Fa’lem Ennehû
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
LÂ İLÂHE İLLALLÂH
Hak Muhammedü’r-Rasûlulllah
Cemî’i’l-Enbiyâ-i ve’l-Mürselîn
ve’l-Hamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn
Selamünaleyküm. Allah gecenizi hayırlı eylesin. Rabbim gündüzünüzü de hayırlı eylesin. Cenab-ı Hak ayınızı, yılınızı, ömrünüzü hayırlı eylesin. Rabbim cümlemizi ve cümle Ümmet-i Muhammed’i Kur’an ve sünnet-i seniyyeye sımsıkı yapışanlardan eylesin. Kur’an ve sünneti seniyyeye sımsıkı yapışıp yaşayan ve yaşatanlardan eylesin. Rabbim bizleri ve cümle Ümmeti Muhammed’i hakkı hak batılı batıl bilenlerden eylesin. Hakkı hak bilip hak yolunda mücadele eden, batılı batıl bilip batıla karşı cihad eden kullarından eylesin. Allah hepinizden de razı olsun. Allah izin verirse inşallah bu akşam geçen hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz, 1454. beyitten Allah izin verirse inşallah. Biraz geriyi, isterseniz bir önceki beyitlerden hatırlayalım. Bir Rum kayseri vardı. Rum kayseri geldi, Hz. Ömer efendimizle görüştü. Hz. Ömer efendimiz ona bazı şeyleri nasihat etti. Sonra o da Hz. Ömer efendimize sorular sormaya başladı. Hz. Ömer efendimiz de onun o sorularına cevap veriyor. Hani o Rum kayser demişti ki ondan sonra Hz. Ömer efendimize bu ruh nasıl bu bedene girdi. Ondan sonra nasıl bu can kuşu hiçbir yere sığmazken hiç bir emir altına girmezken kafese nasıl girdi diye sorunca Hz. Ömer(r.a.) hazretleri de onun nasıl olduğunu ona anlatmaya başladı. Dedi ki cisimlere ayet okudu. işte güneşe şunu dedi. Bunu şöyle efsunladı diye Hz. Ömer efendimiz yine anlatmaya devam ediyor:
“O kelam sahibi Allah, bulutun kulağına bir şey okur, gözünden misk
gibi yaşlar akar.”
Yani o Allah buluta bir şey söyler. Yani ayeti kerime, Neb’e ayet 14: ‘Yağmaya hazır bulutlardan bol bol sular indirdik.’ Yani yağmuru yağdıran
Allah’tır ve Allah o Bulut’un kulağına bir şey söyler yani ‘la faile illallah’, bütün fiiliyat Allah’a aittir ve bütün her şey onun ol demesine bakar. Allah bir şeye ol dediğinde o olmaya devam eder, olur. Bunun için herhangi bir kuvvete, kudrete herhangi bir eşyaya ihtiyaç yok. Yine:
“Toprağın kulağına ne söyledi ki murakabeye vardı, dalgın bir halde
Yani toprağın da kulağına bir şeyler söyledi. Neb’e ayet 15-16, devam ediyor: ‘onunla tane ve bitkiler dalları birbirine girmiş gür ağaçlı bahçeler yetiştirelim diye’. Yani o yağmur ne yaptı? Topraktan bir sürü şeyler yetiştirdi. Toprağın kulağına bir şey söyledi. Toprağa ilham etti, toprağa ilham edince toprak birçok şey geliştirmeye başladı. Tabii sebep yağmur gibi görünür bunda, dikkat edin, hiçbir şey hiçbir şeye bağlı değildir Allah’ın yaratmasında. Çünkü bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber sallallahü ve sellem hazretleri: ‘Yağmurun yağıp yağmamasına bakmayın. Bereket toprağın bir şey üretip üretmemesinde, büyütüp büyütmemesindedir.’ der. Yani normalde çok yağmur yağdı diye toprakta hemen bir şeyler oluşacak diye beklemeyin.
Bereket neymiş? Yağmur yağmasa dahi toprak veriyorsa o zaman bereketli veyahut da Cenab-ı Hak yağmur yağdırmadan topraktan bütün her türlü bitkiyi, her türlü meyveyi büyütür mü? El-cevap büyütür. Yağmura ihtiyacı yoktur Allah’ın, toprağa bir şey verdirecekse verdirir. O sebeptir yağmur veya toprağın kendi içerisindeki mineraller sebepdir. Cenab-ı Hak yağmursuz da topraksız da normalde bize bir şeyler verir mi? El-cevap verir.
“Tereddüt içinde kalan hayretlere düşen kişinin kulağına da Hak bir muamma söylemiştir. Bu suretle onu iki şüphe arasında hapseder. Ey yardımı istenen Allah! Şunu mu yapayım bunu mu der.”
Yani normalde insanlar tereddüd ederler ya, tereddütler kısım kısımdır. Bir kimse vardır, iki doğrudan birisini tereddüt eder. Bakın bu doğruda tereddüt etmektir. iki doğrudur, iki doğrudan bir şeyin tereddüdü içerisinde kalabilir. Bu tehlikeli değildir. Asıl tereddüt doğru ile yanlış arasında durmaktır. Bu, asıl sıkıntılı olan budur. Bu, hani imanda şüphe etmek gibi. Şimdi bir doğruda şüphe vardır. Bu şüphe insanı doğrunun doğrusuna götürür. Bir de ilmi şüphe vardır. Yani ilmi şüphe nedir? işte örnekliyorum. Su H2O1’dir, ilmi şüphe, böyle olmayabilir deyip onu tekrar tekrar incelemek, tekrar tekrar araştırmak. Bu ilmi şüphedir. Bu hak mıdır? Evet. Bilim bu konuda hiçbir zaman sonu yoktur ve hiçbir şeyinde kesinliği yoktur bilimde. Bilimde bu manada kesinlik yoktur. Buna biz ilmi şüphe diyoruz. Zaten ilim ehli de bunu zaten kendisi söylüyor. Bundan on yıl önce örnekliyorum kanser hastalığının tedavisi farklıydı. On yıl sonra farklı şimdi, değil mi Gürkan, değişiyor değil mi? Her gün daha değişiyor, değil mi? Her
gün değişiyor. Bakın, tıp ilmi. Her gün değişiyor. Her an değişiyor veyahut da insanlar uzayı araştırıyorlar, her an değişiyor. O konuda bilgi değişiyor, ilim değişiyor. Böylece o bilgi hani bazen bize bilgiyi böyle ilahlaştırıp koyuyorlar ya önümüze, yani değişmeyen bir şeymiş gibi, atom parçalanamaz diyorlardı atomu parçaladılar.
Örneğin yani atom parçalanamaz dediler, herkese öyle öğrettiler. Sonra kendileri yalanladılar. Dediler ki atom parçalanabilir. Sonra bir daha yalanladılar. Alt parçacıkları var dediler. Sonra bir daha yalanladılar. Bu parçacıkların da altında quarklar var dediler. Sonra bir daha yalanladılar. Bunun altında bir daha parçacıklar var dediler. Yani bunlar dediler hiçbir şey dinlemiyor. Kaos halinde dediler. Sonra onu da yalanladılar. Ben diyorum ki en sonunda hayale geleceksiniz siz, diyeceksiniz ki bu dünya, bu kainatta madde denilen bir varlık yok diyeceksiniz sonunda diyorum. Ondan sonra kuantum fiziğini geliştirdiler. Kuantum fiziğine göre madde yok zaten şu anda ve bu kargaşayı da diyorlar ki bu bir hesap üzerine gidiyor. Şimdi hepsini yalanladılar. O yüzden bilim sonuç olarak tam bir gerçek değildir. Bilimde şüphe devamlı olması gerekir. Bakın bu şüphe. Bir de iki doğru da şüphe olur, üç doğru da şüphe olur. Sen doğrunun doğrusunu ararsın. Bu da bir şüphedir. Bu da insanı hakikate götürür. Ama bir şüphe vardır, imanla alakalıdır, bu sıkıntılıdır. Bu nedir? Yani imanla imansızlık arasında gidip gelmek, münafıklık gibi. Bu sıkıntılı. işte bu tereddüt, bu tereddüt insanı helak eder. insanı manevi helake götüren bu tereddüttür ve bu iman ile inkar arasında bocalayıp durur bunlar. Bu tip şüpheciler ve bu bocalayıp duranlar psikolojik olarak da kendilerini hasta ederler. Bakın bunların psikolojik rahatsızlıkları baş gösterir bir müddet sonra, imanla imansızlık arasında gidip gelen bir kimse bir müddet sonra psikolojik rahatsızlık yaşar. Kafir yaşamaz. Sebep? O çünkü o yolda yürüyecek, münafık yaşamaz. O, o yolda yürüyecek. Mümin böyle şüphe içerisinde kalırsa onun için çok büyük bir rahatsızlık. Allah muhafaza eylesin ve o mesela münafıkların bir kısmı vardır onlar da rahatsız olurlar bir müddet sonra, çünkü kolay bir şey değildir.
inananların yanına gel inanmış gibi yap. Ondan sonra onlardan git kafirlerin yanına git kafirmiş gibi davran. Müminin yanına gel, müminmiş gibi davran, kâfirin yanına git kafirmiş gibi davran veya vardır ya öyle çok yüzlü insanlar insanların içerisinde de vardır o. Gelir senin yanına dostmuş gibi görünür. Ondan sonra sana düşman olanın yanına gider ona dostmuş gibi görünür, senden lafı alır, ona götürür, ondan lafı alır sana getirir, senin yanına gelince onu kötüler, onun yanına gidince seni kötüler. Bu da insanın böyle çok afedersin sütü bozuğu. Bunlar da bir müddet sonra psikolojik rahatsızlık yaşar, bakın dikkat edin, bunlar bir müddet sonra psikolojik
rahatsızlık yaşarlar, iman konusunda gidip gelenler bunlar problem yaşarlar. Allah muhafaza eylesin ve onlar böyle tabiri caizse nereye aidiyet kesbettiği belli olmayan şaşkın. böyle tabiri caizse hayvanlar gibidir onlar. Hani şimdi insanlar da ne o inek veya koyun beslemediler ki. Şimdi mesela koyunlar vardır sürüden ayrılmaz, sürünün bir lideri vardır, o nereye gidiyorsa bütün koyunlar oraya gider, bazen şaşkın koyunlar vardır, ne sürü tanır ne anasını tanır ne babasını tanır. Yani sürü burda, bir bakmışsın o gitmiş başka yere. Şaşkın, kafası bulanık onun. Bazı hayvanlar vardır kafası bulanıktır. Yani bir yere gidiyordur hayvanlar komple grup halinde, o onlara takılmaz. Ya kurt kapar onu ya çakal kapar ya köpekler ısırır onu, parçalar ya da bir taraftan o hani uymuyor ya çobana da o bir uçurumdan aşağı düşer. Salak aptalın teki işte. Hayvanın böyle salağı! Delisi ayrıdır, salağı ayrıdır. Hayvanın delisi ayrıdır, salağı ayrıdır. Böyle salak vardır, hayvanların salakları vardır, bıçaklıktır onlar. ilk önce onu keseceksin, ilk kesilecek olan hayvandır o. Bak salak salak ortalıkta dolaşıyorsa eğer, bir yere hani sürüye tabii olmuyorsa salaktır o. Kimisi delidir, sürüye tabi olmaz, sürüye liderlik yapar. Bu ayrı bir şey ama böyle bunlar böyle işte şüphe eden bu böyle gelgit olanlar aynen böyle şüpheci salak hayvanlara benzerler. Allah muhafaza eylesin. Nisa, ayet 143: ‘Münafıklar inkar ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bunlara (yani müminlere) bağlanırlar ne de şunlara, kâfirlere.’ Allah muhafaza eylesin ‘ve onlar doğru yoldan saparlar.’ Doğru yol ne? Kur’an, sünnet, sırat-ı müstakim. Onlar ordan saparlar. Senden dindenmiş gibi konuşabilirler. Hani ben diyorum ya bu hadis inkarcıları komple hadisleri inkar etti mi? Etti. Diyorum münafığın teki, kâfirin teki. Sapmış yoldan! Yoldan sapmış. Sapkın! Ondan sonra o sohbet ederken bir bakıyorsun hem hadisleri inkar etmiş hem de bir şeyi böyle teyit etmek için hadis söylüyor! Ya hadisleri inkar ettin ya sen, neden hadis söylüyorsun şimdi? Bunun gibi. Allah muhafaza eylesin.
“Kişi iki şıktan birini üstün tutar. Üstün tuttuğunu yaparsa o da yine
Bu akşamın sohbet merkezine geldik. iki şıktan birini tutar, iki şıktan birini tuttuğu da haktandır? iki şık nedir? Birisi müminliktir, birisi kafirliktir ama ister müminliği tutsun, müminlik yolunu tutsun, ister kâfirlik yolunu tutsun, iki yolun ikisi de haktır. Hak demek doğru demek değil. Bunun altını bir koyalım, iyi yerleştirelim. Hak demek doğru demek değil ama bir kimse ister sırat-ı müstakimde gitsin dosdoğru yol, isterse kâfirlikte gitsin, o yol da haktır. Yani o yolu da yaratan Allah’tır. Birisi vardır o El- Hadi ismi şerifinin tecelliyatına ram olmuştur, birisi vardır o da El-Mudil ismi şerifinin tecelliyatına koşmuştur. ikisi de Cenab-ı Hakk’ın sıfatıdır. ikisi de
Cenab-ı Hakk’ın ismidir. Birisi El-Hadi ismi şerifinin tecelliyatına ram olmuş, ona doğru gider. Biz bunu yine Arabi’ce konuşursak ayan-ı sabitede el hadi ismi şerifinin terbiyesine girmiştir o kimse, ayan-ı sabitede El-Hadi ismi şerifinin terbiyesine girdiyse burda da dünyada da o ayan-ı sabitedeki hakikatine doğru yol alır. Burayı iyi dinleyin, bundan sonrakini, nefes bile sesli almayın. Burası insanın bir an ayağını kaydırır, yapacak olduğum sohbet. Bir kimse ayan-ı sabitedeki bu dünyada ayan-ı sabitedeki hakikatine doğru yol alır. Ayan-ı sabitede hangi elbiseyi gidip kendisi seçip giydiyse bu dünyada o elbisenin hakikatini yaşar. Bakın bu dünyada o elbisenin hakikatini yaşar. O zaman ayanı sabitedesinde, kendi ayan-ı sabitedesinde, biz kendi ayan-ı sabitesi olarak düşünelim.
Bir insanın kendi ayan-ı sabitesinin hakikati, El-Hadi ismi şerifinin tecelliyatıysa o kimse El-Hadi ismi şerifinin terbiyesine girer. El-Hadi ismi şerifinin terbiyesiyle bu dünyasını tamamlar, haktır. Bir kimse El-Mudil ismi şerifini kendisine o elbiseyi kendi ayan-ı sabitesinde hakikatinde onu aldıysa El- Mudil ismi şerifi onu terbiye eder, El-Mudil ismi şerifi ile bu dünyadan kafir olarak göçer. Hak mıdır? Haktır. Şimdi Fatiha suresi, Fatiha suresi meselenin özüne tabiri caizse mühür vurur. Fatiha Suresi, ayet 6 ve 7, ne deriz her gün? Sen bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna, dikkat edin bakın. Burda kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolu! Arkadaşlar, canım kardeşlerim, ayeti kerimeyi iyi dinleyin. Bizi doğru yoluna ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Demek ki bu doğru yol kendisine nimet verilenlerin yolu. Kim bu kendi, o zaman biz şunu seçeceğiz, kendisine nimet verilenleri seçeceğiz. Hemen yedinci ayeti kerime: ‘Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil, delalet yani, gazaba uğrayan. Onun Arapçası ne? Veleddalin. Yani delalette olanların yoluna değil. El-Mudil ismi şerifinin terbiyesinde olan bu delalette olanlar. Delalette olanlar! Bunun her ikisi de hak mı? Her ikisi de hak ama Allah celle celalühu birinden razı, birinden razı değil. Birini mükafatlandırıyor, bir yolda gideni, öbür yol da benim yolum diyor ama öbür yolda gideni cezalandırıyor. Diyor ki bu yoldan giderseniz sizi cezalandırırım ama bu yoldan giderseniz sizi mükafatlandırırım. Burda yol seçimi kulun kendisine ait, bir başkasına ait değil. Burda cebriyecilik yok. Burda kulun kendi iradesi var. Bir, biz ya delalette olanların yolunda gidiyoruz, ya da hidayette olanların yolunda gidiyoruz ve bu iki yolun da sahibi kim? Allah. Yani hem Hadi ismi şerifi hem de Mudil ismi şerifi. Rabbimizin direk has isimlerinden, kendisine ait ve kendisine tâbi olanları yani bu isme tabi olanları, kendi yollarında Cenab-ı Hak terbiye ediyor. Eğer El-Hadi ismi şerifinin yolunda yürür ona tâbi olursan, Hadi ismi şerifi ile beraber alt ismi şerifler var, onlarla
seni terbiye ediyor. Mudil ismi şerifine sen yürüdüysen, onun da alt isimleri var, sıfatları var, onu terbiye ediyor ve akıbeti ne ise o yola girenin, sonu ne olacaksa akıbetine, sonuna kadar onu götürüyor. Çünkü Hud Suresi ayet 56: ‘Hareket eden, hareket eden canlı cansız hiçbir varlık yoktur ki Allah onun perçeminden tutmamış olsun.’
Perçem dediğimiz ne? Alnı veya alnındaki saç perçemi, burdan çıkan saçlar veya alnı. Hiçbir şey yoktur ki Allah onun perçeminden tutmamış olsun. Yani insan, hayvan, börtü böcek, bitki, yıldızlar, uzay, var olan bütün her şey, aklınıza ne gelirse hepsinin de Cenab-ı Hak perçeminden tutmuştur ve o perçeminden tutmadığı hiçbir şey yoktur ve hepsi de kendi ayan-ı sabitesinin hakikatine doğru yol aldırır. Sen El-Hadi ismi şerifinin tecelliyatına ram olduysan, sen hakikat olarak ve akıbet olarak seni sonuna kadar götürür, terbiye eder. El Mudil ismi şerifinin altına girdiysen sen yine senin akıbetin, sonun ne olacaksa oraya kadar seni terbiye eder. O zaman burdaki yol seçimin sana ait ama gidecek olduğun yol hak. ikisi de Rabbinin yolu. Bakın ikisi de Rabb’inin yolu. Birinden razı onu mükafatlandırıyor; birisinden razı değil, onu cezalandırıyor. O zaman biz dua ediyoruz. Bizi gadablandırdığın, cezalandırdığın, kimselerin yolunda değil bizi mükafatlandırdığın kimselerin, rahmetine erdirdiğin, hidayetine erdirdiğin, lütfuna, ikramına, ihsanına erdirdiklerinin yolundan, eyle diyoruz. Burda bizim duamız bu minvalde. Biz aman o şeytanın nefsin heva hevesin yolu olan ve o yolda gidenlerin cezaya uğradığı o cehennemliklerin yolundan bizi eyleme diyoruz. Dua ediyoruz. Evet ve işte bu yolların arasında gelip giden insanlar var, bunlar tereddüt ehli, bakın bunlar tereddüt ehli. O yüzden kah birisini bir gün öbürkünü üstün tutuyor kah ertesi gün onu üstün tutuyor. Bir türlü kendisine yol seçemiyor. Bu ne? Bu münafık oluyor o zaman. Kendisine yol seçemediğinden boyna girdi çıktı yapıyor. Bir hidayet yoluna giriyor. Ordan kalkıyor, o delalet yoluna gidiyor. Ordan kalkıyor, hidayet yoluna gidiyor. Allah muhafaza eylesin ve o münafıklar kendilerine bir şey isabet ederse iyilik bu Allah’tandır diyorlar ama kötülük isabet ettiğinde de diyorlar ki hayır, peygambere diyorlar, bu sendendir diye ama burda Nisa Suresi, ayet 78’de Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in ağzından verdiği cevap muhteşem, konumuzla alakalı: ‘Ey Muhammed! De ki hepsi de Allah’tandır.’
Demek ki bize ne isabet ederse etsin bir şey isabet ediyor. Bize bizim dışımızdan geliyor çünkü, bakın bize dışardan geliyor bu. Hastalık geldi, Allahtan. Eğer senin bir katkın yok ise. iyilik Rabbinden, bir kötülük geldi hani ayeti kerime var ya, ne diyor: ‘Nefsinizden bilin.’ O kötülüğü yaratan ama kim yine? Allah. Kötülüğü yaratan kim? Allah ama diyor ki hepsi de
Allahtandır. Rad suresi, ayet 7: ‘Kafirler peygambere Rabbinden bir mucize inse ya derler. Sen ancak uyarıcısın.’ Dikkat edin buraya, sen ancak bir uyarıcısın. Her ümmetin, her topluluğun, her kavmin bir doğru yolu göstereni vardır. Her, topluluğun, her kavmin bir doğru yolu göstereni vardır. ister Hadi ismi şerifi tecelli etsin ister Mudil ismi şerifi tecelli etsin. Her yolun da bir nesi var? Yolu göstereni var. Birisi heva hevesine uymuş, o da yol gösteriyor. Birisi Kur’an sünnete uymuş, onun kulağına Allah fısıldıyor, o da insanlara sırat-ı müstakimi anlatıyor. Her topluluğun bir yol göstereni var. Siz bunu ümmet, siz bunu topluluk, siz bunu parti, siz bunu hizip, siz bunu sülale, siz bunu mahalle, siz bunu böyle bir küçük bir topluluk olarak da görebilirsiniz. Hani üç beş arkadaş toplanıyor ama içlerinden bir tanesi lider pozisyonda. Hadi oğlum lan bugün meyhaneye gidelim diyor o, o topluluğun lideri hükmünde, yol gösterici, o insanları meyhaneye götürüyor. Öbürkü dedi ki hadi oğlum lan ne zamandan beri zikre gitmedik. Hadi gidelim bu akşam bir zikrullaha gidelim. O da o topluluğun yol göstericisi. Her topluluğun bir yol göstericisi var. Her ailenin bir yol göstericisi var. Asıl sıkıntı bu yol göstericilerde. El-Mudil ismi şerefine mi çalıştı, El-Hadi ismi şerifine mi çalıştı, El-Hadi ismi şerifine çalıştıysa cennete sebep oldu, cemalullaha sebep oldu. El-Mudil ismi şerifinde çalıştıysa o zaman cehenneme gitti. Allah muhafaza eylesin ama Hz. Peygamberine diyor ki, Şura 52: ‘Şüphesiz ki sen dosdoğru bir yolu gösteriyorsun.’ O zaman Kur’an’ın tabiriyle Hz. Muhammedi Mustafa, dosdoğru yolu gösteren bir peygamber ve onun varisleri ve onun peşinden gidenleri. Yine o yol, Şura 53, 52’den 53’e geçtik: ‘O yol göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoludur. iyi bilin ki bütün işler Allah’a döner.’ O zaman sen sırat-ı müstakim olan o dosdoğru yolda gitmek istiyorsan o peygamberin çizmiş olduğu, tebliğ etmiş olduğu yolda yürüyeceksin. O yol Allah’ın yolu. Bakın, Cenab-ı Hak peygamberin yolunu kendi üzerine aldı. Kendi üzerine atfetti, dedi ki peygamberin yolu, Allah’ın yolu. O yüzden başka bir ayeti kerimede de dedi ki: ‘Peygambere itaat eden bana itaat etmiştir dedi. Peygambere itaat eden bana itaat etmiştir.’ dedi. Başka bir ayeti kerimede:
‘Ey Habibim! De ki eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun de’ dedi. Bakın, Cenab-ı Hak ne yaptı? Peygamberinin yolunu kendisine atfetti. Kendisinin Allah yolu olduğunu söyledi. Peygamberinin yolunu. O zaman Allah yolu dediğimiz yol, Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in yolu. Eğer Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in yolundan gitmezse bir kimse gerçek manada Allah yoluna gitmemiş oldu. Sırat-ı müstakime uğramamış, sırat-ı müstakimde yürümemiş oldu. Allah muhafaza eylesin ve yine Taha 50, ayeti kerime: ‘Rabbimiz her şeye takdir ettiği şekli verip sonra da doğru yolu gösterendir.’ Bunu da
Musa Aleyhisselam’ın dilinden söylüyor. Demek ki Cenab-ı Hak her türlü şeye, her şeye bir şekil veriyor, takdir etmiş. Hayvana hayvan şekli vermiş ve ona öğretmiş hayvanlığı öğretmiş, bitkiye bitki şekli vermiş, hangi bitki verdiyse ve ona bitkiliği terbiye etmiş. Onu kendi ayan-ı sabitesindeki hakikatini ona terbiye etmiş ve Cenab-ı Hak hiçbir şeyin terbiyesini eksik bırakmamış, bütün her şeyin terbiyesi tam, bunda hiçbir şek şüphe yok. Her şeye, yaratılmış olan her şeyin şeklini şemalini, ölçüsünü, hukukunu belirlemiş. Yani o bitki ne kadar büyüyecekse onu belirlemiş, onun şeklini şemalini de belirlemiş ve belirlendiği şekilde yokluk aleminden varlık alemine hepsi de sudur etmiş. Ne bir eksik ne bir fazla. Ne bir eksik ne bir fazla! Her şeyi tam olarak, bakın her şeyi tam olarak, o zaman gözünüzün gördüğü görmedi varlık alemine çıkmış olan her şey, her şey tamamlanmış bir şekilde çıktı.
Hesaplanmış bir şekilde çıktı ve onların hepsinin de yollarını, hepsinin de yolunu Allah gösterdi. Hayvana da gösterdi, bitkilere de gösterdi, dağlara, ovalara, göklere, yıldızlara, aya, güneşe, gözünün gördüğü görmediği meleklere, cinni taifesine, şeytana, hepsine de yollarını gösterdi. Yollarını öğretti, yollarını onların terbiye etti, hepsini de terbiyesiz bırakmadı hiç bir şeyi ve her sıfat kendince, kendi içselliğinde tecelli ederekten her şeyi terbiye etti ve hiç bir şey bu noktada yarım yamalak kalmadı. işte El-Mudil ismi şerifi de delalette olanları, delalette terbiye etti, delalete doğru götürdü onları. O da vazifesini yerine getirdi. O da vazifesini yerine getirerekten o delalete gidenleri terbiye edip bir güzel cehennemlik etti onları. Evet, o da vazifesini yerine getirdi.
“Can aklının tereddüt içinde bocalamasını istemezsen o pamuğu can kulağına tıkma ki Allah’ın o muammalarını anlayasın, gizlice ve açıkça söylenen, sözleri idrak edesin.”
O zaman bizde bir akıl var, bir de can aklı dediğim, manevi akıl dediğim, burda can aklı olarak geçiyor, benim kalbi akıl dediğim bir akıl daha var. Manânın çalıştırdığı, manânın yürüttüğü akıl. Manâya bağlı olan akıl. işte o aklın, o aklın tereddüt içinde bocalamasını istemiyorsan sen diyor can kulağına o pamuğu tıkma. O zaman can kulağını aç, manâ kulağını aç, manâ gözünü aç. Manâ kulağın açılmazsa manâ gözün açılmazsa sen tereddütten hiçbir zaman kurtulamayacaksın. Kurtulamayacağın için senin Cenab-ı Hakk’ın muammalarını çözmen mümkün değil. Onları gizliden ve açıktan işaretleri, rumuzları anlaman mümkün değil. Senin çünkü can kulağın tıkalı. Can kulağın hidayete kapalı. Can kulağın hidayete kapalı olduğu için sen tereddütten kurtulamıyorsun. Zahirin namaz kılarken batının namaz kılmıyor, zahirin zikrederken batının zikretmiyor, zahirin senin başka yerde dururken batının başka yerde duruyor. Çünkü can kulağın
açık değil. Can kulağın neden açık değil? Ayet-i kerime: ‘Ey Muhammed! Gördün mü? O heva ve hevesini kendisine ilah edineni?’ Ayet-i kerime açık, ‘gördün mü o heva ve hevesini kendisine ilah edineni’.
Ey sufi kardeşim! Sözüm sana, sözüm sufilikten dışarda olanlara değil. Can kulağını aç. Tereddüte düşme. Peygamberin yoluna sımsıkı yapış. Bence böyle olması lazım deyip de kendi aklını ilahlaştıranlardan olma. Bence böyle olması lazım deyip de heva ve hevesini ilahlaştıranlardan olma. Böyle olduğun müddetçe senin can kulağın açılmayacak. Böyle olduğun müddetçe senin kalbin ilhama kapalı olacak. Senin kalbin ilhamattan bir tecelliyat almayacak, almayacak ve evet sen sufilik yolunda yürüyeceksin ve sufilik yolunda yürürken Allahualem inanıyorum ki sen cennete gideceksin. Bakın Allahualem inanıyorum ki sufilik yolunda gidenler cennete gidecekler ama bir sufi için cennet asıl amaç değildir. Bizim asıl amacımız cemalullaha ulaşmak. Allah’ı bilmek, Allah’ı tanımaktır. Muammayı çözmek, sırrın sırrına, hakikatin hakikatine doğru yürümektir. Hakikatin hakikatine doğru yürümek istiyorsan bu can kulağını heva hevese kapat. Senin için şeytan demiyorum, şeytana kulağını açanlar kafirlerdir. Mümin kardeşler, sufi kardeşler için bunu söylemiyorum. Bu ağır bir şey olur ama sufi kardeşler heva ve heveslerine, kendi nefislerine tabii olmasınlar. Can kulaklarını bu manada heva ve heves ile dünyanın süsü ile dünyanın şatafatı ile dünyanın şatahatı ile dünya zevkleri ile bakın dünya zevkleri ile can kulaklarını tıkamasınlar. Bu sözüm sadece sufi kardeşlere. Benim sohbetim sufilere zaten, sufi olmak isteyenlere, sufilere. Bunu ben bu son zaman defaatle söylüyorum, benim sohbetim sufi olmak isteyenlere, sufi yolunda gitmek isteyenlere. Ben o kadar çok alim bir kimse değilim, çok allama bir kimse değilim. Ben fıkıhçı değilim. Ben kelamcı değilim. Ben tefsirci değilim. Ben hadisçi değilim. Ben öyle çok alim bir kimse değilim. Ben sufilik yolunda gitmeye çalışan, garip bir sufi olma yolunda yürüyen bir kimseyim.
Başka hiçbir iddiam yok benim ama o yolda yürüyecek olanlara acizane nasihatim var. Kulağını heva hevese kapa. Kulağını, can kulağını nefsin heva ve hevesine üflemesine kapa. Zamanını boşa geçirme. Allah’ı zikret. Kalbini Allah sevgisine yasla. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’i sev. Yüreğini onun sevgisine yasla. Seni kurtaracak olan, seni kurtaracak olan bu. Allah’ım senin sevgini, seni sevenin sevgisini, seni sevdirenin sevgisini çölde kalmış bir kimseye soğuk şerbeti sevgili kıldığın gibi bize de sevgili kıl. Amin. Bakın ‘Allah’ım senin sevgini, seni sevenin sevgisini, kim? Muhammedi Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem çünkü gelmiş gelecek, geçmiş ne kadar ademiyet faslından yaşamış ne kadar insan var ise varlık var ise insi cinsi hiç birisi de Allah’ı sevmede Muhammedi Mustafa (s.a.v.) hazretlerini geçemez.
O yüzden, ‘Allah’ım senin sevgini, seni sevenin sevgisini.’ Bu kim? Birinci derecede Muhammedi Mustafa( s.a.v. ), ben öyle bu hadisi kutsiyi tefsir ediyorum. Kendi nefsime bu benim. Üçüncü sevgi, seni sevdirenin sevgisi. Kim bu? Üstadlar, veliler, mürşid-i kamiller, veliler. O mürşid-i kamiller, üç sevgi. Allah’ım senin sevgini, habibinin sevgisini, velilerin sevgisini, mürşidi kamillerin sevgisini. Bu benim anlayışım. Hiç kimse bundan sorumlu değil. Hiç kimse böyle inanmak zorunda da değil. Hür herkes. Ben buna inandım, bu hadis-i kutsiye inandım. Okuduktan sonra ben kendimce bunu böyle tevil ettim, böyle inandım, böyle iman ettim. Dedim ki Mustafa Özbağ, üstadını öyle sev, ben kendimce öyle gördüm bunu. Allah’ım senin sevgini, seni sevenin sevgisini ve seni sevdirenin sevgisini bize bahşeyle. Şimdi böyle olursa o kimse eğer o zaman kulağı, onun kulağı ne oldu? Manevi akıl kulağı o zaman açık oldu. Eğer bu sevgi onda olmazsa o zaman o kimsenin ne oldu? Heva ve hevese daldı. Allah’ı seviyorsan tabii olacağın yer belli.
Kur’an meydanda ve Kur’an diyor ki ‘peygambere biat et, ona itaat et, onun yolundan git, onu sev’. Ona Hz. Allah ve gökte melekler ona salatü selâm ederken Allah ve gökteki melekler onu severken sen ona iman edip sen ona itaat edip sen ona salatü selam getirip sen onu seversen, evet sen o can kulağının açılmasına çok büyük bir adım attın. Bu yol yalnız gidilecek bir yol değil. Sana bir mürşit gerek. O zaman mürşidini de bu minvalde seveceksin. Kulağını ona vereceksin can kulağını, heva hevesine değil. Bir anlık heva heves, seni bin yıl geriye götürür. Bir anlık, bir anlık sevda, sevmek, seni bin yıl ileriye götürür. O zaman heva ve hevesine tabi olanlar, can kulağını açamazlar ve onların kalpleri ilham almaz olur. O Allah’la göremez, Allah’la duyamaz, Allah’la tutamaz, Allah’la yürüyemez, Allah’la konuşamaz. Sebep? Heva hevesinin kurbanı oldu. Allah muhafaza eylesin. Böyle yaparsan yani o peygamberlerin varislerine, peygambere tabi olursan peygamberin varisi olan velilere tabi olursan ve onların nasihatlerini dinler, onların ölçülerini; Kur’an, sünnet ve üstadının ölçüsünü kendine ölçü eder yürürsen o zaman bakın Hz. Ömer(r.a) hazretleri ne diyor: ‘Can kulağı vahiy yeri olur.’ Dikkat et, can kulağı vahiy yeri olur. Vahiy nedir, soruyor ve cevap veriyor: Zahiri duygudan gizli olan söz, vahiy. Şimdi burayı açmamız lazım. Şimdi böyle söyleyince diyecekler ki ya hani vahiy sadece peygamberlere, yavaş ol, sakin ol, ilimsiz konuşma, bilgisiz konuşma, bilir bilmez laf atma orta yere, cahilliğini gösterme. Kur’an konuşuyor, dikkat et, Kur’an konuşuyor. Şura ayet 51, Şura, ayet 51: ‘Allah bir insanla (dikkat edin ayeti kerimeye) bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur yahut bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz o yüceler yücesidir. Hüküm ve hikmet sahibidir. Sufi kardeş! Dedim ya sohbetim sana
diye, sufilere sohbetim. Nefsime ve sufilere. Ayet meydanda, Şura 51: ‘Allah bir insanla ancak vahiyle yani Allah direkt ona vahyetti, aracı yok. iyi dinle. Kur’an, yani Allah konuşuyor. Allah bir insanla, insanla diyor bakın; bir, direkt vahiyle iki, perde arkasından, üç, bir elçi gönderir, bir elçi gönderir ve ona dilediğini vahyeder.’ Demek ki üç tane vahiy şekli çıktı önümüze, vahiy tecelliyatı çıktı. Bir, bir insana direkt vahyediyor Cenab-ı Hak. Eğip bükmüyorum, direk ayeti kerimeyi söylüyorum size. Arapçası olanlar, Kur’an bilgisi olanlar, Kur’an-ı Kerim okumasını bilenler, Şura 51’i, açıp okuyabilirler, hafız var mı içimizde? Nerde hafızımız ya, gelmedi mi bugün? Evet.
Kur’an-ı Kerim’i düzgün okuyan bir kimse açsın Şura 51’i bakayım. Şimdi bu sohbetin üzerine hiç kimse de ben düzgün okurum deyip de okumuyormuş! Ahmet, aç oku bakayım. Ahmet’e bir şey verin, mikrofon verin. Şura 51, buldun mu? (Buldum Efendim). Haydi bakayım, bismillah:
‘Euzubillahimineşşeytanirracimbismillahirrahmanirahim
Vemâ kâne libeşerin en yukellimehu(A)llâhu illâ vahyen ev min verâ-i hicabin ev yursile rasûlen feyûhiye bi-iżnihi mâ yeşâ/(u)(cinnehu ‘aliyyun hakîm(un)’ Sadakallahülazim.
(Herhangi bir beşer ile Allah’ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından ya da bir elçi gönderip, izni ile, dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir.)
Vahyen yani vahiy. ‘illa vahyen’ diyor, ‘illa’, bastırıyor üstüne. Evet, Allah vahyeder! Allah vahyeder! Kur’an’ın dili bu. Allah vahyediyor. Nasıl? Ya bir insana direkt vahyediyor ya bir ‘hicaben’ dedi ya hicap burda perde, hicaben dedi, bir perdenin arkasından vahyediyor ya da ‘Resulü’ dedi orda, ordaki rasul, elçinin üzerinden vahyediyor. Evet, peygamberlikle vazifelendirilmiş bir peygamberin, resulün üzerinden vahyediyor. Evet, şimdi o zaman bu üç şekil vahiy var. Bir, insana vahyediyor. (Efendim çok özür dilerim, bu vahiydeki hani baş tarafı, ‘yukellimehullâhu’ yani kelam lafzı geçiyor.) Evet, Allah konuşuyor yani bizzat kelamla, bizzat kelamla konuşaraktan, vahiy konuşma zaten, konuşuyor. Allah konuşur. Çıldırıyor millet ben böyle deyince. ‘Yükellimehullahu’, kelime, konuşuyor. Nasıl? Vahiy olarak konuşuyor. Şimdi biz bunu anlatırken hep hani peygamberlere indirilen vahiy gibi algılanmasın diye burda ilham olarak biz bunu nitelendiriyoruz ama bunun aslı ne? Vahiy. Allah ona vahyetti ve bu neymiş? Birincisi o zaman, vahiy yoluyla konuşma. Allah bir insanla vahiy yoluyla konuşur mu? Evet ve bir elçi
bulunmadan, bir elçi bulunmadan Allah peygamberine de bu şekilde vahyeder mi? Evet. Bir elçi bulunmadan Allah Musa’nın annesine de vahyetti mi? Evet. Bir elçi bulunmadan Allah arıya da vahyetti mi? Evet, bir elçi bulunmadan Allah göklere vahyetti mi? Evet. Bir elçi bulunmadan Allah hayvanlara vahyetti mi? Evet. Allah bitkilere vahyetti mi? Evet. Uzaya, güneşe, yıldızlara, dünyaya, vahyetti mi? Evet. Bakın burda herhangi bir elçi yok, herhangi bir aracı yok, herhangi bir arada laf getiren götüren bir şey yok. Bu sadece peygamberlere has bir şey değil bu vahiy yolu, bu sadece peygamberlere has bir vahiy yolu değil. Bu vahiy yolu bütün varlığa açık olan vahiy yolu ve Allah orda diyor ya konuşuyor.
Canım sufi kardeşim benim! Sözüm sana. Eğer can kulağını sen açarsan Allah seninle konuşur. Tereddütün kalmaz. Can gözünü açarsan Allah senin gözünün önüne hakikati koyar. Senin tereddütün ortadan kalkar. Benim derdim bu, benim derdim bu, biz peygamber yetiştirmiyoruz. Bizim böyle bir derdimiz yok. Biz insanlar Allah’a dost olsun, Allah’ın velisi olsun diye uğraşıyoruz. Bu o kimsenin kulağından nefis pamuğunun, heva heves pamuğunun can kulağından çıkıp, çıkıp, can kulağından heva heves pamuğu, nefis pamuğu, dünya, şatahatı, dünya gösterişi, dünyanın ona cilvelenmesi, makam, mevki, para, pul, onun gözünün önünde cilvelenip onu hakikatten uzaklaştırması, sufinin hastalığı bu. Eğer normalde bunlara kulağını tıkarsa Allah(c.c.) onun canına vahyedecek. Yani kalbine vahyedecek, doğruyu, hakikati, güzeli ona gösterecek. O gözüyle, normal çıplak gözüyle değil, o manâ gözüyle görecek, o manâ kulağıyla duyacak. O zaman Fatiha’nın sırrına erecek erebildiği yere kadar. O zaman o ayetlerin muammasını çözmeye başlayacak. O zaman varlığın hakikatini çözmeye başlayacak. O zaman kendi nefsinin hakikatini çözmeye başlayacak. O kalbe o vahiy gelmediği müddetçe bunu çözemeyecek.
ister ona şeyhlik icazeti ver isterse onun on tane şeyhlik icazeti olsun eğer onun kalbinde bu kapı aralanmadıysa eğer onun can gözü açılmadıysa eğer onun can kulağı işitmez halde ise o, o zaman sınıfta kalacak ama can gözü açıldıysa hakikati görmeye başladı ise ve can kulağı açıldıysa hakikati duymaya başladıysa işte o sırat-ı müstakimde gittiğinin delilini görecek ve sen asla asla asla Allah’ı, Resulullah’ı ve sen üstadını, o mürşidinin o söylediklerini kenara atma. Can kulağıyla onu dinle. Can kulağıyla itaat et. Can kulağıyla gözünü ve kulağını, can gözünü ve can kulağını ona yasla. ikincisi ne vahyin? Perde arkasından konuşması. Onu da açıklayalım da. Bakın Allah insana da vahyedermiş mi? Evet. Ya Allah x kimseye vahyetmiş. Yok ya! Ya inkâr etme, Allah vahyeder kardeşim. Arıya vahyeden Allah kendi dostuna mı vahyetmeyecek! Arıya vahyeden Allah, buluta vahyeden Allah,
rüzgara vahyeden Allah, taşa toprağa vahyeden Allah neden mümin bir kuluna vahyetmesin ki kuluna? Neden kendi dostuna vahyetmesin ki! O da diyor ki zaten duyan kulağıyım, gören gözüyüm, tutan eliyim diyor, tutan eliyim, yürüyen ayağıyım, söyleyen diliyim. O benimle görür. O hale gelen dostu için diyor ki benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür, benimle konuşur. Ayet-i kerimede diyor ki: ‘Allah onunla konuşur.’ Ayet-i kerime, ayeti kerime, Mustafa Özbağ’ın sözü değil. Hani Mustafa Özbağ fobisi var ya, Mustafa Özbağ doğruyu söylerse kabul etmeyecek adam, böyle bir saplantısı var. Allah söylüyor. Evet, Cenab-ı Hak bir perdenin arkasından, hicap diye okudu ya ayet-i kerimede, hicap perde, bir perdenin arkasından da vahyeder mi? Evet. Musa’ya vahyetti ya böyle, Kasas Suresi, ayet 30: ‘Musa ateşin yanına gelince mukaddes yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle nida edildi. Ey Musa! Ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’ım’ Musa’ya ağacın arkasından vahyetti, ağaç önünde hicap, perde oldu, sütre oldu ve Musa ağaca döndü ve rivayet edilir ki o ağaç zeytin ağacıydı.
O yüzden zeytin mübarek bir meyvedir, bol bol yiyin, her şeyinden faydalanın zeytinin. Her şeyinden faydalanın. Delice zeytinin yapraklarını alın, çay yapın. Kansere şifadır, virüslere şifadır, her türlü böyle virüslere delice zeytinin yaprağı, delice zeytin, deliceyi bilir misiniz? Bilmeyenler elini kaldırsın. Vay be! Evet. Normal aşılanmış zeytinin dibinden bir dal ordan bir filiz çıkar, biz ona Bayındır’da piç deriz. Ben bunu açık açık konuşayım da, bizim orda böyle delice aşılanmış zeytinin dibinden bir tane bir filiz çıkar, bizim orda ona piç denir. Bu, dili bu Bayındır’ın dili. Kabul etmeyen baksın yoluna. Bayındır merkez akıllı olsun herkes! Değil mi ismail! Eyvallah! Şimdi onun yaprakları veyahut da mesela kuş, börtü böcek… Bir zeytini alır, bu kara tavuklar vardır, kuşlar, sığırcıklar vardır. Bortak deriz biz, ayrı kuşlar vardır. Bunlar böyle zeytini çok sever. Bunlar zeytini alır, dağın başına oraya buraya uçarken düşürürler zeytini, olgunlaşmış zeytini. O zeytin, dağın başında, kayanın başında bile çıkar o, bir yerde çıkar, aşısız delice zeytin, onun yaprakları çok şifadır onun yaprakları. ister taze, ister kurutulmuş, bakın, zeytin yaprağı şifalıdır. Delice zeytin yaprağı bu virüslere karşı şifalıdır. Kansere, virüslere, her türlü virüse şifadır. Demirtaşlılar, şimdi onlarda zeytin var. iğdir, sizde de zeytin var, değil mi? Evet, Bursa’da zeytin var. Millet delice zeytinleri sıyıracak şimdi yapraklarını, sıyırın, kurutun. Mevsimi şimdi. Kururdu o bu mevsim, çok şifalıdır inşallah. Şimdi rivayet edilir ki Musa’ya zeytin ağacının arkasından vahyetti. Bakara’da zeytine yemin etti ya, ‘Zeytuni’. Bakara’nın başında öyle değil mi, ‘vezzeytuni’? Tin suresi, evet. Ona, incire de, değil mi ‘vettini vezzeytuni’. Evet, ‘incire ve
zeytine yemin olsun.’ Evet. Bağlar işte, sufi olunca işte böyle sufi bağlantısı müteşabih, ordan onu bağlarsın, ordan onu bağlarsın, adamın kafası uçar gider. Musa’ya vahyetti, Nerden? Zeytinden. Zeytini nereye götürdük, Tin suresine. Tin suresinde zeytine yemin etti. Neden? Çünkü onun arkasından vahyetti. Zeytin mübarek bir ağaç olmasaydı onun arkasından vahyeder miydi? Neden zakkumun arkasından değil de zeytinin arkasından? Tur-u Sina’ya geçiyor ordan. Ya! Nerden nereye, bağla istediğin yere. Ve ne yaptı Musa’ya? Bir hicabın yani bir perdenin arkasından vahyetti. Yani zeytin ağacının arkasından vahyetti. Zeytin ağaçlarını takip edin, mitolojik olarak zeytin ağaçlarını takip edin. Mesela bazı yerlerde, zeytin olmayan yerlerde zeytinin olması, zeytin ağaçlarının olması, kıyamet alametidir. Onu başka bir sohbette anlatırım
Şimdi, üçüncü vahiy neydi? Elçi gönderip tebliğde bulunacak olan, tebliğde bulunacak olan. O peygamberlere ne yapıyor? Bir melek vasıtasıyla vahyediyor. Demek ki üç türlü vahiy var. Sondan, ayet-i kerimeyi baştan sona alayım. Evet, bir, insanlara vahyediyor. Kelime ile konuşuyor insanla. insanla konuşan bir Allah’a iman ettik. Evet! iki, evet bir perdenin, hicabın arkasından konuşuyor. Konuşuyor, konuşuyor! Üç, bir peygambere bir elçi vasıtasıyla, bir melek vasıtasıyla vahyediyor. Demek ki üç türlü vahiy var ve Hazreti Ömer efendimiz diyor ki o müride, hani diyor ya Ömer iyi bir mürşitti Hz. Pir ve diyor önünde iyi bir sufi adayı gördü ve ona iyi bir sufi adayına anlattı, gizli sırları öğretmeye başladı. Varlığın sırlarını aktardı ona diyor ve o ne dedi? Eğer dedi sen can kulağını, heva hevese ve nefsaniyete kapatırsan o zaman sana Allah vahyeder dedi. Doğruyu gösterir, sana iyiyi gösterir. Kuran’ın kelimelerini değiştirmeyelim. Kur’an’ın ayetlerini eğip bükmeyelim. Kuran’ın kelimelerini değiştirmeyelim. Eğip bükmeyelim. Ayetleri olduğu gibi söyleyelim. Allah insana vahyeder. Allah insanla konuşuyor. Eğer senin can kulağın açık ise duyarsın. Kalbin çalışmaya başladıysa duyarsın. Onu duyan kalp kulağıdır, o hakikati gören kalp gözüdür. O zaman sakın bunu inkâr etme. Sakın! Bunu inkâr edersen sen ayeti kerimeyi inkar etmiş olursun ki küfre düşersin. Bunda şek şüphe etme. Bunda şek şüphe edersen münafık olursun. Bunda gelgit yaşama, gelgit yaşarsan münafık olursun. iman et. Allah insanlara vahyeder, iman et. Allah her topluluğa bir nasihat edici, doğru yolu gösterici göndermiştir. iman et! Hiçbir varlık aleminde topluluk yoktur ki Allah ona sırat-ı müstakimi göstermemiş olsun. Eyvallah! Ve Peygamberin üzerinde şek şüphe yapma. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadis-i şerifleri ve sünnet-i seniyyesi vahiydir. Onun sünnetini inkâr etmen vahyi inkardır. Bunu göz göre
göre yapma. Göz göre göre vahyi inkâr etme. . Çünkü Necm suresinde Cenab-ı Hak buyurdu peygamberi ile alakalı:
‘O heva ve hevesinden, arzusundan konuşmaz.’ Onun konuştuğu her şey Allah tarafından vahyedilendir, dedi. Peygambere, sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine bu üç vahyin üçü de tecelli etmiştir. Bu üç vahiy şeklinin üçü de Hz. Muhammedi Mustafa’ya tecelli etmiştir. O yüzden Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.) bütün peygamberlerin, bütün peygamberlerin en üstünde en faziletlisi ve bütün insanların da en faziletlisi ve yaratılmışların da en faziletlisidir. Peygamberlerin en faziletlisidir. Allah ona hem doğrudan vahyetmiştir, hem perde arkasından vahyetmiştir hem de ona Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla vahyetmiştir. Vahide kemalat, Hz. Muhammedi Mustafa(s.a.v.)’in üzerindedir. O yüzden onun hadislerini inkar edenler kafirlerin ta kendileridir. Çünkü vahyi inkar ediyorlar. Ayeti kerimeyi inkar etmiş oluyor, Necm suresinde: ‘O kendi arzu ve hevasınden hiç konuşmaz. Onun her konuştuğu Allah tarafından vahyedilen vahiyden başka birşey değildir.’ ayeti kerime bu. Burdaki ayet-i kerimede Cenab-ı Hak vahyi sınıflandırmamış. Üç vahyin üçünü de cem etmiş burda. Üç vahyin üçünü de Hazreti Muhammed’i Mustafa’nın sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri üzerinde cem etmiş. Muhammedi Mustafa (s.a.v) ‘e uymak bu yüzden farz. O yüzden Cenab-ı Hak ayet-i kerimede dedi ki: ‘O peygamberin yolu benim yolumdur’ dedi. O yüzden dedi ‘o peygambere uyan bana uymuştur’ dedi. Demek ki sünnet-i seniyye, onun hadisi şeriflerine uymak, onun sünneti seniyyesine uymak, can kulağının açılmasına, can gözünün açılmasına en büyük, en büyük etkenlerden birisidir. Sen ona tabi olmazsan, senin can kulağın çalışmaya başlamaz. Sen ona tabi olmazsan senin can gözün görmez. O yüzden Cenab-ı Hak çok ayeti kerimede ‘Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin’, çok ayet-i kerimede ardı ardına söyledi: ‘Allah’a itaat edin, resulüne itaat edin’. Sonra ayeti kerime dedi ki başka bir ayeti kerimede: ‘Sizden olan emir sahiplerine itaat edin.
O zaman o hadis-i kutsi ile birleştirdik. Allah’ım senin sevgini, seni sevenin sevgisini, seni sevdirenin sevgisini; Allah’a itaat edin, Resulüne itaat edin, sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Can gözünüzün açılmasının yolu bu. Can kulağınızın açılmasının yolu bu. Eğer kulağınıza vahyin seslenmesini yani Allah’ın konuşmasını istiyorsanız yol bu. Yol bu! Allah insana vahyeder mi? Ayetle sabit, vahyeder. Uyanın, uyanın, uyanın. Gözünüzü başka yerlere çevirmeyin, ayet-i kerime meydanda! Ayeti kerime meydanda. Ben yeni bir din anlatmıyorum size. Ben Kur’an ve sünnet anlatıyorum size. işte ayetleri söyledim, ayetleri anlattım size. Başka bir şey anlatmıyorum. Allah bizi affetsin. Bir vahiy daha var. O da ne? Şeytanın vahyi, fısıldaması,
delaletli olanlara. Onlara da geliyor mu? Geliyor. Kim yapıyor bunu? Şeytan yapıyor. Bunu da anlatmamız lazım. Ayet-i kerime, Enam 121: ‘Şüphesiz ki şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için dostlarına fısıldar. Eğer onlara uyarsanız muhakkak ki Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.’ Eğer sen kulağını, manevi kulağını Allah’a, Resulüne ve üstadına dayamazsan şeytana dayamış olursun. Onun da verileri var mı, evliyaları var mı? Evet, ayet-i kerimede öyle diyor zaten. Onlar diyor, onlar da diyor delalette gidenlerin evliyalarıdır. Onun da ortalıkta dolaşan evliyaları var mı, şeytanın evliyaları? Var. Ne diyor Caner Taslaman, bütün hadisleri inkar ediyor. Şeytanın velisi. Hadisleri inkâr edenlerin hepsi de neymiş? Şeytanın velisiymiş. Mezhepleri inkar eden komple kimmiş? şeytanın velisiymiş. Ayet-i kerimelerin bazılarını yok sayanlar neymiş? Şeytanın velisiymiş. Evet, şeytan da onlara fısıldıyor. Şeytan da ona fısıldıyor, haramları methedene kim fısıldıyor? Şeytan fısıldıyor. Harama yönlendiren kim? Şeytan fısıldıyor. Allah şeytana uyanlardan bizleri muhafaza eylesin. Hakkınızı helal edin. Bizden yana da helali hoş olsun inşallah. Allah izin verirse inşallah önümüzdeki hafta kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah: ‘Can kulağıyla, can gözü zahiri duyguya yabancıdır. O duygu bu duygudan bambaşkadır. Akıl ve duygu kulağı bu hususta müflistir, yani iflas etmiştir.’ Burdan devam edeceğiz inşallah. Hakkınızı helal edin tekrar. El-Fatiha maassalavat. Amin
Mesnevî-i Şerîf Şerhi — Cilt 5 — Mustafa Özbağ’ın sohbetlerinden yazıya aktarılmıştır.
ISBN: 978-625-92739-8-3 • Tasavvuf Vakfı Yayınları
Tasavvuf hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.
İlgili Sözlük Terimleri: Mürşid, Zikir, Kalb, Sünnet. → Tasavvuf Sözlüğü’nün tamamı